HDP, Artan Kadın Cinayetlerini TBMM’ye Taşıdı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sebep ve sonuçları ile derhal alınacak önlemlerin tespiti için ‘Meclis Araştırması’ talep ettiği önergeyi TBMM Başkanlığına sundu.

Haber Merkezi / HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yürürlüğe girmesi sonucu kadına yönelik şiddet, istismar, taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerine dair vakalarda görülen artışın sebep ve sonuçları ile derhal alınması gereken önlemlerin tespit edilmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasını talep etti. TBMM Başkanlığına verilen önergede şu ifadeler yer aldı:

“Kadına yönelik eril şiddetin ve dolayısıyla kadın kırımına varan cinayetlerin giderek artması ülkenin en yakıcı ve yıkıcı sorunların başında gelmektedir. Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yürürlüğe girmesi sonucu kadına yönelik şiddet, istismar, taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerine dair vakalarda görülen artış meselenin derinlikli ve çözüm alıcı nitelikte ele alınmasını gerekli kılmıştır. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sebep ve sonuçları ile derhal alınacak önlemlerin tespiti amacı ile Anayasa’nın 98 inci, İçtüzüğün 104 üncü ve 105 inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılması için gereğini arz ve teklif ederiz.

Önergenin gerekçesinde şu ifadelere yer verildi;

Ülke gündeminin değişmeyen ve başat meselesi haline gelen kadın cinayetleri, bilhassa İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ile birlikte dikkate değer bir artış göstermiştir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının alındığı ilk andan itibaren sosyal medyada, eril şiddeti öven mekanizmaların harekete geçtiği gözlemlenmiş olup gelinen aşamada mevcut yargının pratiklerinden beslenen zihniyetin şiddete meyyali açıkça ortaya çıkmış durumdadır.

Sadece geçtiğimiz hafta içerisinde kamuoyuna yansıyan kadın cinayetleri meselenin toplumsal boyutlarını ortaya koymaktadır. Üniversite öğrencisi Azra Gülendam Haytaoğlu’nun maruz kaldığı cinsel şiddet ve akabinde canavarca hisle öldürülmesine giden süreç kadınların toplumda can güvenliklerinin olmadığının altını çizmektedir. Yine 2 kişinin tecavüzüne uğradığına dair şikayetleri sonuçsuz kalan Edanur Kaplan’ı intihara götüren süreç de bundan ayrı tutulamaz. Tıpkı İpek Er’i intihara götüren sürecin, yargı ve emniyet gereğini yapmadığı müddetçe devam edeceği artık şüphe götürmemektedir. Antalya’da Ali Alataş’ın boşandığı eşi Gülcan Kılınç ile annesi Gülizar Kılıç’ı silahla vurmasındaki motivasyon da benzer şekilde yargının pek çok kadın cinayetinde gösterdiği tutumdur.

“Kadın ölümleri yalnızca bir sayıdan ibaret değildir”

Geçtiğimiz yılın verilerine göre erkekler en az 284 kadını öldürmüş, 265 çocuk istismara maruz bırakılmış ve en az 255 kadın da şüpheli şekilde yaşamını yitirmiştir. Yalnızca temmuz ayı içerisinde en az 24 kadın öldürülmüş, son bir haftada ise en az 11 kadın cinayeti kayıtlara geçmiştir. Bahse konu kadın ölümlerinin yalnızca bir sayıdan ibaret değildir. Bu ölümler büyük bir toplumsal kırılmaya işaret etmekte, kadınların can güvenliklerinin olmadığını açıklamaktadır. Kadın cinayetlerinin önlenmesi kuşkusuz yargı mekanizmalarının etkin bir soruşturma ve caydırıcı cezai yaptırımları uygulaması ile mümkün olacaktır. Nitekim dünyada eril şiddetin en çok görüldüğü ülkelerde, kadın cinayetlerinin etkin soruşturulmasını ve gerekli cezai yaptırımların uygulanmasını öngören düzenlemeler meselenin ciddi oranda çözümünü sağlamıştır. Türkiye’de ise kadın mücadelesinin en önemli kazanımı olan İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı, yargı mekanizmaları ile emniyet birimlerini kadına yönelik şiddet noktasında iyice etkisiz bırakmıştır. Yani dünya örneklerinin tersine bir yaklaşım söz konusu olup bu, aynı zamanda kadın cinayetlerini meşru gören bakış açısının hakimiyetine olanak sağlamaktadır.

“Alınacak tedbirlerin tespit edilmesi hayati önemdedir”

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının beraberinde büyük bir toplumsal kırılmayı getirmesinin kaçınılmaz olacağı ifade edilmesine rağmen bu karardan geri adım atılmamış, karara dair yapılan idari başvuruların sonuçsuz bırakılması da umut kırıcı olmuştu. Nitekim gelinen fazda bu öngörü gerçekleşmiş, eğitim durumu, sosyo-ekonomik şartları ne olursa olsun kadınların şiddetin mağduru olduğu elim örnekler birbiri ardına yaşanmıştır. Hatırlatmakta ve hatırlamakta yarar olacağı üzere İstanbul Sözleşmesi, aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları aşırı biçimde etkileyen kadınlara yönelik her türlü şiddet biçimi için geçerli olup taraf devletlere; ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik), taciz amaçlı takip, tecavüz dahil, cinsel şiddet, cinsel taciz, zorla evlendirme, kadınların sünnet edilmesi, kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama şeklindeki davranışlara yönelik cezai veya başka bir hukuki yaptırım öngörmeyi zorunlu kılmaktadιr. Türkiye Sözleşme’den çekilerek bu tür ağır yaptırım içeren suçları meşru göreceğini ilan etmiş, yaşanan cinayetlerin artışı da bunun bir zihniyet sorunu olduğunu ortaya çıkarmıştır.

İzah etmiş olduğumuz hususlar doğrultusunda yürütme makamında olanların konuya ilişkin sorumluklarını yerine getirme zaruretleri acil bir mesele olarak önlerinde durmaktadır. Bununla beraber, parlamentonun da bu konuda önemli bir sorumluluğu söz konusu olup bu çatı altında meselenin çok boyutlu bir biçimde tartışılması ve alınacak tedbirlerin tespit edilmesi hayati önemdedir.

Paylaşın

Öztrak’tan Mehmet Şimşek yorumu: Allah akıl fikir versin

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) sonrası açıklamalarda bulunan parti sözcüsü Faik Öztrak, CHP’nin Mehmet Şimşek ile görüştüğü iddiasın ilişkin, “Yeni bir suni gündem harekatı başlatmaya, milletin asıl gündemini çalmaya çalışıyorlar. Allah akıl fikir versin, başka bir şey söylemeye gerek yok” dedi.

Haber Merkezi / Açıklamasında Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’yi eleştiren Öztrak, “Yangının en başında ‘Envanterimizde yangın söndürme uçağı yok’ diyen kifayetsiz Tarım ve Orman Bakanı dün çıktı, ‘Yunanistan’a uçak göndermeyi değerlendiriyoruz’ dedi. Beyefendi herhalde milletin aklıyla alay ediyor” ifadelerini kullandı.

Faik Öztrak, başta orman yangınları olmak üzere gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu:

“Bölgemizdeki diğer ülkeler, havadan yangın söndürme işini, yandaşlara ihale edilecek ticari bir iş olarak değil, kamu görevi olarak ele almışlar. Kendilerine ait, havadan yangın söndürme uçak filolarını, devletin bünyesinde hazır etmişler. Burada bir yönetim ve organizasyon açığına izin vermemişler. Bizde ise kişisel egolar, devlet aklının önüne geçmiş.

Tarım ve Orman Bakanı ihale şartnamesiyle oynamış. Sadece Türkiye’de değil, İsrail’de, Gürcistan’da yangınla mücadele eden, Türk Hava Kurumu’nun Ateş Kuşlarını, beş damacana eksik su atıyor diyerek, söndürme ihalelerine sokmamış. Elimizdeki uçakları, Etimesgut’ta öylece çürümeye terk ettirmiş.

“Yandaşlara peşkeş çekmiş”

Ülkeyi 20 yıldır yöneten Erdoğan hükümetleri, itibarlarını parlatmak için 13 uçan saray alırken, THK’nın uçaklarını hurdaya çıkarmış. Kurumu borca batırmış, malını mülkünü de yandaşlara peşkeş çekmiş.

Milli servetimiz ormanlarımızı koruyacak, yangın söndürecek uçan araç ihtiyacını, düzensiz yıllık ihalelerle, eksik gedik teminlerle çözmeye çalışmışlar. Sonuç, karşımızda duran korkunç bilanço. 20 yılda yanan orman alanı, 10 günde yandı.

“Türkiye’yi uçuracak” denen, ucube tek adam vesayet rejiminin, zamanında uçuracak uçak bulamamasının, milletimize maliyeti bu. Şu son tecrübe gösterdi ki, bunların “Yangında ilk kurtarılacaklar” listesinde ormanlarımız yok. Tarlalarımız, bağ ve bahçelerimiz yok. Köylerimiz, evlerimiz yok. Erdoğan hükümetleri için, ne olursa olsun, ilk kurtarılacak şey cakaları… Sarayın sözde itibarı. Kendi beceriksizlikleri ve kifayetsizlikleri nedeniyle, yangın kontrolden çıktı.

Yangının en başında “Envanterimizde yangın söndürme uçağı yok” diyen kifayetsiz Tarım ve Orman Bakanı dün çıktı, “Yunanistan’a uçak göndermeyi değerlendiriyoruz” dedi. Beyefendi herhalde milletin aklıyla alay ediyor. Son marifetleri de yangın bölgelerine gönüllüleri sokmamak.

2007’de Güvercinlik koyunda yangın çıktı. Ardından da üç tane otel konduruldu. Ne Anayasa dinlendi, ne de vicdan? Peki, o dönemde Muğla Orman Bölge Müdürü kim? Bugün Orman Genel Müdürlüğü’nün helikopterine binip, yanan ormanları inceleyen AK Parti Antalya Milletvekili.

“Her tedbir mutlaka alınmalıdır”

Kuzu kurda, ormanlarımız da bunların rant iştahına emanet edilemez. Bu işler öyle, felaketzedelerle pazarlık yaparak olmaz. Kim, yangında ne kaybettiyse, tastamam kendilerine geri verilmesi gerekir. Yanan bölgelerin demografik yapısının değişmemesi için, Muğla’nın köylerinde ve Toroslar’da yaşayan yurttaşlarımızı ata yurtlarında tutmak için her tedbir mutlaka alınmalıdır.

Bir çağrımız da yurttaşlarımıza… Özellikle Muğla, yerli turistin rağbet gösterdiği bir ilimiz. Yangın nedeniyle otel rezervasyonlarının iptal edildiğini öğreniyoruz. Ne olur, tatil planlarını değiştirmeyelim. Otel rezervasyonlarını iptal etmeyelim.

Ormanlık alanlarımızın talan edilmesine asla müsaade etmeyeceğiz. İklim değişikliği, ne yazık ki önümüzdeki yılların en büyük sorunlarından biri olacak. Ranta, taşa, betona ve borca dayalı büyüme modelini değiştireceğiz. Yeşil Mutabakat’a uyum, Paris İklim Değişikliği Anlaşması’na taraf olma konusunda gereken siyasi iradeyi göstereceğiz.

Paylaşın

MGK’da ‘orman yangınları’ görüşüldü

Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan ve yaklaşık 3,5 saat süren MGK toplantısı sonrası yayınlanan bildiride, orman yangınlarına vurgu yapılarak ” Orman yangınlarına karşı yürütülen mücadele gözden geçirilmiş… Alınabilecek ilave tedbirler görüşülmüştür” ifadeleri kullanıldı.

Haber Merkezi / Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı sona erdi. Toplantı yaklaşık 3,5 saat süren toplantı sonrası bir bildiri yayınlandı.

Bildiride, “Orman yangınlarına karşı yürütülen mücadele gözden geçirilmiş; hadisenin tabii seyri yanında ülkemiz içindeki ve dışındaki dezenformasyonu da değerlendirilerek bu çerçevede alınabilecek ilave tedbirler görüşülmüştür” denildi.

Bildiride, şu ifadeler yer aldı:

“Orman yangınlarına karşı yürütülen mücadele gözden geçirilmiş; hadisenin tabii seyri yanında ülkemiz içindeki ve dışındaki dezenformasyonu da değerlendirilerek bu çerçevede alınabilecek ilave tedbirler görüşülmüştür.

PKK/KCK-PYD/YPG terör örgütünü himaye ederek, bölgemizdeki barış ve istikrarı hedef alan saldırılarını sürdürmeye teşvik eden ülkeler şiddetle kınanmıştır.

Kıbrıs meselesine taraf olan aktörler, uzlaşmaz yaklaşımlarında ısrar etmek yerine çözümün parçası olmaya davet edilmiştir.

Ermenistan’a, saldırgan söylem ve eylemlerini terk ederek, taahhütlerine sadık kalması, bölge ülkeleriyle iş birliğini geliştirme çağrısında bulunulmuştur.”

Toplantıya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal katıldı.

Paylaşın

HDP: Mültecilere karşı ırkçı söylemleri kabul etmiyoruz

Halkların Demokratik Partisi (HDP), son dönemde göçmenler üzerinden yaşanan tartışmalara ilişkin “Mültecilik sorununu yaratan politikalara karşı çıkmak ile mültecilerin haklarını yok saymanın aynı şey olmadığını bütün taraflara tekrar hatırlatmayı görev biliyoruz” açıklamasında bulundu.

Haber Merkezi / HDP, özellikle Suriye ve Afganistan’dan gelen göçmenler üzerinden yaşanan tartışmalara ilişkin “mültecilere karşı ırkçı söylemleri de mülteciliğin araçsallaştırılmasını da kabul etmiyoruz” başlıklı bir açıklama yayımladı.

“Türkiye’deki yoksulluğun, işsizliğin, savaşın, yaşam tarzına müdahalelerin mültecilerden kaynaklandığını iddia edenler toplumu ırkçılığa itmekten başka bir sonuca yol açmamaktadır” ifadelerinin yer aldığı açıklama şöyle;

“Suriye, Afganistan, Libya ve pek çok ülke, AKP-MHP blokunun da aralarında yer aldığı yabancı güçlerin müdahaleleri sonucu iç savaşlarla boğuşuyor. Savaş sonucunda Türkiye üzerinden Avrupa’ya yönelen yoğun göç dalgalarına karşı farklı kesimlerden, insan haklarını ve özgürlükleri hiçe sayan ilkesiz tutumlar görüyoruz. Saray rejiminin savaş tezkerelerine karşı aktif mücadele etmek yerine, mültecileri hedef gösteren sistem muhalefeti, mültecilerin can güvenliğini tehlikeye atıyor.

Türkiye’deki yoksulluğun, işsizliğin, savaşın, yaşam tarzına müdahalelerin mültecilerden kaynaklandığını iddia edenler toplumu ırkçılığa itmekten başka bir sonuca yol açmamaktadır. Yabancılara karşı linç ve hatta ölümle sonuçlanabilecek saldırıların zeminini hazırlayan nefret söylemine karşı HDP olarak her zaman sorumlu bir tutum almayı ilkelerimize bağlılığımızın bir gereği olarak gördük ve bu perspektifle halklarımızın mültecilere karşı saldırgan veya ayrımcı bir tutum içinde olmaması gerektiğini en güçlü biçimde savunduk. Tepki gösterilmesi gereken kişiler sığınmacılar değil, AKP-MHP iktidarının Suriye’de insanların yerlerinden edilmesine sebep olan çözüm karşıtı, mezhepçi ve ırkçı dış müdahaleleridir. Savaş yerine siyasal çözümü teşvik eden bir politika benimsenmiş olsaydı, bugün Suriye Krizi böylesine yıkıcı bir hal almayacaktı.

Düzensiz göç ve sınırlardan denetimsiz geçişleri, AKP’nin çeşitli gizli anlaşmalar ve amaçlar doğrultusunda teşvik ettiğini biliyoruz. Ucuz iş gücü, örgütsüz emek, güvencesiz çalıştırma ile bir taraftan sermaye sınıfının karları arttırılırken; diğer taraftan demografik yapıyı değiştirme, mezhep çatışması yaratma, AB – BM’den para almak gibi çok yönlü hesaplar yapılıyor. Mevcut mülteci politikasının sebep olabileceği toplumsal çatışmaların gerçekleşmesi durumunda, bundan başta hükümet olmak üzere, muhalefetteki politikacıların da sorumlu olacağını şimdiden vurgulamak istiyoruz.

“Asla kabul etmiyoruz”

Suriye’de ve Afganistan’da farklı kesimlerin kendisini özgürce ifade edebileceği siyasi bir çözüme katkıda bulunmak yerine çözümsüzlüğü derinleştirecek müdahalelere sebep olan tüm devletlerin her şeyden önce mültecilerin yaşam ve sığınma hakkına saygı göstermesi gerekmektedir. Avrupa Birliği’nden alınan paralar karşılığında mültecilere karşı gardiyan rolünün üstlenilmesini asla kabul etmiyoruz.

AKP-MHP iktidarının sığınmacıları araçsallaştırarak ve şantaj malzemesi haline getirerek Türkiye’de olduğu gibi, Suriye’de de demografik yapıya ve siyasi çözüm kanallarına sistematik biçimde ve alenen müdahale etmesine rağmen Avrupa Birliği liderleri başta olmak üzere uluslararası toplumun bu tehlikeli oyuna tolerans göstermesini HDP olarak her platformda bir eleştiri konusu yapmaya devam edeceğiz.

Mültecilik sorununu yaratan politikalara karşı çıkmak ile mültecilerin haklarını yok saymanın aynı şey olmadığını bütün taraflara tekrar hatırlatmayı görev biliyoruz. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası aktörler mültecilerin yaşam ve sığınma hakkının garanti altına alınmasını sağlayacak ortak bir mekanizmanın oluşturulmasına odaklanmalıdır. HDP olarak göçlerin kaynağı olan dış müdahaleler, yoksulluk, savaş, siyasi krizler ve benzeri yıkım süreçlerinin ortadan kaldırılmasını esas alan ilkeli ve yapıcı politikaların hayata geçirilmesini savunmaya devam edeceğiz.”

Paylaşın

Bahçeli ile Davutoğlu arasında ‘serok’ gerilimi

MHP Lideri Bahçeli’nin bugünkü grup toplantısında kendisini hedef alan sözlerine cevap veren GP Lideri Davutoğlu, “‘Serok’ ifadesini bir hakaret ifadesi olarak kullanmak suretiyle sadece bana saldırmıyor; bu toprakların has dili olan Kürtçeye de bir ithamda bulunuyor, ‘bölücülükle’ özdeşleştiriyor Kürtçeyi” dedi.

Haber Merkezi / MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Gelecek Partisi (GP) Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu arasındaki ‘serok’ tartışması devam ediyor. Bahçeli’nin kendisini hedef alan sözlerine Hatay’da çektiği videolu açıklama ile yanıt veren Davutoğlu, şöyle dedi;

“Sayın Bahçeli, ‘Serok’ ifadesini bir hakaret ifadesi olarak kullanmak suretiyle sadece bana saldırmıyor; bu toprakların has dili olan Kürtçeye de bir ithamda bulunuyor, ‘bölücülükle’ özdeşleştiriyor Kürtçeyi.

Şimdi kendisine sesleniyorum. ‘Zillet’ nerede biliyor musunuz? Bu ülkenin has dillerinden olan bir dilin kullanılmasında değil; ‘zillet’, aziz Türkçemizin doğduğu Kaşgar’da, o aziz topraklarda konuşulan Türkçenin yasaklandığı bir zulüm döneminde, Uygur kardeşlerimizin toplama kamplarında her türlü muameleye maruz kaldıkları, Uygur bacılarımızın tecavüze muhatap oldukları bir dönemde susmaktır ‘zillet’ sayın Bahçeli.

Bütün dünya ayaktayken, Doğu Türkistan’daki zulme karşı sessiz kalmak ‘zillettir.’ Ankara, mazlum milletlerin de başkentidir. Bizi ‘zilletle’ suçlayacağınıza Erdoğan’a gidin ve Doğu Türkistan için sesini yükseltmesini söyleyin ya da siz yükseltin.

‘Zillet’ nerede biliyor musun sayın Bahçeli? 24 Nisan’da ‘soykırım’ ifadesini kullanan Joe Biden karşısında, sadece bir kahve içebilmek için sessiz kalmanın adıdır ‘zillet çamuru.’

Eğer ‘zillet çamurundan’ bu ülkeyi kurtaracaksanız, ayın Erdoğan’a şahsi ilişkileri için milletin itibarını yerle bir etmesinin hesabını sorun.

‘Zillet’ nerededir biliyor musunuz sayın Bahçeli? Köklü bir devlet geleneğine ve siyaset geleneğine sahip olan bu milletin bütün bu geleneklerini sarsan yolsuzluk iddiaları karşısında sessiz kalmaktır ‘zillet’ sayın Bahçeli. ‘Zillet çamuruna’ batanlar, yolsuzluk çamuruna sessiz kalanlardır.

‘Bölücülüğe’ gelince… Gerçek bölücülük, bu toprakların evlatlarını dil, din, mezhep, etnisite farklılıkları dolayısıyla birbirine düşman kılmaktır. Gerçek bölücülük, Ankara dışına çıkmadan, vatan birliğinden bahsetmektir. Bakın ben her yerdeyim…

Bana Toroslarda ‘Yörük Ahmet’ denir sayın Bahçeli, Diyarbakır’da ‘Serok Ahmet’ denir, Erzurum’da ‘Dadaş Ahmet’ denir, Balkanlarda ‘Boşnak Ahmet’ denir, Kırım’da ‘Tatar Ahmet’ denir.

“Her yerde onurla dolaşırız”

Biz bu kimlikleri bünyemizde barındırdığımız için bugün Anadolu’da, Rumeli’de, gönül coğrafyamızda, Kafkaslar’da, her yerde onurla dolaşırız.

‘Bölücülük’, millet evlatlarının arasında ayrım yapmaktır; bu ülkenin dilleri, örfleri arasında ayrım yapmaktır. Aziz Türkçemizi sonuna kadar savunurken, yine bu toprakların dili olan Kürtçemizin de özgürce kullanılmasına her zaman sahip çıkacağız.

Sayın Bahçeli, son sözüm şu: Net olarak söyleyin, kamuoyu duysun. ‘Serok’ ifadesini kullanmak bölücülükse, bir suçsa sayın Erdoğan bir suç mu işlemiştir? Acaba kastı nedir? Hangi ‘zillet ittifakının’ içinden gelerek ‘Serok’ ifadesine sessiz kalabilmiştir?

Eğer ‘Serok’ ifadesi suçsa, sayın Erdoğan’la ilk çay sohbetinizde bunu hesabını ona sorun. Yok eğer ‘Serok’ ifadesi suç değilse bana ve Kürtçeyi anadili olarak kullanan vatandaşlarımıza karşı bir özür borcunuz var, derhal özür dileyin.

Laf kalabalığını bırakın ve tavrınızı ortaya koyun. ‘Serok’ ifadesi konusunda Erdoğan’a ne diyeceksiniz, onu söyleyin.

“Serok Ahmet gafletinin pençesindedir”

Bahçeli partisinin TBMM’deki grup konuşmasında ne demişti?

“Hiç kimse niyet okuyuculuğu yapmasın, buzağıyı yanlış yerde aramasın. Serok Ahmet fitneyi bıraksın, buradan kendisini doyuracak ekmek çıkmayacaktır. Onun ‘serokluğu’ bölücülüğün umududur, terör örgütünün taltifidir, Türkiye’nin temellerini dinamitlemenin şifresidir.

Serok Ahmet zillet çamurunun içinde çırpınmaktadır. Görüyoruz ki siyasette zillet ittifakına melanet bir rol biçilmiş, takviye güç olarak bölücü ve yıkıcı unsurlar öne çıkarılmış, dış destek olarak uluslararası platformlar ve husumetle temellenen sivil toplum kuruluşları sürece dahi edilmişlerdir.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: AK Partinin yapamadığını yapacağız

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Her bölgede sorunlar var, milletvekillerimiz çalışıyor. AKP’nin yapamadığını yapacağız. Çünkü biz iktidar olacağız, bütün sorunları çözeceğiz.” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında, “Sen hala sandığa gittiğinde AKP’ye oy veriyorsan, şikâyet etmeyeceksin, aç kaldığında da şikayet etmeyeceksin, hakkını da aramayacaksın. Ama hakkını arıyorsan, çoluğun çocuğun işsizse, yeraltında kömür dururken, o kömürü çıkarmayıp, dışarıdan getiriyorlarsa, sandığa gideceksin, dersini vereceksin. Tek oyla dersini vereceksin. O zaman bu ülke kurtulur.” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Babacan’dan Erdoğan’a ‘itibar’ eleştirisi

Samsun’da partisinin 1. Olağan Bafra İlçe Kongresi’nde konuşan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, “Sayın Erdoğan, itibarı yanlış yerlerde arıyorsunuz. İtibar gösterişle olmaz; adaletle, özgürlüklerle, refahla olur. Gençlerin kendi geleceklerini bu ülkede hayal etmesi bu ülkenin itibarıdır. Başka ülkelerde arıyorlarsa o ülkenin itibarı sıfırlanmıştır. İstediğiniz kadar saraylarla, konvoylarla itibar oluşturmaya çalışın, bitmiştir.” dedi.

Haber Merkezi / Konuşmasında cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan tasarruf tedbirleri genelgesiyle bir hafta olmadan bazı yerel gazetelerin kapandığını veya haftalığa döndüğünü belirten Babacan, yerel basının sesinin kısıldığını savundu.

DEVA Lideri Babacan, konuşmasının devamında, “Kamu kaynakları, krizlerin ortağı Bahçeli’nin parti bültenlerine aktarılıyor. Musluk, akraba bakanın abisinin kanalına doğru açılmış. Bu paralar; ekonomik kriz, enflasyon, hayat pahalılığı konuşulmasın diye aktarılıyor” ifadelerini kullandı.

Babacan’ın kongrede yaptığı konuşmada öne çıkan kısımlar şöyle;

“Sayın Erdoğan ‘Hepiniz tasarruf edeceksiniz ama ben istediğim gibi harcayacağım’ diyor. Niye? Keyfi öyle istiyor. Basın yayın organlarına ilan ve reklam verilmesin, kamu kurumları günlük gazete satın almasın diye tasarruf tedbiri yayınlıyor. Genelge yayınlanalı daha bir hafta olmadı; bazı yerel gazetelerin kapandığı, bazı günlük gazetelerin ise masrafları azaltmak için haftalığa döndükleri haberleri geliyor. Sayın Erdoğan’ın harcamalarına gelince ‘itibardan tasarruf olmaz’ deniyor ama iş yerel basının sesine gelince birden akıllarına tasarruf geliyor.

Sayın Erdoğan, itibarı yanlış yerlerde arıyorsunuz. İtibar gösterişle olmaz; adaletle, özgürlüklerle, refahla olur. Gençlerin kendi geleceklerini bu ülkede hayal etmesi bu ülkenin itibarıdır. Başka ülkelerde arıyorlarsa o ülkenin itibarı sıfırlanmıştır. İstediğiniz kadar saraylarla, konvoylarla itibar oluşturmaya çalışın, bitmiştir.

Tasarruf diye, yerelde alnının teriyle parasını kazanan insanların rızkına göz dikeceğinize İletişim Başkanlığına bakın. Yüz milyonlarca liralık ödenekle çalışıyor. Devletin kaynakları bir siyasi partinin propagandasına harcanıyor. Cin fikirle yerel basını zayıflatmakla meşgul. Dertleri tasarruf değil. Yerel basının ekonomik yönden zayıflatılması; binlerce gazetecinin işsiz kalması, yerel demokrasinin sesinin kısılması demek. Yerel basın, demokrasi için su gibi önemlidir. Bu nedenle her ilde yerel basının temsilcileriyle bir araya geliyoruz.

‘İktidar ve medyası milletin yaşadığı sıkıntıları inkâr ediyor’

Gerçek tabloda zam, enflasyon, hayat pahalılığı, israf, yozlaşma, işsizlik, çete, mafya var. Bu gerçekler yandaş kanallarda gösterilmiyor. Yandaş kanallara bakın, ‘Bu anlattıkları Türkiye mi?’ diyorsunuz. İktidar ve medyası milletin yaşadığı sıkıntıları, gerçeği inkâr ediyorlar. Bunun için kamu kuruluşları üzerinde yandaş medyaya destek vermeleri için yoğun baskı var.

Bunun için kamu kuruluşları iktidarı farklı yayın politikası izleyen basına destek vermeye olumsuz bakıyor. Kamu kaynakları, krizlerin ortağı Bahçeli’nin parti bültenlerine aktarılıyor. Musluk, akraba bakanın abisinin kanalına doğru açılmış. Bu paralar; ekonomik kriz, enflasyon, hayat pahalılığı konuşulmasın diye aktarılıyor. Şatafat harcamaları tartışılmasın, usulsüzlük iddialarının üstüne gidilmesin, kamuoyunda ‘Bunlar çetelerle, mafyayla ne yapıyor’ sorulmasın diye akıtılıyor.

İktidarımızın ilk 90 ve 360 gününde uygulayacağımız, ayağı yere basan, somut eylem planlarını şimdiden hazırlıyoruz. Bizde mızmızlanmak yok. Sadece şikâyet, sorunları dillendirmek yok. Biz çözüm paketlerimizi de hazırlıyoruz, duyuruyoruz. Çözümlerimizi cebimize koyuyoruz, seçime doğru yürüyoruz.

‘Rant peşin, borç gelecek nesillere’

Kaynakları alelacele niye Kanal İstanbul’a yönlendiriyorlar? Dert rant. Kanal İstanbul’a bakınca gözlerinde dolar işaretleri oluşuyor. Onun için acele ediyorlar. Bir de vakit yaklaşıyor, görüyorlar. Onun için ‘Bir an önce Hazine’yi borçlandıralım, nasılsa bunlar ödemek zorunda’ diyor. ‘Söke söke sizden alacaklar’ diyor. ‘Siz’ dediği; bu ülkenin gençleri. Rant peşin alınıyor, borç sonra ödeniyor. Rant peşin, borç gelecek nesillere.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a ‘uçak’ yanıtı: Korkma

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘uçak’ açıklamasına yanıt veren CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Bir yere tarifeli uçakla gitmeyi, metroya, trene binmeyi korkunç bir şey gibi görüyorsun. Korkma, o kadar kötü değil. Halkınla birlikte olabiliyorsun, dert dinleyebiliyorsun. Bu aralar senin çok ihtiyacın var bunlara, benden söylemesi.” dedi.

Haber Merkezi / Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısına sarf ettiği, “Neymiş, uçakları satacakmış. Dünyayı dolaşacaksın, neyle, tarifeli uçaklarla mı? Trene binersin, otobüslerle beraber seyahat edersin” sözlerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yanıt geldi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu; 3 Haziran 2021 tarihinde Ankara’dan İzmir’e gittiği uçakta birlikte yan yana yolculuk yaptığı ve bulmaca çözdüğü gençle fotoğrafını da paylaşarak sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Erdoğan “Kılıçdaroğlu iktidar olunca uçakları satacak mı göreceğiz” demişsin. Gel diyoruz er meydanına, kaçıyorsun. Gelirsen görürsün satacak mıyım, satmayacak mıyım! Sen kaç, biz kovala, nereye kadar Erdoğan? Bir de anlaşılan bir yere tarifeli uçakla gitmeyi, metroya, trene binmeyi korkunç bir şey gibi görüyorsun. Korkma, o kadar kötü değil. Halkınla birlikte olabiliyorsun, dert dinleyebiliyorsun. Bu aralar senin çok ihtiyacın var bunlara, benden söylemesi.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan ‘erken seçim’ çağrısı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM’deki Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, “Bu kadar çürüme hiç olmadı ama temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz. Temizliğin sihirli anahtarı seçim; hemen seçim, erken seçim, gelsin, Türkiye’yi aydınlığa kavuşturacağız, beraber kavuşturacağız” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / CHP Lideri Kılıçdaroğlu, konuşmasında ülke gündemini kasıp kavuran devlet-siyaset-mafya ilişkilerinin ifşası sonrası sessizliğini koruyan iktidara yüklenerek, “Türkiye’yi temelden sarsan bir sürü açıklama var, Saray’dan tek bir açıklama yok. Bu kadar lağım kokusu dünyaya yayılmışken neden kimse konuşmuyor? Neden savcılar harekete geçmiyor?” dedi.

HDP hakkında açılan kapatılma davası hakkında da konuşan Kılıçdaroğlu, “CHP demek demokrasi demektir. Bu ülkeye kendi özgür iradesiyle çok partili hayatı getiren parti CHP’dir. Dünyada başka örneği yoktur. Demokrasi olmazsa olmazımızdır. Siyasi partiler ise demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Demokrasinin var olduğu bir ortamda siz bir partiyi kapatamazsınız” ifadelerini kullandı.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun grup konuşmasındaki açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle;

“Türkiye’yi temelden sarsan bir sürü açıklama var, Saray’dan tek bir açıklama yok. Ak Partili, MHP’li kardeşlerime sesleniyorum. Bu kadar lağım kokusu dünyaya yayılmışken neden kimse konuşmuyor? Neden savcılar harekete geçmiyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kabile devleti mi? Nerede bu savcılar?

İktidar kendisini kurtarmak istiyor, gündem değiştirmek istiyor. Gırtlağına kadar lağım çukuruna düşmüşler. Açık ve net ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devleti olmaktan çıkmıştır. Yargı asla ve asla tarafsız ve bağımsız değildir. Talimatla iş yapan bir yargı vardır. Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur.

Devletin hazinesini mafyayla el ele olacaksın, tezgahı kuracaksın, belli yerlere çökeceksin rantı alacaksın. 21. yüzyılın Türkiye’sinin geldiği nokta bu. İktidar sahipleriyle mafya ortak devleti yönetiyorlar. Cumhur İttifakı’nın üçüncü ortağı mafyadır!

Ben lağım borusu patladı dedim. Meğer lağım çukurundalarmış bunlar. Saray kokuyu hissetmiyor. Türkiye’yi temelden sarsan bir sürü açıklamalar var. Saray’dan tek cümle bile yok. Niçin? Gerekçe yaratmak istiyorlar onda da batıyorlar. Gerekçe bile bulamıyorlar. İstifa diye bir müessese var. Onurlu insanların başvurduğu istifa diye bir müessese var!

Yeraltı dünyasının önemli bir aktörü açıklama yapıyor. Gazeteler, TV’ler tartışıyor. İktidar sahibinden tık yok. Sen her konuda konuşuyordun. “Dış güçlerin oyunu” diyorlar. O zaman 19 yılın sonunda ülkeyi dış güçlerin oyuncağı haline sen getirmedin mi?

Rüşvet alan siyasetçilerden söz ediliyor, siyasi destekle uyuşturucu kaçakçılığı yapanlar var, tık yok. Savcılar korkudan soruşturma açamıyorlar. Kara para aklayanları bizzat serbest bırakıyorlar, yurtdışına çıkarıyorlar. Bunu yapan kim?

“İçişleri Bakanı isim verecek mi, asla vermez”

Meclis Başkanı’na geçen salı günü çok ağır konuşmuştum, doğru. Konuşması lazımdı. 600 milletvekilini kimse töhmet altında tutamaz! Sonunda konuştu. “Mektup gönderdim” dedi, “O siyasetçinin ismini istiyorum” dedi. İçişleri Bakanı isim verecek mi, asla vermez. Atanmış bakan, seçilmiş Meclis Başkanı’nın sorusuna cevap vermezse bu nasıl karşılanacak?

Peki göndermediği zaman atanmış bir bakan, seçilmiş bir TBMM Başkanı’nı sorduğu soruya cevap vermeyerek aşağılamasını nasıl karşılayacak? “Cevap vermiyorum sana, istediğin kadar yaz” diyecek, göreceksiniz. Sayın Başkan’a mektup yazdığı için teşekkür ederim.

10 bin dolar alan siyasetçi kimdir, açık ve net ortaya çıkması lazım. Biz biliyoruz, herkes biliyor. O kişide acaba yüz, ahlak var mı? Kire bulaşmış insanlar, yaşamları boyunca kirli gezmekten hoşlanırlar.

Türkiye’yi bu bataktan çıkaracağız. Ülkemize temiz, ahlaklı siyaseti, dayanışma kültürünü yeniden getireceğiz. Farklı görüşler, farklı siyasi anlayışlar kavga konusu değil zenginlik olmalı… Demokrasini var olduğu bir ortamda siz bir partiyi kapatamazsınız. Şiddet, baskı uyguluyorlarsa kapatın. Zaten savcı harekete geçer. Ama savcı siyasi otoritenin tavrıyla harekete geçiyorsa orada demokrasiyi yok ediyorsunuz demektir.

“İstifa bir erdemdir”

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atadılar. Melih Bulu’ya söylüyorum. Sen o üniversiteye bırak rektör olmayı, orada ders verecek kapasiteye bile sahip değilsin. Sende onur varsa istifa et. İstifa bir erdemdir. Hocaların görevine son veriyor. Niçin? Hangi akılla, hangi mantıkla? Üniversitenin rektörü bilime düşman olur mu? Düşünün rektör bilime, bilim insanına düşman!

Boğaziçi Üniversitesi’nde görevine son verilen hoca, “Maddi karşılığı olmayan bu vazifeyi memlekete ve gençlere bir vazife olarak gördüm. Keşke iyiden, doğrudan, güzelden bu kadar nefret etmeselerdi. Güzel günler göreceğiz” diyor.

“Keşke Yunan galip gelseydi” diyen bir meczubu devlet ricali gidip ziyaret etti. Milli ordumuzun Tank Palet Fabrikası’nı beş kuruş bile almadan Katar ordusuna peşkeş çektiler. Hangi milli dayanışmadan söz ediyor bu iktidar? Asgari ücretliler geçinemezken, Saray beslemeleri bir yerden değil iki, üç, dört, beş yerden maaş alıyor. Bu mudur adalet?

Bu kadar çürüme hiç olmadı ama temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz. Temizliğin sihirli anahtarı seçim; hemen seçim, erken seçim, gelsin, Türkiye’yi aydınlığa kavuşturacağız, beraber kavuşturacağız.”

 

Paylaşın

CHP’den İstanbul Sözleşmesi’nin fesih kararının iptali için Danıştay’a başvuru

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına karşı daha önce kadın örgütleriyle yaptıkları başvuruyu bugün de tüm CHP grubu adına yaptıklarını duyurdu. Türkiye, Cumhurbaşkanı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmıştı.

Haber Merkezi / CHP, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali için Danıştay’a başvurdu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca ile Grup Başkanvekili Özgür Özel, başvurunun ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundular.

Açıklamasında “Danıştay’a bu kararın yok sayılması, iptali ve yürütmesinin durdurulması yönünde üç talepli başvurumuzu az önce yaptık” diyen Özel,  özetle şunları söyledi;

“İlk olarak usul yönünden bu kararın yok olduğunu iddia ediyoruz ve bu yokluğun tespitini istiyoruz. İkincisi yapılan işlemin tamamen anayasaya aykırı olduğunu tüm yönleriyle delillendiriyor ve anayasaya aykırılık yönünden iptal etmesini istiyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilindi onun yarattığı olumsuz iklimin hem şiddeti uygulayanlarda hem de kanunları uygulama yükümlülüğü olanlarda yarattığı, kadınlar aleyhine olumsuz etkiyi de hepimiz görüyoruz. Yılın ilk üç ayında 88 kadının katledildiği bir ülkede, AKP İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye çalışıyor. Bu yüzden de Danıştay’dan ivedilikle bu Cumhurbaşkanlığı Kararı’nın yürütmesinin durdurmasını istiyoruz. AKP’nin yaptığı tek iyi iş ne diye sorsanız İstanbul Sözleşmesi’ni söylerdik. 19 yıldır yaptıkları en iyi işten geri dönüyorlar. Coğrafi ev sahibi, ilk kabul eden ülke olduğumuz, üzerine titrediğimiz bu önemli meseleden AK Parti’nin bu şekilde çekiliyor olması elbette sadece kadınların meselesi değildir. Bu Türkiye’yi seven tüm yurttaşların meselesidir. İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak hayatı savunmaktır. Bu savunmaya hep birlikte, omuz omuza, gururla, inatla devam edeceğiz. Bir aydır partimizin hukukçularının yürüttüğü titiz çalışma sonucunda CHP Grubu olarak, bu sözleşmeye istisnasız tüm milletvekillerinin oy verdiği bir grup olarak, sözleşmeden çekilme yetkisinin TBMM’de olduğunu bir kez daha vurgulayarak, Danıştay’a bu kararın yok sayılması, iptali ve yürütmesinin durdurulması yönünde üç talepli başvurumuzu az önce yaptık.”

“İstanbul Sözleşmesi hala yürürlüktedir”

Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıyla “Kadın beyanı esastır” ilkesine uyulmadığını belirterek şöyle konuştu:

“Bugün, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararı ile çıkılması sonrasında CHP örgütleri olarak başlattığımız mücadelenin bir başka aşamasındayız. Bu sadece bir kadın meselesi olmayıp, toplumun kadın erkek tüm bireylerini ilgilendiren bir mesele olduğu mesajını da vermek istedik. İstanbul Sözleşmesi hala yürürlüktedir. İstanbul Sözleşmesi, TBMM’de yürürlüğe girmiştir. Bu kanun yürürlükte olduğu sürece Cumhurbaşkanının bir kararname ile sözleşmeden çekiliyorum demesi hukuk literatüründe yok hükmündedir. İstanbul Sözleşmesi 18 yaşından küçük çocuklarımızın zorla evlendirilmesinin önüne geçen bir sözleşmedir.”

İstanbul Sözleşmesi

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanan, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan uluslararası insan hakları sözleşmesidir.

Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından desteklenmektedir ve taraf devletleri hukukî olarak bağlar. Sözleşmenin dört temel ilkesi; kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçların kovuşturulması, suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesidir. Kadına karşı şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olarak tanımlayan, bağlayıcı nitelikte ilk uluslararası düzenlemedir. Tarafların sözleşme kapsamında vermiş oldukları taahhütler, bağımsız uzmanlar grubu GREVIO tarafından izlenmektedir.

Paylaşın