“Türkiye, S-400’leri Rusya’ya İade Etmek İstiyor” İddiası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiği öne sürüldü.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, Türkiye’nin Rusya’dan 2017 yılında yapılan anlaşma ile satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri konusunda yeni bir adım atmayı değerlendirdiğini ileri sürdü.

“Erdoğan, ABD’nin desteğini kazanmak için Putin’den füzeleri geri almasını istedi” başlığıyla yayınlanan haberde, Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiğini yazdı.

Haberde, Ankara’nın S-400’leri iade etmeye yönelik bir seçeneği gündemine alarak Washington ile bozulan ilişkileri yeniden rayına oturtmayı hedeflediği öne sürüldü.

Bloomberg’e konuşan ve isimleri açıklanmayan kaynaklara göre, S-400’lerin Rusya’ya iade edilmesi halinde Türkiye’nin uzun süredir beklediği F-35 savaş uçakları programına yeniden dahil olmasının önünün açılabileceği değerlendiriliyor.

ABD ve NATO, Türkiye’nin S-400 sistemlerini almasını ve kullanmasına baştan beri karşı çıkıyor. Söz konusu sistem, NATO’nun mevcut savunma ve radar sistemlerine entegre edilemiyor. ABD bu nedenle 17 Temmuz 2019’da Türkiye’yi, proje ortağı olduğu F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretim sürecinden çıkarmıştı.

Haberde Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının konuya ilişkin yorum yapmadığı, Kremlin’in ise iki lider arasındaki görüşmede böyle bir talebin gündeme gelmediğini savunduğu aktarıldı.

Bloomberg’in haberinde, Washington’ın son dönemde Ankara üzerindeki baskısını artırdığı ve Türkiye’den ileri düzey Rus savunma teknolojilerinden vazgeçmesini istediği ifade edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayında Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede de Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılım ihtimalinin ele alındığına dikkat çekildi.

Ankara’daki ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın da Aralık başında yaptığı açıklamada, Türkiye’nin S-400 dosyasını kapatmaya yakın olduğunu söylediği ve sorunun önümüzdeki dört ila altı ay içinde çözülebileceğini dile getirdiği hatırlatıldı.

Türkiye’nin S-400 alımına NATO müttefikleriyle ilişkilerin gerildiği bir dönemde karar verdiğine işaret edilen haberde, Ankara’nın o süreçte ABD’den Patriot hava savunma sistemi almak istediği ancak bu yönde somut bir anlaşmaya varılamadığı aktarıldı.

Bloomberg’e göre Türkiye, S-400’ler için ödediği bedelin telafi edilmesini de gündemine aldı. Bu kapsamda maliyetin, Rusya’dan yapılan petrol ve doğal gaz ithalatı üzerinden dengelenmesi gibi seçeneklerin değerlendirildiği, ancak bunun ayrı müzakereler gerektirdiği ifade edildi. S-400’lerin Türkiye’ye maliyetinin 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

Türkiye’nin hava savunma ağının en uzun menzilli sistemi şu anda S-400’ler; ancak o da kullanılamıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Kurtulmuş: Barış Olmadan İstikrarın Olması Mümkün Değil

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, 16. Büyükelçiler Konferansı kapsamında Ankara’da bulunan Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerinde görev yapan Büyükelçileri Meclis’te kabul etti.

Programda konuşan Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı: “Dünyada her alanda büyük değişimlerin yaşandığı, çok doğal olarak da bunların devletler arasındaki ilişkilere, uluslararası ilişkilere birebir yansıdığı bir dönemden geçiyoruz. Belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Her şeyin çok hızlı değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla bu dönemi iyi anlamak, bunun gereklerine karşı tedbirlerimizi iyi geliştirmek ve Türkiye olarak bir bölgesel güç ve küresel aktör olma iddiasındaki bir ülke olarak tedbirlerimizi ona göre almak mecburiyetindeyiz.

Hiç şüphesiz dünyayı yönettiğini zannettiğimiz kuralların da bir bir her birisinin aşındığı hatta kağıt üzerinde çok güzel sözler olarak durmakla birlikte fiili hayatta hiçbir etkilerinin olmadığını da müşahede ediyoruz. Bunun yanında dünyadaki düzeni tanımlamak bakımından farklı süreçlerin eş zamanlı olarak ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Tek kutuplu dünya sisteminin sona ermesiyle birlikte çok kutupluluk bütün unsurlarıyla birlikte gelişmeye başlıyor ama bunun yanında hem küreselleşme hem bölgeselleşme eğilimlerinin fevkalade ciddi bir şekilde eş zamanlı ve yan yana yürüdüğünü görüyoruz. Bütün bunların hepsinin diplomaside de farklı alanlarda güçlü bir şekilde mücadele etmeyi gerektirdiği aşikardır.

Düne göre alışık olmadığımız yeni durumların, yeni çelişkilerin, yeni çatışmaların, yeni gerilimlerin olduğu ama aynı zamanda yeni fırsatların da ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Biz insanoğlu olarak yaşadığımız dönemi adlandırmayı, tanımlamayı severiz. Uzay çağı, sanayi toplum vesaire gibi tanımlarla geçmiş dönemde yaşanan gelişmeleri tanımladık. Herhalde bu dönemi tanımlamak gerekirse, yeni bir eşikte olduğumuz aşikardır. Bu yeni eşik, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına doğru gidiyor mu gitmiyor mu bilmiyoruz. Ama bu yeni eşiği eğer tanımlamak gerekirse ‘yeni zamanların eşiği’ olarak tanımlanabilir. Önümüze yeni, belirgin ve ilginç zamanların gelmekte olduğu, geldiği aşikardır. Dolayısıyla bizim de Türkiye olarak bütün bu süreçlerdeki devasa geniş bir alana yayılmış bu gelişmeleri yakinen takip etmek ve buna göre hareket etmek mecburiyetimiz vardır.

Çok şükür Türk dış politikası olarak özellikle son yıllarda fevkalade etkin ve ciddi atılımlar içerisinde olduğumuzu hepimiz iftiharla izliyoruz. Türk dış politikası öncelikle ilkeli ve kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Hele hele böyle bir dünyada, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışıyla günü günü gün ederek dış politikayı kurmak mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve Türkiye olarak buna göre hareket ediyoruz.

Bölgemizdeki sorunların hepsinin çözülebilmesi için barış, istikrar ve güven perspektifini fevkalade güçlü bir şekilde koruyor ve çevremizdeki ülkelere de telkin ediyoruz. Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta Türkiye’nin takındığı tutum, Kafkaslar’daki gerilimlerde ortaya koymuş olduğu tavır, Gazze’de ateşkesin sağlanması ve İsrail’in saldırganlıklarının durdurulması konusunda ortaya koyduğu tavır tam da bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir. Bu anlayışla dış politikamızı fevkalade güçlü bir şekilde kurgulamaya çalışıyoruz. Bu anlayışın bölgeye ve insanlığa sağlayacağı en önemli hususiyetlerden birisi normalleşmenin temin edilmesi ve normalleşme ile birlikte bölge halklarının da yakınlaşmasının sağlanmasıdır. Bütün bunları yaparken de prensipli müzakereler ilkesinden asla ayrılmadığımızı görüyoruz.

Türk dış politikasının bir diğer özelliği insani diplomasidir. Bu insani diplomasi vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafındaki ihtiyaç sahibi olan insanlara en kısa sürede ve en etkin şekilde ulaşabilmeyi başarıyoruz, bunun için gayret sarf ediyoruz. Başta Filistin, mazlum ve mağdur Filistin halkı, Gazze halkı olmak üzere, başta mazlum ve mağdur Afrika halkları olmak üzere bu insanlara insani bakımdan her türlü desteği sağlamak için diplomasimizi en etkin şekilde kullanmaya gayret ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye bugün dünyada lider diplomasisini en iyi şekilde uygulayan birkaç ülkeden birisidir. Liderin üzerinden, liderin güçlü liderlik vasıfları ve karakteri üzerinden birçok zor meselenin nasıl çözüldüğünü hepimiz biliyoruz, sizler de yakinen muhatapları olarak şahitlerisiniz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçte en önemli dış politika artılarından birisinin de lider diplomasisi, güçlü lider diplomasisi olduğunun altını çizmek isterim.

Türkiye’nin dış politikadaki bir başka özelliği ise çok taraflı ve etkin bir diplomasi icra etmiş olmasıdır. Artık Türkiye’nin herhangi bir bölgenin, herhangi bir ülkenin kuyruğuna takılıp herhangi bir paktın peyki olarak durması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin yönü her zaman söylediğimiz gibi ne doğuya dönük ne sadece Batı’ya dönüktür. Türkiye ne şu tarafın uydusu ne bu tarafın yörüngesinde bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin, ısrarla vurguladığımız gibi, bir tek ekseni vardır, o da Türkiye eksenidir.

“Meşruiyetimizi dış politikada da milletin iradesinden alırız”

Türk dış politikası iddialıdır, kararlıdır ve tutarlıdır. Bu bölgede, bu coğrafyada, bu zaman diliminde Türkiye’ye iddiasız olmak yakışmaz. Dahasını söyleyeyim; iddiasız olan bir Türkiye de bu coğrafyada ayakta duramaz. Dolayısıyla bu temel ilkelerde iddiamızı, kararlılığımızı ve ölçülü bir şekilde sürdürdüğümüz dış politika faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Hiç şüphesiz bunları yerine getirirken dört temel ilke de bizim pusulamız olacaktır. Bunlardan birisi tutarlılık. Zikzak çizmeyen, bir o tarafa bir o bu tarafa dönmeyen, sözünü güçlü bir şekilde söyleyen, bu sözü de gücüyle, hem yumuşak gücüyle hem de sert gücüyle tahkim eden bir Türkiye olmak mecburiyetindeyiz. İkincisi meşruiyettir. Meşruiyet olmayan bir sözün ne kadar güçlü olursa olsun karşılığı yoktur. Bizim anladığımız sözümüzün meşruiyetinin arkasındaki en büyük güç ise bizatihi milletin iradesidir. Biz meşruiyetimizi sadece iç politikada değil, dış politikada da meşruiyetimizi milletin iradesinden alır, milli iradeden alır, milletin gücünden alırız.

Bizim bu istikamette yürürken pusulamızın üçüncü özelliklerinden birisi ise vicdandır. Bu tür konular devlet yönetimleri, dış politika ülkeler arasındaki ilişkiler sadece matematik denklemlerden ibaret değildir. Mutlaka ve mutlaka vicdanı işin orta yerine koymak ve vicdanı da pusulamızın önemli unsurlarından biri haline getirmek zorundayız. Aksi takdirde bugün dünyada çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi vicdansızların elinde koskoca dünya zıvanadan çıkar ve kendi özelliklerini kaybeder, insani özelliklerini kaybeder. Bu vicdan pusulamız dolayısıyla bugün Türkiye özellikle Gazze diplomasisi çerçevesinde insanlık cephesinin öncüsü olmuştur.

Hiç şüphesiz pusulamızın dördüncü önemli unsuru ise zamandır, zamanın ruhudur. Zamanın ruhuna uygun olmayan fikirler ne kadar güçlü şekilde telaffuz edilirse edilsin bunların başarıya ulaşması mümkün değildir. Biz de zamanın çok hızlı aktığını biliyoruz. İşlerin çok hızlı geliştiğini biliyoruz. Ama burada hem sakin, aklı başında işlerimizi yürüteceğiz hem de işlerimizi en hızlı şekilde yapacağız. Sakin olmakla hızlı olmak birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı iki temel unsurdur. Bu çerçevede, bu ilkeler çerçevesinde dış politikamızı sürdürdüğümüz müddetçe bugün bizim için çok ileride gibi görülen birçok hususun da yakın dönemde gerçekleştiğine bizzat şahit olacağız. Türkiye, bütün bu özellikleriyle ve bunları hayata geçirme kararlılığıyla bir bölgesel güç olma ve küresel aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Parlamenter diplomasiyi dünyada en iyi kullanan ülkelerden birisiyiz. TBMM’de, buradan aşağı yukarı görüyorum, her masada dış ilişkilerle ilgili bir komisyon başkanı arkadaşımız oturuyor. Bir taraftan Dış Komisyonlarımız, bir taraftan Dostluk Gruplarımız, bir taraftan Meclis Başkanlığımız olarak dünyanın her yerinde böyle hemen hemen her hafta birçok yerde arkadaşlarımız ikili ya da çok taraflı temaslarını gerçekleştiriyor, Türkiye’nin tezlerini dünyanın en ücra noktasına kadar anlatıyor ve özellikle oralarda kurdukları ilişkilerle birlikte büyük bir dostluk köprülerini dünyanın en uzak noktalarıyla aramızda oluşturuyor.

Bu bölgede Türkiye’nin güçlü bir şekilde ayakta durmaktan başka şansı yoktur. Bunu hepimiz söylüyoruz, görüyoruz ve bunu gerçekleştirmek için gayretle mücadele ediyoruz. Çünkü burası tarih boyunca, tarihçilerin ‘Bereketli hilal’ dediği coğrafyanın tam merkezidir. Tarihte bütün büyük güçlerin gelip hakim olmak istediği, etkin olmak istediği bölge burasıdır. Kafkaslar’ın, Akdeniz’in, Orta Doğu’nun, Anadolu kıtasının olduğu bu merkez. Bu merkezin coğrafyası da Anadolu kıtasıdır. Dolayısıyla merkezi de burasıdır. Dolayısıyla burada ayaklarımızı çok güçlü şekilde yere basmak zorundayız.

Bu bölge üzerinde, çok uzak dönemlere gitmeye gerek yok, öyle 1.Sykes Picot’ya falan gitmeye gerek yok, son dönemlerde özellikle son 25-30 yıllık süre içerisinde bu bölgenin 2. Sykes Picot planlarıyla nasıl paramparça edilmeye çalışıldığını, nasıl etnik ve mezhebi çatışmalar ekseninde bölündüğünü, birbirlerine şimdiye kadar düşman edilememiş olan halkların düşman edilmesi için nice hain emperyal planların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Bu çerçevede aradaki husumetin kalıcı hale getirilmesi için ellerine silah verdikleri vekil unsurlar vasıtasıyla halkların arasına düşmanlık kurmak için neler yaptıklarını gayet iyi biliyoruz.

Bu süreçlerde en büyük bedel ödemiş ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Cumhuriyetimizin 102’nci yılındayız. Bu 102 yılın 50 yılı terörle geçmiş olan bir ülkeyiz. Neredeyse cumhuriyetimizin tarihinin yarısı terör belasıyla uğraşmış olan bir ülkeyiz. On binlerce insanımız ölmüş. Binlerce güvenlik kuvvetimiz şehit olmuş. Aynı şekilde bu ülkenin muazzam kaynakları terörle mücadele ya da terörün açtığı zararlar dolayısıyla kaybedilmiş. 2013 yılında bizzat bizim yaptığımız bir araştırmada o günkü rakamlarla terörün alternatif maliyetleri ile birlikte toplam Türkiye’ye verdiği zarar 1,3 trilyon dolardı. Herhalde bu rakam güncellenirse en az bunun iki katı olduğu aşikardır.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgede sözünü güçlendirmek ve dünyada etkin bir ülke olmak için bu terör meselesini artık geride bırakması, tarihin tozlu raflarına bırakması lazım. Bunun için başında itibaren söylediğimiz, iç kaleyi tahkim etmeden dışarıdan gelecek olan saldırılara karşı ayakta duramayız. Türkiye’nin iç kaleyi tahkim etmek amacıyla başlatmış olduğu Terörsüz Türkiye süreci çok şükür kısa bir süre içerisinde önemli bir noktaya gelmiştir. Ümit ediyoruz ki en kısa sürede örgütün içeride ve dışarıda bütün bileşenleriyle birlikte silah bırakma çağrısına uyarak, kendisini fesih sürecinin tamamlanmasıyla birlikte artık bu meselenin tamamen ortadan kalkacağı aşikardır.

Terörsüz Türkiye’nin aynı zamanda bir terörsüz bölge olduğuna da inanıyor ve böyle olması için de gayret sarf ediyoruz. Terörsüz Türkiye’nin sağlanması, Suriye’de terörün bitmesi, Irak’ta terörün bitmesi, Lübnan’da terörün bitmesi, bölge ülkelerine gerçekten huzur ve güvenliğin gelmesi anlamına gelecektir. Bunun için bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kurumları, istihbarat birimleri, terör örgütü ile bir şekilde bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili süreci yönetirken diğer yandan da Türkiye’de ilk sefer şimdiye kadar rahmetli Demirel zamanında, Özal zamanında, rahmetli Erbakan zamanında ve çeşitli kereler örgütün bitirilmesi, PKK’nın bitirilmesiyle ilgili işler yapılmış ama maalesef terörün bitmesini istemeyen odakların çabalarıyla bütün bu süreçler akim kalmıştı.

Son dönemde, AK Parti iktidarları döneminde 2013 yılında da bu süreç belli bir olgunluğa gelmiş, o dönemki başta FETÖ unsurları olmak üzere birtakım unsurlar tarafından o süreç heba edilmişti. Şimdi inşallah öyle olmayacak. Bir kere kararlılıkla bu süreç sürdürülüyor ve ilk sefer geçmiş dönemden farklı olarak siyaset yani, milli irade bizatihi bu meseleyi gözetlemek ve yönetmek için bir kararlılık oluşturdu.

Bu salonda Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun toplantılarını gerçekleştirdik. 12 partinin 11’i Komisyon’a başlangıçta üye verdi ve fevkalade büyük bir demokratik olgunlukla, hiç kimse birbirine üst perdeden konuşmadan, hiç kimse kendi tezini diğerlerinin üzerinde baskın tez haline getirmek için gayret etmeden bu süre içerisinde çok nezih, çok demokratik bir tartışma ortamıyla süreç 19 toplantıyla belli bir noktaya geldi. Burada toplumun, bu meselenin çözülmesine ilişkin fikri olan bütün kesimleri birbirleriyle taban tabana zıt fikirlere sahip olmasına rağmen geldiler, burada konuştular.

Şehit aileleriyle başladık. Bu süreçten zarar görmüş olan ailelerin temsilcileri geldi, gazilerimiz geldi. Üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütleri, toplumun bütün kesimleri, barolar, iş dünyası ile ilgili kuruluşlar, sendikalar, herkes geldi görüşlerini söyledi. Çatışma çözümleri üzerine çalışmış olan öğretim üyesi arkadaşlarımız dünya deneyimlerini burada paylaştılar ve muazzam bir müktesebat oluştu. Bunun sonucunda da inşallah şu geldiğimiz noktada, partiler bugün yarın artık son olarak bize raporlarını verecekler ve en sonunda Komisyon, bu çalışmalarının sonucunu nihai bir raporla, yine ümit ederim ki ittifakla aldığı bir kararla Türkiye kamuoyuyla paylaşacaktır.

Bu siyasi çabanın ilk sefer olduğunu, Türkiye deneyimi bakımından, dünya deneyimleri ile kıyasladığımız zaman da çatışma çözümlerinde başka ülke örneklerinde 8-10 yılda gelinen noktaya, Türkiye’nin 6-7 ay gibi kısa bir süre içerisinde gelmesi ise fevkalade önemlidir. Ümit ediyorum, bu demokratik olgunluk düzeyi yüksek tartışmaların sonucunda Türkiye demokrasisi bakımından da önemli bir tecrübeyi Türk demokrasi tarihine kazandırmış olacağız. Partiler bir araya gelebilir, taban tabana zıt fikirleri olabilir ama memleketin ortak meselesinde ortak istikamette fikirlerini ortaya koyarlar ve çözüme ulaşmak için gayret sarf ederler.

İnşallah, iftiharla söylerim ki, bu sonuç başarıyla biterse, ki öyle olacak, bu modeli ‘Türkiye Modeli’ olarak çatışma çözümleri konusunda dünyaya örnek olacak bir model olarak dünyanın birçok siyasal bilgiler fakültesinde, uluslararası ilişkiler ile ilgili eğitim veren yerlerde bunun okutulacağına inanıyorum. İnşallah bu süreç başarıyla sona erdirilecektir. Hep söylediğim bir şeyi söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Bu sefer biz kazanacağız. Bu sefer Türkiye kazanacak. Bu sefer emperyalistler, onların oyuncakları bunu kazanamayacak. Ne olursa olsun inşallah Türkiye kazanacak, milletimiz kazanacak ve terörü ilanihaye Türkiye’nin gündeminden kaldıracağız.”

Paylaşın

7 Vekile Ait Dokunulmazlık Fezlekeleri Meclis’te: Özgür Özel…

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de aralarında bulunduğu yedi milletvekiline ait on dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin fezlekeler, TBMM’ye ulaştı. Özel’in üç fezlekesi bulunuyor.

Haber Merkezi / Meclis Başkanlığı’nca, komisyona, “Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi” sunulan 7 milletvekilinin isimleri şu şekilde:

CHP Genel Başkanı ve Manisa Milletvekili Özgür Özel, CHP İstanbul Milletvekili Cemal Enginyurt, İYİ Parti Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban, CHP Edirne Milletvekili Ahmet Baran Yazgan, CHP Grup Başkanvekili ve Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, İYİ Parti Muğla Milletvekili Metin Ergun, CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz.

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

Paylaşın

İmamoğlu’nun “Bilirkişi” Davası 30 Mart’a Ertelendi

Hakkında 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası ve siyasi yasak talep edilen İmamoğlu’nun “bilirkişi” davası 30 Mart Pazartesi gününe erteledi. Davanın 2. duruşması 26 Eylül’de yapılmıştı.

Haber Merkezi / Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, “yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamalarıyla açılan davanın üçüncü duruşması yapıldı.

Salona duruşmayı izleyenlerin alkışları eşliğinde getirilen İmamoğlu, TSİ 10:09’da kürsüye gelerek savunmasına başladı. Yaklaşık 1 saat 25 dakika konuşan İmamoğlu’nun savunması sırasında izleyiciler, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını alkışladı.

İmamoğlu savunmasında, “Bu işi organize edenlere sesleniyorum. En büyük duruşma salonu yapılıyor. Görüyorum ki inşaatı başlamış. Boynunuza asacağınız o kara leke madalyonu, hayırlı uğurlu olsun. Ey iktidar, 64 yıl sonra aynı ayıbı, aynı utancı tekrar ediyorsunuz. Bu zihniyet, bu ülkeye Silivri’de Yassıada’yı kuruyor, hayırlı uğurlu olsun. Tarihe kara bir leke olarak geçtiniz” diye konuştu.

Savunmasında davanın siyasiliğini eleştiren İmamoğlu, “Hakikati söyleme cesaretini yargılıyorsunuz. Bir cümlem, bir teşebbüsüm değil; çürümüş düzeni söylememdir. Bu kötülükleri söylemek ne zamandır ihanet sayılıyor. Asıl teşebbüs, milleti etkisiz bırakmayı teşebbüstür. Siyaseti kelepçelemeye teşebbüstür. Bana diyorsunuz ki ‘Yanlış yapanı anlatamazsın’. Bunu bana kim söyleyebilir? Hiçbir yurttaşa kimsenin söyleme hakkı yok” dedi ve şu ifadeleri kullandı:

“Benim sustuğum gün bu ülke konuşamaz hâle gelir. O yüzden susmuyorum. Doğruları söylemeye, hak, hukuk mücadelesini büyütmeye devam edeceğim. Hiçbir fert de durmasın.”

Davanın arka planı

Davanın merkezinde, İmamoğlu’nun 27 Ocak’ta Saraçhane’de yaptığı “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısında kullandığı ifadeler yer alıyor. Söz konusu toplantıda, bazı belediyelerle ilgili soruşturmalarda bilirkişi olarak görev alan bir kişinin, daha önce sahte bilirkişi raporu düzenlemekten yargılandığını öne süren İmamoğlu, “Savcılar herhalde biliyordur bunu” demişti.

Bu açıklamanın ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hızla harekete geçerek İmamoğlu hakkında soruşturma başlatmıştı. Aynı hafta, söz konusu bilirkişiyle yapılan bir telefon görüşmesini ekrana taşıyan Halk TV yöneticisi Suat Toktaş da tutuklanmış, hakkında “Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kayda Alınması” ve “Bilirkişiyi Etkilemeye Teşebbüs” suçlamalarıyla soruşturma başlatılmıştı.

İmamoğlu hakkında hangi dava ve soruşturmalar var?

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı iken Ekrem İmamoğlu 19 Mart sabahı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “yolsuzluk” ve “terör” suçlarından başlattığı iki ayrı soruşturma kapsamında gözaltına alındı. 23 Mart’ta “yolsuzluk” soruşturmasından tutuklandı ve görevden uzaklaştırıldı.

Ekrem İmamoğlu hakkında, “terör” soruşturması kapsamında verdiği ifadesinde iki savcıya yönelik sözleri nedeniyle yeni bir soruşturma açıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İmamoğlu’nun “terör” soruşturması için 23 Mart’ta verdiği ifadesinde Terör Suçları Soruşturma Bürosu’nda görevli olan iki Cumhuriyet Savcısı hakkındaki sözleri nedeniyle “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret” suçundan 13 Mayıs’ta soruşturma başlatıldığını açıkladı.

“Terör soruşturması”, 31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde gündeme gelen “kent uzlaşısına” dayanıyor. İmamoğlu’nun siyasi kariyeri açısından en kritik süreçlerden bir diğeri de kamuoyunda “ahmak davası” olarak bilinen dava.

Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerde İBB Başkanı seçildi. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İBB Başkanlığı seçimini iptal etmesinin ardından 23 Haziran 2019’da yinelenen seçimi İmamoğlu bu kez 806 bin oy farkla kazandı.

İmamoğlu, aynı yıl Ekim ayında Fransa’nın Strasbourg kentinde seçimlerin iptal edilmesini eleştiren sözleri sonrası dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile polemiğe girdi. İmamoğlu hakkında “YSK üyelerine hakaret ettiği” iddiasıyla iki yıl sonra 28 Mayıs 2021’de dava açıldı.

İmamoğlu, İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada 14 Aralık 2022’de 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı ve kendisine Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 53’üncü maddesi uyarınca hakkında “siyasi yasak” hükmü uygulandı. Karar istinafa taşındı; dosyada henüz bir karar verilmedi.

Belediyelere yönelik soruşturmaların hızlandığı tarihlerde İmamoğlu’nun İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek hakkında söylediği sözler de dava konusu oldu.

İmamoğlu, geçmişte Adalet Bakanı Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Gürlek’in bu sebeple tarafsız olamayacağını söyleyerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalarının siyasi nitelikte olduğunu iddia etmişti.

İmamoğlu’nun bu yorumları nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma 20 Ocak 2025’te kabul edildi.

“Tehdit ve terörle mücadelede görev alan kişileri hedef göstermek” suçlamalarıyla yargılanacak olan İmamoğlu’nun 7 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılması, kamu görevinden menedilmesi, seçme ve seçilme ehliyetinden yoksun bırakılması talep ediliyor. Dava 11 Nisan’da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

İmamoğlu’nun diplomasının iptaline giden süreçte açılan soruşturma 1990 yılında Kuzey Kıbrıs’taki Girne Amerikan Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi’ne yaptığı yatay geçişin usulsüz olduğu ve üniversite diplomasının geçersiz olduğu iddialarıyla 22 Şubat’ta açıldı.

İmamoğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında “resmi belgede sahtecilikle” suçlandı.

İBB Başkanı İmamoğlu CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek amacıyla 23 Mart’ta yapılan ön seçimlere katılmak için 21 Şubat’ta adaylık başvurusunda bulunmuştu. İstanbul Üniversitesi 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal etti.

2023 yılında İmamoğlu hakkında Beylikdüzü Belediye Başkanlığı yaptığı 2015 yılında düzenlenen bir ihale ile ilgili de dava açıldı. İmamoğlu hakkında bir diğer dava 25 Ekim 2022 tarihinde yaptığı konuşmada Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı hakkındaki sözleri nedeniyle açıldı.

İmamoğlu ile ilgili İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen etkinliklerde yapılan harcamalar sebebiyle “görevi kötüye kullanma” suçlaması ile de bir soruşturma açıldı. Soruşturma henüz davaya dönüşmedi.

Paylaşın

Sessiz Takip Büyük Kar: İnternette Her Adımınız Nasıl Paraya Dönüşüyor?

Dijital çağda her tıklama, her kaydırma, hatta her duraksama bir iz bırakıyor. Bu izler, artık dev teknoloji şirketlerinin en değerli hammaddesi: Kişisel veri.

Haber Merkezi / Milyarlarca kullanıcının gündelik dijital alışkanlıkları, dev platformlar tarafından işleniyor, analiz ediliyor ve ticari bir ürüne dönüştürülüyor. Üstelik çoğu zaman kullanıcıların haberi bile olmadan.

İnternette attığınız her adımın para ettiği gerçeği, giderek daha görünür bir hal alıyor.

Reklam teknolojileri, şirketlerin “ne satın almak isteyeceğinizi” siz daha farkında olmadan tahmin edebilmesine olanak sağlıyor. Bu öngörüler, kişiye özel reklamlar olarak karşınıza çıkıyor; bazen masum bir öneri gibi, bazen de rahatsız edici bir gölge gibi…

Uzmanlara göre sorun yalnızca verilerin ticari amaçla kullanılması değil; bu verilerin nasıl toplandığı, kimlerle paylaşıldığı ve ne kadar süre saklandığı. Üstelik algoritmalar büyüdükçe, takip mekanizmaları da daha görünmez hale geliyor.

Kullanıcı sözleşmeleri sayfalarca sürüyor, ama gerçek izleme çoğu zaman bir çerez ayarı penceresine sığmayacak kadar karmaşık.

Günümüzde dijital takip, sadece reklamlardan ibaret değil. Konum bilgileriniz, sağlık verileriniz, sosyal medya etkileşimleriniz ve çevrimiçi davranışlarınız, çeşitli sektörler için altın değerinde.

Ve bu altın madeninin sahibi genellikle kullanıcılar değil; dev platformlar.

Şeffaflık talep etmek bir başlangıç. Daha bilinçli izinler, daha katı veri koruma yasaları ve güçlü denetim mekanizmaları, dijital ekonominin geleceğini belirleyecek anahtarlar arasında. Aksi takdirde verilerinizin kimlerin elinde olduğu sorusu, dijital dünyanın en büyük karanlık noktası olmaya devam edecek.

Sonuç açık: Veri çağında güç, veriyi elinde tutanlarda. Ve takip edilip edilmediğinizi anlamak için, artık ekranın sağ üst köşesindeki küçük bir çerez uyarısından fazlasına ihtiyacınız var.

Paylaşın

Gençler Neden Kendilerini Güvensiz Hissediyor?

Gençlerdeki suç korkusu, çoğu zaman suç oranlarındaki artıştan çok “algıdaki genişleme” ile açıklanıyor. Ancak bu korku, gençlerin yaşam tarzlarını, hareket özgürlüklerini ve sosyal ilişkilerini doğrudan etkiliyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda gençler arasında belirgin şekilde yükselen “suç korkusu”, artık yalnızca istatistiklere yansıyan bir olgu değil; günlük yaşamın, dijital dünyanın ve toplumsal atmosferin şekillendirdiği karmaşık bir gerçeklik.

Peki gençler neden kendilerini her zamankinden daha güvensiz hissediyor?

Geleneksel medyanın yerini büyük ölçüde sosyal ağlar almış durumda. Artık her olay, saniyeler içinde binlerce genç tarafından izleniyor, paylaşılıyor, tartışılıyor. Videoya çekilen kavga anları, hırsızlık görüntüleri ya da sokak şiddeti, gençlerin zihinlerinde “tehdit her yerde olabilir” algısı oluşturuyor.
Uzmanlar, “algılanan güvenlik” ile “gerçek güvenlik” arasındaki farkın giderek açıldığını vurguluyor.

İşsizlik, eğitim maliyetleri, konut sorunları… Ekonomik tablo gençler için zaten yeterince ağır. Bu belirsizlik, gençleri kırılgan ve güvensiz hissettiren bir zemin hazırlıyor. Ekonomik stres, güvenlik kaygılarını da tetikliyor. “Düzensizlik” duygusu, günlük hayatta şiddet ve suç korkusuna dönüşebiliyor.

Büyük şehirlerde yaşam, kalabalık toplu taşıma, karanlık sokaklar, gece geç saatlerde ulaşım zorluğu gibi faktörlerle gençler için ekstra risk algısı yaratıyor. Özellikle kadın gençler, taciz ve takip edilme korkusunun gölgesinde günlük rutinlerine devam ediyor.

Kentsel dönüşümle birlikte ortaya çıkan sosyal kopukluklar da bu korkuyu besliyor. Mahalle aidiyeti azaldıkça güven duygusu da zayıflıyor.

Ebeveynlerin güvenlik endişesi, her ne kadar koruma amaçlı olsa da gençlere olumsuz şekilde geçiyor. Sürekli “dikkat et”, “gece yalnız çıkma”, “o bölge tehlikeli” uyarıları, özellikle ergenlik dönemindeki gençlerde tehdit algısını pekiştiriyor.

Uzmanlar, sürekli işlenen şiddet içeriklerinin gençlerde travmatik stres yarattığını belirtiyor. Bu durum, gençlerin dünyaya daha tehditkâr bir gözle bakmasına neden oluyor. Kontrol edemeyecekleri bir ortamda yaşadıklarını düşünmek, suç korkusunu daha da artırıyor.

Gerçek tehlike mi, büyüyen algı mı?

Gençlerdeki suç korkusu, çoğu zaman suç oranlarındaki artıştan çok “algıdaki genişleme” ile açıklanıyor. Ancak bu korku, gençlerin yaşam tarzlarını, hareket özgürlüklerini ve sosyal ilişkilerini doğrudan etkiliyor.

Dolayısıyla uzmanlar, hem medyanın hem de ailelerin sorumluluğuna dikkat çekiyor: Daha dengeli bir bilgilendirme ve gençlerin güven duygusunu destekleyen politikalar, korku dalgasını hafifletebilir.

Paylaşın

AYM’den Ötanazi İçin “Acısız Ölüm” Savunması

Anayasa Mahkemesi (AYM), belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığını belirterek, ötanazinin “ağrısız – acısız ölüm” olduğuna işaret etti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), sokak köpeklerinin barınaklarda toplatılması ve “tehlikeli” görülenlerin ötanazi yoluyla öldürülmesine izin veren Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’daki değişikliklerin iptali istemiyle açılan davada verdiği ret kararının gerekçesini açıkladı.

AYM’nin bu yasal düzenlemeye ilişkin 7 Mayıs 2025’te verdiği kararının gerekçesi, yedi ay sonra bugünkü Resmî Gazete’de yayımlandı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın aktardığına göre; Kararda, belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığı belirtilirken, ötanazinin “ağrısız-acısız ölüm” olduğuna işaret edildi. Karara muhalefet eden üyeler ise kanunla ötanazinin istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürüldüğüne dikkat çekti, “toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı ihlal etmektedir” dedi.

İnsan sağlığına yönelik olarak hayvanlardan kaynaklanan risklere karşı koruyucu tedbirlerin alınmasının, bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından da kaynaklanan bir zorunluluk olduğu savunuldu. Kararda, sahipsiz köpeklerin tamamen kontrolsüz kalmasının ve popülasyonlarındaki artışın korkuya neden olduğu ve fiziksel saldırı riski barındırdığı belirtildi. Bunun “Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı yönünden zarar doğurabileceği açıktır” denildi.

Dolayısıyla Anayasa’nın 56. maddesi kapsamında dengeli ve sağlıklı bir çevrenin temini için diğer tüm unsurlarda olduğu gibi hayvanların da nitelik ve popülasyon itibarıyla insan sağlığını tehdit etmeyecek ölçüde belli bir dengede tutulması gerektiği belirtilen kararda, şu değerlendirmeye yer verildi:

“Bu bağlamda devletin insan sağlığını dikkate alarak havyan popülasyonunun belli bir seviyede tutulmasını sağlayacak ya da sayısının artırmasını önleyecek tedbirler alması gerekebilir. Aksi durum hayvan popülasyonunda kontrolsüz bir artışa neden olmak suretiyle Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devletin bireylere sağlamakla yükümlü olduğu sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama imkânını ortadan kaldırabilecektir.”

Gerekçede, sahipsiz sokak hayvanlarının bakımevinde toplatılması maddesi ele alındı. Sahipsiz evcil hayvanların insanların sağlığı ve vücut bütünlüğü açısından oluşturabileceği risklerin ortadan kaldırılması amacıyla öngörüldüğü anlaşılan kuralların yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının bir gereği olduğu gibi bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan ihtiyacı da karşılamaya yönelik olduğu ifade edildi.

Özellikle köpeklerin sahiplenilmeden bakılması modelinin ortadan kaldırılmasının bunların insanın yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelik olarak yol açabileceği tehlikelerin bertaraf edilmesine katkı sunacağı savunulan kararda, “Bu hayvanların insan sağlığına yönelik olarak sebep olduğu tehlikenin önlenmesi bakımından ne tür bir kontrol modelinin benimseneceği hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır” denildi. Kararda, “Sonuç olarak sahipsiz hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakımevlerine alınması ve burada barındırılması yönteminin benimsenmesinin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülükle çelişen bir yönü bulunmadığı değerlendirilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Kanunun en tartışmalı maddesi, sokak köpeklerine ötanazi işlemi uygulanmasıydı. Anayasa Mahkemesi, bu maddenin iptali talebini oy çokluğuyla reddetti.

Kararda, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara ötanazi işlemi uygulanmasının neden Anayasaya aykırı olmadığı anlatıldı.

Kanun koyucunun insanın sağlığı ve vücut bütünlüğüne tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların kapsamını tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunduğu belirtilen kararda, “Kanun koyucunun bu husustaki tercihinin değerlendirilmesi anayasallık denetimi dışındadır” denildi. Kararda, bu yetki şöyle anlatıldı:

“Dolayısıyla kanun koyucunun, yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkının öngördüğü koruyucu tedbirler alma yükümlülüğü kapsamında diğer yöntemlerin yetersiz olacağının anlaşıldığı durumlarda belli şartlar altında öldürme yöntemine de cevaz veren düzenlemeler yapması mümkündür.”

Öte yandan tedbirin uygulanması sürecinde sahipsiz köpeklere fiziksel ve manevi olarak en az seviyede acı verecek yönteme başvurulmasını sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığını “değerlendiren” Anayasa Mahkemesi, gerekçesinde şöyle devam etti:

“Kuralda sahipsiz köpeklerin öldürülme usulü olarak öngörülen ötanazi Yunanca “eu” (iyi) ve “thanatos” (ölüm) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmekte olup yalnızca yaşamın sonlandırılmasına karar verme hakkı değil ağrısız-acısız ölüm anlamında da kullanılmaktadır. Kuralda ötanazi tedbirinin istisnai olarak belirli koşulların bulunması hâlinde uygulanması öngörülmektedir.”

5996 sayılı Kanun’a göre ötanazi işleminin veteriner hekim tarafından veya onun gözetiminde yapılması gerektiği kaydedilen kararda, “Dolayısıyla anılan Kanun’da ötanazi tedbirine ilişkin olarak ilgili otoritelere tanınan yetkinin kullanımında hayvanlara/köpeklere insanca davranılmasını sağlayan, onlara acı ve eziyet verilmesini önleyen güvencelerin oluşturulduğu gözetildiğinde öldürme tedbirinin uygulanmasında idareye mutlak bir keyfilik tanındığı söylenemez” ifadesi kullanıldı.

Kararda, bu sokak köpeklerine ötenazi/öldürme tedbirinin uygulanmasına imkân tanınmasının devletin kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkı ile sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkından kaynaklanan yükümlülüğüne aykırı bir yön bulunmadığı savunuldu.

Kararda, sokak köpeklerini toplamak için kaynak ayırmayan, hayvan bakımevi kurmayan ve sokak hayvanlarını toplayamayan belediye başkanı ve belediye yetkililerine 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilmesi de Anayasa’ya uygun bulundu. Kararda bu durumun suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı olmadığı belirtildi.

Ötanazi maddesine AYM Başkan Vekilleri Hasan Tahsin Gökcan ve Basri Bağcı ile üyeler Engin Yıldırım, Yusuf Şevki Hakyemez, Yıldız Seferinoğlu ve Kenan Yaşar muhalefet etti.

Hasan Tahsin Gökcan, hayvanların topluca öldürülmesi tedbirinin acısız ölüm (ötenazi) adı altında ifade edilmesinin, verilen yetkinin anlam ve kapsamını ortadan kaldırmadığını belirterek, “Sonuç olarak incelenen kuralla somut bir sağlık tehlikesi şartı olmaksızın idareye verilen yetki kapsamında gerçekleştirilebilecek münferit veya toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı, insanın çevreyle kurduğu felsefi ilişkiyi, insanlarla evcil hayvanlar arasındaki sevgi bağını, dolayısıyla bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı boyutuyla sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ihlal etmektedir” değerlendirmesini yaptı.

Üye Engin Yıldırım, yasanın hayvanların yaşamı üzerinde orantısız bir sonuca yol açması ve kısırlaştırma ile aşılama gibi daha hafif ve etkili tedbirler varken en ağır müdahale olan yönteme başvurması nedeniyle demokratik toplum düzeni ölçütünü karşılamadığını yazdı.

Yasada, uyutma uygulamasına tabi tutulacak hayvanlara ilişkin ölçütlerin, özellikle “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil etme” ve “olumsuz davranışlar” şeklinde ifade edilmesini eleştiren Yıldırım, bu kavramların tanımı ve kapsamının açık ve net olmadığını kaydetti.

“Olumsuz davranışlar’ gibi muğlak bir terimin içeriğinin belirlenmemiş olması, uygulamada subjektif ve keyfi değerlendirmelere yol açma riskini artırmaktadır” diyen Yıldırım, söz konusu ölçütlerin “somut ve objektif kriterlere” dayandırılması gerektiğini vurguladı. “Devletin görevi, hayvanları kamu düzeni veya belirsiz sağlık gerekçeleriyle ortadan kaldırmak değil, onlara yaşam alanı sunmak ve bu yaşamı korumaktır” diyen Yıldırım, “Etik ve bilimsel ölçütlerle ve zorunlu hallerle sınırlandırılmamış bir ötanazi uygulaması anayasal güvenceleri aşındırır” ifadelerini kullandı.

Karara muhalefet eden AYM üyesi Kenan Yaşar, yasada “gerekli idari tedbirler” ifadesinin son derece belirsiz olduğunu, idareye geniş takdir yetkisi tanıdığını belirterek; “bu durum, keyfiliğe yol açabilecek uygulamaların önünü açmaktadır” dedi. “Ötanazi” kavramının da düzenlemeye dâhil edilmesiyle, daha önce sınırlı olan “öldürme” fiilinin kapsamını genişlettiğini belirten Yaşar, “ötanaziyi istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürmüştür” ifadesini kullandı. Yaşar, şunları kaydetti:

“Bu düzenlemelerle birlikte, ötanazi uygulamasının sınırları genişletilmiş, öldürme fiili olağanlaştırılmış ve bu işlemler idarenin takdir yetkisi dâhilinde gerçekleştirilebilir hale getirilmiştir. Bu da yaşam hakkına ilişkin anayasal korumayı zayıflatan bir sonuç doğurmaktadır.”

Ne olmuştu?

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi, 30 Temmuz 2024 tarihinde kabul edilerek yasalaştı. Kanun, 2 Ağustos 2024 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasa, sokaktaki tüm köpeklerin belediyeler tarafından toplatılmasını, sahiplendirilinceye kadar barınaklarda bakılmasını kapsıyordu. Bu kapsamda yerel yönetimlere bakımevi kurmaları ve mevcut şartları iyileştirmeleri için 31 Aralık 2028’e kadar süre tanınıyordu. Hayvanseverlerin özellikle karşı çıktığı madde ise bazı köpeklerin uyutularak öldürülmesine izin verilmesiydi.

Yasa, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanların ötanazi işlemiyle öldürülmesine izin veriyordu.

CHP, yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı. Yüksek Mahkeme, 7 Mayıs 2025 tarihinde yasanın iptali talebini oyçokluğuyla reddetmişti.

Paylaşın

Türkiye’de Yetişkin Nüfusun Yüzde 34,4’ü Obez

Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu durum, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Dünya genelinde halk sağlığını tehdit eden obezite sorunu, Türkiye’de kritik bir eşiğe ulaştı.

WorldObesity tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu oran, Türkiye’yi ABD, Şili ve Meksika gibi obezite yaygınlığının en yüksek olduğu ülkelerle aynı risk grubuna konumlandırıyor ve ülkenin bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Türkiye, yüzde 342,7 ile listenin başında yer alan ABD’nin ve yüzde 39,7 ile Şili’nin hemen ardından, yüzde 336,9’luk Meksika ile birlikte yüksek obezite oranlarına sahip ülkeler arasında bulunuyor. Bu yüksek prevalans, kalp hastalıkları, diyabet ve çeşitli kronik sağlık sorunlarının görülme sıklığını ciddi ölçüde artırıyor.

Özellikle İtalya (yüzde 317,8) ve Fransa (yüzde 310,0) gibi Akdeniz coğrafyasındaki komşulara kıyasla Türkiye’nin obezite oranları arasındaki uçurum dikkat çekerken, Japonya (yüzde 35,6) ve Güney Kore (yüzde 37,2) gibi sağlıklı yaşam tarzı modelleriyle öne çıkan ülkelerle aradaki fark, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Halk sağlığı uzmanları, bu alarm veren tabloya karşı tek çözümün, obeziteyle mücadelede sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yaygınlaştırılması ve düzenli fiziksel aktivitenin teşvik edilmesi olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin bu yüksek oranlarla mücadele edebilmesi için, bireysel farkındalığın artırılması ve obeziteyi önleyici kamu politikalarının güçlendirilmesi kritik önem taşıyor.

Paylaşın

Özgür Özel, Yeniden CHP’nin Genel Başkanı

Özgür Özel, geçerli bin 333 oyun tamamını alarak bir kez daha CHP’nin genel başkan seçildi. Böylelikle Özel, son iki yılda dördüncü kez CHP lideri seçilmiş oldu.

Özel, 4 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultay’da partinin sekizinci genel başkanı seçilerek göreve başlamıştı. Daha sonra, partiye kayyum atanması ihtimalini önlemek hedefiyle düzenlenen iki olağanüstü kurultayda da delegeler yine Özel’i seçmişti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 39. Genel Kurultay’ı  “Şimdi İktidar Zamanı” temasıyla Ankara Spor Salonu’nda gerçekleştirdi.

Kurultayda, rahatsızlığı nedeniyle katılamayan eski genel başkanlardan Hikmet Çetin’in mesajı okundu. Gözlerin çevrildiği eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu davetli olduğu kurultaya katılmadı ve herhangi bir mesaj da göndermedi.

Kurultayda ilk olarak, CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yapay zeka ile hazırlanmış kurultay mesajı videosu izletildi.

İmamoğlu, iktidarın baskı politikalarına vurgu yaptığı açıklamasında ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal duruma ilişkin mesajlar verdi. Türkiye’nin Meclis’le değil Saray’la yönetildiğini belirten İmamoğlu, ülkenin bir reform hamlesine ihtiyaç duyduğunu kaydetti. İmamoğlu, bunu ancak CHP’nin gerçekleştirebileceğini söyledi.

Özel genel başkanlık seçimi öncesinde yaptığı konuşmada son iki yılın her gününü mücadele ile geçirdiklerini belirterek, iki yılda 62 ilde 208 kez meydanlara indiklerini anlattı.

“Ankara’da oturmadık. Bize istikamet çizenlere de teslim olmadık” diyen Özel, bu süreçte CHP’nin üye sayısını 1,2 milyondan 2 milyona çıkardıklarını da aktardı.

Özgür Özel konuşmasında, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kendisinin ve partinin duruşunu da net ifadelerle vurguladı.

Kurultaya davet edildiği halde katılmayan Kılıçdaroğlu’nun, genel başkan seçiminin yapılacağı gün Sabah gazetesine demeç vermesi pek çok partilinin tepkisini çekti.

Şimdiye kadar “vefa” duygusundan uzaklaşmayacağını ve eski genel başkanlar hakkında kötü konuşmayacağını belirten Özel, kurultaydaki konuşmasında ise şunları kaydetti:

“Biz müesses nizamın çarkına çomak soktuk arkadaşlar. Müesses nizamla mücadeleden dönüş yoktur. Müesses nizamla işbirlikçi olanlara, kara düzenin sesi olanlara, örgütlerin vermediği görevleri başka kapıda arayanlara yer yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi arınacaksa işte bu anlayıştan arınacaktır. Bizi yüzde 25’e hapsetmek isteyenlerden, sokaklardan ve meydanlardan koparmak isteyenlerden arınacaktır.”

Kılıçdaroğlu 22 Kasım’da sosyal medya hesabından paylaştığı videoda, partili belediyelere yönelik yolsuzluk iddialarını da hatırlatarak, “CHP’nin arınması” gerektiğini söylemişti.

Özel’in Kılıçdaroğlu’na yönelik çıkışının ardından eski Genel Başkan’ın disipline sevk edilip edilmeyeceği tartışması başlarken, kurultay salonunda bulunan bir parti yetkilisi buna gerek olmadığını çünkü “Kılıçdaroğlu’nun kendi kendisini bitirdiğini” savundu.

Özel konuşmasının sonunda, parti olarak zor zamanlardan geçtiklerini ancak bundan sonra da bedel ödemeye devam edecekleri mesajını verdi:

“Elbette zor zamanlardan geçiyoruz, geçeceğiz. En ağır bedelleri ödedik, ödüyoruz, ödeyeceğiz. Ben sizlere ilk seçime kadar güzel günler vadetmiyorum. Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum. Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum. Ben size mücadele vadediyorum… Ve tüm mücadelenin sonunda size iktidar vadediyorum.”

PM ve YDK seçilecek

Kurultayın yarınki bölümünde ise Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyeliği seçimi gerçekleştirilecek.

Cuma günü yapılan tüzük değişikliği doğrultusunda 60’dan 80’e çıkarılan PM üyeliği seçimi çarşaf liste ile yapılacak.

Üye sayısının 80’e çıkarılmasının temel gerekçesi olarak, tüzükle Cumhurbaşkanı Aday Ofisi’yle entegre edilen “gölge kabine” üyelerinin PM içine alınmak istenmesi gösteriliyor.

Bazı gölge kabine üyelerinin de MYK dışında kalacakları için Özel’e bu taleplerini ilettiği belirtiliyor.

Paylaşın

The Economist: Türk Futbolu Siyaseti Kadar Kirli

Londra merkezli haftalık haber, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist, Türkiye’deki futbolda patlak veren geniş çaplı bahis skandalının boyutlarını “Türkiye futbolu siyaseti kadar kirli” ifadesiyle özetledi.

Dergi, 149 hakem ve 1.024 oyuncuya getirilen yasakların ülke spor tarihinde benzeri görülmemiş bir krizi ortaya çıkardığını yazdı.

Türkiye futbolunda son yılların en büyük skandalı yaşanıyor. The Economist’in haberine göre, bir Göztepe oyuncusunun kırmızı kart görmesi üzerine oynandığı iddia edilen 5,5 milyon liralık bahis, tartışmaları ülke gündeminin merkezine taşıdı. Olay sonrası Türk futbol kamuoyunda yankılar büyürken, federasyon tarafından yapılan denetim raporu skandalın yalnızca bir maçla sınırlı olmadığını ortaya koydu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) denetimi, profesyonel liglerde görev yapan 571 hakemin 371’inin bahis sitelerinde hesabı bulunduğunu gösterdi. Habere göre, bir hakem 18 binin üzerinde, başka hakemler ise 10 binin üzerinde bahis oynadı. Federasyon bunun üzerine 149 hakemi ve 1.024 futbolcuyu, maçlara bahis oynadıkları şüphesiyle süresiz olarak men etti. Polis soruşturmalarında ise aralarında Trendyol Süper Lig ekiplerinden Eyüpspor’un başkanının da bulunduğu en az 19 kişi gözaltına alındı.

Dergi, Türkiye’de hakemlik kurumuna yönelik güvensizliğin yeni olmadığını da hatırlattı. 2024-2025 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştıran José Mourinho’nun, “Hakemlerin durumunu bilseydim buraya gelmezdim” dediği, iki yıl önce Ankaragücü başkanının bir hakeme yumruklu saldırı nedeniyle futboldan men edildiği de aktarıldı.

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun geçmişte hakemlerle yaşadığı tartışmalar da haberde yer aldı. The Economist, Hacıosmanoğlu’nun bir dönem başkanı olduğu kulübün maçının ardından öfkelenerek hakemleri statta bir odaya kilitlettiğini, hakemlerin ancak dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonundan sonra serbest bırakıldığını yazdı.

Skandalın ortaya çıkmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Futbol temizlenmeli, ne gerekiyorsa yapılacak” açıklamasına yer veren dergi, taraftarların mahkemelerin de en az bu kadar kararlılık göstermesini beklediğini belirtti. Haberde ayrıca, 11 Kasım’da muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan 3.900 sayfalık iddianameye dikkat çekilerek, İmamoğlu’nun dokuz aydır cezaevinde bulunduğu ve 2.352 yıla kadar hapisle yargılandığı aktarıldı.

The Economist haberini, futbolun içindeki yolsuzluk iddialarının büyüklüğünün, ülkedeki siyasi tabloyla karşılaştırıldığı çarpıcı bir değerlendirmeyle noktaladı.

Paylaşın