Türkiye Genelinde Dört Binden Fazla Otel Mühürlendi

Yaz sezonu öncesi ülke genelinde dört binden fazla otel “turizm işletme belgesi” bulunmadığı gerekçesiyle mühürlendi. Bakanlıktan onay alınmadan faaliyette bulunan tesislerin kapatılması yasal zorunluluk olarak uygulanırken, otel işletmecileri ise durumun yönetilemez hale geldiğini savunuyor.

Turizm sezonunun başlamasına sayılı günler kala, Türkiye genelinde binlerce otel belge yetersizliği nedeniyle faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldı. Kartalkaya’daki 78 kişinin yaşamını yitirdiği otel yangınının ardından artan denetimlerle birlikte, özellikle “turizm işletme belgesi” bulunmayan tesisler tek tek mühürlenmeye başlandı. Resmi kaynaklara göre, şu ana kadar 4 bini aşkın otelin faaliyetleri durduruldu.

Kartalkaya’da yaşanan ve ülke genelinde büyük yankı uyandıran trajik yangın felaketi, otellerdeki güvenlik önlemleri ve yasal belgelerin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu. Özellikle yangın güvenliği ve ruhsatlandırma süreçlerine ilişkin eksikliklerin kamuoyunda tartışılmasının ardından, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimler harekete geçti.

Denetimlerde, birçok otelin yalnızca belediyeden alınan ruhsatla faaliyet gösterdiği, ancak zorunlu olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınması gereken “turizm işletme belgesi”ne sahip olmadığı ortaya çıktı.

BirGün gazetesinin haberine göre, yaz sezonu öncesi ülke genelinde 4 binden fazla otel “turizm işletme belgesi” bulunmadığı gerekçesiyle mühürlendi. Bakanlıktan onay alınmadan faaliyette bulunan tesislerin kapatılması yasal zorunluluk olarak uygulanırken, otel işletmecileri ise durumun yönetilemez hale geldiğini savunuyor.

Sektör temsilcilerine göre, yaşanan yoğunluk ve personel eksikliği nedeniyle bakanlık gerekli işlemleri zamanında yetiştiremiyor. Bu nedenle birçok tesisin belge başvurusu yapılmasına rağmen değerlendirilemediği ve sezon başlamadan faaliyet izni alınamadığı ifade ediliyor.

Anayasa Mahkemesi’nin, yalnızca “turizm işletme belgesi” eksikliği nedeniyle otellerin kapatılmasına ilişkin yasal düzenlemeyi daha önce iptal etmesine rağmen, uygulamada bu kararın tam olarak hayata geçirilmediği öne sürülüyor. Mühürleme işlemlerinin AYM kararına rağmen devam etmesi, sektörde hukuki tartışmaları da beraberinde getiriyor.

“Bu sezon şimdiden kaybedildi”

Bodrum Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği (BOYD) Onursal Kurucu Başkanı Serdar Karcılıoğlu, yaşanan gelişmeleri değerlendirirken sektör adına ciddi kaygılarını dile getirdi.

Karcılıoğlu, “Şu an mühürlenen 4 bin otelin ancak 200’ü belgeyi alır da açılabilir. Diğerleri ya kaçak olarak hizmet verecek ya da kapalı kalacak. Bu da sadece işletmeleri değil, turisti ve vatandaşları da mağdur edecek. Bakanlık hâlâ ‘çalışma yapıyoruz’ diyor ama bu sezon da şimdiden kaybedildi” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Türkiye’de Çalışanların Yarısı “Açlık Sınırı’nın Altında Ücret Alıyor

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon seviyesinde iken, bu çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretli. Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22 bin 104 lira iken, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 24 bin 35 liraya ulaştı.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, ücretlerin uzun vadede geçimlik düzeye doğru eğilim gösterdiğini savunan Tunç Kanunu’nun, günümüz Türkiye’sinde yeniden gündeme geldiğini belirtti. Eğilmez’e göre, asgari ücret düzeyi artık yalnızca geçim değil, açlık sınırının da gerisine düşmüş durumda.

Tunç Kanunu’nun 19’uncu yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atıldığını hatırlatan Eğilmez, bu görüşün David Ricardo’nun rant yasası ile Thomas Malthus’un nüfus artışı üzerine yorumlarına dayandığını aktardı. Yazısında, “Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez” diyen Eğilmez, günümüzde bu sınırın da altına inilmekte olduğunu vurguladı.

Eğilmez’in değerlendirmesine göre Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22.104,67 TL. Aynı tarihte TÜRK-İŞ’in dört kişilik bir aile için hesapladığı açlık sınırı ise 24.035,59 TL. Bu veriler ışığında Eğilmez, “22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor” bilgisini paylaştı.

İki kişinin asgari ücretle çalıştığı bir hanede toplam gelir 44.209,34 TL’ye yükselse de, aynı dönemde yoksulluk sınırı 78.291,84 TL olarak belirlendi. Eğilmez’e göre, bu durumda aile açlık sınırının üzerine çıkıyor ama yoksulluk sınırının 34.082,50 lira altında kalıyor.

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon. Eğilmez, net bir veri bulunmamakla birlikte bu kişilerin yaklaşık yarısının, yani 7 milyonunun, asgari ücretle çalıştığının tahmin edildiğini yazdı. Ayrıca, “Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız” notunu düştü.

Eğilmez, “Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu” ifadesiyle tarihsel farklara dikkat çekti. Bugün ise geçinme düzeyi, ulaşım, eğitim, kültür ve eğlence gibi giderleri de kapsıyor.

Tunç Kanunu’na karşı ileri sürülen teorilerden biri olan İçeridekiler-Dışarıdakiler yaklaşımına da değinen Eğilmez, bu modelin Türkiye’de farklı bir biçimde uygulandığını belirtti. “Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Eğilmez’in yazısı şu şekilde: “Tunç Kanunu, gerçek ücretlerin uzun dönemde, işçinin yaşamını sürdürmesi için gereken asgari ücrete doğru eğilim gösterdiğini öne süren bir ekonomik görüştür. 19’uncu Yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atılmıştır. Lassalle bu görüşü ortaya atarken iki yaklaşımdan yararlanmıştır: David Ricardo’nun rant yasası ve Thomas Robert Malthus’un nüfus üzerine yorumları. Malthus’a göre ücretler geçimlik düzeyin üzerine çıktığında nüfus artar, geçimlik düzeye yaklaştığında nüfus azalır.

Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez. Emek piyasasındaki rekabet, ücretlerin fazla yükselmesinin önünde engel oluşturur. Bu durumda gerçek ücretler sürekli düşüş ve geçimlik ücret düzeyine yaklaşma eğiliminde olur.

Tunç Kanunu’na karşı geliştirilen argümanlar içinde en güçlüsü Assar Lindbeck ve Dennis Snower tarafından ortaya atılan İçeridekiler Dışarıdakiler Teorisidir. Buna göre şirketler, işsizleri işe alıp onları yetiştirmenin maliyetine katlanmak yerine istihdam etmekte oldukları işçileri muhafaza etmeye çalışırlar. Ve bu nedenle de onların ayrılmaması için ücretlerini artırmayı tercih ederler. Son derecede mantıklı görünse de bu teori daha ziyade kalifiye elemanlar için geçerlidir. Kalifiye olmayan emek gerektiren işlerde çalıştırılacak elemanların pek bir yetiştirme maliyeti olmaz.

Buraya kadar ortaya koyduğumuz bu konular içinde bazı meseleleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birinci mesele ücret ve gerçek ücret arasındaki farktır. Ücret, emekçiye üretime kattığı emeği karşılığında ödenen nominal bir bedeldir. Enflasyon ortamında bu nominal ücret emekçi açısından satın alma gücünü göstermez. Gerçek satın alma gücü nominal ücretin enflasyondan arındırılmasıyla ortaya çıkar. İkinci mesele geçimlik ücret düzeyinin ne olduğu meselesidir. Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu. Bugün bu maliyetlere ek olarak geçinme düzeyine ulaştırma, eğitimi, kültür, eğlence gibi giderler eklenmiş bulunuyor.

Şimdi Tunç Kanunu’nu Türkiye’deki asgari ücrete uygulamaya çalışalım.

Türkiye’de asgari ücret brüt olarak 26.005,50 lira, net olarak da 22.104,67 lira düzeyinde bulunuyor. Bizi bu değerlendirme açısından ilgilendiren miktar net asgari ücret. Çünkü günlük geçim düzeyiyle karşılaştırılabilecek olan ücret odur.

Yaşam maliyeti, belirli bir yer ve zaman diliminde barınma, gıda, vergi ve sağlık gibi temel masrafları karşılamak için gereken para miktarıdır. TÜRK-İŞ araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 24.035,59 lira olarak hesaplanmıştır. Açlık sınırı; dört kişilik bir ailenin, sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi amacıyla bir ayda gıda için yapması gereken asgari harcama tutarını tanımlamaktadır.

Bir başka deyişle açlık sınırı denildiğinde; yalnızca gıda harcamaları hesaplanmakta, kira, sağlık, eğitim vb. gibi harcamalar hesaba katılmamaktadır. Buna göre 22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor. Aynı tarih itibarıyla bu 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 78.291,84 lira olarak hesaplanmıştır. Yoksulluk sınırı; zorunlu ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama tutarını ifade ediyor.

Bir başka deyişle yoksulluk sınırının içinde gıda harcaması yanında giyim, konut, ulaşım ve diğer ihtiyaçlar da asgari ölçülerle yer alıyor. Söz konusu 4 kişilik ailede baba ve anne asgari ücretle çalışıyor olsa haneye giren gelir 44.209,34 lira eder. Bu durumda bu aile açlık sınırının üzerine çıkar ama yoksulluk sınırının hala 34.082,50 lira altında kalır.

Mart 2025 itibarıyla Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon kişidir. Buna karşılık asgari ücret alan ücretli çalışanların sayısı konusunda net bir veri bulunmuyor. Tahminlerimize göre ücretle çalışanların yarısına yakını (kabaca 7 milyonu) asgari ücretle çalışıyor. Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız.

Bu durum bize Türkiye’de Tunç Kanunu’nun da ötesine geçildiğini gösteriyor. Öte yandan içeridekiler dışarıdakiler teorisi Türkiye’de değişik bir uygulama şekline bürünmüş görünüyor. Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuklar En Temel Giysilere Erişemiyor

Derin ekonomik krizin yaşandığı Türkiye’de çocukların ayakkabı, pantolon ve tişört gibi en temel giyim ihtiyaçlarını karşılamada ciddi güçlükler yaşadığı tespit edildi.

Derin Yoksulluk Ağı, Türkiye’de çocuk yoksulluğunun boyutlarını ortaya koyan dikkat çekici bir araştırma yayımladı.

Çoğunluğu asgari ücretle çalışan ya da sosyal yardımlarla geçinen 90 hanede, 0-18 yaş arası 234 çocukla yapılan saha çalışmasında, çocukların giyim ihtiyaçlarını karşılamada ciddi güçlükler yaşadığı tespit edildi.

Araştırmaya göre, 129 çocuk yeterli iç çamaşırına sahip değil; 192 çocuk ayakkabı, 158 çocuk pantolon, 148 çocuk ise tişört ihtiyacını karşılayamıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verileri de tabloyu destekliyor. TÜİK’e göre, 15 yaş altı çocukların yüzde 9,2’si maddi yetersizlikler nedeniyle yeni bir giysiye sahip olamıyor. İki çift düzgün ayakkabıya ulaşamayan çocukların oranı ise yüzde 9,4.

Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo, çocukların yaşadığı bu durumun yalnızca bir fiziksel eksiklik değil, daha geniş bir sosyal eşitsizlik meselesi olduğunu vurguladı.

Cumhuriyet gazetesine konuşan Foggo, yoksulluğun çocukların eğitim hakkı ve sosyal hayata katılımı üzerinde de derin yaralar açtığını belirterek şu örneği paylaştı:

“Dün bir anne, çocuğunun 23 Nisan etkinliğine katılması için gerekli olan beyaz gömleği alamadığını söyledi. Bu, yalnızca bir eksiklik değil; çocuklar arasında bir eşitsizliktir.”

Foggo, araştırmada görüşülen çocukların yüzde 18,7’sinin maddi nedenlerle okul etkinliklerine katılamadığını da sözlerine ekledi.

Araştırma bulguları, giysi eksikliğinin çocuklarda sosyal dışlanma, özgüven kaybı ve okuldan uzaklaşma gibi sonuçlara yol açtığını gösteriyor.

Özellikle ergenlik çağındaki kız çocuklarının, uygun kıyafetleri olmadığı için okuldan geri kalmak istemedikleri, bu durumun eğitim hayatlarını olumsuz etkilediği kaydedildi.

Bir çocuk, “Ayakkabım yoktu, ablamın kadın terliğini giydim. Artık mahallede utanıyorum” sözleriyle yaşadığı sıkıntıyı anlatırken; bir anne ise, “Çocuklarımın bedenini bilmiyorum, yıllardır yeni kıyafet alamadım” ifadeleriyle durumu özetledi.

Bu ailelerin giysi ihtiyaçları, çoğunlukla çöpten, bağışlardan ya da belediye yardımlarından karşılanıyor.

Paylaşın

Vatandaşın Bankalara Borcu 4,3 Trilyon Lirayı Aştı

İktidar ekonomide pembe tablolar çizmeye devam ederken, vatandaşın banka borçları 28 Mart – 4 Nisan arasındaki haftada, 49,7 milyar lira artarak 4 trilyon 329 milyar liraya kadar yükseldi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gökan Zeybek, sosyal medya hesabı üzerinden ekonomiye dair açıklamalarda bulundu. Gökan Zeybek, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Ekonomide kara delik açıldı. Sandık tek çare. Vatandaşın banka borçları 4,3 trilyonu geçti. Vatandaşların, bankalar ve finans kuruluşlarına olan bireysel kredi ve kredi kartı borçları, 28 Mart – 4 Nisan günleri arasındaki haftada, artan kredi faizlerine rağmen 49,7 milyar lira artarak 4 trilyon 329 milyar liraya kadar yükseldi. Takipteki 4 milyon kişi yıllardır borcunu ödeyemiyor.

Hem bankalar ve finans kuruluşları hem varlık yönetim şirketleri tarafından takip edilenler tek kişi sayıldığında takipteki toplam vatandaş sayısı 3 milyon 998 bin 602’yi buluyor.

“Bankalar rekor gelir sağladı”

Halk battı, banka çıktı. Artan hayat pahalılığı karşısında geliri yetersiz kalan yurttaş, yüksek faiz oranlarına rağmen banka kredilerine yönelmek zorunda kaldı. Bankalar da hem yüksek faizden hem de batık kredilerden rekor gelir sağladı. Batık kredilerden sağlanan faiz geliri, yılın ilk iki ayında yüzde 181,3 oranında artarak 13 milyar 980 milyon liraya ulaştı.

Dolarizasyon:19 Mart darbesiyle birlikte hem vatandaşlar hem şirketlerden dövize yoğun bir talep geldi. Söz konusu üç haftada döviz cinsinden mevduatlar da 12 milyar dolar artarak 216 milyar dolara kadar çıktı.

Üç ayda en az 455 bin işçi işinden çıkarıldı. Bu yılın ilk üç aylık döneminde en az 455 bin 574 kişi işvereni tarafından işinden çıkarıldığı için işsizlik ödeneği alabilmek umuduyla İşsizlik Sigortası Fonuna başvurdu.

İşsizin parası nereye harcanıyor. Bu yılın ilk üç ayında İşsizlik Sigortası Fonundan toplam 61,5 milyar lira harcama yapıldı. Bu harcamanın yalnızca 21,8 milyar lirası işsizlik ödeneği alanlara yapılan ödemeler ile bunlar adına yapılan genel sağlık sigortası primi ve damga vergisi ödemelerinden oluştu.

“İcra dairelerine 2,9 milyon yeni dosya geldi”

İcra dairelerine 2,9 milyon yeni dosya geldi. İcra dairelerine 1 Ocak – 12 Nisan günleri arasında UYAP üzerinden gelen yeni dosya sayısı 2024 yılının aynı dönemine göre yüzde 4,6 oranında artarak 2 milyon 900 bin oldu.

Emeklilik yaşı sefalet çağı oldu. Yaşlılık aylığı alan her 6 emekliden biri çalışmak zorunda. 60 yaş üstü yurttaşların İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı arttı. İŞKUR’a kayıtlı işsizlerin 30 bin 367’sini 60 yaş ve üzerindeki işsizler oluşturdu. Bu sayı geçen yılın mart ayında 28 bin 510 kişiydi. Üstelik toplam işsiz sayısı azalırken 60 yaş ve üzerindeki başvuruda artış yaşandı. Ocak-mart döneminde 60 ve üzeri yaştaki 3 bin 640 kişi İŞKUR aracılığıyla işe yerleştirildi.”

Paylaşın

Tekstil Sektöründe Toparlanma Beklentileri 2026’ya Ertelendi

Ege Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Burak Sertbaş, sektörde yaşanan kayıpların ardından 2024’e ilişkin umutların büyük ölçüde zayıfladığını ifade etti.

Avrupa’daki durgunluk nedeniyle toparlanma beklentisinin 2026’ya ertelendiğini belirten Burak Sertbaş, “Pandemi sonrası dönemle kıyasladığımızda siparişlerde ciddi düşüş var. 2027’yi konuşmak zorunda kalmamayı umuyoruz” dedi.

Türkiye’nin geleneksel ihracat kalemleri arasında yer alan tekstil ve hazır giyim sektörleri, 2025 yılına da kan kaybederek girdi. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) ocak ayı verilerine göre, yılın ilk ayında bu iki sektörde toplam 14 bin 715 kişilik istihdam kaybı yaşandı. Böylece, son 13 aylık süreçte sektörde işini kaybedenlerin sayısı yaklaşık 80 bine ulaştı.

Hazır giyim sektöründe ocak ayında 10 bin 640, tekstil sektöründe ise 4 bin 80 kişilik istihdam kaybı kaydedildi. Aynı dönemde faaliyetini sonlandıran şirket sayısı da dikkat çekici boyutlara ulaştı. Tekstil alanında 230, konfeksiyon tarafında ise 917 firmanın kapanmasıyla birlikte toplam bin 147 işletme sektörden çekildi.

Ekonomim’den Yener Karadeniz’in haberine göre, 2025’in ilk çeyreğinde sektörün ihracat performansı da zayıfladı. Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7,6 düşüşle 4 milyar 185 milyon dolara gerileyen ihracat, döviz kuru ile enflasyon arasındaki dengesizlik, artan işçilik ve hammadde maliyetleri ve yurt dışı pazarlardaki talep daralmasından olumsuz etkilendi.

SGK verilerine göre sektördeki ücret artışları da asgari ücretin gerisinde kaldı. 2025 yılı için asgari ücret yüzde 30 oranında artırılırken, tekstilde ortalama günlük kazanç yalnızca yüzde 16,6 artarak 1.135 TL’den 1.323 TL’ye, hazır giyimde ise yüzde 23,5 artışla 826 TL’den 1.019 TL’ye yükseldi. Aylık bazda ise tekstilde ortalama ücret 39 bin 806 TL, giyimde ise 30 bin 600 TL olarak hesaplandı.

İstihdam kaybı yalnızca küçük işletmelerle sınırlı kalmadı. 250 ve üzeri çalışanı bulunan büyük ölçekli tesislerde de gerileme gözlendi. Ocak ayı itibarıyla bu kategoride faaliyet gösteren tekstil işletmelerinin sayısı 263’ten 260’a, giyimde ise 219’dan 204’e düştü.

Ege Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Burak Sertbaş, sektörde yaşanan kayıpların ardından 2024’e ilişkin umutların büyük ölçüde zayıfladığını ifade etti. Avrupa’daki durgunluk nedeniyle toparlanma beklentisinin 2026’ya ertelendiğini belirten Sertbaş, “Pandemi sonrası dönemle kıyasladığımızda siparişlerde ciddi düşüş var. 2027’yi konuşmak zorunda kalmamayı umuyoruz” dedi.

Paylaşın

Türkiye, Konut Fiyatlarının Maaşlara Göre En yüksek Olduğu Ülke

İktidar ekonomide pembe tablolar çizmeye devam ederken, veriler yaşanan ekonomik krizin derinliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 2024 yılında konut fiyatlarının maaşlara oranla en yüksek olduğu ülke Türkiye oldu.

2024 yılı, dünya genelinde konut piyasasında yaşanan dalgalanmalar ve yüksek faiz oranları nedeniyle ev sahibi olmanın giderek zorlaştığı bir yıl oldu. Konut fiyatlarındaki artış, özellikle gelişmekte olan ülkelerde vatandaşların alım gücüyle kıyaslandığında daha belirgin bir krizi ortaya koydu.

Uluslararası veri platformu Numbeo’nun 10 Eylül 2024 verilerinden yararlanarak BestBrokers tarafından hazırlanan analiz, konut fiyatlarının maaşlara oranla ne kadar erişilebilir olduğunu ortaya koydu.

Türkiye, bu çarpıcı tabloda ilk sıraya yerleşerek 2024’te konutun en erişilemez olduğu ülke olarak öne çıktı.

Analiz, ülkelerdeki konutların metrekare bazında ABD doları cinsinden fiyatları ile ortalama yıllık maaşlar karşılaştırılarak hazırlandı. Gelir-konut fiyatı oranının hesaplandığı sıralamada Türkiye, yüzde 81,45’lik oranla listenin en üst sırasında yer aldı. Bu oran, Türkiye’deki bir bireyin yıllık gelirinin neredeyse tamamını bir konutun sadece bir bölümünü satın almak için harcaması gerektiğini gösteriyor.

Yani bir Türkiye vatandaşının ortalama bir konut satın alabilmesi için neredeyse bir ömür boyu çalışması gerektiği anlamına geliyor. Artan döviz kurları, inşaat maliyetlerindeki yükseliş, yüksek faizli mortgage kredileri ve düşük gelir düzeyleri bu tablonun başlıca nedenleri olarak öne çıkıyor.

Ekonomim’de yer alan habere göre; listenin ikinci sırasında yüzde 59,04’lük oranla Nepal yer alırken, Hindistan yüzde 49,86 ile üçüncü sıraya yerleşti. Bu ülkeleri sırasıyla Endonezya, Ermenistan, Güney Kore, Peru, Dominik Cumhuriyeti, Brezilya ve Şili izledi.

Bu durum, yüksek yaşam standartlarıyla bilinen gelişmiş ülkelerde konut fiyatlarının pahalı olmasına rağmen gelir düzeylerinin yüksek olması sayesinde konutun daha ulaşılabilir olduğunu gözler önüne seriyor.

Araştırmanın dikkat çekici yönlerinden biri, en pahalı konutların bulunduğu ülkelerin aynı zamanda “erişilemez konut” listesinde yer almaması. Çünkü konutun erişilebilirliğinde belirleyici olan tek unsur fiyat değil; maaş düzeyiyle doğrudan ilişkilendirilen satın alma gücü.

Türkiye örneğinde ise, konut fiyatları her ne kadar bazı gelişmiş ülkelere göre daha düşük görünse de, alım gücünün zayıflığı ve yüksek enflasyon konutu erişilemez hale getiriyor.

Paylaşın

“Korku Endeksi” Nedir Ve Nasıl Çalışır?

“Korku Endeksi” olarak bilinen kavram, genellikle finans dünyasında kullanılan “VIX Endeksi”ni ifade eder. “Korku Endeksi” piyasanın nabzını tutan bir termometre gibidir.

Haber Merkezi / Yatırımcılar “Korku Endeksi”ni, riskleri değerlendirmek ve stratejilerini buna göre ayarlamak için kullanır.

Resmi adıyla CBOE Volatilite Endeksi (Chicago Board Options Exchange Volatility Index), piyasalardaki belirsizlik ve korku seviyesini ölçen bir göstergedir.

Yatırımcılar arasında “korku endeksi” olarak anılmasının sebebi, piyasadaki dalgalanma (volatilite) beklentilerinin artmasıyla genellikle paniğin veya güvensizliğin yükselmesi arasında bir bağ kurulmasıdır.

VIX, S&P 500 Endeksi’nin (ABD’deki en büyük 500 şirketin hisse senetlerini kapsayan bir endeks) gelecek 30 gün içindeki beklenen volatilitesini ölçer. Bu hesaplama, S&P 500’ün opsiyon fiyatlarından (özellikle alım ve satım opsiyonlarından) türetilir.

Endeks değeri yükseldiğinde, yatırımcıların piyasada daha fazla dalgalanma beklediği ve risk algısının arttığı anlamına gelir. Düşük bir VIX ise piyasanın sakin ve iyimser olduğunu gösterir.

Genelde VIX 20’nin altındaysa piyasa sakin kabul edilir. 30’un üzerine çıktığında ise “korku” veya belirsizlik artıyor demektir. Tarihi zirveler (örneğin 2008 finans krizi veya 2020 pandemi başlangıcı) 80’lere kadar ulaşmıştır.

VIX genellikle S&P 500 ile ters orantılıdır. Yani hisse senetleri düşerken VIX yükselir, piyasalar yükselirken VIX düşer.

VIX’e doğrudan yatırım yapılamaz, ama VIX vadeli işlemleri veya ETF’ler üzerinden bu endeksten faydalanılabilir.

Paylaşın

4 Milyon Vatandaş Bankalara Borçlu

Prof. Dr. Şenol Babuşcu, şubat 2025 itibarıyla bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen ve hala borcu devam eden gerçek kişi sayısının 3 milyon 998 bin 602 olduğunu açıkladı.

Prof. Dr. Şenol Babuşcu, sosyal medya hesabından ekonomiye dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Babuşçu, Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine dayanarak yaptığı değerlendirmeye göre, Ocak-Şubat döneminde borçlarını ödeyemeyen kişi sayısı geçen yılın aynı dönemine göre çarpıcı biçimde arttı.

“Bireysel kredi veya kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe intikal etmiş kişi sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 44 arttı, 259 bin kişi oldu.” diyen Babuşcu, özellikle kredi kartı borçlarında yaşanan sıçramaya dikkat çekti. Aynı dönemde yalnızca kredi kartı borcu nedeniyle yasal takibe alınan kişi sayısı yüzde 52’lik artışla 167 bine ulaştı.

Şubat 2025 itibarıyla bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen ve hâlâ borcu devam eden gerçek kişi sayısı 3 milyon 998 bin 602 olarak açıklandı. Bu kişiler arasında hem banka takibinde olanlar hem de borcu varlık yönetim şirketlerine devredilmiş olanlar yer alıyor. Babuşcu, “Bireysel kredi kartlarında yasal takibe geçen kişi sayısı Şubat 2025 sonunda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 58,6 artarak 345 bin kişi oldu.” ifadesini kullandı.

Verilere göre, bireysel kredi borcu devam edenlerin sayısı 1 milyon 694 bin, kredi kartı borcu devam edenlerin sayısı ise 1 milyon 671 bin kişi düzeyinde bulunuyor. Hem kredi hem kredi kartı borcu bulunanların toplamı ise 2 milyon 570 bin kişi. Öte yandan, varlık yönetim şirketlerinde yasal takip sürecinde olan ve tahsilat işlemleri süren kişi sayısı 2 milyon 48 bin olarak kaydedildi.

Vatandaş ihtiyaç kredilerini ödeyemiyor

Şubat 2025 itibarıyla bireysel kredilerde toplam kredi hacmi 4 trilyon 281 milyar lira seviyesine ulaştı. Bu kredilerin 163 milyar liralık kısmı tasfiye olacak alacaklar arasında yer aldı. Bireysel kredi türleri arasında en yüksek takip oranı yüzde 5 ile ihtiyaç kredilerinde gerçekleşti. Babuşcu, bu tabloyu “Bireysel kredilerde en yüksek ödenmeme oranı yüzde 5 ile ihtiyaç kredilerinde.” sözleriyle değerlendirdi.

Kredi kartlarında ise takip oranı yüzde 4 düzeyinde seyrediyor. Konut ve taşıt kredilerindeki takip oranları sırasıyla yüzde 0,1 ve yüzde 0,4 ile görece düşük kalırken, “diğer” kategorisinde yer alan tüketici kredileri 82 milyar lira tasfiye olacak tutarla dikkat çekiyor.

Sektörel bazda değerlendirildiğinde, en yüksek takip oranı yüzde 4,9 ile inşaat sektöründe görülürken, bu sektörü yüzde 4,8 ile perakende ticaret izledi. Ancak Babuşcu’nun dikkat çektiği üzere, “rakamsal olarak diğer grupta yer alan eğitim sektörü takip oranı açısından yüzde 5 ile Şubat 2025 sonunda ilk sırada.” ifadesi, sosyal hizmetlerde de borçlanma krizinin etkili olduğunu gösteriyor.

(Kaynak: Karar)

Paylaşın

Borsa’da Kayıplar Durdurulamıyor; Türkiye’nin Risk Primi Zirvede

Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS / Credit Default Swap) puanı 372 seviyesine yükseldi. Böylelikle Türkiye’nin risk primi son 1,5 yılın en yüksek seviyesine çıktı.

Haber Merkezi / Borsa İstanbul 100 endeksi ise, yeni haftaya yüzde 2,80’lik bir düşüşle 9.117 puandan başladı.

Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS / Credit Default Swap) puanı 372 baz puanı görerek Kasım 2023’ten bu yana en yüksek seviyeye çıktı.

19 Mart’ta yurt içinde siyasi gündemdeki olaylarla Türkiye’nin risk priminde yukarı yönlü bir hareket görülerek 300 baz puanın üzerine çıkmıştı. Trump’ın gümrük vergilerini açıklaması sonrasında risk priminde hareketlilik sürdü. Bloomberg verilerine göre, 18 Mart’ta 255 baz puan olan Türkiye’nin 5 yıllık CDS’i 7 Nisan’da 373 puana yaklaştı.

Borsa İstanbul 100 endeksi, yeni haftaya yüzde 2,80’lik bir düşüşle 9.117 puandan başladı. Günün ilerleyen saatlerinde endeks kayıplarını daha da artırarak yüzde 3,50 civarında geriledi.

Bankacılık endeksi yüzde 3,61, holding endeksi ise yüzde 2,80 değer kaybetti. Analistler, 9.100 ve 9.000 seviyelerinin destek, 9.200 ve 9.300 seviyelerinin direnç noktaları olarak dikkat çektiğini belirtiyor.

“Ekonomideki son çalkantı kalıcı değil”

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Tarım ve Orman Şurası’nda yaptığı konuşmada ekonomik politikalara ve küresel gelişmelere dair önemli mesajlar verdi.

Son dönemde döviz kurundaki hareketliliğe de değinen Şimşek, Türk Lirası’ndaki yüzde 3 ila 3,5 seviyesindeki değer kaybının kısa vadede bazı etkiler yaratabileceğini, ancak bu etkinin kalıcı olmayacağını belirtti.

Şimşek, “Lirada nisan ayına özgü sınırlı etkiler olabilir. Ancak orta ve uzun vadede bu oynaklığın kalıcı bir baskı yaratmasını beklemiyoruz. Aksine, dezenflasyon sürecine katkı sağlayacağını öngörüyoruz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Türkiye’de Öğrencilerin Sadece Yüzde 32’si Düzenli Beslenebiliyor

Derin ekonomik kriz öğrencilerin beslenmelerini de vurdu. Türkiye’de öğrencilerin sadece yüzde 32’sinin düzenli beslenme çantası hazırlanabildiği ortaya çıktı.

Her yıl mart ayının ikinci haftası Dünya Okul Yemekleri Günü olarak kutlanıyor. Derin Yoksulluk Ağı’nın paylaştığı Global Child Nutrition Foundation (Küresel Çocuk Beslenmesi Vakfı) verilerine göre Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 9 milyon 332 bin 860 çocuk ücret beslenmeye ulaşıyor, bu toplam öğrenci sayısının yüzde 72’si ediyor.

Filipinler’de 3 milyon 491 bin 28 öğrenci beslenmeye ulaşırken bu toplam öğrenci sayısının yüzde 13’ü ediyor. Nijerya’da 9 milyon 990 bin 862 öğrenci ücretsiz gıdaya ulaşıyor. Derin Yoksulluk Ağı’nın verilerinde, Türkiye’de yalnızca taşımalı eğitim kapsamındaki 614 bin 680 öğrencinin ücretsiz beslenmeye ulaşabildiği bilgisi yer aldı.

Cumhuriyet’ten Rengin Temoçin, konuya ilişkin Derin Yoksulluk Ağı Araştırma ve Savunu Koordinatörü Dr. Önder Uçar ve avukat Kardelen Ateşci ile konuştu.

Önder Uçar, “Genel seçimler öncesi tüm ilkokul öğrencilerine ücretsiz beslenme dağıtılması MEB’in programına eklenmiş olsa da seçimlerden sonra rafa kaldırıldı” dedi ve ekledi:

“Filipinler, Nijerya, Kolombiya, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi gelişmişlik düzeyi ve kişi başına düşen geliri bizden çok daha az olan ülkeler. Ne yazık ki bu durum mevcut sosyal politika ve kamu sağlığı anlayışımızın ne kadar geride kaldığını; hatta daha acısı, ülkemizde yetersiz beslenen milyonlarca çocuğun nasıl gözden çıkarıldığını gösteriyor.

Sistemimizde kayıtlı haneler arasında Eylül 2024’te yaptığımız son araştırmamız, yoksulluk koşullarındaki öğrencilerin yüzde 47.3’ünün kantinden hiç alışveriş yapamadığını, yüzde 40.2’sinin ise haftada bir alışveriş yaptığını gösteriyor. Öğrencilerin sadece yüzde 32’sine düzenli beslenme çantası hazırlanabiliyor. Çocuklar okula aç gidiyor.”

Yetersiz beslenmeden çocuklarda büyüme geriliği, düşük kilo ve boy gelişimi gibi temel sağlık sorunları meydana geldiğini dile getiren Uçar, “Uzun vadede de kronik hastalıklara kapı açıyor. Bunun yanında bağışıklık sistemleri zayıflıyor; bu da enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı daha savunmasız hale gelmelerine, dolayısıyla salgınların artmasına yol açıyor. Düşük gelirli ve dezavantajlı grupların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde özel stratejiler geliştirilmeli” dedi.

Avukat Kardelen Ateşci, “Veriler Türkiye’de çocukların beslenme hakkına erişimde ciddi sorunlar yaşadığını gösteriyor. Oysa Türkiye’nin taraf olduğu çocuk haklarına ilişkin sözleşme, devletlerin çocuklara temiz içme suyu ve besleyici yiyecekler sağlamasını ve yetersiz beslenmeye karşı mücadele etmesini zorunlu kılıyor” dedi.

Kardelen Ateşci sözlerini şöyle sürdürdü: “Çocuk yoksulluğunu önlemeye yönelik sosyal politikalar güçlendirilmeli, özellikle yoksulluk riski altındaki çocuklar için özel destek mekanizmaları oluşturulmalı. Devlet, çocukları sadece sosyal yardımlarla destekleyen bir anlayıştan çıkıp onların sağlıklı gelişimini esas alan, bilimsel ve insan hakları temelli politikalar üretmeli.”

Paylaşın