Dikkat Çeken Keşif: Ay’daki “Cam Boncuklarda” Su Bulundu

Dünya’nın tek doğal uydusu ve Güneş Sistemi içindeki beşinci büyük doğal uydu olan Ay’da dağılmış küçük cam boncukların içinde su keşfedildiği açıklandı. Ay, Dünya’dan yaklaşık 384.403 km uzaklıkta.

Bilim insanları, cam boncukların Ay yüzeyindeki su döngüsünün en önemli rezervuarı olduğunu tahmin ediyor ve bu su kaynağının “geleceğin kaşifleri” tarafından çıkarılıp kullanılabileceği beklentisinde.

Çin Bilimler Akademisi liderliğindeki bir ekip tarafından yürütülen çalışmada, Aralık 2020’de Çin’in Chang’e-5 uzay aracı tarafından alınıp Dünya’ya geri getirilen 117 cam boncuk incelendi.

Bir atmosfer korumasından yoksun olan Ay’ın yüzeyine çarpan küçük meteorlar cam boncukların oluşumunda rol oynuyor.

Meteor darbesiyle açığa çıkan ısı yüzey malzemesini eritiyor ve bu malzeme soğuyarak bir saç teli genişliğinde yuvarlak cam boncuklar haline geliyor.

Bir trilyon ton su

Araştırmayla ilgili açıklama yapan İngiltere’deki Açık Üniversite’de gezegen bilimi profesörü Mahesh Anand, güneşli havalarda su moleküllerinin Ay yüzeyinde “zıpladığının” görülebildiğini, ancak bunun tam olarak nereden geldiğini bilmediklerini dile getirdi.

Nature Geoscience dergisinde yayınlanan araştırmaya göre cam boncuklar Ay toprağının yaklaşık yüzde üç ila beşini oluşturuyor olabilir.

Çalışmanın ortak yazarlarından olan Prof. Anand, hızlı bir hesaplama ile, Ay’ın tüm cam boncuklarının içinde yaklaşık bir trilyon ton su olabileceğini öne sürdü. Anand’a göre boncuklardaki suyu serbest bırakmak için sadece 100 santigrat derece civarında hafif bir ısıya ihtiyaç var.

Suyun bileşenlerinden oksijen, kayaların ve minerallerin içinde hapsolmuş olsa da Ay’ın neredeyse yarısını oluştuyor.

Anand, araştırmayı derinleştirdiklerinde, suyu oluşturmak için gerekli bir diğer bileşen olan hidrojenin Güneş’le bağlantısını da keşfettiklerini bildirdi.

Buna göre hidrojenin Güneş Sistemi boyunca yüklü parçacıkları süpüren güneş rüzgârından geldiği belirlendi.

Anand, bunun Güneş Sistemi’ndeki Merkür ya da asteroitler gibi atmosferi olmayan diğer cisimlerde de güneş rüzgarının suya eşit derecede katkıda bulunabileceği anlamına geldiğini vurguladı.

Cam boncuklar sürdürülebilir su kaynağı olabilir mi?

Araştırmacılar bu keşifle Ay’da sürdürülebilir bir su kaynağının bulunduğunu söylemek için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Ancak Prof. Anand, bu malzemelerin ısıtılması ve işlenmesinin “yarının kaşiflerine” su, hatta oksijen sağlayarak “diğer dünyaları sürdürülebilir ve sorumlu bir şekilde” araştırmalarına yardımcı olabileceğinin altını çizdi.

AFP haber ajansına konuşan uzman, Avrupa Uzay Ajansı’nın 2025 yılında Ay’a fırlatmayı planlanladığı robotik sondaj aracı PROSPECT’in bu şekilde su toplayıp çıkarabilen ilk araç olabileceğini söyledi.

NASA’nın önümüzdeki yılın sonlarına doğru fırlatmayı planladığı VIPER görevi, su buzunu analiz etmek amacıyla Ay’ın Güney Kutbu’na gidecek.

NASA, önümüzdeki yıllarda Artemis görevi ile 1972’den bu yana ilk kez insanları Ay yüzeyine geri getirmeyi planlıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dünya’nın 10 Katı Büyüklüğündeki Gizemli Cisim Samanyolu’nun İçine Çekiliyor

Dünya’nın 10 katı büyüklüğünde gizemli uzun bir nesne, Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki süper kütleli kara deliğe doğru sürükleniyor. Bilim insanları, gizemli nesnenin iki yıldız çarpıştığında ortaya çıkan bir gaz ve toz bulutu olabileceği düşünüyor.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre bilim insanları onlarca yıldır Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki tuhaf bir olayı gözlemliyor.

Galaksinin kalbindeki Sagittarius A* adlı kara deliğin etrafında bir gaz bulutunun sürüklendiği biliniyor.

X7 adı verilen, leke şeklindeki bu gaz bulutunun nereden geldiği ise bir sır.

ABD’deki Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles’tan astrofizikçiler, 20 yıllık gözlemleri analiz ederek gaz bulutunun uzunluğunun, başlangıçtakinin neredeyse iki katına çıktığını tespit etti.

X7’ye yönelik ilk gözlemler 2002’de başlamıştı.

Gözlemler, gaz bulutunun kara deliğin etrafını sararken yavaş yavaş esnediğini ortaya koydu.

Son ölçümler, X7’nin Güneş ve Dünya arasındaki mesafenin 3 bin katına ulaştığını gösterdi. Cismin kütlesinin de Dünya’nın 10 katı olduğu ifade edildi.

Astrofizikçi Anna Ciurlo’nun liderliğindeki araştırma ekibi, kızılötesi ışıkta gözlem yapan NIRC2 adlı cihazı kullanarak Hawaii’deki Keck Gözlemevi’nde ölçümler yaptı.

Ciurlo, “Bu, kara deliğin kuvvetlerinin etkilerini yüksek çözünürlükte gözlemlemek için eşsiz bir şans” diye konuştu:

Bize galaktik merkezin çevresindeki aşırı koşulların fiziğine dair fikir veriyor.

Ölçümler, gaz bulutu kara deliğin etrafındaki dönüşünü 170 yılda tamamlayabileceği yönünde.

Öte yandan araştırma ekibi bulutun kara deliğe en yakın geçişini 2036’da yapacağını tahmin ediyor.

Bundan kısa bir süre sonra da bulutun tamamen dağılması bekleniyor.

Bulutun dağılmasının ardından geride kalan malzeme kara delik tarafından yutulacak.

Araştırmacılar, X7’nin geleceğini çok daha net biçimde tahmin edebilirken, geçmişine dair epey az bilgi var.

Gökbilimciler bunu ilk tespit ettiklerinde, yakındaki bir yıldız olan S0-73’ten çıkan bir jet veya rüzgarın sonucu olabileceğini düşünmüştü.

Ancak son 20 yılın verilerini inceleyen ekip, ikisinin aynı yönde hareket etmediğini ve aynı üç boyutlu hacmi paylaşmadıklarını gördü.

Son veriler ışığında bulutun iki yıldızın birleşip etraflarında oluşan toz ve gaz kabuğunu dışarı atmasıyla oluşmuş olabileceği düşünülüyor.

Paylaşın

Dünya’nın Merkezinde Yeni Bir Katman Keşfedildi

Bilim insanları, depremler sayesinde yeryüzünün merkezinde yeni bir ‘iç çekirdek’ keşfetmiş olabilirler. Dünya’nın çekirdeği hakkında doğrudan bir ölçüm ve hiçbir örnek yoktur.

Çekirdek hakkındaki bilgiler çoğunlukla sismik dalgaların ve Dünya’nın manyetik alanının analizinden gelir. İç çekirdek, yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120–2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371–5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir.

Bilim insanları depremler sonrası yaşanan sismik dalgaların yansımalarını ölçerek yeryüzünün merkezinde yeni bir katman ya da “iç çekirdek” olabileceğini ileri sürdü.

Nature Communications adlı dergide yayınlanan araştırmada yerbilimciler, Dünya’nın bin 600 kilometre derinliğinde 644 kilometre çapında bir metalik çekirdek bulunduğu ve bu çekirdeğin demir-nikel karışımı bir yapıdan oluştuğu yönündeki savın ağırlık kazandığını belirtti.

Sismik dalgaların katmanlardan nasıl yansıdığını izleyen araştırmacılar, Dünya’nın sanıldığının aksine dört değil beş katmandan oluştuğunu ve su katmanı, yer kabuğu (Litosfer), magma katmanı (Pirosfer) ve çekirdek katmanının (Barisfer) içinde katı ve metalden gizli bir iç çekirdek yattığı sonucuna ulaştı.

Avustralya Ulusal Üniversitesi Yer Bilimleri Araştırma Okulu’nda çalışmanın yazarlarından Sismolog Dr. Thanh-Son Phạm yayınladığı mesajda, “Bu çalışmada, ilk kez, güçlü depremlerden kaynaklanan sismik dalgaların dünyanın bir tarafından diğerine sekme gibi beş kata kadar gidip geldiğine dair gözlemleri rapor ediyoruz” dedi.

Bu teorinin doğrulanması yerbilimcilerin gezegenin nasıl oluştuğu, manyetik alanının nasıl geliştiği ve gelişmeye devam edeceğini daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir.

Bu katmanın bugüne kadar tespit edilememesini ise Pham, bir üst katmanla çok benzemesine bağlıyor. Sismolog metal olduğunu düşündükleri çekirdeğin kabuğunda ise oldukça fazla miktarda demir-nikel alaşımı bulunduğunu da sözlerine ekliyor.

Araştırmacılar ayrıca kullandıkları titreşim dalgalarının bu yeni çekirdeğin ‘anizotropik’ bir yapıya sahip olduğunu gösterdiğini de belirtiyor. Bu bilimsel terim, bir maddenin yaklaşıldığı açıya bağlı olarak farklı özelliklere sahip olması olarak tanımlanıyor. Anizotropiyi açıklamak için bir odun parçasını örnek veren bilim insanları, parçayı damarları yönünde vurarak kolayca kırmakla damarlara dik yönde vurarak kırmaktan daha kolay olması olarak açıklıyor.

Bu yapı sayesinde araştırmacılar sismik dalgaların farklı yönlerde ne kadar hızlı ilerlediğine bakarak en içteki çekirdeğin bu dalgaların hızını, üzerindeki katmandan, farklı şekilde değiştirdiğini gözlemledi. Bu hız farkı da yeni bir katmanın tespit edilebilmesini sağladı.

Paylaşın

En Fazla Kaç Büyüklüğünde Deprem Meydana Gelebilir?

Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki depremler binlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olurken, şimdiye kadar kayıtlara geçen en büyük deprem 9,5 büyüklüğünde.

22 Mayıs 1960’da Şili’nin Valdivia şehrinde 10 dakika boyunca süren 9.5 büyüklüğündeki deprem tarihe Büyük Şili Depremi olarak geçti.

Peki, Dünya üstünde 9.5’ten daha büyük bir depremin yaşanması mümkün mü? Bilim insanlarının buna cevabı “Evet” olsa da böyle bir durumun yaşanma ihtimali epey düşük.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun (USGS) kayıtlarına göre sarsıntılar o kadar şiddetliydi ki, depremden kurtulan bir adam Soğuk Savaş yüzünden nükleer saldırıya uğradıklarını sanmıştı.

Peki, Dünya üstünde 9.5’ten daha büyük bir depremin yaşanması mümkün mü? Bilim insanlarının buna cevabı “Evet” olsa da böyle bir durumun yaşanma ihtimali epey düşük.

9.5’ten daha büyük bir depremin meydana gelmesi için yer kabuğunda devasa bir parçanın kırılması, yani hem çok derin hem de çok uzun bir fayın hareket etmesi gerekli. Live Science’a konuşan jeolog Wendy Bohon, Dünya’da bunun yaşanabileceği yerlerin pek olmadığını söyledi.

Bohon, 9.5 büyüklüğündeki bir depremin gezegenimizin üretebileceği yaklaşık üst sınır olduğunu ve 10 büyüklüğünde bir deprem ihtimalinin son derece düşük göründüğünü ifade etti.

USGS de Dünya üstünde 10 büyüklüğünde deprem yaratacak bir fayın varlığının bilinmediğini ve böyle bir fay olsaydı gezegenin neredeyse tamamını sarması gerektiğini belirtiyor.

Büyüklük, depremde açığa çıkan enerjiyi ölçmek için kullanılan bir kavram. Depremin yarattığı etkiyi tanımlamak için kullanılan “şiddet” kavramıysa büyüklükten farklı. Ayrıca büyüklük, kişilerin sarsıntıyı ne kadar güçlü hissettiğini de göstermiyor.

Bilim insanları, kişilerin depremi hissetme şiddetinin büyüklükten bağımsız olarak merkez üssüne yakınlıkları ve bulundukları zemine göre değişeceğini belirtiyor.

Depremin büyüklüğünü ölçmek içinse farklı ölçekler kullanılabiliyor. Örneğin dün (6 Şubat) Kahramanmaraş merkezli ve 10 ili etkileyen yıkıcı depremlerden ilkinin büyüklüğünü Kandilli Rasathanesi 7.4; USGS ise 7.7 olarak açıklamıştı.

Bunun nedeniyse Kandilli Rasathanesi’nin depremin şiddetini ilk başta Richter Ölçeği’ne göre açıklaması, ABD’nin ise moment magnitüd (Mw) ölçeğini kullanmasıydı. Ardından Kandilli Rasathanesi ortaya çıkan karışıklığın düzeltilmesi için depremin büyüklüğünü 7.7 Mw diye güncelledi.

7.4 ve 7.7 arasında sayısal açıdan yakın gibi gözükse de depremler büyüdükçe ölçümün virgülden sonraki her rakamı devasa bir fark yansıtabilir çünkü ölçek, doğrusal değil logaritmik yani katlanarak artar. Bohon, deprem büyüklüğünün katlanarak artmasını spagetti örneğiyle şöyle anlattı:

Bir spagetti telini kırmak 5 büyüklüğünde depreme eşdeğerse, 6 büyüklüğündeki depremin enerjisini açığa çıkarmak için 32 spagetti teli kırmak gerekir. Bu spagetti ölçeğinde 7 büyüklüğündeki bir deprem için 1024, 8 büyüklüğündeki deprem içinse 32 bin 768 telin kopması lazım.

Bu örnekte de görüldüğü gibi 7 ve 8 büyüklüğündeki depremler arasındaki ortaya çıkan enerji farkı, 5 ve 6 büyüklüğündeki depremlerin arasındaki farktan çok daha fazla. Bu nedenle, 5.5 olan bir depremi 5.6 diye açıklamakla 7.4 büyüklüğündeki depremi 7.7 diye duyurmak arasında devasa bir fark var.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya Genelinde 15 Milyon İnsan Buzul Erimesi Tehdidi Altında

Yapılan yeni araştırma dünya genelinde 15 milyona yakın insanın buzul erimesi sonucu oluşacak ani ve ölümcül taşkın tehdidi altında yaşadığını ortaya koydu. Tehdit altındaki 15 milyona yakın kişinin yarıdan fazlasının Hindistan, Pakistan, Peru ve Çin’de yaşıyor.

1941 yılında buzulların yol açtığı seller, Peru’da 1800 ila 6000 arasında kişinin yaşamını yitirmesine yol açmıştı. 2020’de Kanada’nın British Columbia bölgesindeki buzulların yarattığı taşkın yüz metre yüksekliğinde tsunamiye yol açarken, can kaybı olmamıştı. Nepal’de 2017 yılında buzulların yarattığı taşkın ise geniş çaplı heyelana yol açmıştı.

Bilim insanlarının yaptığı son araştırma, buzullar eriyip yakınlarındaki göllere büyük miktarlarda su bırakması ihtimali yüzünden dünya genelinde 15 milyona yakın insanın ani ve ölümcül taşkın tehdidi altında yaşadığını ortaya koydu.

Bu tehlikenin en fazla tehdit ettiği ülkeler içinde Hindistan, Pakistan, Peru ve Çin gösterildi.

“Nature Communications” dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, tehdit altındaki 15 milyona yakın kişinin yarısından fazlası bu ülkelerde yaşıyor.

Hakemli bir dergide yayınlanmayı bekleyen ikinci bir araştırma ise tarihte ve yakın zamanlarda 150’den fazla buzul taşkını patlamasının en ince ayrıntılarına kadar detaylarını ortaya koyuyor.

Bu tehdidi Amerikalıların ve Avrupalıların çok az düşündükleri kaydedilen araştırmada, bununla birlikte bu iki kıtada da 1 milyon insanın potansiyel olarak dengesiz buzullarla beslenen göllerin ortalama yaklaşık sadece 10 kilometre yakınında yaşadığı uyarısında bulunuldu.

1941 yılında buzulların yol açtığı seller, Peru’da 1800 ila 6000 arasında kişinin yaşamını yitirmesine yol açmıştı.

2020’de Kanada’nın British Columbia bölgesindeki buzulların yarattığı taşkın yüz metre yüksekliğinde tsunamiye yol açarken, can kaybı olmamıştı. Nepal’de 2017 yılında buzulların yarattığı taşkın ise geniş çaplı heyelana yol açmıştı.

Araştırmayı kaleme alan ekibin yöneticisi İngiltere’deki Newcastle Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Caroline Taylor, Alaska’nın Mendenhall buzulunun, 2011’den bu yana Ulusal Hava Durumu Servisi’nin “intihar havzası” olarak adlandırdığı yerde yıllık küçük buzul patlaması sellerine yol açtığını bildirdi.

Aşırı yağış ve buzulların erimesinin yol açtığı seller

Hindistan’da aşırı yağış ve buzulların erimesinin 2013 yılında yol açtığı sel binlerce kişinin ölümüne yol açmıştı.

Bilim insanları daha önce sadece iklim değişikliği yüzünden ellerin daha sık gerçekleşmediği görüşünü dile getiriyordu.

Ancak, buzullar ısındıkça küçüldükçe göllerdeki su miktarının artması ve barajların taşmasının sel tehlikesinin de artırdığı gerçeği herkes tarafından kabul görür oldu.

En tehlikeli bölgeler neresi?

New Zealand Canterbury Üniversitesi’nde görevli, araştırmayı yapan ekibin diğer yöneticisi Tom Robinson, “Geçmişte, tek bir feci sel olayında binlerce insanı öldüren buzul gölü taşkınları yaşadık. Şimdi iklim değişikliğiyle birlikte buzullar eriyor, dolayısıyla bu göller büyüyor ve potansiyel olarak daha dengesiz hale geliyor.” diyerek buzulların erimesinden doğan tehlikeye işaret etti.

Yaptıkları çalışmada özellikle 1.089 buzul havzasının tamamı içinde “dünyanın en tehlikeli yerlerinin neresi olduğuna dair iyi bir veriye sahip olmak istediklerini kaydeden Robinson, bunun için iklim, coğrafya, nüfus, savunmasızlık gibi tüm bu faktörleri de mercek altına aldıklarını bildirdi.

Robinson, bunlar içinde Pakistan’daki Khyber Pakhtunkhwa havzasını en tehlikeli bölge olarak gösterdi.

Bu araştırmada bilim insanları, Pakistan, Hindistan, Çin ve Himalaya Dağları, ardından Peru’daki Santa havzasıyla, Bolivya’daki Beni havzasını en fazla tehlike arz eden bölgeler içinde gösterdi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Depremlerle İlgili Kafa Karıştıran Veya Az Bilinen Gerçekler

İçişleri Bakanlığı’na bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Kahramanmaraş Pazarcık merkezli 7,4 büyüklüğünde bir deprem meydana geldiğini duyurdu. AFAD, daha sonra depremin büyüklüğünü 7,7 olarak güncelledi.

AFAD, saatler sonra Kahramanmaraş Elbistan merkezli 7,6 büyüklüğünde bir deprem daha olduğunu bildirdi. Ardından saat 13.32’de Kahramanmaraş Ekinözü’nde 5,5 büyüklüğünde ve saat 13.35’te Malatya Doğanşehir’de 5,6 büyüklüğünde depremler meydana geldi.

Binlerce kişinin hayatını kaybettiği depremlerle ilgili internet üzerinden birçok yanlış bilgi yayılırken, bu yıkıcı sarsıntılara dair az bilinen gerçekler de gündeme geldi.

İşte depremle ilgili kafa karıştıran veya az bilinen gerçekler…

7.4 mü, 7.7 mi: Bir depremin kaç büyüklüğü olur?

Bu sabah Kandilli Rasathanesi’nin Maraş’taki depremin büyüklüğünü 7.4; ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu USGS’ninse 7.8 olarak açıklaması en çok kafa karıştıran durumlardandı.

Aslında bir depremin, sismograf ölçümleriyle belirlenen tek bir büyüklüğü var. Ancak bunlar farklı cinslerden ifade edilebilir.

Kandilli Rasathanesi, depremin şiddetini ilk başta Richter Ölçeği’ne göre açıklamıştı. ABD ise moment magnitüd (Mw) ölçeğini kullanmıştı.

1979’da Thomas C. Hanks ve Hiroo Kanamori tarafından icat edilen Mw ölçeğinin daha kesin olduğu düşünülüyor. Bu yüzden Mw, zamanla Richter Ölçeği’nin yerini aldı.

Ortaya çıkan karışıklığın düzeltilmesi için depremin cinsini Mw cinsinden de açıklama kararı alan Kandilli Rahatsanesi de depremin şiddetini 7.7 Mw diye güncelledi.

Kayda geçen şiddetli deprem 9.5

ABD Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne göre şimdiye dek kayıtlara geçen en şiddetli deprem Richter Ölçeği’nde 9.5 büyüklüğündeydi.

22 Mayıs 1960’ta Şili’nin güney kıyılarında meydana gelen deprem, hemen ardından büyük bir tsunami de yaratmıştı. Tsunami Hawaii, Japonya ve Filipinler’i de vurmuştu.

Kayda geçmiş en şiddetli depremler şu şekilde:

Şili/1960: 9.5
Alaska/1964: 9.2
Endonezya/2004: 9.1
Japonya/2011: 9.0
Rusya/1952: 9.0

Depremlerin büyük kısmı “Ateş Çemberi’nde” oluyor

Pasifik Okyanusu’nu çevreleyen deprem bölgesine “Ateş Çemberi” adı veriliyor. Depremlerin çok büyük kısmı Çevre-Pasifik kuşağı da denen bu bölgede meydana geliyor.

Ateş Çemberi, Dünya’nın jeolojik açıdan en aktif bölgesi. Gezegendeki tüm depremlerin yaklaşık yüzde 90’ı burada meydana geliyor.

Bir sonraki “en sismik bölge” ise depremlerin yüzde 5 ila6’sının görüldüğü Alp Kuşağı.

Bu kuşak, Akdeniz bölgesinden doğuya doğru Türkiye, İran ve Hindistan’a uzanıyor.

Bilinen en ölümcül deprem: 830 bin kişi hayatını kaybetti

Kaydedilen en ölümcül deprem ise 1556’da Çin’de meydana geldi.

Çoğu kişinin yumuşak kayadan oyulmuş mağara benzeri barınaklarda yaşadığı, ülkenin merkezindeki Shaanşi bölgesini etkileyen bu depremde 830 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

1976’da Çin’in Tangshan kentinde 250 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği bir başka ölümcül deprem de en şiddetli örnekler arasında.

Depremlerin ve deprem biliminin tarihi: En eskisi de Çin’de

Bilim insanlarının kayıtını bulduğu en eski deprem, MÖ 1831’e kadar uzanıyor. Bu deprem Çin’in Shandong eyaletinde meydana geldi. O dönemde bölgede Zhou Hanedanlığı hüküm sürüyordu.

Depremlerin yumuşak zemini sert kayadan daha fazla salladığı bilgisi ise MÖ 350’de Yunan filozof Aristoteles tarafından dile getirildi.

Sarsıntıların nedeni de 1760’ta sismolojinin ilk uzmanlarından biri olan İngiliz mühendis John Michell tarafından ortaya kondu.

Michell, depremlerin ve meydana getirdikleri enerji dalgalarının “kaya kütlelerinin yerin kilometrelerce altında yer değiştirmesinden” kaynaklandığını hatıratında yazmıştı.

Sarsıntıların derinliği

Çoğu deprem, Dünya yüzeyinin 80 kilometreden az bir derinlikte meydana geliyor.

Ancak bu derinlikten çok daha aşağıda da depremlere rastlanabilir. Zira en derin depremler, yüzey kabuğunun manto tabakasına daldığı sınırda ortaya çıkıyor. Bu sınır yüzeyin 750 kilometre altında.

Kahramanmaraş’ta bu sabah meydana gelen depremin derinliği ise sadede 7 kilometre olarak belirlendi.

Depremin gürültüsü: Hayvanların önceden duyduğu doğru mu?

İnsan, 20 ila 20 bin Hertz aralığındaki sesleri algılayabiliyor. Çoğu deprem dalgasının frekansı 20 Hz’den az. Bu nedenle dalgaların kendisi genellikle duyulmuyor. Bu tür depremlerde insanların duyduğu gürültü çoğu zaman binalardaki kırılmalardan kaynaklanıyor.

Öte yandan işitilebilir aralıkta depremler de mümkün. Bunlar bir gümbürtü olarak duyulabilir.

Bazı kişiler köpek veya kedilerin, insanların duyamadığı deprem seslerini veya titreşimlerini hissettiğine inanıyor. Ancak uzmanlara göre bu, doğrulanabilmiş bir bilgi değil.

Bazı hayvanların davranışlarında depremlerden önce değişiklikler gözlemlenmiş olabilir. Fakat bilim insanlarına göre bu davranışlar tutarlı değil ve çoğu zaman depremden önce algılanabilir bir davranış değişikliği olmuyor.

Depremin havası ve saati olur mu?

Antik Yunanlar depremlerin özellikle sıcak ve kuru havalarda meydana geldiğine inanıyordu.

17 Ağustos 1999 depreminin etkisinde kalarak bu inanışı halen taşıyan kişiler var. Ancak uzmanlar kesin bir dille reddediyor.

Benzer şekilde şiddetli sarsıntıların daima sabaha karşı olduğunu düşünenler de mevcut. Öte yandan tarihte akşam saatlerinde gerçekleşmiş birçok deprem var.

Sığınılacak en güvenli yer kapı eşiği mi?

Bilim insanları kapı eşiklerinin sadece kerpiç evlerde koruma sağlayabileceğini söylüyor. Zira modern yapılarda kapılar, binanın geri kalanından daha sağlam değil.

Aksine kamu binalarında, aceleyle dışarı çıkmaya çalışan insanlar, kapı eşiğine sığınanları ezebilir. AKUT’un önerisine göre deprem esnasında içeride olanların çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi bir beyaz eşyanın yanına büzülerek yatması daha mantıklı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Son 20 Yılda Dünya Genelinde Yaşanan En Ölümcül Depremler

Türkiye sabaha karşı Kahramanmaraş merkezli 7,7 ve 7,6’lık depremlerle sarsıldı. Depremler, Türkiye ile Suriye’nin yanı sıra Irak, Mısır, Lübnan, İsrail ve Kıbrıs’ta da hissedildi.

Geniş bir coğrafyada hissedilen ilk ve ikinci depremin ardından pek çok artçı sarsıntı yaşandı. Önceden tahmin edilmesi güç doğal afetlerin başında gelen depremler büyük can ve mal kaybına neden oluyor.

Son 20 yılda meydana gelen ve önemli can kaybına yol açan depremlerden bazıları:

Haiti – 14 Ağustos 2021 : Atlas Okyanusu’ndaki Karayipler’de yer alan Haiti, son yıllarda şiddetli birkaç depremle sarsıldı. En son 2021’de meydana gelen 7,2 şiddetindeki depremde 2 bin 200’den fazla can kaybı yaşandı, 13 binden fazla evi de ya yıkıldı ya da zarar gördü.

Endonezya – 28 Eylül 2018 : Doğal felaketlerin sıklıkla yaşandığı ülkelerden biri olan Endonezya şiddetli sarsıntıların yaşandığı ülkelerin başında geliyor. Ancak Sulawesi adasını 2018 yılında vuran 7,5 büyüklüğündeki deprem ve ardından 1 buçuk metrelik tsunami son yıllarda yaşanan en acı felaketlerden biri olarak hafızalara kazındı. Yaşanan deprem ve tsunami 4 bin 300’den fazla kişinin ölümüne neden oldu.

İran – 12 Kasım 2017 : Deprem felaketinin sıklıkla yaşandığı ülkelerden biri diğeri olan İran’ın Kermanşah bölgesini 2017 yılında 7,3 büyüklüğündeki deprem vurdu. 400’den fazla can kaybının yaşandığı afet, komşu ülke Irak’ta da altı kişinin ölümüne yol açtı.

Meksika – 19 Eylül 2017 : 2017’de Meksika’nın orta kesimlerini vuran 7,1 büyüklüğündeki deprem, 1985’teki binlerce kişinin ölümüne yol açan büyük depremin yarattığı travmayı yeniden hatırlattı. 396 kişi yaşamını yitirdiği deprem başkent Meksiko City’de büyük tahribata neden oldu.

İtalya – 24 Ağustos 2016 : 2016 yılında ülkenin orta kesimlerini vuran 6,2 büyüklüğündeki deprem 3 yüz kişinin hayatına mal oldu. Başkent Roma’nın doğusundaki dağlık bölgede yaşanan felaket sonucu merkez üssüne yakın Accumoli kentinde ve çevresinde toprağın 20 santimetre çekildiği, 16 santimetrelik kayma olduğu duyuruldu.

Ekvador – 16 Nisan 2016 : Güney Amerika’nım Büyük Okyanus kıyısındaki ülkelerinden Ekvador’u 2016 yılında sarsan 7,8 büyüklüğündeki depremde en az 650 kişi yaşamını yitirdi.

Afganistan – 26 Ocak 2015 : Afganistan’da Hindikuş dağlarında meydana gelen ve ülkenin kuzeydoğusu ile komşusu Pakistan’ın kuzeyini sarsan 7,8 büyüklüğündeki deprem en az 400 kişinin yaşamına mal oldu.

Nepal – 25 Nisan 2015 : Yaklaşık 9 bin kişinin yaşamını yitirdiği 7,8 büyüklüğündeki deprem sekiz milyondan fazla kişinin yaşamını alt üst etti.

Çin – 2 Ağustos 2014 : Çin’in güneybatısındaki Yunnan eyaletinde yaşanan 6,3 büyüklüğündeki sarsıntı en az 6 yüz kişinin ölümüne yol açtı.

Pakistan – 24 Eylül 2013 : Pakistan’ı sarsan 7,7 ve 7,8 büyüklüğündeki “ikiz deprem” ülkenin güneybatısındaki Belucistan Eyaletinde büyük yıkıma yol açtı. Felakette en az 8 yüz kişi can verdi.

İran – 11 Ağustos 2012 : İran’ın kuzeybatısındaki Tebriz kenti yakınlarını iki kez sarsan 6,4 ve 6,3 büyüklüğündeki depremlerde en az 3 yüz kişi hayatını kaybetti.

Türkiye – 23 Ekim 2011 : 7,2 büyüklüğündeki Van depreminde 6 yüzden fazla kişi can verdi.

Japonya – 11 Mart 2011 : Ülkenin kuzeydoğusunu vuran 9.0 büyüklüğündeki deprem ve tetiklediği tsunami sonucu 15 bin 690 kişi hayatını kaybetti, 5 bin 70 0 kişi yaralandı.

Yeni Zelanda – 22 Şubat 2011 : Christchurch kentini vuran 6,3 büyüklüğündeki depremde en az 180 kişi yaşamını yitirdi.

Şili – 27 Şubat 2010 : Güney Amerika ülkesi Şili’de meydana gelen 8,8 büyüklüğündeki deprem ve tetiklediği tsunami 5 yüzden fazla kişinin yaşamına mal oldu, yüzbinlerce ev zarar gördü, otoyollar ve köprüler yıkıldı.

Haiti – 13 Ocak 2010  : Başkent Port-au-Prince’i vuran 7,0 büyüklüğündeki depremde en az 316 bin kişi can verdi.

Çin – 12 Mayıs 2008 : Siçuan kentini vuran 7,8 büyüklüğündeki depremde 87 bin 900 kişi yaşamını yitirdi.

Asya – 26 Aralık 2004 : 9,15 büyüklüğündeki deprem Endonezya’nın Sumatra adası yakınlarında meydana geldi ancak sebep olduğu tsunami Endonezya’nın yanı sıra Tayland, Hindistan, Sri Lanka ve bölgedeki birçok ülkeyi etkiledi. 230 binden fazla kişinin yaşamını yitirdiği ya da kaybolduğu felakette köyler ve turizm merkezleri büyük yıkıma uğradı.

Pakistan – 8 Ekim 2005  : Başkent İslamabad’ın kuzeydoğusunu sarsan 7,6 büyüklüğündeki deprem ülkede 73 bin kişinin ölümüne yol açtı. Aynı zamanda Keşmir’i de vuran sarsıntı burada da bin 200’den fazla can kaybına yol açtı.

İran – 26 Aralık 2003 : Ülkenin güneydoğusundaki Kerman eyaletinde yaşanan 6,6 büyüklüğündeki deprem felaketi Bam kentin yerle bir etti ve 31 bin kişinin yaşamına mal oldu.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Türkiye Ve Suriye İçin Yardım Çağrısı

Birleşmiş Milletler (BM), Türkiye’de Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Adıyaman, Malatya, Hatay, Kilis ve Osmaniye’yi ve Suriye’nin kuzeyini vuran depremler sonrası acil müdahale için harekete geçti.

Depremlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı dileyen Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, 2023 yılı planını açıkladığı genel kurul toplantısının başında, ülkeleri Türkiye ve Suriye’ye “cömert bir şekilde” yardım yapmaya çağırdı.

Guterres, “Birleşmiş Milletler acil müdahaleyi desteklemek üzere harekete geçti. Bu felaketten etkilenen herkese yardım etmek üzere dayanışma içinde birlikte çalışalım.” dedi.

BM kuruluşları seferber oldu

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi de hayatta kalan herkese, mümkün olan her yerde saha ekipleri aracılığıyla yardım sağlamaya hazır olduklarını aktardı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, acil sağlık ekiplerine yaralılara ve en savunmasız kişilere temel bakım sağlamaları için yeşil ışık yakıldığını söyledi.

BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisinin (OCHA) Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Sert bir kışın zirvesinde, Türkiye ve Suriye’yi vuran depremler karşısında şok olduk. Ekiplerimiz, konuşlanmaya hazır olan Birleşmiş Milletler Afet Değerlendirme ve Koordinasyon Merkezi (UNDAC) acil müdahale ve kurtarma ekipleriyle hasarı değerlendiriyor.” açıklaması yapıldı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Suriye hesabından yapılan paylaşımda “UNHCR, Suriye’de ihtiyacı olanlara yardım ve destek sağlamak için BM kuruluşları ve diğer insani yardım aktörleriyle aktif olarak bir müdahale koordine ediyor.” ifadeleri yer aldı.

Gaziantep’te temel yardım malzemeleri hazırlandı

Ankara’dan gelen resmi uluslararası yardım talebinin ardından BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), acil durum müdahalesini desteklemeye hazır olduğunu kaydetti.

UNICEF İcra Direktörü Catherine Russell, “Kalplerimiz ve düşüncelerimiz yıkıcı depremlerden etkilenen Türkiye ve Suriye’deki çocuklar ve ailelerle birlikte. Sevdiklerini kaybedenlere en derin taziyelerimizi sunuyoruz,” dedi.

BM’nin Uluslararası Göç Örgütü (IOM), Gaziantep’teki deposunda dağıtılmak üzere temel yardım malzemeleri hazırladığını açıkladı.

Depremin vurduğu bölgelerle dayanışma içinde olduğunu söyleyen örgütün Genel Direktörü Antonio Vitorino, “Depremden etkilenenleri desteklemek ve acılarını hafifletmeye yardımcı olmak için bölgedeki hükümetlerle yakın işbirliği içinde çalışacağız.” dedi.

Depremin vurduğu kuzeybatı Suriye’de, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere insani yardıma muhtaç yaklaşık 4,1 milyon kişi yaşıyor.

Paylaşın

Dünya Genelinde İnsanların Yüzde 36’sı Başka Bir Ülkede Yaşamak İstiyor

Gerçekleştirdikleri uluslararası ankete katılan kişilerin üçte birinin bir ülkede yaşamayı tercih ettiklerini söylediklerini belirten Gallup International Derneği Kancho Stoychev, “İnsanlar birçok farklı nedenden göç eder. Aslında göç, belli bir dereceye kadar normal, çoğu durumda da olumludur. Bizim çalışmamız, dünya üzerindeki yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin göç etmeye gönüllü olduğunu ortaya çıkardı” dedi ve ekledi:

“Mevcut küresel koşullarda bu da normal herhalde. Ancak bir kez daha vurgulamak isterim ki bizimkisi çok genel bir gösterge. Buna rağmen bir insanın yaşadığı yer ve beklediği ya da arzuladığı hayat kalitesi arasındaki ilişkiye dair kişisel algısını yansıtması açısından iyi bir gösterge.

Geçmişteki çalışmalarımızla karşılaştırdığımızda, göç potansiyelinde küçük bir artış kaydettik. Aslında belki bu çok da şaşırtıcı değil. Avrupa’da yaşayanlar dâhil, daha genç jenerasyonlar artık daha mobil.

Dünyanın birçok bölgesindeki kentli fakir kesim, özellikle de gelişmekte olanlar ülkeler diye tabir edilen bölgelerdekiler, daha iyi bir yerde yaşamaya can atıyor. Küçük ülkelerdeki çok başarılı insanlar çoğu zaman küçük bir piyasada yeteneklerini geliştirme potansiyeli bulamıyorlar.

Doğal olarak savaş ve küresel ekonomik kriz dönemlerinde belirsizlikler artıyor ve çoğu zaman göç daha çekici bir hâl alıyor. Açıkçası bunda şaşırtıcı bir şey görmüyorum. Daha genç ve daha fakir insan, daha yüksek göç olasılığı demek.”

Deutsche Welle, 1979 yılından beri dünya genelinde umut, mutluluk ve ekonomik beklentilere dair ölçümler gerçekleştiren İsviçre merkezli Gallup International Derneği’nin başkanı Kancho Stoychev ile yaptığı söyleşide, kuruluşun göçle ilgili son anketinde ulaşılan bulguları ele aldı.

Gallup International son anketlerinde birinde, 57 ülkedeki insanlara başka bir ülkede yaşamayı tercih edip etmeyeceklerini sordu. Üçte biri “Yurt dışına göç etmek isterdim” yanıtını verdi. Bu veriyi aynı konuda geçmişte yapılan anketlerdeki sonuçlarla karşılaştırdığınızda nasıl bir yorumda bulunursunuz?

Kancho Stoychev: Öncelikle, bizim sorumuz sadece yasal bir engel olmadığı takdirde ülke değiştirmeye yönelik genel potansiyel istekliliği ölçmeyi amaçlıyordu. Bir başka deyişle, yaşanılan ülkeyi hemen terk etme doğrultusundaki bir kararı tespit etmekten ziyade, oradaki yaşamdan duyulan genel memnuniyet ya da memnuniyetsizliği belirlemeyi hedefliyordu. Standart istatistikler zaten tüm ülkelere ilişkin gerçek göç verilerini ortaya koyuyor. Bu yüzden o boyut üzerine bir anket yapılmasına gerek yok.

İnsanlar birçok farklı nedenden göç eder. Aslında göç, belli bir dereceye kadar normal, çoğu durumda da olumludur. Bizim çalışmamız, dünya üzerindeki yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin göç etmeye gönüllü olduğunu ortaya çıkardı. Mevcut küresel koşullarda bu da normal herhalde. Ancak bir kez daha vurgulamak isterim ki bizimkisi çok genel bir gösterge. Buna rağmen bir insanın yaşadığı yer ve beklediği ya da arzuladığı hayat kalitesi arasındaki ilişkiye dair kişisel algısını yansıtması açısından iyi bir gösterge.

Geçmişteki çalışmalarımızla karşılaştırdığımızda, göç potansiyelinde küçük bir artış kaydettik. Aslında belki bu çok da şaşırtıcı değil. Avrupa’da yaşayanlar dâhil, daha genç jenerasyonlar artık daha mobil.

Dünyanın birçok bölgesindeki kentli fakir kesim, özellikle de gelişmekte olanlar ülkeler diye tabir edilen bölgelerdekiler, daha iyi bir yerde yaşamaya can atıyor. Küçük ülkelerdeki çok başarılı insanlar çoğu zaman küçük bir piyasada yeteneklerini geliştirme potansiyeli bulamıyorlar.

Doğal olarak savaş ve küresel ekonomik kriz dönemlerinde belirsizlikler artıyor ve çoğu zaman göç daha çekici bir hâl alıyor. Açıkçası bunda şaşırtıcı bir şey görmüyorum. Daha genç ve daha fakir insan, daha yüksek göç olasılığı demek.

Verileriniz düşük gelirli ülkelerden katılımcıların göç etmeye daha istekli olduğunu gösteriyor. Analiziniz aynı zamanda, bir katılımcının göç etme isteği ya da motivasyonunda kendi geliri, eğitimi ya da mesleğinin çok az etkisi olduğunu, buna karşın ülkelerdeki genel gelir seviyelerinin daha ciddi bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bundan hangi sonuçlar çıkarılabilir?

Ulusal bazda, düşük gelirli ülkelerdeki insanların, yaşam standardının daha yüksek olduğu bir yere göç etmek istemesi şaşırtıcı değil. Daha iyi imkânlar, daha iyi şartlar, onaylanma için daha fazla seçenek, hatta daha fazla para kazanma şansı sunan bir ülkeye göç etmek gayet anlaşılabilir ve normal.

Göç konusu, şu günlerde yaşam standardı gibi geleneksel faktörlerin yanı sıra aynı zamanda bir görünebilirlik, karşılaştırılabilirlik ve tercih meselesi. Göç şu an bir gereklilikten ziyade bir hareketlilik meselesi. Bu da elbette küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu.

Anket şaşırtıcı şekilde AB ülkelerindeki insanların AB dışındaki ülkelerdekilere kıyasla göç etmeye daha istekli olduğunu gösteriyor? Bunun nedeni ne olabilir?

Bu soruyu cevaplarken ilk olarak hangi AB ülkelerinde ve hangi AB dışı ülkelerde anket yapıldığına bakmak zorundayız. AB içindeki göç tutarlı: AB ülkelerindeki birçok insan, “Göç ederdik” diyor. Çünkü bunu yapabilirler. Ama bu durumlarda göç genellikle bir AB ülkesinden diğerine şeklinde oluyor. AB içindeki hareketlilik dinamik. Bu aynı zamanda AB vatandaşı olmanın hak ve özgürlüklerinden biri.

Bizim anketimizin kapsadığı AB dışı ülkeler ise Ermenistan, Bosna Hersek, Gürcistan, Kazakistan, Kosova, Moldova, Kuzey Makedonya, Rusya Federasyonu ve Sırbistan. Bu ülkelerdeki hareketlilik ve jeopolitik oryantasyon farklı. Göç etme ihtimaliği var mı? Varsa, nereye?

Çalışmanızda Ukrayna’yla ilgili veri yok. Ukrayna’yı savaş yüzünden mi dışarıda tuttunuz?

Maalesef savaş Ukrayna’da anket gerçekleştirmeyi güçleştiriyor. Ayrıca Ukrayna’nın nüfusunun yaklaşık üçte biri zaten ülkeyi terk etmiş olduğu için anketle elde edilen verinin anlamlılığı konusunda bir soru işareti olacaktı. Kaç kişinin Ukrayna’da kalmaya devam edeceği ve kaç kişinin bu ülkeye geri döneceğini ortaya çıkarmak daha bilgilendirici olabilirdi. Ancak bu da Ukrayna’ya konsantre olmak anlamına gelirdi, oysa bizim anketimizin amacı küresel bir kıyaslama yapmaktı.

Moldova, hem Güneydoğu Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri hem de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı nedeniyle en fazla tehdit altında bulunan devletler arasında. Buna rağmen, verilerinize göre nüfusunun sadece yüzde 23’ü göç etmek istiyor. Bu, Bosna Hersek’teki yüzde 48’lik ve Kuzey Makedonya’daki yüzde 42’lik orana kıyasla bir hayli düşük kalıyor. Nedeni ne olabilir?

Göç etmek isteyenlerin çoğu zaten göç etmiş. Ayrıca savaş bazı insanları kalıp ülkelerini korumaya motive ediyor. Belki herhangi bir sebepten olumlu bir şeyler olmasını bekleyen insanlar da olabilir. Ve günün sonunda, bir röportajda doğduğun ülkeye zor zamanlarda sırtını dönmeye istekli olduğunu belirtmek de çok makbul bir şey değil.

Bosna Hersek ve Kuzey Makedonya’da ise durum tamamen farklı. Her iki ülkenin AB üyeliği de çok uzaklarda ve insanlar artık daha fazla beklemek istemiyor. Yaşadığın yerdeki durumun uzun süredir daha da kötüye gittiğini fark edersen, kilit soru “Neden gitmeliyim?” değil de “Neden kalmalıyım?” hâlini alıyor. Bu iki ülkede göç etmeye istekli olanların oranı, AB ortalamasından yaklaşık yüzde 50 daha fazla.

Ukrayna’daki savaş başladığından beri birçok Avrupa ülkesi Rusya’dan da ciddi sayıda göçmen aldı. Bunların arasında askere alınmaktan kaçanlar, savaşa karşı çıkanlar ya da daha demokratik ve açık bir toplumda yaşama arzusunda olanlar vardı. Buna karşın sizin anketiniz Rusya’daki katılımcıların sadece yüzde 15’inin göç etmek istediğine işaret ediyor. Neden?

Bu da şaşırtıcı değil. Birçok çalışma, Rusya’da vatanseverliğin ne kadar yüksek olduğunu ve bizim AB’de şiddetle reddettiğimiz şeylere ciddi oranda destek çıkıldığını ortaya koydu. Tarihsel olarak Rusya zor zamanlarda ulusal bütünleşme seviyesinin yüksek olduğunu birçok kez gösterdi. Ayrıca orada anlatılanların Batı’dakinden tamamen farklı olduğunu ve şu an olanları onaylamayan milyonlarca Rus’un da çoktan ülkeden ayrılmış olduğunu unutmayalım.

Vietnam ya da Hindistan gibi ülkelerdeki düşük oranlar ise daha da kafa karıştırıcı…

Her iki ülke de son 10 yılda ekonomik olarak büyüme kaydetti. Başarılı bir ekibi bırakma isteği hiçbir zaman çok yüksek olmaz. Kültürel ya da dini boyutlar, ulusal kimlik gücü ve gelenekler gibi faktörleri de hesaba katmak lazım. Batı’da biz hâlâ aşırı derecede Avrupa odaklıyız. Hâlâ dünyanın merkezinin biz olduğumuza inanıyoruz. Oysa tarihsel gerçek şu ki bizim hâkimiyetimiz, Hindistan ve Çin gibi ülkelere ya da Pers, Babil ve Bizans’a kıyasla daha kısa sürdü.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

IMF, Küresel Ekonomik Büyüme Tahminini 2,9’a Yükseltti

Uluslararası Para Fonu (IMF), 2022 yılında yüzde 3,4 olan küresel ekonomik büyüme hızının bu yıl yüzde 2,9’a gerileyeceğini tahmin ediyor. Ancak bu, Ekim ayında yayımladığı rapordaki yüzde 2,7 tahmininde bir iyileşmeye işaret ediyor.

Dünya çapında ekonomik büyüme hızının 2024’te yüzde 3,1’e çıkması bekleniyor. IMF, Ekim ayında yayımladığı raporda, küresel ekonominin 2024’te yüzde 3,2 büyüyeceğini öngörmüştü.

IMF’nin güncellenmiş raporunda, Türkiye ekonomisinin bu yıla ilişkin büyüme tahmini yüzde 3 olarak korundu.

Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda, küresel ekonomik büyüme tahminini yükseltti ve enflasyonun gerilmeye başladığı tespitinde bulundu.

Raporda, ABD ve Avrupa’da talebin devam etmesi, enerji maliyetlerinin azalması ve Çin’in “Sıfır Covid” politikasından vazgeçmesinin beklenenden daha hızlı bir toparlanmanın yolunu açtığını söylüyor.

Geçen yılın sonlarında, IMF küresel ekonomi için en kötünün henüz gelmediği konusunda uyarıda bulunuyordu. Ancak yine de, savaşın henüz kazanılmadığını söyleyerek merkez bankalarını enflasyona karşı mücadelelerini sürdürme konusunda uyarıyor.

IMF, 2022’de yüzde 3,4 olan küresel ekonomik büyüme hızının bu yıl yüzde 2,9’a gerileyeceğini tahmin ediyor. Ancak bu, Ekim ayında yayımladığı rapordaki yüzde 2,7 tahmininde bir iyileşmeye işaret ediyor.

Dünya çapında ekonomik büyüme hızının 2024’te yüzde 3,1’e çıkması bekleniyor. IMF, Ekim ayında yayımladığı raporda, küresel ekonominin 2024’te yüzde 3,2 büyüyeceğini öngörmüştü.

IMF’nin güncellenmiş raporunda, Türkiye ekonomisinin bu yıla ilişkin büyüme tahmini yüzde 3 olarak korundu.

IMF Baş Ekonomisti Pierre-Olivier Gourinchas, resesyon riskinin azaldığını ve merkez bankalarının enflasyonu kontrol etmede ilerleme kaydettiğini ancak Ukrayna-Rusya savaşı ve Çin’in Covid-19’a karşı mücadelesinin yeni sorunlara yol açma ihtimali nedeniyle fiyatları düşürmek için daha fazla çabanın gerektiğini söylüyor.

Gourinchas, “Beklenmeyeni beklemeye hazırlıklı olmalıyız ancak büyümenin dibe vurması ve ardından enflasyonun düşmesi bir dönüm noktasını temsil edebilir” diyor.

IMF raporunda ülkelerin büyüme tahminlerini de güncelledi.

ABD ekonomisinin 2023 yılına ilişkin büyüme tahmini yüzde 1’den yüzde 1,4’e çıkarıldı. 2022’de ülke yüzde 2 büyümüştü.

IMF, Çin’in bu yıla ilişkin ekonomik büyüme beklentisini keskin bir şekilde yükselterek yüzde 4,4’ten yüzde 5,2’ye çıkardı.

Çin’in “Sıfır Covid” politikasının getirdiği sınırlar ekonomisinin 2022’de yüzde 3 büyümesine yol açmıştı. Böylece 40 yılı aşkın bir süredir büyüme hızı ilk kez küresel ortalamanın altında kalmıştı.

Hindistan ekonomisinin bu yıla dair büyüme beklentisi yüzde 6,1’de sabit tutuldu. 2024’te ise geçen yıl olduğu gibi yüzde 6,8 büyüyeceği tahmin edildi.

Gourinchas, Asya’nın iki ekonomik güç merkezinin 2023’te küresel büyümenin yüzde 50’sinden fazlasını sağlayacağını söyledi.

İngiltere ise 2023’te daralması beklenen tek büyük ekonomi oldu. Daha önce bu yıl yüzde 0,3 büyümesi öngörülen İngiltere ekonomisinin 2023’te yüzde 0,6 küçülmesinin beklendiği kaydedildi.

Paylaşın