Danimarka’dan Kur’an Yakma Eylemlerini Durdurma Planı

Kur’an yakılması eylemlerinin ardından ortaya çıkan güvenlik endişelerini gerekçe gösteren Danimarka hükümeti, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, belirli durumlarda kutsal metinlerin yakılmasını içeren protestoları durdurmanın yasal yollarının araştırılacağını belirtti.

İsveç ve Danimarka’da son haftalarda yapılan Kuran yakma eylemleri Irak, Yemen, Fas, Suudi Arabistan ve Türkiye’de de protestolara neden olmuştu. Haziran ayında İsveç’te yaşayan Iraklı Hristiyan bir göçmen Stockholm Merkez Camii önünde Kuran yakmıştı.

Aynı kişiye geçen hafta yine benzer bir eylem yapma izni verilmesi sonrası İsveç’in bazı Müslüman ülkelerdeki yurtdışı temsilcilikleri önünde protestolar oldu, Irak’ta protestocuların Büyükelçilik binasına girmeye çalışması üzerine elçilik çalışanları Bağdat’tan çıkarılmak zorunda kaldı.

Bunu takiben geçen hafta da iki aşırı sağcı Danimarkalı, Kopenhag’daki Irak Büyükelçiliği’nin önünde Kuran yaktı. Danimarka hükümeti bu eylemleri kınayan açıklama yapmıştı.

Danimarka Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, bu tür protestoların aşırılık yanlılarının ekmeğine yağ sürdüğü belirtilirken, hükümetin “diğer ülkelere, kültürlere ve dinlere hakaret edildiği ve bunun Danimarka için özellikle de güvenlik açısından önemli olumsuz sonuçlar doğurabileceği” durumları araştırmak istediği ifade edildi.

Dışişleri açıklamasında, ifade özgürlüğünün önemine vurgu yapılarak, “Bu elbette anayasal olarak korunan ifade özgürlüğü çerçevesinde ve Danimarka’da ifade özgürlüğünün çok geniş bir kapsama sahip olduğu gerçeğini değiştirmeyecek şekilde yapılmalıdır” ifadelerine yer verildi.

Danimarka hükümeti, söz konusu protestoların, “Danimarka’nın dünyanın birçok diğer ülkelerin kültürlerine, dinlerine ve geleneklerine hakaret edilmesini ve aşağılanmasını kolaylaştıran bir ülke olarak görüldüğü bir seviyeye ulaştığını” kaydetti. Bazı eylemlerin “birincil amacının” provoke etmek olduğu ve bu eylemlerin “önemli sonuçlar doğurabileceği” belirtildi.

Türkiye’den İsveç’e çağrı

Reuters haber ajansı, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İsveçli mevkidaşı Tobias Billstrom ile telefonda görüştüğünü ve bu tarz eylemlerin engellenmesi için somut adımlar atmalarını istediklerini duyurdu.

Reuters’ın Türk diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, Fidan’ın Billstrom’a “ifade özgürlüğü kisvesi altında yapılan bu habis olayların kabul edilemez olduğunu” söylediği belirtildi.

“Biz de hukuki durumu analiz ediyoruz”

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson da Danimarkalı mevkidaşı Mette Frederiksen ile yakın temas halinde olduğunu ve İsveç’te de benzer bir sürecin halihazırda devam ettiğini duyurdu.

Kristersson Instagram hesabından yaptığı paylaşımda “Ulusal güvenliğimizi ve İsveç’teki ve dünyadaki İsveçlilerin güvenliğini güçlendirecek tedbirleri değerlendirmek üzere… hukuki durumu analiz etmeye başladık” dedi.

Diplomatik kriz

Son aylarda İsveç ve Danimarka’da gerçekleşen Kur’an yakma protestoları, Orta Doğu ülkeleriyle iki kuzey ülkesi arasındaki diplomatik krizin artmasına neden oldu.

Perşembe günü İsveç hükümeti, aralarında İsveç silahlı kuvvetleri, çeşitli kolluk kuvvetleri ve İsveç vergi dairesinin de bulunduğu 15 devlet kurumuna, kötüleşen güvenlik durumu karşısında ülkenin terörizmi önleme becerisini artırma talimatı verdi. Duyuru, hükümetin ülkenin dezenformasyon kampanyalarının hedefi haline geldiğini söylemesinden bir gün sonra geldi.

Suudi Arabistan ve Irak, Cidde merkezli İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) hem İsveç hem de Danimarka’daki Kur’an’a yönelik eylemleri ele almak üzere bugün toplantıya çağırdı.

(Kaynak: DW Türkçe, BBC Türkçe)

Paylaşın

Bakan Tunç Açıkladı: Deprem Soruşturmalarında 351 Kişi Tutuklandı

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 11 ilde büyük yıkıma ve 50 binden fazla can kaybına neden olan Kahramanmaraş merkezli depremler soruşturmasında, 1757 şüpheli hakkında işlem yapıldığı, 351 kişinin tutuklandığını açıkladı.

Tespit davalarının da sürdüğünü belirten Bakan Tunç, “Bunların süratle sonuçlandırılması gerekiyor. Çünkü tespit davalarının neticesine göre hasar gören binaların yıkılıp yıkılmayacağı ortaya çıkacak. Bu süreci de yakından takip ediyoruz” dedi.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 6 Şubat’taki depremlerden etkilenen Hatay’daki incelemelerinin ardından, AFAD Koordinasyon Merkezi’nde gazetecilere açıklama yaptı.

Depremlerde 231 yargı mensubunun hayatını kaybettiği, 15 adliyenin, 11 cezaevinin ağır hasar gördüğü bilgisini verdi.

Bakan Tunç, deprem bölgesinde 131 yeni mahkeme kurulduğunu, Hatay’da 248 adliye personeli konutu, Samandağ ilçesinde müstakil adliye binası yapılacağını açıkladı.

Deprem soruşturmalarına yönelik de şu açıklamayı yaptı: “Depremin ilk anından itibaren sorumlularla ilgili ceza soruşturmaları açıldı, bir kısım kovuşturmalar da açılmaya başlandı. Şu anda büyük ölçüde dosyalar bilirkişi incelemelerinde. Dosyaların bilirkişi raporlarının savcılıklara intikal etmesi durumunda da tutukluluk süreçleri de yeniden gözden geçirilmeye devam ediyor.”

Bakan Tunç, soruşturmalara dair son bilgileri sıraladı:

1757 şüpheli hakkında işlem yapıldı, Hatay’da bu sayı 725.
351 tutuklama gerçekleşmişti bu sayı Hatay’da 91.
Adli kontrol kararı deprem bölgesinde 642, Hatay’da 254.
764 diğer tedbir kararlarından 380’i Hatay.
118 müteahhit tutuklandı, bunun 26’sı Hatay’da.
192 yapı sorumlusundan 60’ı Hatay’da.
23 yapı sahibinden 3’ü Hatay’da.
Yılmaz Tunç, tespit davalarının da sürdüğünü belirtti:

“Bunların süratle sonuçlandırılması gerekiyor. Çünkü tespit davalarının neticesine göre hasar gören binaların yıkılıp yıkılmayacağı ortaya çıkacak. Bu süreci de yakından takip ediyoruz.”

Kahramanmaraş merkezli depremler

Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri olan, 7,8 büyüklüklerindeki iki deprem sonucunda resmî rakamlara göre en az 50 bin 783 kişi hayatını kaybetti ve toplam 122 binden fazla kişi ise yaralandı.

Pazarcık merkezli ilk deprem, Türkiye ve Suriye’nin yanı sıra Lübnan, Kıbrıs, Irak, İsrail, Ürdün, İran ve Mısır’ın da yer aldığı geniş bir coğrafyada hissedildi. İki büyük deprem, yaklaşık 350.000 km2 (140.000 mil kare) alanda Almanya’nın toplam yüz ölçümü kadar bir bölgede hasara yol açtı ve nüfusun yüzde 16’sını oluşturan 14 milyon kişiyi etkiledi.

En az 35 bin 355 bina yıkıldı ve aralarında Gaziantep Kalesi, Habib-i Neccar Camii, Kahramanmaraş Ulu Camii, Hatay Meclis Binası, Şirvan Camisi, Adıyaman Ulu Camii, Elbistan Ulu Camii ve İskenderun’daki Latin Katolik Kilisesi’nin de bulunduğu birçok tarihî yapı ağır hasar aldı veya yıkıldı.

Pazarcık’ta meydana gelen 7,8 büyüklüğündeki ilk deprem, 1668 Kuzey Anadolu depreminden sonra Anadolu topraklarında gerçekleşen en büyük ikinci deprem ve yüzey dalgası büyüklüğü ölçeğine göre Türkiye tarihinde kaydedilen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti.

Ayrıca, Ekinözü merkezli 7,5 büyüklüğündeki ikinci deprem, Türkiye’de meydana gelen depremler arasında en büyük üçüncü depremdi. Deprem bölgesinde 400 km yüzey kırığı oluşurken, bölge 3 ila 9 metre batıya kaydı.

1999 Gölcük depreminin yaklaşık iki katı büyüklüğe, saldığı enerji bakımından ise yaklaşık 2,8 katı güce sahip olan Kahramanmaraş depremleri, 1939 Erzincan depremini geride bırakarak Türkiye’de en çok can kaybına yol açan deprem oldu. Aynı zamanda, 300 binden fazla insanın öldüğü 2010 Haiti depreminden bu yana dünya çapındaki en ölümcül depremdir.

Paylaşın

Erdoğan İle Putin Çarşamba Günü Telefonda Görüşecek

St. Petersburg’da gerçekleştirilen Rusya-Afrika Zirvesinin ardından basın toplantısı düzenleyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Çarşamba günü telefonda görüşmek için anlaştıklarını açıkladı.

Putin, ya kendisinin Türkiye’ye giderek ya da Erdoğan’ın Rusya’ya gelerek yüz yüze görüşme konusunda daha önce anlaştıklarını aktardı. Türkiye’de doğal gaz merkezi kurulmasının gündemde olduğunu belirten Putin, Türkiye’de gaz satışları için elektronik bir ticaret platformunun oluşturulmasını içerdiğini vurguladı.

Putin, Ukrayna savaşı sonrası Avrupa ülkelerinin uyguladığı yaptırımların ardından geçen yıl enerji ihracatında yeni bir yol olarak Türkiye’de bir Rus “doğal gaz merkezi” kurulmasından söz etmişti.

Putin ayrıca Türkiye ile Ukraynalı Azov Taburu komutanlarının Türkiye’de kalması üzerine anlaşmalar olduğunu ve bu konu üzerine daha fazla yorum yapmayacağını belirtti. Bu ayın başında Rusya ile yapılan esir takası gereği Türkiye’de kalması gereken beş Ukraynalı komutanın Ukrayna’ya dönmesi, Kremlin’in tepkisine neden olmuştu. Komutanlar kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda tekrar cepheye döneceklerini belirtmişti.

Rusya’nın St.Petersburg kentinde düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine Ukrayna savaşı ve Tahıl Koridoru Anlaşması damgasını vurdu. Putin, zirve sonrası yaptığı konuşmada Rusya’nın Tahıl Koridoru Anlaşması’ndan çekilmesinin ardından tahıl fiyatlarında Rus firmaların yararına olacak şekilde bir artış olduğundan, bu gelirin bir kısmının ise “en fakir ülkelerle” paylaşılabileceğini söyledi.

“Ukrayna’da barış görüşmesi fikrini reddetmiyoruz”

Öte yandan Vladimir Putin, Ukrayna’da barış görüşmesi fikrini reddetmediklerini söyledi. Afrika ve Çin’in barışa aracılık edebileceğini de ekleyen Putin, Ukrayna ordusu taarruz halindeyken ateşkes sağlamanın zor olacağını savundu.

Ukrayna ve Rusya bugüne kadar barış masasına oturmak için çeşitli şartlar ortaya koymuştu. Kiev işgal altındaki topraklarından vazgeçmeyeceğini söylerken Rusya ise “yeni gerçekliğin kabul edilmesi gerektiğini” söylemişti.

Geçen yıl komşusunu işgal eden Rusya, Ukrayna’nın doğusu ve güneyinde büyük toprakları kontrolünde tutuyor. Cumartesi gecesi bir basın toplantısı düzenleyen Putin, Ukrayna’daki çatışmaları daha yoğunlaştırmak gibi bir planları olmadığını belirtti.

Savaşı eleştiren kişilerin tutuklanmasını savunan Putin, bu kişilerin Rusya’ya içerden zarar verdiğini söyledi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana savaşı eleştiren kişiler tutuklandı veya ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Rusya-Afrika zirvesinden bir ay önce, yedi Afrika ülkesinin lideri Ukrayna Devlet Başkanı Vlodomir Zelenskiy ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le ayrı ayrı görüşmüştü. Öte yandan Rusya, Moskova’da iki ofis binasının bu sabah Ukrayna tarafından hedef alındığını söyledi.

Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin, saldırının insansız hava araçlarıyla düzenlendiğini, kentin hava sahasının geçici bir süreyle kapatıldığını açıkladı. Hava sahası daha sonra tekrar açıldı.

Ukrayna lideri Zelenskiy ise yoğun çatışmaların sürdüğü Bakhmut kentini geri almaya çalışan birlikleri ziyaret etti. Ukraynalı yetkililer, Rusya’nın Mayıs’ta ele geçirdiği kente yaklaştıklarını belirtiyor.

(Kaynak: BBC Türkçe, DW Türkçe)

Paylaşın

Bakan Şimşek’ten “Lira İstikrara Kavuşacak” Paylaşımı

Sosyal medya hesabından ekonomideki son gelişmeleri değerlendiren Bakan Şimşek, “Lira istikrara kavuşacak ve son dönemde başlatılan mali ve parasal sıkılaştırmanın büyüme üzerindeki etkisinin daha hafif olmasını sağlayacaktır” dedi.

Haber Merkezi / Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sosyal medya hesabından ekonomideki son gelişmeleri değerlendirdi. Bakan Şimşek’in açıklamaları şöyle:

“Yatırımcıların Türk varlıklarına olan ilgisinde bir artış görmekten memnuniyet duyuyoruz. Önümüzdeki üç yıl içinde artması beklenen GCC (Körfez İşbirliği Konseyi) ülkelerinden gelen DYY (doğrudan yabancı yatırım) girişlerine ek olarak, öz sermaye ve borç anlaşmalarında bir artış gördük. Yakın zamanda kamuya duyurulan birkaç işlemin altını çizmek isterim:

İlk olarak; Yapı Kredi hisselerinin bu hafta kurumsal yatırımcılara başarılı bir şekilde arzı:

250 milyon dolar,
Son 3 yıldaki en büyük özsermaye arzı,
5 kattan fazla talep,
40’a yakın ABD ve Avrupalı Yatırımcı (çoğunlukla uzun vadeli ve bazı hedge Fonlar)

İkincisi; MNG Kargo’nun bu hafta DHL tarafından satın alınması.

Üçüncüsü; geçen hafta Rönesans Enerji ile TotalEnergies arasındaki ortaklık.

Tüm bu işlemler, Türkiye’ye ve sağlam makroekonomik politikalar uygulama çabalarımıza duyulan güveni göstermektedir. Türkiye’ye yapılacak uzun vadeli yatırımlar, politikalarımızı destekleyecek, lira istikrara kavuşacak ve son dönemde başlatılan mali ve parasal sıkılaştırmanın büyüme üzerindeki etkisinin daha hafif olmasını sağlayacaktır.”

Paylaşın

HDP’li Turan: Yerel Seçimlerden Sonra IMF’siz IMF Reçetesi Gündeme Gelecek

Ekonomideki gelişmelere dair partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenleyen HDP’li Rıdvan Turan, “Bütçenin yüzde 55’i KDV ve ÖTV’den karşılanırken en yüksek gelir grubuna sahip olan insanları ödediği kurumlar vergisi yüzde 14 civarında. Kaldı ki 2023 bütçesinde 994 milyarın 800 milyarlık bir vergi olduğu düşünülürse bu vergi, sermayeden alınmayan vergiyi ifade ediyor” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Sermayeden vergi almayan devlet, onu da dolaylı biçimde ekmekten sudan ilaçtan vahşice takip etmeye devam ediyor. Bu sebeple orta vadede bir taraftan yerel seçimleri almaya dönük popülist politikalar yoğunlaşırken öte yandan da halkın yoksulluğunun çok fazla boyutlanacağı ve seçimlerden sonra IMF’siz bir IMF reçetesi gündeme gelecek.

Biz o sebeple bu vergideki adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını savunuyoruz. Verginin yeni anlayışla toplanması ve en üst gelir diliminden daha fazla olmak üzere bir servet ve rant vergisinin mutlaka hayata geçirilmesinin temel öneme sahip olduğunu sürekli ifade ediyoruz. Enflasyonu düşürmeye ilişkin yaklaşımlar sınıfsal yaklaşımlardır ve bu yalnızca para ve maliye politikalarına devredilebilecek bir alan değildir.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekonomi ve Tarım Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Rıdvan Turan, ekonomideki gelişmelere dair partisinin genel merkezin basın toplantısı düzenledi. Turan, şunları söyledi:

“Değerli basın emekçi arkadaşlar, hepinizi selamlıyorum. Ülkemizde son döneme ilişkin ekonomik duruma dair fikirlerimizi paylaşacağım. Ondan önce savaş ve rant politikalarının bir defa daha ormanlık alanları, doğal varlıklarımızı nasıl riske ettiğini, yok ettiğini gördük. Günlerden beri Cudi’de ormanlar yakılıyor ve milletvekillerimiz başta olmak üzere, Bakanlığı ve Orman Genel Müdürlüğünü arıyoruz; ancak bir türlü muhatap bulamıyoruz.

Vekillerimizin uzun süre aramalarından sonra bölgede orman yangınlarına ilişkin herhangi bir verinin kendilerine ulaşmadığını söylediler. Ama oradan aldığımız bilgiler, yangının orada sistematik bir biçimde sürdüğünü gösteriyor. Ayrıca, anız yakmak, kenevirleri yakmak gibi gerekçeler öne sürülüyor, ama çok net biliyoruz ki yangın ormanlık alanda yayılmış durumda.

Eskiden başka saiklere karşı Bakanlık  ve Orman Genel Müdürlüğü ormanları korurdu, şimdi halk, Orman Genel Müdürlüğüne, Bakanlığa  ve iktidara karşı ormanları koruyor. Özellikle iktidarın bu konudaki sorumluluğunu vurgulamak istiyoruz. İktidarın, sistematik bir biçimde rant ve savaş politikalarına terk etmiş olduğu ormanlık alanlarında azalma var. Deyim yerindeyse geleceğimizden sistematik bir biçimde çalmaya devam ediyor. Sosyal medyaya düşen kolluk güçlerinin yanan ormanları adeta bir film seti haline dönüştürmüş oldukları paylaşımlar konusunda mutlaka iktidarın ve Bakanlığın açıklama yapması gerekiyor, bu konuda yükümlülük sahibidirler.

Bir diğer taraftan Akbelen Ormanlara yönelik olarak sermayenin daha fazla karı artsın diye o bölgede son derece sınırlı olan yatakların, fosil enerji yataklarının açığa çıkartılması amacıyla başlatılan orman kıyımı da çok yoğun bir biçimde sürüyor. Şunu ifade etmek istiyorum; ormanları yakmanın asla ve asla gerekçesi olamaz. Ormanlar hepimizin ortak varlıklardır ve gelecek nesillere emanet ettiğimiz varlıklarımızdır.

Ama zamanında Zonguldak-Botan el ele anlayışı nasıl iktidarları gönderen bir anlayış haline gelmişse, mücadele birliğine vurgu yapılmışsa şimdi Akbelen Ormanı ile Cudi’de yakılan ormanların kardeşliğini haykırmanın ve kamuoyunu bu konuda duyarlı olmaya çağırmanın tam zamanıdır. Çünkü, kurtuluş tek başına olmayacak, ancak elbirliğiyle bu rejimden çıkabiliriz.

Değerli arkadaşlar; 2023 yılının yarısını geride bıraktık ve 2013 yılında AKP’nin 2023 hedefleri olarak, cumhuriyetin 100’üncü yıl gerekçesiyle öne sürmüş olduğu hedeflerine ne ölçüde yaklaştığının bir muhasebesini yapmak gerekiyor. Özellikle; devasa bir krizin eşiğine geldiğimiz devasa bütçe açıklarının verildiği, cari açıklarının sürekli krizler, sürekli rekorlar kırdığı günümüzde düne bakıp nereden nereye geldiğine bakmamız gerekiyor. AKP’nin iddiasına göre, 2023 gelindiğinde GSYİH’nin 2 trilyon doları geçmesi gerekiyordu.

Kişi başına milli gelirin 25 doların üzerine çıkacağı öngörülüyordu, ihracatın yıllık 500 milyar doları aşacağı ve işsizliğin yüzde 5’in ve altına çekilerek, işsizliğin kalıcı biçimde azaltacağı, enflasyonun da giderek düşürüleceği iddia ediliyordu. Bugün geldiğimiz noktada bu hedeflerin hiçbirinin tutmadığını görüyoruz. Tam tersine 2013’teki kişi başına düşen milli gelirin 11 bin dolarlar seviyesinde olduğu düşünülürse şu andaki gerileme çok açık olarak görülecektir. 10 bin 600 dolarlar seviyesinde bir 2013’ün altında bir milli gelire sahip olduğumuzu ifade etmek gerekiyor.

“2018’den sonraki süreçte adım adım yoksulluk arttı”

Bir taraftan döviz krizi, bir taraftan ramak kala devletin mali krizi, bir taraftan borç krizi gibi faktörler ekonominin temel yapısal problemi olarak gündemde duruyor. Biliyorsunuz bununla ilgili de iki gün önce resmi gazetede yayınlandı bir ek bütçe. Şimdi genel olarak bakıldığında bu 22 yıllık zaman dilimi içerisinde AKP politikaları sürekli yoksuldan alıp zengine veren  bir istikamet ikame etti.

Yani politikalarının kendilerince iyi gittiği dönemde de en alttakiler daha fazla yoksullaştı, kötü gittiği dönemde de daha fazla yoksullaştı. Özellikle 2018’den sonraki süreçte faizleri sistematik olarak -dünyadakinin tam tersine- düşürme çabasıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuçtur” mottosuna uygun bir ekonomi programının takip edilmesiyle birlikte adım adım enflasyonun arttığını, dövizin fiyatlandığını, yoksulluğun, işsizliğin arttığını hep beraber görmüş durumdayız.

Deyim yerindeyse uluslararası alanda daha fazla likidite sağlamak için bir viraj alma çabasındalar. Çünkü kapatılması gereken, gönderilmesi gereken devasa ihtiyaçlar var. Şimdi gelinen noktada buradan bir viraj almak için, uluslararası alana daha sevimli görünmek için ekonominin ve Merkez Bankasının başı değiştirilmiş oldu.

Ancak buna rağmen bu değişikliğin yapıldığı dünden bugüne kadar herhangi bir olumlu gelişmenin olmadığını, söz konusu edilen gelişmelerin de yoksulların yaşam standardını da asla artırmadığını görmüş oldu. Ek bütçe 27 Temmuz’da resmi gazetede yayınlandı ve ek bütçe ile beraber 1 trilyon 119 milyar liralık bir bütçe ihdas edilmiş oldu. Sorulması gereken temel soru şu; iki sene üst üste ek bütçenin yapıldığı bir ekonomi nasıl bir ekonomidir?

Biz nasıl bir ekonomi olduğunu biliyoruz. Bu ekonomi, kamu maliyesi krizine adım adım yaklaşmakta olan bir ekonomidir. Kaldı ki bu ek bütçede çok önemli bir takım kalemlerin olmadığını biliyoruz. Mesela memur maaş zamlarından doğan ihtiyaç orada yok. EYT, GSS, KKM gibi ihtiyaçlar orada belirtilmemiş durumda. 2023 bütçe açığının 660 milyar olduğu düşünülürse, bu kalemler dahil edildiğinde 2 trilyonluk bir açıktan söz edebiliriz. Ama iktidar her yerde yaptığı yalancılığı ve aldatmacayı burada da yaparak ek bütçeyi düşük tutma çabasında.

Çünkü Mastrik Kriterleri gereğince belli bir kriterin içinde bunu tutması gerekiyor ki uluslararası alanda likidite bulabilsin. Bu ek bütçede, cumhurbaşkanının torba kanunla yüzde 5 civarında bir artış yapması yasal olarak söz konusuydu ama torba kanunla bu 3 katına çıkarıldı. Günün sonunda olacak olan şu, enflasyon bu bütçe açığı dolayısıyla çok daha fazla artacak, buna bağlı olarak yoksulluğun ve işsizliğin daha fazla arttığı bir yaşam maliyeti krizinin gündeme geleceği bir süreçle karşı karşıya kalacağız ne yazık ki.

10 yıllık zaman dilimi içerisinde iktidar, hemen hemen hiçbir talebine -tutturma demiyorum- yaklaşamamıştır. Bu bütçe, esasen deprem giderleri saikiyle yapılmıştı.Gerekçe öyleydi, ama giderlere bakıldığında 500 milyarlık bir miktar deprem için öngörülmüşken kalan 600 milyar civarında paranın nereye harcandığı belli değildi. Para, bakanlıklar arasında bölüştürülmüş durumda. Bu kalemlerin içerisinden yerel seçimlere yönelik olarak bir kaynak transferinin yapılacağı, devletin militarist kulvarı daha da güçlendireceği, savaş harcamalarının daha fazla artırılacağı, TOMA ve copun daha fazla yapılacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

Bütün bu süreç akıp giderken iki gün önce Merkez Bankası yıl sonu enflasyon öngörüsünü güncelledi, yüzde 58 olarak ifade etti. Doğrusu kendisini muhalif olarak tanımlayan pek çok kişi bu durumu bir coşku ile karşıladı. Oysa yüzde 58’lik revizyonun bir ümük sıkma sürecinin başlangıcı olduğunu görmek lazım. Enflasyonun bu şekilde güncellenmesi ne anlama gelir? Madde 1) Daha önce emeklilere yüzde 25 olarak zam yaptınız, ama daha sonra dediniz ki enflasyon yüzde 58. Bu insanlar, almaları gereken parayı alamadı, kaynaklardan mahrum edildi.

Öte yandan Merkez Bankası başkanının yaptığı açıklamalarda biraz nefes almak için 2025 yılı işaret edildi. Yani aslında yüzde 58 olarak revize edilen enflasyon beklentisi, 2025’e kadar devam edecek. Bu şu demek; 2025 yılına kadar iyi hiçbir şey beklemeyin. Yoksullar, emeği ile geçinenler yüksek enflasyon altında ezilmeye devam edecek. Buna rağmen bu ifadeleri sanki tünelden çıkıyormuşuz, kötü günler geride kalıyor gibi pazarlayan siyaset ve ekonomi erbabını buradan eleştiriyorum.

“AKP seçimlerden sonra İMF’siz İMF reçetesini halkın önüne koyacak”

Bu analiz biçimi, enflasyonun taleplerini kısmak suretiyle enflasyonu düşürme aklı da enflasyon sebebinin maliyet enflasyonu olduğunu düşünülürse işe yaramayacağını öngörmek mümkün. Maliyet enflasyonu temel. Çünkü herşey artıyor. Dolar kurunun artmasıyla birlikte bütün üretimlerdeki maliyet kalemi de artıyor, bu da üretilen metaya yansıyor. Bu ülkede sanki Merkez Bankası ve başkanı bağımsızmış gibi birtakım yorumlar yapılıyor; ama biliyoruz ki hem ekonominin yönetimi hem de Merkez Bankası bir cendere içerisinde.

Bir taraftan uluslararası kredibilite açısından mali disiplin demek zorundalar, öte yandan yaklaşan yerel seçimlere bağlı olarak başka büyüklükte açıkları da göze alacakları popülist harcamaları gündeme alacaklar. Burada ne ekonomi yönetiminin ne Merkez Bankasının Erdoğan’ın niyetinden ve yönetiminden bağımsız tutum takınabileceğini asla ve asla düşünmemek gerekir.

Yapılmış bütçe tam anlamıyla halkın ensesinde boza pişiren bir bütçe. Bu bütçenin yüzde 55’i KDV ve ÖTV’den karşılanırken en yüksek gelir grubuna sahip olan insanları ödediği kurumlar vergisi yüzde 14 civarında. Kaldı ki 2023 bütçesinde 994 milyarın 800 milyarlık bir vergi olduğu düşünülürse bu vergi, sermayeden alınmayan vergiyi ifade ediyor. Sermayeden vergi almayan devlet, onu da dolaylı biçimde ekmekten sudan ilaçtan vahşice takip etmeye devam ediyor.

Bu sebeple orta vadede bir taraftan yerel seçimleri almaya dönük popülist politikalar yoğunlaşırken öte yandan da halkın yoksulluğunun çok fazla boyutlanacağı ve seçimlerden sonra IMF’siz bir IMF reçetesi gündeme gelecek. Biz o sebeple bu vergideki adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını savunuyoruz. Verginin yeni anlayışla toplanması ve en üst gelir diliminden daha fazla olmak üzere bir servet ve rant vergisinin mutlaka hayata geçirilmesinin temel öneme sahip olduğunu sürekli ifade ediyoruz.

Enflasyonu düşürmeye ilişkin yaklaşımlar sınıfsal yaklaşımlardır ve bu yalnızca para ve maliye politikalarına devredilebilecek bir alan değildir. Bunu HDP olarak; demokratik ekonomi programımızda ifade ettik. İşsizliğin kalıcı olarak ortadan kaldırılacağı, kamusal yatırımlara ağırlık verilecek, adil bir gelir ve servet dağılımını temel alan bir ekonomi politikasına ihtiyacımız var.

Yine yaşanabilir bir ücret rejimine yönelmek gerekiyor. Zaruri mallardaki fiyatların mutlaka dondurulması, gıda ve ısınma gibi etkin fiyat kontrollerinin yapılması gerekiyor. Enerji başta olmak üzere kamusal varlıkların tekrar kamulaştırılması gerekir. İstihdam desteği sağlanmalı, yoksullara yönelik nakit destekler ve temel gelir güvencesi sağlanmalı, karlara üst sınır getirilmeli. Anti tekel düzenlemeler planlanarak enflasyon düşürülmelidir.

Yoksullardan daha fazla vergi alarak bütçe açığını kapatmaya çalışmak, enflasyonu daha boyutlandırmak bu yükü yoksulların boynuna yüklemek fasit dairedir. Enflasyonun düşmesi sınıfsal bir tercihtir ve temel olarak en yoksulları vurduğu için sınıfsal bir zaviyeden yaklaşmak gerekir. Önümüzdeki dönem, özellikle bu yaz döneminde Türkiye’de gıda fiyatlarının giderek arttığı dikkate alınırsa -ki yazın düşmesi beklenir- dünyanın tersine bu fiyatların giderek arttığı göz önünde bulundurulursa çarşı ve pazarın el yakacağını görmek mümkün.

Yaklaşan yerel seçimlere dayanışma ekonomilerinin örgütlendirilmesi, koopetariftçiliğin yaygınlaştırılması mantığıyla gitmek, demokratik ekonomi anlayışımızın temeli olacaktır. Bu fasit dairede HDP ve Yeşil Sol Parti’nin halkımızla birlikte olduğunu, her türlü dayanışma ilişkisine hazır olduğunu, elbirliğiyle bu sermaye dostu halk düşmanı politikaları yenilgiye uğratacağımızı belirtiyoruz.”

Paylaşın

Cumartesi Anneleri/İnsanları Yine Engellendi: Onlarca Gözaltı

Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 956. hafta eylemi Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararına rağmen yine polis tarafından engellendi. Edinilen bilgilere göre en az 47 kişiyi gözaltına alındı.

Haber Merkezi / Galatasaray Meydanı’nda 1995 yılından beri oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri/İnsanları, 957. hafta eylemlerinde yine polis tarafından engellendi.

Meydana yürüyen Cumartesi Anneleri/İnsanları’na müdahale eden polis, en az 47 kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlardan isimleri öğrenilenler şöyle:

Hanife Yıldız, İkbal Eren, Besna Tosun, Maside Ocak, Ayşe Gülen Eyi, Mikail Kırbayır, İrfan Bilgin, Ali Tosun, Hüseyin Ocak, Eren Keskin, Gülseren Yoleri, Ümit Efe, Hüseyin Küçükbalaban, Sevinç Koçak, Gülseren Yoleri.

Sosyal medya hesaplarından açıklama yapan Cumartesi Anneleri/İnsanları şöyle dedi: Anayasa’nın emredici hükümlerini uygulayın; keyfi ve dayanaksız iddialarla, hukuk dışı yöntemlerle Cumartesi Annelerini engellemeye son verin!

AYM kararı neydi?

Cumartesi Anneleri/İnsanları’ndan Maside Ocak, 700. haftadaki (25 Ağustos 2018) polis şiddetini AYM’ye taşıdı.

Maside Ocak başvurusunda “24 yıldır süren etkinliğin barışçıl bir şekilde yapıldığını, yasaklamaya ilişkin herhangi bir tebligat yapılmadığını ve bunun yanı sıra kolluk gücünün orantısız güç kullanarak toplantıyı dağıttığını, müdahale ve gözaltı sırasında yaralandığını belirterek kötü muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğini” dile getirdi.

Yüksek mahkeme “kötü muamele” iddiasını reddederken, Anayasa’nın 34. maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Maside Ocak’a 13 bin 500 TL manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Karar oy çokluğuyla çıktı. Karara karşı oy kullanan tek isim ise İçişleri Bakanı yardımcısı iken AYM üyeliğine atanan Muhterem İnce oldu.

Cumartesi Anneleri/İnsanları

12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehaneye durdukları bir taksi şoförünü öldürerek aynı taksiyle kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar.

15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.

21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra Hasan Ocak ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu.

Ceset, Hasan gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti. Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü ve ilk kez 27 Mayıs’ta 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray önünde oturma eylemi yaptı.[1]

Nadire Mater’in de aralarında bulunduğu “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasını yürüten bir grup Hasan Ocak’ın cesedinin bulunmasıyla “Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım.” fikrini ortaya koydu.

Oturma eyleminde “örgüt pankartı olmayacaktı, slogan atılmayacaktı ve her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı.” Medya oturan insanlara “Cumartesi Anneleri” adını taktı.

Paylaşın

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Korkaklar Zafer Anıtı Dikemez

İDEF’23 16’ncı Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı Kapanış Töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Son 21 yılda dünyada belki de hiçbir ülkenin karşılaşmadığı engellerle karşılaştık. Gizli açık ambargolara maruz bırakıldık. Haksız ve hukuksuz kısıtlamaların muhatabı olduk. Çifte standardın, adaletsizliğin, ahde vefasızlığın daniskasını yaşadık. Ama bunlar karşısında yılmadık, pes etmedik, yolumuzdan asla dönmedik” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorunda olduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadık. Her zaman şu inançta olduk, korkaklar zafer anıtı dikemez. İnanmış yüreklere kimse set çekemez. Azmin ve gayretin önünde hiçbir güç duramaz, iman varsa, irade varsa Allah’ın izniyle imkan da vardır. İşte bu anlayışla hareket ederek hamdolsun 21 sene önce hayali dahi kurulamayan nice başarıya nice zafere fuarda bugün gururla tanıtılan nice savunma ürününe imza attık.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TÜYAP Fuar Merkezi’nde, İDEF’23 16’ncı Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı Kapanış Töreninde konuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasında şunları kaydetti;

“16. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı IDEF’in kapanışında sizlerle beraber olmaktan duyduğum memnuniyeti özellikle ifade etmek istiyorum. Fuarımızın açılış törenine video mesaj marifeti ile iştirak etmiştim. Kapanış programında sizlerle bir araya gelmeyi özellikle arzu ettim. Fuara katılmak üzere Türkiye’yi ve güzel İstanbul’umuzu teşrif eden tüm misafirlerimize tekrar hoşgeldiniz diyorum.

Fuarın ülkemiz, firmalarımız ve dostlarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Milli Savunma Bakanlığı’mızı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Güçlendirme Vakfı’nı ve Savunma Sanayii Başkanlığı’mızı yoğun bir hazırlık sürecinden sonra fuarımızı başarıyla düzenledikleri için ayrıca tebrik ediyorum. Fuara katılan firmalara ve fuarda gerçekleştirilen etkinliklere destek veren tüm kurum ve kuruluşlarımıza ise özellikle teşekkür ediyorum.

Kamu-özel sektör arasındaki yakın işbirliğinin önemini burada bir kez daha gördük. Salı günü başlayan ve dört gün süren fuarımıza bu sene ilgi oldukça yüksek. Dünyanın 81 farklı ülkesi ile birlikte NATO, Afrika Birliği ve Türk Amerikan İş Konseyi’nden katılım oldu. Aynı şekilde fuara 189 heyeti temsilen 741 heyet üyesi iştirak etti. Fuarımızda 689’u yerli, 772’si yabancı olmak üzere bin 461 firma yer aldı. Yüzde 15’i yabancı olmak üzere 100 binden ziyaretçiyi ağırlayan IDEF’23 sektöre damgasını vurmayı yine başardı.

Fuar tarihi açısından çok da uzun olmayan 30 yıllık zaman zarfında IDEF sektörün kalbinin attığı küresel bir markaya dönüşmüştür. Türkiye için önemli bir kazanım olan bu gerçeği, katılımcı ve firma sayısının yanı sıra ürünlerimizin genişleyen yelpazesi de teyit ediyor. Türk Savunma Sanayii’nin adeta görücüye çıktığı fuar süresince farklı kategorilerde 200’e yakın sistem ve alt sistemin tanıtımı yapıldı.

IDEF’23 iş bağlantıları açısından da hamdolsun oldukça verimli geçti. Şimdiye kadar katılımcı şirketler, yabancı heyetler ve Türk tedarik makamları arasında 5 bin iş görüşmesi gerçekleştirildi. Ayrıca 4 gün boyunca 120 tanıtım programı, iş birliği protokolü ve sözleşme imza töreni düzenlendi. Bunların haricinde daha pek çok temasa, görüşmeye, iş bağlantısına, irtibat tesisine fuarımız vesile oldu.

IDEF’in başarı çıtasını daha da yükseltmesinden memnuniyet duyuyoruz. Fuarın ülkemize ve sektörümüze yakışır şekilde icrasına destek veren hiçbir kardeşimi gözardı edemeyiz. Ama buraya destek veren kardeşlerime, firmamıza ve kurumumuza şükranlarımı sunuyorum. Elbette IDEF’23 deki başarımızı aldık, Türkiye’nin gurur hanesine yazdık. Ama aynı zamanda bugünden itibaren daha büyük hedeflere yelken açtık.

Önümüzde çok iyi değerlendirmemiz gereken 2 senemiz bulunuyor. İnşallah bu süreyi kamusu ve özel sektörü ile en etkin, en verimli şekilde kullanacağız. Başlayıp belli bir aşamaya getirdiğimiz projelere hız vereceğiz. Sektörün ihtiyaçlarını tespit edip, özgün çözümler geliştireceğiz. Ürün yelpazemizle birlikte rekabet gücümüzü de artıracağız.

MOKAP olarak sergilenen ürünlerimizi kullanıma ve satışa hazır hale getireceğiz. Sadece bunlarla kalmayacak, kendi alanında çığır açan, sektöre yön veren ileri teknolojiye sahip yeni ürünlerle tüm dünyanın huzuruna çıkacağız. 17. IDEF’in işte bu hedeflerimizi gerçeğe dönüştüreceğimiz bir platform olabilmesi için çalışmalarımıza şimdiden başlayacağız.

“Son 21 yılda başardıklarımıza bakarak iddialı konuşuyoruz”

Buradaki tüm firmalarımızın adeta bir akıncı ruhu ile işine ve projesine dört elle sarılmasını bekliyorum. Yalan tüccarlarına ve şeamet tellallarına asla kulak asmayacağız. Hedeflerimize odaklanarak bir sonraki IDEF’i her bakımdan sektörümüz açısından yeni bir sıçrama tahtası haline getireceğiz. Bunları söylerken kesinlikle hamaset yapmıyoruz. Son 21 yılda başardıklarımıza bakarak böyle iddialı konuşuyoruz.

Savunma sanayii alanında katettiğimiz mesafe bizim hem referansımız hem ilham kaynağımız hem de neleri yapabileceğimizin müjdecisidir. Ülkemizi takip edenler son 21 yılda Türkiye’nin özellikle savunma sanayii alanında yazdığı başarı hikayesinin en yakın şahididir. Kurumlarımız, firmalarımız ve vatandaşlarımız ise bu hikayenin aktörleri olarak sürece tanıklık ettiler.

Gerçekten son 21 yılda dünyada belki de hiçbir ülkenin karşılaşmadığı engellerle karşılaştık. Gizli açık ambargolara maruz bırakıldık. Haksız ve hukuksuz kısıtlamaların muhatabı olduk. Çifte standardın, adaletsizliğin, ahde vefasızlığın daniskasını yaşadık. Ama bunlar karşısında yılmadık, pes etmedik, yolumuzdan asla dönmedik.

Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorunda olduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadık. Her zaman şu inançta olduk, korkaklar zafer anıtı dikemez. İnanmış yüreklere kimse set çekemez. Azmin ve gayretin önünde hiçbir güç duramaz, iman varsa, irade varsa Allah’ın izniyle imkan da vardır. İşte bu anlayışla hareket ederek hamdolsun 21 sene önce hayali dahi kurulamayan nice başarıya nice zafere fuarda bugün gururla tanıtılan nice savunma ürününe imza attık.”

Paylaşın

YSP’li Meral Danış Beştaş: Toplum Büyük Bir Buhranın İçinde

Ekonomideki gelişmelere ilişkin değerlendirmede bulunan Yeşil Sol Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Herkesin hepimizin marketlere, manavlara ya da pazarlara gittiğinde gördüğü yüksek fiyatlarla hala şaşırmaya devam ettiğini biliyoruz. Ben de gidiyorum marketlere pazarlara. Daha önce 5-10 liraya aldığımız bir sebze, domates salatalık biber şuan 30-40 lira. Geçen markete gittim, meyvelere yaklaşılmıyor bile, kilosu 50-60 liradan başlıyor” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Yoksul yurttaşlar ki Türkiye toplumunun yüzde 70’inden fazlasından söz ediyoruz, artık erik, kiraz, şeftali yiyemiyor. Bırakalım bunları, kahvaltılık peynir alamıyor. Eskiden 10 kiloluk aldığı peynirleri şimdi küçük küçük parçalar halinde yarım kilo ya da 250 gramla alarak çocuklarının asgari düzeyde de olsa bu besinlerden faydalanması yoluna gidiyor. Bu korkunç bir tablo, insanlar boğazından kısıyor. Asgari ücretlileri, hele hele çalışamayanları düşünecek olursak Türkiye toplumu büyük bir buhranın içinde ve yaşam mücadelesi veriyor.”

Yeşil Sol Parti (YSP) Erzurum Milletvekili ve Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündem ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Beştaş’ın açıklamaları şu şekilde:

“Yüksek Enflasyonun nedeni, AKP ve MHP iktidarının kendisidir, yürüttükleri politikalardır. Sermayeden, ranttan ve savaştan yana bir iktidar enflasyonda düşüşü yakalayamaz. Daha düne kadar “enflasyon sebep, faiz sonuçtur” diyen ve faizi artırmayacağını söyleyenler bugün 180 derecelik dönüşle bu politikaları nerelere kadar vardığını göstermiş oldu. Merkez Bankası’nın en temel görevlerinden biri, fiyat istikrarını sağlamaktır. Oysa şu anda fiyat istikrarı kalmadı. Diğer yandan hükümete doğrudan bir eleştiri olduğunu söyleyebiliriz.

Merkez Bankası Başkanının açıklaması, iktidarın politikalarına da bir eleştiri içeriyor. Mevcut politikaların, enflasyonun yükselmesine sebep olduğunu söylemiş oluyor aslında. Aslında iktidar vergileri arttırdıkça biz zorda kalıyoruz, “Biz enflasyon oranını düşüremiyoruz” diyor. Artık onların arasında nasıl bir iletişim, politik tutarlılık ya da bağımlılık ilişkisi var; bunları sizin takdirinize sunuyoruz. Merkez Bankasının bağımsız olmadığı her geçen gün zaten bildiğimiz bir şey. Tekrar tekrar öğrenmiş oluyoruz.

Bu sabah yeni bir gelişme daha oldu TÜİK verilerine göre 2023 Ocak-Haziran dönemlerinde dış ticaret açığı yüzde 18,7 oranında arttı ve 51 milyar 577 milyon dolardan 61 milyar 235 milyon dolara yükseldi. Bu sabahki yeni gelişme de bu. Yine 2023 Ocak-Haziran dönemine göre bir önceki yılın oranlarına göre azalarak ihracattan söz ediyorum-123 milyar 341 milyon dolar ithal yüzde 4,1 oranında arttı, 184 milyar dolara yükseldi. İthalatın herhalde 4 katı arttığını görmüşsünüzdür.

Bunları söyledikçe millet yoksullaşıyor, siz denedikçe millet parça parça ekmeğe muhtaç hale geliyor. Akaryakıt fiyatlarına da bir zam daha geldi. Bu gece yarısından itibaren motorinin litresine 1 lira 45 kuruş zam geldi. Akaryakıt zamlanmaya devam ediyor. Akaryakıta yapılan zamlar duracak gibi durmuyor. Bunu herkes ifade ediyor. Akaryakıta zam demek, hayatın her alanındaki ihtiyaçlara zam gelmesi anlamına geliyor. Çiftçiler üretim yapamıyor, taksi ve ulaşım fiyatları artıyor, çocukların servis ücretleri, uçak fiyatları artıyor. Sebze ve meyvede ulaşım fiyatı arttığı için oraya doğrudan yansıyor. Bunu hepimiz hayatımızda görüyoruz. Akaryakıt fiyatlarının artması daha çok yoksullaşmak demek. Daha çok yoksullaşıyoruz.

Erdoğan’ın 35 yıl önce söylediği bir sözü hatırlatmak istiyorum: “Ekonomide kaide alım gücüyle ölçülür” demişti. “Sadece akaryakıttaki fiyat tabelasına bakarak bizim ülkemiz ucuzdur kimse demesin” demişti.  Sanırım Mehmet Şimşek, Erdoğan’In bu eksi söylemlerini bilmiyor Çünkü kendi hala akaryakıtta Avrupa’nın en ucuz ülkesi olduğumuz yalanıyla milleti yanıltmaya çalışıyor. Erdoğan ile sohbet etmesini öneriyoruz. Kesinlikle bu zamları kabul etmeyeceğiz, alışmayacağız ve vatandaş da bunu sineye çekmeyecek; konuşmaya, itiraz etmeye, tepki vermeye, demokratik itirazlarını her yerde ifade edecek. Biz de yanlarında olacağız, bu mücaedeleyi hep birliktte yükseteceğiz.

Gıda enflasyonu zaten rekor düzeyde OECD birincisiyiz. Tarım ülkesi sözde Türkiye. Bu konuda başarılamayan bir şeyi daha başardı AKP. Dünya Bankasının dediğine göre, Türkiye gıda enflasyonunda 10’uncu sırada. Olumsuz gelişmelerde ilerideyiz, olumlu gelişmelerde en gerilerdeyiz. Bu başarı da AKP iktidarına ait. Gıda enflasyonu ile birlikte tabii ki çiftçilerin durumunu göz ardı etmememiz lazım. “Çiftçilerin üretim yapmaması için iktidar elinden gelen herşeyi yapıyor” desek yanılmış olmayız.

Çiftçinin ürününü tarlada bırakan AKP iktidarı dışarıdan tarımsal ürün ithal ediyor. İçerideki çiftçiler ne yapıyor? Borçla bile olsa üretim yapmak istiyor yüksek girdi fiyatlarıyla. Ama ürettiklerini satamaz duruma gelmiş, TMO’dan randevu bile alamıyor, alsa bile 1 ay sonrasına randevu alabiliyor. Stoklayamıyor borç altındayken. Böylece tüccarlara satmak zorunda kalıyor.  İktidar tüccarların insafına bırakıyor çiftçileri. Bu da çiftçilerin ne kadar büyük bir mağduriyet yaşadığını gözler önüne seriyor. Bu durumda Türkiye’nin gıda enflasyonunda birinci olması şaşırtıcı değil ve bu durum gittikçe derinleşecek.

“Türkiye toplumu büyük bir buhranın içinde”

Gıdada herkesin hepimizin marketlere, manavlara ya da pazarlara gittiğinde gördüğü yüksek fiyatlarla hala şaşırmaya devam ettiğini biliyoruz. Ben de gidiyorum marketlere pazarlara. Daha önce 5-10 liraya aldığımız bir sebze, domates salatalık biber şuan 30-40 lira. Geçen markete gittim, meyvelere yaklaşılmıyor bile, kilosu 50-60 liradan başlıyor. Yoksul yurttaşlar ki Türkiye toplumunun yüzde 70’inden fazlasından söz ediyoruz, artık erik, kiraz, şeftali yiyemiyor. Bırakalım bunları, kahvaltılık peynir alamıyor.

Eskiden 10 kiloluk aldığı peynirleri şimdi küçük küçük parçalar halinde yarım kilo ya da 250 gramla alarak çocuklarının asgari düzeyde de olsa bu besinlerden faydalanması yoluna gidiyor. Bu korkunç bir tablo, insanlar boğazından kısıyor. Asgari ücretlileri, hele hele çalışamayanları düşünecek olursak Türkiye toplumu büyük bir buhranın içinde ve yaşam mücadelesi veriyor. Bunlardan biri de tabii ki kira artışları. Artan enflasyon kiraları sürekli artırıyor. Kiracılar dertli. Bu sabah okuduğum bir habere göre, galiba 4,5 milyon civarında davaya dönüşmüş ev sahiplerinin kiracıları tahliye etmek için açtıkları davalar var.

Artık barınma sorunu var en temel sorunlardan biri. Hele hele Eylül ayında üniversiteler açılacak, öğrenciler geçen sene parklarda yatıp kalktılar kış aylarında. Bu da mümkün değil. Yurtlarda da yer yoksa üniversite öğrencilerinin barınma sorunu da diğer bütün büyük meseleler gibi önümüzde duruyor. Biz barınmanın temel bir hak olduğu gerçeğini bu konuda mutlak suratle iktidarın popülist söylemlerle “yüzde 25’e indirdim” gibi yaklaşımlarla bu meseleyi çözemeyeceğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Bunun bütüncül bir politika gerektiğini biliyoruz, savaşa ranta ve sermayeye dayanan bu ekonomi politiğin kesinlikle değişmesi gerekiyor. Bunun için mücadelemiz devam ediyor.

Sağlık da temel bir hak ve ilaç fiyatları sürekli zamlanıyor. En son yüzde 30 oranında zam yapıldı. Sahada çalışırken birkaç eczaneye girdim Erzurum’da hastalar ile bizzat konuştum, ilaçlarını bırakın zamla almayı zamlı halde bulamıyorlar. Eczaneler ilaç krizi yaşıyor. Bu sabah da Meclis arkasında bir eczane var. Sıraya giriyor insanlar, ilaç bulamıyor, bulduğu ilacı da alamıyor. Sağlık hakkı da tamamen rafa kaldırılmış durumda. Bu sefalet koşullarında yeterince besin alamadığı için insanlar hastalanıyor, şimdi de ilaçlara zam yapılarak tedavileri de engellenmiş oluyor. Başta kanser hastaları da olmak üzere çok ciddi bir mağduriyet var, çok ciddi başvurular geliyor. AKP yoksullara değil ölümü reva görüyor. Bu sağlık konusundaki yaklaşımı da bunu ortaya koyuyor. İktidar da zenginden yana.

“Asgari ücretin yoksulluk sınırı baz alınarak belirlenmesi gerekiyor”

Emeklilerin durumu da çok vahim, 15 milyon emekli şu anda açlıkla boğuşuyor. Evleri yoksa zaten yaşama şansları yok. Sokakta, parkta bir yakınlarının yanında kalmak zorunda kalıyorlar. AKP Genel Başkanı ne diyor? “Yılbaşında çözeceğiz” diyor. 6 ay ne yapsınlar? Ağaç kökü mü yesinler, dilensinler mi? Ne yapsın bu emekliler? “6 ay sonra çözeceğiz” diyor şimdiki gibi göstermelik bir artış yapacak, “yüzde 25 artış yaptım” dedi. Kök rakama yansımadığı için zaten çoğu emeklinin maaşı artmadığı gibi 100 -200 gibi rakamlarla emeklilerle dalga geçiliyor. En azından asgari ücretin yoksulluk sınırı baz alınarak belirlenmesi gerektiğini savunduk, savunmaya devam ediyor. Bu da yaklaşık 17 bin liralık tutara denk geliyor.

İktidar istediği zaman bütün çalışmalara kaynak bulabiliyor; ama emekliler, yoksullar, işçiler, öğrenciler, gençler, çiftçiler söz konusu olunca maalesef “bu kaynakları bulamıyorum” diyor. Büyük yalanlarına devam ediyorlar. Sorun kaynak sorunu değil, ekonomik politik tercihlerinizdir. Bu tercihleri değiştireceğiz, Meşruiyet krizi yaşadığınız bir dönemde sakın seçimden çıktık demeyin. Çünkü seçimde halkı aldatarak, türlü hilelerle aldığınız oylarla belki çıktınız seçimlerden; ama seçim sonrası politikalarınız meşruiyetinizi, yitirdiğinizi herkese gösteriyoruz. Bunu kabul etmeyecek vatandaşlar.

Öte yandan ciddi bir DEDAŞ zulmü devam ediyor. Özellikle DEDAŞ, 6 ilde elektrik veriyor. Kürt halkının, bölgede yaşayan halkın buna ilişkin dönem dönem ciddi tepkileri oluyor, yol kapatmaya varan tepkileri oluyor. Fakat elektrik faturaları her zaman olduğu gibi ederinden daha fazla geliyor. Neden kayıp olarak gördüğü harcamaları elektrik faturalarına yansıtıyor? Yaptığımız sohbetlerde şu rakamları duyduk: “Bu ay elektrik borcum 5 bin geldi, 7 bin geldi 3 bin geldi” diye. Evlerden söz ediyorum.

Diyarbakır’da evim var, iletişim kurduğumuz insanlardan bu rakamlar geliyor. Kayıp harcamaları da faturalara yansıtarak haksız kazanç sağlıyorlar. Bu konuda bir kişinin elektrik borcu yüzünden bütün köyün ya da mahallenin elektrikleri kesiliyor. Elektriği kesilen abonelerin elektrik numaralarını alarak DEDAŞ’ı aradı arkadaşlarımız. Elektrik borcu gözükmüyor; ama elektrikler kesik. Neden? Çünkü keyfiyet var. Bir kişi ödememişse borcunu bütün bir köyü ya da mahalleliyi bu konuda cezalandırabilir. İşte saray usulü yönetimin başka bir yansıması. “Şirket gibi yönetmeli” demişlerdi, şimdi sarayı da, şirketi de halkı eziyor.

Şimdi herkes bu keyfiyeti kendinde hak görüyor. DEDAŞ da bu kurumlardan bir tanesi. Şu Anda Diyarbakır, Mardin, Urfa ve Siirt’te sıcaklık 40 dereceyi aşmış durumda. Sıcaklığın olduğu kentlerde sular da kesiliyor. Adeta hem susuzluk hem elektriksizlikle  insanlar ölüme mahkum ediliyor. Açlıkla boğuşan insanlar var. Çiftçilerin, elektrik olmadığı için ürünlerinin tarlada kaldığını, hayvanların telef olduğunu biliyoruz. Şimdi “Eti Polonya’dan, tahılı bilmem nereden alalım” diyor ama kendi çiftçisine bu koşulları reva gören bir AKP iktidarı var.

Sanırım Türkiye yüzyılının muhteşemliği burada! Asıl muhteşemlik, altta yatan açlıkta, susuzlukta, yoksullukta görülüyor. Kamuoyuna da yansıdı; STK’lar, meslek örgütleri, vekillerimiz DEDAŞ’ın hiçbir yetkilisiyle görüşme yapamıyor, randevu alamıyor. Saray’ın arkasına sığınmışlar, halka zulmediyorlar. Bu şirketler Kürt illerinde zulüm iktidarının birer parçası olarak çalışıyor. Sonuç! Ortaçağ’ı aratmayan derin bir karanlık. Ama bu karanlıktan tabii ki çıkacağız.

Viranşehir’de defalarca köylülere saldırıldı, plastik mermi, TOMA, biber gazı kullanıldı ve 4 çiftçi tutuklandı. İşkence görenler oldu. Düşünsenize 21’inci yüzyılda çiftçisine elektrik; köylüsüne su veremiyor, bunu protesto edince de tutuklanıyor. Derdi ne? Protestoların önünü kesmek! Kesemeyeceksiniz bu protestoları! Bu sivil itaatsizlikler adım adım büyüyecek ve altınızdaki koltuklar kaymaya devam edecek. DEDAŞ işçileri de iş bırakma eylemi gerçekleştirdiler. Ücretlerini alamıyorlar. 6 ilde 2 bin kişinin katılımı ile iş bırakma eylemleri oldu.

Düşünün bu eylemlerde Urfa vekilimiz Ferit Şenyaşar’a selam verdikleri içien işçiler işten çıkarıldı. Böyle bir faşizm ikliminde yaşıyoruz. Bunun karşılığında biz vekiller olarak daha çok gideceğiz, onlarca vekilimizle beraber bütün direnenlerin yanında olacağız. Siz istediğiniz kadar bu zulüm aygıtını işletmeye devam edin, ama bu gerçek yüzünüz mücadele gerçekliği karşısında gizlenemeyecek. Toplum sizi tanıyor. AKP’nin Urfa vekilleri ve iktidar “su sorununu, elektrik sorununu çözeceğiz” diye habire propaganda yapıyor. Şimdi hiçbir şekilde çıtları çıkmıyor, ama bu halk bunun hesabını size bırakmayacak.

“Yangınları kontrol altına almayan iktidar ormanları imara açılıyor”

Akbelen ormanlarındaki direniş devam ediyor; ama maalesef ağaç kesimleri de devam ediyor. Hergün meteorolojik uyarılar var. Ciddi bir iklim krizi yaşanıyor, sıcaklıklar artıyor, ama doğa talanı da devam ediyor. Bütün yaşam alanlarımız iktidar eliyle sermayenin hizmetine sunuluyor. Orman Genel Müdürlüğünün açıkladığı verilere göre Türkiye’de 1-21 Temmuz arasındaki 20 günlük sürede 295 orman yangınında 3 bin 160 hektar alan zarar görmüş. Çanakkale, Manisa, Balıkesir, Kütahya’dan yangın haberleri gelirken Antalya’da yangın hala kontrol altına alınamadı. Diyarbakır’da son 6 ayda 25 orman yangını oldu. Tedbir almıyorlar, ranta çevirmek için hiç vakit kaybetmiyorlar. Ne yapıyorlar?

Ormanları imara açıyor, maden sahası ilan ediyor ve şirketlere pazarlanıyor. Kürdistan coğrafyasında yakılan ve yanan ormanların yerine karakollar inşa ediliyor, batıda ise mesela Akbelen’de de oteller inşa ediliyor. Akbelen, maden sahasına çevrilmiş. Bodrum’da, başka yerlerde oteller inşa ediliyor. Evet doğuya kalekol, batıya rant alanları açılıyor. Bu da büyük büyük otellerin dikilmesi sonucunu doğuruyor. Hatay’da büyük bir deprem yaşayan zeytinliklerine göz diken ve hiçbir şekilde arlanmayan bir iktidarla karşı karşıyayız.Tek bir dertleri var, daha çok kazanç daha çok sermaye ve zenginleri daha çok zengin etmek; onun dışında gözleri hiçbir şey görmüyor.

Dünden beri birkaç gündür Cudi’de ormanlar yanıyor ama, Cudi’deki ormanların yanmasının sadece iklim krizi ile bağlantılı olmadığını gayet iyi biliyoruz. Türkiye’nin yaşadığı savaş gerçekliği var. Kürt sorununda savaş politikalarının sonucudur bunlar. Kalekol inşaatları da o yakılan ormanların yerine dikiliyor ve oralardan da rant sağlanıyor. Aslında her ikisinde de yine rant gerçekliği var, iktidarının devamını sağlama iradesi var. Savaş da bir rant aracı oldu. Sermayedarlar kalekol inşaatlarından büyük paralar kazanıyorlar, ama aynı zamanda Kürtlerin, Kürt halkının yaşam alanları da yerle bir ediliyor.

Rant, savaş ve talan düzeni kol kola yürüyor. Biz Cudi’deki ormanları da, Akbelen’deki ormanları da savunmaya devam edeceğiz. Biz ağaçlara sarılanların yanında olmaya devam edeceğiz. Ağaçları kesenlerin karşısındayız. Bu mücadeleyi büyüteceğiz. Geçen gün Eş Sözcümüz İbrahim Akın ve milletvekillerimiz Akbelen’deydi. Orada özel şirketlerin özel güvenlik birimiymiş gibi jandarmalar saldırmakta beis görmedi. Biz bu saldırıları protesto etmekle kalmayacağız, ordada olmaya devam edeceğiz.

Bugün de vekillerimiz Akbelen’de. Ağaçları savunan kadınların, gençlerin yanında. Ağaçları korumak için yan yana duruşumuzu bırakmayacağız. Özel şirketlerin bekçiliğini yapanlara şunu söylemek istiyorum. O özel şirketleri korumakla kendi vatandaşınızı ölüme mahkum ediyorsunuz. Toprağı, suyu, ağacı savunanlar olarak bizim alnımız açık, başımız dik. Ama sizin başınız yerden kalkmayacak, bunu savunamayacaksınız!

Son olarak bir nafaka gündemi var. O konuda da dehşet bir tartışma devam ediyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı çıkmış sanki bu ülkede kadınlar hergün öldürülmüyor, sanki kız çocukları herhangi bir ilde taciz ve tecavüze maruz kalmıyor gibi konuşuyor. Daha dün kadınları taciz edenleri serbest bırakan infaz düzenlemesi geçti bu Mecliste. Kadınların yaşadığı binlerce sorunu tartışmayan Aile Bakanı, çıkmış “nafaka konusunda düzenleme yapacağım” diyor. Yok efendim erkekler mağdur oluyormuş. Süresiz nafaka ödemeye mecbur bırakılıyorlarmış. Ne kadar cahilce! Büyük bir cehalet diyecem, ama sözümü geri alıyorum. Bu cehalet değil, bilinçli bir tercih. Bu, erkek iktidarın yanında olmak, erkekliği savunmaktır. Bir kadına bunu söylemekten büyük bir rahatsızlık duyuyorum.

Ama Aile Bakanına çağrıda bulunuyorum; sizin göreviniz erkekleri korumak değil, erkek egemen sistemin bekçiliğini yapmak değildir. Sizin göreviniz milyonlarca kadının, bu toplumun yarısı olan bizlerin yaşadıkları sorunlara, sıkıntılara, cinayetlere karşı tutum almaktır. Medeni Kanunu da bilmiyor, böyle bir Aile Bakanı olabilir mi? Aslında istifa etmeli 175 ve 176’yı bir okusun.. Orada nafaka cinsiyete göre ayrılmıyor, yoksulluğa düşen taraf diyor.

Yani boşanma sonucunda kim yoksulluğa düşecekse, “kadın düşecekse erkek kadına; erkek düşecekse kadın erkeğe nafaka ödesin” diyor. Bunu niye kadın üzerinden kuruyor? Çünkü yoksulluğa düşen taraf hep kadın oluyor. Sizin politik tercihleriniz, yaklaşımınız sebebiyle toplumsal cinsiyet eşitsizliği var. O kadar korkuyorsunuz ki kadınlardan yasalardaki toplumsal cinsiyet kavramlarını değiştiriyorsunuz. Ama korkun bizden! Gerçekten değşitireceğiz bu iktidarı, sizi de göndereceğiz. “Süremiz var” demeyin, kadınlar bunların farkında. Hakikatten sinirlenmemek mümkün değil.

“En büyük mücadele alanlarımızdan biri kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesi olacak”

Erkekler nafaka ödememek için -kendi meslek hayatımdan biliyorum- kendi üzerlerine ev, araba almazlar; maaşlarını gizlerler, başkasının üzerine yaparlar. Nafakanın düşürülmesi için dava açarlar. Kadınlar da 2-3 bine “şimdi biraz artmıştır-mahkum ediliyor. Kadınlar çalışmaya başlayınca o nafaka kesiliyor zaten. Hakim niye süresiz nafaka kararı veriyor çünkü ne zaman yoksulluğa düşecek ne zaman iş bulacak yeni bir hayat kuracak bunu bilemez ki hakim. Ama evliliğin iki tarafı da bu davayı açma hakkına sahiptir.

Ayrıca kadınlar nafaka almak için boşanıyormuş. Gülünç diyemiyorum, çok acı. İnsanlar, kadınlar evlendikleri eşlerinden para almak için boşanıyor olabilir mi? Ayda 3-5 bin almak için kadınlar nasıl boşanır? Sizin derdiniz bu değil, sizin derdiniz kadınlar şiddet görse de evliliği devam etsin, boşanmasın, itaat etsin, çalışmasın, kadın kimliği ile toplumsal yaşamda yer almasın. Sizin derdiniz bu! Kadınları yok sayıyorsunuz, kadının adı yok sizin iktidarda. Öyle bir hale getirdiniz ki bir kadına söyletiyorsunuz bunu.

Dünya kadar kadın sorunu varken bunu yapmanız utanç verici. Bence o koltukta oturmasın! Kendi yaşamımdan biliyoru. Kız çocukları evli midir, okutuyor mu, okutuyorsa nerede okuyor, kadınların çalışmasına karşı mı, evlenince kocasına bağımlı mı kalsın sorularına bir yanıt versinler. Kadınların yaşadıklarını hepimiz biliyoruz. Evsiz, barksız kalıyor, ailesinin yanına gitmek zorunda kalıyor. Kadını yok sayan bu politikayı asla tasvip etmedik, etmeyeceğiz. En büyük mücadele alanlarımızdan biri de kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesi olacak.”

Paylaşın

İmamoğlu’ndan Cesur Ve Demokratik Liderlik Vurgusu

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Yeni ve demokratik bir siyasi hayatın inşası bir kez daha Türkiye’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP)  kendini köklü bir şekilde yenileyerek önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına cevap vermesiyle mümkündür” ifadeleriyle, demokratik ve cesur liderlik vurgusu yaptı.

Ekrem İmamoğlu, “Demokratik liderlik başta Kürt ve Alevi sorunu olmak üzere ülkenin açık yaralarını iyileştirmek için gerekli zemini titizlikle inşa eder. Risk almaktan kaçınmaz. Ülkemizin birlikteliğini güçlendirecek çözümler için cesur ve kararlı bir irade ortaya koyar. Bu irade Türkiye’nin köklü dönüşümü için kaçınılmaz bir yükümlülüktür” ifadelerini kullandı.

İBB Başkanı İmamoğlu, “Güçlü liderlik kararlılık, tutarlılık, samimiyet, toplumla duygudaşlık kurma becerisi, toplumun derdini dert edinme hassasiyeti, toplumdaki farklı fikirleri bir bütünlük içinde sentezleme kabiliyeti, toplumsal sorunlar ve farklı pozisyonlara yönelik yüksek duyarlılık gerektirir” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu Gazete Oksijen için bir yazı kaleme aldı. İmamoğlu yazısında “Toplumun yenilenme, değişim ve dönüşüm arzusunun gerisinde kaldık. Milletimizi yorgun, ferini kaybetmiş, köhne ama köhneleştikçe daha da baskıcı hale gelen bu iktidara teslim ettik” ifadelerini kullandı.

“Önümüzdeki dönemde hatalarımızdan dersler çıkarıp milletimizin değişim arzusunu hayata geçirecek bir siyaset inşa etmek zorundayız” ifadelerini kullanan İmamoğlu “Bunun için yeni yaklaşımlar, yeni bir dil, yeni kadrolar, yeni bir örgütlenme, kısaca yeni bir siyaset gerekiyor. Ancak tazelenmiş, cesur ve dönüştürücü bir siyasetle bu karanlık tünelden çıkıp Cumhuriyetimizin kuruluş amacı olan medeniyet sıçramasını gerçekleştirebiliriz” diye yazdı.

İmamoğlu “Geleneksel siyasal kurumlar yeni ihtiyaçlara cevap veremiyor. Türkiye dahil birçok ülkede siyasal rejimler kabuk değiştirirken evrensel demokratik değerleri tehdit eden otoriter anlayışlar güçleniyor” dedi.

Yazısında küresel ısınma, çevre krizi, düzensiz göç, ekonomi gibi zorluklara değinen İmamoğlu “Türkiye’nin genç insan kaynağı, doğal ve kültürel zenginlikleri, tarihi tecrübesi, yenilik karşısındaki heyecanı, jeopolitik önemi ve en önemlisi gereğinde kendini dönüştürebilme yetenek ve iradesi en büyük sermayemiz” diyerek imkanlara işaret etti.

“Çevre krizine karşı doğayı, yoksulluğa karşı kamucu politikaları, kutuplaşma yerine toplumsal kucaklaşmayı, tüm zenginliğiyle kültürel ve tarihi mirasa ayrım gözetmeksizin sahip çıkmayı toplumla etkin bir iletişim içinde yerel siyasetle yürütmeyi öneriyorum” diyen İmamoğlu “Kuşkusuz kalkınma meselesi milletimizin tüm sosyal ve maddi sermayesinin harekete geçirildiği bir ulusal stratejiyle ele alınmalıdır. Ayağı yere basmayan, kuvvetini yerelden almayan bir kalkınma başarısızlığa mahkumdur. Bu sebeple kalkınma yerel koşulların ışığında mahalli aktörlerle planlanarak yürütülmelidir” ifadelerini kullandı.

İmamoğlu ayrıca “Merkezi iktidar yerel iktidarı temsil eden belediye başkanlarını siyasi gerekçelerle görevden alamamalı, kayyumlar atayamamalıdır” dedi.

“Yeni ve demokratik bir siyasi hayatın inşası bir kez daha Türkiye’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) kendini köklü bir şekilde yenileyerek önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına cevap vermesiyle mümkündür” diyen İmamoğlu güçlü, demokratik ve cesur liderlik vurgusu yaptı.

Kürt ve Alevi sorunu

“Cesur demokrasi için cesur liderlik gerekmektedir” diyen İmamoğlu “Demokratik liderlik başta Kürt ve Alevi sorunu olmak üzere ülkenin açık yaralarını iyileştirmek için gerekli zemini titizlikle inşa eder. Risk almaktan kaçınmaz. Ülkemizin birlikteliğini güçlendirecek çözümler için cesur ve kararlı bir irade ortaya koyar. Bu irade Türkiye’nin köklü dönüşümü için kaçınılmaz bir yükümlülüktür” diye yazdı.

“Güçlü liderlik kararlılık, tutarlılık, samimiyet, toplumla duygudaşlık kurma becerisi, toplumun derdini dert edinme hassasiyeti, toplumdaki farklı fikirleri bir bütünlük içinde sentezleme kabiliyeti, toplumsal sorunlar ve farklı pozisyonlara yönelik yüksek duyarlılık gerektirir” diyen İmamoğlu yazısında şu ifadeleri kullandı:

“Aynı zamanda demokratik lider hesap veren, şeffaf, toplum tarafından izlenebilen, denetlenebilen bir kişi olmalıdır. Demokratik lider partisinin ilkelerine bağlı olur ama partizanlık yapmaz. Demokratik liderin ülkesine, belediyesine ya da liderliğini yaptığı partiye kendi mülkü olarak bakma hakkı yoktur. Demokratik lider toplumla imzaladığı mukavele uyarınca ona verilen yetkiyi belli bir süre kullanır, ona verilen misyonu yerine getiremediğinde ve toplumsal beklentilerin gerisinde kaldığında görevi bırakmayı bilir.”

Paylaşın

Yerel Seçimler: HDP, Güçlü Olduğu Şehirler İçin Müzakere Yolları Arayacak

31 Mart 2024’te yapılması planlanan yerel seçimler yaklaştıkça, partilerinde stratejileri netleşiyor. HDP’nin bazı büyükşehirlerde, ilçe belediyelerine karşılık “fedakarlıklar” yapılabileceği öğrenildi.

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Mersin gibi HDP’nin güçlü olduğu şehirler için müzakerenin yolları aranacak. HDP, anlaşma sağlanabilirse bu kentlerin bazılarında büyükşehirlerde aday göstermemeyi ya da sembolik adaylar göstermeyi tartışıyor.

Eylül ayında kurullarını yenileyecek HDP, yeni partide yeni eş genel başkanlarla yerel seçimlere hazırlanacak. Bu kapsamda uzun süredir milletvekilleri Meral Danış Beştaş, Tülay Hatimoğulları, Ayşe Acar Başaran ve Cengiz Çiçek gibi isimler konuşulmaya devam ediyor.

Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre; 14 Mayıs seçimlerinde 100 milletvekili hedefleyen ancak 59 sandalyede kalan HDP ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSP) başarısız olarak kabul edilen sonuçların ardından başlatılan yeni döneme hazırlık çalışmalarını tamamlama aşamasına geldi.

İlk olarak bileşen partileri ile bir araya gelen HDP yönetimi, kapatma davasını da gerekçe göstererek partinin YSP’ye taşınması konusunda hem fikir oldu. Bu kapsamda Parti Tüzüğü de değiştirilecek. Tabanla buluşmaları sürdüren parti yönetimi, milletvekilliğinde üç dönem, eş genel başkanlıkta iki dönem sınırının koşulsuz uygulanması konusunda da görüş birliğine vardı.

Kongre için de kararını veren HDP yönetimi, tüm sürecin eylül ayının başına kadar tamamlanması ve büyük kurultayın bu tarihte yapılmasını kararlaştırdı.

Halk toplantılarında HDP’ye, “müzakereden vazgeçmeyin” önerilerinin yapıldığı da öğrenildi. Buna göre, yerel seçimlerde aday belirleme çalışmalarına destek veren partililer, adaylar belirlense bile diğer siyasi partilerle müzakerelerin yapılmasına kapıların kapatılmasını istemiyor. Gerekirse tüm taraflarla görüşülmesini isteyen parti tabanı, bunun ardından kararın kesinleşmesini istiyor.

Bazı büyükşehirlerde, ilçe belediyelerine karşılık “fedakarlıklar” yapılabileceği de öğrenildi. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Mersin gibi HDP’nin güçlü olduğu şehirler için müzakerenin yolları aranacak. HDP, anlaşma sağlanabilirse bu kentlerin bazılarında büyükşehirlerde aday göstermemeyi ya da sembolik adaylar göstermeyi tartışıyor.

Eylül ayında kurullarını yenileyecek HDP, yeni partide yeni eş genel başkanlarla yerel seçimlere hazırlanacak. Bu kapsamda uzun süredir milletvekilleri Meral Danış Beştaş, Tülay Hatimoğulları, Ayşe Acar Başaran ve Cengiz Çiçek gibi isimler konuşulmaya devam ediyor.

Paylaşın