Ekrem İmamoğlu Hakkında “Hapis Ve Siyasi Yasak” Talebi

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında ‘kamu görevlisine karşı görevinden dolayı alenen hakaret’, ‘tehdit’ ve ‘terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek’ suçlarından iki yıl sekiz aydan yedi yıl dört aya kadar hapis cezası istendi.

Haber Merkezi / İmamoğlu hakkında ayrıca Türk Ceza Kanunu 53’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan ”Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak, ‘sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten yoksun bırakılır” maddesinin uygulanması istendi. Bu da siyasi yasak anlamına geliyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, katıldığı bir panelde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ailesine yönelik ifadeleri nedeniyle 7 yıl 4 aya kadar hapis istemiyle iddianame düzenlendi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianamede, Gürlek “mağdur” sıfatıyla yer aldı.

Soruşturmanın, İmamoğlu’nun söz konusu paneldeki konuşmalarında suç teşkil eden ifadelerin tespit edilmesi üzerine başlatıldığı belirtildi.

İddianamede, Akın Gürlek’in geçmişte ve halen terör suçlarıyla ilgili görevlerde bulunduğu, çeşitli terör örgütlerince hedef gösterildiği ifade edildi. Bu bağlamda İmamoğlu’nun konuşmalarının, Gürlek’i hedef haline getirerek “terörle mücadelede görev yapan kişileri hedef gösterme” suçunu oluşturduğu ileri sürüldü. Ayrıca İmamoğlu’nun ifadelerinin, Başsavcı Gürlek’i küçük düşürmeye ve tehdit etmeye yönelik olduğu, bu nedenle ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği vurgulandı.

İddianamede, İmamoğlu’nun 27 Ocak’ta yaptığı bir basın toplantısında, mahkemelerde bilirkişi olarak görev yapan bir kişiyi hedef alarak “yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” suçunu işlediğine dair ayrı bir soruşturmanın sürdüğü bilgisi de yer aldı.

İki olay bir arada değerlendirildiğinde, İmamoğlu’nun kamu görevini kullanarak yargı organları üzerinde baskı oluşturmayı ve partisinin lehine etkilemeyi amaçladığı öne sürüldü. Bu kapsamda, İmamoğlu’nun “kamu görevlisine hakaret”, “tehdit” ve “terörle mücadelede görev yapanları hedef göstermek” suçlarından 2 yıl 8 aydan 7 yıl 4 aya kadar hapis cezası talep edildi.

İmamoğlu hakkında ayrıca Türk Ceza Kanunu 53’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan ”Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak, ‘sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten yoksun bırakılır” maddesinin uygulanması istendi. Bu da siyasi yasak anlamına geliyor.

Hazırlanan iddianame, ağır ceza mahkemesine gönderilirken, mahkeme heyetinin incelemesi devam ediyor.

“Erdoğan, masabaşı oyunlarıyla ayakta kalacağını sanıyor”

Ekrem İmamoğlu, hakkında 7 yıl 4 aya kadar hapis ve siyasi yasak talebiyle düzenlenen iddianameye tepki gösterdi. İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı: “Başsavcı incindi diye hakkımda hazırlanan iddianameyi, ifademi alan savcı bey yerine incinen başsavcının yardımcısı yazmış. Daha mahkemeye ve avukatlarıma gönderilmeden iktidar medyasına dağıtılan evrak paniklerinin resmidir.

Bu davaları ‘yakından’ takip eden, içeriklerini bilen Cumhurbaşkanı Erdoğan, belli ki seçimde milletin önüne mertçe çıkmak yerine, masabaşı oyunlarıyla ayakta kalacağını sanıyor. Milletimiz demokrasiye ve kendi seçme hakkına zerre itibar etmeyene artık itibar etmemektir. Bunu da heybenize yazın.”

CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, Ekrem İmamoğlu hakkında siyasi yasak ve 7 yıl kadar hapis istemiyle düzenlenen iddianameye ilişkin açıklama yaptı. Başarır açıklamasında, şu ifadeleri kullandı: “Maalesef Türkiye siyasetini adliye koridorlarında boğmak istiyorlar. Buna izin vermeyeceğiz. Buna hep beraber direnç göstereceğiz.

Akın Gürlek TV seyredeceğine, bizleri 7/24 takip edeceğine işini yapsın, çetelerle uğraşsın, İstanbul’u sokak mafyalarından kurtarsın. Bizim belediye başkanımızla uğraşmaktan vazgeçsin. Bundan bir sonuç alamaz. Yargı kararları eleştirilmeyecek mi? Ben yargıyı neden etkileyeceğim, yargı zaten etkileneceği yerden etkilenmiş. Ben senin etki altında kalmaman için mücadele veriyor. İmamoğlu, yargının bağımsız olarak davranmasını istiyor.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu hakkında 7 yıl 4 aya kadar hapis ve siyasi yasak talep edilen iddianame hazırlanmasına tepki gösterdi.

Özgür Özel, Adıyaman’da yaptığı açıklamada “O gün söylediği kişi Cem Aydın’ın kapısına dayanmışlardı ‘Sizin evlatlarınız böyle muamale görmesin’ dedi diye ‘ailemi tehdit etti’ diye soruşturma başlatmıştı. Bakın Ahmet Özer 100 gündür iddianame bekliyor. İmamoğlu için 15 gün içinde iddianame yazılıyor. Bu neyin acelesi, madem yazabiliyorsun 100 gündür Ahmet Özer için ne bekliyorsun. Bu ne korkuymuş arkadaş” dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut da konuya ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Bağımsız olması gereken yargı mensuplarının siyasete dahil olduğu bir rejim demokrasi değildir. Halkın iradesine yargı sopasıyla boyun eğdirmeye çalışanların karşısında bir adım geri atmayacağız! Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber ya hiçbirimiz!” ifadelerini kullandı.

Ne olmuştu?

İmamoğlu’na 20 Ocak Pazartesi “Ülke Politikaları Vakfı Modern Hukuk ve Yargının Siyasallaşması” adlı bir panelde konuştuğu sırada ‘tehdit ve terörle mücadelede görev olan kişileri hedef göstermekten’ soruşturma başlatılmıştı.

Burada İmamoğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek hakkında şu sözleri kullandı: “Bak başsavcı sana söylüyorum. Sana hiçbir faydamız olmaz senin zihnin çürümüş de… Biz var ya senin evlatlarını bile bu muamelelerden kurtarmak için seni yöneten aklı bu milletin zihninden söküp atacağız. Bunu unutma. Söküp atacağız ki senin evlatlarının kapısına birileri dayanmasın, senin evlatlarını sabahın köründe evinden kimse almasın. Senin zihniyetinin içinden geçen yol ve yöntemleri bu memleketin her ortamından söküp atacağız ki senin dahi yuvana, çocuklarının geleceğine huzuru temin edelim. Bizim derdimiz bu.”

Bu sözleri söylemesinden dakikalar sonra panel sırasında İmamoğlu’na soruşturma geldi.

27 Ocak’ta ise bir soruşturma daha açıldı. İmamoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanması üzerine yaptığı “Turpun büyüğü heybede” açıklamalarına referansla pazartesi günü sabah saatlerinde “Turpun Büyüğü” başlıklı bir basın toplantısı düzenledi ve Satılmış Büyükcanayakın isimli bir bilirkişiden söz etti.

İmamoğlu İBB, Esenyurt ve Beşiktaş belediyeleri ile kendisi hakkında yürütülen bazı soruşturmalarda bilirkişi olan Büyükcanayakın ile ilgili şunu söyledi: “Satılmış Bey’in, Çorlu Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘sahte bilirkişi raporu yazmak’ iddiasıyla yargılandığı bir dava oldu mu? Satılmış Bey sevdalısı savcılar herhalde biliyordur bunu.”

Bu sözlerin ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İmamoğlu’yla ilgili “bir kısım soruşturmalarda görevli bilirkişinin hedef gösterilmek suretiyle yargı görevi yapanın etkilemeye teşebbüs edilmesi” iddiasıyla soruşturma başlattı. Daha sonra İmamoğlu iki soruşturmayla ilgili olarak 31 Ocak’ta adliyede ifade verdi. Binlerce kişi İmamoğlu’na destek için adliye önündeydi.

Paylaşın

Erdoğan, CHP’ye Yüklendi: Üçüncü Dünya Harbi Çıksa Haberleri Olmaz

Partisinin kadın kolları kongresinde konuşan Erdoğan, “Muhalefetin neler ile uğraştığına artık bakmak dahi istemiyoruz. Bırakın dünyayı bölgemizde olanlardan bile haberleri yok. Koltuk kavgasına, parti içi iktidar mücadelesine kendilerini öyle kaptırdılar ki 3. dünya harbi çıksa haberleri olmaz” dedi ve ekledi:

“Kırmızı kartla bir şeyler yapmayı denediler, onu da ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Anladık ki kartları kendilerine gösteriyormuş. Başkanın biri diğerine, eski genel başkan yeni genel başkana sürekli birbirlerine kart gösteriyorlar. İş yapmak, eser üretmek gibi dertleri yok. Şimdi de elinde askerin, polisin kanı olan örgütün sloganı ile kendilerini avutuyorlar.”

Erdoğan, konuşmasının devamında, “Partiyi marjinal sol örgütlerin oyuncağı haline getirdiler. 23 Nisan müsameresi gibi mecliste slogan atıyorlar. Ortalıkta ne kadar başı boş gezen, marjinal, tembel varsa hepsini paratoner gibi kendilerine çekiyorlar. CHP’li vatandaşlarımız uzun zaman önce umutlarını kestiği için bu trajediler eskisi gibi onları etkilemiyor. Varsın onlar kırmızı ve sarı kartlar ile oyun oynamaya devam etsinler, sol terör örgütlerinin jargonu ile konuşmayı sürdürsünler” ifadelerini kullandı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları 7. Olağan Kongresi’nde konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:

“Muhalefet kurultayları tasfiye aracı olarak kullanırken biz ise yenileniyor, kardeşliğimizi daha da perçinliyoruz. Hiçbir karmaşanın yaşanmadığı sandalyelerin havada uçuşmadığı işte bugün burada olduğu gibi kongrelerimizi bir şölen havasında tamamlıyoruz. Her fırsatta vurguladığım bir hususu tekrar etmek istiyorum. Bizim mücadelemiz şahsi ikbal mücadelesi değildir.

En tepeden en ücra bölümümüze kadar hepimiz ülkeye ve millete hizmet davasının neferleriyiz. Türkiye’yi yüceltmenin samimi mücadelesini veriyoruz. Dikkatinizi çekerim, biz kısa mesafe koşucusu değiliz. Biz pazara kadar yol arkadaşlığı yapan insanlardan da değiliz. Biz uzun ve yorucu bir maratonun neferleriyiz. Heyecanımızı kaybetmeden ipi göğüsleyene kadar koşacağız.

Ülkemizin bugün eriştiği seviyelerde siz kadınların çok büyük payı var. Eşsiz kazanımlarda sizlerin çok büyük katkıları var. Türkiye’nin çehresini değiştirdik. Zorlukların üstesinden beraberce geldik. Huzurumuza ve güvenliğimize kast edenleri birlikte boşa çıkardık. Tahriklere, provokasyonlara ve kışkırtmalara prim vermeden kardeşliğimizi birlikte savunduk.

Biz yola çıkarken kadınlar için siyaset değil kadınlarla siyaset dedik. Ve bu söze hamd olsun sadık kaldık. Siyasette kadınlara yönelik ön yargıların kırılmasına sizler vesile oldunuz. Birileri bilmeseler veya bilseler dahi kabul etmek istemeseler de bu ülkede kadının adı çoğu zaman yoktu.

Yasakların yükünü senelerce kadınlar çekti. Ey CHP, üniversitelerin kapısında ikna odalarını kuranlar sizdiniz siz. Üniversiteyi birincilikle bitirdiği halde mezuniyet törenine alınmayan öğrenciler bu ülkenin gerçeği. En büyük bedeli kadınlar ödemişti.

Eğitimde kız çocuklarımızın okullaşma oranını biz yükselttik. Üniversitelerde kız öğrenci sayısı yüzde 13 iken bugün yüzde 53’ün üzerine çıkmıştır. Bizden önce siyasette bir dolgu unsuru olarak bakılan kadınlar hak ettiği değeri görmeye AK Parti ile başladı. Kadınlar artık her alanda kendilerini göstermekte karar mekanizmalarında yerlerini almaktadır.

Kadına yönelik şiddetle mücadele taviz vermediğimiz bir alandır. Kadına karşı şiddeti nitelikli suç haline bizim hükümetimiz getirdi. Kadına yönelik şiddet insanlığa ihanettir.

Ayrımcı politikalar yeniden hayata geçirilmek isteniyor. Marjinal bir siyasetin muhalefet eliyle yerel yönetimler üzerinden hortlatılmaya çalışılması ülkemiz açısından endişe vericidir. Eski Türkiye’nin kötü alışkanlıkları eski Türkiye’de kaldı. Azgın azınlığın sessiz çoğunluğu susturduğu günler geride kaldı. İdeolojik bağnazlıkla insanların yaşam tarzına müdahale edilmesine asla müsaade etmeyiz.

Suriye Cumhurbaşkanı Şara, tarihi kavşakta çok kritik bir ziyarette bulundu. Ahmed Şara ile birçok konuyu değerlendirdik. Geleceğe yön verecek mühim kararlar aldık. Bu akşam da Alman cumhurbaşkanı ile bir araya geleceğiz. Yarın depremin yıl dönümü vesilesi ile bölgedeyiz. Pazartesi günü iki müjdeli haber aldık. Ocak ayı ihracatımız 21 milyar 164 milyon dolar ile rekor kırdı.

“Muhalefetin neler ile uğraştığına artık bakmak dahi istemiyoruz”

Muhalefetin neler ile uğraştığına artık bakmak dahi istemiyoruz. Bırakın dünyayı bölgemizde olanlardan bile haberleri yok. Koltuk kavgasına, parti içi iktidar mücadelesine kendilerini öyle kaptırdılar ki 3. dünya harbi çıksa haberleri olmaz. Kırmızı kartla bir şeyler yapmayı denediler, onu da ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Anladık ki kartları kendilerine gösteriyormuş.

Başkanın biri diğerine, eski genel başkan yeni genel başkana sürekli birbirlerine kart gösteriyorlar. İş yapmak, eser üretmek gibi dertleri yok. Şimdi de elinde askerin, polisin kanı olan örgütün sloganı ile kendilerini avutuyorlar. Partiyi marjinal sol örgütlerin oyuncağı haline getirdiler. 23 Nisan müsameresi gibi mecliste slogan atıyorlar.

Ortalıkta ne kadar başı boş gezen, marjinal, tembel varsa hepsini paratoner gibi kendilerine çekiyorlar. CHP’li vatandaşlarımız uzun zaman önce umutlarını kestiği için bu trajediler eskisi gibi onları etkilemiyor. Varsın onlar kırmızı ve sarı kartlar ile oyun oynamaya devam etsinler, sol terör örgütlerinin jargonu ile konuşmayı sürdürsünler.”

Paylaşın

Türkiye İçin En Büyük Güvenlik Tehditleri “Ekonomik Kriz Ve Terörizm”

PANORAMATR’nin araştırmasına katılan katılımcılar, Türkiye için en büyük güvenlik tehditlerinin ekonomik kriz, terörizm, yabancı müdahaleler ve göç ve göçmenler olduğunu söyledi.

Türkiye’de güvenlik politikalarının seçmen davranışları üzerindeki etkisini ve demokratik işleyişe yönelik algıları inceleyen PANORAMATR araştırması, kamuoyunda geniş yankı uyandıracak bulgular ortaya koydu.

Karar’dan Berfu Kargı’nın aktardığına göre; Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Evren Balta’nın katkılarıyla hazırlanan “Demokrasi ve Güvenlik” başlıklı rapor, 9-16 Ocak 2025 tarihleri arasında 2093 katılımcıyla gerçekleştirildi.

Araştırma sonuçları, Türkiye’de güvenlik kaygılarının demokrasi algısını derinden etkilediğini ve siyasi kutuplaşmayı daha da derinleştirdiğini gözler önüne seriyor.

Araştırma, 11 Eylül 2001 saldırılarından bu yana dünya genelinde güvenlik politikalarının güçlenmesine paralel olarak bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik eğilimlerin arttığını vurguluyor.

Özellikle 2015 göç krizi ve popülist liderlerin yükselişi, küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de demokrasi ve güvenlik arasındaki gerilimi artıran unsurlar arasında yer alıyor.

Türkiye özelinde, güvenlik kaygılarının sürekli ön planda olduğu ve bu durumun demokratik hakların gelişimini sınırladığı belirtiliyor. Araştırma, 1980 askeri darbesi sonrası oluşturulan anayasanın bu durumu kurumsallaştırdığına da dikkat çekiyor.

Araştırmaya göre, katılımcıların büyük çoğunluğu demokrasiyi önemli bulurken, mevcut demokratik işleyişe yönelik değerlendirmeleri oldukça olumsuz.

Türkiye demokrasisine verilen ortalama puan 4 (0-10 ölçeğinde).

2023 yılına kıyasla, 2025 yılında en düşük puanı (0) verenlerin oranı arttı.

En yüksek puanı (10) verenlerin oranı ise düştü.

Siyasi partilere göre demokrasi algısı farklılaşıyor:

AK Parti ve MHP seçmenleri, demokrasiye daha yüksek puan verirken, CHP, İYİ Parti ve DEM Parti seçmenleri, demokrasiye daha düşük puan veriyor.

Buna rağmen katılımcıların %70’i, demokrasinin diğer yönetim biçimlerinden daha iyi olduğunu düşünüyor. Ancak ulusal güvenlik adına demokratik özgürlüklerin kısıtlanmasını destekleyenlerin oranı yüzde 44, buna karşı çıkanların oranı ise yüzde 43.

Araştırma, güvenlik algılarının seçmen tercihleri üzerinde belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor.

Katılımcıların yüzde 53’ü, devletin güvenliğinin bireysel haklardan önce geldiğine inanıyor.

Türkiye’nin en büyük güvenlik tehditleri ekonomik kriz (yüzde 23) terörizm (yüzde 23) yabancı müdahaleler (yüzde 12) ve göç ve göçmeneler (yüzde 10) olarak görülüyor.

Türkiye’nin göç ve sınır güvenliğini kötü yönettiğini düşünenlerin oranı yüzde 51.

Seçmenlerin yüzde 66’sı, güvenlik endişelerinin oy verme davranışlarını doğrudan etkilediğini belirtiyor.

Sınır ötesi operasyonların iç güvenliği olumlu etkilediğini düşünenlerin oranı yüzde 52, olumsuz etkilediğini düşünenlerin oranı yüzde 22.

Kararsız ve oy vermeyi düşünmeyen seçmenler arasında güvenlik kaygılarının seçim tercihleri üzerindeki etkisi daha da yüksek. Bu durum, seçim süreçlerinde güvenlik politikalarının önemli bir belirleyici faktör olduğunu ortaya koyuyor.

En büyük tehdit İsrail

Türkiye’nin dış politika yönelimi konusunda katılımcılar arasında farklı görüşler mevcut:

Yüzde 25’i Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yakın ilişki kurması gerektiğini düşünüyor.

Yüzde 24’ü Türk Dünyası ile, yüzde 22’si ise İslam Dünyası ile yakın iş birliği yapılmasını destekliyor.

Yabancı güçlerin Türkiye siyasetine etkisine verilen ortalama puan 6.3 (0-10 ölçeğinde).

Araştırmada, Türkiye için en büyük tehdit olarak görülen ülkeler arasında ilk sırayı İsrail (yüzde 36.9) ve ABD (yüzde 31.4) alıyor.

Araştırma, Türkiye’de güvenlik kaygılarının demokrasi algısını şekillendirdiğini ve seçmen davranışlarında kritik bir faktör haline geldiğini ortaya koyuyor.

İktidar ve muhalefet seçmenleri arasındaki demokrasi algısı farkı, siyasi kutuplaşmayı derinleştiriyor.

Güvenlik politikalarının siyasi kararlar üzerindeki etkisi, kamuoyunun yönelimini belirleyici bir faktör haline getiriyor.

Ekonomik kriz, göç ve terör gibi güvenlik tehditleri, toplumun genel endişe seviyesini artırarak politik tercihlere doğrudan etki ediyor.

Araştırma, Türkiye’de demokratikleşme sürecinin güçlendirilmesi ve güvenlik politikalarının toplumsal meşruiyet kazanması adına önemli bir yol haritası sunduğunu ortaya koyuyor.

Paylaşın

Davutoğlu: Başbakanlıktan Yolsuzlaşmamak İçin Vazgeçtim

TBMM’deki Yeni Yol Grup toplantısında konuşan Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu, AK Parti’den ayrılma kararına ilişkin, “Başbakanlıktan neden vazgeçtim? Ya bunlar gibi yolsuzlaşacaktım ya da başım dik duracaktım” dedi.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, TBMM’deki Yeni Yol Grup toplantısında konuştu. Konuşmasında deprem konutları, ekonomik kriz, İsrail-Filistin meselesi ve küresel siyaset başta olmak üzere birçok konuda sert eleştirilerde bulunan Davutoğlu, AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, iktidarın deprem sonrası yönetim sürecini ve İsrail ile ticari ilişkileri eleştirdi.

Depremzedelerin yaşadığı zorluklara dikkat çeken Davutoğlu, Erdoğan’ın seçim döneminde verdiği sözleri yerine getirmediğini belirtti: “Deprem olduktan hemen sonra 319 bin konut bir yılda yapılacak dendi. Peki şu anda ne kadar teslim edildi? Sadece 202 bin! İhale edilen konut sayısı 358 bin, 2025 hedefi 468 bin konut. Ama şu an 691 bin kişi hâlâ konteyner kentlerde yaşıyor. Malatya’da 120 bin, Adıyaman’da 60 bin vatandaşımız konteyner kentlere mahkûm edilmiş durumda.”

Gelecek Partisi Lideri Davutoğlu, Erdoğan’a seslenerek, büyük kalabalıklar ve medya şovları olmadan bir konteyner kente giderek halkın yaşadığı zorlukları bizzat görmesi gerektiğini söyledi. Deprem bölgesine harcandığı iddia edilen 68.2 milyar doların nereye gittiğinin şeffaf bir şekilde açıklanmadığını belirten Davutoğlu, bu konuda ciddi bir soru işareti olduğunu vurguladı.

Deprem bölgesinde müteahhitlerin çoğunun bölge dışından seçildiğini, bunun da halkın ekonomik olarak kalkınmasına değil, rantçıların daha fazla kazanmasına neden olduğunu belirten Davutoğlu, konut maliyetlerinin şeffaf olmadığını ve vatandaşların borçlandırıldığını ifade etti.

Bunun yanı sıra, Davutoğlu imar yolsuzluklarına da değinerek, Bostanbaşı bölgesinde sulu arazi üzerine 15 kat imar izni verilmesini eleştirdi. Ahmet Davutoğlu’nun konuşmasında ekonomik kriz de önemli bir yer tuttu. Artan enflasyon, yükselen fiyatlar ve halkın alım gücünün düşmesi üzerine konuşan Davutoğlu, İstanbul’da simit fiyatlarının 20 liraya çıkmasına tepki gösterdi.

Davutoğlu, konuşmasının önemli bir bölümünü ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’daki politikalarına ayırdı. Özellikle ABD eski Başkanı Donald Trump’ın son açıklamalarına sert tepki gösteren Davutoğlu, dünyanın yeni bir sömürgecilik dalgasıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Bunun yanı sıra, Lahey’de kurulan Filistin destek grubu içinde Türkiye’nin olmamasını da eleştiren Davutoğlu, Türkiye’nin İsrail’e karşı daha sert adımlar atması gerektiğini savundu. Davutoğlu, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Trump ile birlikte Ortadoğu haritasını yeniden çizmeye çalıştığını, ancak bunun başarısızlıkla sonuçlanacağını belirtti.

Konuşmasının sonunda Davutoğlu, Türkiye’de şehirleşme politikalarının değiştirilmesi ve imar yasasının acilen yenilenmesi gerektiğini vurguladı. Kentsel rant düzeninin son bulması ve depreme dayanıklı, planlı şehirleşmenin sağlanması gerektiğini belirten Davutoğlu, depremle ilgili yanlış kararlar veren yetkililerden bir gün mutlaka hesap sorulacağını ifade etti.

“Depremin çilesini rant haline getiriyorlar”

Davutoğlu’nun cümlelerinin satırbaşları şöyle: “Deprem olduktan hemen sonra 319 bin konutu bir yılda yapacağını söyledi Sayın Cumhurbaşkanı. Şu anda teslim edilen 202 bin. İhale edilen konut sayısı 358 bin. 2025 hedefi ise 468 bin konut.

Şu anda Türkiye’de 691 bin kişi konteyner kentte yaşıyor. Malatya gibi bir şehirde 120 bin vatandaşımız, Adıyaman’da 60 bin vatandaşımız konteyner kentte yaşıyor. Daimi yaşanır hale gelmiş. Vatandaşlarımızın kalıcı bir konuta geçme hayali kalmamış.

Sayın Cumhurbaşkanı gün show günü değil. Etrafınızda büyük kalabalıklar olmadan gidin bir konteyner kente ve o halleri görün. Bu paraları nereye harcadınız. Deprem konutlarının gelecekleri belirsiz. Malatya’da bir vatandaş, ‘Sekiz dairem vardı, bana bir daire veriyorlar’ diyor.

Bu alanlar başlı başına rant alanı olmuş. 2023 yılında deprem bölgesine 950 milyar TL harcanmış yani 30 milyar dolar. 2024’te 1 trilyon 28 milyar harcanmış yani 31 milyar dolar. Toplamda 1 trilyon 978 milyar TL harcanmış. Genel toplamda 68.2 milyar dolar harcanmış. Bunlar 200 bin inşaat mı yaptılar? 20 milyon metrekare mi yaptılar? Kedi buradaysa ciğer nerede, ciğer buradaysa kedi nerede? Bu paralar nereye gitti?

Hibeyi 3 milyon liraya çıkar, vatandaşın cebinden para çalıyorsun. Deprem konutlarının halka maliyeti bilinmiyor ama birilerinin karı çok iyi biliniyor. Deprem bölgesindeki bütün inşaatların müteahhitleri deprem bölgesi dışından geliyor. Depremin çilesini rant haline getiriyorlar.

Bostanbaşı’nda sulu arazinin üzerine sen 15 katı nasıl verdin, kim verdi? Yolunu da bulmuşlar. O dönemde bunu veren belediye başkanı depremden bir ay sonra alzheimer raporu almış. İnsanda biraz vicdan olur.

Kartalkaya faciasında herkes koltuğunda hala oturuyor, Cumhurbaşkanı, ‘Hesap soracağız’ diyor? Kimden soracaksın? Soracağın kişi belli: Kültür ve Turizm Bakanı o koltukta oturamaz. Ege sahillerini talan eden bir bakan makamında oturursa kimse ahlaktan, hadisten, ayetten bahsetmesin. Depremin Çevre ve Şehircilik Bakanı kim? Şu anki bakan demi? Bir tanesi bile acı hissetmiyor. Bu depremde bu halka acı çektirenlerden hesap sorulacak. Sanıyor musunuz ki bu davalar bir gün açılmayacak. En önemlisi İmar Yasası çıkacak.

Başbakanlıktan neden vazgeçtim? Ya bunlar gibi yolsuzlaşacaktım ya da başım dik duracaktım. Bunlar ne ahlak bilir ne utanma bilir. Bunlar yeşil dolarları bilir. Yeşili bir tek onun için severler… İstanbul’da bu sabah simitler 20 liraya çıkmış, yazıklar olsun.

Netanyahu ve Trump’ın açıklamaları… Dünya çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya. Şu anda Trump’ın yaptığı açıklamalarla dünya yeni sömürgecilik dönemine girmiştir. ‘İnsan hakları beni bağlamıyor’ diyor. Filistin mültecilerine verdiği desteği çekti. ‘Amerika korunsun dünya batarsa batsın’ diyor.

Trump, açık bir şekilde, ‘Gazze’ye el koyacağız ve yaşanabilir bir yer haline getireceğiz’ diyor. Adam orayı bir emlak alanı olarak görüyor. Boşuna mı oraya emlakçı atadı. Bir de Gazzelilere rüşvet veriyor. ‘Burayı toparlayınca geri dönersiniz’ diyor. Diyorlar ki, ‘Buradaki doğal gaz kaynakları bizim.’

Böyle bir dönemde bir grup kuruldu Lahey’de. Bu grup Filistin’in destekçileri grubu. Haritada yerini gösteremeyeceğiniz ülkeler… İçinde Türkiye yok. Niye yok? Çünkü bu ülkeler bir araya gelirken, ‘İsrail’le ticaret yok’ anlaşmasıyla bir araya geldi. Bunlar ateşkesi neden yaptı? Trump dünyaya şirin görünsün diye. Sıradaki adım Amerikan askerlerinin ülkeye girmesidir. Bütün bu sömürgeciler bu topraklardan geldikleri gibi gidecekler.

Dün Şara buradaydı. Suriye’de işlerin çok iyi gittiği kanaatinde değilim. Geçiş süreci kolay değil. Türkiye, Suriye’nin geçiş dönemine sözde değil aktif bir destek vermek zorunda. Çünkü Suriye’nin çökmesini istiyorlar. Netanyahu, ‘Trump’la birlikte Orta Doğu haritasını yeniden çizeceğiz’ dedi. Haritayı yeniden çizmeye kalkarsanız, o harita sizin cehenneminiz olacak.”

(Kaynak: Karar)

Paylaşın

Mahmut Arıkan: Gazze’yi İnsansızlaştıracak Projelere Geçit Vermeyiz

TBMM’deki Yeni Yol Grup toplantısında konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Filistin halkının sürgüne zorlanmasını ve Gazze’nin insansızlaştırılmasını hedefleyen hiçbir projeye izin verilmeyeceğini belirtti.

Mahmut Arıkan, “Gazze’yi insansızlaştıracak, işgalin kapısını aralayacak hiçbir projeye izin vermeyiz, veremeyiz. Dünya, Filistin halkının iradesini yok sayan bu girişimlere karşı sesini yükseltmelidir. Gazze, Filistin’in ayrılmaz bir parçasıdır ve hiçbir güç, bu tarihi gerçeği değiştiremez” ifadelerini kullandı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, TBMM’deki Yeni Yol Grup toplantısında konuştu. Mahmut Arıkan, konuşmasında Gazze’de yaşananların bir “soykırım” olduğunu ve Netanyahu’nun bunun bir numaralı sorumlusu olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Dün gece çok önemli bir gelişme yaşandı. Gazze’deki soykırımın bir numaralı faili, katil Netanyahu, Trump ile bir araya geldi. Netanyahu, geçtiğimiz temmuz ayında soykırım devam ederken ABD Kongresi’nde konuşmuş ve dakikalarca ayakta alkışlanmıştı. Bugün Netanyahu’nun Washington ziyaretini, Trump’ın yaptığı açıklamalarla birleştirdiğimizde büyük bir endişe duymaktayız. Bir kez daha vurguluyoruz: Gazzeliler, sürgün edilecek yasa dışı göçmenler değil, kendi vatanlarının sahipleridir.”

ABD’nin ve İsrail’in, Gazze’deki demografik yapıyı değiştirme planlarına karşı olduklarını vurgulayan Arıkan, Filistin halkının sürgüne zorlanmasını ve Gazze’nin insansızlaştırılmasını hedefleyen hiçbir projeye izin verilmeyeceğini belirtti: “Gazze’yi insansızlaştıracak, işgalin kapısını aralayacak hiçbir projeye izin vermeyiz, veremeyiz. Dünya, Filistin halkının iradesini yok sayan bu girişimlere karşı sesini yükseltmelidir. Gazze, Filistin’in ayrılmaz bir parçasıdır ve hiçbir güç, bu tarihi gerçeği değiştiremez.”

“Gazze’yi insansızlaştıracak, işgalin kapısını açacak hiçbir projeye izin vermeyiz”

Hatırlarsınız, Gazze’de soykırım başladığında ülkemizde çifte vatandaşlığa sahip olan yüzlerce siyonistin İsrail ordusuna katıldığını ve soykırıma ortak olduklarını birçok kez dile getirmiştik. Son yapılan çalışmalar gösteriyor ki bu sayı maalesef tahmin edilenden çok daha fazla. Ülkemizden kalkıp giden mazlumlara namlu doğrultan vahşete ortak olan kardeşlerimizi katledenler çok hızlı bir şekilde yargılanmalıdır. Hiç kimse doğrudan yada dolaylı olarak Türkiye’yi bu soykırıma ortak etmemelidir. Buna müsade edilmemelidir.”

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Öcalan, Onurlu Bir Barışın Formülünü Hazırlıyor

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Sayın Öcalan tarihi bir açıklama için hazırlığını sürdürüyor. Açıklamanın içerisini net olarak bilmemekle birlikte; açıklamanın kendisinde Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi yatıyor” dedi ve ekledi:

“Mesele sadece bir çağrı meselesi değil. Çağrı yapılabilir. Bu konuda Sayın Öcalan’ın bir hazırlığı olduğunu dün de söyledik. Çok tarihi bir açıklamaya hazırlandığını belirttik. Bu tarihi açıklamada Türkiye’nin demokrasisini ve demokratikleşmesini, Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümünü, onurlu bir barışın formülünü Sayın Öcalan hazırlıyor.”

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ile Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) “Toplumsal Barış ve Özgürlük Buluşmaları” sürüyor. Diyarbakı’daki Çand Amed Kongre Merkezi’nde bu kapsamda halk buluşması gerçekleştirildi.

Buluşmada konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, şunları söyledi: “Yeri geliyor bu ülkeyi yönetenler, ‘Kürt sorununun çözümü Diyarbakır’dan geçer’ diyor. Bazen birileri çıkıp ‘AB’nin yolu Amed’den geçer’ diyor. Amed sadece bizim gözümüzde değil, aynı zamanda bu ülkeyi yönetenler açısından da çok önemli bir kent. Biz de tekrar ediyoruz. Hem çözümün ve barışın yolu Amed’den geçer, aynı zamanda Ankara’dan da geçer. Biz de Amed’in yanına Ankara’yı ekleyelim.

Çünkü bu çözüm ve barış süreçleri aynı zamanda tarafların birlikte oturup istişare ettikleri, müzakere ettikleri ve bir sonuca vardıkları bir süreçtir. Amed ve Ankara bu tartışmaların bir çözüme evrilmesinin merkezleridir. Zaten Türkiye çözümü derken biz tam da bunu kastediyorduk. Yüz yıldır Türkiye’de devam eden, son 40 yıldır Türkiye’nin enerjisini, ekonomisini, toplumsal enerjisini emen, büyük bir sorundan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu sorun aynı zamanda ekonomiktir, sosyaldir, siyasaldır, toplumsaldır. Birçok yönü olan böylesine devasa böylesine önemli bir sorunun tartışıldığı bir süreci yaşıyoruz.

Bahçeli ile başlayan, İmralı’ya iki kez heyetimizin gitmesiyle birlikte Sayın Öcalan’ın sürece dahil olduğu çok önemli tartışmalar yürütüyor Türkiye. Bu tartışmalardan bir süreç çıkmasını umuyoruz, bu tartışmaların bir barış sürecine evrilmesini istiyoruz. Bunu istemek yetmiyor, aynı zamanda bunun altyapısını da oluşturmak gerekiyor. Aynı zamanda onurlu bir barışa dönüşmesi için bu meseleye sahip çıkmamız gerekiyor.

“Halkın dahil olmadığı hiçbir mücadele başarıya ulaşmaz”

Bu meseleyi kendi meselemiz gibi görüp, biraz daha fazla ve güçlü yüklenmemiz gereken bir süreci hep birlikte yaşıyoruz. Sizin burada söyleyeceğiniz düşünceler bizim için de esastır. Çünkü bizim yolumuzu açan bizatihi halklarımızın kendisidir. Halkın dahil olmadığı, bedel ödeyenlerin söz hakkının olmadığı hiçbir mücadele başarıya ulaşmaz. 40 yıldır bütün zulüm ve baskılara bugün Kürt meselesi tartışılıyorsa tam da sizin dahil olmanızdan, sizin bu meselenin ana aktörü olmanızdan ve bizim de öyle görmemizden kaynaklıdır. Emin olun bu partiyle halk arasındaki, Kürt hareketiyle Kürt halkı arasındaki bu ilişki takdire şayan bir ilişkidir. Halkın bizzat katıldığı, söz söylediği, düşüncesini ifade ettiği, yeri geldiği zaman eleştirdiği, önerileriyle mücadeleyi zenginleştirdiği başka bir mücadele yoktur.

Sayın Öcalan tarihi bir açıklama için hazırlığını sürdürüyor. Açıklamanın içerisini net olarak bilmemekle birlikte; açıklamanın kendisinde Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi yatıyor. Mesele sadece bir çağrı meselesi değil. Çağrı yapılabilir. Bu konuda Sayın Öcalan’ın bir hazırlığı olduğunu dün de söyledik. Çok tarihi bir açıklamaya hazırlandığını belirttik. Bu tarihi açıklamada Türkiye’nin demokrasisini ve demokratikleşmesini, Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümünü, onurlu bir barışın formülünü Sayın Öcalan hazırlıyor.”

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

Özel, “Enflasyon Ve Asgari Ücret” Üzerinden İktidara Yüklendi

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Türkiye enflasyonda dünyanın en kötü 6. ülkesi. Bizden iyi 5 ülke Zimbabve, Sudan, Güney Sudan, Arjantin ve Venezuela. Daha önce en kötü 5. ülkeydik” dedi ve ekledi:

“Bir ülkeyi geride bıraktık diye düşünürken öğrendik ki Sudan ve Güney Sudan ayrı ayrı enflasyonları olan iki ülke olarak ikisi de bizden kötüymüş. O yüzden Türkiye en kötü 6. ülke. Dünyanın geri kalan bütün ülkelerinin enflasyonları bizden daha düşük ve şu saptamaya dikkat edin: Türkiye’de aylık enflasyon dünyadaki 140 ülkenin yıllık enflasyonundan yüksek. Türkiye’nin 1 aylık yüzde 5’lik enflasyonu dünyadaki 140 ülkenin 1 yıllık enflasyonundan fazla. Bir de çıkmışlar, bu rakamlara ‘başarı’ diyorlar.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Özgür Özel’in açıklamaları şöyle:

“Değerli milletvekillerimiz, 78 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine neden olan Kartalkaya Otel faciasının üzerinden tam 2 hafta geçti. İçişleri Bakanı olay günü tüm sorumluların 10 gün içinde belirleneceğini taahhüt etmişti. Bugün o sözün üzerinden tam 14 gün geçti. Sorumlular ortada yok. Sorumluluklar ortada yok. Adalet Bakanı’nın önce resmi yazı ile görevlendirdiği, sonra kabul etmeyip, ‘Bu rapora Bolu Belediyesi’ni ilave etmezseniz almayız.’ dedikleri, ‘Bu rapordan Turizm Bakanlığı’nı çıkarmazsanız almayız’ dedikleri rapora önce ‘korsan’ dediler. Resmi görevlendirme yazısını açıkladık. İsimleri açıkladık. Resimleri açıkladık. O günkü bilirkişi, 7 kişilik bilirkişi heyeti, mesleki namuslarına da kişisel onurlarına da sahip çıktılar ve suçlu görmediklerini o rapora ilave etmediler.

Suçlu gördüklerini de çıkarmadılar. Bu sefer önce dediler ki: ‘O rapor korsandır, yoktur.’ Bizim bu raporu ifşa etmemizden ve bilirkişinin raporunun arkasında durmasından sonra bu kez ‘İhtiyaç gördük, heyeti genişletiyoruz.’ dediler. Mevcut bilirkişiyi inkâr edemeden. O günden bugüne yeni bilirkişiler geldiler, birkaç gün çalıştılar ama ne eski rapor ne o rapora yeni bilirkişilerin ilavesi ne ayrı bir rapor, ortada hiçbir rapor yok. Oysa gözaltındakiler hâkim karşısına çıkarken o rapora göre sorumlulukları belirlenecek, gözaltından tutukluğa sevki talep edilecek ya da edilmeyecek.

Hâkim tarafından karar bilirkişinin bulduklarına göre verilecekti. Ama rapor İl Özel İdaresi’ni, dolayısıyla Bolu Valiliği’ni sorumlu tuttuğu için, rapora bu yönüyle Turizm Bakanı katılıp “Bunlar sorumlu” dediği için, rapor diğer taraftan Turizm İl Müdürlüğü’nü, Turizm Bakanlığı’nı sorumlu tuttuğu için, raporun da bu yönüne Bolu Valisi kabul edip “Doğrusu budur” dediği için raporun iki parçası birbirini suçlayan Ak Partililerden ve onların ata­dıklarından oluşuyor.

Ne raporda ne bir başka yerde olmayan sorumluluğu sosyal medya faaliyetiyle CHP’ye yüklemeye çalışanların milletin gönlünde yeri olmadığı, herkesin bu meseleyi doğru yerden okuduğunu gördüler. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi hakikatin karşısında hareketsiz kaldılar. 14 gündür kıpırdayamıyorlar. 14 gündür bilirkişi raporu olmaksızın tutuklamalar yapıldı ve 14 gündür hâlen daha Bolu Cumhuriyet Başsavcısı’nın Ankara’dan yediği tazyik üzerine hakikatten ‘AK Parti’yi nasıl sıyırırım, buraya Cumhuriyet Halk Partisi’ni nasıl bulaştırırım?’ bunun çabası var.

Turizm Bakanı son televizyonlar önüne çıktığında 25 kez ‘Bilmiyorum, haberim yok, bilemiyorum.’ diyerek aslında nasıl bir acziyet içinde olduğunu ifade etmişti. Daha sonra kendisinin 2 yıl önce, 3 yıl önce çıktığı bir televizyon programı çıktı. O programda kendi ağzından tane tane ‘Belediyelerin iş yeri açma ve çalıştırma ruhsatı dediğiniz aslında nedir biliyor musunuz? Yangın belgesidir, itfaiye içeriklidir. Bu belgeyi verirler, bir daha turizm tesislerinde denetleme yapmazlar. Bizde ise öyle değildir. Bizde sınıflandırma belgesi vardır. Bakanlığın belgesi, işletme belgesidir ve bakanlık düzenli olarak buraları kontrol eder, düzenli olarak gider, denetler’ diyerek aslında Bolu Belediyesi’nin bir kere gitmesi gerektiğini ama daha sonra denetimin, rutininin kendilerinde olduğunu ve bir şey istenecekse kendilerinin isteyeceğini açıkça söylemiş.

İçişleri Bakanı hâlen daha verdiği söze rağmen sessiz bir şekilde duruyor. Bu utanç, maalesef, bu mızrak daha fazla bu çuvala sığmaz. Bu utanç daha fazla gizlenemez ama bekleyecekler, bekliyorlar. 21 Ocak’ta yangın sürerken onlar önce 6, sonra 10 kaybımız var deyince biz 66 kaybı bilip ‘Valilik ya da bakan açıklayacak, onların görevidir, onlar açıklasın, spekülasyon olmasın’ diye beklerken 6 saat Ankara İl Kongresi’ni bekletip Kürşat Zorlu’ya orada yangın sürerken, sanki yangından kaçıyormuş Kürşat Zorlu gibi rozet takıp biz haftalık grup toplantısını ertelerken Ankara İl Kongresi’ni bir güzel yapıp oradaki konuşmasından sonra gerçek rakamı açıklayanlar bu sorumluyu da 23 Şubat’ı bekletip büyük kongrelerini yapıp güya bu yangının bakan üzerinden görevden alınınca AK Parti’nin sırtına yük olmasına engel olup çok sayıda bakan değişirken bu ve diğerlerini birlikte değiştirip bu işten kurtulma yoluna gidiyor.

Ben buradan Sayın Erdoğan’a sesleniyorum. Ankara İl Kongresi ayıplı bir işti. Yanlış yaptınız. Şimdi büyük kongreyi beklemek daha büyük bir yanlıştır. Bu bakanı derhâl görevden alınız. Çünkü onu ne gün görevden alırsanız alın şu gerçeği değiştiremezsiniz: Bu bakanı da iktidarınız boyunca bu ülkeye felâketler yaşatan bütün bakanları da atayan kalem sizsiniz. Kalem sizin, mürekkep sizin, sorumlu sizsiniz. Bunu değiştiremezsiniz.

Meclis, bir araştırma komisyonu kurdu. Elbette, oy da verdik, üye de veriyoruz. Ancak bu komisyonun otele gidip ‘Yangın nasıl çıkmış? Sorumlu kimmiş? Neymiş?’ diyerek bir süreç içinde yer alması yerine bu komisyonun Kartalkaya yangınından hareketle Türkiye’de bir daha benzer facialar yaşanmasın diye, bir anneanne 6 torununu birden kaybetmesin diye, bir baba iki oğlunu, onun iki oğlunu elleriyle toprağa görmesin diye, okullar kapanıp da karne sevinciyle eve koşan 36 bebek, evlat dün okul başı yapamayıp sıralarında karanfiller olmasın diye bu Meclis’in oturup bütün kanunları, bütün mevzuatları, sorumluluk alanlarını, yetkileri, eksik yetkilendirmeleri mutlaka doğru tarif etmesi ve Türkiye’yi bir daha bu meclis üyelerinin yaşanmayacağı şekilde gerekli yasal düzenlemeleri yapması bu Meclis’in önemli görevidir.

Peki, oradaki sorumlular ne olacak? Yerelde sorumlular yargılanacak. Yargı ne karar verirse ona hepimiz de süreçleri yakından takip ederek adil yargılama, delillerin doğru tartışılması, delillerin karartılmaması noktasında hukukçu milletvekillerimizle, barolarla, meslek örgütleriyle birlikte işin üstünde olacağız.

Ama bu işin yerelde değil, daha yukarıda, burada, Ankara’da, tepelerde sorumluları var. Bunları bir savcı tutup da sorgulayamıyor. Örneğin Turizm ve Kültür Bakanı’na sorulacak çok sorunun, arılanacak çok cevabın ve gerçekten sorulacak bir hesabın olduğuna bu milletin yüzde 99,9’u ikna olmuş durumda.

Ama bunu yapmak için bir soruşturma komisyonu kurmak gerekiyor Meclis’te. Bakanlar, Meclis’te kurulacak bir soruşturma komisyonu, bunun kurulma talebi suç duyurusudur. O dilekçenin Meclis’e gelmesi savcılık aşamasıdır. Meclis’teki komisyonun oluşturduğu raporun oylanması mahkemeye sevktir.

Kabulü Yüksek Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nin yargılamayı yapmasıdır. İşte bunun için bu Meclis’e görev düşüyor ama maalesef 16 Nisan 2017 referandumu bir tek adam rejimi yaratırken sahada işlenen suçların Ankara’da, tepedeki sorumlularını, bazen ve veya iş birlikçilerini sorgulayamama konusunda da kendisine önemli güvenceler aldı.

Bakın, 1983’ten 2017’ye kadar yürütülen Anayasa’da, beğenmedikleri o Anayasa’da eğer böyle bir durum varsa 55 milletvekilinin, yüzde 10, imza atıp ‘Bu bakan soruşturulmalı.’ demesi yetiyordu. Bugün Meclis 600 kişi, 60 yetecekti. Sadece Meclis’in sayısı artsa, bu madde artmasa ama bu 60 kişi yerine şimdi sadece ‘Bu bakanın sorumluluğunu hissediyorum. Meclis bir komisyon kursun.’ diye önerecek milletvekili sayısı 301’e çıktı. 301 milletvekili imza atmadan ‘Bu bakanı konuşalım.’ bile diyemiyorsunuz ve Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP bir kenara ayrıldığında ve onu destekleyen DSP, bilmem tavrı ne olur, ve diğer ortakları ayrıldığında 279 milletvekili var.

Hatta yanımıza DSP de gelse, bir imza da o verse 280 kişiyiz. Sadece ‘Bakalım.’ bile diyemiyoruz. Oysaki eski Anayasa’da ‘Bakalım.’ demek 276, ‘Yargılansın.’ demek yine 276 oyla olabilecekti. Şimdi biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak ilgili gölge turizm bakanımızın ve grup başkanvekillerimizin ortak çalışmasıyla bir soruşturma komisyonu önerisini hazırladık. Bu hafta içinde önce bütün muhalefet partilerinin değerli grup yönetimlerine ziyaretlerde bulunacağız. Onlardan 279 rakamını sağlayana kadar muhalefetten ‘Bu bakan yargılansın’ önerisinde ortaklaşmak için çaba sarf edeceğiz.

Bundan önceki pratikler, bu meseleye samimi yaklaşımları bunu sağlayabileceğimizi gösteriyor. Ardından ardından 21 tane vicdanlı oy aldığı Anadolu’nun ve Trakya’nın temiz insanlarından korkacak, onların yüzüne bakamayacak hâle gelmeyecek milletvekiline ihtiyacımız var. AK Parti ve MHP’ye o gün sesleneceğiz. Milletvekillerine teker teker ulaşacağız ve diyeceğiz ki: Bu ayıba ortak olmayın.

Gelin, bu bakanı Yüce Divan’a yollayalım. Anayasa Mahkemesi önünde açık bir şekilde bu çark nasıl kurulmuş, bu sistem nasıl çürümüş, bu denetimler nasıl olmamış, bu evlatlar nasıl yanmış, kül olmuş, bu hayatlar nasıl sönmüş, hep beraber bakalım. Biz ettiğimiz yeminin sorumluluğu ve ülkemizin insanlarına olan borcumuzla hepimizin içini yakan Kartalkaya’nın sorumlularının soruşturulması için Meclis’teki bulunan 593 babaya, anaya, evlada, kardeşe, bu milletin vazife verdiği 573 yüreğe ve beyne sesleniyoruz. Var mısınız? Bundan hesabı hep beraber soralım.

6 Şubat depremleri: Yangın faciası hâlâ yüreklerimizi yakarken yarın ben Adıyaman’da olacağım. Ertesi gün Kahramanmaraş’ta, ondan sonraki gün Hatay’da. Çünkü 2 yıl önce saat 04.17’de 7,7, 13.24’te 7,6 şiddetinde Kahramanmaraş merkezli ve 11 kentimizi yıkan 53.000’in üzerinde vatandaşımızın hayatını kaybetmesine sebebiyet veren ve ülkeyi o güne kadar 21 yıldır toplayan 3 trilyon dolardan fazla parayı 8 kez çıkardığı imar aflarıyla toplayıp dirençli kentler için bir kuruş harcamayan, o depremin olmaması için bir kuruş harcamayan, yalnızca imar affından 26 milyar lira toplayan, 21 yılda 3 trilyon dolar vergi toplayan ve bu faciaya engel olamayanların bu millete hem öncesindeki sorumlulukları hem deprem olduğu andan itibaren ki beceriksizlikleri, 3 gün boyunca harekete hazır Türk ordusunu korkuyla kışlada tutmaları, millet sefalet içinde, ayakları bileklerine kadar suda dururken, ilk önce hiç olmazsa bir çadır beklerken, kar altında, yağmur altında, çamur içinde duruyorken çadır sattıranları ve daha depremin 3. gününde seçim odaklı konuşmalara başlayanları, “1 yıl içinde herkes evine girecek.” diyenleri unutmadık.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak 11 ilde toplam 90 milletvekilimizle birlikte önümüzdeki 3 günde depremde yıkılan neresi varsa, hasar gören tüm illerde, tüm ilçelerde var gücümüzle olmaya, onlara 2 yıl önce olduğu gibi 2 yıl sonra da dokunmaya, dinlemeye, anlatmaya, onların sorunlarını yeniden Meclis’e taşımaya, onların sorunlarını yeniden kamuoyunda görünür kılmaya deprem bölgesine gidiyoruz.

8-10 Şubat tarihlerinde Erdoğan yaptığı açıklamada, yani depremden 2 gün sonra ve depremden 4 gün sonra, 650.000 konutun yıkıldığını, devletin güçlü olduğunu ve 1 yıl içinde tüm konutların yapılarak vatandaşlara teslim edileceğinin sözünü vermişti. Devamında 15 Mart tarihli grup konuşmasında da ilk geri dönüşü yapıp 650.000 yıkılan konuttan 1 yıl içinde 319.000 konutu teslim edeceğinin sözünü vermiş, bu sözle seçimlere gitmiş. Bütün Türkiye’de günde defalarca yaptığı seçim konuşmalarında “1 yıl içinde herkesin evlerine kavuşacağını” söylemişti.

Depremin 1. yılı bittiğinde çıktık, açıkladık. Teslim edilen konut sayısı ne 650.000 ne 319.000, sadece 18.019’du. Yani söz verilenin yüzde 2,7’si. Bu konuşmadan 2 ay sonra deprem bölgesindeki vatandaşlarımızın çaresizliğini yalanla istismar ederek ve onların evlerine kavuşacağı ümidine oy veren seçmenlerin duygularını istismar ederek seçimi 2. turda kazanmış birisinin verdiği sözü yerine getirme oranı yüzde 2,7’ydi. Şimdi ise depremin 2. yılındayız. İnsan duyunca kulaklarına inanamıyor.

‘Deprem bölgesine verdiğimiz sözleri tutmanın mutluluğu içindeyim’ diyor. Oysa bakın, Erdoğan’ın toplam yıkılan ev olarak söylediği rakam 650.000. 2 yıl sonunda kendi ağzından defalarca söylediği teslim edilen konut 201.000. Verdiği sözün sadece yüzde 30’unu tutmuş durumda. Diyor ki: ‘Verdiğim sözü tutmanın kıvancı içindeyim.’ Sayın Erdoğan, verdiğin söz bu. İlk gün, ilk gece, sonra 14 Mart’ta ‘650.000 konut yıkıldı. İlk gün hepsini vereceğim.’ dedin. 1 ay sonra “319.000’ini ilk yıl sonunda.’ dedin. Şu anda 650.000 konutun 201.000’ini verdin. Verdiğin sözün yüzde 30’undasın. Erdoğan’a inananların 10 tanesinin 3 tanesi konutta, 7 tanesi konteynerda ya da gurbette akrabalarının yanında.

Boş kentler, akrabalarının yanlarına sığınmış aileler, tutulmayan sözlerin 2. yıl dönümündeyiz. Şimdi, ‘3. yılın sonunda konutlar bitecek’ diyor. İlk sözü 1 yılken ve 2 yılın sonunda yüzde 30’unu tutmuşken 3. yılda. Tut ki 3. yılda verildi. 2 yıl boyunca, verdiğin sözden sonra 2 yıl boyunca konteynere mahkûm ettiklerinin yüzüne bakıp ‘Sözlerimizin hepsini tuttuk Allah’a şükür’ diyemezsiniz.

Ayrıca ev teslim oranı Türkiye genelinde %30’ken Hatay’da 256.000 konutun sadece 46.000’i verilmiş, sözün tutulma oranı yüzde 18’dir. Hatay depremde kaybın da, maddi kayıpların da, can kayıplarının da neredeyse yarısına sahipken Hatay’a giderken de gecikenler, Hatay’ın bütün süreçlerinde de Hatay’a bir türlü yüzünü dönmeyenler bugün rakamlarla da yüzde 39’luk Hatay dışındaki yerlerde konut teslimi varken Hatay’ın oranıyla yüzde 30’a düşmekte, Hatay’ın kendi gerçekliği yüzde 18’de kalmaktadır.

Deprem bölgesinde sadece teslim edilmeyen konut sorunu da yoktur. İlk başta sağlıkta, eğitimde, ticari yaşamda, sosyal yaşamda çok sayıda sorunlar varken bir yandan da bu iktidar rezerv alanla rant peşine koşmuş, bilimsel olanla çıkar ilişkili olan birbirine karışmış. Bir yeri rezerv alanı ilan edilmesiyle oraya yıllarca emek vermiş, evini kaybetmiş kişilerin mülksüzleştirilmesi söz konusu olabilmekte ve başta Hatay’da rezerv alan konusunda kimsenin içi rahat olmamakta, evinden olanlara, ellerinden aldıkları yerlerin kimlere nasıl peşkeş çekildiği konusunda duydukları kaygılara kimse net bir cevap verememektedir. Depremin ardından yapılan yargılamalar tam bir fiyaskodur. 2.031 soruşturma var, 1.397’si hakkında iddianame düzenlenmiş.

Yani her 3 sorumludan biri şu ana kadar savcı karşısına bile çıkmamıştır. Ayrıca 2.031 dosyadan karara bağlananlar 75’tir. Oran yüzde 2,7’dir. Yani her 100 sorumludan 97’si henüz haklarında bir karar verilmemiştir.

Yani her 100 aileden 97’sinin adalet beklentisi devam etmektedir. Biliyorsunuz, apartman isimleriyle, site isimleriyle bu salonda her hafta birkaç ailenin sorununu dile getirdik. Kiminin kısmi iyileşmeler oldu ama kimi hâlâ daha bu sorunla karşı karşıya ve sorumluların yurt dışına kaçmasından, izini kaybettirmesinden ya da bir şekilde işini halletmesinden acı çeken insanlar vardır. Yüz binlerce vatandaşımız koruyucu sağlık hizmetlerine ulaşamamaktadır. Aile hekimi yoktur, sağlık merkezi, aile sağlık merkezi yoktur, hemşire sayısı, doktor sayısı yetersizdir. Meslek örgütlerinin gönüllü onca dayanışmasına, çabasına rağmen bu alanı devlet hâlâ regüle edememiştir.”

Aşı yapacak hemşire bulunmamakta, hemşire bulunduğunda aşı bulunmamaktadır. Ayrıca yoğun bakım sorunu en büyük sorundur. Yoğun bakıma yatırılması gereken hastalar 12, 24, 36 saat acil servislerinde beklemekte, yetersiz yoğun bakımları ölümlere sebebiyet vermektedir. Deprem bölgesinde binlerce okul yıkılmıştır, yüzlerce okul yıkılmıştır, binlerce okul ağır hasar almış, o yüzden yıkılmıştır. ‘Açtık’ denilen okulların çoğu konteyner okullardır. 3 okul, 5 okul bir konteyner okulda birleştirilmiş, sağlıksız, elverişsiz, eğitime uygun olmayan şartlarda öğrenciler yıllarını kaybetmektedir.

Mücbir sebep böylesi bir depremde sadece 22 ay uygulanmış. Her 3 ayda bir Hataylılar, her 3 ayda bir Maraşlılar, Adıyamanlılar kalkıp gelip heyet heyet burada gezmiş, 3 ay daha uzatılmış. Sonuncusu başta uzatılmamış, sonra kapsamı çok daraltılmıştır ve 31 Mayıs’ta yeniden bitecektir. Oysa sadece Van depreminde bir seferde 6 yıl mücbir sebep uzatılmış ve uygulanmıştır. Böylesi bir depremde konteynerda çorap satıp geçinen adamdan vergi almaya çalışmanın, oya örüp geçinmeye çalışan ablamdan beyanname istemenin, kendi karnını doyuramayandan devletin vergi toplamasının bir vicdani gerekçesi ortada yoktur ve yine kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm bölgenin en büyük ihtiyacıdır. 750.000 lira hibe, 750.000 lira kredi yeterli değildir.

Grubumuzun önerisi, bölgenin talebi en az 1,5 milyon lira hibe, 1,5 milyon lira kredidir. Bunların hiçbiri yerine getirilmemiş, bölgedeki sorunlar herkesin boyunu aşmış ama salon insanı Erdoğan sıcak salonlardan, kongre konuşmalarından ‘Ben sözümü tuttum.’ diyerek algı operasyonlarına bulaşmış, algı operasyonlarına sığınmıştır.

Buradan salon adamı Erdoğan’a, sıcak salon seven Erdoğan’a, ata­dıklarının alkışını milletin teveccühü sayan Erdoğan’a diyorum ki: Sokağa çık, oraya git, isyanı gör. Millet açtır, açıktadır, perişandır. Değerli milletvekillerim, kıymetli konuklar, konut krizi yalnızca deprem bölgesinde değil, 81 ilimizde en büyük sorundur.

Enflasyon ve asgari ücret: Geçen yıl OECD verileriyle bu kürsüden bir veri paylaşmıştım. OECD diyordu ki: ‘Yaptığım çalışmaya göre kişi başına milli gelire oranla kiranın karşılanması.’ Yani kiranın ülkenin kişi başı milli gelirine oranlanması durumunda ‘En pahalı kiranın en pahalı olduğu ülke dünyada Türkiye.’ diyordu ve kendi karşılaştırmasıyla 2015’te 100 birim Türkiye’deki kirayı kabul ettiğinde 2023 kirası 405 birim.

Yani 8 yılda 4 kat artmıştı. Bu yıl aynı raporun devamı yayınlandı. OECD diyor ki: 2024’te, 2015’te 100 olan, 2023’te 405 birim olan kira Türkiye’de 880 birime çıktı. Yani kiralar geçen seneden bu seneye kişi başına milli gelirle Türkiye’de 2 kat daha pahalandı ve bu oranla dünyada geçen sene biz en pahalı kirayken hemen arkamızdaki Litvanya ile aramızdaki fark 2,3’tü.

Bu sene kirada yine dünyada en pahalıyız, hemen arkamızdaki Macaristan’la fark 4,8 kat, neredeyse 5 kat. Dünyanın kişi başına milli gelire göre kirası en pahalı ülkesi Türkiye, 5 kat azıyla Macaristan bir arkamızda ve bu şartlar altında geçen seneye göre kiralar yüzde 100 artmışken emekliye, asgari ücretliye yüzde 30, emekliye yüzde 12’lik zamlarla en düşük emekli maaşını 14.500 lira yaparak bu insanların hem barınması hem de karınlarını doyurması bekleniyor.

Ocak ayı enflasyonu açıklandı. TÜİK’e göre fiyatlar 1 ayda yüzde 5,03 arttı. Bu rakam TÜİK’e, yani Tayyibi üzmeyen istatistik kurumuna göre hesaplanmış rakamlar. Oysa ENAG, yani bağımsız bilim insanlarından oluşan bir kuruluş, yüzde 8,22’lik bir enflasyon hesapladı. Geçen ay TÜİK enflasyonu yüzde 1 çıkarırken aslında bu aya doğru ötelediğini hepimiz biliyorduk. Yapılacak zamları ocağa bırakarak, kendilerince ilan etmeleri gereken bütün yeni fiyatları ocağa bırakarak hesabı TÜİK’te 1 tuttular ve bu ay 5 oldu.

Bu, her emeklinin, her memurun, her asgari ücretlinin değil, emekli ve memurun cebine girecek paradan yüzde 4 çalmak demektir devlet marifetiyle. 1,5 yıl önce göreve geldiğinde enflasyon yüzde 8 olan Maliye Bakanı, dünkü enflasyonu, geldiğinde enflasyon oranı yüzde 38 olan Maliye Bakanı dün yüzde 42 olarak gerçekleşen enflasyonu başarı saydığını söylemiş.

Türkiye enflasyonda dünyanın en kötü 6. ülkesi. Bizden iyi 5 ülke Zimbabve, Sudan, Güney Sudan, Arjantin ve Venezuela. Daha önce en kötü 5. ülkeydik. Bir ülkeyi geride bıraktık diye düşünürken öğrendik ki Sudan ve Güney Sudan ayrı ayrı enflasyonları olan iki ülke olarak ikisi de bizden kötüymüş.

O yüzden Türkiye en kötü 6. ülke. Dünyanın geri kalan bütün ülkelerinin enflasyonları bizden daha düşük ve şu saptamaya dikkat edin: Türkiye’de aylık enflasyon dünyadaki 140 ülkenin yıllık enflasyonundan yüksek. Türkiye’nin 1 aylık yüzde 5’lik enflasyonu dünyadaki 140 ülkenin 1 yıllık enflasyonundan fazla. Bir de çıkmışlar, bu rakamlara ‘başarı’ diyorlar. 2024 yılı bitmeden uyarmıştık, bu kürsüden uyardık.

‘Yoksa asgari ücret çalışanın cebine girmeden açlık sınırının altında kalacak’ dedik. Erdoğan’ın ‘İçimize sindi.’ diye makul gördüğü, hatta ‘Çatlasalar da patlasalar da asgari ücret 22.000 TL’dir, kabul edecekler’ dediği bu ücret daha ilk aydan, yani emekçinin cebine girmeden tam da dediğimiz gibi açlık sınırının altında kalmıştır. Açlık sınırı 22.131 lira olarak açıklanmıştır ve 22.104 lira olan asgari ücret cebe girmeden altında kalmıştır. Ocak enflasyonuna göre asgari ücretten 1.100 lira uçtu.

Asgari ücretin bugünkü alım gücü ilan edildiği güne göre 20.992 liraya eridi. 1.100 lira kaybetti. ‘Bu asgari ücretle geçim olmaz, sefalet bitmez. demeye, işçinin hakkını savunmaya çalışırken biz, bizi duymayanlar, ‘30.000 lira asgari ücret, Hedef 30. Altında yokuz’ derken bunu dinlemeyenler emekçilerimizi 1 yıl sefalete mahkum etmişlerdir. Şimdi enflasyon hedeflerinin tutturulması için, enflasyona güya yük olduğu için ki olmadığını hepimiz biliyoruz, asgari ücreti 1 yıl boyunca arttırmamaya niyetleniyorlar. Ayda 1.000 lira kaybediyor asgari ücret şimdilik. Yani 4 ay sonra verildiği günün gerisine,17.000 TL’nin altına düşecek alım gücü. 7 ay boyunca geçen senenin de altında azalan bir asgari ücretle sefalete zorlamaya çalışıyorlar.

Diğer yandan 3 milyon 870 bin emekli için Meclis’te bir yasal düzenleme yapılması gerekti. Çünkü kök maaşları 12.500’nin altındaydı ve eğer düzenleme yapılmasa 12.500 almaya devam edeceklerdi. Maalesef, bu Meclis’in düzenlemesiyle ilgili yetki, yasa yetkisi olduğu için münasebet sadece burada olduğu hâlde bakan ‘En düşük emekli maaşını 14.469 yaptık’ dedi. O bunu dedikten tam 23 gün sonra, bakan bunu deyince biz bakana ‘Yavaş ol.’ dedik. ‘Yetki Meclis’indir.’ dedik.

Herhâlde ‘Güçlü meclis.’ diye milletten oy isteyip, referandumda ‘Meclis güçlenecek, yasa yetkisi sadece Meclis’te olacak, bakanlar teklif edemeyecek, yürütme işine bakacak, yasayı biz yapacağız.’ diyenler, AK Parti Grubu, ar varsa, namus varsa ‘14.469’ diye açıklanan rakamı kendi vicdanına göre belirler. Bakana ‘Sus!’ der. ‘Hadsiz!’ der. ‘Sen kim oluyorsun bizim yetkimize karışıyorsun?’ der. Üzüntüyle, utançla ifade etmek isterim ki bakanın o hadsizliği yapışından tam 23 gün sonra bir gece yarısı Meclis’ten en düşük emekli maaşının 14.469 olmasına el kaldırdılar.

Bu Meclis’i, milletten oy aldıkları bu yasama meclisini, ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.’ diye o duvara, Amasya Tamimi’nden beri o yazıyı nakşettiren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu Meclis’i bir atanmışın 23 gün sonra iki dudağı arasından vazettiği rakama el kaldıracak kadar mahcup ettiler ve saraya mahkûm olduklarını tescil ettiler.

Gülünce mangalda kül bırakmayanlara diyoruz ki: Bu utanç size yeter. Bu rakama 20 lira bile zam yapmaya, bu rakama 31 lira zam yapıp 14.500 bile demeye cesareti olmayanlara şunu söylüyoruz: Bu milletin yakasından düşeceksiniz. İlk seçimde düşeceksiniz. Ve kısa birkaç rakamla ilerleyelim. Bu yaptıkları emekli maaşı zammının bütçeye yükü kendi açıklamalarıyla 47,7 milyar lira. Bütün emeklilerin asgari ücret alması için gerekli bütçe 400 milyar lira. Bizim grubumuz önerdi.

Ret oy verdiler, ‘Bu kadar para yok.’ diye. Oysa 3 ay önce Plan ve Bütçe’de 37’si 0 TL vergi veren 43 yandaş müteahhidin, büyük firmaların kurum vergilerinden, kurumlar vergilerinden ödeyecekleri 701 milyar lirayı almamak için bütçeye para koymuşlardı, vazgeçilen kurumlar vergisi payı. Yine kur korumalı mevduat için 1,8 trilyon lira para koymuşlardı. Toplamı 2,5 trilyon lira. Emeklinin asgari ücret alması için lazım olanın tam 6 katı. Bu yüzden AK Parti’ye oy vermiş emeklilere, MHP’ye oy vermiş emeklilere ellerini öperek söylüyorum, ellerini öperek.

Size bulamadıkları paranın, sana 14.500 lira verenler, tam 6 katını zengin müteahhitlere buldular anneciğim. Dedeciğim, amcacığım, bunları müteahhide 6 katını bulanlar emekliye bulmadılar. Bundan önce o sebeple bu sebeple bunlara oy vermiş bütün emeklilere diyorum ki: Cumhuriyet Halk Partisi gelecek, halkın partisi, emeklinin partisi gelecek, size hakkınızı verecek, zenginlere değil. Bir başka tartışma, bayram geliyor, bayram ikramiyesi. 2015’te önerdik. ‘Yapacağız.’ dediler. ‘7 Haziran’da olmaz.’ dediler. Çoğunluğu kaybedince ‘1 Kasım’da vereceğiz.’ dediler.

15’te söz verip 18 seçimlerinden günler kala verdiler. O gün 1.000 TL’ydi emekli ikramiyesi, iki bayramda verilen, hem Ramazan hem Kurban Bayramı’nda verilen. 1.000 liralık ikramiye şu anda 3.000 lira. Bayram geliyor. O gün bizim önerip ki biz yine de 5.000 lira önermiştik, 1.000 lira vermişlerdi. O gün bizim önerip onların verdikleri 1.000 lira, 24 kg dana kıymaya denk geliyordu.

Bugün 3.000 lira, 6 kg dana kıyma alıyor. Bu yüzden bu iktidarın verdiği sözlere, onları tutmamasına ve enflasyona karşı emekliye, emekçiye ne yaptığına bakmak lazım. Sanıyor ki bu hesaplardan kurtulacak. ‘Ey” diyor, ‘Özgür Bey’ diyor, ‘Ey Özgür Bey, elinde bir hesap makinesi sarraf sarraf gezmeyi bırak.’ diyor. Vallahi bırakmayacağım. İşte sarraftaki hesap. En düşük emekli aylığı Tayyip Erdoğan geldiği gün 8 çeyrek altın alıyordu. Bugün 3 çeyrek altın alıyor. Tayyip Bey’in iktidarının emekliye maliyeti her ay 5 çeyrek altın. O geldiğinde 57 kg dana kıyma alan maaş, 24 kg dana kıyma alıyor. Emekliye maliyeti 33 kg dana kıymadır.

O geldiğinde 1.285 simit alan maaş, 964 simit alıyor, maliyeti 320 ama simit 15 liralık hesaba göre. İstanbul’da simit 20 lira oldu, bütün Türkiye’de 20 lira olmaya hazırlanıyor. Bu rakam 1.200’den 700’e düşecek ama simit hesabına çok önem verdiği için bugün Ticaret Bakanlığı soruşturma başlatmış simiti 20 yapana. 15 lira geçen sene yapılan simiti 20 lira yapana soruşturma açılacaksa zavallı fırıncıya değil, Recep Tayyip Erdoğan’a gideceksiniz, Recep Tayyip Erdoğan’a.

Arka tarafta asgari ücret. Tayyip Bey geldiğinde 7 çeyrek alırdı asgari ücret, şimdi 4 alıyor, 3 çeyrek kayıptır. O geldiğinde 41 kg dana kıyma alırdı, 29’a düşmüş, 12 kg kıyma kayıptır. O geldiğinde 44 kg zeytin alırdı, 37 kg’dır, 7 kg zeytin kayıptır. Zeytincinin perişan durumuna rağmen yine de zeytinde dahi 7 kg kayıp vardır asgari ücretin ilk alındığı ayda. En düşük memur maaşında, 14,5 çeyrek altın alan en düşük memur tam yarısını alıyor. Yarısı da kayıptır. 87 kg dana kıyma alanlar 54 kg alıyor. 33 kg kıyma memurun mutfağından kayıptır.

1.310 çay simit alıyordu. Dur, bunu da şeyden bakalım. Öğrenci kredisinden, altında 3’te 1, kıymada 10’a 4, öğrenci 150 simit alıyordu rahmetli Ecevit’in verdiği KYK kredisiyle, “400 lira veriyor.” diyordu. “Biz geldik.” diyordu, “3.000 lira yaptık.” diyordu. Ecevit’in verdiğiyle 150 simit alınırdı, 36 tane alınabiliyor. 64 çay simit öğrenci için de kayıptır. Şimdi, sözün sonuna gelirken, bu hesapların hepsi Cumhuriyet Halk Partisi’nin 81 ilinde, 973 ilçesindeki örgütlerimize, bugün burayı şereflendiren İstanbul ve İzmir İl Başkanımızın şahsında bütün örgütümüze yollanmıştır.

Yeni asgari ücretle, yeni emekli maaşıyla çeyrek altın hesabı, dana kıyma hesabı, çay simit hesabı. Bütün örgütümüzü önümüzdeki hafta, bu yarından itibaren, deprem gündemi bittikten itibaren, önümüzdeki hafta sonundan itibaren bir tarafı kırmızı kart, bir tarafı bu hesaplar, sokağa çıkmaya, tarlaya gitmeye, bağ bahçeye gitmeye, ev ev, kapı kapı gezmeye, kahvehanelere, işçi servislerine, işçi kantinlerine gitmeye, bu hesabı teker teker anlatmaya, Tayyip Bey’i en sevmediği altın, kıyma ve çay simit hesabını Anadolu’da ve Trakya’da kapı kapı anlatmaya davet ediyorum.

TSK’dan ihraç edilen teğmenler: Bu teğmenler o hayalini gördükleri gün çok sevdikleri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, orduya, bayrağa bağlılıklarını dile getirmek için kılıçlarını çekip ataya, bayrağa ve millete, devlete sadakat yemini etmek istediler. Yıllardır olan bu gelenek, belki de harp okuluna girerken onları oraya çeken o kılıç çatma törenine, izin istediler, ‘Olmaz.’ dediler. ‘Törende olmaz.’ Onlar da dedi ki: ‘Tören bitince, Sayın Cumhurbaşkanı gidince, protokol gidince biz bu töreni birlikte yaparız.’ Gittiler, yeminlerini yaptılar ve ardından ‘Emre itaatsizlik ettiniz.’ diye disiplin kuruluna sevk edildiler.

Aslında ordunun şeref yılıydı bu yıl. Niye? Kurulduğu günden beri ilk kez Kara, Hava, Deniz Harp okullarının üçünün de birincisi bir kadın teğmendi. Bu hem Türk kadınının başarısıydı bu bir cumhuriyet hikâyesiydi ama bunu hazmedemeyen bazı şeriatçı odaklar, bunu hazmedemeyen birtakım tarikatlar, cemaatler 8 gün boyunca sosyal medyadan başta Ebru teğmen, teğmenlere saldırdılar. Selamını gülerek aldığı, hatırını sorduğu, ödülünü verdiği, elini sıktığı Ebru teğmene 8 gün sonra, 8 gün susup ‘Sen kime kılıç çekiyorsun?’ diye çıkışta bulundu Erdoğan. O günden sonra biz itiraz ettik, millet sahip çıktı, Erdoğan suçladı.

Maalesef, o günden sonra teğmenlere soruşturmalar açıldı ve maalesef geçen gün teğmenlerimizden 5’i ve 3 komutanları ordudan ihraç edildi. Birincisi, teğmenlere aylardır sosyal medyadan hakaret edenler, cinsiyetçi küfür edenler, tehdit edenler, açık açık hedef gösterenlere bir soruşturma açılmamışken teğmenler sırf ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ dedikleri için cezalandırılıp atıldılar. Ben şunu söyledim, söylemeye devam edeceğim: Teğmenlerimizle ilgili bir yanda bir cübbeli amirale soruşturmayı aylarca bekletip emekli hakkını verenler onların gençlik hayallerini mahvettiler. Yetmedi, komutanlarının emekliliklerini de vermeden, emeklilik çağındaki komutanlarını yaktılar, teğmenlerin de hayatını kararttılar. 5 teğmen ve 3 komutanı hepimizin onurudur, gururudur. ”

Onlar kendilerini hangi mevkide, makamda görmek istiyorlarsa bunu sağlamak boynumuzun borcudur. İktidar değişene kadar onları misafir edeceğiz. İktidar değişiminden sonra mümkün olan en kısa süre neyse, birkaç hafta, birkaç ay içinde teğmenlerimizi hiçbir kayıpları olmadan, maddi ve manevi, dönem arkadaşlarından asla geri bırakmadan, asla geri bırakmadan teğmenlerimizi, bu kayıplarını telâfi edeceğiz ve onları o şanlı üniformalarına mutlaka karıştıracağız, mutlaka kavuşturacağız.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde, daha önce Meclis tarihinde yapılmamış bir şey yapacağız. Biraz önce Sayın Grup Başkanvekilim Cumhuriyet Halk Partisi Grubu’nun oturum sayısını da vererek resmi oturumu açtı, birazdan da kapatacak. Biz kapalı oturumlarda bazı kararlar alıyoruz: Siyasi kararlar ya da maddi konularla ilgili kararlar. Şimdi hem bu teğmenlerimizle hem de Tuzla Piyade Okulu’ndan uzaklaştırılan 7 teğmen vardı, hatırlıyor musunuz? Atatürk’ün resmini yakasına takmayanlara saldırdıkları için, had bildirdikleri için, görev yaptıkları için ordudan atılmışlardı. İkisi yürütmeyi durdurmayla döndü.

Biri ‘Dönmem.’ dedi, yargılandı. Diğer dördü de, 5 teğmenimize orduya girdikleri ilk gün yedikleri ilk lokma ekmekten attıkları kurşuna, giydikleri kıyafetten terliğe kadar bütün yapılan masrafı faiziyle çıkarıp 128’er milyon tazminat belirlemişler bu 5 teğmen için.

Bu 5, bizim bugünkü, bu süreçteki 5 teğmeni de yargılıyorlar, attılar. Onlara da tazminat çıkabilir ya da çıkmaz. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu kapalı oturumlarda yaptığı oy­lamayı bugün hiç kimseden gizlemeden, saklamadan burada huzurunuzda yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu milletvekillerinin Tuzla Piyade Okulu’ndan atılan 5 teğmenin ve burada, okuldan atılan 5 teğmenin, diğer 5 teğmenin çıkmış tazminatlarını, bu teğmenlerimizin de çıkacak olası tazminatlarını maaşlarından yapacağımız kesintilerle ödemelerini oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler? Etmeyenler? Oy birliğiyle kabul edilmiştir. Teğmenimin yediği ekmek de, yaktığı kurşun da borç bizim borcumuzdur.

Tutuklu CHP’li belediye başkanları: 100 gündür Ahmet Özer’i bir gizli tanıkla içeride tutup bir kişiye 100 gündür bir iddianame yazamamaktadır bir yerde. Sonra oradan bir şey bulamayınca Beşiktaş davasından tutuklamak, buradan bir delil bulamadığı için ve Ahmet Özer’i içeride tutmaktır. Tunceli Ovacık Belediye Başkanı’na 12 yıl önce ‘Bu cenazeyi ailesine sen götür. Askerî araçla giderse çatışma olur, şehit veririz.’ deyip sonra terörist cenazesi götürmekten, cenazede bulunmaktan kayyum atamaktır. Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’a, AK Partili belediyelerden, Meclis’ten, Sayıştay’dan, Yargıtay’dan iş alan birisinin, araç kiralayan birisinden araç kiralandı diye onu içeri atmaktır.

Belediye Başkanımızın kendi aracı 400.000 kasko değerinden pahalıya. Kim kasko değerine araç satıyor burada? Satıldı diye suç bulup aynı kişinin Isparta Belediyesi’ne Audi A8 araç hediye etmesini görmezden gelmektir. Çünkü o belediye kendilerindendir ve bir yandan da esas hedefin Ekrem İmamoğlu olarak dört koldan kendisine saldıran, bir yandan Beylikdüzü davasını savcının dördüne rapor alarak, dördünde de ‘Hazır değilim.’ deyip ileriye tarih alarak, sonuncusunda da ta nisan ayına atarak Demokles’in kılıcı gibi tepesinde tutulması, ‘Kendine ahmak diyene ‘Sensin ahmak.’ dedi.’ diye siyasi yasak kararı verilip istinafta bekletilmesi, diğer yandan Gençlik Kolları Genel Başkanımıza ‘Evladım, senin evladına ben yapmayacağım, evladıma yaptım.’ dedi diye yeniden ifadeye çağrılması, her sözünden bir soruşturma başlatılması ne yapılmaya çalışıldığını bize göstermektedir.

Saldırı sadece Cumhuriyet Halk Partisi’ne değil, bütün muhalefete birliktedir. Sayın Ümit Özdağ’ın yemek yerken gözaltına alınıp götürülüp Silivri’ye tıkılması da, 12 yıl önceki Gezi eylemlerinden 12 yıl sonra RTÜK eliyle videodan bakıp sanatçılara saldırılması da, İstanbul Barosu’nun kapatılmaya çalışılması ya da 76 yaşındaki bir kadın akademisyenin tweet yüzünden hapse atılması da, Halk TV’den 5 gazetecinin gözaltına alınıp sevgili Suat Toktaş’ın 6 gündür Silivri Cezaevi’nde esir tutulması da, ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz.’ diyen teğmenlerin, komutanların ordudan ihraç edilmesi de bir bütünün parçasıdır. Erdoğan tüm tuşlara aynı anda basmakta. İktidarın sonuna geldiğini gördüğü için kendini kurtarmak için muhalefeti dağıtmaya, şaşırtmaya, sindirmeye çalışmakta, güya kendi için yol temizliği yapmakta, olası rakiplerinden kurtulmaya çalışmaktadır.

‘Tale­bimiz erken seçimdir, hemen seçimdir.’ dedik. Erken seçim isteyen bir partinin her şeyiyle seçime hazır olması gerektiğini söyledik ve bunu pek çok yerde söyledik, pek çok kez söyledik, bir kez daha da buradan tekrar ediyorum: Erken seçimin adayı erken belirlenir. Erkenden yola çıkacağız. Daha düne kadar daha düne kadar ‘CHP iki aday tartışması arasında eziliyor, gündem hep bu oluyor, netleşmelidir.’ diyen bazılarının şimdi ‘Cumhuriyet Halk Partisi niye adayını erken belirliyor?’ demeye başladığını ama bir yandan da sokağın ve örgütün bu mücadeleyi, bu yürüyüşü nasıl sahiplendiğini birlikte görüyoruz.

Bir yandan İbrahim Tatlıses’le düet hâlinde Erdoğan adaylığını açıklamıştır. Devlet Bahçeli’nin adayı balda tuz bulunduğu günden beri artık Erdoğan’dı. DEVA Partisi’nin Sayın Genel Başkanı, Yeniden Refah’ın Sayın Genel Başkanları adaylıklarını ilân etmişlerdir ve süreçte adaylığını ilân etmesi gereken partilerden Cumhuriyet Halk Partisi’nin burada, yola çıkmasına kimse şaşırmamalıdır.

Bugüne kadar sürdürülen tartışmaların maksatlı olarak yoğunlaştırılması maalesef gündeme sis etkisi yapmaktadır. 2014, 2018 ve 2023 yıllarında yapılan seçimlerde adayı geç belirlemenin, yılları aday tartışmasıyla geçirmenin ya da seçime sayılı günler kala krizler yaşamanın bedelini çok ağır ödedik. İşte, bedeli, daha önce gösterdiğim gibi emekliye bedeli, emekçiye bedeli ortadadır.

Bunun için yine geçmişte adayı tek bir kişinin ya da dar bir heyetin, ekibin belirlemesinin sancılarını da çektik, bunlardan da ders aldık. Bu yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı olarak, bir partinin genel başkanı doğal olarak, talebi hâlinde adaydır kabulüne rağmen ben partiyi yerel seçimlerde olduğu gibi genel seçimlerde de, cumhuriyetin 2. yüzyılının ilk genel seçimlerinde iktidar partisi yapmak istemek dışında bu kadar büyük ama kendi açımdan da hiçbir başka siyasi hedefimin olmadığını bir kez daha huzurlarınızda tekrar ediyorum.

Tek başıma bir aday ilan etmek ya da dar bir kadroyla adaya karar vermek yerine Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayının 1 milyon 600 bine yaklaşan kayıtlı üyemizle ve hâlihazırda partiye davet ettiğimiz demokratların katılımıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sonraki cumhurbaşkanını belirleme heyecanı tüm toplumda yaşanmaktadır. Haftalık ulaştırılan ankette, bu hafta sorulan soruda toplumun yüzde 70’i, Cumhuriyet Halk Partililerin yüzde 90’ından üstü, ayrıca tüm muhalif partilerin seçmenleri yüzde 90’a yakın rakamlarla bu yöntemi olumlu, heyecan verici ve sonuç alıcı olarak görmektedir.

Son olarak şunu ifade etmek isteriz ki Cumhuriyet Halk Partisi kendi içindeki demokrasiyi Türkiye’ye örnek gösteren, vaat eden bir partidir. Emin olun bugün Cumhur İttifakı hiçbir yerde tartışılmayan, tek kişi kararlarıyla kendini ve ülkeyi yönetirken Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokratik tutumu önümüzdeki süreçte, 1970’lerde olduğu gibi tüm siyasi partilere ve Türkiye siyasetine örnek olacaktır ve buradan Sayın Erdoğan’ın çok rahatsız olduğu ve maalesef bu bir kötü niyet değilse büyük bir cehaletten kaynaklanan bir ifadeyi hatırlatarak sözlerimi bitirmek istiyorum.

Sayın Erdoğan’ın sandığının aksine ‘Birleşe birleşe kazanacağız.’ ya da ‘Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.’ demek 1970’lerdeki bir Ziraat Bankası soygununun değil, 1940’larda Nazi Almanyası’nda baskı altında ezilen ve açlıktan kırılan Alman halkının sorunlarını dile getirmek, onlara kurtuluş yolunu göstermek için Bertolt Brecht tarafından yazılmış bir şiirdir: Kaynár oda álle.

Bu şiir dünyada 140 dile çevrilmiştir. Türkiye’de de bu şiir Halkın Ekmeği kitabıyla Türkçeye çevrilmiş ve birbirinden kıymetli şiirlerle hepimizin bilgisi dâhilindedir ve Türkiye’nin bugünlerine çokça da ışık tutmaktadır. Almancası 140 dile çevrilen ve bütün dünyanın mücadele edenlerine, sendikacılarına, demokratlarına ilham olan bu şiir Sayın Erdoğan’a gelince “Bir teröristin sloganı” denebilecek kadar cehalete dönüşebilmiştir.

Ya hep beraber ya hiçbirimiz.

Kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden,

Ya hep beraber hiç birimiz…. (Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın el ele çekilmiş fotoğrafını açtı. )

Cumhuriyeti ve demokrasiyi bir daha kuracağız. Size güveniyorum. Bu güzel ülkeye güveniyorum. Birleşimimi kapatıyorum.”

Paylaşın

Bakırhan’dan “Öcalan” Açıklaması: Tarihi Çağrıya Hazırlanıyor

Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakın zamanda ‘tarihi bir çağrı’ yapacağını ifade etti.

Grup toplantısı sonrası gazetecilerin konuya ilişkin sorularını da yanıtlayan Tuncer Bakırhan, “Tarihi bir çağrıya hazırlanıyor. 15 Şubat mı olur biraz sonrası mı olur bilmiyorum ama evet tarihi bir çağrı yapılacak Sayın Öcalan tarafından” dedi ve ekledi:

“Tarihi bir çağrı birçok şey içerisinde barındırıyordur kesin. İçeriği bilmiyorum. Çünkü orada ne olduğunu çok bilmiyoruz. Gidip gelen heyetlerle, heyetlerden aldığımız bilgilere göre konuşuyoruz ama muhtemelen bu çağrı içerisinde benzer şeylerin olma ihtimali yüksek. Söyledim arkadaşlar çok kısa bir sürede. Bir hazırlık var, bir çalışma var. Tarihini belirtemiyorum. Yani 15 Şubat’ta olabilir biraz sonrası da olabilir.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis Grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakın zamanda ‘tarihi bir çağrı’ yapacağını ifade eden Bakırhan, çıkışta gazetecilere verdiği yanıtta da “15 Şubat’ta sonrasında da olabilir” dedi.

DEM Parti olarak geçtiğimiz günlerde Alevi örgütlerinin temsilcileriyle bir araya geldiklerini hatırlatan Bakırhan “O toplantının gündemi de Alevilerin eşit yurttaşlık talebi olduğu gibi tabii ki çözüm tartışmalarıydı. Gördük ki Alevi canlar da tartışmaları destekliyorlar. Bir kez daha onlara teşekkürlerimi iletmek istiyorum” dedi.

6 Şubat depremlerinin 2. yıl dönümüne az kaldığını hatırlatan Bakırhan “Depremzede yurttaşlarımızla dayanışma içindeyiz. Onların taleplerinin bugün de yarın da sözcüsü olmaya devam edeceğiz.” diye konuştu.

Bakırhan şöyle devam etti: “İktidar deprem bölgelerinde çok iyi eserler yapıyorlarmış gibi bir algı oluşturmaya çalışıyor. Emin olun Antakya toz duman içinde, insanların hala çadırlarda yaşadıkları bir Antakya ile karşı karşıya kaldık. Deprem bölgesindeki yurttaşlara söz veren iktidar yine sınıfta kaldı. Depremzedelerle dayanışma içinde olacağız.”

Konuşmasında iktidarı da hedef alan Bakırhan “Bu ülkeyi yönetenler yüz yıldır demokrasiden korkarak ülkeyi yönetiyorlar, hakkını arayan kimliğini arayan kesimlere karşı bu rejim hiçbir zaman demokratik olmadı. AKP iktidar da demokrasi iddiasıyla gelmişti ancak demokrasinin zerresi kalmadı, neredeyse geçmiş günleri aratacak hale getirdi ülkeyi. Bağımsız ve adil bir yargı için tek bir adım atılmadı. Yalnızca iktidar değil yandaş bir gazeteci bile şikayet etse insanlar tutuklanıyor” ifadesini kullandı.

Konuşmasının devamında Pınar Gültekin cinayetine değinen Bakırhan, “Adli tıp raporuna göre diri diri yakıldığı tespit edilen Pınar Gültekin davasında bu canice öldürmeye Yargıtay haksız tahrik indirimi istiyor, bu yargıya nasıl güveneceğiz. Bu karardan Yargıtay vazgeçmeli.

“Yandaş olmak tek geçerli sebep” diyen Bakırhan, bürokraside liyakatın kaybolduğunu vurgulayarak, şu ifadeleri kullandı: “Hiçbir zaman olmadığı kadar akademisyenin ihraç edildiğini görüyoruz. Gerçekleri yazan gazeteciler cezaevine giriyor. Kimse kimseyle dayanışmasın istiyorlar ama biz her yerdeki acıya ve haksızlığa ses çıkaracağız.”

Muhalefetin yönetimindeki belediyelere yönelik operasyonlar da Bakırhan’ın konuşmasında yer buldu. Bakırhan “Sadece bizimle yetinmiyorlar baskıcı kayyımcı zihniyeti batıya ihraç etmeye çalışıyorlar. Artık CHP’nin belediyelerine de kayyım atıyorlar. Yerel yönetimlere hangi partiden olmasına bakmaksızın sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi.

Basına yönelik baskılara tepki gösteren Bakırhan “Gazeteciler cezaevlerinin değişmez müdavimi oldular” dedi. Siirt Belediyesi’ne kayyım atanmasına tepki gösteren Bakırhan, şöyle devam etti: “Kayyım, cebinde isimliğiyle dolaşıyormuş. Kayyımcı anlayışı kınıyoruz. Siirt halkı da Türkiye halkları da kabul etmiyor. Siirt halkının iradesi yok sayıldı, bir halkın umudunu çalmak, ekmeğini çalmaktan daha büyük bir hırsızlık ve vicdansızlıktır.

Aslında cezalandırdıkları eşitlikçi hizmettir. Milletvekili olduğum Siirt’in bu cumhuriyetten çekmediği şey kalmadı. Bir kent düşünün, onlarca yılını olağanüstü hal ile geçiriyor. Kürtler vardır ama siyasi iradeleri yoktur yaklaşımından iktidarı vazgeçirmeye çalışıyorum. Kürtlere de iradesine de saygı duyacaksınız.

İster hoşunuza gitsin, ister gitmesin, kayyum atamaları Kürt düşmanlığıdır. Aynı zamanda modern sömürgeciliğin en karanlık yüzüdür. Kürt halkı büyük bedellerle ırk ayrımcılığına karşı mücadele etti. 90’ların karanlık faili meçhul cinayetlerini nasıl tarihe gömdüyse kayyımcı anlayışı da tarihe gömeceğine eminim. Bu kayyımcı anlayış, AKP’nin alnında kara bir leke olarak kalacak.

Hem silah bırakma çağrısı yapıp hem de gençlerin, kadınların olduğu yerde gösteri yapıp silah göstereceksin. Bu uygulamayı yapanların açığa çıkarılması çağrısı yapıyorum. Kimse bize süreç var, bu kayyım uygulamalarını görmezden gelin demesin, kimse süreç var size tokat atarız sesinizi çıkarmayın, her hukuksuzluğu yaparız sessiz kalın demesin. Bizim belediyemizi gasp edenler bilsin ki bu halkın iradesi fermanla teslim alınmaz. Biz buradayız, diz çökmedik, çökmeyeceğiz. Bu fermanlar vız gelir tırıs gider.

Türkiye’deki toplum bir barış sürecine evrilmesini istiyor. Bu tarih fırsatı bozmamak gerekiyor. Güvenlikçi bir perspektif ve zehirli bir dil bu süreci geriye götürür. Rasyonel bir çözüm arıyoruz Kürt sorunu için. Öcalan, çatışmaları fikri ve siyasi zemine çekme çağrısı yapmış iken iktidarın dili de buna uygun olmalıdır. Barış istemeyi güçsüzlük olarak algılamayı reddediyoruz.”

İmralı görüşmelerine değinen Bakırhan, “Sayın Öcalan Kürt sorunun köklü ve kalıcı çözümü için demokratik bir Türkiye’nin inşası için önümüzdeki günlerde bir tarihi çağrıya hazırlanıyor” diye konuştu.

“Çağrı 15 Şubat’ta olabilir”

Grup toplantısı sonrası gazetecilerin konuya ilişkin sorularını da yanıtlayan Bakırhan’a “Tarihi bir çağrıya hazırlanıyor. 15 Şubat mı olur biraz sonrası mı olur bilmiyorum ama evet tarihi bir çağrı yapılacak Sayın Öcalan tarafından” dedi ve ekledi:

“Tarihi bir çağrı birçok şey içerisinde barındırıyordur kesin. İçeriği bilmiyorum. Çünkü orada ne olduğunu çok bilmiyoruz. Gidip gelen heyetlerle, heyetlerden aldığımız bilgilere göre konuşuyoruz ama muhtemelen bu çağrı içerisinde benzer şeylerin olma ihtimali yüksek. Söyledim arkadaşlar çok kısa bir sürede. Bir hazırlık var, bir çalışma var. Tarihini belirtemiyorum. Yani 15 Şubat’ta olabilir biraz sonrası da olabilir.”

İmralı ziyareti olacak mı?” sorusuna da yanıt veren Bakırhan, “Henüz netlik yok. Çağrıyı bekliyoruz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

CHP’de Adaylık Tartışmaları: İmamoğlu’ndan Ön Seçim Kararına Destek

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, partisinin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yapacağı ön seçim kararına destek vererek, “Açıkçası şu anda partimizin ortaya koymuş olduğu eğilim tarihidir, demokratik devrimdir” dedi ve ekledi:

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk kez kendi partisinin adayını sandığa giderek seçme eğilimini ortaya koyma gayreti içerisindedir. Bu konuda kararlar alınma çalışması içerisindedir. Bu demokratik devrimi yürekten destekliyorum.”

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İSKİ Bağcılar ve Güngören Çevre Projesi Temel Atma Töreni’ne katıldıktan sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı. Temel atma törenine Güngören ve Bağcılar Belediye başkanlarının da çağrıldığını ancak, katılmadıklarını belirterek “Bundan sonra da davet etmeye devam edeceğiz” dedi.

“Hizmette ayrım olmaz, hizmette birlikte olmanın çok değerli bir yönü var. Milletimize hizmet ediyoruz, siyasi şapkalarımızı geride bırakırız ve hizmete dair milletimizin yanına koşar, bir olur, birlikte oluruz” diye konuşan İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bizim bu atmosferimizi bozmaya, bunu kendi siyasi menfaatine taşımaya ve buradan oy devşirerek insanları birbirine düşmanlaştırarak, insanları birbirinden uzaklaştırarak buradan seçim kazanma gibi çıkar, menfaat peşinde koşanların artık dönemi bitti, bitiyor. Bitireceğiz! Bu sona ermeli ki evlatlarımız huzur bulsun, çocuklarımız birbirine farklı gözle bakmasın. Bireysel düşüncenin hak olduğunu, fikir özgürlüğü kapsamına girdiğini ve hiç kimsenin düşüncesinden ötürü bir başkasını suçlu kabul etme hakkı olmadığını her evladımız biliyor.”

“Hangi engel olursa olsun durmayacağız” diyen İmamoğlu, şunları söyledi: “Bizi durdurmak için neler yapıyorlar neler! Gece yarısı ihbarlar, gece yarısı tehditler! Ama yargı üzerinden, ama başka kavramlar üzerinden… Ama biz bu şehre ve ülkeye hizmet konusunda kararlıyız. Başımızı ancak milletimize verdiğimiz sözü yerine getirememek başımızı öne eğdirir. Bizim başımızı baskıcı kavramlarla yıldırmak üzerine yalanla, iftirayla başımızı öne eğdirecek hiçbir güç anasının karnından doğmadı!”

İmamoğlu, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı üzerine şunları kaydetti: Sayın Cumhurbaşkanına hatırlatalım bu söz Alman Bertolt Brecht’e aittir. Tabii biraz kitap okumakla okumamak arasındaki kavramla ilişkili konu bu.

Erdoğan’ın seçim için 2028’i işaret eden açıklamaları sorulan İmamoğlu, şunları söyledi: “Bizim milletimiz gündemimizin gündemi. Milletin ekonomiyle olan büyük sınavı hem emeklilerin durumu, hem asgari ücretlilerin durumu… Bu ülkenin birçok sorunu var, sadece ekonomiden bahsedersek bile yarım saat liste yaparız. Yerel yönetimlerin sorunlarını konuşsak sayfalar dolar.

Eğitimden mi başlasak, büyük bir haksızlık ve hukuksuzluğun son günlerde belki de en fazla mağduru haline geldiğimiz yargıdan mı, adalet sisteminden mi bahsetsek ya da yargının siyasallaştırılmasıyla ilgili siyasetin ortaya koyduğu düzeni mi bahsetsek… Yargının süreci devam eden dosyalarda gizlilik kararı varken ‘Turbun büyüğü heybede’ diyerek bir dosyanın içeriğini bildiğini, hatta sonucu bildiğini ima eden Cumhurbaşkanı’ndan mı bahsetsek…

Bütün bu konular milletin gündemi, hiçbiri suni değil, hepsi gerçek. Onların gerçekleri kendi yaşam alanlarında, milletin gündemini suni olarak görebilirler. Çünkü milletin gerçek gündemiyle bağ kuracak hiçbir ilişkileri kalmadı. Bütün bu feryatları duymaya asla bir fırsatları yok. Çünkü pazara inemiyorlar, sokağa çıkamıyorlar.

‘Yeter artık’ bağırışlarını milletimizle buluştuğumuz her yerde milletimiz söylüyor. Erken seçimi talep eden milletimiz. Bu iktidarın çözüm olamayacağını anlatıyorlar, biz de bunları dile getiriyoruz. Erken seçim milletin talebidir. Millet de büyüktür, bu sözün takipçisi olacağız, talebimizi yineleyeme devam edeceğiz. Bir yandan cumhurbaşkanı adaylığını açıklarken bir hafta sonra partimizdeki yüksek kararlılık ve bu yolda ortaya konulan güçlü adımlardan sonra ‘Seçim 2028’dir’ mesajını vermek iktidarı ürkekliğini, sürece dair tedirginliğini göstermektedir.”

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yapacağı ön seçime tam destek veren İmamoğlu şunları söyledi: “Açıkçası şu anda partimizin ortaya koymuş olduğu eğilim tarihidir, demokratik devrimdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk kez kendi partisinin adayını sandığa giderek seçme eğilimini ortaya koyma gayreti içerisindedir. Bu konuda kararlar alınma çalışması içerisindedir. Bu demokratik devrimi yürekten destekliyorum.”

Mansur Yavaş’a yanıt: En doğru yolu buluruz

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın “Aday belirlemenin çok erken olduğu düşüncesindeyim” sözlerini de değerlendiren İmamoğlu, şunları kaydetti:

“Değerli Mansur Yavaş başkanımızın görüşü farklı olabilir ama yine de biz konuşuruz, bunlar parti içi meselelerdir. En doğru yolu buluruz. Bütün ellerimizin birlikte havaya kalktığı bir süreci birlikte tarifleriz, tariflemek zorundayız. Ben, o, bu, şu meselesinin çok ötesine koyup milletimizin önümüzdeki 20-25 yılı umutla görmesi gerektiği bir başlangıcın arifesindeyiz.

Aksi takdirde milletimizin umutsuzluğu sadece ekonomik kayıplara değil, bu ülkenin insan kaynağının kaybedilmesine ve geleceğin kaybedilmesine, fırsatların kaçırılmasına, dünya değişirken treni kaçıran bir ülke olmanın hepimizi çok büyük bir umutsuzluğa düşüreceğini bilen birisi olarak hepimizin ellerinin birlikte ayağa kalktığı bir ortam hayal ediyorum. Konumlanmanın ötesinde bir durum bu. Buluşuruz, birleşiriz, fikirlerimizi birleştiririz ve çok güçlü bir şekilde iktidara yürürüz.”

Paylaşın

RTÜK, Gezi Parkı Kayıtlarını Savcılığa Vermeye Hazırlanıyor

RTÜK, savcılığın talep ettiği “Gazi Parkı” olaylarına ilişkin kayıtları vermeye hazırlanıyor: “Detaylı bir arşiv taraması yaparak gerekli arşivi başsavcılığa ileteceğiz.”

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 27 Mayıs 2013 başlayan “Gezi Parkı” olaylarına ilişkin tüm medya kayıtlarının derlenerek, soruşturma dosyasına gönderilmesini talep etmişti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na (RTÜK) bir yazı göndererek 12 yıl önceki Gezi protestolarına ilişkin kayıtları talep etmesiyle ilgili yeni bir gelişme yaşandı.

Bugün Mynet’e konuşan RTÜK kaynakları kayıtların ellerinde olduğunu ve savcılığa vereceklerini söyledi. Adı açıklanmayan kaynak şunları söyledi:

“Bütün kayıtlar elimizde. RTÜK özellikle olağanüstü durumlar, doğal afetler ve bu tür terör olayları gibi durumlarda bütün kayıtları kontrol altına alır kaydeder, arşivinde saklar. Başsavcılığımız bizden medyayla ilgili gerek TV gerekse dijital belgeleri talep etmiştir. Biz de detaylı bir arşiv taraması yaparak gerekli arşivi Başsavcılığımıza ileteceğiz. Gezi Parkı dönemine ait tüm kayıtlar bizde mevcut.”

RTÜK’ün ve medya kuruluşlarının kayıtları ne kadar saklayacağı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun” ile yönetmeliklerle belirlenmiş durumda.

Buna göre RTÜK, Sayısal Kayıt Arşiv Analiz Sistemi’nde (SKAAS) ulusal yayınları 1 yıl, diğer yayınları 6 ay boyunca saklıyor. Medya hizmet sağlayıcıları da 1 yıl boyunca yaptıkları yayınları saklamakla yükümlü.

RTÜK’e yazı yazan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 27 Mayıs 2013 başlayan “Gezi Parkı” olaylarına ilişkin tüm medya kayıtlarının derlenerek, soruşturma dosyasına gönderilmesini talep etti.

Paylaşın