Yeşil Sol Parti’nin İttifak Politikası Nasıl Olacak?

Yeşil Sol Parti’nin iki süren konferansının sonuç bildirgesini yayınladı. Bildirgede, ittifak politikasıyla ilgili, “Yoksulluğun, yolsuzluğun, adaletsizliğin, baskının bu kadar yoğun yaşandığı, toplum üzerindeki her tür sömürüyü derinleştiren mevcut otoriter iktidar karşısında tek çözüm Kürt, Türk ve tüm Türkiye halklarıyla beraber bütün ezilen ve sömürülenlerin mücadele ortaklığıdır” denildi.

Haber Merkezi / “Demokrasiyi ve özgürlüğü kazanmamız açısından partimiz bileşenleriyle beraber siyasal ve toplumsal alanların merkezi ve yerel boyutlarda genişletilmesi ve güçlendirilmesi stratejik önemdedir. Tarih bizlere tam da bu zamanda; demokrasi, barış ve adalet mücadelesini büyütmek, toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etme görev ve sorumluluğunu yüklemektedir.”

Bildirgenin devamında, “Konferansımız aynı zamanda hakikat, adalet, barış ve özgürlük isteyen bütün devrimci-demokratik güçlere bu tarihsel sorumluluğu sahiplenmeye yönelik çağrı niteliği taşıyan önemli bir eşiktir. Eşit ve özgür yaşamın önüne konan bariyerlerin, her türlü etnik kimlik ve inanç manipülasyonlarının, tekçi yaklaşımların aşındırdığı gelecek tahayyülümüzü çoklukların birliği içinde yeni yaşama dönüştüreceğimiz zamandayız” ifadelerine yer verildi.

Yeşil Sol Parti, 10-11 Eylül’de Ankara’da yaptıkları 4. Olağan Büyük Konferansının sonuç bildirgesini yayımladı. Bildirgede şu ifadelere yer verildi:

“Öncelikle fikriyatımızın ve mücadelemizin oluşmasında büyük değerler yaratan yitirdiğimiz bütün yoldaşlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz. Zindanlardaki ve sürgündeki bütün arkadaşlarımızı selamlıyoruz. Konferansımızı gerçekleştirdiğimiz süreçte yaşanan depremde yakınlarını kaybeden Fas halkının acısını paylaşıyoruz ve bir kez daha Maraş ve Hatay depremlerinde kaybettiğimiz yurttaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

4. Olağan Büyük Kongremize giderken, yıllardır emek vererek büyüttüğümüz mücadelemizin ve birikimlerimizin önemli bir aşaması olan konferans sürecini delegasyonumuzun oldukça etkili ve derin tartışmaları ile işlettik ve tamamladık. Konferansımızda, partimizin yol haritasını belirleyen ve Türkiye siyasetini doğrudan etkileyecek kararlar aldık. Bununla birlikte 4. Kadın Konferansı’nın aldığı ve yeni dönemin esas değişim gücü olacak kararların tümünü benimsedik.

Küresel ölçekte yaşanan ekonomik, siyasal, toplumsal ve ekolojik kriz gün geçtikçe daha derinleşmektedir. Dünya bir sağcılık, ırkçılık, milliyetçilik ve otoriterlik dalgasının etkisi altında hukukun, ortak sözleşmelerin etkisini yitirdiği, gücün tek belirleyen olduğu bir yere doğru gitmektedir. Bu gidişata itiraz olan ideolojik tutumlar bir yandan belirsizleşirken bir yandan siyasal-toplumsal hareketlerin olmazsa olmaz gereği olan yeni yol ve yöntem arayışları dünyanın dört bir yanından seslerini tüm ezilenlere duyurmaktadır.

Türkiye’de gerçekleşen Mayıs seçimleri de gerek oluşu gerekse sonuçları itibarıyla dünya ölçeğinde belirgin olan bu atmosferin bir parçası olarak yaşanmıştır. Cumhuriyet’in yüz yılı geride bırakılırken halkların payına ekonomik, siyasal, toplumsal boyutlarıyla çoklu krizler düşmeye devam etmektedir. Çöktürme planıyla yola çıkanlar çoklu krizlerle ülkeyi büyük bir çöküşe götürüyor. Bununla birlikte Türkiye’nin toplumsal yapısı, bileşenleri, dinamikleri ve sorunların yönetilebilme kapasitesi açısından başka imkân ve sınırlara sahip olduğunu biliyoruz. Tam da bu nedenle Türkiye siyasetini düşünen bir yapının bu imkân ve sınırları dikkate almasının zorunlu olduğunu vurguluyoruz.

Türkiye siyasetini, devletin kuruluşundan bu yana rejime karakterini veren iki ana dinamik belirlemektir: Sermaye düzeninin sürdürülmesi ihtiyacı ve Kürt meselesi. Cumhuriyetin kuruluşundan 12 Eylül darbesine kadar kapitalizmin gelişmesi ve buna bağlı meseleler önemli ölçüde belirleyici olmuştur. Türkiye’deki gelişmeler, Körfez savaşının ardından Güney Kürdistan’da yaşanan gelişmeler ve nihayet Suriye iç savaşının ortaya çıkardığı dinamikler sonucunda bölgenin ve ülkenin son kırk yılının başat belirleyeni Kürt meselesidir.

Bugün ise içinde yaşanılan süreç, genelde dünyadaki sağcılaşmaya özelde de 2015 yılından itibaren ivmesini yükselten hukuksuzluk rejiminin ürünüdür. Bu rejimin hiçbir esaslı meseleye itiraz etmeyen, hatta destekleyen ana muhalefetin ve iktidarın elbirliği ile kurulduğunu vurgulamak gerekir. Dokunulmazlıklar ve kayyım rejimi başta olmak üzere temsili demokrasinin temsil imkanlarının ortadan kaldırılmasına yönelik bir itirazın ana muhalefet bloğu tarafından getirilmediği bir hakikat olarak ortadadır.

“Çözüm siyasetini örgütleyeceğiz”

Otoriter faşizan gelişmelere esastan itiraz edenler ise bizleriz; iki hegemonik sınıf blokuna karşı çözüm siyasetini biz örgütleyeceğiz. Bugün bizlerin acil görevi otoriter, faşist rejimden kurtulup Demokratik Cumhuriyet’i inşa etmektir. İnşa sürecinde çözülmesi gereken en temel sorun Kürt meselesidir. Meselenin çözümü için inkâr, imha ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı çözüm adımlarının atılması zorunludur. Bizler, Türkiye’deki halkların ortak çıkarları doğrultusunda, bütün toplumsal kesimlerin kaygılarını gidermeye ve demokratik çözüm ve barış konusunda üzerine düşenleri yapmaya hazırız. Çözümün siyaseti olan, yaşam biçimlerinin, kimliklerin özgürlüğünü sağlayacak, eşitsizlikleri ve adaletsizliği ortadan kaldıracak siyaset olan Üçüncü Yol’u halklarımızın geleceği için önemli bir seçenek olarak en güçlü şekilde inşa etmeye kararlıyız.

Bugün Türkiye’de Kürtlerin var olma ve eşitlik sorunu siyasal hayatın turnusol kâğıdı haline gelmiş durumdadır. Açıktır ki, bu sorunda tarihsel bir kırılma aşamasından geçiyoruz. Bu yüzyılda, özgürlük mücadelesi sonucunda, bu olgu Türkiye sınırlarını aşmış, tüm dünya halklarını ilgilendiren bir durum haline gelmiştir. Mutlak tecrit başta olmak üzere Kürtlerin meşru hak mücadelesi konusunda klasik çözümsüzlükleri büyütmek isteyen iktidar ve muhalefet bloklarına karşı çözümün tek adresi olmaya devam edeceğiz.

Tecrit derinleştikçe Türkiye’deki bütün sorunlar daha da derinleşmektedir. Önümüzdeki dönemde Kürtlere Özgürlük, Türkiye’ye demokrasi şiarı ekseninde Sayın Öcalan’a uygulanan tecride karşı kararlı bir biçimde mücadele edilmesi, konferansımızda altı güçlü bir şekilde çizilen önemli bir hat olmuştur. Kürtlerin statü ve hak mücadelesi sorununda çözümünü, her yerde ve her koşulda örgütleyeceğiz.

Bir hukuki kırım davası haline getirilen Kobanê Kumpas Davası’nın kendisi ve yoldaşlarımızın adeta ders verdikleri mahkeme salonları gerek demokratik siyaseti ve enternasyonal mücadeleyi gerekse halklar arasındaki dayanışmayı güçlendirmenin önemini bize doğrudan göstermiştir. Bu davanın aynı zamanda Rojava’daki toplumsal devrime, kazanımlarına ve örülen yeni yaşama dönük bir intikam davası olduğunun gerçekliğiyle Rojava nezdinde enternasyonal dayanışmanın önemini de bir kez daha açığa çıkarmıştır.

AKP döneminde işçilerin ve emekçilerin işsizleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi ve mülksüzleştirilmesi sistemin ana karakteri haline getirilmiştir. Sermaye yanlısı iktidar, örgütlenen işçi direnişlerini kırmak için kolluk kuvvetini göndererek patronlar için ‘huzurlu çalışma alanları’ inşa etmeye devam etmektedir. Buna rağmen, emekçilerin hak arama mücadeleleri her yerde büyüyerek sürüyor. Emekçi düşmanı bu iktidar, milyonlarca kamu emekçisini grevsiz bir toplu sözleşme kıskacında soluksuz bırakmakta, toplu görüşmelerde açlık ve sefalet teklifi dayatmaktadır.

Dayatılan koşullara karşı ezilen sınıfların ve halkların mücadelesi; toplumsal adalet ile ekonomik eşitsizliği ve sürekli hale gelen ekonomik kriz bataklığının kurutulmasının tek yoludur. Bu yolun mücadelesini vererek kadınlara yönelik işyerinde ve hanede uygulanan çifte baskı ve sömürüye karşı kadın örgütleri ile kolektif zeminleri birlikte güçlendireceğiz. Bu yolun mücadelesi ile aynı zamanda yoksullaştırmanın ve özel savaş politikalarının doğrudan sonucu olan madde bağımlılığına, çürümüşlüğe ve toplumsal yaşamdan koparılmaya esaslı bir yanıt olacağız.

Her baskının, direnişi meşru ve haklı kıldığının bilinciyle sermayeye karşı emekçilerin çıkarlarını, kâr hırsına karşı toplumsal ihtiyaçları, adaleti ve eşitliği esas almaya devam edeceğiz. İşçi sınıfının, emekçilerin taleplerini sahiplenmek ve maruz kaldıkları saldırılara karşı çıkmak, emekçilerin talepleriyle diğer toplumsal mücadele dinamiklerinin taleplerini buluşturan bir mücadele hattını toplumsal yaşamın tüm alanlarında inşa etmek partimizin önümüzdeki dönem temel sorumluluklarından biri olacaktır.

Son seçimler ile otoriter rejim, kültürel ve ideolojik egemenlik kurma konusunda yeni bir evreye girmiştir. Siyasal İslam çizgisi devletin ve toplumun tüm örüntülerine daha güçlü bir şekilde sirayet etmeye devam etmektedir. Eğitim sisteminde kılık kıyafetten müfredata kadar tüm biçimi ve içeriği düzenlemede cinsiyetçi ve ayrımcı dozun yükseldiği açıktır.

Devletin yaşam tarzlarına ve inançlara müdahalesinde dozun arttığı ve giderek de artacağı bir dönemi yaşıyoruz. Buna karşı dinsel çokluğu ve farklılıkları devletin tasallutundan kurtararak inananın inandığı gibi yaşayacağı, inanç gruplarının birbirine baskı yapmasını engelleyeceği yeni dönemi birlikte inşa edeceğiz.  Din istismarcısı bu rejim ve halihazırda yürütücü öznesi olan AKP-MHP’nin politikalarına karşı Demokratik İslam mücadelesinin Kürt halkı ve tüm Türkiye halkları nezdinde güçlendirilmesi; içinde bulunduğumuz dönem itibariyle oldukça önemlidir. Yaşam biçimleri ve dinsel tercihler devletin düzenleme alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Devletin düzenleyeceği alan, insanların haklar ve özgürlükler bağlamında yaptığı tercihlerin özgürlük içinde yaşanabilmesini sağlama alanı olmalıdır.

Önümüzdeki dönemde özgürlükçü laiklik anlayışının siyasal bir hat olarak benimsenmesi ve yaşam bulması başta Aleviler olmak üzere farklı inançlara sahip olanlara ve inanmayanlara karşı uygulanan sistematik baskıyı engelleyebilecek tek yoldur. Devletin bütün ideolojik aygıtlarının inanç-din odaklı baskıyı yeniden üretmesine esaslı bir itiraz anlamına gelen bu anlayış aynı zamanda Sünni inancı istismar eden kurucu devlet aklını da ortadan kaldırabilecek bir mücadele zeminidir.

İktidar blokunun İslam’ı araç haline getirerek halkı manipüle etmesi, kendisine yakın tarikat ve cemaatleri ideolojik ve iktisadi araçlar olarak kullanması, kolektif mücadeleyi gerektiren bir hakikat olarak önümüzde durmaktadır. Bu hakikatin bize yüklediği sorumlulukla ve inanç kimliklerinin özgürlükçü yanlarının esas alınmasının zulme karşı direnme, barışı ve adaleti sağlama mücadelesinde önemli katkılar sağlayacağının farkındalığı ile örgütleneceğiz.

“Doğa düşmanı iktidara, sermayeye ve felaketlerine karşı mücadele edeceğiz”

İklim krizi tüm canlıların karşı karşıya kaldığı çok boyutlu derin bir krizdir. İklim krizi giderek şiddetlenirken, sermaye odaklı büyüme ve kalkınma politikaları ile ekolojik varlıklar tüketilmekte, ekolojik denge tahrip edilmektedir. Ormanlar, su varlıkları, biyoçeşitlilik türleri, tarım ve hayvancılık alanları yok edilmekte ve sokak hayvanları katledilmektedir.

Bu iktidar ormana, suya, iklime ve doğaya düşmandır. Kürdistan coğrafyasında ormanlar kolluk gücü eliyle yakılırken, yangına müdahale etmek isteyen yurttaşlar devlet güçleri tarafından engellenmekte, orman yangınlarına seyirci kalınmaktadır. Cudi’de, Gabar’da, Bitlis’te yakılan ormanları sahiplenen Kürt halkına; Akbelen’de ormanını korumak için nöbet bekleyen köylülere; Dikmece’de zeytinliklerini ve yıkılmamış evlerini korumak isteyen depremzedelere karşı askeri ve jandarmayı seferber eden devlet, kolluk güçlerini sermayenin emrine vermektedir.

Doğa düşmanı-sermaye yanlısı iktidarın politikalarının bir sonucunu da yakın zamanda son birkaç yüz yılın en büyük doğal afetlerinden biri olan depremle birlikte yaşadık. Doğal afeti toplumsal felakete dönüştüren iktidar, on binlerce canımızı yaşamdan koparmış ve evsiz-yurtsuz bırakmıştır. Depremin yaralarının sarılması konusunda sorumsuzca davranmaya devam eden devlet kurumları-sermaye ortaklığına karşı toplumsal dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütme zorunluluğumuz vardır.

Önümüzdeki dönem; doğanın sermayeye peşkeş çekilmediği, doğal yaşamın salt bir kaynak olarak görülmediği ve metalaştırılmadığı bir dünyayı doğa ile birlikte ve doğanın bir parçası olarak özgürleştirmenin dönemidir. Bizler ağacın, bitkinin, kurdun-kuşun, akan-akmayan derelerin ve her canlının hakkını sonuna kadar savunacağız ve bu savunuyu halklarımızın eşitlik mücadelesinden ayrı görmeyeceğiz.

AKP-MHP iktidarı, Cumhuriyetin yüzyıllık cinsiyetçi rejimini kadın düşmanlığı seviyesine taşıyarak, kadınların kazanımlarına tek tek el koymaktadır. Kadınların anayasası niteliğindeki İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamadan kaldıran iktidar, eşit temsiliyet ve eşit katılımı savunan eşbaşkanlık sitemini hedef almaktadır. Kadın özgürlük mücadelesi yürüten kadınlara yönelik gözaltı, tutuklama saldırılarını sürdürmekte, cezaevlerindeki siyasi kadın tutsakların haklarını gasp etmektedir. Savaşa ve sermayeye halkın kaynaklarını aktaran erkek egemen kapitalist sistem, yoksulluğun kadınlaşmasına neden olmakta ve genç kadınlar umutsuzluğun ve geleceksizliğin girdabına sokulmaktadır.

Kadınların birlikte ve örgütlü mücadelesi, yüz yılların emeğiyle elde ettiği kazanımlarını korumak ve büyütmek için faşizme karşı mücadelenin en önünde yer alıyor. Kadınlar erkek egemen kapitalist sisteme, cinsiyetçi, dinci, tekçi, sermaye politikalarına isyanını sürdürüyorlar. Yalnızca toplumsal cinsiyet özgürlüğü için değil, emekten ekolojiye, sağlıktan ekonomiye hak mücadelesinden hukuka ve adalete kadar bütün toplumsal taleplerin kesişim kavşağında yer alıyorlar.

Kapitalist patriyarkal sistemin politikaları ile dolaşıma soktuğu nefret dili; kadın kırımı, tacizi, tecavüzü ve cinsiyet kimlikleri ile cinsel yönelimlere yönelik ayrımcılığı tetikliyor. Buna karşın; kadınların gücünü ve iradesini kırmak için uygulanan sömürgeci erkek şiddetini ve özel savaş politikalarını esastan yok etmek için değişimin öncüsü örgütlü kadın mücadelesi olacak, biz olacağız.

Kürt kadınlarının, sosyalist kadın hareketinin, feministlerin geleneğini miras alan Kadın Meclisimiz, kadınların birleşik mücadelesini büyütme fikriyle Üçüncü Yol’un temel parçasıdır. Rojavalı kadınlar ve tüm dünyada özgürlük mücadelesi veren kadınlarla dayanışma içinde olmak, enternasyonal kadın mücadelesinin daha güçlü ve etkili bir parçası olmak önümüzdeki dönem siyasal sorumluluğumuzdur.

Parti çalışmalarında toplumla yeterince güçlü bağ kuramama, merkezileşme, bürokrasi, ideolojik yetersizlikler, erkek egemen akıl gibi sorunlarımız her ne kadar seçim sonuçlarıyla ilinti kurularak konuşulmaya başlanmışsa da esasında bunların yapısal sorunlar olduğunu biliyoruz. Bu açıdan seçim sonuçları, yapısal sorunlarımıza ilişkin bir muhasebe yapmak için bize güçlü bir olanak sunmuştur. Seçim sonuçlarıyla yüzleşmek üzere başladığımız yeniden yapılanma sürecinde kendimizi ve siyasetimizi yeniden inşa ederken, baskıcı, totaliter sistemi demokratikleştirmek konusundaki kararlılığımız ve umudumuz da giderek büyümektedir.

Yaklaşık elli bin kişi ile yaptığımız buluşmalar vasıtayla halklarımızla, sivil toplum örgütleriyle, meslek ve hak örgütleriyle, toplumun hemen her kesimiyle şimdiye kadar hayata geçirdiklerimizi ve yapamadıklarımızı konuştuk. Örgütlü toplum, ittifak politikası, aday belirleme süreçleri, siyasetin yerelleştirilmesi, taktiksel birlikleri ve daha pek çok konuyu birlikte değerlendirdik; bize yönelik eleştirileri dinledik, bunlardan önemli sonuçlar çıkardık.

Tüm bu tartışmaları yeniden yapılanma süreci olarak yürütürken aynı zamanda şimdiye kadar yaşanmış açmazlarımıza, yetmezliklerimize ve eksik bıraktıklarımıza yönelik bir özeleştiri haline de getirdik. Bu buluşmaların ardından konferansımızda yaptığımız tartışmalar ve kongreye sunduğumuz karar önerileri; siyaseti toplumsallaştıran demokratik ittifakları kurmak, şeffaf ve belirgin karar alma süreçlerini işletmek, siyaseti yerelden merkeze doğru ören yaklaşımı tesis etmek için üzerimize düşen tarihi sorumluluğu yerine getireceğimizin açık sözünü ifade etmektedir.

Bu söz aynı zamanda seçimlerde adayları halkımızın belirleyeceğine ilişkin ortak kararımızın teyididir. Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlerde iktidarın seçim ve sandık hukukunu çiğneyerek, hukuksuz ve keyfi biçimde oluşturduğu kayyım rejimine güçlü bir cevap vermenin yolu, güçlü ve doğru adaylar ve halkın desteği ile yerel yönetimleri yeniden kazanmaktır. Mahallenin muhtarından kentin belediye eşbaşkanının adaylığına kadar tüm düzeyleri kapsayacak bu yöntemi partimizin yaşama geçirmesi doğrudan demokrasi anlayışımızın ve siyasi programımızın gereklilikleri açısından hayatidir.

Siyasetimizin yolu 3. Yol’dur. Tarihte her zaman düzeni savunanlar, düzeni kendi dar çıkarları için kısmi değişikliklere tabi tutmak isteyenler ve düzeni radikal bir biçimde esastan değiştirmek isteyenler olmuştur. 3. Yol, düzeni savunanlara yani statükoculara karşıdır; aynı zamanda düzende şekilsel düzeltmelerle işi kotarmak isteyenlere de yani restorasyonculara da karşıdır. Mevcut sisteme karşı yeni bir sistemin inşasıyla karşılık vereceğimiz bu dönemde yeni bir yaşamın da inşa edici gücü biz olacağız.

“En geniş toplumsal ve gemokratik ittifakı kuracağız”

Mayıs seçimlerinden sonra otoriter rejim kendini tahkim etme, kültürel ve ideolojik hegemonyasını kurma konusunda bir adım daha atmıştır. Yüzyıllık merkeziyetçi, tekçi, otoriter ve baskıcı rejim karşısında başarının en geniş toplumsal demokratik ittifaktan ve ortak mücadeleden geçtiğinin bilincini paradigmamızdan ve devrimci-demokratik mücadele deneyimlerinden alıyoruz. Yoksulluğun, yolsuzluğun, adaletsizliğin, baskının bu kadar yoğun yaşandığı, toplum üzerindeki her tür sömürüyü derinleştiren mevcut otoriter iktidar karşısında tek çözüm Kürt, Türk ve tüm Türkiye halklarıyla beraber bütün ezilen ve sömürülenlerin mücadele ortaklığıdır. Demokrasiyi ve özgürlüğü kazanmamız açısından partimiz bileşenleriyle beraber siyasal ve toplumsal alanların merkezi ve yerel boyutlarda genişletilmesi ve güçlendirilmesi stratejik önemdedir.

Tarih bizlere tam da bu zamanda; demokrasi, barış ve adalet mücadelesini büyütmek, toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etme görev ve sorumluluğunu yüklemektedir. Konferansımız aynı zamanda hakikat, adalet, barış ve özgürlük isteyen bütün devrimci-demokratik güçlere bu tarihsel sorumluluğu sahiplenmeye yönelik çağrı niteliği taşıyan önemli bir eşiktir. Eşit ve özgür yaşamın önüne konan bariyerlerin, her türlü etnik kimlik ve inanç manipülasyonlarının, tekçi yaklaşımların aşındırdığı gelecek tahayyülümüzü çoklukların birliği içinde yeni yaşama dönüştüreceğimiz zamandayız.

İşçilerin, emekçilerin, kadınların, gençliğin, yoksulların, engellilerin, emeklilerin, KHK’lilerin, çocukların, tüm halkların, inançların; özcesi ezilen ve sömürülen tüm kimliklerin çokluğunda değişeceğimiz ve dönüştüreceğimiz demdeyiz. Her türlü karamsarlık ve başarısızlık duygusunu ortadan kaldırarak yürümeye devam edeceğiz. Bu bağlamda bizim için vazgeçilmez olan Türkiyelileşme stratejisinin öncelikli saldırı hedefi haline getirilme ve içi boşaltılmak istenme çabası da yine paradigmanın bütünsel olarak sahiplenilmesi ve toplumsallaşması ile boşa düşürülecektir. Paradigmamıza göre Türkiyelileşme’nin tekçi anlayışa karşı güçlü bir itiraz olduğunun bilinciyle Türkiyelileşme politikasını, halklarımıza açılan savaşa karşı en güçlü bir arada yaşam olanağı haline getirme kararlılığındayız.

Türkiye’de demokrasinin kurulmasının fikri ve pratik temellerinin bu derece zayıfladığı bir süreçte özgürlük, eşitlik, demokrasi ve barış isteyen herkese tarihsel görev düşmektedir. Kongre’ye giderken gerçekleştirdiğimiz 4.Büyük Konferansımızda aldığımız kararlar ile üzerimize düşen tarihsel sorumluluğu yerine getirmenin sözünü verdik. Sözümüz, mücadeleyi birlikte yürütmeye yönelik çağrımızı duyurmaktadır. Bu çağrımız aynı zamanda Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında cezaevlerinin kapılarını açacak ve tüm tutsak yoldaşlarımızı, siyasetçileri, aydınları ve muhalif olan herkesi özgürlüklerine kavuşturacaktır.

Kuruluş paradigmamız olan yeni yaşamı örmek için merkezi ve yerel tüm yapılarımızla, tüm bileşenlerimizle, bireylerle yeni döneme inanç ve kararlılık içinde yürüyoruz. Kongre sürecimiz ve önümüzdeki yerel seçimlerde demokratik değişimi sağlayacak iradeyi ortaya çıkaracak, kayyım rejimine karşı demokratik yerel yönetimlerde ısrar edeceğiz ve mutlaka kazanacağız. Mücadele deneyimlerimizden aldığımız tarihsel ve güçlü miras ile ufkunu özgür ve eşit geleceğe dönen siyasal-toplumsal değişimin öncüsü biz olacağız, halklarımız olacak!”

Paylaşın

Yerel Seçimler: YSP’nin Adaylarını Halk Belirleyecek

31 Mart 2024’te yapılması planlanan yerel seçimler yaklaştıkça, partilerinde aday belirleme sürçleri netleşiyor. Yeşil Sol Parti (YSP), yerel seçimlerde göstereceği adayların halkın belirlemesi kararı aldığını duyurdu.

Haber Merkezi / “Adayların belirlenmesinde mümkün olan en geniş biçimde üyelerimizin, inanç ve kanaat önderlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, barış annelerinin, yakınlarını kaybeden ailelerinin faaliyet yürüttüğü dernek ve platformların, toplumsal demokratik muhalefet bileşenlerinin, sandık görevlilerinin katılımıyla halkın azami ölçüde dahil olarak iradesini ortaya koyabileceği demokratik bir çoklu yöntem esas alınacaktır. Partimiz bu yöntemi doğrudan demokrasi anlayışımızın ve siyasi programımızın gereklilikleri açısından hayata geçirecektir.”

Seçimlerde adayların “demokratik bir çoklu yöntem” esas alınarak belirleneceğini duyuran Yeşil Sol Parti, aday belirleme sürecine ilişkin şu bilgileri paylaştı:

“Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlerde iktidarın seçim ve sandık hukukunu çiğneyerek, hukuksuz ve keyfi biçimde oluşturduğu kayyım rejimine güçlü bir cevap vermenin yolu, güçlü ve doğru adaylar ve halkın desteği ile yerel yönetimleri yeniden kazanmaktır. O nedenle doğru aday belirleme yöntemi seçimlerde güçlü bir motivasyon yaratacak ve başarıda kilit rol oynayacaktır.

Adayların belirlenmesinde mümkün olan en geniş biçimde üyelerimizin, inanç ve kanaat önderlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, barış annelerinin, yakınlarını kaybeden ailelerinin faaliyet yürüttüğü dernek ve platformların, toplumsal demokratik muhalefet bileşenlerinin, sandık görevlilerinin katılımıyla halkın azami ölçüde dahil olarak iradesini ortaya koyabileceği demokratik bir çoklu yöntem esas alınacaktır. Partimiz bu yöntemi doğrudan demokrasi anlayışımızın ve siyasi programımızın gereklilikleri açısından hayata geçirecektir.”

“Eşit ve özgür yaşamın önüne konan bariyerlerin…”

Öte yandan Yeşil Sol Parti’nin iki süren konferansının sonuç bildirgesini yayınladı. Bildirgede, ittifak politikasıyla ilgili, “Yoksulluğun, yolsuzluğun, adaletsizliğin, baskının bu kadar yoğun yaşandığı, toplum üzerindeki her tür sömürüyü derinleştiren mevcut otoriter iktidar karşısında tek çözüm Kürt, Türk ve tüm Türkiye halklarıyla beraber bütün ezilen ve sömürülenlerin mücadele ortaklığıdır” denildi.

“Demokrasiyi ve özgürlüğü kazanmamız açısından partimiz bileşenleriyle beraber siyasal ve toplumsal alanların merkezi ve yerel boyutlarda genişletilmesi ve güçlendirilmesi stratejik önemdedir. Tarih bizlere tam da bu zamanda; demokrasi, barış ve adalet mücadelesini büyütmek, toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etme görev ve sorumluluğunu yüklemektedir.”

Bildirgenin devamında, “Konferansımız aynı zamanda hakikat, adalet, barış ve özgürlük isteyen bütün devrimci-demokratik güçlere bu tarihsel sorumluluğu sahiplenmeye yönelik çağrı niteliği taşıyan önemli bir eşiktir. Eşit ve özgür yaşamın önüne konan bariyerlerin, her türlü etnik kimlik ve inanç manipülasyonlarının, tekçi yaklaşımların aşındırdığı gelecek tahayyülümüzü çoklukların birliği içinde yeni yaşama dönüştüreceğimiz zamandayız” ifadelerine yer verildi.

Paylaşın

Yerel Seçimler: CHP’den İYİ Parti’ye “İttifak” Resti

İYİ Parti’nin yerel seçimlere kendi adayları ile gireceğini açıklaması hatırlatılan ve “yeni bir yol açılabilir mi?” sorusu yöneltilen CHP Sözcüsü Öztrak, “Bizim dışımızdaki bir parti ‘kendi adaylarımı göstereceğim’ derse bize de yolu açık olsun demek düşer. Bu arada belediye seçimleri tek turlu seçimler. Dolayısıyla belediye seçimlerinde bundan önce örneklerini gördüğümüz gibi yüzde 25’le seçimlerin alındığını da unutmamak gerekir” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Sezgin Tanrıkulu’nun TSK ile ilgili sözlerine ilişkin parti yönetimince herhangi bir yaptırım uygulanıp uygulanmayacağı sorulan Öztrak, daha önce yaptığı “Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, milletimizin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetleri’ni töhmet altında bırakan ifadeleri kabul edilemez. Bu konu yetkili organlarımızda görüşülecektir” açıklamasını hatırlatarak “Bu konuda gerekli açıklamaları yaptık, bu çerçevede devam edecektir” cevabını verdi.

‘Orta Vadeli Program’ını eleştiren Öztrak, “Bundan 12 yıl önce millete vadettikleri, Devletin Kalkınma Planına da yazdıkları 2023’te 2 trilyon dolar milli gelir, 25 bin dolar kişi başına gelir hedefine önümüzdeki üç yılda da ulaşılamıyor. Türkiye, ilk 10 ekonomi arasına girme hedefinin yanına bile yaklaşamıyor. Dünya enflasyon sıralamasında ise 2026’ya kadar ilk beşte kalmaya devam ediyor. Bunun adı ‘gerçekçilik’ değil iflasın ikrarıdır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G20 Liderler Zirvesi’nde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’yle görüştüğünü hatırlatan Öztrak, “Erdoğan’ın dün darbeci, katil dedikleriyle bugün el sıkışmasına havuz medyası diplomatik başarı başlıkları atsa da tükürdüğünü yalayarak ülke yönetilmiyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük bir devlet, milletimiz büyük bir millettir. Ekonomimiz uluslararası kurumların kapısında hazır ola geçmeden de doğru politikalarla hızla ayağa kalkabilir” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Sözcüsü Faik Öztrak, partisinin Merkez Yürütme Kurulu devam ederken düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Öztrak’ın açıklamalarından satırbaşları şöyle:

(Sezgin Tanrıkulu) Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, milletimizin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetleri’ni töhmet altında bırakan ifadeleri kabul edilemez. Bu konu yetkili organlarımızda görüşülecektir” açıklamasını hatırlatarak “Bu konuda gerekli açıklamaları yaptık, bu çerçevede devam edecektir.

(Ekrem İmamoğlu) Genel Başkanımız bir ile gittiğinde o ildeki tüm parti yetkilileri programdan haberdar olur, il başkanımız da bunun koordinasyonunu sağlar. Ekrem bey de bizim belediye başkanımızdır.

(CHP’nin hazırladığı 100’üncü yıl videosu) O videolara baktığınız zaman Kıbrıs’ın dağlarına nasıl bayrağı diktiğimiz anlatılıyor. Neden revize yapalım? Kıbırs’ın dağlarına milliyetçiliği yazdığımız görüntüleri neden revize edelim? Karşı tarafın sık sık kullandığı bu filmleri bizim hazırladığımız dört dörtlük videoda görünce herhalde büyük bir tepki oluştu. Kıbrıs’ın dağlarına dikilen o bayrağın CHP’nin eseri olduğunu görüp herhalde kıskanıyorlar.

(Yerel Seçimler) Geçen hafta durduğumuz yeri söyledim. Bu süreçle ilgili şehirlerde yapılacak iş birliklerine kapalı olmadığımızı da söyledim. Ama bizim dışımızdaki bir parti ‘kendi adaylarımı göstereceğim’ derse bize de yolu açık olsun demek düşer. Bu arada belediye seçimleri tek turlu seçimler. Dolayısıyla belediye seçimlerinde bundan önce örneklerini gördüğümüz gibi yüzde 25’le seçimlerin alındığını da unutmamak gerekir.

(Eğitim sistemi) Yurdun dört yanındaki aileler hem yapboza dönen eğitim sistemi hem de her geçen gün artan masraflar yüzünden kara kara düşünüyorlar. Eğitim sistemi sürekli hallaç pamuğu gibi atılıyor. Önce sınıfta kalma kalkıyor, sonra geri geliyor, sınav konuyor, sınav kaldırılıyor. Eğitim sistemindeki kaos bir türlü bitmiyor. Diğer taraftan, sarayın azdırdığı hayat pahalılığı nedeniyle bir öğrenciyi okula başlatmak el yakıyor. Kıyafeti, eşofmanı, ayakkabısı, kırtasiyesi derken masraf 5 bin lirayı buluyor. Bunun daha servisi var, bunun daha yemesi içmesi var.

(Bütçe açığı) Geçen yıl ilk 7 ayda 30 milyar lira fazla veren bütçe bu yılın aynı döneminde 435 milyar lira açık verdi. Hükümet deprem harcamaları dese de bu açığın en önemli kısmı hükümetin seçim kazanmak için tüm tuşlara aynı anda basmasından kaynaklanıyor.

(Orta Vadeli Program) Bundan 12 yıl önce millete vadettikleri, Devletin Kalkınma Planına da yazdıkları 2023’te 2 trilyon dolar milli gelir, 25 bin dolar kişi başına gelir hedefine önümüzdeki üç yılda da ulaşılamıyor. Türkiye, ilk 10 ekonomi arasına girme hedefinin yanına bile yaklaşamıyor. Dünya enflasyon sıralamasında ise 2026’ya kadar ilk beşte kalmaya devam ediyor. Bunun adı ‘gerçekçilik’ değil iflasın ikrarıdır.

(Erdoğan’ın enflasyonu tek haneye düşürme vaadi) Sıkı para politikası az para, yüksek faiz demektir. Kendi atadığı bakanın kendisinden önce uygulanan politikalara, ‘irrasyonel’ demesini sineye çeken Erdoğan, şimdi de iki yıldır savunduğu, ‘Nas’ dediği, ‘Ben iktidardayken artmaz düşer’ dediği düşük faizden de vazgeçti. Allah kimseyi bu hale düşürmesin.

(Erdoğan – Sisi görüşmesi) Erdoğan’ın dün darbeci, katil dedikleriyle bugün el sıkışmasına havuz medyası diplomatik başarı başlıkları atsa da tükürdüğünü yalayarak ülke yönetilmiyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük bir devlet, milletimiz büyük bir millettir. Ekonomimiz uluslararası kurumların kapısında hazır ola geçmeden de doğru politikalarla hızla ayağa kalkabilir.

(Kongre) Cumhuriyet Halk Partisi halkın egemenliğini temel ilke olarak benimsemiştir. Bu temel ilke doğrultusunda parti içi tartışmaları yenilenmenin aracı olarak görmüştür. Biz etik ilkelere bağlı kalınarak yapılan tüm tartışmaların mücadelemizi güçlendireceği kanaatindeyiz. Yenilenme sürecimiz hızla devam ediyor. İlçe ve il kongrelerimiz hızla tamamlanıyor. Bunların tamamlanmasının ardından kurultayımızla bu süreci taçlandıracağız. Bu yenilenme sürecini tüzüğümüzden programımıza kadar partimizin işleyişiyle ilgili dokümanları da yenileyerek destekliyoruz. Yenilenerek, güçlenerek yerel seçimlere gidiyoruz

Paylaşın

Şimşek’ten Enflasyon Açıklaması: Hedefimiz 3 Yıl Sonunda Tek Haneye Düşürmek

Yakın zamanda açıklanan Orta Vadeli Plan (OVP) hedeflerine ilişkin konuşan Bakan Şimşek OVP’nin üç temel bileşeni olduğunu belirterek, “Bunlardan bir tanesi ülkemizin karşı karşıya olduğu en önemli makroekonomik sorunlardan biriyle mücadele konusu, yani dezenflasyon, yani enflasyonu tekrar makul düzeylere, tek haneye getirecek bir program” dedi.

“Birincil önceliğimiz fiyat istikrarıdır” diyen Bakan Şimşek enflasyonu 2026’nın sonunda tek haneye düşürmenin Orta Vadeli Program’ın en önemli hedefi olduğunu söyledi.

Bakan Mehmet Şimşek, programın ikinci bileşeninin “mali disiplin” olduğunu belirtti. Bütçede depremin de etkisiyle bir miktar bozulma olduğunu söyleyen Şimşek, Maastricht kriterleriyle uyumlu şekilde bütçe açığını yüzde 3’ün altına çekmeyi hedeflediklerini kaydetti. Şimşek “bir taraftan depremin yaralarını sararken bir taraftan da bütçe disiplinini tekrar tesis etmek” istediklerini ifade etti.

Programın üçüncü önemli bileşenini ise “yapısal dönüşüm, yapısal reformlar” olarak niteleyen Şimşek bu reformları takvimlendirdiklerinin altını çizdi. “Türkiye eğer rekabet gücünü artıracaksa, yani verimlilik üzerinden büyüyecekse, çünkü verimlilik artışı için reform yapmamız lazım, yatırım yapmamız lazım” diyen Şimşek “Bir taraftan üretken alanlara yatırım yaparken bir taraftan da mevcut kaynakları daha verimli nasıl kullanırız. İşte buna yönelik çok ciddi bir reform, bir yapısal dönüşüm çabası olacak” ifadelerini kullandı. Şimşek bu üç adımı destekleyecek tamamlayıcı unsur olarak da “dış kaynak” başlığını saydı.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, NTV ekranlarında ekonomiye ilişkin soruları yanıtladı. Şimşek’in açıklamalarından satırbaşları şöyle:

Küresel ekonomiye baktığımız zaman; büyümenin düşük seyrettiği dönemdeyiz. Ortalama büyüme yüzde 3 civarında olacak. Bu tabii düşük sayılır. Bunun birçok sebebi var ama kısa vadeli baktığınız zaman pandemi sonrası enflasyon yükselişe geçti. Şu anda küresel finansal koşulların oldukça sıkışık olduğu bir dönemdeyiz. OVP’nin üç temel bileşeni var.

Enflasyon

Bunlardan bir tanesi ülkemizin karşı karşıya olduğu, en önemli makroekonomik sorunlardan biriyle mücadele konusu. Enflasyonu tekrar makul düzeye, tek haneye getirecek bir program. Dezenflasyon programı orta vadeli programımızın en önemli hedefi. Birincil önceliğimiz fiyat istikrarıdır. Enflasyonu tekrar, 3 yılın sonunda hedefimiz tek haneye düşürebilmek. Bu zor bir süreç ama mümkün. Geçmişte başardık, yine başaracağız.

Programın ikinci bileşeni mali disiplin. Geçmişte, AK Parti hükümetlerinin en güçlü tarafı maliye politikasının bir çıpa görevi yapmış olması. Bütçe açıklarını düşük tutuyoruz, bunun sayesinde milletimize eser ve yatırım odaklı bütçeler sunduk. Önümüzdeki 3 seneye baktığımız zaman, gerek depremin gerekse geçmişte aldığımız bir takım kararların etkisiyle; EYT gibi, bütçede bir miktar bozulma var. Hedefimiz, bütçe açığını deprem hariç yüzde 3’e çekmek.

Üçüncü önemli bileşen; yapısal reformlar. Şunu net şekilde söyleyebilirim; Türkiye rekabet gücünü artıracaksa, verimlilik üzerinden büyüyecekse; bir taraftan üretken alanlara yatırım yaparken, bir taraftan da mevcut kaynakların verimli kullanımına yönelik çok ciddi yapısal dönüşüm çabası olacak. Bunu da geçmişte olduğu gibi sadece bir metin olarak sunmadık, takvimlendirdik. Hangi reformu, hangi çeyreklerde yapacağımızı ortaya koyduk.

Üç aylık ve üç aylık bir geçmiş var. Üç aylık sürede tahminler sürekli değişebiliyor. Burada resmi anlamaya çalıştık. Önce bir ekip kuruldu, Cumhurbaşkanımızın liderliğinde bir Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Hazine ve Maliye görevi bana tevdi edildi. Biz de güçlü bir ekip kurduk. Daha sonra durum değerlendirmesi yaptık. Enflasyon hedefimizi iddialı bulanlar olabilir. Biz mümkün olduğunca, o an itibarıyla en gerçekçi rakamları ortaya koymaya çalıştık. Benim edindiğim izlenim; genel anlamda programın hedefleri gerçekçi bulunuyor. Burada enflasyonla ilgili tahmin değişiklikleri, bizim resmi daha iyi anlamamızla ortaya çıktı.

Bundan iki ay önce küresel petrol fiyatları, varil başına 70-80 dolar arasıydı, bugün 90’ın üzerine çıkmış durumda. 2021’in Aralık ayıyla, aşağı yukarı 2023’ün Mayıs ayına kadar kur belli bir düzeyde tutulmuş. Biz kuru serbest bıraktık. Tabii kur etkisi var. Çünkü bir taraftan rasyonel politikalar diyeceksin sonra kur müdahalesi, bu doğru değil. Kur etkisi var. Geçişkenlik zamanla azalacak Bizim bir kur hedefimiz yok. Aslında tahmin de olmaması lazım. Biz bir program yaptık, programın değişik evreleri var.

Bugün ile Haziran’a kadar farklı bir perspektif… Şu anda küresel finansal koşullar sıkı. Risk iştahı zayıf. 2024’ün ikinci yarısından itibaren, enflasyondaki düşüşle birlikte faiz düşüşü konuşulacak dünyada. Bununla birlikte büyümeye ilişkin beklentiler ve fon akışı farklı seyredecek. Dolayısıyla bizim önümüzdeki yılın ilk yarısıyla, ikinci yarısıyla farklı perspektiflerimiz var. Bizim bir kur tahminimiz ve hedefimiz olamaz.

1 Eylül itibariyle, yıllık kredi kartı üzerinden kredi hacmi yüzde 140 civarında artmıştı. Enflasyonun iki katından fazla. Bu kadar yüksek seyreden bir kredi hacmiyle siz enflasyonu ve cari açığı kontrol altına alamazsınız. Miktarsal sıkılaştırma denilen bir konsept var. Orada ilk adımı attık. KKM’de karşılık yoktu, karşılık getirdik.

Daha önemli konular var. Taşıt kredilerinde biz, çok net bir şekilde sınırlayıcı bir perspektife sahibiz. Birinci konutu kredilendirme konusunda değişikliğe gitmeyeceğiz ancak ikinci, üçüncü konut veya tatil yerlerindeki yerlere ilişkin vatandaşın imkanı varsa alır ama krediyle desteklemeyeceğiz. Krediyi bu alanda ciddi bir şekilde sınırlayacağız.

Programa kaynak arayışında ve Türkiye’ye yatırım arayışına girdiğimizde önce dost ülkeleri ziyaret ettik. Birleşik Arap Emirlikleri büyük bir teveccüh gösterdi ve 51 milyar dolara yakın bir program açıkladı. Bu programın önemli bir bileşeni deprem yaralarının sarılmasına yönelik, 8,5 milyar dolarlık tahvil ihracı gündemde.

Ben inanıyorum ki bu sene sonundan önce 8,5 milyar dolarlık tahvil ihracı gerçekleşecek. İhracatın finansmanı için de 3 milyar dolarlık tahvil ihracı yapacağız. Toplamda 11,5 milyar dolarlık tahvil ihracı, muhtemelen bu sene içerisinde sonuçlanır. BAE’nin 51 milyar dolar içerisinde yenilenebilir enerjiye yaklaşık 27 milyar dolarlık bir yatırımı gündemde. Tabii bu depolamadan tutun, güneş, rüzgar vs.

Sanayi, turizm özellikle teknoloji yatırımı öngörüyorlar. Merkez Bankası Başkanımız ile birlikte Dünya Bankası başkanıyla uzun bir görüşme yaptık. Kendilerine programımızdan bahsettik. Onlar da bizim programımızı desteklemek üzere, mevcut 17 milyar dolarlık planlamaya ilaveten 18 milyar dolar daha tahsis edeceklerini söylediler. Toplamda 35 milyar dolarlık Dünya Bankası paketi, Türkiye’ye sunulacak.

Kur Korumalı Mevduat

Kur korumalı konusunda çok fazla konuşmayı tercih etmiyorum. Bizim önceliğimiz programı uygulamak. Önceliğimiz rezerv biriktirmek. Biz bunları başardığımız ölçüde, kur korumalıdan çıkış stratejimizi uygulayacağız. Var mı stratejimiz, var. Biz burada da kademeli gideceğiz. KKM yapan vatandaşlar müsterih olsun, şu an devam edecek

Paylaşın

Yeni Eğitim Öğretim Yılı Başladı: Her 3 Çocuktan 1’i Akran Zorbalığından Mağdur

Yaz tatilinin sona ermesiyle birlikte 2023-2024 eğitim öğretim yılının ilk ders zili bugün çaldı. Velilerin en büyük kaygılarından biri ise çocuklarının akran zorbalığına uğraması.

PISA 2018 verilerine göre Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 24’ü ayda en az 1 kez akran zorbalığına uğruyor. OECD’nin yayınladığı rapora göre ise Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin yüzde 19’u okullarında ayda birkaç kez sözel veya fiziksel şiddete maruz kalıyor. Türkiye’de yapılan araştırmalar da her 3 öğrenciden 1’inin akran zorbalığına uğradığını ortaya koyuyor.

Akran zorbalığını fiziksel veya psikolojik olarak güçlü bir veya bir grup öğrencinin kendilerinden daha güçsüz öğrencileri sürekli olarak rahatsız ettiği, mağdurun kendisini koruyamayacak durumda olduğu bir saldırganlık türü olarak tanımlanıyor.

Milliyet’ten Aysel Bozan Yılmaz’ın haberine göre Türkiye’de her 3 öğrenciden 1’inin yani yaklaşık 7 milyon öğrenci akran zorbalığına maruz kalıyor.

Öyle ki sorun her geçen gün arttığı ve çocukların yaşamını tehdit edecek boyutlara geldiği için Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından Kasım 2022’de Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’ndeki değişiklikle akran zorbalığı ve siber zorbalık yapan öğrencilere disiplin işlemi uygulaması getirildi.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa’ya göre de okuldaki akran zorbalığı konusunda yöneticilerin önlem alma zorunluluğu bulunuyor. Bu kararların caydırıcılığı ne kadar bilinmiyor ancak UNICEF’in Eylül 2018’de yayınladığı rapora göre dünyadaki çocukların yarısı okulda ve çevresinde akran zorbalığına maruz kalıyor.

PISA 2018 verilerine göre Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 24’ü ayda en az 1 kez akran zorbalığına uğruyor. OECD’nin yayınladığı rapora göre ise Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin yüzde 19’u okullarında ayda birkaç kez sözel veya fiziksel şiddete maruz kalıyor. Türkiye’de yapılan araştırmalar da her 3 öğrenciden 1’inin akran zorbalığına uğradığını ortaya koyuyor. Kısacası tehlike çok büyük.

“Türkiye’de 7 milyon öğrenci mağdur”

Okullardaki akran zorbalığıyla ilgili Türkiye’deki en kapsamlı araştırmaları gerçekleştiren Ankara Üniversitesi PDR Anabilim Dalı Başkanı ve Türk PDR Derneği Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Metin Pişkin, durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.

Öyle ki Pişkin’in Ankara’da 1154 ilkokul ve ortaokul öğrencisi üzerinde yaptığı araştırmaya göre erkek öğrencilerin yüzde 29.4’ü; kız öğrencilerin de yüzde 41.3’ü akran zorbalığına maruz kalıyor. Pişkin’in Mayıs 2023’te Ankara’da bir Anadolu lisesinde 391 öğrenciyle yaptığı araştırma da öğrencilerin yüzde 36.8’inin haftada en az 1 kez zorbalığa uğradığını, yüzde 13’ünün de zorbalık yaptığını ortaya koyuyor. Lisede zorbalığa uğrayan kız öğrenci oranı yüzde 33.8 iken erkeklerde bu oran yüzde 41.7’ye çıkıyor. Yandaki tablolarda da görüldüğü gibi öğrenciler sınıfta, bahçede, serviste her yerde zorbalığa uğrayabiliyor.

Prof. Dr. Pişkin’in TÜBİTAK destekli hazırladığı 10 bin çocukla yapılan araştırmaya göre ise şiddet oranı en yüksek endüstri meslek liselerinde en düşük de kız meslek liselerinde görülüyor. Her 3 öğrenciden 1’inin akran zorbalığına maruz kaldığını kaydeden Pişkin, MEB’e bağlı 20 milyon civarında öğrenci olduğunu hatırlatarak “Tüm araştırmalar dikkate alındığında yaklaşık 7 milyon öğrencinin akran zorbalığına uğradığı görülüyor” dedi.

Akran zorbalığı nedir ve neler yapılmalı?

Akran zorbalığını fiziksel veya psikolojik olarak güçlü bir veya bir grup öğrencinin kendilerinden daha güçsüz öğrencileri sürekli olarak rahatsız ettiği, mağdurun kendisini koruyamayacak durumda olduğu bir saldırganlık türü olarak tanımlanıyor.

Okulda yaşanan akran zorbalığının tüm öğrencileri etkilediğini belirten Prof. Dr. Metin Pişkin, zorbalığın önlenmesi için yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

Öğrenciler, öğretmenler, veliler hatta kantin görevlileri ile okul servisi sürücüleri bile eğitilmeli.
Sadece akademik başarıya değil, aynı zamanda karakter eğitimine de önem verilmeli, çocuklara erken yaşta olumlu değerler kazandırılmalı.
Zorbaca söz ve eylemlerin kabul edilemez olduğunun altı çizilmeli, zorbalığa sıfır tolerans tanınmalı.
Etkin okul kuralları geliştirilmeli.

Saldırgan çocuklara öfke kontrolü, özdenetim becerileri, stres yönetimi, empati, çatışma çözme ve sosyal beceri eğitimi verilmeli.
Mağdur öğrencilere kendilerini koruma becerileri kazandırılmalı.
Okul çevresinde ve okulda zorbalık eylemlerinin en sık yaşandığı yerlerde güvenlik için ek önlemler alınmalı. Özellikle nöbetçi öğretmenlerin bu bölgeleri sık sık kontrol etmesi sağlanmalı.
Okulda sosyal, kültürel ve sportif etkinliklere olabildiğince fazla yer verilmeli.

Akademik başarısı düşük öğrenciler arasında akran zorbalığı oranının daha yüksek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Metin Pişkin, yurt dışında yapılan araştırmaların öğrenciyken zorbalık yapanların, okul bittikten sonra daha büyük suçlara karışma, mahkemelik olma, hapse düşme oranlarının diğer öğrencilere göre 4 kat daha yüksek olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. Dolayısıyla ailelerin sadece çocuğu mağdur olduğunda değil, zorbalık yaptığında da okula gidip ona müdahale etmesini yoksa çocuğunun büyüdüğünde topluma yük olacağını, bunun önlenmesi gerektiğini vurguladı.

Prof. Dr. Metin Pişkin, zorbalığı şiddetten ayırarak “Zorbalığı şiddetten ayıran iki ölçüt vardır. Birincisi zorbalıkta taraflar arasında güç dengesizliği bulunur yani zorba güçlü, mağdur ise güçsüzdür” dedi. Pişkin, kurbanın zorbalığa haftada en az bir defa uğramasının kıstas olduğunu dile getirdi.

Zorbalık fiziksel, cinsel ve sözel de olabiliyor

Fiziksel zorbalık: Tekme atma, tokat vurma, itme, çekme.
Sözel zorbalık: Alay etme, dalga geçme, kızdırma, isim takma.
Cinsel zorbalık: Cinsel amaçlı dokunma, el, kol, göz hareketleri yapma, cinsel çağrışımı olan sözcüklerle hitap etme.
Dedikodu ve söylenti çıkarıp yayma.
Arkadaş grubundan dışlama, yalnızlaştırma.
Para veya diğer eşyalarını zorla alma, almakla tehdit etme, zarar verme.

Paylaşın

Mehmet Şimşek’in 100. Günü: Rasyonel Politikalara Dönüş Lafı Havada Kaldı

Mehmet Şimşek, Hazine ve Maliye Bakanı olarak görevdeki ilk 100 gününü doldurdu. Bu dönemi değerlendiren Prof. Dr. Aziz Konukman, Şimşek ve ekibinin, önceki dönemde ‘regülasyon’ adıyla finans ve özel sektörde yapılan ve çokça eleştirilen düzenlemeleri kaldırmadığını, sadece yumuşattığını dile getirdi. Konukman, “Geçmiş dönemin hataları tümüyle tasfiye edilmedi. Bu nedenle rasyonel politikalara dönüş lafı havada kaldı” dedi.

31 Mart 2024’te yapılması beklenen yerel seçimler öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomide köklü bir değişime müsaade etmeyeceğini savunan Konukman’a göre, faiz indirimleri ve iş dünyası ile yaşadığı gerilimler nedeniyle eleştirilen eski Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun finans sektörünü kontrol eden Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BBDK) başına getirilmesi de eski politikaların tam olarak terk edilmediğinin bir kanıtı.

Öte yandan faiz artırımına geçiş ve döviz kurlarına müdahalenin sınırlandırılması gibi uygulamaların Mehmet Şimşek’in performansı açısından doğru adımlar olduğunu kaydeden Konukman, “Böylece politika faizi ile bankaların mevduat faizlerinde kopan bağ yeniden kurulmuş oldu. Bu olumlu bir gelişme” diyor.

Bununla birlikte kamu kurumlarına yönelik olarak yayınlanan tasarruf genelgesinde Cumhurbaşkanlığı harcamalarının dışarıda tutulduğuna işaret eden Konukman, “Dolayısıyla Şimşek döneminde henüz şeffaf ve kapsamlı bir ekonomi politikası göremiyoruz. Daha net bir politika için yerel seçim sonrası bekleniyor olabilir” diye konuşuyor.

“Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 3 Haziran’da Türkiye ekonomisinin başına getirilen Mehmet Şimşek, Hazine ve Maliye Bakanlığı görevini devralırken bu çarpıcı sözleri söylemişti.

Uluslararası piyasalarda tanınan bir isim olan Şimşek’in ‘rasyonele dönüş’ten kastı, Erdoğan’ın talimatı ile uygulamaya konan faiz indirimi politikasının rafa kaldırılması ve Türkiye ekonomisinin yeniden ‘güvenilir’ olarak algılanacağı bir döneme girmekti.

Peki Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, ilk 100 günde bu rota değişikliğini hayata geçirebildi mi, ekonomiye olan güveni yeniden sağlayabildi mi?

Sokaktaki vatandaşa göre, her geçen gün artan hayat pahalılığı ve ücretliler üzerindeki vergi yükleri nedeniyle ekonomide düzelme değil, hâlâ ciddi bir bozulma yaşanıyor.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran‘a konuşan market işletmecisi Serkan Adıgüzel, “Ben bir esnaf olarak ekonomide bir iyileşme görmüyorum” diyor. Mehmet Şimşek’in ekonominin başında olduğu son 100 günde iğneden ipliğe her şeye zam gelmeye devam ettiğini dile getiren Adıgüzel, önceki Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’yi hatırlatarak, şunları söylüyor:

“Nebati’den de memnun değildik ama Şimşek gelince de akaryakıttan gıdaya zam yağmuru artarak sürüyor. Ekonominin bu şekilde nasıl düzeleceğini bilmiyorum. Bizim de müşterinin de alım gücümüz çok düştü. Değil bir yıl sonrayı, bir gün sonrayı bile planlayamıyoruz.”

Özel bir şirkette çalışan Selma Demir de ekonomide hiçbir iyileşme olmamasından yakınıyor. Şimşek liderliğindeki ekonomi yönetiminin son üç ayda yaptığı faiz artırımı ve vergi artışları gibi düzenlemelerin ücretli kesim açısından daha fazla yoksulluk getirdiğini söyleyen Demir, “Her geçen gün alım gücümüzün azaldığını söyleyebilirim. Çalışan insanlar olarak bizler ciddi bir geçim mücadelesi veriyoruz. Memurlara bile yapılan zam ortada. Açıkçası gelecek açısından hiç umudum yok” diye konuşuyor.

Türkiye’de vatandaşlar açısından ekonomide kayda değer bir düzelme olmasa da, Şimşek liderliğindeki ekonomi yönetimi son 100 günde, ekonomide yaşanan eksen kaymasına karşı bir dizi adım atmayı başardı.

Şimşek’in göreve gelmesinden birkaç gün sonra, 9 Haziran’da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) başına ABD ve Avrupa finans dünyasında tanınan bir isim olan Hafize Gaye Erkan getirildi. Aynı günlerde Erdoğan, ‘Faiz artışını kabullendik’ açıklamasıyla, yeni dönemin işaret fişeğini atmış oldu. Böylelikle Merkez Bankası, Eylül 2021’de başlayan faiz indirim sürecine son verdi.

Bu dönemde yüzde 19’dan yüzde 8,5’e kadar indirilen politika faizi, Haziran sonunda yüzde 15’e çıkarıldı. Temmuz ayında yüzde 17,5’e çıkarılan faiz, son olarak 25 Ağustos’ta gerçekleştirilen Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı sonrasında beklentileri aşarak yüzde 25’e yükseltildi. Türkiye’nin yüksek enflasyon karşısında faiz artırımına dönmüş olması hem yurt içi hem de yurtdışı piyasalar ve yatırımcılar açısından olumlu karşılandı.4

Ancak Erdoğan’ın ekonomi yönetimi üzerindeki gölgesi, faiz artırımlarının beklentilerin çok altında kalmasına neden oldu. Şimşek ve ekibinin enflasyonla gerçek bir mücadele yürütebilmesi için politika faizinin yüzde 40’lara kadar çıkarılması gerektiği belirtiliyor. Fakat ekonomi oyuncuları içerisinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomide ciddi bir durgunluğa yol açabilecek böylesi bir faiz artışına izin vermeyeceği görüşü hâkim.

“Rasyonel politikalara dönüş lafı havada kaldı”

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Konukman’a göre, Mehmet Şimşek öncesinde ekonomi yönetiminin Erdoğan’ın talimatları ile uyguladığı yanlış politikalardan dönüş o kadar kolay olmayacak.

Şimşek ve ekibinin, önceki dönemde ‘regülasyon’ adıyla finans ve özel sektörde yapılan ve çokça eleştirilen düzenlemeleri kaldırmadığını, sadece yumuşattığını dile getiren Prof. Konukman, “Geçmiş dönemin hataları tümüyle tasfiye edilmedi. Bu nedenle rasyonel politikalara dönüş lafı havada kaldı” diyor.

31 Mart 2024’te yapılması beklenen yerel seçimler öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomide köklü bir değişime müsaade etmeyeceğini savunan Konukman’a göre, faiz indirimleri ve iş dünyası ile yaşadığı gerilimler nedeniyle eleştirilen eski Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun finans sektörünü kontrol eden Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BBDK) başına getirilmesi de eski politikaların tam olarak terk edilmediğinin bir kanıtı.

Öte yandan faiz artırımına geçiş ve döviz kurlarına müdahalenin sınırlandırılması gibi uygulamaların Mehmet Şimşek’in performansı açısından doğru adımlar olduğunu kaydeden Konukman, “Böylece politika faizi ile bankaların mevduat faizlerinde kopan bağ yeniden kurulmuş oldu. Bu olumlu bir gelişme” diyor.

Bununla birlikte kamu kurumlarına yönelik olarak yayınlanan tasarruf genelgesinde Cumhurbaşkanlığı harcamalarının dışarıda tutulduğuna işaret eden Konukman, “Dolayısıyla Şimşek döneminde henüz şeffaf ve kapsamlı bir ekonomi politikası göremiyoruz. Daha net bir politika için yerel seçim sonrası bekleniyor olabilir” diye konuşuyor.

Türkiye’nin risk algısında düzelme

Her şeye rağmen faiz artırımlarının sürmesi ve Bakan Şimşek’in genellikle sosyal medya hesabından yaptığı sözlü yönlendirmeler, Türkiye ekonomisine ilişkin beklentileri belirli ölçüde düzeltmeyi başardı. Şimşek ve Erkan, yaz ayları boyunca hem Avrupalı ve ABD’li yatırımcılarla hem de Körfez ülkelerinin yatırımcıları ile bir araya geldi ve Türkiye ekonomisinin yeni dönem hedeflerini anlatarak yatırım çekmeye çalıştılar. 28 Mayıs seçimleri öncesinde 700 puanı aşan Türkiye’nin kredi risk primi (CDS), Eylül başı itibariyle 400 puanın altına inmiş durumda.

Yeni ekonomi yönetiminin ilk 100 gününde ihracatçı şirketler ile küçük ve orta ölçekli işletmelerin kredi kaynaklarına daha rahat ulaşması konusunda bazı düzenlemeler yapılırken, 1 Eylül itibariyle 3 trilyon TL büyüklüğe ulaşan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasından kademeli olarak çıkış için bankaların TL mevduatları özendirecek adımlar atmasına yönelik harekete geçildi.

Buna karşın, 5 Temmuz’da Türkiye’nin bütçe açığını gidermek amacıyla uygulamaya konan kapsamlı vergi artışları, Türkiye’de iğneden ipliğe tüm mal ve hizmetlere zam yapılmasının önünü açtı. Mehmet Şimşek göreve geldiğinde yüzde 38 olan yıllık enflasyon, Eylül 2023 itibariyle yüzde 59’a yükseldi. Bu dönemde Türk Lirası da ABD Doları ve Euro’ya karşı tarihinin en düşük seviyesini gördü.

Enflasyondaki yükselişin önümüzdeki aylarda da sürmesi bekleniyor. TCMB Başkanı Erkan, yıl sonu için tahminlerinin yüzde 58 olduğunu açıklamıştı. Ancak bu beklentinin henüz Ağustos ayında gerçekleşmiş olması, yıl sonunda enflasyonunun yüzde 70’lere çıkabileceği ihtimalini güçlendirdi. Hatta 6 Eylül’de açıklanan 3 yıllık yeni Orta Vadeli Program’da (OVP) da 2023 yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 65’e çıkarıldı.

Bununla birlikte hem ulusal hem uluslararası yatırımcıların merakla beklediği OVP’de yer alan büyüme, enflasyon, bütçe açığı gibi makro verilere ilişkin öngörüler önceki OVP’lere göre daha gerçekçi bulunsa da, hâlâ kapsamlı bir ‘istikrar programı’ açıklanmamış olması, yerel seçim sonrasına kadar enflasyonla mücadelenin ‘düşük yoğunluklu’ sürdürüleceğine dair görüşleri güçlendirdi.

“Ekonomide belirsizlik devam ediyor”

Peki önümüzdeki aylarda Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve ekibi, ekonomide nasıl bir rota izleyecek?

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ceyhun Elgin, bu soruya “Seçime kadar mevcut politikalar korunacak. Ama seçimden sonra siyasi ve hukuki açılımlar olmadan, Şimşek’in tek başına ekonomide yapabileceği çok bir şey yok” yanıtını veriyor.

Şimşek döneminde daha rasyonel bir bakış açısıyla ekonomideki sorunların ortaya konduğunu ancak şeffaflık ve güven tesis etmek ile ilgili hâlâ başarı sağlanamadığını vurgulayan Prof. Elgin, “Evet Şimşek döneminde piyasa beklentilerine ve iktisat teorilerine uygun kararlar alınıyor. Merkez Bankası yönetiminin de önceki yönetime göre çok daha kaliteli olduğu bir gerçek. Ama hâlâ neyin ne zaman olacağını öngörmek mümkün değil. Belirsizlik devam ediyor. Enflasyonunun bedelini sabit ücretli ve dar gelirli insanlar ödüyor” şeklinde konuşuyor.

Mart 2024 sonundaki yerel seçimlerin ardından eski yanlış politikalara dönülüp dönülmeyeceğinin garantisinin olmadığını da dile getiren Prof. Elgin, şu değerlendirmede bulunuyor:

“Ekonomideki sorunlar sadece tek başına Mehmet Şimşek’in atacağı adımlarla çözülecek bir şey değil. İçeride ve dışarıda güven duyulan bir ekonomi haline gelebilmek için siyasi ve hukuki reformların da eşgüdümlü olarak hayata geçirilmesi gerekiyor. Ancak Türkiye’deki yönetim tarzı şu an bu noktadan çok uzakta gözüküyor.”

Paylaşın

Yeşil Sol Parti’de İsim Değişikliği: DHP, HEDEP, HEP…

Yeşil Sol Parti’de ekim ayı ortalarında düzenlenmesi planlanan kongre hazırlıkları sürüyor. Halk toplantıları, çalıştay ve konferanslarda Yeşil Sol Parti için en fazla önerilen isimlerin başında, Demokratik Halklar Partisi’nin (DHP) geldiği belirtiliyor.

Önerilen isimler arasında ayrıca Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP), Halkların Eşitlik Partisi (HEP), Özgür Toplum Partisi (ÖTP), Özgür Yaşam Partisi (ÖYP), Yeni Yaşam Partisi (YYP) yer alıyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (Yeşil Sol Parti), Ekim ayı ortalarında düzenlenmesi planlanan kongre hazırlıkları sürüyor. İki gün süren Kadın Konferansı’ndan sonra dün başlayan ve bugün devam eden Büyük Konferans’tan sonra partinin yeni tüzüğü ve programı da netleşecek.

Yeşil Sol Parti’nin isim değişikliği de konferansın gündemleri arasında yer aldı. 10 Temmuz’da başlayan birçok kentte düzenlenen halk toplantıları ve ardından yapılan atölye ile çalıştaylarla gündeme gelen isim değişikliğinin, bugün sona erecek olan konferansta bir netlik kazanması bekleniyor.

Mezopotamya Haber Ajansı‘nda yer alan habere göre, basına kapalı yapılan konferansta birçok konu başlığının yanı sıra toplantılar serisinde önerilen partinin yeni isimleri de gündeme geldi. Toplantılarda yaklaşık 20 isim önerisi yapıldı. Öneriler parti isimlerinde içinde “demokrasi” ifadesi geçenler ağırlıkta.

En çok önerilerin isimlerin başında Demokratik Halklar Partisi’nin (DHP) geldiği belirtiliyor. Önerilen isimler arasında ayrıca Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP), Halkların Eşitlik Partisi (HEP), Özgür Toplum Partisi (ÖTP), Özgür Yaşam Partisi (ÖYP), Yeni Yaşam Partisi (YYP) gibi isimler de bulunuyor.

Konferansta isim değişikliğinin yanı sıra ekim ayında yapılacak olan kongreye sunulmak üzere birçok karar tasarısı da hazırlanacak. Konferanslarda ayrıca toplantı dizilerinde yapılan öneriler ışığında yeni dönemin politik hattı da belirlenecek.

Paylaşın

Yerel Seçimler: İmamoğlu’ndan Akşener’e “İttifak Şart” Yanıtı

İYİ Parti Lideri Akşener’in ‘İstanbul ve Ankara dahil 81 ilde aday çıkaracağız’ açıklamasını değerlendiren İBB Başkanı İmamoğlu, “Türkiye’nin siyaseti artık bir ittifak siyaseti. İttifakın biçimleri seçimlerin zeminine ve bölgesine göre değişebilir” dedi ve ekledi:

“Bu anlamda ülkedeki genel seçim atmosferi de ittifak gerektirdi. Görüyoruz ki yerel seçimde de ittifak süreçleri etkili olacak. Bazen ittifaklar etkili olacak, bazen ittifakları bozmak etkili olacak. Bazen ittifaklara yanlış yaptırmak da etkili olabiliyor.”

İmamoğlu, açıklamasının devamında, “Bu anlamda ‘İttifak olmamalıdır’ diye bir fikre asla katılmıyorum. Her zaman ittifak şart. Kaldı ki en büyük ittifakın tabandaki toplumsal ittifak olduğunu unutmayalım. Bütün siyasi partiler için geçerli bu” ifadelerini kullandı.

Sözcü gazetesi yazarı İsmail Saymaz bugünü köşe yazısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ile yaptığı röportajı aktardı. Saymaz, İmamoğlu’na İYİP Genel Başkanı Meral Akşener’in ‘İstanbul ve Ankara dahil 81 ilde aday çıkaracağız’ açıklaması hakkında ne düşündüğünü sordu.

İmamoğlu, Akşener’in açıklamalarına ilişkin, “Şu anda sadece sayın Akşener’in basına yansıyan konuşmalarını okudum. Biraz zamana bırakıp analiz edip değerlendirmelerini biraz daha algılayıp gerekiyorsa kendisiyle yüz yüze konuşup İstanbul stratejisini daha net anlamak isterim. Diyalog her zaman iyidir. Onun için somut bir cevap verilecek bir husus olduğunu düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.

İmamoğlu, “İttifak kurulmazsa İstanbul için nasıl bir tesir yaratır?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Türkiye’nin siyaseti artık bir ittifak siyaseti. İttifakın biçimleri seçimlerin zeminine ve bölgesine göre değişebilir. Bu anlamda ülkedeki genel seçim atmosferi de ittifak gerektirdi. Görüyoruz ki yerel seçimde de ittifak süreçleri etkili olacak.

Bazen ittifaklar etkili olacak, bazen ittifakları bozmak etkili olacak. Bazen ittifaklara yanlış yaptırmak da etkili olabiliyor. Bu anlamda “İttifak olmamalıdır” diye bir fikre asla katılmıyorum. Her zaman ittifak şart. Kaldı ki en büyük ittifakın tabandaki toplumsal ittifak olduğunu unutmayalım.

Bütün siyasi partiler için geçerli bu. Çünkü bazen yerel seçim-genel seçim duyguları farklı refleksler oluşturabiliyor. O manada ben elbetteki siyasi partilerin ittifaklarını önemsiyorum. Ama en az onun kadar, belki daha fazlası, toplumun kendi içinde oluşturacağı ittifakları da önemsiyorum.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Ekonomi Yönetiminin 100. Günü: İstikrar Programı Halen Açıklanmadı

Mehmet Şimşek’in tam yetkili Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanmasının üzerinden 100 gün geçti, ama istikrar programı halen açıklanmadı. Yapısal bir dönüşüm sağlamak ve yüksek katma değerli üretimi desteklemek amacı ile maliye politikasının somut adımlar atması gerekiyor.

Eğitim sisteminde ezberci sınav sisteminden çıkıp eğitimde fırsat eşitliğine imkan tanıyacak politikalar, üretkenliği ve katma değeri yüksek sektörlerin doğru teşviklerle desteklenmesi ve bu vesile ile üretim kapasitesinin artıp maliyetlerin düşmesi lazım.

Gelir vergisinde yaşanan erozyonun sona ermesi ve dolaylı vergilerin payının azalması gerekiyor. Kredi kompozisyonunda tüketim kredilerini azaltıp, üretim odaklı ticari kredilerin artırılmasına yönelik teşvikleri bu yolda atılmış bir adım olarak değerlendirebiliriz.

Ancak bunun ötesinde kapsamlı bir kalkınma modeli henüz açıklanmadı ve eylem planı için Ekim’e işaret edildi. Bu gecikme endişe verici.

En son yaşadığımız büyük kriz olan 2001 dönemini hatırlayacak olursak, 1 Mart 2001 tarihinde ABD’den apar topar Türkiye’ye getirilen ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atanan Kemal Derviş, ayağının tozuyla 13 Mart tarihinde Meclis’te yemin etmiş, 14 Nisan’da ise “Güçlü Ekonomiye Geçiş” Programı’nı açıklamıştı.

Yeni ekonomi yönetimi görevde ilk 100 günü doldurdu. Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp, bu süreci BBC Türkçe‘ye değerlendirdi.

100 gün, seçim vaatlerinin uygulamaya sokulabileceği kadar uzun ancak uzun soluklu sonuç alınamayacak kadar kısa bir süre. Bununla birlikte, ilk 100 günde atılan tohumlar, hasat zamanı ne toplayacağımızın da bir göstergesi olabilir.

Seçimler öncesi, Cumhur İttifakı’nın kazanması halinde 100 gün sonrasında beklediğim senaryodan çok daha iyi bir yerde olduğumuzu düşünüyorum. Zira seçim kampanyası boyunca bana büyük endişe veren ekonomi politikalarından duyulan memnuniyet dile getirilmiş ve herhangi bir değişim sinyali verilmemişti.

Oysa seçim sonrasında adeta bir muhalefet partisi kazanmışcasına eski kadrolar ve izlenen politikalar büyük ölçüde terk ediliyor.

Mehmet Şimşek görevi teslim alırken, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönmekten başka çaresi kalmamıştır” demişti. Eski politikaların tasfiyesi amacı ile ortodoks politika ile uyumlu adımlar atılıyor. Bu adımlar uzun soluklu olur mu? Bilmiyorum. Daha iyisi yapılabilir miydi? Evet.

AKP’nin 2023 seçim kampanyasında yer alan ekonomik hedefler 2018 seçimlerindeki hedeflere benzerdi: Cari açıkta daralma, enflasyon tek hane, yüksek büyüme, kişi başına düşen milli gelirde artış sözü verildi.

Bu genel hedefler muhalefet partilerinin hedefleri ile de örtüşüyordu. Her iki ittifak da bu hedeflere ilave olarak katma değerli üretime, inovasyona, kalkınmaya vurgu yaptı. Aradaki fark neydi?

Bence seçim vaatlerindeki en önemli farklardan birisi muhalefetin bu hedeflere ulaşabilmek için ortodoks politikalara dönüşü önceden öngörmesi ve bunun sonucu oluşacak acı reçetenin dağılımında kafa yorması, sabit gelirlilere bu yükün ödetilmeyeceği sözü verilmesi idi.

İktidarın 2018’de bahsettiğim hedefleri, büyüme hariç tutmadı. Büyüme verisi ise kur krizinin yaşandığı 2018 yılı dışında, pandemiye rağmen yüksek geldi.

Öte yandan enflasyonist ortamda, üretkenlik artışı ile desteklenmeyip, düşük faizle desteklenen büyüme toplum genelinde hissedilemedi. 2023’de 25 bin dolara yükseltilmek istenen kişi başı milli gelir 9 bin dolara geriledi. % 15’ten tek haneye indirilmesi umulan enflasyon % 50’li seviyeleri aştı.

Bu sefer farklı olabilir mi?

Yeni ekonomi ekibinin 2018 sonrası uygulanan politikalardan hoşnut olmadığı net. Peki değişiklik yapacak kurumsal kapasite ve yetkisi var mı? Ne kadar süreyle var? Kritik sorular bunlar.

4 Haziran 2023’de görevi devralan yeni ekibin ilk işi bu dengesizliklerin altında yatan düşük faiz politikalarından çıkış amacı ile sıkı para politikasına geçmek oldu. Gelgelelim, rota doğru yöne çevrilmiş olsa da ilk 100 günde kaydedilen ilerleme yavaştı.

Seçim öncesi dönemde ertelenen akaryakıt zamları, deprem ve seçim harcamaları ile artan bütçe açığını kontrol amacı ile artan dolaylı vergiler, kurda izin verilen gevşeme ile birleşince, yıl sonu enflasyon tahminleri % 70’leri zorlar hale geldi. Ancak enflasyon beklentisi bu kadar yüksekken merkez bankası üç ayda politika faizini sadece % 25’e çıkarılabildi.

Bir an için Merkez Bankası’nın kurumsal bağımsızlığının tekrar tesis edildiğini ve niyetinin de kendi özgür iradesi dahilinde ilk 100 günde politik faizini toplam 16,5 puan artırmak olduğunu varsayalım.

Bu durumda merkez bankası bu faiz artışlarının sıralamasını 650, 250 ve 750 baz puan yerine 750, 650 ve 250 baz puan şeklinde büyükten küçüğe yapabilirdi.

İki senaryoda da toplam faiz artışı aynı olur dolayısı ile şirketler ve bankacılık sistemi üzerindeki görece yük değişmezdi. Ancak ikinci senaryo birinciye göre daha önden yüklemeli bir anlayışı temsil edip, enflasyon beklentilerini daha çabuk kontrol altına alabilirdi.

Oysa V-benzeri, yani önce daha yüksek, sonra daha az, sonra en yüksek faiz artışına giden bir Merkez Bankası bir plan dahilinde hareket eder izlenimi vermiyor. Son toplantıda gelen “jumbo” faiz artırımı enflasyon raporunda bahsedilen “kademeli” artış sinyali ile de çelişiyor.

Daha ziyade Para Politikası Kurulu’na (PPK) eklenen yeni üyelerle ikna gücü artmış, ancak kurumsal bağımsızlığı tam oturmadığı için bir sonraki adımı da net olmayan bir Merkez Bankası izlenimi ediniyorum.

Enflasyon sadece enflasyonu göstermiyor

Bu noktada enflasyon probleminin sadece hatalı kurgulanmış para politikasının sonucu olmadığını, erozyona uğramış kurumsallık, yapısal reformlarda ihmal, yatırım iştahında düşüş, vergi sisteminde çarpıklıklar ve potansiyel üretim kapasitesinde yaşanan gerileme gibi çok daha derin sorunların yüzeye çıkması ile alakalı olduğunu hatırlatmak lazım.

Bu sebeple, sadece para politikasını (yavaş da olsa) düzeltmek enflasyonu ve ekonomik problemleri çözmeye yetmeyecektir.

Henüz enflasyonla mücadelenin kalıcı olup olmayacağını bilmediğimiz gibi acı reçeteden oluşacak maliyetin düşük gelir kesimlerinden alınıp, daha yukarıya dağıtılıp dağıtılmayacağını bilmiyoruz. Geçtiğimiz hafta açıklanan Orta Vadeli Program (OVP) söz konusu bedelin oldukça küçük olacağını varsaymış görünüyor. Zira önümüzdeki 4 yılda ciddi bir dezenflasyon hedefi olsa da bunun büyüme ve işsizliğe yansımasının çok düşük tutulduğunu gözlemliyoruz. Acı reçetenin bedeli resmi rakamlara yansımayınca nasıl paylaştırılacağına dair bir tartışma için de uygun zemin oluşmuyor maalesef.

Yapısal bir dönüşüm sağlamak ve yüksek katma değerli üretimi desteklemek amacı ile maliye politikasının somut adımlar atması gerekiyor. Eğitim sisteminde ezberci sınav sisteminden çıkıp eğitimde fırsat eşitliğine imkan tanıyacak politikalar, üretkenliği ve katma değeri yüksek sektörlerin doğru teşviklerle desteklenmesi ve bu vesile ile üretim kapasitesinin artıp maliyetlerin düşmesi lazım.

Gelir vergisinde yaşanan erozyonun sona ermesi ve dolaylı vergilerin payının azalması gerekiyor. Kredi kompozisyonunda tüketim kredilerini azaltıp, üretim odaklı ticari kredilerin artırılmasına yönelik teşvikleri bu yolda atılmış bir adım olarak değerlendirebiliriz.

Ancak bunun ötesinde kapsamlı bir kalkınma modeli henüz açıklanmadı ve eylem planı için Ekim’e işaret edildi. Bu gecikme endişe verici.

En son yaşadığımız büyük kriz olan 2001 dönemini hatırlayacak olursak, 1 Mart 2001 tarihinde ABD’den apar topar Türkiye’ye getirilen ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atanan Kemal Derviş, ayağının tozuyla 13 Mart tarihinde Meclis’te yemin etmiş, 14 Nisan’da ise “Güçlü Ekonomiye Geçiş” Programı’nı açıklamıştı.

Paylaşın

İlk Ders Zili Bugün Çaldı: Beslenme Çantası Aylık 770 TL’ye Dolacak

Yaz tatilinin sona ermesiyle birlikte 2023-2024 eğitim öğretim yılının ilk ders zili bugün çaldı. Milyonlarca öğrenci ve öğretmen için bugün ders başı yaptı. Okul kantinleri ise yüksek fiyatları ile velilerin tepkisini çekiyor.

Kırtasiye harcamalarının üstesinden gelmeye çalışan veliler, bugünden itibaren  çocukların beslenme çantalarını da doldurmaya çalışacak. Milyonlarca ailenin 11.402 TL’lik asgari ücretle geçinmeye çalıştığı Türkiye’de, okulların açılması ile birlikte çocukların beslenme çantaları da ailelerin en büyük sorunlarından biri oldu.

Sözcü’den Saime Başçı‘nın haberine göre; Beslenme uzmanları, okul çağındaki çocukların her gün mutlaka okul öncesinde içinde süt ve yumurtanın olduğu bir kahvaltı yapması gerektiğine dikkat çekerken, okul için hazırlanacak en basit bir çantanın maliyeti ise 50 TL’yi aşıyor. Yaptığımız hesaplamalara göre içinde bir adet meyve basit bir sandviç ve sütün yer aldığı menülerde haftalık maliyet 192.42 TL’ye aylık maliyet de 770 TL’ye ulaşıyor.

Tarihin en yüksek yaz ayı enflasyonlarına şahit olan Türkiye’de asgari ücret ve emekli maaşları açlık sınırlarının altında kalırken, çocukların ise okullarda yeterli ve dengeli beslenme ihtiyacı karşılanamıyor. Aylık 770 TL’yi bulan bir beslenme çantası için asgari ücretli maaşının yüzde 6.70’ini ayırmak zorunda.

Beslenme çantasında olması gereken 1 adet muzun fiyatı 19.98 TL, bir adet elmanın fiyatı 8.23 TL olurken, beslenme çantasına konulacak 200 ml sütün fiyatı ise 9 TL’yi buldu. En basit sandviçin maliyetinin 16.75 TL olduğu günümüzde, öğrencilerin beslenme çantalarına konulacak bir simidin fiyatı da 10 TL.

Eğitimde enflasyon yüzde 48.6

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, ağustos ayında gıda fiyatları bir ayda yüzde 8.48 oranında artarken, yıllık gıda enflasyonu ise yüzde 72.86’ya ulaştı. Eğitimde ise yüzde 48.61 olan yıllık fiyat artışı henüz okul hazırlıklarının tam olarak başlamadığı ağustos ayında yüzde 3.11 oranında artış gösterdi.

İstanbul Planlama ajansı verilerine göre ise geçen sene ortalama 900 TL olan anaokulu – kreş kırtasiye sepeti 1.900 TL’ye çıkarken, ilkokul sepeti ortalama 800 TL’den 1.500 TL’ye, ortaokul sepeti ise ortalama 1.000 TL’den 1.750 TL’ye yükseldi.

Paylaşın