Kovid 19, Diyabete Neden Olabilir Mi?

Yakın zamanda yapılan araştırma, Kovid 19 ile Tip-2 diyabet arasındaki bağlantıya işaret etti. Araştırma, Kovid 19’dan kurtulduktan sonraki bir yıl içinde, diyabet geliştirme olasılığının yaklaşık yüzde 40 daha fazla olduğunu gösteriyor. 

Haber Merkezi / Araştırmada, Kovid 19 ile enfekte olan 180.000 kişi ile enfekte olmayanlar karşılaştırdı. Çalışmanın yazarları, daha önce Kovid 19 ile böbrek hastalığı, kalp yetmezliği ve felç arasındaki bağlantıya işaret etti.

Ancak henüz belirlenmemiş olan şey, Kovid ile diyabet arasındaki korelasyonun aslında Kovid 19’un diyabete neden olduğu anlamına gelip gelmediğidir.

Şunu düşünün: Bir sahil kasabasında yaşayanlar, dondurma satışları arttıkça köpekbalığı saldırılarının da arttığını fark ediyor. Bu, dondurma yemenin sizi köpekbalığına karşı karşı konulmaz kılan lezzetli dondurma kokulu terler salgılamanıza neden olduğu anlamına mı geliyor?

Yoksa sıcak günlerde insanların daha çok dondurma yemesi ve ayrıca köpekbalığı istilasına uğramış sularda yüzme olasılığının daha yüksek olduğu anlamına mı geliyor? Bu hipotezlerden biri diğerinden daha olası görünebilir, ancak daha fazla araştırma yapmadan kim kesin sonucu söyleyebilir?

Aynı şeyin Kovid 19 ve diyabet arasındaki ilişki için de geçerli olduğunu söyleyen uzmanlar, Kovid 19’un bazı insanlarda diyabete yol açabilecek değişiklikleri tetiklemesi olasılığını vurguluyor.

Uzmanlar, Diyabet ve Kovid arasında kesinlikle bir ilişki var, ancak Kovid 19 ile diyabet arasında nedensel bir ilişki olup olmadığını söyleyebilmek için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini söylüyor.

Diyabet belirtilerine dikkat edin

Kovid 19 geçirdiyseniz (veya diyabet için başka risk faktörlerine sahipseniz), aşağıdakiler gibi diyabet semptomlarına dikkat etmeniz gerekiyor;

  • Bulanık görme
  • Yorgunluk
  • Çok aç veya susuz hissetmek
  • Çok fazla idrara çıkma (genellikle geceleri)
  • Kesiklerin veya yaraların yavaş iyileşmesi
  • Ellerinizde veya ayaklarınızda  karıncalanma veya uyuşma
  • Açıklanamayan kilo kaybı

Bu diyabet belirtilerini tanımak, durumunuzu en iyi şekilde yönetmek için uygun bir teşhis ve tedavi planı almanıza yardımcı olacaktır.

Kovid 19’un diyabete neden olup olmadığını kesin olarak henüz bilmesek de, Kovid 19 enfeksiyonunun diyabet riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu biliyoruz. Araştırmalar devam ediyor.

Unutmadan… Dondurma yediyseniz köpek balıklarından uzak durun!

Paylaşın

BM’den Taliban’a Çağrı: Kızların Okula Gitmesine İzin Verin

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, sosyal medya hesabından konu ile ilgili yaptığı paylaşımda, “Kızların bir daha asla geri alamayacakları kayıp bilgi ve fırsatlarla dolu bir yıl geçti. Kızlar okula gitmeli, Taliban onları sınıflara dönmesine izin vermeli” dedi.

BM Afganistan Yardım Misyonu Şefi Markus Potzel tarafından yapılan yazılı açıklamada, Taliban yönetime geldikten bu yana son bir yıldır genç kızların okula gidemediği hatırlatıldı ve “son bir yıldır kızların okulu gidememesi ve eğitimden dışlanması, “trajik, utanç verici” olarak değerlendirildi.

Kızların eğitimden dışlanmasının hiçbir inandırıcı gerekçesi olmadığını vurgulayan Potzel, “Bu dünyanın hiçbir yerinde benzeri olmayan uygulama, kızların nesline ve Afganistan’ın geleceğine derinden zarar veriyor.” ifadesini kullandı.

Taliban geçen yıl eylül ayında erkeklerin eğitime katılmalarına izin verirken, orta dereceli okullarda kızların sınıflara dönmesine yasak getirmişti. Bu yasak sonucu özellikle 12 ila 18 yaş grubu kızlar bu ülkede okula gidemiyor.

Bu arada Taliban Sözcüsü Zabihullah Mucahit, ise basına yaptığı açıklamada, ülkede kızların eğitim sorunun şeriat kuralları içinde çözmeyi planladıklarını söyledi.

BM’nin Afganistan Yardım Misyonuna göre, okulların kızlara kapatılması sonucu son bir yıl içinde ülke genelinde bir milyon kız çocuğu eğitimden mahrum kaldı. Yine BM rakamlarına göre 40 milyonluk nüfusun yarısından fazlası kuraklık ve ekonomik kriz yüzünden akut açlık tehlikesi yaşıyor.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Almanya Basını: Erdoğan’ın Seçim İçin Dış Politikada Başarıya İhtiyacı Var

Özbekistan’ın Semerkant kentinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi, Alman basınında geniş yer buldu. Yorumlar, NATO ülkesi olan Türkiye’nin üyelik açıklaması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘amacı’ hakkında yapıldı.

Erdoğan’ın ‘Batı ve NATO’dan hayal kırıklığına uğradığı, seçimi kazanmak için dış politikada başarıya ihtiyacı olduğu, üyelik açıklamasını da bu amaçla yaptığı’ savunuldu. ŞİO Zirvesi, Batı dünyası karşısında yeni bir ‘dünya düzeni’ olarak nitelendirildi.

Almanya’nın önemli haber dergilerinden Der Spiegel, Erdoğan’ın ŞİÖ’ye üyelik açıklamasını ‘Batı’ya verilmiş bir mesaj’ olarak niteledi. Türkiye’nin NATO’dan yana hayal kırıklığına uğradığı savunuldu ve Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinde de 1999’dan bu yana bir ilerleme olmadığı belirtildi. Ayrıca, Türkiye’nin Rusya ile ortak çıkarları olduğu ve ŞİÖ üyelerinin dünya ekonomi üretiminin yüzde 30’unu oluşturduğu yazıldı.

‘Eski imparatorluklara özlem’

Redaktions Netzwerk Deutschland haber sitesi, ŞİÖ’yü ‘Batı egemen dünya karşısında yeni bir ‘dünya düzeni” olarak niteledi. ”Erdoğan, Putin için hiç bu kadar değerli olmamıştı” yorumunu yapan site, bir NATO ülkesi cumhurbaşkanının zirvede yer almasının, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından ‘Batı’ya karşı iyi bir propaganda aracı’ olacağını ileri sürdü.

Bayraktar Grubu’nun ilk açıklamasının tersine Rusya ile Türkiye’nin, grubun İHA’ları için işbirliği yapabileceğini ileri süren haber sitesi, bunun karşılığında Rusya’nın Suriye, Libya ve Azerbaycan konularında Türkiye’ye ‘taviz verebileceğini’ yazdı. Putin ve Erdoğan’a işaret edilerek, “Bunların ortak yanı, Batı’yı reddetme, muhalefeti sindirme, medyayı kendine bağlama, çatışmacı dış politika ve eski imparatorluklara özlem” yorumu yapıldı.

‘Kendini zirvede iyi hissetti’

Berlin’de yayımlanan sol eğilimli Taz gazetesinde, “Dünyanın tanınmış ve etkili diktatörleri bir arada” nitelemesi yapıldı. Erdoğan ise, “Farklı dünyalar arasında bir gezgin” diye tanımlandı. Erdoğan’ın ‘Batı’ya ve kurumlarına karşı’ bir lider olduğunu ileri süren Taz, Erdoğan’ın ‘zirvede kendini iyi hissettiğini’, örgüte üye olmadığı halede Cinping ve Putin ile ikili görüşme yaptığını belirtti. Türkiye’de enflasyonun yüzde 100’e yaklaştığını belirten gazete, Erdoğan’ın ‘sermayeye ve ucuz doğal gaza ihtiyacı olduğunu’ yazdı. Bu sebeple Uygurlara baskı yüzünden Çin ile işbirliğini tehlikeye atmak istemediğini ileri sürdü.

Haber kanalı n-tv’nin Rusya temsilcisi Rainer Munz ise Erdoğan’ın ‘seçimi kazanmak için dış politikada başarıya ihtiyacı olduğunu’ savundu. Munz, Erdoğan’ın ŞİÖ’ye üye olmak istemesini bu bağlamda değerlendirmek gerektiğini belirtti. ŞİÖ’yü fazla büyütmemek gerektiğini savunan Munz, örgüt üyesi ülkelerin ikili büyük sorunları olduğunu yazdı, bunlara Hindistan-Pakistan, Çin-Hindistan örneklerini verdi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 2001 yılında ‘terörle mücadele’ amacıyla kurulmuştu. Şu anda Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Kırgızistan, Tacikistan, Kazakistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan ve İran örgütün üyeleri, Afganistan, Moğolistan ile Belarus ise gözlemci üyeler. Türkiye, Azerbaycan, Sri Lanka, Ermenistan, Kamboçya, Nepal, Suudi Arabistan, Mısır ve Katar diyalog ortağı konumunda bulunuyor.

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu: Seçimi Muhalefet Kazanacak

13’üncü cumhurbaşkanının Altılı Masa’nın göstereceği aday olacağını söyleyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, ‘‘Cumhur İttifakı parlamentoda çoğunluğu sağlayabilir mi? Hayır. Erdoğan da kabul ediyor, bunu sağlayamayacağını. Erdoğan, ‘Cumhurbaşkanlığını kazanırım ama Meclis çoğunluğu elimden gider’ düşüncesinde. Ama Cumhurbaşkanlığını da biz kazanacağız’’ ifadelerini kullandı.

Muhalefetin kaybetme ihtimalini asla düşünmediğini belirten Kılıçdaroğlu, “Tam tersine Millet İttifakı’nın oyunu arttırdığını görüyorum, arttıracağını biliyorum, iktidar olacağını düşünüyorum bunu da samimi olarak söylüyorum. Onların oylarının nasıl eridiğini biliyoruz. Bu sürecin çok iyi değerlendirilmesi kanısındayız.” dedi ve ekledi:

“Daha iyi çalışmalıyız. Cumhuriyet Halk Partisi belki tarihinde ilk kez bu kadar çalışıyor. Urfa’da bir ekibimiz var, Van’da Hakkari’de bu hafta çalıştık. Hafta başı Elazığ’da grup toplantısı yapacağız. Daha önce Erzurum’da yaptık. CHP’nin en zayıf olduğu ilerde toplantılar yapıyoruz. Sadece şehir merkezlerinde değil ilçelerde de. Bir kere gidiyoruz ve dönüyoruz değil. Bir ay sonra bir daha gidiyoruz aynı yere.”

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul’da Gerçek Gündem’in bazı yazar ve yöneticileri ile bir araya geldi.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Umut Şenol’un da katıldığı kahvaltılı sohbet toplantısında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, erken, baskın ya da zamanında yapılacak seçimin galibinin muhalefet olacağını söyledi.

Kılıçdaroğlu‘, “Cumhur İttifakı parlamentoda çoğunluğu sağlayabilir mi? Hayır. Erdoğan da kabul ediyor, bunu sağlayamayacağını. Erdoğan, ‘Cumhurbaşkanlığını kazanırım ama Meclis çoğunluğu elimden gider’ düşüncesinde. Ama Cumhurbaşkanlığını da biz kazanacağız’’ ifadelerini kullandı.

‘‘Peki Cumhurbaşkanı adayı kim olacak? Kemal Kılıçdaroğlu Millet İttifakı’nın adayı olacak mı?’’ sorusu üzerine “Adayı henüz Altılı Masa’da hiç konuşmadık ama bugünden adayı belirlememek konusunda aynı fikirdeyiz” yanıtını verdi.

CHP lideri şunları söyledi:

“Benim adaylığımla ilgili; biz altı lider bugüne kadar bir araya gelip cumhurbaşkanlığı adaylığını hiç konuşmadık. Ama ‘Cumhurbaşkanı’nın niteliği ne olmalı?’ İşte bu soruya yanıt vermek için biz olması gereken nitelikleri belirledik. O nitelikler Altılı Masa’nın altı genel başkanın ortak taahhüdü.

Bugünden cumhurbaşkanı adayını belirlememek konusunda aynı fikirdeyiz. Altı lider de aynı fikirde. Nedeni de şu: Ya önce her konuda yüzde 100 anlaşalım ki adayımız ne yapacağını bilsin. Yüzde 100 görüş birliği içinde olmazsak cumhurbaşkanı adayı çıkıp bir şey söylediğinde öbür taraf farklı şey söylerse nasıl oy verecek vatandaş? Bu bir kafa karışıklığı yaratır. Zamanı gelince oturup konuşulur.

Altı liderin de üzerinde durduğu tek şey şu: Türkiye bu beladan bir şekilde kurtulmalı. Kurtuluş için beraber birlik içinde olmalıyız. Diyelim seçim 23’ünde yapıldı. Sorun 23’ünde değil 24’ünde. O gün ne olacak? Uzun uzun konuşacak mıyız? Aşama aşama mı devreye sokacağız? Hangi zaman diliminde güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçeceğiz? Cumhurbaşkanı karar alırken nasıl davranacak? Bütün bunların bir şekilde belirlenmesi gerek.”

“Birinci parti olacağız”

CHP lideri, “Millet İttifakı var mı yok mu?” tartışmalarına da sorular üzerine açıklık getirdi:

“Bildiğiniz gibi ‘İttifak yok’ diye açıklama yapıldı. İttifak yok zaten. İttifak daha sonra ortaya çıkacak. Biz şu anda bir ‘masa’nın etrafındayız. Hepimizin ortak bir amacı var. Biz daha cumhurbaşkanı adayını belirlemedik. İktidar olduğumuzda neleri yapacağımız konusunda alacağımız yol var. Bu konuda da ekipler çalışıyor. Evet, genel başkanlar

Zafer Partisi, Yeniden Refah Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi daha birçok parti daha seçime girecek. Bu partiler ayrı ayrı girer gibi görülüyor.

Ben cumhurbaşkanlığı seçiminde bu partilerin yıllarca eleştirdikleri Erdoğan’dan yana tavır koymayacaklarını düşünüyorum. Belki sandığa gitmezler, düne kadar eleştirdiği partinin liderine nasıl oy verecek? Küçük partilerin şu aşamada ittifaka girmeleri zor.

7. parti olmayacak. Altılı masa altı olarak kalacak o konuda görüş birliği var. Cumhurbaşkanı seçimleri dolayısıyla daha sonraki süreçte işbirliğine girilebilir. Gelelim ‘dostlarımız’dan kimleri kastettiğime.

Dostlarımız derken tüm demokrat güçlerle bu ‘düzeni’ değiştirebileceğimizi ifade ettik. Yoksa sadece dostlarla siyasi partileri işaret etmiyoruz. Gençler, kadınlar, sivil toplum kuruluşları hepsi.

Muhalefetin kaybetme ihtimalini asla düşünmüyorum. Tam tersine Millet İttifakı’nın oyunu arttırdığını görüyorum, arttıracağını biliyorum, iktidar olacağını düşünüyorum bunu da samimi olarak söylüyorum. Onların oylarının nasıl eridiğini biliyoruz. Bu sürecin çok iyi değerlendirilmesi kanısındayız. Daha iyi çalışmalıyız.

Bu çalışmalarla CHP oylarında istikrarlı ve çok kararlı bir artış var. Birden bire çıkıp inmek değil. Sağlıklı ilerliyoruz. Ak Parti’yi de geçeceğiz birinci parti olacağız. Buna inanıyorum, hiçbir endişem yok.”

Paylaşın

‘AK Parti’de Değişim’ İddiası

AK Parti’deki bazı öne çıkan isimlerde değişim olacağını aktaran Milli Gazete, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimlerden önce bu yönde bir adım atabileceğini yazdı.

Milli Gazete’den Bünyamin Güler’in haberine göre, AK Partide ağabeylerin Erdoğan’a rahatsızlıklarını ileterek, değişim tavsiyesinde bulunduğu öğrenildi. Erdoğan’ın da hem ağabeylerden gelen uyarılar hem de parti tabanından gelen değişim talebinden dolayı sandığa gitmeden bazı isimlere neşter vurabileceği ifade ediliyor…

İktidar partisinin vitrin isimlerinin son yıllarda şaibeli işlerle gündeme gelmesi AKP’nin ağabeylerini harekete geçirdi. Ağabeyler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a değişim uyarısı yaparken, sandığa yeni yüzlerle gidilmesi tavsiyesinde bulundu. AKP teşkilatları içerisinde değişimi isteyen ciddi bir kitlenin olduğu ifade edilirken, bu kesimin de taleplerini genel merkeze ilettiği ifade ediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ağabeylerden gelen uyarı ve teşkilatlardan gelen talepler üzerine vitrinde değişiklik yapmaya hazırlandığı belirtiliyor.

Erdoğan değişime zorlanıyor

Son dönemlerde şaibeli işlerle anılan isimlerin AKP’nin kurucu ağabeylerini rahatsız etmesi ve bu durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ifade etmeleri, partide değişimin yapılacağı iddialarını gündeme getirdi. Erdoğan’ı değişime zorlayan ağabeylerin aksi takdirde ‘ AK Parti’ diye bir partinin kalmayacağını belirttiği kaydediliyor. Erdoğan’ın da ağabeyleri haklı bulduğu ve değişimden yana tavır almak zorunda kaldığı belirtiliyor.

Sandıktan önce neşter gelebilir

AKP’nin kurucu ağabeylerinin dışında parti tabanın da ciddi manada değişim istediği ifade ediliyor. Teşkilatların şaibeli işlerle anılan isimlerin partide devam etmesinden şikâyetçi olduğu ve parti içerisinden değişime hazırlanan isimlerin de olduğu ileri sürülüyor. Erdoğan’ın da hem kurucu ağabeylerden hem de parti teşkilatlarından gelen değişim talebini düşündüğü ve sandığa gitmeden de bazı isimlere neşter vuracağı tahmin ediliyor.

Paylaşın

Tacikistan – Kırgızistan Sınırındaki Çatışmalarda Can Kaybı 36’ya Yükseldi

Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından bu yana sınırla ilgili anlaşmazlık yaşaya Tacikistan-Kırgızistan sınırında yaşanan çatışmalarda can kaybı 36’ya yükseldi.

Haber Merkezi / Tacikistan – Kırgızistan arasında zaman zaman yaşanan çatışmalar yeniden alevlenirken bu kez hafta başında başlayan gerilim hızla büyüdü.

İki ülke arasındaki ateşkes anlaşmasına rağmen yaşanan çatışmada, Kırgızistan Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre, 18 Eylül’de yerel saatle 10.00 itibarıyla sağlık kurumlarına 12 kişinin cesedinin getirilmesiyle ölü sayısının 36’ya çıktığı duyuruldu.

Tacikistan’dan makamları sınırdaki çatışmada yaralı ve ölü sayısına ilişkin henüz resmi açıklama yapmadı. Tacikistan’ın yerel basınında çıkan haberlerde, sınırdaki çatışmada 39 kişinin öldüğü belirtildi.

Kızılhaç’ın bölgedeki temsilciliğinin açıklamasına göre, sınır bölgelerinde yaşayan yaklaşık 20 bin kişi de şiddet olaylarından kaçmak içn evlerini terk etti.

Çatışmalar, ‘iki halk için de büyük çaplı bir savaş başlar mı?’ kaygısının yeniden doğmasına yol açtı.

Son olarak 2021’de yaşanan çatışmalarda 50 kişi hayatını kaybetmişti.

İki ülke arasındaki yaklaşık 1.000 kilometrelik sınırın yaklaşık üçte biri üzerinde uzlaşma sağlanamadığı için hâlâ tartışmalı.

İki ülkeyle de çok yakın ilişkilere sahip olan Rusya, Cuma günü iki tarafa sükunet çağrısı yaptı ve arabuluculuk teklif etti. Bunun üzerinden Cuma günü yerel saatle 16.00’da ateşkes ilan edildi; ancak bir süre sonra Kırgızistan sınırındaki köylerin top ateşinin hedefi olduğunu duyurdu.

Kırgızistan, komşusu Tacikistan’ın zırhlı personel taşıyıcılarla bölgeye asker konuşlandırdığını ve tankları bölgeye gönderdiğini savunuyor. Tacikistan da Kırgızistan’ı “yedi köyde ağır silahlarla saldırı düzenlemekle” suçluyor.

Paylaşın

Türkiye’de Yaşayan Dolar Milyoneri Sayısı 29 Bin 400

Ekonomik krizin her geçen gün biraz daha derinleştiği bu dönemde çarpıcı bir rapor yayınlandı. Rapora göre, Türkiye’de yaşayan dolar milyoneri sayısı 29 bin 400, multimilyoner sayısı 1470 ve 100 milyon dolar ve üzerinde varlığı olan kişi sayısı 84.

Rapora göre, New York’ta yaklaşık 345 bin 600 milyoner, 10 milyon doların üzerinde varlığa sahip 15 bin 470 kişi, 100 milyon dolar veya daha fazla serveti olan 737 kişi ve 59 milyarder bulunuyor.

Japonya’nın başkenti Tokyo, 304 bin 900 yüksek servetli birey ile ikinci sırada yer aldı. Raporda, Tokyo’da 7 bin 350 kişinin multimilyoner, 263’ünün 100 milyon doların üzerinde ve 12’sinin milyarder olduğu tespit edildi.

San Francisco’da 276 bin 400, Londra’da 272 bin 400, Singapur’da 249 bin 800, Los Angeles’ta 192 bin 400, Pekin’de 131 bin 500 milyoner yaşıyor.

Yatırım göçü danışmanlığı Henley & Partners tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre New York, dünyanın en yüksek servetine sahip bireylerine ev sahipliği yapıyor.

Rapora göre, New York’ta yaklaşık 345 bin 600 milyoner, 10 milyon doların üzerinde varlığa sahip 15 bin 470 kişi, 100 milyon dolar veya daha fazla serveti olan 737 kişi ve 59 milyarder bulunuyor.

Bloomberg HT’deki habere göre rapor, New York’un 8,38 milyon vatandaşının yaklaşık yüzde 4’ünün 1 milyon doların üzerinde değere sahip yatırım yapılabilir varlıklara (mülk, nakit veya hisse senedi) sahip olduğunu ortaya koyuyor.

10 milyon dolardan fazla değeri olan varlığa sahip olanların sayısı ise 15 bin 470. New York sakinlerinin sahip olduğu toplam özel servet 3 trilyon doları aşarken, bu rakam çoğu G-20 ülkesinde tutulan toplam özel servetten daha fazla olması açısından dikkat çekiyor.

Japonya’nın başkenti Tokyo, 304 bin 900 yüksek servetli birey ile ikinci sırada yer aldı. Raporda, Tokyo’da 7 bin 350 kişinin multi-milyoner, 263’ünün 100 milyon doların üzerinde ve 12’sinin milyarder olduğu tespit edildi.

Henley & Partners’a göre, Türkiye’de yaşayan dolar milyoneri sayısı 29 bin 400, multimilyoner sayısı 1470 ve 100 milyon dolar ve üzerinde varlığı olan kişi sayısı 84.

San Francisco’da 276 bin 400, Londra’da 272 bin 400, Singapur’da 249 bin 800, Los Angeles’ta 192 bin 400, Pekin’de 131 bin 500 milyoner yaşıyor.

Paylaşın

Cumhurbaşkanlığı Bütçesi, 5,4 Milyar Liraya Yükseldi

Cumhurbaşkanlığı bütçesi, Erdoğan’la birlikte önceki cumhurbaşkanları döneminde olmadığı kadar büyük rakamlara ulaştı. Başkanlık sistemine geçişle birlikte birçok yetkinin resmen Cumhurbaşkanlığı’na aktarılmasıyla bütçe daha da büyüdü. 

2022 yılına 3,8 milyar TL başlangıç ödeneği ile başlayan Cumhurbaşkanlığı Bütçesi, ek bütçenin yanı sıra ödenek ile 5,4 milyar TL’ye yükseldi.

BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre; AK Parti iktidarı ülkenin içine sürüklendiği ekonomik kriz ve yüksek enflasyon nedeniyle TBMM’den ek bütçe çıkartmak zorunda kaldı. Krizin yanı sıra yanlış ekonomi politikaları, israf harcamaları, iktidara yakın çevrelere aktarılan büyük kaynaklar, Kur Korumalı Mevduat sahiplerine yapılan ödemelerle rotasından çıkan bütçeye ek bütçenin de çare olmayacağı kısa sürede ortaya çıktı.

Bu arada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, hemen her yıl bitmeden yaptığı gibi zorunlu ve öncelikli olanlar dışında yatırım yapılmaması, araç alımına kısıtlama getirilmesi gibi temel başlıkları içeren bir tasarruf genelgesi yayımladı. Ancak bu talimatların Cumhurbaşkanlığı Sarayı için geçerli olmadığı, ödeneğinin sekiz ay sonunda yüzde 42 oranında artmasıyla kendini gösterdi.

Sekiz yüzde 42 artış

Cumhurbaşkanlığı’nın TBMM’ye sunulan 2022 Yılı Bütçe Teklifinde, 4 milyar 39 milyon lira olan bütçesi oransal olarak küçük bir kesinti yapılarak 3 milyar 890 milyon liraya düşürüldü. Erdoğan başlangıçta bütçesinin 150 milyon TL indirilmesine razı oldu.

Ancak iktidar bütçenin yetmeyeceğinin görülmesi üzerine Cumhurbaşkanı maaşının yüzde 20 oranında arttırılmasını da içeren ek bütçe teklifini Haziran ayında TBMM’ye sundu. Erdoğan, tepkiler üzerine maaşında artışı öngören madde metnini “Bir bardak suda fırtına kopartılıyor” diyerek metinden çıkarttırdı. Böylelikle Erdoğan, 100 bin lira olan maaşının 20 bin lira daha arttırılmasından vazgeçti. Ancak bu arada Saray’ın ödeneği sekiz ayın sonunda yüzde 42 oranında arttı. Örtülü ödenek ise yine tarihi rekorlar kırarak 2,5 milyar TL’nin üstüne çıktı.

3,8 milyar liradan ek bütçe ile artarak 4 milyar 87 milyon liraya çıkan ve sonuçta ödenek aktarımlarıyla 5,4 milyar TL olan Cumhurbaşkanlığı bütçesinden en yüksek ikinci harcama, geçen ay yapıldı. Mart ayındaki 870 milyon TL’lik harcamadan sonra ağustos ayında Cumhurbaşkanlığı 857 milyon TL harcama yaptı. Harcamaların bu hızla sürmesi durumunda 5,4 milyar TL’lik bütçenin de yetmeyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.

200 milyon TL’den 5 milyar TL’ye

Cumhurbaşkanlığı bütçesi, Erdoğan’la birlikte önceki cumhurbaşkanları döneminde olmadığı kadar büyük rakamlara ulaştı. Başkanlık sistemine geçişle birlikte birçok yetkinin resmen Cumhurbaşkanlığı’na aktarılmasıyla bütçe daha da büyüdü.

2012 yılında 138 milyon lira olan Cumhurbaşkanlığı ödeneği, 2013’te 157 milyon TL’ye, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği 2014 yılında 199 milyon liraya çıktı. 2015 yılında yüzde 99’luk rekor artışla bütçesi 397 milyon liraya çıkan Cumhurbaşkanlığı’na 2016 yılında 434 milyon lira, 2017’de 648 milyon lira, 2018’de 845 milyon lira ödenek verildi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte bir önceki yıla göre yüzde 231’lik artışla 2019’da 2,8 milyar TL’ye çıkan ödenek, 2020’de 3,1 milyar TL, 2021’de 4 milyar TL ve 2022 yılında da 3,8 milyar TL olarak TBMM’ye önerildi. Bu yıl olduğu gibi önceki yıllarda da bu başlangıç ödenekleri Cumhurbaşkanlığı’na yetmedi.

Paylaşın

Seçimden Sonra Türkiye Ekonomisini Neler Bekliyor?

Çok partili sisteme geçtikten sonra Türkiye ekonomisi 1958, 1970, 1979, 1994, 2000 senelerinde fotokopi ekonomik krizler yaşadı; fotokopi iktisadi krizler tabirini kullandım çünkü çok farklı kurumsal ekonomik yapılarda bile Türkiye çok benzer, fotokopi krizleri yaşamaktan kurtulamadı.

Farklı kurumsal yapıların oluşumu da bu krizlerin çok benzer bir biçimde oluşmasına ilginç bir biçimde engel olamadı; 1958, 1970, 1979 krizlerinde sermaye hareketlerinin serbestisi (1989, 32 sayılı karar) ve gümrük birliği (AB’de imalat sanayi ürünleri serbest dolaşımı, 1996) yok, 1994’de sermaye hareketlerine serbesti gelmiş ama gümrük birliği yok, 2000’de hem gümrük birliği hem sermaye hareketlerinin serbestisi mevcut ama aynı tip krizler oluşmuş.

Kimse her krizin farklı yapısı, nedenleri ve sonuçları vardır diye itiraz etmesin, doğrudur, her krizin kendi spesifik yapısı vardır ama iktisatçının işi süreçlerde farklı yanlardan ziyade ortak yönleri ortaya çıkarmak değil midir?

Her şey kitaba ve Türkiye ekonomik krizler tarihine uygun gidiyor ama….

Tüm bu krizler kaynak sorununu göz ardı eden hırslı büyüme maceralarından hemen sonra patlamış krizler, ekonomi birkaç sene yüksek büyüme oranlarını test ediyor, bu arada işsizlikte nispi azalmalar yaşanıyor yüksek büyüme ithalat talebini yani döviz talebini uyarıyor, ekonominin zaten yapısal bir döviz üretme sorunu mevcut (eğitim, yüksek teknoloji içeren mallar), artan döviz talebi rezervlerden, piyasalardan, sermaye girişlerinden karşılanamayınca (hukuk?) kur patlıyor, milli gelir kriz öncesine hatta daha da aşağı dönüyor ve kucağımızda ağır bir kriz kalıyor.

Türkiye ekonomisinin girdi-çıktı tablosu analizi ülkemizin kendi tasarrufları ile sağlayabileceği büyüme oranlarının üzerine çıktığı zaman yüksek büyüme oranları ile cari açık arasında büyük bir pozitif korelasyonun varlığını gösteriyor; bu pozitif korelasyon dünyada her ekonomi için de geçerli değil, örneğin, Almanya’da yüksek büyüme oranları ile cari açık arasında bir korelasyon mevcut değil, hatta büyüme dönemlerinde ekonomi cari fazla veriyor, Fransa’da ise Almanya’nın tersine yüksek büyüme oranları cari açığı çok uyarıyor ama Fransa çok güçlü hukuk devletinin sayesinde AB içinde en çok doğrudan yabancı sermaye çeken ülke haline geliyor (Brexit sonrası) ve cari açığın patlaması krize dönüşmüyor.

”Türkiye 2022 senesinde de koşar adım bir döviz krizine doğru gidiyor, aynen 1958’de, 1979’da olduğu gibi”

Türkiye 2022 senesinde de koşar adım bir döviz krizine doğru gidiyor, kendi tasarrufları, kaynakları üzerinde bir büyüme hedefi koyuyor ve kısmen de gerçekleştiriyor, işsizlik oranında da nispi bir gerileme var, bu veriler doğru veriler ama bu süreç, her zaman olduğu gibi büyük cari açıklara neden oluyor, ihracattaki kıpırdanmaya rağmen cari açık büyümeye devam ediyor çünkü ihracatın ithalatı karşılama oranı her ay muntazaman azalıyor, doğrudan yabancı sermaye yatırımı yok mertebesine geliyor; bu durum bize yakın tarihimizde de olduğu gibi bize büyük bir döviz krizini işaret ediyor, aynen 1958’de, 1979’da olduğu gibi.

Ancak, bu kez, Merkez Bankası döviz rezervlerinde ilginç gelişmeler de yaşanıyor, Merkez Bankası bilançosunda sekiz ayda 25 milyar dolarlık net hata ve noksan gözüküyor; bu miktarın ismini muhasebe anlamında artık net hata ve noksan olarak koymak mümkün değil, başka şeyler oluyor.

Türkiye önemli bir ülke ve jeopolitik açıdan da çok önemli; bu kez galiba Türkiye’yi yöneten merkezi idare ilk kez bu ölçüde jeopolitik satarak, batı ile son seksen senede kurulmuş olan kurumsal yapıyı satarak, vazgeçerek cari açık yani döviz krizini çözmeye çalışıyor.

Türkiye ekonomisi çok önemli jeopolitik konumuna rağmen küçük bir ekonomi, ekonominin dünya ekonomisi içinde payı yüzde birin çok altına düşmüş durumda ama nüfusumuz dünya nüfusunun yüzde birinin üzerinde; AKP sonrası gelecek yönetimlerin Türkiye ekonomisinin dünya payını mutlaka nüfus payının üzerine çıkarma hedefi koymak durumunda olmalıdırlar, aksi durum Türkiye’nin her gün mutlak ve nispi olarak fakirleşmesi anlamına gelebilir.

Milli gelirimiz dünya ekonomisinin yüzde birinin altında ve cari açığımız da milli gelirimizin yüzde 6 ya da 7’si mertebesinde olduğu zaman ekonomimizin krize girmemesi için ihtiyaç duyduğu dolar cinsinden miktar 55 ile 60 milyar dolar dolayında olmaktadır ve bu miktar Türkiye’nin bu global ilişkiler ortamında Rusya için, bazı Arap ülkeleri için jeopolitik değerinin ve batı ile seksen senede kurduğu kurumsal ilişkiler bütünün değerinin çok altındadır ve mesela Gazprom bu pahayı ödemeye Putin’in Polonya’nın, Macaristan’ın intikamını alması için hazırdır.

Ancak, unutmamak lazım, jeopolitik ve batı ile kurumsal ilişkiler sadece bir kez pazara çıkarılır; başka bir ifade ile de bu modelin sürdürülebilirliği yoktur, sadece döviz krizini seçimlerin ötesine taşımaya yarayabilir.

”Enflasyonun esas yıkıcı etkisi orta vadede büyüme süreçlerini olumsuz etkilemesi olacaktır”

Bu arada büyümeyi desteklemek ve anlamakta zorlandığımız takıntılar nedeniyle faizlerin üzerine baskı enflasyonda ülkemizi dünya liderliğine taşımaktadır.

Enflasyon ülkemiz iktisat ideolojisi çerçevesinde sıkıntılı bir anlayışla sadece bir bölüşüm süreci olarak algılanmakta, yüksek enflasyonun düşük gelir gruplarından üst gelir gruplarına kaynak aktarımı gerçekleştirdiğine inanılmaktadır; “inanılmaktadır” ifadesini kullanıyorum çünkü bu enflasyon süreçlerinin hangi yönde gelir aktarım mekanizmasına dönüştüğüne yönelik elimizde çok somut veri de bulunmamaktadır ama varsayalım ki bu iddia doğru olsun.

Ancak, enflasyon süreçlerinin daha da olumsuz etkisi yüksek fiyat artışlarının nispi fiyatları çarpıtarak iktisadi aktörlerin doğru piyasa mesajları almalarını engelleyerek rasyonel karar alma süreçlerini olumsuz etkilemesidir ve Türkiye şimdi bu sürece girmiştir ve bu sürecin sonu yanlış iktisadi kararlar, mesela yanlış tasarruf-yatırım kararları üzerinden büyüme ve bölüşüm ilişkilerini çok olumsuz etkilemesidir; enflasyonun esas yıkıcı etkisi orta vadede büyüme süreçlerini olumsuz etkilemesi olacaktır.

Türkiye merkezi yönetimi kısa vadede yüksek büyüme oranları uğruna jeopolitik ve kurumsal yapıyı pazara çıkarmaktansa gerçek bir hukuk devleti inşa sürecini öncelese idi senede altmış milyar doğrudan yabancı yatırım çekmek çok kolay olurdu ve bu yaşadıklarımızı da yaşamazdık.

21. yüzyılda ekonomilerin iki temel girdisi olacaktır: Hukuk ve nitelikli eğitim; Türkiye bu iki alanı da perişan ettiği için gireceğimiz ekonomik krizin uzun sürme ihtimali, Mayıs 2023’de kim iktidara gelirse gelsin her zamankinden fazladır.

(Euronews Türkçe /  Eser Karakaş)

Paylaşın

‘Altılı Masa’da Cumhurbaşkanı Adayı Nasıl Belirlenecek?

Muhalefetin ortak Cumhurbaşkanı adayının kim olacağı sorusu kadar bunun nasıl bir usulle belirleneceği de merak konusu. Bir görüşe göre geçiş süreci çalışması tamamlandıktan sonra Altılı Masa’nın bir toplantı gündemi sadece adaylık olacak.

Liderler bu toplantıda aday önerisini yapacak ya da liderler arasında adaylık beyanında bulunan olacak. O toplantıda karar verilmeyecek. Liderler ortaya atılan ismi ya da isimleri parti kurullarına götürerek değerlendirecek ve tekrar masaya gelerek bir karara varacak. Ancak adayın bu şekilde belirleneceği görüşüne itiraz da var.

Aday belirleme süreci başladıktan sonra bunun parti kurullarına götürülüp değerlendirildiği zaman diliminin kimi spekülatif tartışmalara vesile olup süreci zehirleyebileceğine dikkat çeken ikinci görüşe göre aday belirleme sürecinde en doğrusu liderlerin parti kurullarından tam yetki alarak o toplantıya katılması olacak.

Bu görüşü savunanlara göre kararın verileceği toplantı öncesinde liderler ya da kurmayları düzeyinde bir temas trafiği olabilir ve korunaklı şekilde gerçekleşen bu trafiğin ardından kamuoyuna duyurulan tarihte aday görüşülüp açıklanır.

Altılı Masa dağılır mı?

Gazete Duvar’da yer alan habere göre, Neredeyse her hafta değişik bir başlıkta “Altılı Masada çatlak/kriz var”, “Altılı Masa dağılıyor” iddiası gündeme geliyor. Başta CHP ve İYİ Parti genel başkanları olmak üzere masada oturan liderler bu iddiaları reddetse de tartışmalar dinmiyor. Altılı Masa’nın iki büyük partisinin kurmayları da bu tartışmaların iktidar tarafından büyütüldüğü görüşünde.

İYİ Parti’de “Altılı masa dağılmaz, çünkü bu masayı güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş talebi oluşturdu” diyen bir kurmay ortak “aday çıkarılamasa ya da seçim ittifakı kurulamasa dahi bu masa bu niyet beyanı nedeniyle dağılmaz” diye de ekliyor.

Yine İYİ Parti’den bir başka kurmay da 2018 genel ve 2019 yerel seçimlerinde CHP ile yapılan iş birliğine dikkat çekerek “Bu iş birliği bir sinerji yarattı, topluma umut oldu. Yaşanan tartışmalar masayı etkileyecek bir krize dönüşmez” diyor.

Tüm partilerde masayı koruma isteği ve iradesinin olduğunu söyleyen CHP’li bir yönetici ise, “Polemikler, tartışmalar yaşanabilir. Önümüzdeki süreçte başka tartışmalar da olacaktır ama bu masayı bozan siyasetin çöplüğüne gider. Herkes bu sorumluluğun bilincinde” değerlendirmesinde bulunuyor.

Paylaşın