Nuh Ömer Çetinay Kimdir? Hayatı, Eserleri

1960 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen Nuh Ömer Çetinay, Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesini bitirdi. Yüreği Kurşun Edem (Maraş Destanı) adlı dosyasıyla 1988 Akademi Kitabevi Şiir Mansiyon Ödülü’nü aldı.

Haber Merkezi / Yüreği Kurşun Edem şiiri Varlık Dergisi’nde yayınlandı. Şiirleri, Adam Sanat, Çağdaş Türk Dili, Karşı, Varlık, Yazıt, Milliyet Sanat, Aykırı, Atika, İnsancıl, Dilizi, Damar, Yazılı Günler dergilerinde yayınlandı. İlk şiir kitabı Kanrevanmaraş 1990 yılında Belge Yayınları’ndan çıktı.

Eserleri;

Kanrevanmaraş (1990)
Silintiharita (1994)
Ahşk (1996)
Antikan (1999)
Çağdaş Türk Şiirinde Erotizm -antoloji- (1999)

“Aşkımız bizi çoktan aştı”

Aşkımız bizi çoktan aştı Öleceksek ölelim
Geride kaldık Taşlanmamız yakın

biz parçalandık biz unufak salkım
saçak biz bir daha toplanamayız
biz dağıldık biz gecelere biz yıldız
kaydı çarpınca birbirimize

Bedenimiz bile fazla artık yürümeye

Aşkımızı kaç gecedir keskinliyoruz Öleceksek
evet ölelim Bu bende kalmış gözlerini
al, bakışlarını bırak ! Ağzımı geri ver,
öpüşüm kalsın!..Bir ışık olsun açık
kalsın yaşadık demeye,,,biz demeye
Sonra git ki
Aşk olsun

Uçurumdan düşmedikse şaşırma:

Çünkü bizdik uçuruuuuuuuuuuuu
m!

“Engerekler”

Kovuktan çıkmanın zamanını
en iyi yılanlar bilir

yeni bir yüz
yeni bir deri gereklidir

En iyi yılanlar bilir

“Tarhana”

Biz bir çuval buğday idik
ezildik büzüldük
poyrazla salınan
bir başağın ardından
nerelere dizildik

çıktık değirmen taşların
girdik kaynar suların
ekşimiş yoğurtların
arasından
akşamından
karasından
yorulduk yoğrulduk
çiğlerin öfkesine serildik

Biz bir çuval buğday idik
kuşları beklerken
acıyı firikledik

“Karışık”

…günler geceler boyu ben bu anı dişimi sıkıp kendimi erteleye erteleye
yağlı bir kırbacı ilk kendimde deneyip
uçurumdan yankıma baktığım o karanlık geceden sonra
için için parlamaya hazır bir parazit gibi ömrümü çürüten
dinamitin belalı duruşunda
en çok o anda…
Bırak yüzünü söndürme, açık kalsın Çırılçıplak dursun tokatıma
Utancı unut Kirin bulaşır

Ah benim upuzun akşamlı sevgilim
Bıçağı kendim bilip, bıçağı keskinledim

Kalk ve kırbacı hatırlat bana
Bak Acıkmış bekliyor öfkemin sunağı gülden kirli kalçana
Bir daha otur ve bir daha bak o bembeyaz duvara
yapışan çığlık rengindeki ıslak sarsıntı lar la
Acıyı unut Yatağa kanın sızıyor
Kanında boğul diye bakıyorum sana
Bir daha kalk ve bir daha dol o sonsuz karanlığa
Bak gırtlağına uzanmış bir bıçak gibi yatıyorum yanında

Ey benim yalan yanlış sevgilim

Kalk ve kendini hatırlat bana

Paylaşın

Niyazi Akıncıoğlu Kimdir? Hayatı, Eserleri

1919 yılında Kırklareli’nin Kurudere Köyü’nde dünyaya gelen Niyazi Akıncıoğlu, 1979’da Ankara’da vefat etmiştir. Liseyi Edirne ve Bursa’da (1938) okuyan Akıncıoğlu, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. “Eflatun Cüneyt”, Muharrem Niyazi Akıncıoğlu’nun 1943’lerde kullandığı takma adıdır.

Haber Merkezi / Şair, “4 Nisan 1953’te tutuklanır. Köy enstitüsü çıkışlı 22 öğretmenle birlikte ‘gizli cemiyet kurmak’la suçlanır. 20 ay hapis yatar. Yapılan yargılama sonunda, 11 Aralık 1954’te aklanır”. Cezaevinden çıktıktan sonra sakin bir hayatı tercih eder. “1970’lere uzanan bu sessizlik döneminden sonra, 1971 yılında yeniden yayımladığı Yağmur Duası, Hasbihal, Hürriyet Kasidesi; 1972’de yayımlanan Uzaktan Sevgilerle ve 1977’de görülen Mev’ut Gün, Mutluca Gün başlıklı şiirleriyle uzun bir süre susmuş olsa bile, ’24 saat şair’ olduğunu kanıtlar”. M. Niyazi Akıncıoğlu 1979’da Ankara’da vefat etmiştir.

“M. Niyazi Akıncıoğlu, 1935 yılında, on altı yaşında iken başlamış şiir yazmaya. 1938 yılında da bu ilk ürünlerini Bursa’da Haykırışlar adıyla kitaplaştırmış”. “’Haykırışlar’ başlığını taşıyan yedi şiir ile ‘Atsız Gibi’ gibi ürünlerde sığ bir Türkçülük/Turancılık eğilimi, daha doğrusu özentisi yer alır. Yurdunun, ulusunun gerçeklerine sırt çeviren ve etkisinde kaldığı öğretmenlerden Nihal Atsız ile Orhan Şaik’e öykünen şair, Kızıl Elma (Turan)’ın ateşiyle yanmakta, bu ham hayale ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır görünmektedir”.

Akıncıoğlu’nun şiirlerine genel olarak bakıldığında iki dönem görülmektedir. “İlki; 1939’lara kadar, on altı-yirmi yaşları arasında, dönemin hâkim ideolojisine uygun olarak yazdığı; Faruk Nafiz, O. Şaik Gökyay, Nihal Atsız, N. Sami Banarlı, Namdar Rahmi Karatay’ın etkisinde kaldığı şiirlerdir (ki bu şairlerden kimilerinin öğrencisi olmuştur)”. Hocası Orhan Şaik Gökyay’ın, kendisi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu söyleyen şair, en çok Nâzım Hikmet’in tesiri altında olduğunu ifade eder.

Şairin şiirlerindeki dönemlerin “ikincisi; 1937-1938 yılında Bursa Lisesi’ni bitirip, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladığı, bilinçlendiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle toplumcu düşünceye yöneldiği dönemdir. İlk dönem şiirlerinin havasından sıyrılan şair, 1940’lı yılların kültür etkinliğinden de yararlanarak, insancıl şiirler üretir”. Bu dönem onun bireysel konulardan toplumsal konulara yöneldiği bir dönemdir.

Şairin bu dönemde kaleme aldığı şiirler her ne kadar basılmasa da çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. “Edirne, Bursa vb. üzerine şiirlerinde yerel renkleri yöresel görünümleri vurgulama, belirtme özellikleriyle tanındı. Şiirleri çoğunlukla 1940-1950 yıllarının belli başlı dergilerindedir: Servet-i Fünun, Yücel, Yedigün, Yürüyüş, İnsan, Yeni Ses vb”. Milliyet Sanat, Meydan, Gün, Pazar Postası, Yeryüzü, Türkiye Yazıları ve Yeni İnsanlık dergilerinde de Akıncıoğlu’nun şiirleri yayımlanmıştır. “Akıncıoğlu’nun 1941’den ölümüne değin yazıp dergilerde yayımladığı bütün bu şiirler, kişiliğini bulduğu ve gittikçe geliştirdiği dönemin ilginç ürünleridir. Onu asıl temsil edenler de, daha öncekiler değil, bunlardır”.

M. Niyazi Akıncıoğlu, çok beğendiği Nâzım Hikmet gibi, şiirlerinde, divan şiiri ve halk şiiri motiflerini sıkça kullanmış ve bunları ustaca işlemiştir. “Örneğin, 1941’de yazılan ‘Dasitan-ı Cibal’ halk şiiri geleneğinden -en çok da Köroğlu’ndan- esinlenmiştir”.

“Akıncıoğlu’nu 40 Kuşağı toplumcu-gerçekçi şairleri içinde belirginleştiren özelliklerinden biri de, divan şiirinin söyleyiş güzelliğini tespitidir. Üstelik Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Divan Edebiyatı Beyanındadır” adlı yapıtının o dönemde yayımlanması ve bu kitabıyla divan şiirini yerden yere vurması, Niyazi Akıncıoğlu’nu etkilemez”. “Edirne” ve “Vatan ve Gurbet Üstüne” gibi şiirlerinde bu durum görülmektedir.

M. Niyazi Akıncıoğlu’nun, İnsan dergisinin 1943’te yayımlanan 22. sayısında yer alan “Müteferrik” adındaki şiiri poetik niteliktedir. Akıncıoğlu bu şiirde geçen, “Helva demesini de biliriz, halva demesini de/Mingayri haddin biz de şairiz.” dizeleriyle şiirlerinde, hem halk şiirinin hem de divan şiirinin unsurlarını birlikte ve ustaca kullanmasının özetini yapmış gibidir. Yukarıdaki dizelere bakıldığında şairin, döneminde, hak ettiği değeri görememesinden kaynaklanan bir şikâyet söz konusudur. Ancak şair, resminin hiçbir yerde çıkmaması veya adının anılmamasına rağmen yine de şair olduğunu dillendirmektedir.

M. Niyazi Akıncıoğlu her ne kadar edebiyat tarihlerinde ve antolojilerde yeterince adından bahsedilmemiş olsa da “1940 kuşağı içinde imge yaratışı, sözcükleri kullanışı, dize kuruşu ve şiiri bütünde yakalayışı ile” kendine özel yer edinmiş bir şairdir. “Özellikle 1940-1950 döneminde, içeride CHP iktidarının ve dışarıda faşizmin özgürlükleri çiğnediği yıllarda savaşa, baskıya, saldırıya, ölüme karşı barışı, demokrasiyi, kardeşliği, adaleti, yaşamayı savunabilmek ve bunu halk kültürüne yaslanan kendine özgü, başarılı bir şiir yapısı içinde sunabilmek az şey değildir”.

Paylaşın

Nilgün Marmara Kimdir? Hayatı, Eserleri

13 Şubat 1958 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Nilgün Marmara, 13 Ekim 1987 tarihinde, 29 yaşındayken ‘bekleme salonu’ olarak gördüğü yeryüzünü terk etmeye karar verdi ve evinin balkonundan atlayarak kendi isteği ile yaşamını sonlandırdı.

Haber Merkezi / Nilgün Marmara, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Lisesi’nde bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girmeye hak kazandı. “Syliva Plath”in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” adlı lisans teziyle mezun oldu. 1981 yılında Kağan Önal ile tanıştı ve evlendi. Farklı işlerde de çalışan Marmara ilk önce Marmaris’te bir tatil köyünde çalıştı, sonra Ulusoy’da yönetici sekreterliği yaptı.

Kısa süren yönetici sekreterliği döneminin ardından bir reklam şirketine metin yazarı olarak girdi, fakat ilk gününde ondan bir cenaze ilanı yazması istenince aynı günün akşamı işten ayrıldı. Daha sonra Bebek’teki Mısır Konsolosluğu’nda çalışmaya başlayan Marmara, ilk haftasının ardından buradan da ayrıldı. Metinlerinden ve günlüklerinden anlaşıldığı üzere, bir süre çok sevdiği Ingeborg Bachmann’ın memleketi Avusturya’da da kaldı.

Nilgün Marmara’nın şiirleri bir içe dönüş. Ben’i yakalamaya çalışan şiir kişisinin hedefi bilinçli bir Ben’den öte, benliğin özünü, bilinçaltının katmanlarını tutabilmekte. Dolayısıyla Marmara’nın mısraları şiir kişisinin içine sokulan bir el gibi en derine konanı çekip çıkartmayı hedefler. Bu da bir içe kapanışı beraberinde getirir.

Marmara’nın dünyayı dışarıda bırakarak dillendirdiği iç dünyasında bu kapanış bir hiçliğe varır. Mısralarında, doğum ölümün başlangıcıdır, varlıksa yokluğa gebedir. Yazmış olduğu şiirleriyle kendine özgün bir çizgi oluşturan Nilgün Marmara, Amerikan Edebiyatında tanıdığımız Sylvia Plath’inde ülkemizdeki bir yansımasıydı bir yerde.

Eserleri;

Şiir;

Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1980)
Metinler (1990)

Günlük;

Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993)

Diğer;

Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi (2006)

Paylaşın

Nilay Özer Kimdir? Hayatı, Eserleri

6 Mart 1976 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Nilay Özer’in tam adı Nilay Özer Pelvanoğlu olan şair, 1993’te İstanbul Kandilli Kız Lisesini bitirdi. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesinde, Sınıf Öğretmenliği ve Biyoloji Öğretmenliği Bölümlerinde okudu.

Haber Merkezi / Bilkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Edebiyatı Bölümünde başladığı yüksek lisans öğrenimini “Turgut Uyar’ın Divan’ında Bir Araç Olarak Biçim” adlı teziyle 2005’te, yine aynı yerde başladığı doktorasını ise “Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda İmajlar: Toplum, Tarih ve Sinema” adlı teziyle 2013’te tamamladı ve Yeni Türk Edebiyatı alanında “doktor” unvanını aldı. Nilay Özer, 1997-2000 yılları arasında Varlık Yayınlarında redaktör çalıştı. İstanbul Paşabahçe Soğuksu İlköğretim Okulunda sınıf öğretmenliği (2000-2002) yaptı. Bilkent, Işık, Bahçeşehir, Yeditepe üniversitelerinde Türk Dili ve yeni edebiyat konulu dersler verdi. Hâlen Beykoz Üniversitesi’nde çalışmaktadır. 2005-2006 yılları arasında TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları Redaksiyon Kurulunda görev aldı.

Tarih ve Kültür Vakfı (2007-2008) ile Sarıyer Belediyesinde (2013) yaratıcı yazarlık dersleri verdi. Çok sayıda belediye ve üniversitenin şiir, edebiyat ve bahar festivalleri kapsamında seminer ve atölyeler düzenledi. Özer, şiirle yakından ilgilendi ve çeşitli ödüllere layık görüldü. 1997’de Kocaeli Üniversitesi Şiir Okulu ödülünü aldı. Zamana Dağılan Nar (1999) adlı şiir kitabıyla 2000 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödüllerinde “dikkate değer” bulundu. Ol! adlı dosyası ile yayımlanmamış dosya dalında Cemal Süreya Derneği tarafından verilen Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne (2004) ve Terakki Lisesi 14. Şiir Festivali Onur Ödülü’ne layık görüldü. Evli ve bir çocuk annesi olan Nilay Özer, hâlen İstanbul’da yaşamakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir

Şair kimliğiyle öne çıkan Nilay Özer, edebiyat dünyasında 2000’li yıllardaki etkinliği ile adını duyurmuştur. Metinleri; kitap-lık, Yasakmeyve, Varlık, E, Edebiyat ve Eleştiri, Adam Sanat, Poetik’us, Bahçe, Öküz, Kül, Anadili, Düşlem, Yine Hişt, Ada, Uç ve Hayvan gibi süreli yayınlarda yer almıştır. Çocuk edebiyatı yazarları içerisinde de değerlendirebileceğimiz Özer; Meşe Palamudu Macanda, Uçan Kaçan Bir Pijama Öyküsü, Unutkanlık Boruları Dalgınlık Kanalları, Üç Ejder Masalı ve Yara Bandı Fabrikası adlı çocuk kitaplarını kaleme almıştır. Karabıyıkoğlu ve Cenkci’ye göre Nilay Özer, 2000’li yılların şiirini kendine has imge dünyasıyla örerken, günün dinamizmini arayışta olduğu dilin peşine düşerek yakalamaya çalışan bir şairdir.

İlk şiir kitabı Zamana Dağılan Nar (1999) ile, genel olarak 90’lı yıllardan sonra olumsuz eleştirilere maruz kalan Türkçe şiir literatüründe sesinin farklılığı ile tüm bu eleştiri yığınını delebilecek bir poetikanın temellerini atacağının sinyalini vermiştir. Özer, kendine özgü bir şiir ve imge dünyası oluşturmakla birlikte bu dünyanın mekezinde bir dil inşa etmiştir. Kelimeler ve imgeler vasıtasıyla oluşturduğu bu diliyle de dikkat çekmiştir. küçük İskender, Özer’in on kelimesini tahlil ettiği etraflı yazısında onu şu cümlelerle değerlendirmiştir: “Kimi şairler kehanetlerini iyi dilek, olağanlıklarını da tevazu ölçüsünde tutarak hayatlarına takılmaya çalışılan rütbeleri sökerler. Halkın arasına karışarak kalabalık hislerde, kalabalık düşüncelerde kaybolmayı seçerler -amaç, kendisi adına istediklerini ancak herkese verilirse almaktır. Kendisi için istedikleri insanlık için istediği haklar, özgürlükler, mutluluklardır çünkü. Nilay Özer benim gözümde böyle bir şair. Ona yakışan en güzel ödül bağımsızlıktır.”

Daha ilk şiir kitabı ile kişiliğini ortaya koyan ve kendine has bir şiir dili oluşturan Nilay Özer şiirinin en belirgin özelliği imge yoğunluğudur. Şair, dış dünyayı erişilmez bir duyarga olarak görür ve oradaki her türlü nesneyi, insanı, hayvanı, olayı soyutlaştırarak kendi imgelerini inşa eder. Korkuluklara Giysi Yardımı’ndaki şiirler onun dış dünyaya karşı duyarlılığın güzel örnekleridir. Zamana Dağılan Nar’dan Korkuluklara Giysi Yardımı’na doğru kronolojik bir okuma yapıldığında imgelerin gittikçe örtükleştiği, kapalı ve zorlayıcı yapılara büründüğü görülmektedir. Gül başta olmak üzere göz, su, bahçe ve balkon gibi imgeleri şiirinin gövdesine yerleştiren Özer, ağırlıklı olarak yoksulluk ve aşk temalarını dizelere işlemiştir. Özer, yoksulluğu “şiire çok yakın duran ve imgeler yaratan bir şey” olarak algılar: “Yoksul bir mahallede büyüdüm. Kendi adıma çok zorluklar çektim mi? Hayır. Ama öyle şeyler gördüm ve tanık oldum ki insan olmaktan utandım. İnsan denen varlığın bir aklı varsa neden bu adaletsizlik var aklım almadı çocukluktan beri.” Yoksul mekânlar Özer’in şiirinde başlı başına birer imgeye dönüşmüştür.

Nilay Özer, sürekli yeni ve farklı teknikleri deneyen bir şair olmuştur. Biçim ve içeriği kaynaştırmada başarılı olan şair, ilk dönem şiirlerinde anlatımcı tekniği benimsemesine rağmen şiirini kuru bir tahkiyeye teslim etmemiştir. Turgut, ilk kitabı yayımlandığında Özer’in iyi bir şair kumaşı olduğunu belirtmiş ve “Nilay Özer’in bu şiir kitabında aşk görgüsü var öyle âşikâr değil, sanki sadece kendi zekâsına sürgün bir büyücünün kimseyi üzmeyen zarafetini taşıyor, sanki bir bâlerinin gövdesinden bal damlıyor gibi yazıyor şiirlerini!..” değerlendirmesini yapmıştır.

Zamana Dağılan Nar’daki vahiy, İsa, Meryem, ilmihâl, günah gibi kelimelerle yapılan göndermeler; Ol!..’da dua, çan, manastır, tespih, pir, ayet, fetva, sünnet, cüz, ahret, sûre, dört kitap, kıyam, semah gibi kelimelerle daha da netleşir. İlk kitabında bu kelimeleri kullanışının bilinçli olmadığını vurgulayan Özer, kutsal kitapları önemli bir kaynak olarak görmüş, bu kitapların dil ve anlatım özelliklerinden daima etkilenmiştir. Ona göre “Ol!” sözcüğünün kitapta iki açılımı vardır: İlki Allah’ın tüm varlıkları bir tek sözle yaratmış olması göndermesini de içine alan “olmak” mastarının buyruk kipi; ikincisi ise gösterme sıfatı “O”dur.

Geçmişinden gelen birikimle ortaya çıkan, görülmüş, yaşanmış, belleğine atılmış ve demlenmiş konuların peşine düşen Özer, şiirlerini çok çeşitli yollarla kaleme alır. Günbaş’a göre Özer’in şiirlerıne kuşbakışı bakıldığında, kadını sorunsalı içinde ele alan modern bireyin sancıları göze çarpmaktadır. Şair, Korkuluklara Giysi Yardımı (2015) adlı üçüncü şiir kitabında umut, yalnızlık, gelecek, ölüm ve doğa temalarını işlemiştir.

Özer, eserin içeriğini şu cümlelerle dile getirmiştir: “Korkuluklara Giysi Yardımı’nın ikinci bölümündeki şiirler de katliamların yazılamayacağının bilinciyle yazıldılar aslında. Şiirlerin altında bir yer ve tarih var. Auschwitz 1940-1945, Ruanda 1994, Halepçe 1988 gibi. “Şiir orada, o tarihte yazılmıştır” etkisi vermek istedim. Tabii bu işin sahte tarafı. İma ettiği gerçek ise “Olay orada, o tarihte yaşanmıştır” cümlesinde. Şiirlerin bir kısmında işaret edilen katliama doğrudan göndermeler yok, bir kısmında az da olsa var”. Özer, şiiri bir eğitim aracı olarak kullanmaktan çok şiir eğitimi konusunda neler yapılabileceği sorusunu da önemsemiş ve bu konular üzerinde de çalışmalar yapmıştır. (Kaynak: teis.yesevi.edu.tr)

Paylaşın

Nihat Ziyalan Kimdir? Hayatı, Eserleri

1936 yılında Adana’da dünyaya gelen Nihat Ziyalan, Ortaokulu Tebebağ’da tamamladıktan sonra İzmir Hava Astsubay Okulu bünyesinde bir süre eğitim aldı. İstanbul’a gittiğinde sinemayla ilgilenmeye başladı ve yüz elliye yakın sinema filminde rol aldı.

Haber Merkezi / Devlet tiyatrolarında da rol almaya başladı. Adana Belediye Tiyatrosu’na oyuncu olarak girdi; orası kapanınca, önce Ankara Sanat Tiyatrosu’na, sonra da Yeşilçam’a geçti. İrili ufaklı birçok filmde, daha çok kötü adam rollerinde oynayarak ekmeğini kazandı. Yazın hayatına Adana yerel gazetesi Bugün’de yazdığı şiirlerle başladı. Daha sonra birçok tanınmış dergide şiirleri yayımlandı. Şiirlerinin yanından iki öyküye ve bir romana da imza attı. 2009 yılında 1. Çukurova Ödülünü alan ve edebiyat dergilerinde yazmayı sürdüren yazar tüm zamanını edebiyatla geçirdiği Sidney’de yaşamaktadır.

Nihat Ziyalan edebiyat dünyasına Adana’da çıkan Bugün dergisinin sanat sayfasında başlamıştır. Daha sonra Yeditepe, Dost, Pazar Postası, Papirüs dergilerinde yayımlanan kısa öykülere de imza atmıştır. Şiirlerinin ikinci yeni etkisinde olduğu kendisi ve şiir çevresince sık sık dile getirilmiştir. İkinci Yeni şiirinden geçerek anlatımcı bir şiire varan Ziyalan’ın, Asık Yüzlünün Biri (1963), Güvercin Uçuşu (1980), Avustralya’dan Şiirler (1985), Sevgili Şiir (2007), Tomurcuk Sevda (2009) adlı şiir kitapları, Güneşle Damgalı (2000) ve Menekşeli Konak (2004) adlı romanları, Kısa Pantolonlu Sevda (2001) ve Severim Pazartesileri (2005) adlı öykü kitapları da bulunmaktadır.

Yazarın Severim Pazartesileri adlı eseri için “Nihat yazdıklarını Sait Faik, Oktay Akbal gibi ekollerin üzerine kurmuş. onları geliştirip kenine katmış, yoğurmuş. Ortaya klasik temeller üzerine atılı bir yapıt çıkarmış. Abartısız, son derece dengeli.” yorumu yapılmıştır. (Kaynak: teis.yesevi.edu.tr)

Paylaşın

Nihat Behram Kimdir? Hayatı, Eserleri

18 Kasım 1946 yılında Kars’ta dünyaya gelen Nihat Behram, ilköğrenimini Çankırı’da, orta öğrenimini Bursa ve İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladı. 12 Mart döneminde Gazetecilik Yüksek Okulu’nda öğrenciyken düşünceleri ve yazıları nedeniyle Ceza Yasası’nın 141, 146 ve 246 maddelerine aykırılık gerekçesiyle tutuklandı, iki yıl askeri cezaevinde kaldı.

Haber Merkezi / Özgür kalınca yarım bırakmak zorunda kaldığı yüksek öğrenimini tamamladı. Bir süre gazetecilikle uğraştı. İlk şiir kitabı ‘Hayatımız Üstüne Şiirler’ yasaklandı Ataol Behramoğlu ile birlikte Militan dergisini, Yılmaz Güney ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkardı. Ayrıca “Güney” dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. Sivil mahkemelerde ve sıkıyönetim mahkemelerinde hakkında birçok dava açıldı.

12 Eylül 1980’de, faşizmin dorukta olduğu dönemde yurt dışına çıktı. Dönmesi yolundaki çağrıya uymadığı gerekçesi ile Bakanlar Kurulu kararıyla T.C vatandaşlığından çıkarıldı. Uzun yıllar Türkiye’den uzakta yaşamak zorunda kalan Behram, 17 yıllık politik sürgünden sonra, 1996’da Türkiye’ye döndü.

İlk şiiri 1967’de yayımlandı. Şiir ve yazıları döneminin önemli dergileri olan Soyut, Yordam, Yeni Gerçek, Halkın Dostları’nda yayımlandı. Sonra sürekli olarak Ataol Behramoğlu ile birlikte çıkardıkları, Militan’da yazdı. Çoğu şiir olmak üzere yayımlanmış 20’ye yakın kitabı bulunmaktadır. Bazı yapıtları yabancı dillere çevrilmiştir. Şiir kitaplarının yanı sıra çocuk kitapları, romanları da vardır.

Eserleri;

Şiir:

Hayatımız Üstüne Şiirler (1972)
Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar (1974)
Dövüşe Dövüşe Yürünecek (1976)
Hayatı Tutuşturan Acılar (1978)
Irmak Boylarında Turaç Seslerinde (1980)
Savrulmuş Bir Ömrün Günlerinde (1982)
Militan Şiirler (Seçmeler, Almanya’da 1984)
Ay Işığı Yana Yana (1986)
Yine de Gülümseyerek (seçmeler, 1987)
Cenk Çeşitlemeleri (1988)
Kundak (2000)
Ölülerimiz
Yalın Yürek I/ Hayatımız Üstüne Şiirler (Toplu Şiirler 1, 2001)
Yalın Yürek II/Ayrılık da Yakışıklıdır (Toplu Şiirler 2, 2001)
Sürgün Yılları; İntikam Alır Gibi (Toplu Şiirler 3, 2001)

Roman:

Gurbet (1987)
Lanetli Ömrün Kırlangıçları (1991)
Kız Ali (1998)
Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız (roman)

Çocuk kitabı:

Kuyruğu Zilli Tilki (1979)
Göğsü Kınalı Serçe (1980)

Anı:

Darağacında Üç Fidan (1967, belgesel)
Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit (1977)
Özlemin Dili Olsa (1999, yazılar-söyleşiler)

(Kaynak: siirakademisi.com)

Paylaşın

CHP Lideri’nden ‘Cumhurbaşkanlığı Adaylığı’ Açıklaması: İttifak Kabul Ederse…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Haber Global’de Candaş Tolga Işık’ın programına katıldı. Programda “Cumhurbaşkanı adayı olmayı ister misiniz?” sorusunu yanıtlayan Kılıçdaroğlu, “İttifak kabul ederse bir sorun yok. Bir ittifakımız var. İttifakın liderleri bu konuda hiç bir araya gelmedi ve bu konuyu hiç konuşmadık. Benim ittifak adına konuşma diye bir yetkim yok. İttifak kabul ederse adaylık konusunda, bundan onur duyarım” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, TÜİK’in kendisine randevu verilmemesine tepki göstererek kapıların saraydan talimat ile kapatıldığını söyledi. “Artık, vatandaşın canına tak etti. TÜİK enflasyonu düşük gösterince emeklinin, memurun, işçinin maaşına da az zam yapılacak. Rakamları düşük gösterin diye talimat veriyorlar. Siz siyasetçi olsanız buna göz yumabilir misiniz? TÜİK’e gittik. Milletvekili arkadaşlarım vardı. Ben geleceğim diye kapıyı kapatmışlar. Demir kapı vardı ve ‘Biz kapıyı açamayız’ dediler,” diyen Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“İlk kez seçimle gelen milletvekiline resmi devlet dairesi kapatılmıştır. Dünya kamuoyu buna şahit oldu. Normalde randevusuz gidilebiliyor. Ama ben gittiğim için kapıyı kapattılar. Bakan olarak kendilerine unvan verilen insanlar, bir kişinin verdiği talimatları yerine getirmek için getirilen insanlar. Bildiğimiz devlet memurları. Marmaris’te yangın çıkmış, demeç veriyorsunuz, ‘Sayın cumhurbaşkanımızın talimatıyla yangınları söndürmeye başladık!” Talimatla yangın mı söndürülür? Şimdi ortada bakan yok. Atamayla gelen kişiler bütçeyi sunuyorlar.

Yeni sistem kıl payı kazanıldı. Meclis daha güçlü olacak dediler. Halkı kendi medyalarıyla kandırdılar. Bütün bunlara rağmen geldiler. Halk şimdi bu sistemin ülkenin başına felaket getirdiğini görüyor. Türkiye bu kadar derin bir ekonomik buhran yaşamamıştı. İlk kez 84 milyon insan bir avuç insan için çalışıyor. Demokrasi tarihimizde Türk lirasının bu kadar pul edildiği bir dönemi yaşamadık.

Merkez Bankası görevlerinden uzaklaştı, müdahale edildi, başkanlar sık sık değiştirildi, itibarının yerle bir edildiğini gördüm. Naci Ağbal’ın neden görevden alındığını açıklaması lazım.

Merkez Bankası

“TCMB’ye itibar kazandırmak benim görevimdir. Fiyat istikrarı ve Türk lirasından sorumludur. Merkez Bankası’na talimat verebilirsiniz. Ama nasıl ineceğine kendi araçlarıyla müdahale ederler. 128 milyar doları iradesi dışında başkası satsın diyorsunuz.

TÜİK’E neden gittim? Çünkü emekli, memur ve çalışanın alacağı maaşlar enflasyon üzerinden belirleniyor.

Enflasyon yüzde 50 – 60’ı bulmuş. “Enflasyonu nasıl hesapladınız?,” diye soracaktık. Sizde vicdan yok mu? Bunlarla emekli aylığı, asgari ücreti bağlayacaklar. Verdiğiniz rakam doğru değil. Soramadık. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. İnsan hata yapabilir, hatasından erdemle döner, bunu anlayabilirim. Ama bile bile işçinin, emeklinin, memurun hakkıyla uğraşırsanız ben ona isyan ederim.

Merkez Bankasının bağımsız olması gerektiğini söyledim. Sayın başkan karşıladı. Merkez Bankası, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasıdır. Önemlidir. Fiyat istikrarından sorumludur. Sıcak siyaset müdahale etmemelidir. Müdahale durumunda güven kaybolur. Görevimiz itibarını sağlamaktır. Merkez Bankasının başında liyakatlı kişilerin olması gerekir. Merkez Bankasının M’sini dahi bilmeyen bir insanı başına getiriyorsunuz. İşi en iyi yapana teslim edeceksiniz. Kapısından içeri girmemiş insanı başkan yapıyorsunuz. İradesi var mı? İrade sıfır. Dünyada hangi devlet bir kişinin iki dudağından çıkacak söze teslim edilmiştir.

Hazine ve Maliye Bakanlarının bütçe çıkarken ağırlığını görürdük. Şimdi neredeler? Yok ki öyle bir bakanlık fiilen. Bütçeyi kamu hesaplarını kendisi yapmıyor. Bakan oturuyor orada, konuşmuyor. Yöneten kişi Merkez Bankasını bilmiyor. Kasada 128 milyar dolar para var. Bunu çıkarıp bir protokolle damadınıza veriyorsunuz. Paranın nereye gittiğini bilmiyoruz. Fakir fukaranın ahı yerde mi kalacak? Ben bunların hakkını savunmayacak mıyım? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenden hesap sormamız lazım.

Başa gelince ilk adımım Ekonomik Sosyal Konseyi toplarım. Bülent Ecevit kurdu. Anayasal kurum haline geldi. En son 2009’da toplandı. Ekonomik toplumsal tarafların liderleri üyeleridir. Onlara, ‘Buyurun sorunlarınızı anlatın’ derdim.

Eskiden 3 ayda bir toplanırdı. Kanun kalktı. Anayasada var ama fiilen yok. Erdoğan Fiyat İstikrar Komitesi kurdu. Merkez Bankasının görevini başka bir kuruma teslim edebilir misiniz? Fiyatı indirecek ve fiyatları koruma altına alacak olan kim? Üreticiyi, stokçuyu suçlayacaklar. Ekonomik Sosyal Konsey’de önce bir anlaşacağız. Faiz yükseltilmeli mi, düşürülmeli mi? Merkez Bankasına görev verirsiniz ve o gerekeni yapar.

En son Erdoğan, ‘Nas var’ dedi. Siz ekonominin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz demektir. Siyasi partiler devlet değildir. Rüşvet alan hırsızlık yolsuzluk yapanları devletin içinden temizleyeceğiz. Bu devlet sıradan bir devlet değildir. Bizi dünyada da rezil ettiler. Rüşvet alan birisi arabasında Türk bayrağı taşıyor ve siz onu bizi temsil etmesi için yurt dışına gönderiyorsunuz. Ne diyecekler? Bu anlayış devleti çürütür. En kolay şey devleti yürütmektir. Herkesin görevi tanımlanmıştır.

“TL alıp dolara yatıranlar ahlaksızdır” demişler. 128 milyar doları satarken ahlak mı vardı? Devlet içinde öyle bir noktaya geldik ki. Seçime kadar ne götürsek kardır. O noktaya geldik şu anda. Onların bürokratları, yöneticileri de öyle diyor. Tam bir soygun düzeni var şu anda.

Asgari Ücret

2021 başında net 2 bin 825 liraydı asgari ücret. O büyük kalkınma hamleleri onların olsun. İşçiye bugün 384 doları teslim edin. Şimdi bu parayı verirlerse bu yılın kayıpları önemli ölçüde telafi edilecek. 5 bin 376 TL işçiye vermek zorundalar. Aksi takdirde iktidarın eli işçinin cebinde. Sanayicinin korunması lazım. Asgari ücretin gelir vergisinden muaf olması lazım. Bu piyasanın canlanması için de çok önemli. Yoksa insanları açlığa mahkum edeceksiniz. 31 Aralık’ta dolar kuru neyse 384 dolar ile çarpıp tam karşılığını vereceksiniz.

Yasalar var. Eskiden devletin üç dört temel kurumu vardı. Devletin akademisi olarak tanımladığımız kurumlar vardı. Bunlar kapatıldı. Rüşvet alıyor, yolsuzluk yapıyorsanız yukarıya tırmanabiliyorsunuz. Bakan kendi bakanlığına şirketinden mal alabiliyor. Bir sefer işi en iyi yapan insanı getireceksiniz. Partisine bakmayacaksınız.

SGK batsa öyle bir kurum olmaz değil mi? Açık veriyordu SGK. İşin garibi şimdi daha çok açık veriyor. “Açıkça senin istediğin televizyonda tartışalım, SGK’yı kim batırdı?” dedim. Gelir mi, gelemez. Boğazdan aşağı haram lokma inmişse konuşmayacaksınız. Normalde daha prim yatırılırsa daha yüksek maaş almanız lazım değil mi? Öyle bir düzenleme yaptılar ki ne kadar çok yatırırsan o kadar az maaş alıyorsun. O yüzden EYT’li sayısı artıyor. EYT’lilerin hakkını verdirmek zorundayız. Ona rağmen olağanüstü büyük açıklar var. Çıkıp söylüyor mu? Neden açık olduğunu söylesin. Dünyanın her yerinde SGK açık verir. Çünkü tek gelir kaynağı primdir.

Fakirliğimizi satıyoruz. İhracat olsun ama hak ettiğimiz parayı alıyor muyuz? Fakirliğinizi ihraç ederseniz, Türkiye’yi batının egemen güçlerine teslim ederseniz bu iş yürümez. İhracatımız zaten var. Katma değeri yüksek ürün ihraç ediyor musunuz? O zaman dünyada söz sahibi olursunuz. Tekstil sattık güzele ama bu Türkiye’yi büyütmez. Üniversiteler bilgi üretmeli. İran üniversitelerinin ürettiği bilgi sayısı Türk üniversitelerini geçti. Üniversiteleri de perişan ettiler.

Vumhurbaşkanlığı adaylığı

İttifak kabul ederse bundan (cumhurbaşkanı adayı olmaktan) onur duyarım. Bu konu hiç konuşulmadı. Bireysel olarak karar vermek doğru değil.

İttifakın kendi içindeki özel görüşmeleri kamuoyu ile paylaşmak kolay değil. Akşener, başbakanlığa yakışır. Deneyimi vardır. Bakanlık da yapmıştır. Yetkilerin bir kişide toplanması asla ve asla doğru değildir. Evde eşimizle, çocuklarımızla bir karar alırken konuşuruz. Köyde muhtar ve ihtiyar meclisi var. biz koskoca devleti bir kişiye teslim ettik. Temel ve köklü bir krizimiz var aslında. Devletin bütün kurumlarda ciddi çürümeler. Parlamenter sistemin güçlenmesi lazım. Şu anda milletvekilleri ne yapıyor? Bir soru önergesi veriyorsunuz, Bakan soru sordunuz diye sizi mahkemeye veriyor veya hiç cevap vermiyor. Meclis Başkanı da yukarıdan talimat gelmeden konuşmam diyor. Hangi milli iradeden bahsediyoruz? İradesi ipotek altında vesayet altında olan bir parlamento. Bütün yetkileri olduğu gibi devrettik. Biz geldiğimizde bu yetkileri devredeceğiz. Demokratik yetkilere saygınız varsa parlamentoya yetkileri teslim edersiniz.

Paylaşın

Libya’da Görevli 56 Asker TSK’dan İhraç Edildi

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı Libya Görev Grubu Komutanlığı’nda görevlendirilen 56 uzman çavuş, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na (CİMER) toplu şikâyet dilekçesi verdi. Komutanlarının kendilerine psikolojik ve fiziksel mobbing yaptığını ileri süren askerler, Libyalı askerlerin çöplerini dahi kendilerinin topladığını iddia etti. Bunun üzerine haklarında disiplin soruşturması başlatılan askerlerin görevlerine son verildi. Türkiye’ye dönen askerler, daha sonra TSK’dan atıldı. Ayrıca haklarında adli soruşturma da başlatıldı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre, CİMER’e yapılan şikâyet dilekçelerinde askerler yaşadıklarını anlattı. İddiaya göre, Yarbay rütbesindeki bir komutan, içtima sırasında askerlere, “Siz aldığınız parayı hak etmiyorsunuz, bu TSK ne generaller yedi, siz hiçbir şeysiniz. Beni istediğiniz yere şikâyet edebilirsiniz, 9 sene Hukuk Şube’de çalıştım. Sizi meslekten atmam 5 dakika. Dışarıda sizin yerinizde olmak isteyen binlerce kişi var” diyerek meslekten atmakla tehdit etti. Üsteğmen rütbesindeki bölük komutanı ise, “Size burayı dar etmezsem bu rütbeyi sökerim, size burada kan kusturacağım, sizi sahilde carettalar gibi süründüreceğim” dedi.

“Bu durum temsil ettiğimiz TSK’yı ayaklar altına almaktır”

Hastayken bile kendilerine spor yaptırıldığını belirten uzman çavuşlar, komutanlarının kendilerine Libyalı askerlerin çöplerini toplattığını da öne sürdü. Şikâyet dilekçesinde, Libyalı askerlerin kendilerine bu sırada küçümseyici ve alaycı gözlerle baktığını belirten askerler, “Bu durum temsil ettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ayaklar altına almaktır” dedi. Yaşadıkları nedeniyle meslekten soğuduklarını ifade eden askerler, “Severek başladığım ve devam ettiğim, ölürsek şehit, kalırsak gazi anlayışıyla hiçbir zaman yılmayıp görevimin gerektirdiği şekilde mesleğimi sürdürmüş bulunmaktayım. Burada gördüğüm fiziksel ve psikolojik baskılar beni mesleğimden soğutmaktadır” görüşünü kaydetti.

Askerlerin şikâyet dilekçeleri, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na iletildi. Komutanları hakkında soruşturma açılmasını bekleyen askerler, tersi bir durumla karşılaştı. Askerlerin Libya’da görevlendirilmeleri emri sonlandırıldı, 56 uzman çavuş Türkiye’ye gönderildi. Haklarında idari soruşturma başlatılan askerlerin tümünün sözleşmeleri 9 Aralık’ta feshedildi.

İdari tahkikat raporunda, askerler “koordineli ve işbirliği içerisinde aynı metni kullanarak, CİMER’e şikayette bulunmak, amirlerini sindirmeye yönelik tutum ve davranışlar sergilemek, birlik içinde disiplini bozmak ve askeri atmosferin oluşmasını engellemekle” suçlandılar. Raporda, askerlerin kusurlu oldukları belirtilerek, tazminatlarının da ödenmeyeceği vurgulandı.

Adli soruşturma da başlatıldı

Öte yandan askerler hakkında Milli Savunma Bakanlığı’nın izni üzerine Askeri Ceza Kanunu’na muhalefet etmekten adli soruşturma da açıldı. Birlikte şikâyette bulunmakla suçlanan askerler üç yıla kadar hapis istemiyle soruşturulacak.

37 askerin davasını üstlenen Avukat Murat Altay, sözleşmelerin feshedilmesi kararına karşı dava açtıklarını ifade etti. Mahkemeden adil bir karar beklediklerini belirten Altay, “Bu hukuksuzluğa son vermek maksadıyla arkadaşlarımıza verilmiş olan soruşturma izinlerine bölge idare mahkemesinde itiraz ettik. 37 arkadaşımızın sözleşmesi fesih davaları da geçen hafta tamamlandı. Uzman çavuş arkadaşlarımız için Edirne ve Hatay İdare Mahkemelerinde davalar açtık. Umarım en kısa sürede bu hukuksuzluk son bularak, adalet tecelli eder” dedi.

Askeri ceza hukuku doktoru olan Avukat Mehmet Erkan Akkuş, sözleşmelerin feshedilmesi kararıyla “Komutan her zaman haklıdır” mesajı verilmek istendiğini söyledi. Akkuş, şunları kaydetti:

“Burada sorun, 56 tane uzman çavuş arkadaşımızın aynı anda CİMER’e başvuru yapması değil. Burada sorun 56 tane uzman çavuş arkadaşımızın CİMER’e başvuru yapmak zorunda bırakılmasıdır. Amirler ve üstler hakkında usulüne uygun soruşturulmuş olsa, usulüne uygun işleme konulmuş olsa, hukuk devleti prensibi gereği adil yargılanmış olsalardı, bu çocuklar da CİMER’e başvuru yapmak zorunda bırakılmayacaktı. Mesleki kaderi bir amirin imzasına bırakılan uzman çavuş arkadaşlarımızın yeri geldiğinde ölüme gönderiliyor olmasındaki vicdanı adaletsizliği de kamuoyunun vicdanına bırakıyorum.”

Paylaşın

Akşener’den Dikkat Çeken Paylaşım: Ekonomi Cahili Zihniyete Son Vereceğiz

Döviz kuruyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Akşener, paylaşımına, “Kur krizine davetiye çıkarıp Türk Lirası’nı pul eden ekonomi cahili zihniyete son vereceğiz” notunu düştü.

Haber Merkezi / İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, sosyal medya hesabından döviz kuruyla ilgili paylaşımda bulundu. Paylaştığı görselde Akşener, “Kur krizine davetiye çıkarıp Türk Lirası’nı pul eden ekonomi cahili zihniyete son vereceğiz. Projelerimiz ve kadrolarımızla hazırız, biz çözeriz” ifadelerine yer verdi.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, gün içerisinde katıldığı Uygur İnsan Hakları toplantısının ardından basın mensuplarına dikkat çeken açıklamalarda bulunmuştu.

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin Habertürk yazarı Sevilay Yılman’a yaptığı açıklamaları değerlendiren Akşener, “Sayın Nebati’nin açıklamalarını okudum. Çin modeli denildiğinde Sayın Erdoğan’ın bunu nasıl tanımlayacağı problem olur. Bu konuda lideriyle konuşmasında fayda var. Sayın Erdoğan faizle ilgili Nas dedi, bu dini bir tarif. Dini tariften Çinli tarife geçtik. Asıl vahim olan ekonominin başına getirilen bu arkadaşın inşallah, maşallah üzerinde yorum var. Ekonomi temennilerle yönetilemez. Temenni ederek ekonomiyi canlandıramaz. Ben bu konuşmaları büyük bir ciddiyetsizlik olarak görüyorum. Hükümeti acilen ciddiyete davet ediyorum. Türkiye devlet krizi yaşıyor” ifadelerini kullanmıştı.

“Herkesi ciddiyete davet ediyorum”

Ekonomik nedenlerden dolayı olağanüstü hal (OHAL) ilan edilebileceği yönündeki haberlere de değinen İYİ Parti lideri, “Bugün itibariyle dış güçleri kenara koymuşlar. İki görüş geldi. Birincisi Japon bankasının raporu, ikincisi İzzet Özgenç hocanın yorumu. OHAL ilan edilebilir diye bir kavram var. Dış güçleri bırakıp, iç güçlere gelmişiz. Sermaye kontrolünden başlayarak vatandaşın dolar hesaplarına kadar bazı adımların atılabileceği endişesini yaratır ki bu Türkiye’nin iflas etmesine neden olur. Herkesi ciddiyete davet ediyorum” demişti.

Paylaşın

Babacan: Türkiye, Komşu Ülkelerin ‘Her Şey 1 Lira’ Mağazasına Döndü

Ankara’da partisinin 8’inci İl Başkanları Toplantısı’nda konuşan DEVA Lideri Babacan, “Ülkemiz, sınır komşularımızın ucuz pazar yeri oldu. Paramızın, karşısında değer kaybetmediği para birimi neredeyse kalmadı… Koskoca Türkiye, komşu ülkelerin ‘Her şey bir lira’ mağazasına döndü neredeyse.” dedi.

Haber Merkezi / Ali Babacan, “Emeğin sömürüldüğü, alın terinin değersizleştiği bir ülke olduk. Gün gelir tüm bu yanlışların denetimi yapılır. Hiç kimse ilelebet bu iktidar devam edecek deyip bir vurdumduymazlık, pervasızlık yapmasın.” ifadelerini kullandı.

Babacan, stokçuluk yapanlara verilecek cezaların artırılması kararını ilişkin, “Vatandaşa dönüp, ‘Fiyat artışlarının sebebi işte şunlardır, stokçulardır’ diyerek başka failler uyduramazsınız. Bu dürüst bir yönetim anlayışı değil. Buradan iktidara sesleniyorum, bu eser sizin eseriniz, fail de sizin yönetiminiz. Haksız yere cezalar yağdırmayın insanlara” değerlendirmesinde bulundu.

İktidara gelmeleri halinde, Türkiye’yi hızla refaha ve huzura kavuşturacaklarını iddia eden Babacan, “Kimseyi ezdirmeyeceğiz. Güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyümeyle topyekun zenginleşeceğiz. Gençlerin kaçmak değil, yaşamak istediği bir Türkiye için çalışacağız. Çünkü biz, kadınlarla, gençlerle, çiftçilerle, emeklilerle, öğretmenlerle, işçilerle, esnafla eşitlik için, adalet için yola çıktık. Ayrışmayacağız, ayrıştırmayacağız. Toplumu kutuplara ayırmayacağız” ifadelerini kullandı.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ankara’da partisinin 8’inci İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu. Vatandaşlara e-devlet üzerinden parti üyeliği sorgulama çağrısı yapan Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Binlerce vatandaşımız, rızasına aykırı olarak iktidar partisine üye yapılmış. Niğde’de üye olmak üzere gelenlerin yarısı şaşkınlıkla iktidar partisine üye olduğunu öğrendi. Hakkari’de partimize üye olmak üzere gelen 130 arkadaşımızdan 40’ı habersizce iktidar partisine üye yapıldığını fark etti.  Karaman İl Başkanı’mız, her ilçenin üçte birinde benzer bir durum olduğunu tespit etti.İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde partimize üye olmaya gelip de iktidar partisi üyeliğiyle karşılaşan kişilerin oranı yüzde 40. Viranşehir’de 1775 üyelik başvurusundan tam 760 kişi partimize geldiğinde şaşkınlıkla bir başka partinin üyesi olduğunu öğrendi. Habersizce iktidar partisine üye yapılmış olabilirsiniz. Rızanız dışında üyelik var ise ve gönlünüz razı değilse üyeliğinizi sona erdirin. Kimse zorla, habersizce, çaktırmadan bir partiye üye yapılamaz, bu suçtur. Bir siyasi parti rıza olmadan kimseyi üye kaydedemez. Gün gelir tüm bu yanlışların denetimi yapılır. Hiç kimse ilelebet bu iktidar devam edecek deyip bir vurdumduymazlık, pervasızlık yapmasın.

“Türkiye, komşu ülkelerin ‘her şey 1 lira’ mağazasına döndü”

Ülkemiz, sınır komşularımızın ucuz pazar yeri oldu. Paramızın, karşısında değer kaybetmediği para birimi neredeyse kalmadı. Bir tek senelerdir topraklarında iç savaş süren Suriye dışındaki tüm komşularımızın karşısında paramız eridi. Azerbaycan, Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan için adeta bedava bir ülkeye döndük. Elbette ülkemizin komşularının rahatça geldiği bir ülke olmak isteriz. Ticaretimizle, sanayimizle, kültürümüzle, turizmimizle bir cazibe merkezi olmak isteriz. Ama bu öyle bir şey değil. Koskoca Türkiye, komşu ülkelerin ‘Her şey bir lira’ mağazasına döndü neredeyse.

‘Türk lirasını gidip dövize çevirmek ahlaksızlık’ diyorlar. Bu seviyeye iniyorlar. Kimse, kendi kötü yönetiminin bedeli altında ezilen bu ülkenin haysiyetli vatandaşlarına hakaret etmeye kalkmasın.Dün yine ‘Stokçuluk cezasını arttırıyoruz’ diye faturayı yine başkalarına kestiler. Piyasadaki sorunların faturasını üretene, tacire, esnafa kesemezsiniz. Bu cezalarla vatandaşa dönüp, ‘Fiyat artışların sebebi şu kişiler’ diyerek başka failler uyduramazsınız. Stokçu dediğiniz insanlar bugün sattığını yarın alamayan esnaf.  İktidardakilere sesleniyorum: Bu eser, sizin eseriniz. Fail sizin yönetiminiz. Hiç sağı solu işaret etmeyin. Haksız yere cezalar yağdırmayın. Fail Beştepe’de.

“Bu ülke bu değersizliği hak etmiyor”

Hani pazarlarda kullanılan bir tabir vardır, ‘Batan geminin malları bunlar’ diye. Türkiye’ye alışverişe gelenler, ‘Batan Türkiye’nin malları bunlar’ diye diye kapış kapış alışveriş yapıyorlar. Emeğin sömürüldüğü, alın terinin değersizleştiği bir ülke olduk. Yabancılar için ucuz ürünlerin cennetine döndük. Kur arttığında tüm ham madde fiyatları artıyor. Artmayan ne var? İş gücü. Yeni model diye ortaya koydukları bu ülkenin işçisinin, çalışanın alın terini daha ucuza yurt dışına pazarlamaktan başka bir şey değil. Bu ülke 7’den 77’ye, hiçbir ferdiyle bu değersizliği hak etmiyor. Meşhur bir lafları vardı ‘değerli yalnızlık’ diye. Değer meğer kalmadı sadece yalnızlık kaldı. Dünyadan kopmuş, dünyada itibarsızlaşmış, güveni yitirmiş bir ülke görüntüsü var.’’

Konuşması sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılından bu yana dolar kuruyla ilgili sözlerini izleten Babacan şunları söyledi:

“Kaç yıldır aynı şeyleri söyleyip duruyor. Ancak Erdoğan’ı dinleyen de yaya kalıyor. ‘Bozdurun’ diyor ya hani… Elinde üç kuruşu olan, yarına yok olmasın diye, sırf parasının değerini korumak için mecbur kalıyor. Bankalarımızda tarihin en yüksek yabancı para mevduatına sahip olduğumuz bir dönemindeyiz. Vatandaşlarımız Türk lirasına güvenini ilk kez bu denli yitirdi. Bakıyoruz şu an iktidara sanki başka bir ülkede yaşıyorlar. Tarif ettikleri ülke başka bir ülke. Çevresindekiler halkın durumunu anlamıyor diyorlar. Tek imzayla her şeyi yaparım diyen çevresini yönetemiyor mu?

“Ekonomide güven nasıl kazanılır anlattık yine anlatacağız”

Güven nasıl kazanılır bilmiyorlar. Zamanında güveni nasıl inşa ettiğimizi anlattık yine anlatıyoruz. Defalarca da anlatmamız gerekiyor, belki anlarlar. Yine anlatıyoruz. Bir, konuşunca doğruyu söyleyeceksin; iki, söz verince tutacaksın; üç, emanete hıyanet etmeyeceksin; dört, her daim adalet ve hukukla hareket edeceksin; beş, dürüst ve ehil kadrolarla çalışacaksın; altı, istişareyi asla bırakmayacaksın; yedi, şeffaf olacaksın; sekiz, planlı programlı olacaksın. Siz her türlü haksızlığı hukuksuzluğu yapın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına saygı duymayın, imza attığınız sözleşmelere sadık kalmayın sonra güveni oluşturmaya çalışın. Beyhude ama biz anlatmaya devam edeceğiz’.

Kasa önünde parası çıkışmadığı için aldıklarını iade eden vatandaşlarımızı, pazarda taneyle meyve alan, sebzeleri yarım yarım alan emeklilerimizi her gün görüyoruz. Ama iktidarın büyük ortağına bakıyoruz. Genel başkanları da Beştepe’dekiler de şaşkınlık veren bir kopukluk halindeler. Hayret ediyorum, bir zamanların en güçlü halk hareketlerinden birinin başında olan bir insan, nasıl olur da bu aymazlık içinde olabilir? Çevreyi, merkeze taşımayı başaran bir ekibin başındaki kişi, nasıl olur da çevreden tamamen kopmuş olabilir?

Biz bu demokratik gerilemeyi durduracağız. Bu baskı günlerini sona erdireceğiz. Bu karabasandan, bu kabustan hızla refaha geçeceğiz. Kararlı adımlarla, emaneti teslim almaya geliyoruz. Nasıl ki kötü bir rüyadan, kabustan uyandığımızda bir bardak su içip ‘oh’ diyerek rahatlıyorsak, işte DEVA iktidarı o huzur dolu nefes olacak.”

Paylaşın