Üniversitelerde Binlerce Kontenjan Boş Kaldı

Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından açıklanan Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) ek yerleştirme sonuçları, üniversitelerdeki boş kontenjanları yeniden gündeme taşıdı.

Devlet ve vakıf üniversitelerinde çok sayıda kontenjanın dolmadığı görülürken, lisans ve ön lisans düzeyindeki bazı programlar ek yerleştirmede de adaylardan yeterli ilgiyi görmedi.

ÖSYM verilerine göre, kontenjanı 10 ve üzerinde olan programlar incelendiğinde lisans düzeyinde 179, ön lisans düzeyinde ise 80 programın hiç tercih edilmediği belirtildi. Ek yerleştirme sonrasında toplam kontenjanların yaklaşık yüzde 75’inin boş kaldığı ifade edildi.

Geçmiş yıllarda adayların yoğun ilgi gösterdiği bazı bölümlerde oluşan boşluklar dikkat çekti. Bilgisayar Mühendisliği, Yazılım Mühendisliği, Yapay Zekâ Mühendisliği ve Fen Bilgisi Öğretmenliği gibi programlarda ek yerleştirme döneminde de kontenjanların boş kaldığı görüldü.

Buna karşılık sağlık alanındaki bölümlerde talebin yüksek olduğu belirtildi. Hemşirelik ve ebelik gibi programlarda kalan sınırlı sayıdaki boş kontenjanın ek yerleştirme sürecinde dolduğu aktarıldı.

Ek yerleştirme sonuçlarını değerlendiren Eğitim Uzmanı Onur Soğuk, devlet ve vakıf üniversitelerinde belirgin kontenjan boşlukları oluştuğunu söyledi.

Soğuk’a göre adayların bölüm tercihinde gelecekteki iş imkanlarını daha fazla dikkate alması, boş kontenjanların oluşmasında etkili faktörlerden biri. İstihdam açısından yeterli fırsat görmedikleri bölümlere yerleşmek yerine bazı adayların bir yıl daha hazırlanmayı tercih ettiğini belirten Soğuk, özellikle Fen Bilgisi Öğretmenliği programlarında bu durumun belirgin olduğunu ifade etti.

Devlet üniversitelerindeki boş kontenjanların nedenleri arasında ek yerleştirmede uygulanan taban puan kuralı da gösterildi.

Buna göre, bir program ilk yerleştirmede belirli bir puanla öğrenci aldıysa, ek yerleştirmede bu puanın altında kalan adaylar söz konusu programdaki boş kontenjanları tercih edemiyor. Örneğin ilk yerleştirmede 410 puanla kapatan ve ek yerleştirmede üç boş kontenjanı bulunan bir programa, puanı 410’un altında olan adayların tercihte bulunamaması, boş kontenjanların dolmasını sınırlandırabiliyor.

Vakıf üniversitelerindeki boş kontenjanların nedenleri arasında ise eğitim ücretlerindeki artış öne çıkıyor. Adayların tercih yaparken yalnızca bölümün iş imkanlarını değil, eğitim maliyetlerini de dikkate aldığı belirtiliyor.

Ek yerleştirme sonuçları, üniversite tercihlerinde adayların istihdam beklentisinin belirleyici unsurlardan biri olduğunu ortaya koyarken, hedefledikleri programlara yerleşemeyen bazı adayların boş kontenjan bulunan alternatif bölümlere yönelmek yerine bir sonraki YKS’yi beklemeyi tercih ettiğini gösterdi.

Paylaşın

GRECO’dan Türkiye’ye 28 Maddelik “Yolsuzlukla Mücadele” Uyarısı

Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO), Türkiye’nin yolsuzlukla mücadele ve kamu yönetiminde dürüstlüğün güçlendirilmesine yönelik tavsiyelere uyumunu değerlendiren iki raporun özetini yayımladı.

29 Eylül 2026’da kamuoyuna açıklanan özetlerde, milletvekilleri ile hâkim ve savcılar bakımından 22 tavsiyenin 6’sının tamamen, 9’unun kısmen uygulandığı, 7 tavsiyenin ise uygulanmadığı belirtildi. Üst düzey yürütme görevlileri ve kolluk kuvvetlerini kapsayan 32 tavsiyeden ise 4’ü tamamen, 7’si kısmen uygulandı; 21 tavsiye hayata geçirilmedi.

GRECO’nun dördüncü tur değerlendirmesinde Türkiye’ye toplam 22 tavsiye yöneltildi. Son değerlendirmede 6 tavsiyenin tatmin edici biçimde uygulandığı veya ele alındığı, 9 tavsiyenin kısmen uygulandığı, 7 tavsiyenin ise uygulanmadığı kaydedildi.

Milletvekillerine ilişkin 7 tavsiyenin hiçbirinin tam olarak uygulanmadığı belirtilirken, davranış kurallarının oluşturulması, çıkar çatışmalarının bildirilmesi, mal beyanlarının düzenli biçimde doğrulanması ve yasama dokunulmazlığı sisteminin gözden geçirilmesi gibi başlıklarda eksikliklerin sürdüğü aktarıldı.

GRECO ayrıca Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) bağımsızlığının güçlendirilmesi, yargı mensuplarının görev güvencesinin artırılması ve Adalet Bakanlığı’nın hâkim ve savcıların seçimi, geçici görevlendirmeleri ile disiplin süreçlerindeki bazı yetkilerinin kaldırılması yönünde tavsiyelerde bulundu.

Mal beyanlarının kural olarak gizli olmasına da dikkat çeken GRECO, yalnızca az sayıda milletvekilinin bu beyanları gönüllü olarak kamuoyuna açıkladığını belirtti.

Kamuoyu danışmalarına ilişkin kuralların netleştirilmesini olumlu bir adım olarak değerlendiren kuruluş, danışmaların hâlâ büyük ölçüde takdire bağlı olduğunu ve paydaşların sürece daha etkili katılımının sağlanması gerektiğini kaydetti.

GRECO, hâkim ve savcılarla ilgili alanda önceki değerlendirmeye kıyasla bazı ilerlemeler kaydedildiğini bildirdi.

Ekim 2025’te Yargı Etik Beyannamesi Rehberi’nin kabul edilmesi ve hâkim ile savcı adaylarına meslek öncesinde, görevdeki hâkim ve savcılara ise hizmet içi eğitim kapsamında yargı etiği ve yolsuzlukla mücadele eğitimi verilmesi bu gelişmeler arasında gösterildi.

Bununla birlikte kuruluş, yargı yönetimine ilişkin temel sorunların sürdüğüne dikkat çekti. Şubat 2025’te kabul edilen Adalet Akademisi Kanunu’na rağmen, yürütmenin Akademinin yönetimi ve liderliği üzerindeki etkisine ilişkin endişelerin devam ettiği belirtildi.

Türkiye “küresel olarak yetersiz” kategorisinden çıktı

GRECO, Türkiye’nin dördüncü tur tavsiyelerine uyum düzeyinin artık kendi usul kuralları kapsamında “küresel olarak yetersiz” olarak nitelendirilemeyeceğine karar verdi. Bu nedenle Türkiye hakkında daha ileri bir uyumsuzluk prosedürünün sürdürülmemesi kararlaştırıldı. Ancak bu durum, tavsiyelerin tamamının yerine getirildiği anlamına gelmiyor.

Türkiye’nin kalan tavsiyeler kapsamında aldığı önlemleri 31 Mart 2027’ye kadar GRECO’ya bildirmesi gerekiyor.

GRECO’nun beşinci tur değerlendirmesi ise merkezi hükümetlerdeki üst düzey yürütme görevleri ile polis ve jandarma gibi kolluk kuvvetlerini kapsıyor.

Bu kapsamda Türkiye’ye yöneltilen 32 tavsiyenin 4’ü tatmin edici biçimde uygulandı veya ele alındı, 7’si kısmen uygulandı, 21’i ise uygulanmadı. GRECO, özellikle üst düzey yürütme görevlileri konusunda “neredeyse hiç ilerleme” kaydedildiği değerlendirmesini yaptı.

Bazı bakanlıkların internet sitelerinde bakan müşavirlerinin isimlerinin yayımlanması ve üst düzey yöneticilere yönelik iyi yönetişim ile kamu etiği eğitimleri verilmesi sınırlı gelişmeler arasında gösterildi.

Türkiye’nin ayrıca ulusal yolsuzlukla mücadele stratejisi ve eylem planı taslağı hazırladığı, ancak taslağın içeriğinin henüz açıklanmadığı belirtildi.

GRECO; üst düzey yöneticilerin atanmasından önce bütünlük kontrollerinin güçlendirilmesi, bu kişiler için özel davranış kuralları oluşturulması, çıkar çatışmalarının bildirilmesinin zorunlu hale getirilmesi ve mal beyanlarının kamuoyuna açıklanması çağrısında bulundu.

Lobicilik faaliyetlerinin düzenlenmesi, hediye kabulüne ilişkin daha açık kurallar getirilmesi ve görevden ayrılan üst düzey yöneticiler için görev sonrası kısıtlamalar uygulanması da tavsiyeler arasında yer aldı.

Kolluk kuvvetleri alanında ise GRECO “bir miktar ilerleme” kaydedildiğini bildirdi.

Polis ve jandarma personeline dürüstlük ve tarafsızlık konusunda eğitim verilmesi, kurumlara yapılan bağışların düzenlenerek yayımlanması ve bir Yolsuzluk Risk Analizi hazırlanması olumlu gelişmeler arasında sayıldı.

Kolluk Gözetim Komisyonu’nun her yıl faaliyet raporu yayımlaması ve bu raporlarda kolluk görevlileri hakkında başlatılan işlemlere ilişkin istatistiklere yer verilmesi de raporda kayda geçirildi.

Bununla birlikte GRECO, polis ve jandarma için özel etik kurallarının henüz kabul edilmediğini belirtti. Kuruluş ayrıca etik konularında personele gizli danışmanlık sağlanması, üst düzey görevlilerin atanması ve terfilerinde şeffaflığın artırılması, kolluk personeline yönelik şikâyetler için bağımsız bir dış mekanizma oluşturulması ve ihbarcıların korunmasına yönelik bir çerçeve hazırlanması çağrısı yaptı.

Türkiye’nin önünde yeni raporlama süreci var

GRECO, Türkiye’nin kalan tavsiyelere uyum konusunda önümüzdeki dönemde yeni adımlar atmasını bekliyor. Beşinci tur tavsiyeleri kapsamında Türkiye’nin aldığı yeni önlemlere ilişkin bilgileri 30 Eylül 2027’ye kadar GRECO’ya sunması gerekiyor. Türkiye bu süreçte GRECO’nun uyum prosedürüne tabi olmaya devam edecek.

GRECO’nun 1999’da Avrupa Konseyi bünyesinde kurulduğu ve üye ülkelerin yolsuzlukla mücadele standartlarına uyumunu izlediği belirtildi.

GRECO, Türkiye’den söz konusu raporların yayımlanmasına ve Türkçeye çevrilerek kamuoyuna açılmasına izin vermesini istedi. Ancak raporların gizliliği kaldırılmadığı için kuruluş, usul kuralları gereği yalnızca özetleri kamuoyuyla paylaştı.

GRECO ayrıca Türkiye’den daha önce hazırlanan Dördüncü Tur Beşinci Ara Uyum Raporu ile Beşinci Tur Değerlendirme Raporu’nun da yayımlanmasına izin vermesini istedi. Kuruluş, kamuoyuna açıklanan özetlerin tam raporların yerini tutmadığını özellikle vurguladı.

Paylaşın

Gençlerin Gündemi Ekonomi Ve İşsizlik

Arayüz Kampanyası tarafından Türkiye genelinde 18-30 yaş arasındaki bin 255 gençle gerçekleştirilen “Arayüz Gençlik Araştırması: Siyasi Eğilimler, Sosyal Konumlanma ve Mobilizasyon Araştırması 2026” çalışmasının sonuçları açıklandı.

27-31 Temmuz 2026 tarihleri arasında bilgisayar destekli telefon anketi yöntemiyle gerçekleştirilen araştırmada gençlerin ekonomik koşullarından duygu durumlarına, siyasete ilgilerinden seçimlere katılım niyetlerine kadar çeşitli başlıklar ele alındı.

Araştırmanın ayrıntılarını Arayüz Kampanyası Direktörü Nevzat Taşçı ile Saha Araştırmacısı Yusuf Said Akcakaya paylaştı.

Araştırmada gençlerden Türkiye’de karşı karşıya kaldıkları en kritik sorunlardan en fazla ikisini belirtmeleri istendi. Sonuçlarda ekonomi ve işsizlik, gençlerin en fazla işaret ettiği sorunlar olarak öne çıktı.

Raporda barınma sorunu, gelecek planı yapamama ve evlilik süreçlerinin de gençler tarafından ekonomik koşullar ve istihdam sorunlarıyla bağlantılı değerlendirildiği belirtildi.

Gençlerin geçim durumlarına ilişkin sonuçlar da ekonomik sıkıntının boyutunu ortaya koydu. Katılımcıların yüzde 40’ı geçinemediğini ifade ederken, yüzde 39’u geçinebildiğini ancak herhangi bir birikim yapamadığını belirtti. Böylece araştırmaya göre gençlerin yaklaşık beşte dördü ya geçim sıkıntısı yaşıyor ya da gelirinden birikim yapamıyor.

İstihdam türüne göre yapılan değerlendirmede ise mavi yakalı çalışanlar ve işsiz gençler arasında geçinemediğini belirtenlerin oranının yüzde 50’ye yaklaştığı aktarıldı.

Araştırmada gençlerin duygu durumları da 10 puanlık ölçek üzerinden değerlendirildi. Stres ve kaygı, 6,4 puanla gençlerin en yoğun yaşadığı duygu olarak ilk sırada yer aldı. Öfke 5,5 puanla ikinci sırada bulunurken, çaresizlik üçüncü sırada yer aldı.

Araştırma sonuçlarına göre katılımcıların yaklaşık yarısı yüksek düzeyde stres ve kaygı yaşadığını belirtti.

Yaş gruplarına göre değerlendirmede stres düzeyi 22-25 yaş grubunda 6,7 puanla en yüksek seviyeye ulaştı. Raporda bu yaş döneminin üniversiteden mezuniyet, iş arama ve çalışma hayatına geçiş süreçleriyle örtüştüğüne dikkat çekildi.

Cinsiyet bazındaki sonuçlarda ise kadın gençlerin stres puanının erkeklerden yaklaşık 0,8 puan daha yüksek olduğu görüldü.

Ekonomik durum ile duygu durumu arasında da belirgin bir ilişki tespit edildi. Rahat geçinebildiğini ve birikim yapabildiğini belirten gençlerde stres daha düşük, umut düzeyi ise daha yüksek ölçüldü. Geçinemediğini ifade edenlerde ise stres düzeyi yükselirken umut düzeyi daha düşük çıktı.

Araştırmada gençlerin siyasete ilgisi ile seçimlere katılım niyeti arasında dikkat çeken bir fark ortaya çıktı. Katılımcıların yüzde 22’si siyasetle doğrudan ilgilendiğini belirtirken, yüzde 34’ü siyasete “biraz ilgi duyduğunu” ifade etti.

Buna karşın gençlerin yüzde 74’ü bir sonraki seçimde oy kullanmayı düşündüğünü bildirdi. Siyasetle hiç ilgilenmediğini söyleyen gençlerde dahi sandığa gitme niyetinin yüzde 65 seviyesinde olduğu aktarıldı.

Gençlerin temsil beklentisi yüksek

Araştırmaya göre gençlerin önemli bir bölümü mevcut siyasi yapıların kendilerine yeterince söz hakkı ve temsil imkânı sunmadığını düşünüyor. Gençlerin yaklaşık beşte üçü kendi gelecekleri üzerinde karar verici konumda olmadığını belirtirken, yüzde 65’i yaşadıkları sorunların siyasi partiler tarafından yeterince gündeme getirilmediğini ifade etti.

Gençlerin yüzde 80’i TBMM’de ve yerel yönetimlerde daha fazla genç siyasetçinin görev almasını istedi. Buna karşın, ekonomik ve finansal engellerin bulunmadığı bir ortamda bizzat siyasete girmek isteyenlerin oranı yüzde 31’de kaldı.

Raporda bu iki sonuç arasındaki farkın, gençlerin doğrudan siyasete katılmaktan ziyade kendilerini temsil edecek daha fazla genç ismin siyasi ve idari kademelerde yer almasını istemeleriyle ilişkili olduğu değerlendirildi.

Çalışmada ayrıca Ekrem İmamoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan’ın yarışacağı varsayılan olası bir cumhurbaşkanlığı ikinci tur senaryosu katılımcılara yöneltildi.

Kararsız seçmenler dağıtılmadan yapılan ölçümde İmamoğlu’nun oy oranı yüzde 43,4, Erdoğan’ın oy oranı yüzde 29,5 olarak kaydedildi. Kararsızların oranı ise yüzde 27 oldu.

Araştırmanın raporunda, kararsız oyların oransal olarak dağıtılması halinde İmamoğlu’nun oranının yaklaşık yüzde 60 seviyesine ulaşacağı hesaplandı. Bu ikinci hesaplama, kararsız seçmenlerin varsayımsal bir dağıtımına dayanıyor ve doğrudan ölçülen oy oranından farklı bir gösterge niteliği taşıyor.

Paylaşın

Mansur Yavaş CHP’den İstifa Etti

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üyeliğinden istifa ettiğini açıkladı. Yavaş, siyasi yoluna bağımsız olarak devam edeceğini duyurdu.

Yavaş, istifa kararını sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla kamuoyuna duyurdu. Kararını uzun süre değerlendirdiğini belirten Yavaş, 19 Mart’tan bu yana yaşanan gelişmeler ve sonrasında gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları da dahil olmak üzere çeşitli hukuki ve siyasi süreçlere işaret etti.

Yavaş, daha önce parti içinde kendisiyle veya izlediği tutumla ilgili bir rahatsızlık bulunması halinde gereğini yapacağını söylediğini hatırlatarak, “Bugün yapılan bazı açıklamalar nedeniyle” CHP üyeliğinden ayrıldığını bildirdi.

İstifa kararının ardından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bağımsız olarak sürdüreceğini belirten Yavaş, CHP çatısı altında birlikte siyaset yaptığı isimlere teşekkür etti. Yavaş, bundan sonraki süreçte siyasi yoluna bağımsız devam edeceğini ifade etti.

Yavaş açıklamasında, seçmenin sandıkta yalnızca bir kişiye değil, siyasi bir iradeye de oy verdiğini belirterek seçmen iradesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak tüm Ankaralılara hizmet etmeye devam edeceğini kaydetti.

Yavaş’ın CHP’den ayrılmasının ardından Ankara’daki bazı ilçe belediye başkanları da CHP üyeliklerinden istifa ettiklerini açıkladı. Anadolu Ajansı, Beypazarı, Kalecik, Şereflikoçhisar, Ayaş, Polatlı, Güdül, Elmadağ ve Nallıhan belediye başkanlarının istifalarını duyurduğunu bildirdi.

Paylaşın

Adalar Belediyesi AK Parti’ye Geçti

İstanbul Adalar Belediyesi’nde başkan vekilliği seçimi tamamlandı. AK Parti’nin adayı Kemal Türkyılmaz, yapılan oylama sonucunda başkan vekili seçildi. Böylece 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yönetimine geçen Adalar Belediyesi’nin yönetimi AK Parti’ye geçti.

Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın tutuklanmasının ardından başkan vekilliğine seçilen Medine Pamuk’un 14 Eylül’de sağlık sorunlarını gerekçe göstererek görevinden istifa etmesi üzerine belediye meclisinde yeniden seçim yapılmasına karar verildi. İlk olarak 21 Eylül’de yapılması planlanan seçim, toplantı yeter sayısına ulaşılamaması nedeniyle 23 Eylül’e ertelendi.

Büyükada’daki Taş Mektep’te gerçekleştirilen seçimde AK Parti, Kemal Türkyılmaz’ı; CHP ise Aytül Ekşiyan’ı aday gösterdi. İlk turda Türkyılmaz 5, Ekşiyan 4 oy aldı. İkinci turda ise oylar 4-4 eşitlenirken, Türkyılmaz için kullanılan bir oy geçersiz sayıldı.

İkinci turun ardından seçim sırasında tartışma yaşandı. CHP ve Yeni Parti üyeleri, oylamada usulsüzlük yapıldığını savunarak seçimin iptal edilmesini istedi. Yaşanan gerginliğin ardından salon boşaltılırken CHP ve Yeni Parti üyeleri sonraki turda oy kullanmadı.

Üçüncü turda 5 oy alan Kemal Türkyılmaz, dördüncü turda da aynı oy sayısıyla seçimi tamamladı. Böylece Türkyılmaz Adalar Belediye Başkan Vekili olurken belediyenin yönetimi de AK Parti’ye geçmiş oldu.

Üç CHP’li meclis üyesi disipline sevk edildi

Seçimde AK Parti adayına oy veren üç CHP’li belediye meclis üyesi de gündeme geldi. CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, söz konusu üç üyenin kesin ihraç talebiyle disipline sevk edildiğini açıkladı.

Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat ise haziran ayında yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanmış, ardından İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. Akpolat’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından Medine Pamuk başkan vekili olarak görevlendirilmişti.

Paylaşın

İmamoğlu’na Hapis Ve Siyasi Yasak Cezası

Eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’ya hakaret ettiği iddiasıyla yargılanan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davada karar açıklandı.

İstanbul Anadolu 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme heyeti, İmamoğlu’na 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi ve Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi uyarınca siyasi yasak uygulanmasına hükmetti.

Daha önce aynı davadan iki kez beraat eden ancak kararların istinaf mahkemesince bozulmasının ardından yeniden yargılanan İmamoğlu, duruşmaya savunmasını sunmak üzere katıldı. Karar öncesi söz alan İmamoğlu, suçlamaları reddederek ifadelerinin hakaret kastı taşımadığını belirtti.

Savcının ceza talepli mütalaasının ardından mahkeme hakimi nihai kararını açıklayarak hapis ve siyasi haklardan yoksun bırakılma hükmünü verdi.

Yerel mahkemenin kararı sonrasında hukuki süreç üst mahkemelerde sürecek. Verilen ceza ve siyasi yasak kararı, istinaf mahkemesi ve Yargıtay incelemelerinin ardından kararın onanması durumunda kesinleşecek.

Kararın kesinleşmemesi sebebiyle mevcut durumda Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığı görevi ve siyasi hakları hukuken devam ediyor. Savunma avukatları, yerel mahkemenin kararına karşı istinaf başvurusunda bulunacaklarını açıkladı.

Paylaşın

Sandıktaki İrade Gerçekten Sizin Mi?

Sandık hâlâ demokrasinin temel araçlarından biri. Ancak sandığa giden iradenin gerçekten kime ait olduğunu anlayabilmek için sandığın ötesine, o iradeyi biçimlendiren ekonomik, siyasal, toplumsal ve dijital yapılara bakmak gerekiyor.

Haber Merkezi / Demokrasinin en temel simgesi olarak sunulan oy sandığı, yüzyıllardır yurttaşlara özgür iradelerinin nihai tecelligâhı olarak gösteriliyor. Ancak dijital çağın sunduğu devasa veri madenciliği olanakları, algoritmik manipülasyonlar ve giderek derinleşen küresel eşitsizlikler, bugün çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Sandığa atılan oy gerçekten bireyin özgür tercihi mi, yoksa egemen sınıfların ustalıkla kurguladığı bir meşruiyet illüzyonu mu?

Uluslararası araştırmalar ve Marksist ekonomi politik analizler, seçimlerin çoğu zaman sanıldığı gibi eşit koşullarda yarışan fikirlerin özgürce karşı karşıya geldiği bir alan olmadığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşıma göre seçim süreçleri; sermaye grupları, dijital tekeller ve ideolojik devlet aygıtlarının etkisi altında şekillenen birer “rıza üretimi” mekanizmasına dönüşebiliyor.

İdeolojik Aygıtlardan Dijital Çitlenime

Fransız düşünür Louis Althusser’in geliştirdiği “Devletin İdeolojik Aygıtları” kavramı; medya, eğitim ve dini kurumlar gibi yapıların toplumsal düzenin yeniden üretimindeki rolüne dikkat çekiyordu. Günümüzde ise bu ideolojik alanın önemli bir bölümü dijital platformlara ve algoritmik sistemlere taşınmış durumda.

Harvard Medya, Siyaset ve Kamu Politikası Merkezi ile Oxford İnternet Enstitüsü’nün (OII) yayımladığı çalışmalar, dijital dönüşümün siyasal iletişim ve seçmen davranışı üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.

Pazarın önemli bölümünü kontrol eden teknoloji devleri, kullanıcı verilerini ekonomik değere dönüştürürken aynı zamanda kamusal alanı da bir tür “dijital çitlenme” sürecine tabi tutuyor. Kullanıcılar kendilerini özgürce bilgi edinen ve kendi tercihlerini bağımsız biçimde oluşturan bireyler olarak görürken, arka planda çalışan algoritmalar hangi içeriğin görüleceğini, hangi görüşlerin öne çıkacağını ve hangi tartışmaların görünmez kalacağını belirleyebiliyor.

Marksist eleştirel yaklaşıma göre burada ortaya çıkan temel sorun, toplumların gerçek maddi koşullarından kaynaklanan hoşnutsuzluğun sistem içindeki yapay karşıtlıklara yönlendirilmesi. Böylece dijital mecralar, toplumsal öfkeyi dönüştürmek yerine onu farklı kanallara dağıtan ve etkisini sönümlendiren modern ideolojik filtreler haline gelebiliyor.

Sandık ve Sermayenin Tahakkümü

Karl Marx, özellikle Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da Sınıf Savaşımı gibi çalışmalarında, burjuva demokrasilerinin temsil mekanizmalarına yönelik kapsamlı eleştiriler geliştirmişti. Bu yaklaşımda seçimler, ezilen sınıflara belirli aralıklarla kendilerini kimin temsil edeceğini belirleme imkânı verirken, ekonomik ve sınıfsal güç ilişkilerinin kendisini değiştirmeyebiliyor.

Günümüzde de siyasetin finansmanı, seçim kampanyalarının reklam bütçeleri ve medya sahipliği üzerinden benzer bir tartışma yürütülüyor. Chatham House ve Pew Research tarafından yayımlanan çalışmalar da ekonomik ve finansal gücün siyasal süreçler üzerindeki etkisine ilişkin önemli veriler ortaya koyuyor.

Siyasetin finansmanı, reklam kaynakları ve medya mülkiyeti belirli sermaye gruplarının elinde yoğunlaştığında, sandık farklı toplumsal seçeneklerin eşit biçimde yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp sermaye içindeki farklı çıkar gruplarının dengelendiği bir mekanizmaya dönüşebiliyor.

Bu bakış açısına göre seçmen, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfların çizdiği ekonomik ve siyasal sınırlar içerisinde tercih yapmaya yönlendiriliyor. Böylece seçimler, mevcut üretim ilişkilerini dönüştürmekten çok, bu ilişkilerin yeniden üretilmesine hizmet eden bir meşruiyet kaynağı haline gelebiliyor.

Yabancılaşma ve Sahte Bilinç

Marksist düşüncenin önemli kavramlarından biri olan yabancılaşma, bireyin kendi ürettiği nesneye, topluma ve nihayetinde kendi özüne yabancılaşması sürecini ifade ediyor. Günümüz seçmeni açısından bu kavram, dijital çağın yeni gerçeklikleri üzerinden yeniden tartışmaya açılıyor.

Siyasal süreçlere katıldığını ve kendi tercihlerini özgürce oluşturduğunu düşünen birey, bir yandan da kendi ürettiği verilerin, yani dijital ayak izlerinin, kendisine yönelik siyasal ve ticari manipülasyonlarda kullanılabildiği bir sistemin parçası haline geliyor.

Cambridge Analytica vakası, bu tartışmanın en çok bilinen örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Seçmenlerin psikolojik profillerinin çıkarılması ve bu profillere göre mikro hedefli içeriklerin kullanılması, bireysel tercihlerin ne ölçüde yönlendirilebilir olduğu sorusunu gündeme taşıdı.

Marksist perspektiften bakıldığında ise bu süreç, “sahte bilinç” kavramıyla ilişkilendiriliyor. Bireyin, kendi sınıfsal çıkarlarıyla çelişen politikaları dahi kendi özgür iradesinin sonucu olarak benimsemesi ve savunması, bu yaklaşımın temel tartışma başlıklarından birini oluşturuyor.

Gerçek İrade Nerede Yatar?

Giderek daha fazla tartışılan bu eleştirel yaklaşım, sandığın tek başına bir özgürleşme mekânı olarak görülmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Gerçek bir siyasal iradeden söz edebilmek için yalnızca seçim sonuçlarına değil; üretim ilişkilerine, medya mülkiyetine, bilgiye erişim biçimlerine ve toplumsal örgütlenme yapılarına da bakılması gerektiği belirtiliyor.

Sandık, mevcut sınıf ilişkilerinin üzerini örten bir perde olarak kaldığı sürece, oraya atılan oyun ne ölçüde bağımsız bir iradeyi temsil ettiği tartışma konusu olmaya devam edecek.

Bu perspektife göre gerçek irade, seçmenin yalnızca sandık günü hatırlanan bir “tüketici” olmaktan çıkıp toplumsal ve siyasal dönüşümün aktif bir öznesi haline gelmesiyle mümkün olabilir.

Dolayısıyla dijital çağın temel sorusu yalnızca “Kime oy veriyoruz?” değil. Asıl soru, tercihlerimizi kimlerin, hangi ekonomik güçlerle, hangi medya araçlarıyla ve hangi algoritmalar üzerinden şekillendirdiği sorusu olarak karşımıza çıkıyor.

Sandık hâlâ demokrasinin temel araçlarından biri. Ancak sandığa giden iradenin gerçekten kime ait olduğunu anlayabilmek için sandığın ötesine, o iradeyi biçimlendiren ekonomik, siyasal, toplumsal ve dijital yapılara bakmak gerekiyor.

Paylaşın

Yeni Nesil Kimliğini Cüzdanıyla Tanımlıyor: X Markasıyım

Z kuşağı ve milenyum kuşağı için alışveriş artık yalnızca bir ihtiyacı karşılamanın ötesine geçiyor. Tüketim, giderek bireyin kimliğini topluma gösterme ve varoluşunu tescil ettirme biçimine dönüşüyor.

Haber Merkezi / Dünya genelinde yapılan araştırmalar, bu tablonun arkasında daha derin bir dönüşüme işaret ediyor: Bireyler insani değerlerini, politik duruşlarını ve özgünlüklerini giderek daha fazla pazarlanabilir ürünler üzerinden ifade ediyor.

Bir zamanlar “Ne düşünüyorsam oyum” anlayışıyla tanımlanan kimlik, yerini piyasanın ürettiği “Hangi markayı tüketiyorsam oyum” illüzyonuna bırakıyor.

Nesnelere Yüklenen Ruh ve Satın Alınan Etik

İnsanın kendi emeğiyle ürettiği cansız nesnelere anlam ve hatta mistik güçler atfetmesi, ürünlerin ardındaki gerçek insan emeğini görünmez hâle getiriyor. Şirketler ve küresel markalar ise tam da bu mekanizmayı kullanarak metaları yalnızca birer tüketim nesnesi olmaktan çıkarıyor; onlara özgürlük, adalet, vicdan ve hatta bir yaşam tarzı anlamı yüklüyor.

McKinsey & Company ve Harvard Business Review tarafından yayımlanan tüketici davranışı araştırmaları, genç kuşakların markalarla kurduğu güçlü duygusal bağa dikkat çekiyor. Z kuşağının önemli bir bölümünün alışveriş tercihlerini kimliğini yansıtma biçimi olarak gördüğü belirtilirken, ortaya çıkan tablo dikkat çekici bir çelişkiye işaret ediyor.

Fabrikalardaki ağır çalışma koşullarından ve emek sömürüsünden soyutlanan bir ayakkabı, çanta ya da kahve bardağı; tüketicinin zihninde vicdan, adalet veya özgürlük gibi değerlerin taşıyıcısına dönüşebiliyor. Ürünün üretildiği atölyelerdeki gerçek emek görünmez hâle gelirken, mağaza vitrini ve reklam kampanyası bireye adeta bir vicdani kurtuluş hikâyesi sunuyor.

İnsanın Nesneleşmesi ve Dijital Vitrin

Bu dönüşüm yalnızca mağazalarla sınırlı değil. Sistem, bireyi fabrikadaki üretim sürecinin ötesinde, günün 24 saati sosyal medya üzerinden de piyasanın bir parçası hâline getiriyor. Kullanıcının ürettiği içerikler, tercihleri, beğenileri ve tüketim alışkanlıkları ekonomik değere dönüştürülebilen birer veriye dönüşüyor.

Böylece insan, hem kendi özüne hem de topluma yabancılaşırken, canlı varlığını bir logo, marka veya tüketim tercihi üzerinden tanımlamaya başlıyor.

Oxford İnternet Enstitüsü ve Pew Research Center tarafından yayımlanan araştırmalar, TikTok ve Instagram gibi sosyal medya platformlarının bireyleri dijital kimliklerini sürekli sergilemeye ve yeniden üretmeye teşvik ettiğini ortaya koyuyor. Dijital vitrin, yalnızca satın alınan ürünlerin değil, bireyin kendisinin de sergilendiği bir alana dönüşüyor.

Bireyin “Ben X markasıyım” demesi, bu noktada yalnızca bir tüketim tercihini değil, kişinin kendisini bir pazarlama aracına indirgemesini de ifade ediyor. İnsan canlı bir özne olmaktan uzaklaşırken, cansız markalar kişileştiriliyor; hatta toplumun yeni rehberleri ve kimlik belirleyicileri hâline getiriliyor.

Sistem İçi Yanılsama: “Etik Tüketim” ve Sahte Özgürlük

Boykot, “iptal kültürü” (cancel culture) ve “etik tüketim” gibi kavramlar da bu yeni tüketim düzeninin önemli parçaları olarak öne çıkıyor. İngiliz pazar araştırma şirketi Mintel ve Chatham House tarafından yapılan analizlerde ele alınan bu kavramlar, eleştirel bakış açısından değerlendirildiğinde, mevcut düzeni temelden değiştirmeyen güvenli çıkış kanalları olarak görülüyor.

Piyasa, bireye “başka bir dünya” için mücadele etme olanağı sunmak yerine, bunun daha kolay ve tüketilebilir bir versiyonunu pazarlıyor: “Doğru markayı seçerek dünyayı kurtar.”

Bu kurgusal özgürlük alanında yurttaşın yerini giderek tüketici alıyor. Birey etik dışı davrandığını düşündüğü bir markayı terk edip başka bir markaya yöneldiğinde, çoğu zaman ürünün arkasındaki mülkiyet ilişkilerini, ucuz iş gücü sömürüsünü veya servet eşitsizliğini sorgulamak yerine tüketim tercihini değiştirmekle yetiniyor.

Böylece sermayenin kendisi sorgulanmak yerine yalnızca ambalajı değişiyor. Aynı üretim ilişkileri ve aynı ekonomik düzen ise varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Cüzdanın Sınırları

Küresel araştırmaların ortaya koyduğu tablo, çağdaş piyasa düzeninin yalnızca insanların temel ihtiyaçlarını değil, özgürleşme ve anlam arayışını da metalaştırabildiğini gösteriyor.

Ancak varoluşun mağaza raflarındaki ürünlere indirgenmiş olduğu bu yapay dünyada, kendisini bir markayla tanımlayan birey önemli bir paradoksla karşı karşıya kalıyor. Marka değiştiğinde, ürün piyasadan çekildiğinde ya da şirket pazarlama stratejisini değiştirdiğinde, bireyin üzerine kurduğu kimlik de sarsılabiliyor.

Çünkü burada satın alınan yalnızca bir ürün değil; kimlik, aidiyet, değer ve özgürlük duygusu oluyor.

İnsanın özgürleşmesi ise cüzdanındaki kartı bir markadan diğerine uzatmakla mümkün değil. Gerçek özgürlük, nesnelerin üzerine yüklenen yapay kutsallığı sorgulamak, ürünlerin ardındaki emeği yeniden görünür kılmak ve insanın kendi insani gücüne yeniden sahip çıkmasıyla mümkün olabilir.

Çünkü insanın kimliği, satın aldığı markadan değil; kendi düşüncesinden, emeğinden, ilişkilerinden ve toplumsal varlığından oluşur.

Paylaşın

Selçuk Mızraklı Tahliye Edildi

Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, Edirne Cezaevi’nden tahliye edildi. Mızraklı’nın tahliye tarihi, daha önce eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından duyurulmuştu.

Mızraklı, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) adayı olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanlığına yüzde 62’nin üzerinde oyla seçilmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı tarafından 19 Ağustos 2019’da görevden alınarak yerine kayyum atanmıştı.

Mızraklı, 21 Ekim 2019’da gözaltına alınmış, 22 Ekim’de “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” suçlamalarıyla tutuklanmıştı.

Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Mart 2020’de Mızraklı’yı “örgüt üyeliği” suçundan 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Karar, Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi tarafından Temmuz 2020’de onanmıştı.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise Aralık 2022’de kararı “eksik inceleme ve yetersiz gerekçe” nedeniyle bozdu ancak Mızraklı’nın tahliye talebini kabul etmemişti. Yeniden görülen davada Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 29 Kasım 2023’te aynı hapis cezasına hükmetmişti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi de 9 Ekim 2024’te kararı onayarak cezanın kesinleşmesine karar vermişti.

Tahliye tarihi önceden açıklanmıştı

Mızraklı’nın tahliye tarihi, 5 Eylül’de Selahattin Demirtaş tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. Edirne Cezaevi’nde Mızraklı ile yaklaşık beş yıl aynı hücreyi paylaşan Demirtaş, 8 Eylül’de tahliye olacağını açıklamıştı.

Mızraklı’nın 2025 yılında açık cezaevine ayrılma ve denetimli serbestlikten yararlanma talebi ise Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından reddedilmişti.

Tahliye öncesinde yapılan açıklamalarda Mızraklı’nın cezaevinden çıktıktan sonra Diyarbakır’a gideceği belirtilmişti. Demirtaş, Mızraklı’nın 8 Eylül akşamı Diyarbakır’da olacağını ifade etmişti.

Mızraklı’nın tahliye edilmesiyle birlikte yaklaşık yedi yıldır devam eden cezaevi süreci sona ermiş oldu.

Paylaşın

Üsküdar Belediyesi CHP’den AK Parti’ye geçti

Mahkeme kararı sonrası yenilenen seçimde AK Parti’nin adayı Dündar Ziya Gültekin, dördüncü turda 23 oy alarak Üsküdar Belediyesi başkan vekili seçildi. CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya ise 19 oyda kaldı.

Bu sonuçla birlikte Üsküdar Belediyesi’nin yönetimi CHP’den AK Parti’ye geçti.

Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasının ardından başlayan başkan vekilliği sürecinde daha önce yapılan seçim, mahkeme kararıyla yenilenmişti. Yenilenen seçim için Üsküdar Belediye Meclisi bugün yeniden toplandı. Seçimde CHP-Yeni Parti grubunun adayı Sibel Tan Çetinkaya ile Cumhur İttifakı’nın adayı Dündar Ziya Gültekin yarıştı.

Toplam 42 meclis üyesinin katıldığı seçimde ilk üç turda başkan vekilinin belirlenmesi için gerekli sonuç alınamadı. Dördüncü turda ise AK Parti adayı Dündar Ziya Gültekin 23 oy aldı. CHP adayı Sibel Tan Çetinkaya’nın aldığı oy sayısı 19’da kaldı.

Böylece Gültekin, Üsküdar Belediye Başkan Vekili olarak göreve seçildi. Meclisteki oylama sonucunda Cumhur İttifakı adayı 23 oyla seçimi kazanırken CHP-Yeni Parti grubunun adayı 19 oy aldı.

Başkan vekilliği seçimi öncesinde Üsküdar Belediye Meclisi’nde siyasi dengeler de değişti. CHP’li meclis üyeleri Ahmet Başbaydar, Ayhan Aydın, Hüseyin Kazan ve Tahsin Usta, partilerinden istifa ederek AK Parti’ye katıldı.

Bu gelişmeyle birlikte Cumhur İttifakı’nın meclisteki üye sayısı 21’e ulaştı. CHP-Yeni Parti grubunun üye sayısı ise 21 olarak kaldı.

Seçim sırasında Gültekin’in 23 oy alması, grupların sandalye dağılımının yanı sıra oy kullanabilen üyelerin durumunu da gündeme getirdi. Seçim sonucunda AK Parti adayı, kendi grubunun sandalye sayısının üzerinde oy alarak başkan vekilliğine seçildi.

Üsküdar’da başkan vekilliği için daha önce yapılan seçimde CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya 22 oy alarak başkan vekili seçilmiş, AK Parti’nin adayı Dündar Ziya Gültekin ise 18 oy almıştı.

AK Parti’nin seçim sonucuna yaptığı itirazın ardından İstanbul 2. İdare Mahkemesi, söz konusu meclis kararının yürütmesini durdurdu ve seçimin yenilenmesine karar verdi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nin de itirazı reddetmesinin ardından yeni seçim süreci başlatıldı.

5 Eylül’de yapılması planlanan yenileme seçimi ise yeterli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle gerçekleştirilemedi ve bugüne ertelendi. Bugün yapılan oylamanın dördüncü turunda ise Dündar Ziya Gültekin 23 oyla başkan vekili seçildi.

Üsküdar Belediyesi’nde böylece başkan vekilliği görevi AK Parti’nin adayı Dündar Ziya Gültekin’e geçmiş oldu.

Paylaşın