Siyasi Meşruiyet Yargı Eliyle Yeniden Nasıl Üretilir?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ve sonrasındaki süreçleri “mutlak butlan” kapsamında değerlendirmesi, aynı zamanda siyasal meşruiyetin üretim rejimlerine ilişkin normatif bir kırılma alanı olarak okunmayı gerektirmektedir.

Haber Merkezi / Söz konusu karar, siyasal meşruiyetin kaynağı, sınırı ve yeniden üretim mekanizmaları bağlamında üç düzeyli bir teorik sorunsal ortaya çıkarmaktadır: (i) yargının karşı-majoriter rolünün genişlemesi, (ii) siyasetin içsel kurumsal kapasite kaybı, (iii) hukukun siyasal alanı kolonize etme riski.

Karşı-Majoriter Yargı ve Meşruiyetin Normatif Kayması

Modern anayasal demokrasi teorisinde yargı, esas itibarıyla “karşı-majoriter güç” (counter-majoritarian difficulty) olarak konumlandırılır. Bu çerçevede mahkemelerin temel işlevi, çoğunluk iradesini denetlemek ve anayasal sınırlar içinde tutmaktır.

Bununla birlikte, incelenen kararda tartışma, yargının denetim işlevinden ziyade siyasal temsil yapısını doğrudan etkileyen sonuç üretici bir aktör haline gelip gelmediği noktasında yoğunlaşmaktadır. Bir siyasi partinin kurultay iradesinin geriye dönük olarak hükümsüz sayılması, yalnızca hukuki bir geçerlilik değerlendirmesi değil; aynı zamanda siyasal temsil zincirinin yeniden yapılandırılması anlamına gelmektedir.

Bu durum, literatürde “judicialization of politics” (siyasetin yargısallaşması) olarak tanımlanan olgunun ileri bir evresine işaret eder: yargının yalnızca çatışmaları çözmesi değil, siyasal düzenin kurucu unsurlarını dolaylı biçimde yeniden belirlemesi.

Ex Tunc Hükümsüzlük ve Kurumsal Süreklilik Problemi

“Mutlak butlan” kavramının ex tunc etkisi, işlemin baştan itibaren hiç doğmamış sayılması sonucunu doğurur. Bu teknik yaklaşım özel hukukta normatif tutarlılık üretmek amacıyla geliştirilmiş olmakla birlikte, siyasi örgütler bakımından uygulandığında kurumsal süreklilik sorunu yaratmaktadır.

Siyasi partiler, yalnızca hukuki tüzel kişiler değil; aynı zamanda temsil, örgütlenme ve siyasal mobilizasyon fonksiyonlarını birlikte yürüten karma yapılardır. Bu nedenle geriye dönük hükümsüzlük, yalnızca bir işlem iptali değil, kurumsal hafızanın yeniden yazımı anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda temel soru şudur: Hukuki geçerlilik ile siyasal devamlılık arasında hangi normatif öncelik kurulmalıdır?

Siyasetin Hukukileşmesi: İçsel Kurumsal Erozyon

İkinci analitik eksen, siyasetin içsel kurumsal kapasitesiyle ilgilidir. Siyasetin hukukileşmesi (legalization of politics), siyasal aktörlerin içsel ihtilaflarını çözme kapasitesini kaybederek sürekli yargısal mekanizmalara başvurması durumunu ifade eder.

Bu süreçte üç yapısal sorun öne çıkar:

Tüzüksel normların erozyonu: Parti içi kuralların bağlayıcılığının zayıflaması
İç denetim mekanizmalarının işlev kaybı: Disiplin ve karar organlarının klikleşmesi
Müzakere kapasitesinin çözülmesi: Siyasal uzlaşının yerini yargısal çözümün alması

Bu koşullarda yargı, dışsal bir müdahale aktörü olmaktan ziyade, içsel kurumsal boşlukların zorunlu tamamlayıcısı haline gelir.

Lawfare Literatürü ve Siyasal Araçsallaşma Riski

Uluslararası literatürde “lawfare” kavramı, hukukun siyasal mücadelede stratejik bir araç olarak kullanılması anlamına gelmektedir. Issacharoff, Levitsky ve Ziblatt gibi yazarların çalışmalarında ortak vurgu, hukuki araçların siyasal rekabeti düzenleme kapasitesinin belirli eşikleri aşması halinde demokratik gerileme üretme riskidir.

Bu perspektiften bakıldığında, yargı kararlarının yalnızca normatif doğruluk üretmesi yeterli değildir; aynı zamanda siyasal sistemde rıza üretme kapasitesi de değerlendirilmelidir. Aksi halde hukuk, “rule of law” (hukukun üstünlüğü) yerine “rule by law” (hukuk aracılığıyla yönetim) rejimine evrilebilir.

Karşılaştırmalı Perspektif: Yargısal Müdahale ve Demokratik Erozyon

Karşılaştırmalı siyaset literatürü, benzer süreçlerin farklı rejimlerde sistemik sonuçlar ürettiğini göstermektedir:

Brezilya örneğinde, Lava Jato süreci yolsuzlukla mücadele bağlamından çıkarak siyasal yeniden dizayn tartışmalarına evrilmiş; bu durum popülist karşı hareketleri güçlendirmiştir.

Tayland örneğinde, anayasa mahkemesi kararları aracılığıyla parti kapatmaların süreklilik kazanması, seçimsel meşruiyetin aşınmasına yol açmıştır.

Pakistan örneğinde, parti içi yargısal müdahaleler siyasal istikrarsızlığı kronikleştirmiştir.

Bu örneklerin ortak sonucu, yargısal müdahalenin kısa vadede düzenleyici, uzun vadede ise kurumsal aşındırıcı etki üretebilmesidir.

Habermasçı Çerçeve: Yaşam Dünyasının Hukuki Kolonizasyonu

Habermas’ın “yaşam dünyasının kolonizasyonu” tezi, siyasal alanın sistemik mekanizmalar (hukuk ve bürokrasi) tarafından aşırı biçimde kuşatılması halinde iletişimsel rasyonalitenin zayıflayacağını ileri sürer.

Bu bağlamda siyasal alan, normatif olarak müzakere ve rıza üretimi üzerine kuruludur. Ancak siyaset, içsel olarak bu rızayı üretemediğinde, hukuk sistemik bir ikame mekanizması olarak devreye girer.

Ne var ki bu ikame, siyasal alanın normatif özerkliğini zayıflatır ve siyasal kararın toplumsal rıza üretme kapasitesini düşürür.

Meşruiyetin Çift Katmanlı Krizi

“Mutlak butlan” kararı, salt teknik bir hukuk tartışması olarak değil, siyasal meşruiyetin üretim rejimine ilişkin yapısal bir kriz olarak değerlendirilmelidir.

Ortaya çıkan tablo iki yönlü bir gerilimi işaret etmektedir:

Bir yanda yargının normatif sınırları genişleyen karşı-majoriter rolü
Diğer yanda siyasetin kendi iç meşruiyet üretim kapasitesindeki zayıflama

Bu iki eğilim kesiştiğinde, ne tam anlamıyla güçlü bir “rule of law” rejimi ne de istikrarlı bir demokratik temsil düzeni ortaya çıkmaktadır. Bunun yerine, hukuki geçerlilik ile siyasal meşruiyet arasındaki boşluk giderek büyümekte ve sistemik bir “meşruiyet açığı” üretmektedir.

Dolayısıyla temel mesele, yargının siyasal alanı ne ölçüde düzenleyebileceğinden ziyade, bu düzenlemenin siyasal rıza üretim kapasitesiyle ne ölçüde uyumlu olabileceğidir.

Paylaşın

CHP Hakkında “Mutlak Butlan” Kararı: Hukukun Siyasallaşması Mı, Siyasetin Hukukileşmesi Mi?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ile sonrasındaki süreçlere ilişkin olarak “mutlak butlan” sonucuna ulaşılması, hukuk-siyaset ilişkilerinin normatif sınırlarını yeniden tartışmaya açan nitelikte bir örnek teşkil etmektedir.

Söz konusu karar, salt bir örgüt içi usul uyuşmazlığı olarak değil, siyasi temsilin meşruiyet üretim mekanizmalarını doğrudan etkileyen yapısal bir müdahale olarak değerlendirilmektedir.

Bu çerçevede tartışma, iki teorik eksen etrafında yoğunlaşmaktadır: hukukun siyasallaşması ve siyasetin hukukileşmesi. Her iki kavram da modern anayasal demokrasilerde normatif gerilim alanlarını açıklamak için kullanılmakta olup, somut olayda eşzamanlı biçimde görünür hale gelmektedir.

Hukukun Siyasallaşması: Yargısal Alanın Genişleyen Müdahale Kapasitesi

“Hukukun siyasallaşması” tezine göre yargı organları, normatif uyuşmazlıkları çözme fonksiyonunun ötesine geçerek siyasi rekabetin dolaylı belirleyicisi haline gelmektedir. İncelenen kararda bu tartışmayı tetikleyen temel unsur, ana muhalefet partisinin kurumsal devamlılığını doğrudan etkileyen bir sonuç doğurulmasıdır.

Kararın zamanlaması ve etkisi, yargısal denetimin “siyasi sonuç üretme kapasitesi” tartışmasını yeniden gündeme taşımaktadır. Özellikle bir siyasi partinin liderlik yapısının fiilen yeniden tesis edilmesine yol açan müdahalenin, demokratik rekabetin doğal akışını kesintiye uğrattığı yönünde eleştiriler ileri sürülmektedir.

Bu yaklaşımda temel kaygı, yargının tarafsız bir hakem olmaktan çıkarak siyasal alanın yeniden yapılandırılmasında aktif bir kurucu aktör haline gelmesidir. Literatürde bu durum, giderek “lawfare” (hukukun siyasal mücadele aracı haline gelmesi) kavramı ile de ilişkilendirilmektedir.

Siyasetin Hukukileşmesi: İçsel Kurumsal Boşluk ve Yargıya Taşınan Siyasal Krizler

Buna karşılık “siyasetin hukukileşmesi” yaklaşımı, sorunun yalnızca dışsal bir yargısal müdahaleden ibaret olmadığını, siyasi örgütlerin iç işleyişindeki normatif zayıflıklardan kaynaklandığını ileri sürer.

Bu perspektife göre, siyasi partilerin kendi tüzüksel mekanizmalarını etkin biçimde işletememesi, iç denetim ve meşruiyet üretim süreçlerini zayıflatmaktadır. Parti içi ihtilafların siyasal ve kurumsal uzlaşı yerine yargısal mekanizmalara taşınması, yargıyı fiilen ikincil bir siyasal düzenleyici konuma yerleştirmektedir.

Dolayısıyla mahkeme müdahalesi, yalnızca dışsal bir aktörün müdahalesi değil; aynı zamanda içsel kurumsal boşlukların dışarıdan doldurulması işlevi olarak da okunabilir. Bu durum, siyasal alanın özerkliğinin aşınması sonucunu doğurmaktadır.

Mutlak Butlanın Hukuk Tekniği ve Geriye Yürüyen Hükümsüzlük Etkisi

Kararın merkezinde yer alan “mutlak butlan” kavramı, özel hukuk teorisi bakımından işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması sonucunu doğurur (ex tunc etki). Bu nitelik, yalnızca geleceğe dönük bir iptal değil, geçmişte doğmuş tüm hukuki sonuçların da ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda, kurultay sonrası oluşan yönetim organlarının hukuki varlığı, kararın kabulü halinde tartışmalı hale gelmekte; parti içi temsil, yetkilendirme ve idari tasarrufların tümü geriye dönük olarak geçersizlik riskine maruz kalmaktadır. Bu durum, siyasi partiler hukuku bakımından “kurumsal süreklilik” ilkesinin ciddi biçimde sınandığı bir örnek oluşturmaktadır.

Demokratik Temsil ve Meşruiyet Üretimi Krizi

Söz konusu karar, demokratik sistemlerde meşruiyetin kaynağına ilişkin temel bir tartışmayı da yeniden gündeme getirmektedir. Siyasi partiler, modern demokrasilerde seçmen iradesinin kurumsallaşmış taşıyıcılarıdır. Bu nedenle liderlik değişiminin hangi meşruiyet zemini üzerinden gerçekleşeceği, sistemin normatif bütünlüğü açısından kritik önemdedir.

Yargısal müdahalenin bu sürece dahil olması, temsilin kaynağının seçimsel mekanizmalar mı yoksa yargısal denetim mi olduğu sorusunu keskinleştirmektedir. Bu gerilim, anayasal demokrasi literatüründe “karşı-majoriter güç” tartışmalarıyla doğrudan ilişkilidir.

Ekonomi-Politik Boyut: Öngörülebilirlik ve Risk Algısı

Siyasi kurumların istikrarına ilişkin belirsizlik, doğrudan ekonomik rasyonaliteyi etkileyen bir değişkendir. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde siyasal öngörülebilirlik, sermaye akımlarının yönünü belirleyen temel parametrelerden biridir.

Bu bağlamda, ana muhalefet partisinin kurumsal yapısına ilişkin yargısal belirsizlik, piyasalarda risk primi algısını yükselten bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Borsa endekslerindeki oynaklık ve ülke risk primindeki değişim, doğrudan hukuki öngörülebilirlik algısıyla ilişkilidir.

Dolayısıyla mesele yalnızca iç siyasal denge değil, aynı zamanda makroekonomik istikrarın algısal temelleridir.

Karar, hukukun siyasallaşması ile siyasetin hukukileşmesi arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisini görünür kılan tipik bir örnek olarak değerlendirilebilir. Bir yandan yargının siyasal alan üzerindeki etkisinin genişlemesi tartışılırken, diğer yandan siyasi aktörlerin kendi iç kurumsal zayıflıkları nedeniyle yargıyı zorunlu bir hakem konumuna taşıması söz konusudur.

Bu çift yönlü yapı, ne yalnızca yargısal bir “aşırılık” ne de yalnızca siyasal bir “çürüme” ile açıklanabilir. Aksine, her iki sürecin eşzamanlı işleyişi, Türkiye’de hukuk-siyaset ilişkisinin normatif sınırlarının geçirgenleştiğini göstermektedir.

Sonuç olarak, mevcut tablo bir “kesişim kümesi” olarak değerlendirildiğinde, ortaya çıkan olgu ne tam anlamıyla konsolide bir yargı bağımsızlığı ne de kurumsallaşmış bir parti içi demokrasi üretmektedir. Bu durum, demokratik temsilin kurumsal aracılarının hem içsel hem dışsal baskılar altında yeniden tanımlandığı bir geçiş rejimi görünümüne işaret etmektedir.

Paylaşın

CHP Hakkında Mutlak Butlan Kararı: Siyasi Darbe

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 38. Olağan Kurultayı hakkında “mutlak butlan” kararı vererek kurultayın hukuken hiç yapılmamış sayılmasına hükmetti.

Kararla birlikte mevcut Genel Başkan Özgür Özel ve kurultay sonrasında oluşan tüm parti yönetim organlarının görev ve yetkileri tedbiren askıya alınırken, parti yönetiminin karar kesinleşinceye kadar kurultay öncesindeki yapıya dönmesi öngörüldü.

Kararın açıklanmasının ardından Ankara’da siyasi trafik olağanüstü hızlanırken, CHP Genel Merkezi’nde kriz masası oluşturuldu. İktidar ve muhalefet cephesinden peş peşe açıklamalar gelirken, finans piyasaları da gelişmeye sert tepki verdi. Borsa İstanbul’da satış baskısı artarken BIST 100 Endeksi gün içerisinde devre kesici uygulamasına kadar uzanan sert dalgalanmalar yaşadı.

Mahkeme Kararı Siyasi Tarihe Geçti

Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi tarafından hazırlanan yaklaşık 20 sayfalık gerekçeli kararda, CHP’nin kurultay sürecine ilişkin açılan davalar birlikte değerlendirildi. Mahkeme, sürecin başlangıç noktası olarak kabul edilen 8 Ekim 2023 tarihli İstanbul İl Kongresi’nde ortaya çıkan bazı işlemlerin delegelerin özgür iradesini etkilediği kanaatine vardı.

Kararda, söz konusu usulsüzlüklerin daha sonraki kurultay sürecine de doğrudan etki ettiği belirtilerek, 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 38. Olağan Kurultay’ın hukuki geçerliliğinin bulunmadığı sonucuna ulaşıldı. Bu nedenle kurultayın “mutlak butlanla malul” olduğuna hükmedildi.

Hukuk çevrelerinde oldukça istisnai kabul edilen bu kararın anlamı ise son derece ağır: Kurultay yalnızca iptal edilmiyor, aynı zamanda hukuken hiç gerçekleşmemiş sayılıyor. Bu durum da kurultay sonucunda seçilen tüm organların meşruiyetini doğrudan etkiliyor.

Kurultay Sonrası Tüm Kararlar Tartışmalı Hale Geldi

Kararın en dikkat çekici bölümü ise zincirleme sonuçları oldu. Mahkeme, mutlak butlan kararının yalnızca kurultay gününü değil, o tarihten sonra gerçekleştirilen tüm olağan ve olağanüstü kurultayları, parti meclisi seçimlerini ve alınan kurumsal kararları da etkileyebileceğini belirtti.

Bu kapsamda Özgür Özel yönetimi döneminde oluşturulan Merkez Yönetim Kurulu (MYK), Parti Meclisi (PM) ve diğer parti organlarının hukuki statüsü tartışma konusu haline geldi. Mahkeme ayrıca doğabilecek telafisi güç sonuçların önüne geçmek amacıyla ihtiyati tedbir uygulanmasına karar verdi.

Karar doğrultusunda Yüksek Seçim Kurulu (YSK), İçişleri Bakanlığı ve Ankara Valiliği başta olmak üzere ilgili kurumlara resmi bildirim gönderildiği öğrenildi.

Hukuki sürecin ise henüz tamamlanmadığı belirtiliyor. Kararın Yargıtay nezdinde temyiz incelemesine konu olabileceği, ancak tedbir hükümlerinin bu süreçte uygulanmaya devam edeceği ifade ediliyor.

CHP Genel Merkezi’nde Olağanüstü Hareketlilik

Kararın duyulmasının ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Merkez Yönetim Kurulu üyelerini acil toplantıya çağırdı. Genel Merkez binasında gün boyu süren görüşmelerde hem hukuki yol haritası hem de siyasi strateji ele alındı.

Parti yönetimi, kararı kabul etmediklerini ve tüm hukuk yollarına başvuracaklarını açıkladı. CHP kaynakları, kararın yalnızca bir parti meselesi değil, demokratik temsil ve seçmen iradesi açısından da değerlendirilmesi gerektiğini savundu.

Genel Merkez önünde toplanan partililere hitap eden CHP lideri Özgür Özel, oldukça sert ifadeler kullandı: “Müesses nizamın makbul muhalefet partisi olmayacağız. Biz buradayız, halkın iradesi burada. Yapsınlar baskın seçimi, bekliyoruz. Türkiye’de demokrasiye inanan herkesi bu hukuksuzluğa karşı ses yükseltmeye davet ediyorum.”

Özel’in konuşması sık sık sloganlarla kesilirken, parti yöneticileri de örgütlerin sürece sahip çıkacağını ifade etti.

Ekrem İmamoğlu: “Bu Karar Millet İradesine Müdahaledir”

Kararın ardından açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, gelişmeyi yalnızca CHP’ye yönelik bir karar olarak görmediklerini söyledi.

İmamoğlu açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “Bu karar yalnızca CHP’ye yönelik değildir. Doğrudan millet iradesine, demokrasiye ve hukuk güvenliğine yönelik bir müdahaledir. Yargı eliyle siyaset dizayn edilmeye çalışılıyor. Buna karşı demokratik mücadelemizi sürdüreceğiz.”

İmamoğlu’nun açıklaması kısa sürede sosyal medyada gündemin ilk sıralarına yükseldi.

Mansur Yavaş’tan Sağduyu Çağrısı

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ise daha temkinli bir açıklama yaptı.

Yavaş, hukuki sürecin dikkatle takip edilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Kararın tüm yönleriyle incelenmesi gerekiyor. Hukuk yolları açıktır. Ancak partimizin birlik ve beraberliğini koruyacak şekilde hareket etmesi büyük önem taşıyor. Gerekirse en kısa sürede demokratik yöntemlerle yeniden kurultaya gidilmesi değerlendirilebilir.”

Yavaş’ın açıklaması parti içindeki farklı yaklaşımların da işareti olarak yorumlandı.

81 İl Başkanından Ortak Bildiri

CHP’nin 81 il başkanı da ortak açıklama yayımlayarak Özgür Özel yönetimine destek verdi. Açıklamada, parti örgütlerinin seçilmiş yönetimin yanında olduğu vurgulanırken, hukuki mücadele sonuna kadar sürdürüleceği belirtildi.

Bazı il başkanları kararı “siyasi mühendislik girişimi” olarak değerlendirirken, parti tabanında da geniş çaplı destek kampanyaları başlatıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu Sessizliğini Kısa Bir Mesajla Bozdu

Mahkeme kararının ardından gözlerin çevrildiği isimlerden biri de CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu oldu.

Karar doğrultusunda tedbiren göreve dönmesi öngörülen Kılıçdaroğlu, ilk değerlendirmesinde yalnızca: “Hayırlı olsun.” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu’na yakın kaynaklar ise sürecin tamamen hukuki zeminde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Eski yönetim çevresinde yapılan değerlendirmelerde, parti içinde yeni bir çatışma görüntüsü verilmesinin CHP’ye zarar vereceği görüşü dile getiriliyor.

Hükümet Cephesinden İlk Mesajlar

İktidar kanadında ise kararın ardından yapılan açıklamalarda yargı bağımsızlığı vurgusu öne çıktı.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “Yargı, önüne gelen uyuşmazlıkları anayasa ve kanunlar çerçevesinde değerlendirir. Mahkemelerin verdiği kararlar eleştirilebilir ancak hukuk devletinde bu kararların denetim mekanizmaları da bellidir. Siyasi tartışmaların yargı süreçlerini gölgelemesine izin verilmemelidir.”

Hükümet kaynakları da sürecin tamamen yargısal bir mesele olduğu görüşünü dile getirdi.

Muhalefet Cephesinde “Yargı Müdahalesi” Tartışması

Muhalefetin diğer partilerinde ise kararın zamanlamasına yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Parti temsilcileri, ana muhalefet partisinin uzun süreli bir iç tartışmaya sürüklenmesinin Türkiye siyasetinde yeni sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti.

Kulislerde birçok muhalefet temsilcisi kararın yalnızca CHP’nin iç yapısını değil, olası erken seçim senaryolarını, muhalefet ittifaklarını ve yerel seçim sonrasında şekillenen siyasi dengeleri de etkileyebileceğini ifade ediyor.

Piyasalar ve Kulisler Alarmda

Kararın ekonomik etkileri de kısa sürede hissedildi. Borsa İstanbul’da yatırımcıların satış yönlü işlemleri artırmasıyla birlikte endekste sert hareketler yaşandı. Döviz piyasalarında da volatilite yükselirken yatırımcılar gelişmeleri yakından izlemeye başladı.

Ankara kulislerinde ise tek bir soru konuşuluyor: Yargıtay süreci ne kadar sürecek ve CHP bu tarihi krizden yeni bir kurultayla mı çıkacak, yoksa parti içinde çok daha kapsamlı bir yeniden yapılanma mı yaşanacak?

Bu sorunun yanıtı önümüzdeki günlerde hem Türk siyasetinin yönünü hem de ana muhalefet partisinin geleceğini belirleyecek en kritik başlıklardan biri olarak görülüyor.

Paylaşın

CHP Birinci Parti, AK Parti İle Fark 3,7 Puan

Piar Araştırma tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Siyasi Gündem Araştırması Mayıs 2026” anketi, seçmen tercihlerine ilişkin dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu.

Ankete göre, kararsız seçmenlerin dağıtılmasının ardından CHP yüzde 35,4 oy oranıyla ilk sırada yer alırken, AK Parti yüzde 31,7 ile ikinci sırada kaldı.

4-8 Mayıs tarihleri arasında 26 ilde toplam 2 bin 386 kişiyle yapılan araştırmada katılımcılara, “Bu pazar genel seçim olsa hangi siyasi partiye oy verirsiniz?” sorusu yöneltildi.

Kararsız seçmenlerin dağıtılmasıyla oluşturulan sonuçlara göre, ana muhalefetteki Özgür Özel liderliğindeki CHP yüzde 35,4 oy oranına ulaşarak birinci parti konumuna yükseldi. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti ise yüzde 31,7 ile ikinci sırada yer aldı. Böylece iki parti arasındaki fark 3,7 puan olarak ölçüldü.

Araştırmada üçüncü sırayı yüzde 8,8 ile Milliyetçi Hareket Partisi alırken, onu yüzde 8,6 ile DEM Parti izledi.

Diğer partilerin oy oranları ise şöyle sıralandı:

İYİ Parti: %5,1
Zafer Partisi: %3,8
Yeniden Refah Partisi: %3,4
Diğer partiler: %3,2

Anket sonuçları, CHP’nin birinci parti konumunu koruduğunu gösterirken, AK Parti ile arasındaki farkın birkaç puan seviyesinde olduğunu ortaya koydu. Cumhur İttifakı’nın iki ortağı AK Parti ve MHP’nin toplam oy oranı yüzde 40,5 olurken, CHP ve DEM Parti’nin toplam desteği ise yüzde 44 seviyesinde hesaplandı.

Araştırma, seçmen eğilimlerinin önümüzdeki dönemde siyasi partilerin stratejileri açısından belirleyici olmaya devam edeceğine işaret ederken, kararsız seçmenlerin dağılımının seçim yarışındaki dengeleri önemli ölçüde etkileyebileceğini gösterdi.

Paylaşın

Doğurganlık Hızı 1,42’ye Geriledi

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2025 yılı Doğum İstatistikleri’ni açıkladı. Veriler, Türkiye’de doğurganlık oranlarının düşüşünü sürdürdüğünü ve nüfusun kendini yenileme seviyesinin oldukça altında kaldığını ortaya koydu.

2025 yılında Türkiye’de canlı doğan bebek sayısı 895 bin 374 olarak kaydedildi. Doğan bebeklerin yüzde 51,4’ünü erkekler, yüzde 48,6’sını ise kızlar oluşturdu.

Bir kadının yaşamı boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade eden toplam doğurganlık hızı, 2001 yılında 2,38 çocuk seviyesindeyken yıllar içinde düzenli olarak geriledi. 2014’ten bu yana kesintisiz düşüş gösteren oran, 2025 yılında 1,42 çocuk olarak gerçekleşti.

Böylece Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli kabul edilen 2,10 seviyesinin altında dokuzuncu yılını tamamladı.

İller bazında incelendiğinde, 2025 yılında en yüksek doğurganlık hızına sahip il 3,15 çocuk ile Şanlıurfa oldu. Şanlıurfa’yı Şırnak (2,53) ve Mardin (2,23) izledi.

En düşük doğurganlık oranı ise 1,09 çocuk ile Bartın’da görüldü. Bartın’ın ardından İzmir (1,10) ile Eskişehir, Ankara ve Zonguldak (1,11) geldi.

76 İl Yenilenme Eşiğinin Altında

Doğurganlık hızının nüfusun yenilenme seviyesi olan 2,10’un altında kaldığı il sayısı dikkat çekici biçimde arttı. Bu sayı 2017’de 57 iken, 2025’te 76 ile yükseldi.

Ayrıca doğurganlık hızının 1,50’nin altında olduğu il sayısı 59’a ulaştı. 2017 yılında 10 ilde görülen “3 çocuk ve üzeri” doğurganlık düzeyi ise 2025’te yalnızca Şanlıurfa’da kaldı.

Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye’nin doğurganlık oranı hâlâ AB ortalamasının üzerinde bulunuyor. Eurostat verilerine göre 2024 yılında AB ortalaması 1,34 çocuk olarak hesaplandı.

Türkiye’nin 2025 yılı toplam doğurganlık hızı olan 1,42 çocuk, ülkeyi AB ülkeleri arasında yaklaşık 11’inci sıraya yerleştirdi. AB’de en yüksek oran Bulgaristan’da (1,72), en düşük oran ise Malta’da (1,01) kaydedildi.

Annenin eğitim durumuna göre yapılan değerlendirme, eğitim seviyesi ile doğurganlık arasında belirgin bir ilişki olduğunu gösterdi.

2025 yılında en yüksek doğurganlık oranı ilkokul mezunu annelerde 2,51 çocuk olarak ölçülürken, yükseköğretim mezunu annelerde bu oran 1,24 çocukta kaldı.

Kentlerde Doğurganlık Daha Düşük

Kent-kır sınıflamasına göre yapılan incelemede, doğurganlığın kırsal alanlarda daha yüksek olduğu görüldü.

2025 yılında toplam doğurganlık hızı;

  • Kırsal alanlarda 1,75 çocuk,
  • Orta yoğun kentlerde 1,53 çocuk,
  • Yoğun kentlerde ise 1,33 çocuk olarak gerçekleşti.

Bin kişi başına düşen canlı doğum sayısını ifade eden kaba doğum hızı da son 24 yılda önemli ölçüde geriledi. 2001 yılında binde 20,3 olan oran, 2025 yılında binde 10,4’e düştü. Başka bir ifadeyle, doğum oranı yaklaşık yarı yarıya azaldı.

Annelik Yaşı Yükseliyor

Veriler, kadınların daha ileri yaşlarda çocuk sahibi olmaya başladığını da ortaya koydu.

2001 yılında en yüksek doğurganlık hızı 20-24 yaş grubunda görülürken, 2025 yılında zirve 25-29 yaş grubuna kaydı. Aynı dönemde adölesan doğurganlık hızı da ciddi biçimde düştü. 15-19 yaş grubunda bin kadın başına düşen doğum sayısı, 2001’de 49 iken 2025’te 9’a geriledi.

Doğum yapan annelerin ortalama yaşı 2001’de 26,7 iken, 2025 yılında 29,4’e yükseldi. İlk kez anne olan kadınların ortalama yaşı ise 27,5 olarak hesaplandı.

İlk doğumdaki ortalama anne yaşının en yüksek olduğu il 29 yaş ile Artvin oldu. Artvin’i İstanbul ve Tunceli (28,9) takip etti. En düşük ortalama ise Şanlıurfa’da 24,4 yaş olarak kaydedildi.

Annelerin son iki doğumu arasındaki ortalama süre de artış gösterdi. 2020 yılında 4,6 yıl olan ortalama süre, 2025 yılında 4,8 yıla çıktı.

İkinci çocuğunu dünyaya getiren annelerde ilk ve ikinci doğum arasındaki süre ortalama 4,3 yıl olurken, üçüncü doğumunu yapan annelerde ikinci ve üçüncü doğum arasındaki süre 5,5 yıl olarak hesaplandı.

İkinci ve birinci doğum arasındaki sürenin en kısa olduğu il 2,7 yıl ile Şanlıurfa, en uzun olduğu il ise 5,5 yıl ile Kırklareli oldu.

2025 yılında gerçekleşen doğumların yüzde 3,3’ü çoğul doğum olarak kayıtlara geçti. Toplam 29 bin 60 çoğul doğumun yüzde 96,8’i ikiz, yüzde 3,1’i üçüz, yüzde 0,1’i ise dördüz ve üzeri doğumlardan oluştu.

Doğum sırasına göre incelendiğinde, ailelerin daha az çocuk sahibi olma eğilimi dikkat çekti. 2025 yılında gerçekleşen doğumların yüzde 42,8’i ilk çocuk, yüzde 30,5’i ikinci çocuk, yüzde 15,5’i üçüncü çocuk ve yüzde 10,8’i dördüncü veya sonraki çocuklar olarak kaydedildi.

Uzmanlar, açıklanan verilerin Türkiye’nin yaşlanan nüfus yapısına doğru ilerlediğini ve doğurganlık oranlarındaki düşüşün uzun vadede iş gücü, sosyal güvenlik sistemi ve ekonomik büyüme üzerinde önemli etkiler yaratabileceğini değerlendiriyor.

Paylaşın

Erdoğan’dan Muhalefete Sert Eleştiriler

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada gençlik vurgusu yaparken, muhalefete yönelik sert eleştirilerde bulundu.

Erdoğan, AK Parti’nin gençlerle güçlü bir bağ kurduğunu belirterek, “Gençler arasında ayrım yapan bir kadro olmadık, bugün de değiliz” dedi.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kapsamında düzenlenen etkinliklere değinen Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde 200’den fazla gençle bir araya geldiklerini söyledi. Kocaeli’de gerçekleştirilen programda ise yaklaşık 100 bin gencin buluştuğunu ifade eden Erdoğan, “Türkiye’nin beşeri hazinesinin zenginliğine bir kez daha şahitlik ettik. Muhalefetin iddialarını çürüten bir şölen yaşandı” diye konuştu.

Gençlerin yalnızca eğitim değil, değer görmek de istediğini belirten Erdoğan, AK Parti’nin tüm gençleri aynı samimiyetle kucakladığını dile getirdi. CHP’ye yönelik eleştirilerini sürdüren Erdoğan, “CHP seçmenini utandıran bir parti haline döndü. Sokağa çıkmaya yüzleri yok” ifadelerini kullandı.

Cumhur İttifakı’nın gençlere bakışının net olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Bu ülkenin bütün gençleri birdir, eşittir ve aynı seviyede muhabbete layıktır” dedi.

Konuşmasında AK Parti’nin iktidar sürecine de değinen Erdoğan, kesintisiz iktidarın 24 yılına yaklaştıklarını belirterek, Türkiye’ye önemli eserler kazandırdıklarını söyledi. “Türkiye asrın yıldızı olacak. Büyük ve güçlü Türkiye gençlerin omuzlarında yükselecek” diyen Erdoğan, siyasi mücadeleleri boyunca birçok engel ve saldırıyla karşılaştıklarını ifade etti.

Muhtıralar, kapatma davaları ve çeşitli baskılar gördüklerini dile getiren Erdoğan, “Teslim olabilirdik ama millet davasının peşinde koştuk” dedi. Siyasi hayatı boyunca ihanet ve nankörlüklerle karşılaştığını da söyleyen Erdoğan, buna rağmen mücadeleden vazgeçmediklerini belirtti.

Erdoğan, konuşmasının sonunda sosyal medyada eleştirilerde bulunan kesimlere gönderme yaparak, “Şimdi klavye kahramanları AK Parti’nin açtığı yolda ahkam kesiyor olabilirler. Siz hiç hayatınızda risk aldınız mı?” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Siyasette “Görüşürüz” Polemiği: Diyalog Arayışı Tartışmaya Dönüştü

23 Nisan’da verilen “diyalog” mesajları kısa sürede yerini polemiğe bıraktı. “Görüşürüz” ifadesi, iktidar ve muhalefet arasında farklı yorumlanırken, siyasette normalleşme beklentisinin ne kadar kırılgan olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Haber Merkezi / 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kapsamında verilen “diyalog” ve “normalleşme” mesajları, aradan geçen kısa sürede yerini sert bir siyasi tartışmaya bıraktı. Törenlerde liderler arasında dile getirilen “Görüşürüz” ifadesi, 24 saat içinde farklı anlamlar yüklenen bir polemiğe dönüşerek başkent kulislerini hareketlendirdi.

23 Nisan kutlamaları sırasında bir araya gelen siyasi liderler, uzun süredir kamuoyunda beklenen “yumuşama” sürecine ilişkin olumlu sinyaller verdi. Resmi törenlerdeki sıcak görüntüler ve karşılıklı diyalog vurguları, siyasette yeni bir sayfa açılabileceği yönünde yorumlandı.

Özellikle liderlerin birbirlerine yönelttiği “Görüşürüz” ifadesi, ilk etapta bir iyi niyet göstergesi ve olası temasların habercisi olarak değerlendirildi. Gün boyunca hâkim olan atmosfer, siyasi tansiyonun düşebileceği yönündeydi.

Ancak 24 Nisan itibarıyla bu iyimser hava yerini tartışmaya bıraktı. “Görüşürüz” ifadesinin içeriği ve tonu, iktidar ve muhalefet arasında farklı şekillerde yorumlandı. Tartışmanın odağında, bu sözün bir davet mi yoksa şartlı bir çağrı mı olduğu sorusu yer aldı.

Muhalefet cephesi, bu tür mesajların somut bir çerçeveye oturtulması gerektiğini savunarak, “görüşme olacaksa gündemi ve koşulları netleşmeli” görüşünü dile getirdi. Aksi halde bu tür ifadelerin sembolik kalacağı ve gerçek bir diyalog zemini oluşturmayacağı vurgulandı.

İktidar kanadı ise “Görüşürüz” ifadesini, devlet geleneği ve siyasi sorumluluğun bir parçası olarak değerlendirdi. Yapılan açıklamalarda, diyalog kapısının her zaman açık olduğu ancak görüşmelerin “Türkiye’nin öncelikleri” doğrultusunda gerçekleşmesi gerektiği ifade edildi.

Polemiğin derinleşmesinde, olası bir görüşmenin hangi başlıklar üzerinden yapılacağı sorusu belirleyici oldu. Ekonomi, yeni anayasa tartışmaları, yerel yönetimlerin yetkileri ve dış politika gibi başlıkların masaya gelip gelmeyeceği belirsizliğini koruyor.

Siyasi kulislerde, tarafların “ön şart” tartışmasına girmeden bir araya gelip gelemeyeceği en kritik eşik olarak değerlendiriliyor. Zira her iki taraf da kendi siyasi tabanına güçlü bir duruş sergileme ihtiyacı hissediyor.

“Mesaj Tabanlara Veriliyor”

Siyasi analistler, 23 Nisan’daki yumuşama mesajlarının kısa sürede sertleşmesini, partilerin kendi seçmenlerine verdiği mesajlarla açıklıyor. Uzmanlara göre, liderler diyalog kapısını tamamen kapatmak istemezken, aynı zamanda “taviz veriliyor” algısından da kaçınmaya çalışıyor.

Bu durum, kamuoyunun beklediği normalleşme sürecinin neden zor ilerlediğini de ortaya koyuyor. Analistler, “Siyasetin dili yumuşamadan, kalıcı bir diyalog zemini oluşturmak kolay değil” görüşünde birleşiyor.

Gelinen noktada, “Görüşürüz” ifadesi yalnızca bir nezaket cümlesi olmaktan çıkıp, siyasi stratejinin parçası haline gelmiş durumda. Önümüzdeki günlerde liderler arasında somut bir görüşme trafiği başlayıp başlamayacağı, bu polemiğin seyrini belirleyecek.

Siyasetteki bu tartışma, yalnızca bir kelimeye yüklenen anlam farklılığından ibaret değil. Aynı zamanda Türkiye’de önümüzdeki dönemin siyasi ikliminin nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları barındırıyor.

Paylaşın

MHP’nin Bingöl Ve Gaziantep İl Teşkilatı Da Feshedildi

MHP Genel Merkezi, teşkilat yapısındaki yeniden yapılanma sürecine devam ediyor. Parti yönetiminin aldığı kararla, Bingöl ve Gaziantep il teşkilatlarının faaliyetleri durdurularak feshedildi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Merkezi, ülke genelindeki teşkilat ağını güçlendirmek ve parti disiplinini en üst seviyede tutmak amacıyla başlattığı “yeniden yapılanma” süreci kapsamında yeni bir adım attı. Bu kapsamda, Bingöl ve Gaziantep il başkanlıklarının mevcut yönetimleri görevden alınarak teşkilatlar feshedildi.

Parti tüzüğünün ilgili maddeleri uyarınca gerçekleştirilen bu operasyon, kulislerde “teşkilatların tazelenmesi” olarak yorumlanıyor. Genel Merkez’den il başkanlıklarına gönderilen tebligatlarda, kararın parti içi verimliliği artırmak ve önümüzdeki siyasi süreçlere daha dinamik bir kadroyla hazırlanmak amacıyla alındığı belirtildi.

MHP’de daha önce de uygulanan bu yöntemle, feshedilen teşkilatların yerine kısa süre içerisinde yeni yönetimlerin atanması bekleniyor. Genel Merkez’in, mevcut il başkanlarının yerine yeni isimleri belirlemek üzere Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı bünyesinde bir çalışma başlattığı öğrenildi.

Teşkilatlarda “Taze Kan” Vurgusu

Parti kaynaklarından edinilen bilgilere göre, söz konusu fesih kararları sadece disiplin odaklı değil, aynı zamanda bölgelerdeki siyasi faaliyetlerin hız kazanması için atılan bir “taze kan” hamlesi niteliğinde. Gaziantep ve Bingöl’de MHP’nin oy potansiyelini artırmayı hedefleyen Genel Merkez’in, önümüzdeki günlerde yeni il başkanlarını ve yönetim kurullarını kamuoyuna açıklaması bekleniyor.

Gözler şimdi, MHP Genel Merkezi’nin bu iki kritik ilde görevlendireceği yeni isimlere çevrilmiş durumda. Parti yönetimi, yeni yönetimlerin belirlenmesi sürecinin en kısa sürede tamamlanarak teşkilatların aktif faaliyetlerine kaldığı yerden devam edeceğini vurguladı.

Paylaşın

Erdoğan’dan Yatırımcıya Yeni Destek Paketi

Küresel ekonomik belirsizlikler karşısında Türkiye’nin bir “istikrar adası” olduğunu vurgulayan Erdoğan, İstanbul Finans Merkezi’ni merkeze alan ve küresel sermayeyi Türkiye’ye çekecek kapsamlı yeni vergi teşviklerini duyurdu.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı”nda konuştu.

Erdoğan, dünya ekonomisinin son dönemde yaşadığı sarsıntılara ve belirsizliklere dikkat çekerek, Türkiye’nin bu süreçte bölgesel bir enerji ve ticaret üssü olarak konumunu sağlamlaştırdığını ifade etti. “Türkiye, kabuk değiştiren dünyanın yeni kutup başlarından biri olmaya namzettir” diyen Erdoğan, ülkeyi küresel bir cazibe merkezi haline getirecek yeni stratejik adımları açıkladı.

Konuşmasında küresel krizlerin üretimden enerjiye, turizmden ticarete kadar her alanı etkilediğini belirten Erdoğan, “Türkiye son yılların en büyük güvenlik krizini başarıyla yöneterek bölgesinin istikrar adası olduğunu bir kez daha tescil etmiştir” ifadelerini kullandı. Erdoğan, Türkiye’nin artık sadece bir “köprü” olarak tanımlanamayacağını, enerji ve ticaret koridorlarının vazgeçilmez bir “üssü” haline geldiğini vurguladı.

Erdoğan’ın açıkladığı en dikkat çekici başlık ise İstanbul Finans Merkezi (İFM) çatısı altında faaliyet gösteren kurumlar için sağlanan teşviklerin artırılması oldu. Bu kapsamda öne çıkan düzenlemeler şöyle:

Transit Ticarete Tam Vergi Muafiyeti: İstanbul Finans Merkezi’nde yürütülen transit ticaret ve yurt dışı alım-satım aracılık faaliyetlerinden elde edilen kazançlarda vergi indirimi yüzde 50’den yüzde 100’e çıkarılıyor. Yani bu faaliyetlerden kurumlar vergisi alınmayacak.

İFM Dışında da Destek: Bu teşvikler sadece finans merkeziyle sınırlı kalmayacak; İFM dışındaki transit ticaret faaliyetlerinin de yüzde 95’i vergi dışı bırakılacak.

Küresel Şirketlere Bölgesel Merkez Teşviki: Türkiye’yi bölgesel yönetim merkezi olarak seçecek global şirketler için 20 yıl boyunca sürecek güçlü bir vergi avantajı getiriliyor. İFM içindeki kazançların yüzde 100’ü, dışındakilerin ise yüzde 95’i kurum kazancından indirilebilecek.

Nitelikli İstihdama Destek: Bölgesel merkezlerde çalışan nitelikli personele yönelik ücret istisnaları devreye alınacak.

Varlık Barışı: Yurt dışında bulunan para, altın ve menkul kıymetlerin belirli şartlar ve düşük vergi oranlarıyla Türkiye’ye getirilmesine imkân sağlanacak.

“Çekim Gücümüzü Artıracağız”

Yatırım ortamını iyileştirecek hukuki ve idari düzenlemelerin devam edeceğinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yakında Meclisimize sunacağımız kapsamlı düzenlemeyle ülkemizin çekim gücünü çok daha ileri taşıyacağız” dedi.

Erdoğan, bölgesel gerilimlere ve savaş tehditlerine rağmen Türkiye’nin ihtiyatlı bir iyimserlikle barışçıl diplomasiyi sürdürdüğünü, ekonomide ise altyapıyı güçlendirerek hiçbir boşluk bırakmadan stratejik hedeflere ilerlediklerini belirtti.

Paylaşın

Demirtaş Ve Mızraklı: Çıkmak İçin Gün Saymıyoruz

CHP, DEM Parti, TİP ve çok sayıda sol partiden oluşan üst düzey heyet, yaklaşık 10 yıldır Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı’yı ziyaret etti.

Ziyaretin ardından Demirtaş ve Mızraklı adına yayımlanan yazılı açıklamada, tutukluluk hallerinin hukuki değil politik olduğu vurgulandı. “Moralliyiz ve gelişmeleri yakından takip ediyoruz” diyen ikili, önceliklerinin toplumsal barış olduğunu şu sözlerle ifade etti:

“En büyük önceliğimiz çatışmalardan kaynaklı can kayıplarını durdurabilmekti. Şimdilik bunu sağlamış olmaktan dolayı mutluyuz. Çıkarılacak yasalarla bu ortamın kalıcı hale getirilmesini umuyoruz. Bizler nerede olursak olalım, demokratik siyasetin güçlenmesi için çaba göstereceğiz. Türkiye artık büyük değişimlere gebedir.”

Cezaevi önünde heyet adına konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Türkiye’nin en birincil meselesinin “adalet” olduğunu savundu. Meclis bünyesinde kurulan komisyon raporlarına atıfta bulunan Bakırhan, iktidara samimiyet çağrısında bulundu:

“AİHM ve AYM’nin ihlal kararlarına rağmen arkadaşlarımız burada tutuluyor. Eğer bir barış sürecinden söz edilecekse, bu merdivenin ilk basamağı yargı kararlarını uygulamaktır. Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ özgür kalmadan kalıcı bir barış inşa edilemez. Bu ülkeyi sevdikleri için mücadele eden insanları cezaevinde tutarak barış sağlayamazsınız.”

CHP’den “Yargı Kuşatması” Tepkisi

Heyette yer alan CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci ise hazırlanan ortak metni okuyarak, iktidarın yargıyı bir silah olarak kullandığını belirtti. Çiftci, Ekrem İmamoğlu’na yönelik davalardan Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna kadar tüm süreçlerin bir “yargı kuşatması” olduğunu savunarak, “İktidar sandıkta yenemediği muhalefeti, yargı eliyle susturmak istiyor. Bu açıkça bir darbe rejimidir,” ifadelerini kullandı.

Edirne’deki temaslarını tamamlayan heyet, adalet nöbetini İstanbul’a taşıdı. Aralarında CHP ve DEM Parti temsilcilerinin de bulunduğu grup, saat 14.30’da Silivri Cezaevi’ne geçerek Gezi Parkı davası tutukluları Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman ile bir araya geldi. Heyetin gün sonunda Silivri önünde kapsamlı bir basın açıklaması yapması bekleniyor.

Heyette yer alan partiler: DEM Parti, TİP, CHP, EMEP, EHP, TÖP, ESP, DBP, Devrimci Parti, SODAP, SYKP, SMF ve Yeşil Sol Parti.

Paylaşın