Ukrayna’dan Kaçanların Sayısı 4 Milyon 100 Bini Aştı

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) açıkladığı verilerine göre, Rusya’nın saldırılara başladığı başlangıcı 24 Şubat’tan bu yana 4 milyondan fazla Ukraynalı ülkesini terk etti, on binlerce sivil de halen komşu ülkelere akın etmeyi sürdürüyor.

BM, beş hafta içinde 4 milyon 137 bin 842 sivilin Ukrayna’yı terk ettiği bilgisini paylaştı. Bu sayı, Cuma günü açıklanan sayıdan 34 bin 966 kişi daha fazla.

Yapılan açıklamada, Ukrayna’da yaşı 18 ila 60 olan erkeklerin askere çağrılması nedeniyle ülkeden ayrılanların yüzde 90’ını kadınların ve çocukların oluşturduğu ifade edildi.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) de Ukraynalı olmayan, ülkede çalışmak ya da okumak için bulunan yaklaşık 205 bin 500 kişinin de Ukrayna’yı terk ettiğini belirtti.

Yerinden edilenlerin sayısı 10 milyonu aştı

Örgüt, yaklaşık 6 milyon 480 bin kişinin de Mart ayının ortasından bu yana, Ukrayna içinde yer değiştirdiğini açıkladı. Savaş nedeniyle yerinden edilen toplam kişi sayısı 10 milyonu aştı, bu sayı Ukrayna nüfusunun dörtte birine tekabül ediyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları öncesinde, Rusya’nın ilhak ettiği Kırım ve doğuda ayrılıkçı güçlerin kontrolü altındaki bölgeler dışında, Ukrayna’nın nüfusu yaklaşık 37 milyondu.

Çocukların yarıdan fazlası yerinden edildi

Birleşmiş Milletler, bu süreçten çocukların da olumsuz bir şekilde etkilendiğine dikkat çekiyor. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) geçen hafta Ukrayna’daki yaklaşık 7,5 milyon çocuğun yarısından fazlasının yerinden edildiğini açıkladı. Yerinden edilen çocukların 2,5 milyonu Ukrayna içinde yer değiştirirken, 2 milyonu da yurt dışına gitti.

Polonya’daki Ukraynalıların sayısı 2,5 milyona yaklaşıyor

UNHCR tarafından açıklanan verilere göre, 10 Ukraynalı’dan yaklaşık 6’sı, yani 2 milyon 405 bin 703’u Polonya’ya geçti. Polonyalı sınır muhafızlarına göre ise gerçek sayı daha fazla. Sınır yetkilileri, savaşın başlangıcından bu yana 2 milyon 437 bin Ukraynalı’nın Polonya’ya geçtiğini ifade etti. UNICEF’in verilerine göre ise Polonya’ya ulaşanların 1,1 milyondan fazlası çocuk.

Ukrayna’nın batısındaki sınır komşusu ülkelere giriş yapanların bazılarının Avrupa Birliği (AB) Schengen bölgesi vasıtasıyla diğer ülkelere geçiş yaptığı belirtiliyor.

Moldova’dan AB’ye geçiyorlar

Moldova sınırı, Ukrayna’nın liman kenti Odesa yakınında bulunuyor. Ukrayna’dan yaklaşık 391 bin 592 sivilin AB üyesi olmayan ve Avrupa’nın en fakir ülkelerinden olan Moldova’ya gittiği kaydedildi.

2,6 milyon nüfuslu, Ukrayna ve Romanya arasında bulunan Moldova’ya girenlerin büyük kısmının başka bir yer için harekete geçtiği, yaklaşık 93 bininin ülkede kaldığı belirtildi. BM, ülkeden kalanların yüzde 80’inin evlerde ağırlandığı bilgisini paylaştı.

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı, Moldova’daki 100 bin sığınmacıya ve onları ağırlayan ailelere mali destek sağlamaya başladı.

Ukrayna’dan bir diğer sınır komşusu Macaristan’a geçenlerin sayısı 379 bin 988 olarak paylaşılırken, toplam 294 bin 885 kişinin Ukrayna’nın en kısa sınırını geçerek Slovakya’ya giriş yaptığı kaydedildi.

Paylaşın

Türkiye – Suudi Arabistan İlişkileri Normalleşme Yolunda

Cemal Kaşıkçı davasında savcının yargılamanın durdurulmasını ve dosyanın Suudi Arabistan’a devredilmesini talep etmesiyle, gözler Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilere çevrildi.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e konuşan uzmanlara göre, iki ülke ilişkilerinin normalleştirilmesi adımlarının temelinde Körfez bölgesinde ABD politikalarının da değişmesiyle ortaya çıkan dönüşümün etkisinin yanı sıra, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizi aşmaya yönelik çabasının da önemli olduğu belirtiliyor.

Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğuna 2 Ekim 2018’de giren gazeteci-yazar Cemal Kaşıkçı’dan bir daha haber alınamamış, daha sonra öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren Kaşıkçı davasının iki gün önceki duruşmasında Cumhuriyet Savcısı, dosyanın Suudi Arabistan’a devredilmesini talep etti.

Mahkeme, 26 sanıklı davanın Suudi Arabistan’a devri konusunda Adalet Bakanlığına görüş sorulmasına hükmederek duruşmayı 7 Nisan’a erteledi. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise davanın nakli konusunda olumlu görüş bildireceklerini belirtti.

Arap Baharı döneminde farklı kutuplara düşen Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler Kaşıkçı cinayetiyle birlikte daha gerilimli bir döneme girmişti. İlişkiler hızla kötüleşir ve Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Türkiye’den sert açıklamalar yapılırken, Suudi tarafı da tarım ve işlenmiş gıda ürünleri ambargosuyla Türkiye’yi hedef almıştı.

Bir süreden beri ise iki ülke arasında ılımlı rüzgarlar esmeye başlamıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Suudi Arabistan Kralı Selman arasında 21 Kasım 2020’de gerçekleştirilen telefon görüşmesinde, ikili ilişkilerin geliştirilmesi ve sorunların giderilmesi için “diyalog kanallarının açık tutulmasında” mutabık kalındı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Mayıs 2021’de dört yıl aradan sonra Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Çavuşoğlu, Kaşıkçı dosyası için savcının dosyanın devrini istediği saatlerde ise A Haber’de yaptığı açıklamada, Riyad ile ilişkilerin normalleşmesi konusunda önemli adımların bulunduğunu söyleyerek, “Yargı iş birliği daha iyi bir noktaya geldi” ifadesini kullandı.

Kaşıkçı cinayetinin etkisi

Dış politika gözlemcilerine ve uzmanlarına göre Kaşıkçı davası Riyad tarafından Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin normalleşmesinin önündeki en büyük engel olarak görülüyordu.

Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) uzmanı Oytun Orhan, Kaşıkçı cinayetinin ilişkilerin bozulmasında kritik önemi bulunduğunu söylerken, ancak ilişkilerin çok kötü olduğu dönemde Türkiye’nin Kral Selman üzerinden kanalı açık tutmaya özen gösterdiğine ve Kral ile Veliaht Prens arasında ayrım yaptığına işaret ediyor.

Kaşıkçı cinayeti ile ilgili olarak Veliaht Prens Muhammed bin Selman sorumlu tutulurken, Veliaht Prens cinayette rolü olduğu iddialarını reddetmişti.

Türkiye ile Suudi Arabistan geçmiş dönemde Hamas ve Müslüman Kardeşler’e karşı da farklı politikalar takip etmişlerdi. Orhan, bölgedeki katı kutuplaşma döneminde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın Müslüman Kardeşler’i terör örgütü olarak ilan ettiğini ve Türkiye’nin ılımlı yaklaşımından memnun olmadıklarını hatırlattı.

Ekonomik kriz ne kadar etken? 

Peki iki ülke ilişkilerinde yaşanan bu kötü dönemin ve Kaşıkçı cinayeti gibi bir olayın ardından neden ve nasıl normalleşme yoluna girildi?

Uzmanlara göre bu sorunun tek bir yanıtı yok. Türkiye’nin Suudi Arabistan ile ilişkilerinin normalleştirilmesinde bölgesel etmenlerin yanı sıra içinde bulunulan ekonomik krizi aşma çabaları ve bu çerçevede Suudi Arabistan’dan gelmesi beklenilen sıcak paranın da önemli bir motivasyon olabileceği belirtiliyor.

Kaşıkçı dosyasının Suudi Arabistan’a devredilmesi kararının ardından Ankara’nın beklentisi bu ülkeden yatırım çekmek ve swap anlaşmaları yapmak. Riyad ile Ankara arasında davanın durumu ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesiyle ilgili bir süreden beri çeşitli düzeylerde görüşmeler yapıldığı, Suudi Arabistan’ın ilk olarak Erdoğan’ın bu konuyla ilgili konuşmaması yönünde telkinde bulunduğu, bunun gerçekleşmesinin ardından dosyanın kendilerine devrini de istediği belirtiliyor.

Bluebay Varlık Yönetimi Gelişen Piyasalar Kıdemli Stratejisti Timothy Ash, yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaklaşan seçimler öncesinde zorlayıcı bir ekonomik durum ile karşı karşıya olduğunu vurgulayarak, şunları belirtiyor:

“Erdoğan’ın motivasyonu bence gayet açık. TL’yi yüksek cari açık ve Ukrayna’daki savaştan kaynaklı artan ithalat maliyetleri, yüksek enerji ve gıda fiyatları karşısında tutabilmek için mücadele ediyor. Suudi finansmanının da 2023 ortasındaki seçimlere girmesine ve belki de kazanmasına yardımcı olmasını istiyor.”

Ash, Suudi Arabistan’ın da artık bu davanın kapanmasını ve Türkiye tarafından utandırılmak istemiyor olabileceğini söyleyerek, bundan sonrasına ilişkin öngörüsünü şöyle aktarıyor:

“Bence Suudi Arabistan da Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeyi istiyor ve Türkiye’deki varlıkları da ucuz buluyor olmalılar. Belki de Erdoğan döneminin sonrasını planlıyorlar. Erdoğan eğer onlara satın almak için ucuz varlıklar önerecek olursa, bence oportünist davranacaklardır.”

İlişkilerde gerilimden normalleşmeye 

Uzmanlara göre, Riyad ile ilişkilerin düzeltilmesi öncelikli olarak Türkiye’nin son dönemde dış politikada uygulamaya başladığı “restorasyon” çabalarının bir parçası olarak da okunabilir. Ancak bu restorasyonun başlatılmasının da yine bölgesel gelişmelere dayandığına dikkat çekiliyor. Analistler dış politika çizgisini bölgedeki genel değişimin parçası olarak değiştiren tarafın sadece Türkiye değil, aynı zamanda Körfez ülkeleri olduğunu da belirtiyor.

ORSAM uzmanı Oytun Orhan, Suudi Arabistan’a büyük destek veren ABD Başkanı Donald Trump’ın iktidardan giderek yerine Joe Biden’ın gelmesi ve ABD’nin bölgeye dair yeni bir politika geliştirmesinin ardından Körfez’deki tüm dengelerin değiştiğini vurguluyor.

Trump döneminde Suudi Arabistan ile Mısır’ın daha agresif olduğunu ve bunun Türkiye ile ilişkilerine de yansıdığını belirten Orhan, Biden’ın gelişiyle Suudi Arabistan’a verilen desteğin geri çekilmesi ve ABD’nin İran ile müzakerelere başlaması gibi etkenlerin Körfez ülkelerinin de bir revizyona gitmesine neden olduğunu belirtiyor.

Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Gökhan Çınkara da Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin tekrar olumlu istikamette ivme kazanmasındaki temel etkenin Biden yönetiminin Ortadoğu siyaseti olduğunu söyleyerek, şöyle konuşuyor:

“Biden yönetimi İran’ın üzerindeki yaptırımları kaldırma sürecinde bunu bölge ülkelerinin güvenlik endişelerine çok da yaslanmadan yapıyor. Bu da her ülkenin günün sonunda kendi başının çaresine bakacağı bir bölgesel gerçekliğe işaret ediyor. Ülkeler benzer çıkar ve endişe etrafında geçmişteki konjonktürel problemlerini aşma yolunu tutuyor. Bence ilişkilerdeki yeni rotayı oluşturan bu gerçekliktir.”

Orhan: “Bölge tükenmişlik halinde” 

ORSAM uzmanı Orhan, bölge ülkeleri arasında yıllar süren kamplaşmaların ardından genel olarak bir “tükenmişlik halinde” olduğuna da işaret ederek, gelinen son durumu şöyle aktarıyor:

“Taraflar 10 yılı aşkın bir süredir ciddi bir kamplaşma halinde, vekil güçler aracılığıyla Libya, Yemen, Suriye gibi farklı sahalarda mücadele içine girmişti. Ama bu bir kaybet-kaybet ilişki modeli. Kimse için faydası olmayan ve herkesin enerji sarf etmek durumunda kaldığı bir ilişki biçimiydi. 10 yılın sonunda bir tükenmişlik hali oluştu ve taraflar artık kazan-kazan ilişkisine geçmeyi tercih ediyor.”

Türkiye’nin eski Riyad Büyükelçilerinden Naci Koru da yaptığı değerlendirmede, iki ülke arasındaki normalleşmeyi olumlu gördüğünü belirterek, siyasi ilişkilerin gelişmesinin diğer alanlara da yansımasını umuyor. Bölgeye yönelik son açılımın ve İsrail ile Mısır gibi ülkelerle de ilişkilerin normalleştirilmesinin yararlı olacağını belirten Koru, şöyle konuşuyor:

“Biden ‘önceliklerimiz arasında artık Ortadoğu birinci değil’ dedi. Dolayısıyla bu ülkelerin sarılacakları, ilişki kuracakları başka ülkelere ihtiyaçlarının olduğu çok açık. Bunlardan biri de Türkiye tabiatıyla. Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmesi karşılıklı olarak yarar sağlar.”

Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce Şubat ayı olarak açıkladığı Suudi Arabistan ziyaretini Ramazan ayında yapabileceği de belirtiliyor.

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: 45 Can Kaybı

Kovid 19’da son 24 saatte 13 bin 367 yeni vaka tespit edilirken, 45 kişi hayatını kaybetti. 18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,36 birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 93,09 olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 265 bin 362 test yapılırken, 13 bin 367 yeni vaka tespit edildi. 45 kişi hayatını kaybederken, 14 bin 858 kişi sağlığına kavuştu.

Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan tabloda, 2 doz aşılama verilerine de yer verildi. En az 2 doz aşı olmuş 18 yaş üzeri nüfusu kapsayan verilere göre Türkiye’de 2. doz aşılama ortalama yüzde 85,36 oldu. 1. doz ortalaması yüzde 93,09 olurken, 1., 2. ve 3. doz aşısını olan vatandaşların sayısı toplamda 147 milyon 057 bin 130’a yükseldi.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Manisa ve Zonguldak takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 31 Mart verilerine göre, 272 bin 196 test yapılmıştı. 14 bin 336 vaka tespit edilirken, 56 kişi hayatını kaybetmiş ve 16 bin 435 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

Babacan’dan Dikkat Çeken ‘Cumhurbaşkanı Adayı’ Açıklaması

Katıldığı bir televizyon programında açıklamalarda bulunan DEVA Lideri Babacan, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı için “Geçiş dönemini yönetebilecek, Türkiye’yi parlamenter sisteme götürebilecek hem Meclis hem de cumhurbaşkanı adayı rahat bulunur. Önemli olan ne yapılacağıdır. Hani ‘işe göre adam’ veya ‘adama göre iş’ denir ya. Biz işe göre adam bakacağız. Önce yapacağımız işi tanımlayacağız. Yapacağımız işe uygun cumhurbaşkanı adayını sürecin sonunda belirleyeceğiz.” ifadelerini kullandı.

Ali Babacan, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Altılı masanın en önemli kararlarından bir tanesi, cumhurbaşkanı adayının mutabakatla ve sürecin sonunda belirlenmesi. Demokrasiye inanmış ve özümsemiş, parlamenter sistemi içselleştirmiş bir cumhurbaşkanı adayı şart. Masada olur, masanın dışında olur, onlar önemli değil” dedi.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın sunduğu Çalar Saat programında gündemi değerlendirdi. Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Genel başkanlar bizim genel merkezde biraraya geldiler. Yuvarlak masa ortamında oturduk ve kararlar verdik. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş sürecinin yol haritası üzerinde ortak çalışma yapmaya karar verdik ve ortak bir komisyon kurduk. Seçim güvenliğini sağlamak için komisyon kurmaya karar verdik. Sandıklara sahip çıkmamız gerekiyor. Partiler bunu ortak bir organizasyon şeması içinde yaparsa, hileyi, hurdayı, oyunu önleriz.

Altılı masada baştan her şeyi açık konuşmazsak, yarın ihtilafla sonuçlanabilir. Açık ve şeffaf olmak lazım. Altı farklı siyasi partiden bahsediyoruz. Altı genel başkan biraraya oturunca tek parti haline gelmiyor. Burada ödünleşme süreci gerekiyor. Ödünleşmeyle mutabakat arayışı gerekiyor.

“Yapacağımız işe uygun cumhurbaşkanı adayı belirleyeceğiz”

Geçiş dönemini yönetebilecek, Türkiye’yi parlamenter sisteme götürebilecek hem Meclis hem de cumhurbaşkanı adayı rahat bulunur. Önemli olan ne yapılacağıdır. Hani ‘işe göre adam’ veya ‘adama göre iş’ denir ya. Biz işe göre adam bakacağız. Önce yapacağımız işi tanımlayacağız. Yapacağımız işe uygun cumhurbaşkanı adayını sürecin sonunda belirleyeceğiz. Altılı masanın en önemli kararlarından bir tanesi, cumhurbaşkanı adayının mutabakatla ve sürecin sonunda belirlenmesi. Demokrasiye inanmış ve özümsemiş, parlamenter sistemi içselleştirmiş bir cumhurbaşkanı adayı şart. Masada olur, masanın dışında olur, onlar önemli değil.

Sayın Erdoğan ekonomistse, haydi düzeltsin bu ekonomiyi bir an önce. Dört yıldır elini tutan mı var? Dört yıldır tek imzayla bu ülkede istediği her şeyi yapamıyor mu? Düzeltemiyor. Çünkü ‘Ben her şeyi bilirim’ diyen hiçbir şey yapamaz. 1994 krizi çıkmıştı. O zaman ülkeyi yöneten de ekonomi profesörüydü. ‘Ben her şeyi bilirim’ diye saçma sapan talimatlar verildi. Bir ülkenin başındaki kişi ‘Ben bu işi biliyorum’ dediği anda korkun. Kesin yanlış yapacaktır. ‘Bilenlerle konuşuyorum’ diyorsa ümitlenin.

“Boşuna kendilerini ortaya atıp rezil olmasınlar”

Ne kadar Yap İşlet Devret projesi varsa hepsini denetime sokacağız. Seçimlerden sonra ihalelerin hepsini denetleyeceğiz, hiç merak etmesinler. Yargı denetimi yapılacak, yasama denetimi yapılacak, idari denetim yapılacak. Boşuna hikâye anlatmasınlar. Ben 13 sene bu ülkenin ekonomisini yönettim. Ne numaralar döndüğünü biliyoruz. Boşuna kendilerini ortaya atıp rezil olmasınlar. Günü gelince hepsi ortaya çıkacak.

Bugün bir mutluluk oyunu oynuyorlar. Bugün ‘Güzel bir uygulamayı başlattık’ diyorlar ama yarın ülkeyi çok kötü vuracak. Bugün itibariyle dahi yılda 36 milyar maliyeti var. Kur korumalı mevduata verilen fark 36 milyar. Sayın Erdoğan bunu açıklarken ‘Mevduat sahipleri mağdur oluyor, biz onların mağdur olmalarını istemiyoruz’ dedi. Kur atışından onlar mağdur oluyor da bizim esnafımız, memurumuz, gencimiz, işçimiz, çiftçimiz mağdur olmuyor mu?

Aralık ayından bugüne kadar evlerde kullanılan doğal gazın fiyatı düzde 69 arttı. Bütün dünyada enerji fiyatlarının artış eğilimi var ama Türkiye’deki artış dünyanın daha üzerinde. Çünkü dolar kuru çok artmış durumda. Dolar kurundaki artışın da en önemli sebebi ülkedeki döviz kıtlığı. Merkez Bankası’nın net döviz pozisyonu eksi 55 milyar dolara düştü. Elde döviz olmayınca kur artıyor, kur artınca da A’dan Z’ye her şeye zam geliyor.

“Erdoğan döviz kurundaki kontrolü kaybetti”

Aralık başında karkas etin kilosu 49 lira, bugün 90 lira. Et fiyatı niye bu kadar arttı? Gübre, tohum, ilaç, yem fiyatı arttı. Bunların fiyatı niye arttı? Çünkü Sayın Erdoğan döviz kurundaki kontrolü kaybetti. Et de şeker de doğal gaz da elektrik de böyle. Bunun sebebi makro ekonomik dengelerin bozulması, Merkez Bankası üzerindeki yanlış talimatlar, akıl ve bilim dışı ekonomi uygulamaları.

Dün akşam itibariyle Hazine’nin borçlanma faizi yüzde 26’ya çıkmış durumda. Eylül ayında yüzde 17’ydi. Merkez Bankası’nın bankalardan aldığı faizi düşürüyorlar, Hazine’nin verdiği faiz yüzde 26,32’ye çıkıyor. Faiz talimatla düşmez. Faiz güvenle düşer. Akıl ve bilim çerçevesinde uygulanan ekonomi politikalarıyla düşer. Allah’ın verdiği aklı kullanarak düşer.”

Paylaşın

19 Vekilin Dokunulmazlık Dosyası TBMM’de: 18 HDP, 1 DBP

Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) 18, Demokratik Bölgeler Partisi’nden (DBP) bir toplam 19 milletvekili hakkında hazırlanan 23 dokunulmazlık dosyası, Meclis Başkanlığına sunuldu. Meclis’e gönderilen Cumhurbaşkanı fezlekeleri, Anayasa Adalet Karma Komisyonu’na sevk edildi.

Haber Merkezi / Dosyalar arasında HDP’den  Dersim Dağ, Sıdık Taş ve Necdet İpekyüz’e ait 2 adet, Muazzez Orhan Işık,  Semra Güzel, İmam Taşçıer,  Abdullah Koç, Berdan Öztürk, Dirayet Taşdemir, Ömer Öcalan, Murat Çepni, Alican Önlü,  Meral Danış Beştaş,  Habip Eksik,  Ayşe Sürücü,  Ebru Günay,  Feleknas Uca, Nuran İmir’e ait bir ve DBP’den Diyarbakır Milletvekili Salihe Aydeniz’e ait 2 dokunulmazlık dosyası bulunuyor.

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

 

Paylaşın

Ekonomik Nedenlerle Boşanma Oranı Yüzde 9.8

Türkiye genelinde en fazla boşanma nedeni yüzde 32,2 ile “sorumsuz ve ilgisiz davranma” olarak belirlendi. Bunu yüzde 14,1 ile aldatma, yüzde 9,8 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama ve yüzde 8,1 ile dayak/kötü muamele takip etti.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ‘Türkiye Aile Yapısı Araştırması 2021’ verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre; Hanedeki ev işlerinin genellikle kim tarafından yapıldığı incelendiğinde; evin badana/boyası hariç tüm işlerin genellikle bir hanehalkı ferdi tarafından üstlenildiği görüldü. Hanehalkı ferdi tarafından en fazla üstlenilen işler sırasıyla, yüzde 97,5 ile sofranın kurulup kaldırılması, yüzde 97,4 ile bulaşık yıkama (makineyle bile olsa) ve yüzde 97,0 ile akşamları çay servisi yapma oldu.

Hanehalkı ferdi olmayan kişilerin yaptığı hanedeki ev işleri göz önüne alındığında, hanehalkı ferdi olmayan kişiler tarafından en fazla yapılan ev işleri sırasıyla, yüzde 54,3 ile evin badana/boyası, yüzde 25,2 ile küçük bakım, onarım, tamir işleri ve yüzde 8,8 ile evin haftalık/aylık temizliği oldu.

Hanehalkı ferdi tarafından yapılan ev işleri cinsiyete göre incelendiğinde, ev işlerini genellikle kadınların üstlendiği görüldü. Kadınlar en fazla yüzde 94,4 ile çocuk bakımı, yüzde 85,6 ile çamaşır ve bulaşık yıkama (makineyle bile olsa), yüzde 85,4 ile yemek yapma ve evin günlük toplanması ve temizlenmesi işlerini üstlendi.

Ortak karar alındı

Hanede ortak karar verilen seçilmiş konular incelendiğinde, en yüksek oranın sırasıyla yüzde 94,7 ile tatil biçimi ve yeri konusunda, yüzde 94,2 ile ailece ev dışında yapılan yeme içme ve eğlence gibi etkinliklerde ve yüzde 93,3 ile akrabalarla ilişkilerde olduğu görüldü.

Hanede seçilmiş konularda tek başına karar veren fertler cinsiyete göre incelendiğinde, erkeklerin tek başına kadınlara göre daha fazla oranla karar verdiği konular yüzde 8,2 ile harcamaların önceliklendirilmesinde ve yüzde 2,9 ile tatil biçimi ve yeri konusunda olduğu görüldü. Kadınların erkeklere göre tek başına daha fazla oranla karar verdiği konuların ilk üçünün yüzde 27,7 ile evde ne pişirileceği/yeneceği konusunda, yüzde 14,7 ile günlük alışveriş konularında ve yüzde 11,7 ile çocukların kılık kıyafet gibi ihtiyaçları konusunda olduğu görüldü.

Hanehalkı fertlerinin hafta içi ve hafta sonu öğünlerde hangi sıklıkla bir araya geldikleri incelendiğinde, en fazla hafta sonu ve hafta içi akşam yemeklerinde bir araya geldikleri görüldü. Hanehalkı fertlerinin hafta sonu akşam yemeğinde bir araya gelme oranı yüzde 81,9 iken hafta içi akşam yemeğinde bir araya gelme oranı yüzde 77,1 oldu.

Hanehalkı fertleri akşam yemeğinden sonra en fazla sabah kahvaltısında bir araya geldi. Hafta sonu sabah kahvaltısında bir araya gelme oranı yüzde 70,1 iken hafta içi sabah kahvaltısında bir araya gelme oranı yüzde 45,0 oldu. Hafta sonu öğle yemeğinde bir araya gelme oranı yüzde 59,9 iken hafta içi öğle yemeğinde bir araya gelme oranı yüzde 31,4 oldu.

İlk evliliklerin yüzde 36,9’u 20-24 yaş aralığında gerçekleşti

Evli, eşi ölmüş ve boşanmış bireylerin ilk evlenme yaşları incelendiğinde, ilk evliliklerin yüzde 36,9’unun 20-24 yaş aralığında, yüzde 23,5’inin 25-29 yaş aralığında ve yüzde 16,5’inin 18-19 yaş aralığında gerçekleştiği görüldü.

İlk evlenme yaşı cinsiyete göre incelendiğinde, kadınların erkeklere göre daha erken yaşlarda evlendiği görüldü. Evliliğini 18 yaşından önce yapan erkeklerin oranı yüzde 4,4 iken kadınların oranı yüzde 24,2 oldu. İlk evliliğini 18-19 yaş aralığında yapan erkeklerin oranı yüzde 8,9 iken kadınların oranı yüzde 23,0 oldu. İlk evliliğini 20-24 yaş aralığında yapan erkeklerin oranı yüzde 39,6 iken kadınların oranı yüzde 34,6 oldu.

Bireylerin kadın ve erkek için uygun gördükleri ilk evlenme yaşları incelendiğinde, erkekler için uygun görülen ilk evlenme yaşı yüzde 51,0 ile, kadınlar için uygun görülen ilk evlenme yaşı yüzde 47,8 ile 25-29 yaş aralığı olarak belirtildi.

Evliliklerin yüzde 56,8’i görücü usulü ile gerçekleşti

Evlilik deneyimi olan bireylerin (evli, eşi ölmüş ve boşanmış bireyler ile birden fazla evlilik yapmış olanların son evliliği dikkate alındığında) eş seçimini nasıl yaptıkları incelendiğinde, evliliklerin yüzde 46,1’i görücü usulü ve kendi rızasıyla, yüzde 34,9’u kendi kararı ve ailesinin rızasıyla, yüzde 10,7’si görücü usulü ve kendi görüşü sorulmadan aile kararıyla, yüzde 5,3’ü kaçma/kaçırılma ve yüzde 2,7’si kendi kararı ve ailesinin rızası dışında gerçekleştiği görüldü.

Evlilik deneyimi olan bireylerin eş seçimini nasıl yaptıkları cinsiyete göre incelendiğinde, görücü usulü ve kendi rızası ile evlenen erkeklerin oranı yüzde 45,9, kadınların oranı yüzde 46,3 iken görücü usulü ve kendi görüşü sorulmadan aile kararıyla evlenen erkeklerin oranı yüzde 8,6, kadınların oranı ise yüzde 12,5 oldu. Kendi kararı ve ailesinin rızası ile evlenen erkeklerin oranı yüzde 37,5, kadınların oranı yüzde 32,7, kendi kararı ve ailesinin rızası dışında evlenen erkeklerin oranı yüzde 2,6, kadınların oranı ise yüzde 2,8 oldu.

Evlilik deneyimi olan bireylerin eş seçimini nasıl yaptıkları öğrenim durumuna göre incelendiğinde, bireylerin öğrenim durumu yükseldikçe kendi kararı ile evlenenlerin oranının arttığı, görücü usulü ile evlenenlerin oranının ise azaldığı görüldü. Bir okul bitirmeyenlerin içinde kendi kararı ve ailesinin rızası ile evlenen bireylerin oranı yüzde 10,3 iken yüksekokul, fakülte, üniversite, yüksek lisans/doktora mezunu bireylerin içinde kendi kararı ve ailesinin rızası ile evlenen bireylerin oranı ise yüzde 71,7 oldu.

Evlenirken evlilik sözleşmesi yapanların oranı yüzde 1,4 oldu

Evlenirken yapılan törenler incelendiğinde, kız isteme yüzde 89,9, söz kesme yüzde 86,1, nişan yüzde 81,8, kına gecesi yüzde 84,4, gelin alma yüzde 84,0, gelin/damat hamamı yüzde 8,4, başlık parası verme/alma yüzde 13,3, düğün yüzde 87,7, bekarlığa veda partisi yüzde 3,0, çeyiz serme yüzde 60,3 ve bohça hazırlama yüzde 64,5 oranında yapıldı. Evlilik sözleşmesi oranı ise yüzde 1,4 oldu.

Önümüzdeki 3 yıl içerisinde evlenmeyi düşünmeyen ya da kararsız olan boşanmış, eşi ölmüş ya da hiç evlenmemiş 15 ve daha yukarı yaştaki bireylerin oranı yüzde 80,1 oldu. Bu bireylerin yüzde 29,5’i eğitim hayatına öncelik verdiği için, yüzde 11,9’u maddi kazancı yeterli olmadığı için ve yüzde 10,2’si evlenmek için uygun biriyle karşılaşmadığı için evlenmeyi düşünmediğini belirtti.

Evlenmeyi düşünmeme nedenleri cinsiyete göre incelendiğinde, en önemli neden her iki cinsiyette de eğitim hayatına öncelik vermek oldu. Bu oran, erkekler için yüzde 29,8, kadınlar için yüzde 29,3 oldu. Erkekler için eğitim hayatına öncelik verme nedeninden sonra gelen evlenmeyi düşünmeme nedenleri yüzde 22,5 ile maddi kazancın yeterli olmaması, yüzde 11,2 ile iş garantisinin olmaması oldu. Kadınlar için eğitim hayatına öncelik verme nedeninden sonra gelen evlenmeyi düşünmeme nedenleri yüzde 11,5 ile sağlık sorunları, yüzde 11,1 ile evlenmek için uygun biriyle karşılaşmadığı oldu.

Eşler arasında en fazla harcamalar konusunda sorun yaşandı

Eşi ile sorun yaşadığını belirten evli bireylerin sorun yaşadıkları seçilmiş konular incelendiğinde, bireylerin yüzde 5,6’sı harcamalar, yüzde 5,5’i ailece birlikte vakit geçirmeme, yüzde 4,9’u gelirinin yeterli olmaması, yüzde 3,7’si ev ile ilgili sorumluluklar ve yüzde 3,6’sı sigara alışkanlığı ile ilgili konularda sıklıkla veya her zaman sorun yaşadı.

En az bir kez boşanmış bireylerin (görüşme sırasındaki medeni durumuna bakılmaksızın ve birden fazla boşanmış bireylerin son boşanma olayına göre) boşanma nedenleri incelendiğinde, yüzde 32,2 ile sorumsuz ve ilgisiz davranma ilk sırada yer aldı. Bu boşanma nedenini yüzde 14,1 ile aldatma, yüzde 9,8 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama ve yüzde 8,1 ile dayak/kötü muamele izledi.

Boşanma nedenleri cinsiyete göre incelendiğinde, boşanmış erkeklere ve kadınlara göre en önemli boşanma nedeni eşlerinin sorumsuz ve ilgisiz davranması oldu. Bu oran, erkeklere göre yüzde 41,2, kadınlara göre yüzde 24,2 oldu. Erkeklere göre sorumsuz ve ilgisiz davranmadan sonra en önemli boşanma nedenleri yüzde 11,0 ile aile büyüklerinin aile içi ilişkilere karışması ve yüzde 9,7 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama oldu. Kadınlara göre sorumsuz ve ilgisiz davranmadan sonra en önemli boşanma nedenleri ise yüzde 19,3 ile aldatma ve yüzde 14,6 ile dayak/kötü muamele oldu.

Eğitime devam etmek istemesine rağmen eğitimini yarıda bırakan kadınların oranı yüzde 10,6 oldu

Eğitime devam etmek istemesine rağmen (üniversite dahil) eğitimini yarıda bırakan bireylerin oranı yüzde 11,6 oldu. Erkeklerde bu oranın yüzde 12,7, kadınlarda ise yüzde 10,6 olduğu görüldü.

Eğitime devam etmek istemesine rağmen eğitimini yarıda bırakan bireylerin eğitimi yarıda bırakma nedenleri cinsiyete göre incelendiğinde, erkeklerin yüzde 61,8’i ve kadınların yüzde 36,4’ü ekonomik nedenlerle eğitimini yarıda bıraktı. Erkeklerin yüzde 20,3’ü eğitimde başarısızlık, kadınların ise yüzde 28,8’i ailenin izin vermemesi nedeni ile eğitimini yarıda bıraktı.

Kadınların çalışması ile ilgili bireylerin algıları incelendiğinde, kadının çalışması ve sosyal hayata katkı sağlamasının değerli olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 82,6 iken kadının asli görevinin çocuk bakımı ve ev işleri olduğunu düşünenlerin oranı ise yüzde 35,8 oldu.

Çocuk ile ilgili bireylerin algıları incelendiğinde, bireylerin yüzde 83,1’i çocukların anne ve babasına yaşlılıklarında bakması gerektiğini düşündü. Çocuğun anne ve babanın itibarını artırdığını düşünen bireylerin oranı yüzde 80,4, çocuğun bir işi olduğunda anne ve babasına maddi katkı sağlaması gerektiğini düşünen bireylerin oranı yüzde 66,9 ve neslin (soyun) devamının sadece erkek çocuk ile sağlandığını düşünen bireylerin oranı ise yüzde 28,8 oldu.

Bireylerin kendilerine bakamayacak kadar yaşlandıklarında nasıl yaşamayı tercih ettikleri incelendiğinde, yüzde 30,7’si evde bakım hizmeti almayı, yüzde 27,5’i çocuklarının yanında kalmayı, yüzde 15,0’i ise huzurevi/bakımevine gitmeyi istediğini belirtti.

Yaşlı bireylerin (65 ve daha yukarı yaştaki kişilerin) kendilerine bakamayacak kadar yaşlandıklarında nasıl yaşamayı tercih ettikleri incelendiğinde, yüzde 46,0’sı çocuklarının yanında kalmayı, yüzde 31,6’ı evde bakım hizmeti almayı, yüzde 10,3’ü ise huzurevi/bakımevine gitmeyi istediğini belirtti.

Çocukları ile aynı evde yaşamayan 60 ve daha yukarı yaştaki bireylerin çocukları tarafından ziyaret edilme sıklığı incelendiğinde, haftada birkaç kez ziyaret edilme oranı yüzde 56,7 iken hiçbir zaman ziyaret edilmeme oranı yüzde 1,4 oldu.

Paylaşın

Seçim Kanunu’ndaki Değişiklikler Ne Getiriyor, Ne Götürüyor?

“Kazandıracak seçim sistemi yaratmak” çalışmasının “Seçim sistemi değiştirmekle iktidar ne kadar uzar?” başlıklı ilk bölümünde Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın tek başına hükümet olma dönemlerini, iktidarlarını uzatmak için seçim kanunu değişikliklerine başvurduklarını, şimdi de sıranın Recep Tayyip Erdoğan’a geldiğine değinmiştik.

Devamla da, Milletvekili Seçimi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin Anayasa Komisyonu’ndan geçerek Meclis Genel Kurulu gündeminde olan teklifin ilk iki maddesini tartışmıştık.

Partilerin seçime katılıma koşullarının değiştirilmesi

Üçüncü değişiklikle “Seçime katılma yeterliliği elde eden parti, Siyasi Partiler Kanunu’nda öngörülen ve parti tüzüğünde belirtilen süreler içerisinde ilçe, il ve büyük kongrelerini üst üste iki defadan fazla ihmal etmemiş olma koşuluyla seçime katılma hakkını muhafaza eder” cümlesi 1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na ekleniyor.

Böylece, kongresini yapmadığı için seçime katılamayacak partiye “kongreni yap, bizim ittifaka katıl ve de hatta sana bir de ‘Çiller’ verelim” demek gibi bir şey oluyor sanki.

Buna karşın seçime katılma yeterliliği elde etmiş ve fakat daha sonra kongresini yapmadığı için seçime katılma hakkını yitiren partiye yeni bir kapı açılırken, mecliste grup oluşturarak seçime katılma yolu için açık olan kapıyı kapatarak “İYİ Partinin seçimlere katılımına benzer bir süreci bir daha yaşamak istemediğimiz gibi bu süreçte oyun kurucu siz olamazsınız, o bizim tekelimizde” diye mesaj veriyor iktidar partisi ve küçük ortağı, tüm muhalefete partilerine.

Elbette bu mesajın bir de gizli hedefi olabilir. Bu hedef de, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içindeki muhalif ve seçimde dışlanması olası kimi mevcut milletvekilleri olmasın?

Olmaz olmaz dememek gerek, bal gibi de olabilir. Onlar da milletvekili değil mi, yirmisi-otuzu bir araya gelip ‘madem siz bizi dışlıyorsunuz, biz de bir araya gelip size karşı çıkıyoruz’ diyemezler mi? Elbette diyebilirler.

İl-ilçe seçim kurullarında kıdem yerine kura

En kıdemli yargıç demek, AKP’nin iktidar döneminden önce yargıç olmuş ve zamanın süzgecinden geçerek bugünlere ulaşmış, büyük olasılıkla yaşadıkları yerde saygınlık kazanmış yargıçlar topluluğunun üyeleri olmak demek.

Birinci sınıf yargıçlar ise, yargı görevine çok büyük oranda AKP iktidarı döneminde atanmış ve aralarında iktidar partisiyle seçim-yönetim ilişkileri yaşamış valileri milletvekili adayları, parti il-ilçe ve hatta merkez yöneticilerinin olduğu ve avukat olarak parti ve örgütleriyle yoğun ilişki içerisinde olanların olduğu, bilindiği gibi kamuoyuna çok yansıdı.

Kıdemli yargıçlar 1961 tarihli 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun hükümlerine göre, il-ilçe seçim kurullarında görev almak için kıdemlerinin dolmasını ve de sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Artık buna gerek kalmayacak, kıdemle elde edemedikleri bir konumu kura ile elde etmiş olacaklar. Fakat kuraya katılacak yeter sayıda birinci sınıf yargıç yoksa, işte o zaman tekrar kıdeme dönülecek.

Yani öncelik kurada. Kura ile kurulların tamamlanamaması durumunda ise, kıdem, eksik tamamlamada yararlanılacak bir araca dönüştürülüyor, kavramın bilgi ve deneyim ile de bağı kesilmiş oluyor.

60 yıldır uygulamada olan ve yargıçların kıdemine göre kendiliğinden oluşan kurulların bileşim biçiminin değiştirilme isteğinin ardında acaba, 31 Mart 2019 yerel yönetim seçimlerinde ‘hiç bir şey olmasa bile bir şeyler olmuştur” mantığıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini “parça parça düzenlemelerle kazanmak yerine, seçimi bütün olarak yeniletip bir kez daha kaybetmek durumunda kalınmamış olurdu” düşüncesi mi yatıyor dersiniz!

Kimileri il-ilçe seçim kurullarının oluşturulma biçimiyle ilgili bu değişiklik önerisini bir niyet beyanı olarak algılayıp; “her durumda seçim kazandıracak bir seçim sistemi bulmak mümkün değilse, seçim kaybettirmeyecek kurullar yoluyla da sorun çözülebilir” düşüncesine kapılınmış olabilir.

Oysa partilerin sandık görevlileri işlerini eksiksiz yapıp, ıslak imzalı sandık tutanaklarını tüm sandıklar için partilerine ulaştırdığında hem seçimlerin şeffaf ve güvenilir yapısı sağlanır, hem de seçimlerin gerçek sonuçları elde edilmiş olmaz mı?

Yeter ki, iktidarın bu ve benzeri uygulamalarına karşı çıkan tüm siyasi partilerin etkili ve yetkili görevlileri, yapılması gereken işleri şeffaf ve tam olarak yapsınlar, yapabilsinler.

Muhalefetin bu il-ilçe seçim kurulları değişikliğinin yaratacağı hukuki sorunlarla mücadelesi ne denli önemliyse; iktidarın yasanın yürürlüğe girmesiyle üç ay içinde yapılan değişikliklere göre kurulların yeniden oluşturulması ve bu şekilde belirlenen il-ilçe seçim kurulu başkan ve üyelerinin önceki başkan ve üyelerin görev sürelerini tamamlama geçici maddesiyle bu süreci hızlandırma uğraşı o kadar özel amaçlı çaba olarak siyaset sahnesine yansıyacaktır. Galiba işin acı tarafı da burası, yangından mal kaçırma kısmı (!).

Sandık kurulu ve seçmen kütüğüne ilişkin iki madde değişikliği

Sandık kuruluyla ilişkili yapılan 298 sayılı yasanın 23. maddesine eklenen “sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan bir parti; oluru olmadan başka bir parti üyesini sandık kurulu üyesi olarak gösteremez” cümlesi, asgari bir nezaket kuralının yasaya madde olarak eklenmesinden öte bir anlam taşıyor mu, bilemiyorum.

Kaldı ki herhangi bir parti, bir başka parti üyesini haberi ve onayı olmadan nasıl kendi partisi dışında bir başka parti için görevlendirebilir ki? İnsani ilişkiler ve nezaket kuralları çerçevesinde görevlendirmemesi, görevlendirememesi gerekmez mi? Gerekir.

Peki öyleyse, böyle bir kuralın yasaya eklenmesinin amacı ne olabilir? Acaba bu, siyasi nezaketin yaygınlaştırılma ve siyasette etkin kılınma girişiminin bir yansıması mı?

Bir diğer değişiklik seçmen kütükleriyle ilgili gibi görünüyor ama, galiba değişikliğin ana hedefi -bana göre- nüfus idaresinin adrese kayıt sistemi olmalı. Çünkü seçmen kütükleri adrese dayalı nüfus sistemi veritabanından oluşturulduğu gibi, her yılsonu bazıyla açıklanan, ülke nüfusunun sosyo-demografik özelliklerinin ve büyüklüğünün sağlıklı/doğru tesbiti de bu kaynağa dayanıyor.

Eğer bu sistem sağlıklı çalışmıyorsa “adresi kapanmış olması sebebiyle adres kayıt sisteminde gözükmeyenler’” ülkenin nüfusunda da, ilgili tüm kayıt sistemlerinde de görünmüyor anlamına gelir ki, tüm sistemin gözden geçirilmesini gerekli ve kaçınılmaz kılar.

Ayrıca bu durum seçimle ilgili yasa ya da yasalara yeni madde eklenmesiyle çözülebilir bir sorun değildir ve de olamaz. Çünkü sorunu seçmen kütükleriyle ilgili yasaya madde ekleyerek çözmeye kalkmak, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi dışında yeni seçmenler yaratmak olacaktır ki, bu da eşitsiz seçim ortamı üretilmesinin kaynaklarından birini oluşturur.

Üç erk, bir cumhurbaşkanı yasaların yürütücüsü ve seçim yasakları

Yasama, yürütme ve yargı, devletin üç erki. Erklerin birbirinden ayrılması yoluyla demokratik yönetim anlayışına, erklerin birliği üzerinden otoriter yönetimlere bayrak sallamak iki ayrı dünya görüşünü temsil ediyor. Dolayısıyla ortada iki ayrı davranış kalıbı var.

60 yıllık 298 sayılı yasanın seçimlerle ilgili “Başbakan ve Bakanlara ilişkin yasaklar” madde başlığı “Bakanlara ilişkin yasaklar” haline dönüştürülürken; Bakanların yürütücüler kurulu oluşturduğu ve başbakanın da bu kurulun başı olduğu parlamanter sistemin geride kaldığı kabulü yapılıyor.

Ama bu kabul yeni sistemde cumhurbaşkanını; yürütmenin başı olmasına, tüm bakanları atama ve azletme yetkisine sahip olmasına, partili ve de parti başkanı olmasına karşın başbakan üstü konumda sayarak seçim yasakları kapsamı dışında tutuyor.

Bu yaklaşım acaba yürütme erkinin başı olarak cumhurbaşkanını; aynı zamanda iktidar partisi genel başkanı olarak milletvekillerinin yasama görevlerini yapma biçim ve kararları üzerinde etkili oluşuyla yasama erkine ve il-ilçe seçim kurullarında kıdemi kura ile ikincileştirme yoluyla da yargı erkine dahil etme tehlikesi taşıyor mu?

Eğer böyle bir durum söz konusuysa; bu erkler ayrılığının erkler birliğine doğru evrilmesi anlamına gelmiyor mu?

Yapılacak bir milletvekilliği ve/ya da Cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanının seçime giriyor ya da girmiyor oluşu, yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanının seçim yasaklarına dahil olup/olmamasını belirleyemez. Çünkü partili cumhurbaşkanı, partisinin genel başkanı olarak seçim sürecinde devlet olanaklarını en üst düzeyde kullanma hakkına sahip biri olarak eşitsiz seçim ortamı yaratmanın aracı olamaz.

Kaldı ki cumhurbaşkanlığı yemini ‘’üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim’ diyen cumhurbaşkanlarına bu kapıyı da kapatmaktadır.

Dolayısıyla yürütmenin başının “seçim yasakları kapsamı dışında tutulması” sehven yapılan bir hatanın ürünü olabilir ki, o da komisyonlarda olmasa bile Meclis ve/ya da Anayasa Mahkemesi’nde düzeltilecektir.

Sonuç yerine

Muhtarlık seçimleriyle ilgili bir değişiklik dışında yedi maddede özetlenmeye çalışılan 298, 2820 ve 2839 sayılı yasalarda yapılması amaçlanan değişikliklerin neler getirip, neler götüreceğine değinilen bu yazının vargıları;

  • 1983’den bu yana milletvekili seçimlerinde uygulanmakta olan barajlı nisbi temsil sisteminin partiler için (ittifak yoluyla barajı aşma biçiminde de olsa) barajsız nisbi temsil yoluyla milletvekili çıkarabilme olanağına kavuşmaları ileri bir adımdır,
  • Bir partinin diğer bir parti üyesinin onayını alarak görev paylaşımı, nezaket kuralları ve dayanışma açısından siyasi partiler ve üyeleri arasındaki önemli gelişme olabilir,
  • Her durum ve koşul altında iktidar sahiplerinin seçimi kazanacakları sistemler yaratma çabasını anlayışla karşılamak kolay ve mümkün değildir,
  • Her durum ve koşul altında iktidar sahiplerinin seçimi kazanacakları sistem yaratmaları mümkün olmayınca onun yerine seçimi kaybetmemeye odaklı kurullar oluşturma çaba ve girişimleri amaçlanan başarıyı garanti etmez/edemez,
  • İktidar partilerinin kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getirdikleri düzenlemelere karşı muhalefet partileri de şeffaflık ve görevlerini eksiksiz yerine getirme koşul ve şartıyla mücadele etme/edebilme olanağına sahip olacakları gibi bu olanakları kendileri yaratır ve de yaratabilirler,
  • Yasa oluşturma ve değiştirme sürecinde sehven oluşan hatalar/eksikler süreçle birlikte giderilip düzeltilmiyor ve de bu yönde çaba içerisinde olunmuyorsa, hata ve eksik gibi görünen şeyler sehven değil bilinip/istenerek yapılıyor demektir.
  • Dolayısıyla ortaya çıkan ve çıkacak olan sonuçlar en geç bir buçuk yıl içinde tüm yönleriyle önümüze dökülerek test edilmiş ve de gerçekler herkes tarafından görülebilir hale gelmiş olacaktır.

Rize Milletvekili Hayati Yazıcı, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Çanakkale Milletvekili Bülent Turan, Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekili Sakarya Milletvekili Muhammed Levent Bülbül ile 91 Milletvekilinin verdiği teklif Anayasa Komisyonu’ndan 23 Mart 2022’de geçti.

(Bianet: Sezgin Tüzün)

Paylaşın

Kritik Kanun Teklifi TBMM’den Geçti: Seçim Barajı Yüzde 7’ye İndi

AK Parti ve MHP’nin birlikte hazırladığı seçim mevzuatında değişiklik öngören Milletvekili Seçim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Yeni düzenlemeyle şimdiye kadar yüzde 10 olarak uygulanan seçim barajı bundan sonraki seçimler için yüzde 7’ye düşürüldü. İttifakın aldığı oy toplamı ülke barajını geçtiği takdirde, seçim çevrelerinde milletvekili hesabı ve dağılımı, ittifak içinde yer alan her bir partinin o seçim çevresinde almış olduğu oy sayısı dikkate alınarak yapılacak.

TBMM’de grup kurmuş olmak, seçime katılabilmenin yeter şartından biri olamayacak. Siyasi partilerin seçime girebilmesi için 41 ilde örgütlenmeleri ve büyük kongrelerini gerçekleştirmeleri gerekecek.

İl seçim kurullarının yapısında değişiklikler yapılacak. İl seçim kurulu, bir başkan, iki asıl üye ile iki yedek üyeden oluşacak. İl seçim kurulu başkanı ve asıl üyeleri ile yedek üyeleri, iki yılda bir ocak ayının son haftasında, il merkezinde görev yapan, kınama veya daha ağır disiplin cezası almamış, en az birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini kaybetmemiş hakimler arasından, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunca ad çekme suretiyle tespit edilecek.

Sandık Kurulu’na üye bildirme hakkı olan bir parti, oluru olmadan başka bir parti üyesini sandık kurulu üyesi olarak gösteremeyecek. Mahalli idareler genel seçimlerinde, yerleşim yeri adresine göre oluşturulan seçimin başlangıç tarihinden 3 ay önceki seçmen kütüğü üzerinden güncelleme yapılacak.

Kütük düzenlemesi nedeniyle seçmen hiçbir şekilde oy kullanma hakkından yoksun bırakılmayacak. Adresi kapanmış olması sebebiyle adres kayıt sisteminde görünmeyenlerin, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün adres kayıt sisteminde bulunan en son geçerli adres bilgileri esas alınacak.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiş olması nedeniyle Seçim Kanunu’ndaki ‘başbakan’ ibareleri çıkarılacak. Ayrıca Yüksek Seçim Kurulu’nca (YSK), görme engelli seçmenler için oy pusulalarına uygun şablon sağlanacak.

CHP ‘ivedilikle’ AYM’ye götürecek

Yasanın başta seçim kurullarının yapısı olmak üzere birçok hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğunu savunan CHP, “ivedilikle” Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusunda bulunma kararı aldı.

Yasa görüşmeleri sürerken açıklama yapan Anayasa hukukçusu CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu, seçim kurullarının oluşumu ile “seçim güvenliğini zedeleyecek” nitelikte olan 3 maddeyi “ivedilikle” Anayasa Mahkemesi’ne götüreceklerini açıkladı.

Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Ocak 2022’de oluşturulan seçim kurullarının 3 ay içinde lağvedileceğine dikkat çeken Kaboğlu, “iptal” isteminde bulunacaklarını söyledi:

“Yurttaşlarımız bilsin ki, öncelikle teklifin, il ve ilçe seçim kurullarının kıdem esası yerine kura ile belirlenmesi ve halihazırdaki seçim kurullarının lağvedilmesi Anayasa’ya çok yönlü aykırı olduğu için bu ilgili maddeleri ivedilikle Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğiz.

Bekaları için bu değişikliği yapanların ısrarı devam edecek olursa, özellikle seçim güvenliğini zedeleyecek olan seçim kurullarının oluşumu ile alakalı maddeleri ivedi bir şekilde Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğiz. Yurttaşlarımızın hukukunu her aşamada koruyacağız.”

CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 60 gün süresi bulunuyor. CHP bu süreyi beklemeden, yasanın yürürlüğe girmesinin hemen ardından iptal başvurusunda bulunacak.

Paylaşın

HDP’den ‘Asgari Ücret 3 Ayda Bir Belirlensin’ Teklifi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekonomi Komisyonu üyeleri Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu ve Batman Milletvekili Necdet İpekyüz, Meclis’te basın toplantısı düzenledi.

Komisyon adına açıklama yapan HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Garo Paylan, asgari ücretin üç ayda bir belirlenmesini öngören kanun teklifini Meclis Başkanlığı’na sunduklarını söyledi.

AKP’nin “İşçiyi, memuru, emekliyi enflasyona ezdirmeyeceğiz” sözlerini hatırlatan Paylan, “Ancak şu anda işçi, memur, emekli, dar gelirli, enflasyona eziliyor. Enflasyon, ezip geçiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanı olarak asgari ücretin yüzde 50 artırıldığını bundan sadece birkaç ay önce bir törenle, bir müjde gibi açıkladı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘maşallah’ dediği yüzde 50 zamlı asgari ücret 40 gün dayanmadı. Son dönemde AKP’nin ‘maşallah’ dediği 40 gün dayanmıyor. Çünkü yeni yılın ilk dakikaları ile birlikte elektrik, doğal gaz zamları ile başlayan zam yağmuru; ulaşım, gıda zamlarıyla devam etti. Bu sabah internete yüzde 67 zam, şekere yüzde 30 zam. Zam zam zam” diye konuştu.

Bir ailede ancak 4 asgari ücretlinin çalışmasıyla yoksulluk sınırına ulaşıldığını kaydeden Paylan, iktidar kanadından gelen ‘Temmuz ayında asgari ücreti yeniden değerlendirme’ sözleriyle umut satıldığına dikkati çekti. Paylan, “Şu anda asgari ücretliler bir sefalet ücreti ile karşı karşıya. Önümüz ramazan. İftar sofraları, sahur sofraları kurulmaya çalışılacak. Sayın Cumhurbaşkanı, manda yoğurtlu, hurmalı, kestane ballı; akşamdan yiyip yatacak. O porsiyonların maliyeti açlık sınırını geçmiş durumda. Vatandaş nasıl iftar yapacağını, nasıl sahur edeceğini düşünüyor” dedi.

“Asgari ücretin enflasyon şartlarında 3 ayda bir belirlenmesi gerekir”

Gelen zamlara dair de konuşan Paylan, şöyle konuştu: “Bu sabah manşetlere çıktı, çeyrek lahana 10 lira. Bir yurttaşımızın çeyrek lahana alacak bile gücü yok. Bir kilo kıyma 120 lira. Beş litrelik bir teneke yağ 250 lira olmuş. Tencereler kaynamıyor. AKP’nin yılda bir diye önerdiği, CHP’nin altı ayda bir değerlendirilmesi için verdiği önergenin yeterli olmadığını düşünüyoruz. Asgari ücretin enflasyon şartlarında 3 ayda bir belirlenmesi gerekir. En azından derhal açlık sınırının çok daha üzeri bir rakama çekilmelidir ki yurttaşlarımız tencerelerini kaynatabilsinler.”

(MA)

Paylaşın

NATO’nun Savunma Harcamaları Yüzde 5 Arttı

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyelerinin savunma harcamaları 2021 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,8 artarak 1,18 trilyon doları buldu. Rusya’nın 24 Şubat’ta başlayan Ukrayna işgali nedeniyle savunma harcamalarının 2022’de önemli artış kaydetmesi bekleniyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg tarafından bugün Brüksel’de kamuoyuna açıklanan 2021 Yıllık Raporuna göre savunma harcamalarında ABD yine başı çekti. ABD geçen yıl, diğer 29 ittifak üyesinin neredeyse iki katı kadar; toplam 811 milyar dolar savunma harcaması yaptı. NATO ülkelerinin savunma harcamaları, ABD’nin harcamaları haricinde geçen yıl yüzde 11,6 artmış oldu.

Harcamalarda ABD ve Yunanistan başı çekiyor

ABD’nin savunma harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYİH) oranıysa yüzde 3,6 ile diğer ittifak üyelerinin çok daha ilerisinde yer aldı. ABD’yi, yüzde 3,59’luk oranla, son yıllarda savunma harcamalarını katlayan Yunanistan izledi. Yüzde 2 hedefini aşan diğer NATO üyeleriyse yüzde 2,34 ile Polonya, yüzde 2,25 ile İngiltere, yüzde 2,16 ile Hırvatistan ve üç Baltık ülkesi Estonya, Letonya ve Litvanya oldu. Türkiye’nin savunma harcamalarının GSYİH’ya oranı ise yüzde 1,6 olarak kaydedildi.

NATO üyeleri 2014 yılında, on yıllık bir süreçte savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 2’si oranına yükseltme, savunma harcamalarının ise yüzde 20’sini ana silah sistemleri tedarikine ayırma hedefini belirlemişti.

NATO ülkelerinin toplam savunma harcamaları, en önemli hasımlar olarak görülen Rusya ve Çin’in savunma bütçesinden çok daha fazla. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) tahminlerine göre Rusya’nın savunma bütçesi 62,2 milyar dolarlık bir hacme sahipken Çin’in savunma harcamaları da 207,3 milyar dolar seviyesinde. Ancak uzmanlar, bu ülkelerin farklı maliyet yapıları nedeniyle yatırdıkları para karşılığında daha fazla etki gücüne sahip olabildiğine işaret ediyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de bugün yaptığı açıklamada, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş için, “Yeni bir güvenlik politikası gerçeği ile karşı karşıyayız” diye konuştu.

Stoltenberg, Rusya’nın Kiev ve kuzey Ukrayna’daki askeri operasyonlarını azaltacağına dair son açıklamalarına değinerek “Bu açıklamaları duyduk. Ancak Rusya, niyetleri hakkında defalarca yalan söyledi. Dolayısıyla Rusya’yı sözlerine göre değil, sadece eylemlerine göre değerlendirebiliriz” diye konuştu. “İstihbaratımıza göre, Rus birlikleri geri çekilmiyor, yeniden konumlanıyor” diyen Stoltenberg, Rusya’nın savaşı derhal durdurması çağrısını da yineledi.

Türkiye’ye teşekkür

Stoltenberg, İstanbul’da Rus ve Ukraynalı heyetler arasında düzenlenen müzakerelerle ilgili DW’nin sorusu üzerine, “Türkiye’deki son görüşmeler de dahil olmak üzere, bu acımasız, anlamsız savaşa siyasi bir çözüm bulmaya yönelik tüm çabaları memnuniyetle karşıladığını” söyledi. “Bu görüşmelere ev sahipliği yapan Türkiye’ye de teşekkür ediyorum” diyen NATO Genel Sekreteri, aynı zamanda savaşın devam ettiğine dikkat çekerek Rusya tarafında siyasi bir çözüm konusunda isteksizlik olduğunu söyledi.

Paylaşın