Erdoğan, Gazze Üzerinden CHP’ye Yüklendi

Rize’de konuşan Erdoğan, “Ana muhalefet uzun süre Hamas’a terör örgütü dedi. Selam çaktıkları yerlerden umduklarını bulamayınca hemen ağız değiştirdiler. İtibar suikastine devam ettiler. Sonuçta ne oldu bize attıkları çamurlar döndü dolaştı kendilerini buldu” dedi ve ekledi:

“Dünkü anlaşma hakikati gösterdi. Hamas ve Filistinli kardeşlerimiz dahil herkes Türkiye’nin çabalarını takdir etti, teşekkür etti. Bizi bir tarafa bıraktım, CHP genel başkanının Türkiye hükümetine bir özür borcu yok mu? Sayın Özel’in haftalardır çalışan devlet görevlerine bir özür borcu yok mu? Takdirini milletimin en iyi şekilde yapacağına inanıyorum.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rize’de Valilik Tören Alanı’nda, Yapımı Tamamlanan Tesis ve Projelerin Toplu Açılış Töreni’nde konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:

“15 aylık aradan sonra sizlerle hasret gidermek üzere Rize’deyim. Her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. 20-21 Eylül’de yaşanan sel felaketi nedeniyle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Dünya değişir, zaman değişir, bizim size ve milletimize olan sevdamız değişmez. Buraya gelirken yine elimiz boş gelmedik. Rize’ye yine hizmetlerle geldik. Toplam 38 projemizin toplu açılışını, 2 projemizin temel atmasını gerçekleştiriyoruz. Toplam yatırımı 3 milyar 84 milyon lirayı geçen eserleri hizmete veriyoruz.

Yurt dışında da yoğun bir diplomatik atak içerisindeyiz. Türkiye’nin ağırlığını artırıyoruz. Dünya liderlerinin katıldığı zirvelerde ülkemizi gururla temsil ediyoruz. Medeni denilen ülkelerin sessiz kaldığı trajedileri cesaretle insanlığın gündemine taşıyoruz. Gittiğimiz her yerde kimseden çekinmeden ezilenlerin sesi olduk. Niçin biliyor musunuz? Çünkü biz bu toprakların evladıyız. Nasıl Rize hak olanın yanındaysa, biz de mazlumların yanındayız. Rize’den aldığımız güçle, sizden aldığımız ilhamla zalimlerin karşısında eğilmeden bükülmeden duruyoruz.

Mısır’dan hepimizi sevindiren haber aldık. Hamas ile İsrail hükümeti arasındaki görüşmelerde anlaşma sağlandı. 2 yıl sonra ilk kez Gazze’de yüzler güldü. İnsanlar sevinçle sokaklara döküldü. Gazzeli kardeşlerimizin şükür secdesine kapandığını görmek bizi çok farklı bir duygu dünyasına götürdü. İlk günden itibaren bu sürece en büyük katkıyı veren ülkelerden biriyiz. ABD’deki ana gündemlerimizden biri Gazze’de akan kanı durdurmaktı. ABD Başkanı Sayın Trump ile çok verimli bir görüşme gerçekleştirdik.

“Önemli olan anlaşmanın harfiyen uygulanması”

Sonuçta anlaşma imzalandı ve Gazze’de kalıcı barışa giden yolun kapıları aralandı. Tüm zorluklara rağmen bunu çok önemli buluyoruz. Biz artık kan akmasın diyoruz, çocuklar açlıktan ölmesin diyoruz. Ne yapıyorsak sadece ve sadece bunun için yapıyoruz. Bizim barıştan, istikrardan ve bölgemizde huzur olmasından başka arzumuz yok. Bundan sonra önemli olan anlaşmanın harfiyen uygulanmasıdır.

Biz inşallah burada da elimizi taşın altına koyacağız. Enkazın kaldırılması ve Gazze’nin yeniden imarında da bize düşen neyse inşallah yerine getireceğiz. Soykırım ortamına dönülmesinin bedeli çok ağır olacaktır. Barışa fırsat tanınmalıdır. Türkiye olarak nasıl müzakere süreçlerinde Gazze halkının yanında olduysak bundan sonra da Filistinli kardeşlerimizi desteklemeye devam edeceğiz. Gazzeli kardeşlerimi buradan saygıyla selamlıyorum.

Ana muhalefet uzun süre Hamas’a terör örgütü dedi. Selam çaktıkları yerlerden umduklarını bulamayınca hemen ağız değiştirdiler. İtibar suikastine devam ettiler. Sonuçta ne oldu bize attıkları çamurlar döndü dolaştı kendilerini buldu. Dünkü anlaşma hakikati gösterdi. Hamas ve Filistinli kardeşlerimiz dahil herkes Türkiye’nin çabalarını takdir etti, teşekkür etti.

Bizi bir tarafa bıraktım, CHP genel başkanının Türkiye hükümetine bir özür borcu yok mu? Sayın Özel’in haftalardır çalışan devlet görevlerine bir özür borcu yok mu? Takdirini milletimin en iyi şekilde yapacağına inanıyorum. Biz rakibimiz de olsa kimsenin böyle bir duruma düşmesini istemeyiz. Sayın Özel’e kulağına her fısıldanana itibar etmemesi gerektiğini hatırlatıyorum.”

Paylaşın

DEM Parti’den “Süreç” Açıklaması: Kritik Aşamada

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin “Barış ve Demokrasi”, iktidarın ise “Terörsüz Türkiye” adını verdiği sürece ilişkin, kritik bir aşamada olduğunu söyledi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezide basın toplantısı düzenledi. Ayşegül Doğan, şunları söyledi:

“Dün saatlerce sürdü MYK Toplantımız. Gündem yoğun. Bir yandan tüm dünyanın gözleri önünde yaşanan bir soykırım gündemi var. MYK’mızın en başta değerlendirdiği konulardan biriydi. Filistin meselesinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, yeni bir gelişme var. İsrail ile Hamas arasında varılan anlaşmanın duyurulmasından bahsediyorum. Biz bu anlaşmanın nihayet sağlanabilmiş olmasını DEM Parti olarak memnuniyetle karşılıyoruz. Henüz ilk aşamasının onaylandığı açıklandı. Çok kritik saatler ve günler takip ediyor bundan sonraki aşamaları görmemiz için. Bunu da dikkatle, özenle ve hassasiyetle takip ediyoruz. Bir yandan da 13 Ekim’e doğru yol alıyoruz. 2 yıldır süren, on binlerce canın yitimine neden olan, bunun 20 binden fazlasının çocuk olduğu bir soykırımdan bahsediyoruz.

İkinci yılında böyle bir anlaşmanın sağlanmış olmasının değerinin bilinmesi gerekiyor. Bu konuda sorumluluk üstlenen, üstlendiğini söyleyen, sorumluluğu samimiyetle yerine getireceğini ifade eden herkesin sahici ve gerçekçi bir yaklaşımla meseleye yaklaşması gerekiyor. Barış ve istikrar için siyasetin ve müzakerenin zamanı diyoruz. Ancak bunu söylemek yetmiyor, çünkü yaraların sarılması gerekiyor. Bu yaraların sarılması da kolay değil. Blokajların kaldırılması gerekiyor. Bunların da zamana yayılmadan gerçekleşmesi gerekiyor. İki yıldır devam eden işgal ve trajedinin son bulması için de tüm uluslararası aktörlerin bu konuya ciddiyetle yaklaşması gerektiğinin bir kez daha altını çiziyoruz.

İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı işgalin ikinci yılından ve soykırımdan bahsederken şunu da unutmamak gerekiyor. Sözünü ettiğimiz rakamlar insan canı, istatistiki veri değil. Üstelik bunlar yalnızca tespit edilebilenler. 67 bin 139 Filistinli katledildi. Yaklaşık 9.500 Filistinlinin akıbeti bilinmiyor şu anda. 20 binden fazlasının çocuk olduğu düşünülüyor. Bunu tekrar söylüyorum. 2700 ailenin tüm üyeleri bu savaş kabinesi tarafından öldürüldü. Tüm bunlar dünyanın gözleri önünde açık bir biçimde yapıldı. O yüzden bu konudaki sorumluluk, dünyada evrensel ilkelere bağlılığını ifade eden tüm ülkelerin söylemlerinin ötesinde eyleme geçmesi gereken bir sorumluluktur.

Bugün 9 Ekim, uluslararası bir komplonun da yıldönümü. 9 Ekim 1998’de başlayan, 1999’da 15’i 16’ya bağlayan gece Sayın Öcalan’ın esaretiyle devam eden ve bugün hala izlerini gördüğümüz uluslararası bir komplonun 27. yılındayız. Bu komplo, her şeye rağmen Öcalan’ın ısrarlı barış ve demokratikleşme çabalarıyla boşa çıkarıldı. 9 Ekim’de neydi yapılmak istenen? 9 Ekim 1998’de yapılmak istenen, açıkça bir Türk-Kürt savaşının fitilini ateşlemekti. Başarılamadı. İyi ki de başarılamadı. Ancak başarılamaması için çok büyük bir mücadele verildi, çok ağır bedeller ödendi.

Bölgesel etkileri itibarıyla Türkiye’de geldiğimiz aşama çok kritik. Çok önemli ve çok tarihi bir eşik. Bu sözleri ısrarla söylememizin nedeni de bir tesadüf değil. Kritik ve tarihi olduğu da yalnızca son 30 yılda Türkiye ve Ortadoğu bölgesinde yaşanan gelişmelere bakıldığında dahi görülebilir. Peki, bu süreçte Öcalan ne yaptı, nasıl bir irade sergiledi? Uluslararası aktörlerin de içinde yer aldığı bu komployu boşa çıkarmak için Sayın Öcalan, 27 yıldır sürdürülen tecride rağmen, ilmek ilmek örerek bir demokratik yaşam modeli teklif etti. Hem Türkiye’ye hem Ortadoğu bölgesine.

“Komplocu akıl hala çırpınıyor ama başaramayacak”

O yüzden bugün yaşananları değerlendirdiğimizde dünden bağımsız ele almamız mümkün değil. Biz bu komployu, bu komplocu aklı, buradan savaş ve yıkım yaratmak isteyen, buradan çok büyük bir halklar arası savaş kurgulayan aklı yalnızca kınamıyoruz; buna karşı yıllardır mücadele ediyoruz. Yalnızca lanetlemiyoruz, bunun gerçekleşmemesi için mücadelemizi can pahasına veriyoruz. Bu aklın yer yer hala devrede olduğunu görüyoruz. Evet, boşa çıkarılmış bir komplodan bahsediyoruz. Ancak bu akıl hala çırpınıyor; kalıcı, onurlu, eşit, adil bir barışın imkanlarını ve alanını hala daraltmaya çalışıyor. Başaramayacakları kesin. Geçen on yıllarda gördüğümüz gibi. Ancak kimsenin daha fazla can kaybına tahammülü yok. Bizim de yok, ülkenin de yok, Ortadoğu bölgesinin de yok.

O yüzden herkes ama herkes sürecin değerini bilmeli ve bundan sonra yapılması gerekenlere ciddiyetle yaklaşmalı. Sayın Öcalan’ın geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bazı kavramlarla birlikte de değerlendiriliyor. Demokratik komünal toplum, eko-ekonomi, eko-endüstri, demokratik toplum sosyalizmi, demokratik entegrasyon ve son olarak da müzakereci demokrasi. Bunları yalnızca kavramlar olarak ele almamak gerekiyor. Sadece teorik bazı açılımlar değil bunlar. Sadece yeni tartışmalara kapı aralayan sözler ya da kavramlar değil. Öcalan’ın dünyaya, Türkiye’ye, bölgeye, bölgede yaşayan halklara sunduğu yeni yaşam modelinin anahtar kelimeleri bunlar. Kürt sorununa bakışının ne kadar derinlikli ve zengin olduğunun göstergesi aynı zamanda.

Kimileri son günlerde süreçle, komisyonla bağlantılı olarak, ‘Siz başka bir şey bilmiyor musunuz DEM Parti olarak? Öcalan’ın ana aktörlüğü, temel muhataplığı. Niye yalnızca bunları ifade ediyorsunuz?’ Bunu soranlara, bunu bu şekilde yüzeysel biçimde ele alanlara buradan soruyoruz: Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısıyla gerçekleşen, Sayın Öcalan’ın 9 Temmuz çağrısıyla ortaya çıkan gerçeği neden görmezden geliyorsunuz? Bu küçümsenecek, gayriciddi bir şekilde ele alınacak bir gelişme olarak değerlendirilebilir mi? Tekrar ediyoruz.

Sözünü ettiğimiz konu insan hayatı. Milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren, milyonlarca insanın geleceğini şekillendirme potansiyeli taşıyan, milyonlarca insanın nasıl yaşayacağına dair anahtar çözümler içeren iki önemli çağrıya hiç kimse bu şekilde yüzeysel yaklaşamaz. Hiç kimse bu talepleri göz ardı edemez, etmemeli. Bizim bu konudaki tavrımız dün de böyleydi, bugün de aynı. Bunu geç anlayanlar, bunu idrak edemeyenler Türkiye’ye yalnızca zaman kaybettirmediler, can kaybettirdiler. Bunda daha fazla ısrar edilmemesi gerekiyor. Bu anın ıskalanmaması gerekiyor.

Hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti ilk açıklamalarından birinde. ‘Her olumlu adım bir sonrakine vesile olacaktır.’ 27 Şubat çağrısından sonra demişti. Yine MHP lideri Bahçeli, ‘Önce silahlar sussun, sonra her şey konuşulur’ demişti. Şimdi biz de diyoruz ki silahların susması önemli, ancak çatışmasızlığın kalıcı hale getirilmesi gerekiyor. Çatışmasızlığın kalıcı hale getirilebilmesi için de birtakım adımların atılması gerekiyor. Silahlar sustu; o halde şimdi yasaların, hukukun, demokrasinin görünür olması gerekiyor. Silahlar sustu; o halde şimdi tanınma ve kabul hukuken sağlanmalı. Ancak henüz yaprak kımıldamıyor. Önemli sözler söyleniyor, kıymetli laflar ediliyor. Evet, ezberler bozuluyor. Bunun farkındayız, bunu görüyoruz. Bunun anlamının da farkındayız. Ancak söylemek yetmiyor.

“Her şey yeni bir döneme geçişin gereklerine işaret ediyor”

Geçiş dönemi deniyor ama geçiş dönemi bazı mekanizmalar gerektirir. Geçiş döneminin gerekleri vardır. Geçiş döneminde olduğumuzu anlayabileceğimiz hem toplumsal hem siyasal bazı yeni gelişmelerin olması gerekir. Her şey bir yandan yeni bir döneme geçişin gereklerine işaret ediyor, öte yandan bu konuya ilişkin hiç somut adım atılmıyor. Yeni dönemde hukukun üstünlüğünün sağlandığının, adaletin tesis edildiğinin görülmesi gerekir. Yine mesela tecridin ortadan kalktığını görmemiz gerekir. ‘Niye konuşacak?’ sorusunun sorulmaması gerekir.

Konuşmasının neden elzem olduğunun anlatılması gerekir ve bunun da yalnızca DEM Parti’ye bırakılmaması gerekiyor. Bu yalnızca DEM Parti’nin değil Türkiye’nin meselesi, Türkiye toplumunun meselesi, Türkiye siyasetinin meselesi. Bu yalnızca DEM Parti ile sınırlı bir mesele değil. Bu yalnızca DEM Parti’nin sorumluluğu değil. Karşı karşıya kaldığımız vebal hepimizin ortak vebali. O halde hep birlikte bu konuya ilişkin bazı adımlar atılmasına dair çalışmalar yapılmalı. Sürecin gerekleri ve doğal koşulları için.

Son yapılan İmralı Heyeti ve Sayın Öcalan görüşmesinde de altı çizildiği gibi, komisyon çalışmalarını ne kadar önemsediğimizi biz de her defasında söylüyoruz. Ancak komisyonun bir şekilde Sayın Öcalan ile irtibat kurması gerekiyor. Sayın Bahçeli bu konuda açıklamalar yaptı. Biz bu açıklamaları memnuniyetle karşılıyoruz. Önemli açıklamalar. Geç de olsa Türkiye açısından değeri büyük açıklamalar. Ancak hala Meclis Başkanından ve Komisyon Başkanından bu konuya ilişkin herhangi bir açıklama gelmiyor. Ya da bunun planlamasına dair kamuoyunda herhangi bir bilgi yok. Bizde de olmadığı gibi. Komisyon üyelerinde de olmadığı gibi.

Dün koordinatör grup başkanvekilleriyle rutin buluşmasında Meclis Başkanı, komisyon başkanı sıfatıyla bu konuya dair herhangi bir bilgilendirme yapmadı. Her fırsatta zaman vurgusu yapanlar, bunun önemine dikkat çekenler, yitip giden zamanın hepimizin aleyhine işlediğini fark etmiyorlar mı? Bir an önce bu konuya dair Sayın Öcalan’ın görüşlerine başvurulmalıdır. Sayın Bahçeli’nin yaptığı çağrı dikkate alınmalıdır. Meclis’in asli görevi toplumsal taleplere kulak vermek ve bu talepler için çalışmalar yapmaktır. Yeni dönemde de bunları yapması gerekiyor.

6-8 Ekim olaylarının bir yandan yıldönümünü geride bırakıyoruz. Yarın da 10 Ekim’in 10. yılı. Hala acımız taptaze, öfkemiz dip diri. İşte tarihsel anda olma nedenlerimizden biri 10 Ekim, biri de Kobanî Kumpas Davası. Bir siyasi intikam davası. Bu siyasi intikam davasını sürdürmek isteyen akıl bununla neyin rövanşını almaya çalışıyor? Bunun süreçle dahi bağlantısı kurulmamalı. Hukuken olması gereken de hukuki hiçbir gerekçe olmadan hapsettiklerinizi zaten serbest bırakmanızdır.

Eğer gerçekten stratejik gelişmelere, stratejik bir değişim ve dönüşümle yanıt verecekseniz; yapılması gerekenler belli, yol haritası belli, açılması gereken yol belli, demokratikleşmeye dönük atılması gereken adımlar belli. Bunun için yeniden çalışmalar yapmaya gerek yok. Bunun için yeniden saatlerce, haftalarca, günlerce, aylarca sürecek dinlemeler yapmaya gerek yok. Gök kubbe altında Kürt meselesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesine dair söylenmedik söz kalmadı. Her şey söylendi. Türk-Kürt ilişkilerinin yeniden tanımlanması için bu ilişkilerdeki çelişkilerin de giderilmesi gerekiyor.

Bugün barış Türkiye’nin demokratikleşmesi için önümüzdeki en gerçekçi, belki de tek imkan. O yüzden buna sımsıkı sarılmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme umudu barıştan geçiyor. Bunları kimse kategorik bir biçimde birbirinden ayıramaz. Bunlara kimse kategorik bir biçimde yaklaşamaz. Birimize uygulanan adaletsizlik hepimize uygulanıyor. Günün sonunda bugün toplumun tamamı adaletsizlikten en çok şikayetçi. O halde bu adaletsizlikler, tüm farklılıklarının içinde yer aldığı ve ortak bir şekilde eşit nefes alabildiği bir fotoğrafla ancak giderilebilir.

“Kobanî Kumpas Davasında AİHM’in ihlal kararları doğrultusunda beraat kararı verilmeli”

Yeri gelmişken tekrar edelim Kobanî Kumpas Davası ile ilgili çağrımızı da. Kobanî Kumpas Davasından dolayı tutuklu bulunan başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere arkadaşlarımıza yöneltilen suçlar, suç unsuru taşımıyor. Yaptıkları konuşmalar, açıklamalar, katıldıkları eylemler, mitingler… Suç işlendiğine dair makul bir şüphe dahi yok bu dosyalarda. Aynı zamanda milletvekilliklerinin sonlanması, yani dokunulmazlıklarının kaldırılması da hukuka aykırı bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından söyleniyor zaten bunlar. Ancak biz biliyoruz ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından söylenmesine dahi gerek yok.

Hatırlayın dönemin tartışmalarını, ‘Anayasaya aykırı ama evet’ tartışmalarını. Bırakın uluslararası sözleşmeleri, iç hukuktan bahsediyoruz. Bu bile davanın niye bir rövanş davası olduğunu bize tekrar anımsatıyor. O yüzden şu anda istinaf aşamasında olan Kobanî Kumpas Davası ki bu normalde dosyanın gözden geçirilmesi, yani yeniden gözden geçirilerek bir fırsatın sağlanması için de bir olanak. Hukuksuzlukların giderilebilmesi için bu fırsat iyi değerlendirilmeli. Daha fazla geciktirilmemeli. AİHM’in ihlal kararları doğrultusunda da beraat kararı verilmeli.

Gidip oralarda Büyük Dairenin yeni bir karar daha alması için itiraz hakkınızı kullanmak yerine, hukuku uygulayın ve böyle kararlara gerek bırakmayın. Türkiye’nin ne kadar antidemokratik bir ülke olduğunun konuşulduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği fotoğrafına değil; Türkiye’nin demokratikleşme yönünde nasıl hızlı bir ilerleme içerisine girdiğini gören ve kaydeden bir AB fotoğrafına ihtiyacımız var Türkiye’de. Bu ağır adaletsizlik ve hukuksuzluk artık son bulmalı.

Ayrıca yalnızca Kobanî Kumpas Davası da değil. AİHM kararlarının, AYM kararlarının uygulanmadığı pek çok örnek var. Artık Gezi Davası da son bulmalı. Artık Osman Kavala da serbest kalmalı. Artık Can Atalay da olması gerektiği yerde, Meclis’te olmalı. Artık Ayşe Barım’a yapılan zulüm de bitmeli. Böyle bir şey olabilir mi? Bu nasıl sürdürülebilir? Bunları tekrar ediyoruz. Süreçle bağlantılı olarak değil, demokratik değişim ve dönüşüm iddiası olan bir ülke ise Türkiye- ki böyle olduğunu söylüyor- o halde bu adımlar zaten atılmalı. Hukuksuzlukların giderilmesi için atılmalı. Eğer geçiş dönemindeysek, o zaman yüzümüzü demokrasiye döndüğümüzü gösteren adımları atmalıyız.

Önümüzdeki dönemin planlamasına ilişkin de Merkez Yürütme Kurulumuzda tartışmalar oldu. ‘Barış İstiyoruz Çünkü’ kampanyamız devam ediyor bir yandan. Ekim ayı boyunca da bu kampanya sürecek. Tüm il ve ilçe örgütlerimizde ve Türkiye’nin her bölgesinde sürdürülen bir kampanya bu. Aynı zamanda yeni planlamalar da yapılıyor. Meclis’te yeni dönemde ele alacağımız konulara dair de Merkez Yürütme Kurulumuzun tartışmaları oldu. Barış yoksunluğu, yani savaş dolayısıyla ülkedeki yoksulluğun da ne kadar derinleştiğini sıkça ifade eden ve bu konuda programlar, kampanyalar yapan bir siyasi partiyiz. Bununla ilgili de yeni dönemde bazı planlamalarımız olacak. Tüm bunlar netleştiğinde yine Merkezi Örgütleme Komisyonumuz bu planlamayı sizlerle paylaşacak.

“Süreç kritik aşamada, Sayın Öcalan’a karşılık verilmesi gerekiyor”

Pek çok başlık var. ‘Süreç nasıl gidiyor?’ diye tüm bu değerlendirmelerden sonra soracağınızı bildiğim için ona kısacık yanıt vermek istiyorum. Süreç kritik bir aşamada. Neden kritik bir aşamada olduğunu bu değerlendirmelerimizden süzülen başlıklarla sizlere ifade etmeye çalıştım. Sizler de görüyorsunuz bu kritik aşamanın nasıl aşılabileceğini. Takip diyorsunuz. Çünkü biz alanda da sıkça bu sorularla karşılaşıyoruz. Bütün buluşmalarımızda bu sorularla karşılaşıyoruz.

Bir yandan Suriye’deki gelişmeleri takip edip bağlantılandırmaya çalışanlar var. Öte yandan Türkiye’de komisyon çalışmaları üzerinden gelen sorular var. Diğer yandan nasıl olacak, Sayın Öcalan’ın görüşleri oraya nasıl akacak? Bunları soranlar var. Tüm bunlar adım atılmadığını bize gösteriyor. Şunu da ifade etmek gerekir. Sürecin sorumluluğu esasen Sayın Öcalan’a bırakılmış vaziyette bizim gözlemlediğimiz kadarıyla. Yapılan görüşmelerden bize aktarılan bilgilerle de edindiğimiz izlenim bu. Evet, çok önemli, çok değerli. Ancak buna karşılık verilmesi gerekiyor. Bu karşılığın da geciktirilmemesi gerekiyor.

SORU: Sürecin yavaş ilerlediği ile ilgili sürekli eleştiriler yapılıyor ya bir yandan. Somut adımlar atılıyor yasal zeminde. Bununla ilgili aslında henüz yasal bir şey yapmadan bile bazı şeylerin yapılabileceği ifade ediliyor. Peki, iktidar tarafından somut adım atılmamasının bir sebebi olarak Suriye’deki gelişmeleri görüyor musunuz siz de? Yani SDG ve YPG’ye de bir şekilde çağrı yapılıyor. Hükümet, iktidar, devlet yetkilileri tarafından. Mesela dün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yine SDG’ye yönelik bir açıklama yaptı. Halep’te yaşanan çatışmalardan sonra.10 Mart Mutabakatını hatırlattı. Hem Bahçeli hem Erdoğan hem Dışişleri Bakanlığı tarafından bu tarz açıklamalar geliyor sürekli. Türkiye içerisinde sürecin bu kadar yavaş ilerliyor olması Suriye ile doğrudan bağlantılı mı, siz düşünüyorsunuz?

Şimdi süreç doğrudan Suriye ile bağlantılı bir biçimde değerlendirilmemeli. Çünkü her iki ülkenin kendine özgü koşulları farklı, dinamikleri farklı, parametreleri farklı, yürütülmesi gereken prosedürler farklı. Dolayısıyla böyle doğrudan bağlantılı bir biçimde değerlendirilemez. Ancak nasıl ki Filistin meselesi bizi ilgilendiriyor. Yani dünyadaki gelişmeler, Ortadoğu’daki savaş ve barış hali elbette Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Dolayısıyla Suriye kadar yakın bir ülke ki Dışişleri Bakanı tarafından da oradaki sınır güvenliğinden her defasında bahsediliyor.

Bu açıdan baktığımızda bile sürecin birbiriyle etkileşen yanları olduğunu kabul etmemiz gerekir. Halep’te, özellikle Kürt mahallelerinde son günlerde yaşananlar; mahallelerin abluka altına alınması, gündelik ihtiyaç ve yardım malzemelerinin girişlerinin engellenmesi ve süren duruma ilişkin oluşan kaygıyı da burada ifade etmek gerekiyor. Ancak şunu düzeltmek lazım;10 Mart Mutabakatının kilit noktası yalnızca “entegrasyon” kelimesi değil. 10 Mart Mutabakatının kilidi oradaki farklılıkların varlığının kabul edilmesidir.

Tabii ki Kürt varlığı da bu varlıklardan biri. Mesele sadece çoğulculukla sınırlı değil burada. Şam ile Kuzeydoğu Suriye Özel Yönetimi arasında uyum sağlanması gereken bazı başlıklar var. Yapılan açıklamalardan bunu görüyoruz. Eğitim, nüfus, özel hukuk, yeraltı kaynakları, uluslararası sınırların güvenliği gibi. Tabii ki asayiş ve ordu da önemli başlıklardan biri. İşte burada entegrasyon meselesi daha çok tartışılan, konuşulan konulardan biri. Ve bu konuda yine Kuzeydoğu Suriye yetkililerinin yaptığı açıklamalara dikkat çekmek isterim. Entegrasyonu tartışmaya kapalı olmadıkları söylüyorlar. Hatta daha dün yapılmış bir açıklamadan burada notları paylaşayım sizinle.

“Entegrasyon karşılıklı bir değişim ve dönüşüm olarak kabul edilmeli”

Tüm bu biraz önce ifade ettiğim başlıklara ilişkin komisyonlar ve öneriler hazırlamış olduklarını söylüyorlar. Hatta daha da ileri gidip kolay konulardan başlayarak karşılıklı güven oluşturmaya hazır olduklarını ifade ettiler. Geçici hükümetin bu diyalog çağrılarını cevapsız bıraktığını söylüyorlar ve YPG’nin entegrasyonu meselesini diğer tüm konuların önüne koyduğunu söylüyorlar. Yani entegrasyon bir tarafın diğer tarafa tabi olması yönünde ve anlamında değerlendirilmemeli.

Entegrasyon karşılıklı bir değişim ve dönüşüm olarak kabul edilmeli. Bu açıdan baktığımızda evet Türkiye’yi ilgilendiren bir tarafı var. Çünkü biz de burada demokratik entegrasyondan bahsediyoruz. Bütünleşmeden, yeniden o bütünleşmenin sağlanmasından. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrıda da özel olarak buna yapılmış bir gönderme vardı. Ama doğrudan bağlantılı bir şekilde değerlendirmiyoruz. İki ayrı süreç, iki ayrı prosedür, iki ayrı ülke ve farklı koşullar.

Dışişleri Bakanının yaptığı açıklamalar, bu konudaki yetkililerin yaptığı açıklamalar yapıcı olmalı. Dikkatli, özenli, hassas bir dil kullanılmalı. Kırılgan meselelerden bahsediyoruz. Kırılgan süreçlerden bahsediyoruz. Bu kırılganlık gözetilerek konuşulmalı. Taraflara eşit mesafede duramıyorsanız dahi bazı mesafeleri koruyarak, gözeterek konuşmanız gerekir. Bizim gördüğümüz kadarıyla şu ana kadar Türkiye’de bu eşit mesafe pek sağlanamıyor ne yazık ki.

Orada Kürtlerin kazanımları hala burada tehdit olabilirmiş gibi bir dil tercih ediliyor. Bundan vazgeçilmeli. Orada tehdit teşkil eden bir durum yok. Aksine, eğer sınır güvenliğiyse derdiniz, eğer gerçekten Türkiye’nin güvenliğini garanti altına almak istiyorsanız; o halde dostluk ilişkileri geliştirmeli ve buna uygun bir dil, buna uygun demokratik yöntemler tercih etmelisiniz.”

DEM Parti’nin grup toplantısında Öcalan’a ilişkin sloganlar atılmıştı. Öncelikle DEM Parti’nin bu duruma bir yorumu olur mu? Bir de dün AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e bu soru yöneltildi. Ömer Çelik “Çok büyük hatalar yapıldığını görüyorum.” dedi. “Herhangi bir siyasi parti kendi spesifik ajandasını sürecin tamamının ajandası zannetmemelidir. Sorumsuzluklar başka sorumsuzlukları getirir. O zaman da ana fikri kaçırırız” dedi. Sizin yorumunuz ne olur?

“Her siyasi partinin grubuna gelenler, taleplerini iletmek isteyenler slogan atabilir. Her siyasi partinin grubunda slogan atılıyor. Son derece demokratik bir hak. Spesifik ve gizli bir ajandamız yok bizim. Ömer Çelik böyle ifade etmiş. Ajandamız açık. Bu basın toplantısının başında da söyledim. Bugün 9 Ekim, Sayın Öcalan’a yönelik başlatılan uluslararası komplonun yıldönümü dedim. Bu komplo boşa çıkarıldı? Büyük bir Kürt-Türk savaşını fitillemek isteyenler bunu başaramadılar.

Ancak bu süre zarfında milyonlarca insanın hayatını değiştiren, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine bir yandan neden olan. Şimdi niye böyle diyoruz? Hayatlar çalındı. Faili meçhul cinayetlerden tutalım da bugüne kadar bakalım neler olduğuna. Nasıl spesifik ve gizli bir ajanda olabilir barış ajandası, demokratik çözüm ajandası? Bu konuda Öcalan’ın liderlik yapabileceği yolların açılmasını istemek son derece demokratik bir hak. O gün grup toplantımıza katılanlar, o gün orada slogan atanlar bunu gizli bir şekilde yapmadılar.

Açıkça yıllardır ağır bedellerle, can pahasına, hapis pahasına, sürgün pahasına, soruşturma, kovuşturma, gözaltı pahasına bunu yapıyorlar zaten. Bu bir gerçeğin ifadesi. Bundan rahatsız olmak ya da bunu işte başka türlü değerlendirmek olsa olsa süreci anlamamışların yapabileceği bir şey olur. Sürecin içinde olup iktidar partisi adına böyle konuşmak esasen bizim bir başka ajanda mı var sorusunu sormamızı gerektirir. Bizim gizli bir ajandamız yok. Hiçbir şeyin önüne koyduğumuz bir ajandamız yok. Tek bir ajandamız var: Diyalog ve müzakere, barış ve demokratik çözüm. Bu kadar açık bizim için.”

Erdoğan dün bir anayasadan bahsetti. “1982 Anayasası miadını doldurdu. Çoktan doldurdu” dedi. Buna dair ne düşünüyorsunuz? Yani bir çalışma var mı? Ya da komisyonda böyle bir çalışması var mı?

“Şimdi anayasa meselesi tabii Türkiye’nin en kritik meselelerinden biri. Bizim de mücadelemizin en önemli varlık nedenlerinden biri. Türkiye’de yeni bir anayasaya, yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız olduğunu biz yıllardır söylüyoruz. Onlarca yıldır da bunun mücadelesini veriyoruz. Sonuç itibarıyla bir anayasasızlık halinden bahsediyoruz bugün geldiğimiz aşamada Türkiye’de. Bir darbe anayasası ile yönetiliyor Türkiye hala. Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı olduğu kesin.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda yaptığı açıklama da ilk defa yapılan bir açıklama değil. İlk defa söylenen bir açıklama değil. Ancak komisyon bağlantılı sorduğunuz için söylüyorum. Komisyonun gündemi olmadığını, komisyonun yeni anayasa gündemli toplanmadığını ya da yeni anayasa yapmak için oluşturulmadığını da söylemek gerekir. Bizim için yeni anayasa ihtiyacı başka bir şey, yeni anayasa yapım süreci başka bir şey bu arada.

Bunları iki ayrı başlık olarak değerlendiriyoruz. Ancak şu kesin. Evet, Türkiye’nin yeni, özgürlükçü, demokratik, eşit kardeşlik hukukunun tesis edildiği bir anayasaya ihtiyacı olduğu gün gibi aşikar. Bunun nasıl yapılacağı, yapım süreci, bütün bunlar ayrı bir tartışma ve şu anda ne komisyonda böyle bir tartışma var ne de herhangi başka bir komisyon böyle bir tartışmayla toplanmış durumda.

Değerli Türkiye halkları, mutlaka başaracağız. Karamsarlığa kapılmayalım ve şunu bilelim. İçinden geçtiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde attığımız her adım, oynattığımız her kalem barışa ve demokrasiye dair olmalı. Aksi takdirde hep birlikte bu vebalin sorumlusu oluruz. Bunu başarabilmiş olmanın ve bunu kalıcı hale getirebilmiş olmanın sorumluluğunu hep birlikte taşıyalım. Bunun başarısı hepimizin olsun.”

Paylaşın

Laikliğe Destek Yüzde 71,6

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün araştırmasına göre; Laikliğe destek oranı genel kamuoyunda yüzde 71,6 seviyesine ulaştı. Yeniden Refah Partisi hariç tutulduğunda, tüm parti seçmenlerinde laiklik lehine kayda değer bir destek bulunduğu gözlendi.

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün “Milliyetçilik Haritası” başlıklı araştırmasını yayınladı. Araştırma sonuçlarına göre, seçmenlerin yüzde 73,4’ü kendisini “milliyetçi” ya da “çok milliyetçi” şeklinde tanımladı. Bu tanımı benimseyenlerin oranı, AK Parti seçmeninde yüzde 76,2; CHP seçmeninde yüzde 73; MHP seçmeninde ise yüzde 95,3 seviyesinde ölçüldü. İYİ Partililerin yüzde 85,9’u, Zafer Partililerin ise yüzde 98,2’si bu kategoride yer aldı.

Siyasi görüş bildirimlerinde en çok tercih edilen kimlikler arasında Atatürkçüler yüzde 34,2 ile ilk sırada yer aldı. Onu yüzde 25,4 ile Türk milliyetçileri ve yüzde 5,4 ile ülkücüler takip etti. Bu üç kimlik bir arada değerlendirildiğinde, seçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin milliyetçilik temelli bir siyasi eğilime sahip olduğu ortaya çıktı.

Demokrasiyi “olmazsa olmaz” olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 84,3 düzeyinde ölçüldü. Bu oran, Türk milliyetçilerinde yüzde 87,8, Atatürkçülerde ise yüzde 88,3 olarak kaydedildi. Laikliğe destek oranı ise genel kamuoyunda yüzde 71,6 seviyesine ulaştı. Yeniden Refah Partisi hariç tutulduğunda, tüm parti seçmenlerinde laiklik lehine kayda değer bir destek bulunduğu gözlendi.

“Öcalan serbest bırakılmalı mı?” sorusuna yanıt veren katılımcıların yüzde 87,8’i “hayır” dedi. Bu oran, DEM Parti dışındaki tüm partilerde yüzde 91,5 ile yüzde 98,3 arasında seyretti. Atatürkçülerde karşı çıkanların oranı yüzde 95,1 olarak belirlendi.

Anayasa’dan “Türklük” kavramının çıkarılmasına ilişkin soruya ise kamuoyunun yüzde 84,7’si olumsuz yanıt verdi. Bu oran Türk milliyetçileri arasında yüzde 93’e, Atatürkçülerde yüzde 89,5’e ulaştı. CHP seçmeninin yüzde 89,3’ü, AK Partililerin ise yüzde 82,7’si Anayasa’daki Türklük tanımının korunması gerektiğini ifade etti.

Cumhurbaşkanlığı seçim senaryolarında yalnızca Mansur Yavaş, ilk turda Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde yer aldı. Yavaş yüzde 43,4 ile ilk sıraya yerleşirken Erdoğan yüzde 38,7 düzeyinde kaldı. Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı durumunda, oy oranları birbirine yakın şekilde dağıldı. Erdoğan yüzde 42,6, İmamoğlu ise yüzde 40,3 oranında destek gördü. Özgür Özel’in adaylığında Erdoğan yüzde 47,9 oy alırken, Özel yüzde 35,7 düzeyinde kaldı.

İkinci turda Erdoğan, milliyetçi seçmenin yüzde 54,3’ünden, ülkücülerin yüzde 64,1’inden ve muhafazakârların yüzde 77,1’inden destek aldı. Mansur Yavaş’a ise Atatürkçülerin yüzde 73,4’ü, sosyal demokratların yüzde 64,4’ü ve sosyalistlerin yüzde 58’i oy verdi.

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’a: Trump’a Sarılarak İktidarda Kalamazsın

CHP Lideri Özgür Özel, Erdoğan’a ABD ziyaretini hatırlatarak, “Trump sayesinde oturulan koltuk, meşru koltuk değildir. İnsanı bir makama millet getirir. Seni de getirdi. Millet götürür. Seni de götürecek” dedi ve ekledi:

“Darbeye niyetlenerek, Amerika’dan icazet alarak, iktidarı Trump’a yaslanarak sürdürerek asla devam edemezsin. Milletin gönlünden kopan, gözünden düşen, iktidardan da düşecek. Trump‘a sarılarak iktidarda kalamazsın. Millete sarılıyoruz, seni iktidardan göndermeye hazırlanıyoruz.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, İstanbul Şişli’de düzenlenen “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinginde konuştu. Konuşmasına “Utangaç Vatanım” şiiriyle başlayan Özgür Özel, konuşmasında şunları söyledi:

“Kaldır başını utangaç vatanım
Mutluluğuna birkaç fırça vuracağız
Bütün renklerle onurlu güzel yarınlar kuracağız
Saklında dursun umut
Yaranı bunlar saracaktır
Elimden tut eğme başını
Biliyorsun,
Hiç bir güzellik sensiz yaşanmayacak.

Hepimizin arkasında olduğu Ekrem Başkan’a selam olsun. Bugün 60’ıncı kez, hep beraber 60’ıncı eylemi yapmak üzere buradayız. Otobüsün üstünde bugün de Balıkesir’den Ahmet Akın evladınız var. Ama en gencimiz, yaşına rağmen ‘Genel Başkanımın arkasındayım, partimin yanındayım’ diyen Hikmet Çetin başkanım yok. Ona buradan selam olsun. Sevgili Hikmet Çetin ağabeyimiz, maalesef bir rahatsızlığı için tedavi görüyor Tedbiren orada yatıyor, gözü burada, kulağı burada.

İnsanlara çocukları ile yakınları ile tehditler, sürgünler var. Sağlıkları ile tehdit etmek, ailelerinin gözyaşı önünde onlarla uğraşan bir anlayış var. Artık bu işin son bulmasını, iddianamenin ortaya çıkmasını ve yanıtlarını vermememizin zamanı geldi. Tam 200 gündür her sabah bir yalan uydurup üzerinde tepiniyorlar. Biz o iddianameyi bekliyoruz. Yargılanmak için değil yargılamak için bekliyoruz.

AKP artık siyaset üretemiyor. Erdoğan mindere çıkmıyor, partisine güvenmiyor. ‘Artık bana bunları yenecek başka bir kuvvet lazım’ dedi ve bakan yardımcısını gönderip AKP Yargı Kollarını kurdu. Bugün Çağlayan Adliyesindeki Cumhuriyet Başsavcısı, Başsavcı değildir. Anayasaya göre siyasete atılırsa, aday adayı olursa oraya dönemez.

Oysa hakimlik yaptığı adliyeden Ankara’ya gitti. Bakan yardımcısı oldu. Fevkalade siyasi bir görevi üstlendi. Sonra buraya geldi. Aldığı hiçbir karar, hiçbir soruşturma ne Anayasa’ya uygundur ne etiğe uygundur. Bugün bir partinin Yargı Kolları Genel Başkanlığından başka hiçbir görevi yapmamaktadır. Bu zulmü de onu atayana da hesabını soracağız.

Mahkemeyi görecek hakimi etkileyecek şekilde konuşmaması gereken Başsavcıya HSYK hiçbir şey söylemiyor. Gizli olan soruşturma evrakları yandaş gazetecilere servis ediliyor. Arkadaşlarımızı perişan ettiler, boyun eğdirmeye çalıştılar. 200 günün sonunda hala iddianameyi hazırlamayıp basına bilgi notları yolluyorlar.

Tuğla gibi iddianame hazırlıyormuş. Balyoz ve Ergenekon soruşturmalarına demişlerdi. Tuğla gibi iddianameyi Zekeriya Öz yazmıştı. Kuddisi Okkır’a kasa diyordu, cenazesini beş parasız Silivri Belediyesi kaldırdı. Ahmet Tatar’a suikastçı dediler, kendi yaşamına son verdi ve hiçbir alakası olmadığı ortaya çıktı.

İlker Başbuğ’a terörist dediler, İlhan Selçuk’a darbeci dediler ama ne oldu? Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal’a müebbet verdiler. Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal Meclis koridorlarında alnı ak, başı dik dolaşıyor. Tuğla gibi iddianame hazırlayan Zekeriya Öz, sıçan gibi kaçtı.

Türkan Saylan’ın evini basan polisin çocuğuna Çağdaş Yaşam burs verdi. Demek ki neymiş bizim gibi insanlar düşmanlarına benzemiyormuş. Bakın nasıl bir kötülükle karşı karşıyayız kimi görürseniz anlatın. Erdoğan, 5 güçlü rakibin içinden yüzde 23 oyla seçildiğinde kendisi hakkında dünya kadar soruşturma açıldı. Rüşvetle, irtikapla, terör örgütüne yardımla suçlandı. Bir gün kapısına polis gitti mi?

Giden polis Emine Hanım’a ‘Çekil Tayyip’i almaya geldik’ diyor mu? Sorun bakalım, bir gün Vatan Emniyette tutuldu mu? Bir gün tutuklu yargılandı mı? Yargıtay cezasını onaylandı, Pınarbaşı Cezaevinden aranarak çağrıldı. Bir polis kolundayken fotoğrafı servis edildi mi? Bu tarafta evini arayan polisin çocuğunu 5 sene okutacak yapıda birisi Türkan Saylan, bu tarafta kendine yapılmayanı 30 sene sonra rakibine yapan, 17 yaşındaki çocuğun diplomasını 31 yıl sonra iptal ettiren, kötülükten başka bir şey düşünmeyen bir korkak var.

Sen rüşvetten, irtikaptan, zimmetten yargılanırken iktidar olmak yardımına yetişti. Lehinde oy verenleri AYM’ye taşıdın. Sana yapılmayanları arkadaşlarımıza yaptığını millet görüyor. Milletin gözünden de gönlünden de düştün. 1 ay sonra birbirinin gözlerine bakamayacak diyordu. Nasıl iddialı iftira. Dilek Hanım’ın gözüne bakalım. 1 ay dedin 6 ay 20 gün geçti. Ben Şişli’de on binlerin yüzüne bakıp söylüyorum, Arkadaşlarımız masumdur.

Bizi birbirimize düşürmek için kayyum denediler, iftiracıları denediler. CHP dimdik ayaktadır. Ama bir yanda bir damat, bir oğlan bir de TikTok’çu Hakan birbirlerini yiyorlar. Manşetlerden operasyon çekenler CHP’yi karıştıramazsınız. Biz birbirimizden ayrılmayız. CHP bu ülkenin son kalesidir. Ele geçmez.

163 ülkede Küresel Huzur Endeksine bakmışlar, Türkiye 146’ıncı. Bizden bir kötü sırada Filistin var. İki yıldır savaş var, soykırım görüyor 67 bin kişi ölmüş. Oradaki huzur Türkiye ile aynı. Bizden daha iyi halde Irak ve Nijerya var. Eskiden herkes telefonun dinlenmesinden şüphe ederdi şimdi normal vatandaş sabah gözaltına alınmaktan korkuyor. Korku imparatorluğuna karşı umudu örgütlüyoruz, 12 metrekarelik zindanlarda moralleri yüksek arkadaşlarımız, bin odalı saraylarında panik halindeki rakiplerine korku salıyorlar.

Bugün bu meydanda bizimle birlikte olan tüm siyasi partilere, tüm sendikalara, tüm derneklere, tüm örgütlere ve tüm yüreklere binlerce teşekkür ediyorum. Bu ülkenin umudunu siz ayakta tutuyorsunuz. İnanın bu meydanlar hem mahkemelerdeki adalet talebinin, hem seçtiklerimize yapılan haksızlıkların karşısındaki adalet talebimizin meydanları.

Hem de tarihin en büyük ekonomik sıkıntılarıyla boğuşan, emeklilerin, emekçilerin, esnafların, çiftçilerin, gençlerin, bütün mağdurların mücadelesini büyüttüğü meydanlar. Sizler böyle bu meydanlara sığmadıkça, bu meydanlardan taştıkça, buraya öfkenizi, direncinizi ve mücadelenizi taşıdıkça, bu kötü günlerden kurtulacağız. Elbette biliyoruz, bu iktidar emeklinin düşmanıdır.

Geldiğinde 8 çeyrek altındı en düşük emekli maaşı, şimdi 2 çeyrek altın. Şaka değil. Tayyip Erdoğan hiç gelmese, hiç karışmasa, hiç emekliye ilişmese, basit hesapla 7 kere 8, 56. Bugün en düşük emekli maaşı 56 bin lira olacaktı. 7 çeyrek altın alıyordu asgari ücret. Hiç bulaşmasa, gelip uğraşmasa, asgari ücretliye hiç karışmasa 7 kere 7, 49. Bugün 49 – 50 bin liraydı asgari ücret. Ama maalesef asgari ücreti 22 bin liraya mahkum etti.

Geçen sene yüzde 44 enflasyon varken yüzde 30 zam verdi bir yılda. Yani her asgari ücretlinin cebinden yüzde 15 sırf enflasyon farkını çaldı. Ayrıca TÜİK 44 gösteriyor ama enflasyon geçen sene 80’di. Şimdi enflasyon sadece eylül ayında, Avrupa’daki bir yıllık enflasyonu bir ayda yaşadı Türkiye. Enflasyonda Avrupa birincisiyiz. Ve Avrupa’nın en yoksul ülkesiyiz. Dünyanın vergisi en adaletsiz toplanan ülkelerinden bir tanesiyiz.

Şişli’den bıkmadan, usanmadan söylemek lazım. Türkiye’de 100 lira vergi toplanıyor. Bu verginin 66 lirası fabrikanın patronuyla, fabrikanın bekçisinden, hatta sokakta işsiz gezenden eşit alınıyor. Dolaylı vergi. Elektrikten, sudan, telefon faturasından, evladına aldığın sütten, evine aldığın ekmekten, ilaçtan, fabrikatör de milyarder da aynı vergiyi veriyor, en gariban da aynı vergiyi veriyor. Yüzde 66 böyle. Yüzde 23, aldığınız maaşlardan.

Şu AVM’de çalışan emekçi kardeşimin maaşı eline geçmeden kesilen para. Hepinizin daha maaşınıza dokunmadan alınan vergi yüzde 23. Yaptı mı sana yüzde 89. Geriye kalan yüzde 11 bütün holdinglerin, bütün bankaların, bütün ihracatçıların, bütün fabrikatörlerin, bütün şirketlerin toplam ödediği kurumlar vergisi, yüzde 11.

Bunu anlatın. Eğer bunu anlatabilirsek, AK Parti’nin seçmeni bunu bilse bir daha dönüp bunlara oy değil selam bile vermez. MHP’nin seçmeni bunu bilse bunlara dönüp de selam vermez. 100 lira vergi 89 lirası biz garibanlardan, 11 lirası bu zenginlerden. Andolsun ki iktidar olacağız, bunu tam tersine çevireceğiz. Bu mücadeleyi vermeye, hep beraber vermeye, hakkımızı söke söke almaya, kısa çöpün hakkını uzun çöpten, bu milletin hakkını bu ülkeyi yöneten bu uzun adamdan almaya, onu yollamaya, halkın iktidarını kurmaya hazır mısınız? İşte bunun için mücadele ediyoruz.

Ekrem İmamoğlu’nun özgürlük mücadelesi; ülkenin iktidar mücadelesidir. Bizim arkadaşlarımızın özgürlük mücadelesi; emeklinin, 2 çeyrek altına değil, 8 çeyrek altına, 10 çeyrek altına ulaşma mücadelesidir. Siz mücadele etmezseniz, biz mücadele etmezsek, sesimizi yükseltmezsek, direnmezsek, eylem yapmazsak asgari ücrete yüzde 20 zam yapmaya hazırlanıyorlar.

Yani asgari ücreti 26 bin lira yapmaya, bir yıl boyunca daha yani bu sene ocaktan 2026 sonuna kadar ‘26 bin liraya geçinin’ demeye hazırlanıyorlar. Biz buna sessiz kalmayacağız. Asgari ücretlinin hakkını alacağız, emeklinin hakkını alacağız. Vermeyecekler, vermeyenleri indireceğiz, halkı iktidara getireceğiz.

“Trump‘la Erdoğan’ın ilişkisi iyi…”

Birileri durum böyleyken Amerika’ya gidip Trump’tan icazet dileniyor. Ve birileri diyor ki, ‘Erdoğan’ın Trump’la arası çok iyi.’ Doğru. Bana da Erdoğan’ın yaptığı gibi kocaman bir hediye paketi ile gitseler, ben de Erdoğan’ı överim. Trump Erdoğan’ı boşuna mı övüyor? Babasının hayrına mı övüyor? Senin sırtından övüyor, senin sırtından. 225 tane Boeing al, git pahalı sıvılaştırılmış doğal gazı Amerikan şirketlerinden 20 yıllığına al. İstediği her tavizi ver.

Bir de utanmadan memleketin geleceği olan nadir toprak elementlerini Trump’a peşkeş çek. Kendi iktidarınla memleketin geleceğini Trump’la trampa et. Buna ne ben izin veririm, ne Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi, ne de aziz Türk milleti. Bunu çok önemsiyoruz. Bakın bu nadir toprak elementlerini bizimkiler kamyon kamyon çıkartıp, üç otuz paraya Trump’a vermeye kalkıyorlar. Bunlar dünyanın en kıymetli madenleri. Bundan gelişmiş teknolojisi olanlar, Çin – Amerika başta olmak üzere yüksek teknoloji ile nadir elementleri ayırıyorlar.

Yüksek kapasiteli süper mıknatısları ayırıyorlar. Bununla cep telefonları yapıyorlar, bununla lazer teknolojileri yapıyorlar, akıllı cihazlar yapıyorlar. Ve aldıkları paranın binlerce katına bütün dünyaya satıyorlar. Bugün Apple’ın toplam ihracatı 391 milyar dolar, bu geçen sene. Türkiye’nin toplam ihracatı 262 milyar dolar. Türkiye’nin neredeyse 1,5 katı fazla, bir şirket ihracat yapıyor.

Ne sayede yapıyor? Yüksek teknoloji sayesinde yapıyor. Bu Erdoğan, sırf iktidarda kalabilmek için, sırf Trump‘ın desteğini alabilmek için, bunu cevher halinde kamyon kamyon Amerikan şirketlerine verecek, ülkemizin geleceği çalınacak. Bu elementler dünyada her ülkede yok. Türkiye dünyada beşinci sırada. Teknolojimiz o noktaya gelene kadar, biz de onları işleyene, üretene ve değerinde dünyaya satana kadar asla ve asla bu altın yumurtlayan tavuğu kesmemeliyiz.

Altın yumurtlayacak tavuğu Trump‘a teslim etmemeliyiz. Burada diyorlar ki, ‘Trump‘la Erdoğan’ın ilişkisi iyi, Trump Erdoğan’ın koltuğunu tuttu.’ Tutar tabi. Boeing’i alırsan, tutar. Nadir elementleri verirsen, tutar. Ülkenin geleceğini Trump‘a verirsen, koltuğunu tutar. Ayrıca mesajı veriyor. ‘Koltuğun elimde, sözümden çıkma. Çekerim koltuğu altından’ diyor.

Buradan Erdoğan’a sesleniyorum. Trump sayesinde oturulan koltuk, meşru koltuk değildir. İnsanı bir makama millet getirir. Seni de getirdi. Millet götürür. Seni de götürecek. Darbeye niyetlenerek, Amerika’dan icazet alarak, iktidarı Trump’a yaslanarak sürdürerek asla devam edemezsin. Milletin gönlünden kopan, gözünden düşen, iktidardan da düşecek. Trump‘a sarılarak iktidarda kalamazsın. Millete sarılıyoruz, seni iktidardan göndermeye hazırlanıyoruz.

Bir yandan da gözümüz kulağımız Filistin’de, Gazze’de. Biliyorsunuz bundan iki hafta önce diğer muhalefet partileri ile birlikte hep birlikte Eyüpsultan’dan Filistin için bir miting yapmıştık. Biz mitingler yaparken iktidar susuyordu. Diğer taraftan Amerika’ya gidip Netanyahu ile kayıkçı kavgası yaparken, onun baş destekçisi Trump‘la görüşmeler ve anlaşmalar yapmaya çalışıyordu.

O gün açıkça söyledim, ‘Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.’ Senin dostun benim dostumdur, senin düşmanın benim düşmanımdır. Bu mantıkla bakarsan Trump’ın dostu Netanyahu’dur. Dostunun dostu, Erdoğan’ın dostu Netanyahu’dur. Burada Trump’a ses etmeden Netanyahu ile yapılan iş, kayıkçı kavgasıdır. Ve eğer sen Netanyahu’ya karşıysan Trump’a da karşı durmayı bileceksin. Çünkü Netanyahu’ya Trump, ‘Savaş kahramanısın’ diyor. Oysa o bir insanlık suçu işleyen soykırımcıdır. Netanyahu’ya ‘Savaş kahramanı’ diyen Trump‘la dostsan, sen Filistin’in dostu olamazsın.

İşte şimdi ilk giden filoya İsrail saldırmıştı. Oraya giden ikinci grupta Mehmet Atmaca, milletvekilimiz. Necmettin Çalışkan milletvekilimiz. Sema Silkin Ün, milletvekilimiz bulunuyorlardı. Üçünü de bugün sabah haksız bir müdahaleden sonra gemileri ile birlikte limana götürdüler. Aldığımız bilgilere göre ki ben kendileriyle telefon irtibatı sağlıyordum, dünden itibaren görüşemedik.

Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Arıkan’dan ve Sema Hanım’ın eşinden aldığımız bilgilerle şu anda Filistin’de gözaltındalar. Üç milletvekilimiz tutuklanıp cezaevine konulmaya çalışılıyor. Bu konuda buradan Cumhuriyet Halk Partisi olarak en derin dayanışma duygularımızı iletiyoruz. İsrail’e sesleniyoruz: Aklını başına al. Milletvekillerini, bütün aktivistleri, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ve dünyadan oraya gidip Filistin için dayanışan aktivistleri serbest bırak. Sen savaş suçu işliyorsun, insanlık suçu işliyorsun. Biz Filistin’in arkasındayız, sonuna kadar mazlumlarla dayanışma içindeyiz.

Buradan bir konuyu dile getireceğim. O günleri hatırlayacaksınız ve bugünü hatırlayacaksınız. Biliyorsunuz, Saraçhane’de ilk gün ‘Ne olacaksa bugün olacak’ demiştik. ‘Koşun gelin, seçtiğinize sahip çıkın, iradenize sahip çıkın’ demiştik. Onlar o gün, sizler Saraçhane‘ye ulaşmayın diye köprüleri kaldırdılar, gemileri bağladılar. Oraya ulaşan metroların istasyonlarını kapattılar. Bütün otobüs seferlerine engel oldular. Ama yedi kilometre uzaktan koştunuz, 100 binler oldunuz, 500 bin oldunuz, bir milyon oldunuz ve Ekrem Başkan’a, Saraçhane binasına sahip çıktınız, kayyımı püskürttünüz.

Biz Saraçhane’de 1 milyonken o meydanı görenler vardı bir de o meydanı görmezden gelenler vardı. Görmezden gelenlere dedik ki bizi görmeyeni biz de görmeyeceğiz. O meydanı görmeyen NTV’yi hatırlıyor musunuz? Reytingler 2,5’tu en son reytingi 0,47. Beter olsun. Boykot listeleri yayınladık. İzlemeyin, alışveriş yapmayın. Liste uzadı.

Biz boykot dediğimizde bir talep yükseldi. Bir kahve zinciri (Espressolab) için dediler ki kampüslere geldi, kahveleri zincirleştirdi, fiyatları arttırdı. Bizimle görüşmek istediler, gençlere yönlendirdik. O kahve zinciri kampüslerde ve tüm ülkede cirosu 1/10’a düşmüş.

Kampüslerdeki fiyatları düşürmüşler, gençler kabul etmedi. Hangi kampüsteysek bütün karımızı 19 Mart’ta zarar gören öğrenciye burs olarak, maaşı kesilenler için oluşturulan fona aktarıyoruz dediler. CHP olarak kurumsal boykot listesinden çıkardık. Takdir gençlerin. Bize yan bakanı protesto etmeye devam edeceğiz.”

Paylaşın

Zorunlu Eğitim Dışındaki Çocuk Sayısı 600 Bini Aştı

Zorunlu eğitim çağındaki 611 bin 612 çocuk okul dışında kaldı. Bu çocukların büyük bir kısmının 14-17 yaş grubunda yer alması, özellikle lise çağında eğitimden kopuşun hızlandığını gösterdi.

Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2024-2025 eğitim-öğretim yılı verilerinden hareketle hazırladığı ön değerlendirmeyi yayımladı.

Yayınlanan veriler, okul öncesi eğitime katılımın son bir yılda keskin biçimde gerilediğini ve zorunlu eğitim çağında bulunan 611 binden fazla çocuğun eğitim sistemi dışında kaldığını ortaya koydu. Rapor, kamusal eğitimin zayıfladığı ve eğitime erişimde eşitsizliğin derinleştiği bir tablo çiziyor.

ERG raporuna göre, zorunlu eğitim çağındaki 611 bin 612 çocuk okul dışında kaldı. Bu çocukların büyük bir kısmının 14-17 yaş grubunda yer alması, özellikle lise çağında eğitimden kopuşun hızlandığını gösterdi.

BirGün’de yer alan habere göre; veriler, eğitimden kopuşun nedenlerine dair cinsiyetler arası farklılıkları da işaret etti. Ekonomik krizin etkisiyle erkek çocuklarının işgücüne daha erken itildiği, kız çocuklarının ise görülmeyen ev içi emek veya çocuk yaşta evlilik gibi nedenlerle eğitim dışında kaldığı belirtildi. Çocukların eğitim dışındaki sayısı 14 yaştan itibaren keskin biçimde artış gösterdi.

Eğitimdeki en sert düşüşlerden biri okul öncesi alanda yaşandı. Okul öncesi eğitimdeki öğrenci sayısı bir yılda yaklaşık 200 bin azaldı. 2023-24 döneminde 1 milyon 954 bin 202 olan okul öncesi öğrenci sayısı, 2024-25 döneminde 1 milyon 741 bin 314’e geriledi.

Bu düşüş sonucunda beş yaş grubunda net okullulaşma oranı yüzde 82,5’e inerek son yılların en düşük düzeyi olarak kaydedildi. Okul öncesi eğitimde öğrenci sayısı azalırken, Diyanet’e bağlı 4-6 yaş Kuran kurslarına katılımın artmaya devam ettiği de rapordaki dikkat çeken veriler arasında yer aldı.

Eğitime erişimi zorlaştıran bir diğer gelişme ise taşımalı eğitim ve pansiyonlardan yararlanan öğrenci sayılarındaki azalma oldu.

2024 yılında yapılan yönetmelik değişikliğiyle taşımalı eğitimde mesafe sınırının 50 km’den 30 km’ye indirilmesi sonrasında, taşımalı öğrenci sayısı yüzde 16,2 azalarak 846 bin 168’e düştü. Ayrıca pansiyonlu okullarda kalan öğrenci sayısı da yüzde 7,9 azalarak 244 bin 666’ya geriledi.

Raporda, hem taşımalı eğitim hem de pansiyon sayılarındaki bu düşüşün, çocukların eğitime erişimini zorlaştırdığı belirtildi.

Eğitim altyapısındaki büyüme de yetersiz kaldı. Toplam derslik sayısı bir önceki yıla göre sadece yüzde 1,4 artarak 753 bin 571’e çıktı. Resmi kurumlarda artış yüzde 1,7, özel kurumlarda ise yüzde 0,4 seviyesinde kaldı. Nüfus artışı ve göç gibi faktörler göz önüne alındığında, bu artış oranlarının eğitimdeki kapasite sorununu çözmeye yetmediği ifade edildi.

Öğretmen istihdamında ise güvencesizliğin arttığı gözlemlendi. 2024-25 yılında öğretmen sayısı 1 milyon 187 bin 409 olarak kaydedildi. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu (%94,6) kadrolu iken, yüzde 5,4’ü sözleşmeli çalıştı.

Rapora göre, bu dönemde ücretli öğretmen sayısında artış gözlenirken, ERG bu durumu güvencesiz istihdamın kalıcı hale gelmesi olarak yorumladı. Bir yılda öğretmen sayısı yüzde 1,6 artış gösterdi ancak yapılan atama sayısında 20 bini aşkın düşüş kaydedildi. Buna karşın, emekli olan öğretmen sayısı sert biçimde düşerek 8 bin 776’ya geriledi.

Paylaşın

Anket: CHP’nin Oy Potansiyeli Yüzde 44,6, AK Parti’nin Yüzde 41,8

Piar Araştırma’nın anketine göre, CHP’nin oy potansiyeli 44,6 olurken; AK Parti’nin ise yüzde 41,8 oldu. AK Parti 14 Mayıs genel seçimlerinde yüzde 36,30, CHP ise yüzde 25,80 oy almıştı.

Haber Merkezi / Ankette, İYİ Parti yüzde 18,3 oy potansiyeli ile üçüncü sırada yer alırken, MHP’nin oy potansiyeli ise yüzde 13,8 oldu. TİP’in oy potansiyeli yüzde 15,3, Zafer Partisi’nin yüzde 14,8, BTP’nin 13,6, DEM Parti’nin ise yüzde 12,7 oldu.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) erken seçim çağrılarını sürdürürken araştırma ve anket sonuçları açıklanmaya devam ediyor.

Piar Araştırma, Ekim 2025 tarihli son anket araştırması sonuçlarını yayınladı. Araştırma, 30 Eylül – 3 Ekim 2025 tarihleri arasında 26 ilde 2 bin 264 kişiyle yüz yüze gerçekleştirdi. Hata payı ±%2,06 olarak açıklandı.

Anket araştırmasına göre, CHP’ye “oy verebilirim” diyenlerin oranı yüzde 44,6, AK Parti’ye “oy verebilirim” diyenlerin oranı yüzde 41,8 oldu. AK Parti 14 Mayıs genel seçimlerinde yüzde 36,30, CHP ise yüzde 25,80 oy almıştı.

Piar Araştırma’nın “siyasi partiler oy potansiyeli” anket sonuçları şöyle:

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP): Yüzde 44,6
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti): Yüzde 41,8
İYİ Parti: Yüzde 18,3
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP):  Yüzde 17,8
Türkiye İşçi Partisi: Yüzde 15,3
Zafer Partisi: Yüzde 14,8
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP): Yüzde 13,6
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti): Yüzde 12,7
Yeniden Refah Partisi: Yüzde 7,6
Yeni Yol Partisi: Yüzde 4,1

Paylaşın

Özel’den Bahçeli’ye Sert Yanıt: Nasıl Konuştuğunu Bileceksin

Devlet Bahçeli’nin, CHP’li belediyelere yönelik operasyonlara ilişkin açıklamalarına sert tepki gösteren Özgür Özel, “Sayın Bahçeli, kimle konuştuğunuzu, nasıl konuştuğunuzu bileceksiniz” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında konuştu. Özel’in konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle:

“Baba ocağına sahip çıkan grubumuza ve onları destekleyen tüm demokratlara yürekten selam olsun. 70 gün aradan sonra yeniden Meclis çatısı altındayız. Maalesef bu 70 günde 3 büyük krizi yaşamaya devam ettik; Demokrasi krizi, adalet krizi, ekonomik kriz… Yetmiş günde ülkenin sorunları büyürken bizler de mücadelemizi büyüttük. Yaz boyunca seksen bir ilde çalıştık. Derdi olanların ayağına gittik, sorunlarını dinledik.

Partimize yönelen saldırılara karşı bir arada durduk, kenetlendik. Birileri klimalı salonlarda kendi atadıklarına kendini alkışlatırken biz yetmiş günde yirmi büyük eylem yaptık. 19 Mart sonrası altmışıncı eylem için de yarın yine İstanbul’dayız, meydanlardayız. Biz milletten aldığımız güçle biz meydanları doldururken bizimle siyasi rekabet edemeyenler saldırılarını sürdürdüler.

Biz mücadeleyi büyütürken onlar kumpasları büyüttüler. Yaptıklarıyla milletin gönlünden düşmüşlerdi, gözünden de düştüler. Okyanus ötesinde meşruiyet aramaya giriştiler. Trump’la beş dakika görüşme yapabilmek için akıl almaz tavizler verdiler… Yetmiş gün yan gelip yatıp milletin dertleriyle ilgilenmediler. Sonra 1 Ekim’de Meclis’e gelip buradan kameraların karşısında poz kestiler.

Biz 1 Ekim öncesi bir karara vardık. Meclisi işine geldiğinde çalıştıran, işine gelmediğinde bypass eden, millet iradesine saygısızlık edip bir darbeye kalkışan, milletin payına değil varsa yoksa kendi payına çalışan bir iktidarın başındaki zatı bu çatının altına gelip bir açılış konuşması yapıp orada demokrasiden, iletişimden, anlayıştan, birlikten, beraberlikten söz edip dönüp gidip zulme devam edecek olan ikiyüzlülüğüne tanıklık etmek istemedik. O gün hiç şüphe yok. O gün hiç şüphe yok. Bu durumdan duydukları rahatsızlıktan bunu milli iradeye saygısızlık, meclise saygısızlık diye nitelendirmeye çalıştılar.

Birileri muhalefetin belediye başkanlarını şantajla partisine katıp rozet takma törenleri düzenlerken kimse bana ‘Erdoğan’ı dinlemek milli iradeye saygıdır’ diyemez. Eskiden bakanlar siyasetçiydi. Bürokratları, müsteşarları teknik. Şimdi bakanlar teknik, yardımcıları siyasidir. ‘Bakanlıkla teşkilatım arasında köprü olacaklar’ dediği bakan yardımcısını İstanbul’a Cumhuriyet Başsavcısı atadı.

Arkadaşlarımızın haysiyet cellatları tarafından onurlarıyla, şerefleriyle oynanmaktadır… Beyefendi gelmiş, ana muhalefet koltuklarını boş görmüş, kimyası bozulmuş, nevri dönmüş. O günden beri ağzından çıkanı kulağı duymuyor.

Bir yandan da, bir yandan da susuyoruz, sabrediyoruz, aylarca meclise gelinememiş, bir kelime etmemişiz. Yaşa hürmet ediyoruz ama dönüp dönüp haksızlıklar yapılıyor, dönüp dönüp haksızlıklar yapılıyor. Bana söylenenlere sustum, yuttum, bir sürü haksızlığı duymazdan geldim. Zaman zaman bazı önemli açıklamaları da kıymetlendirdim, iddianameler yazılsın dendi diye, tutuksuz yargılama esastır diye. Şimdi bugün çıkmış bu meclisin ilk grup toplantısında Sayın Bahçeli aynı, aynı promptra aynı metni kes kopyala yapıştır atmışlar.

Okuyor oradan. “Şikayet eden CHP’li şikayet edilen CHP’li, itirafçılar CHP’li, rüşveti alan CHP’li, veren CHP’li.” Külliyen yalan. Soruyorum buradan hangi hangi şahitler CHP’liymiş? Gizli tanık dediği odun isimleriyle Ladinler, Çınarlar söylediği çocuk tacizcisi olan gizli tanık mı CHP’li? Ya da 3 kuşak babasından kalan malına, mülküne çökülüp de geçmişte AKP’den ihale alıyordu. Şimdi İBB’den almış diye malına çökülen, şimdi de imza atarsan sana bunları geri veririm deyince iftiralere imza atan iş adamları mı CHP’li?

Ya da, ya da insanları çoluğuyla, çocuğuyla tehdit eden, ‘Bu imzayı atmazsan evladının yüzünü 20 yıl göremezsin.’ diyen, 80 yaşında anasından 500 kilometre öteye evlatları yollayan hasta 26 yaşındaki çocuğu hücreye tıkıp babasına ‘at artık imzayı, çıkar oğlunu’ diyen, kendini itirafname imzalamaya çağırıp yoldayken karısını, eşini gözaltına alıp onun çıkması senin atacağın imzaya bağlı diyenlerin kurduğu kumpasın ne tarafı CHP’li? Ama Sayın Bahçeli, Sayın Bahçeli buraya kadar, buraya kadar geldi. Öyle, o CHP’li, bu CHP’li, hırsıza CHP’li, yolsuza CHP’li.

Bakın, bütün Türkiye konuşuyor, birileri susuyor. Sayın Bahçeli, kimle konuştuğunuzu, nasıl konuştuğunuzu bileceksiniz. Ankara’nın ortasında vurulan MHP’li, vurup da yargılananlar MHP’li, azmettirilenler MHP’li, serbest bırakıldıktan hemen sonra susturulan MHP’li, susturan MHP’li. Konuşmayan bir tek sensin MHP’li. Ağzından tek söz çıkmayan sensin buna ne demeli?

Hak etmediğimi duyarsam, hak ettiğini duyarsın. Hak ettiğini duyarsın. Bu partinin evlatlarına, suçsuz evlatlarına hazımsızlıkla iftira atanların hak ettikleri sözü duymalarının vakti çoktan gelmişti. Bundan sonra da duyacaklar. Hadi bakalım. Bir daha, bir daha duyduğum anda ‘hırsız CHP’li, bilmem ne CHP’li’ anlatacağım kimler hangi suç örgütleriyle birer birer ilişkili.

“Sıçan gibi kaçtı”

Zekeriya Öz tuğla gibi iftiraname yazdı. Sıçan gibi kaçtı sonunda, sıçan gibi kaçtı! Şimdinin tuğla gibi iddianamesi Ekrem İmamoğlu’na örgüt lideri dese ne olur? Hapiste yatan arkadaşlarımıza iftira atsa ne olur? Biz o tuğla gibi iftiranameyi bekliyoruz… Yargılanmak için değil, yazanları yargılamak için. Tuğla gibi iddianameyi bekliyoruz. Yıllardır aylardır yapılan haysiyet cellatlığına o iddianamede nasıl kılıf uydurmuşlar görmek için.

Göremezsek sormak için yazdıklarını çürütmek için. Ve eninde sonunda herkes şunu bilsin. Cumhuriyet Halk Partisi yargıya saygılıdır. Savcılığı, hakimliği avukatlık gibi en kutsal meslektir. Bu mesleği yüreğine adalet dağıtmak düşenler.

Asgari ücreti utanmadan sıkılmadan yüzde 20 artırmaya niyetleniyorlar. Asgari ücreti 26 bin lira yapmaya bir yıl boyunca da böyle tutmaya niyet ediyorlar. Erdoğan dün utanmadan sıkılmadan çıkıp diyor ki ;’kişi başı milli gelirimiz 17 bin dolara yükseldi.’ Asgari ücrete yüzde 20 zam hedeflenen yerde yüzde yüksek faize savaş ilan ediyoruz. Vatandaşın sırtından bu keneleri söküp atacağız.

Bu iktidar döneminde maalesef kaliteli eğitim sınıfsal bir hakka dönüştü. Belli sınıfların ulaşabildiği yoksulların mahrum kaldığı bir noktaya geldi. Artık kaliteli eğitime sadece zenginler erişebiliyor.

Bu da yetmez gibi şimdi 12 yıllık zorunlu eğitimi kısıtlamak ve kısaltmak istediklerini ifade ediyor Milli Eğitim Bakanı. Buradan söylüyorum; Zorunlu eğitimi kısaltmak çocuk işçiliğini yasallaştırmak ve çoğaltmaktır. Çocuk işçiliğinin yarattığı iş kazaları ve o güvencesiz ortamlarda sabilerin hayatlarını kaybetmesi çok daha fazla artacaktır. Zorunlu eğitimi kısaltmak kız çocuklarının eğitim dışına itilmesi demektir.

Zorunlu eğitimi kısaltmak eşitsizliğin büyümesi, toplumsal uçurumun derinleşmesi gerektir. Peki kim istiyor bunu? Tarikatlar ve bazı gözü dönmüş patronlar. Kim istiyor? MÜSİAD mesela istiyor. Çocuklar erken yaşta iş gücüne katılsın diye önerisi var MÜSİAD’ın. Tarikatlar istiyor. Kız çocukları okulda olmasınlar diyor. Bakan çıkıp bu talepleri bir kılıf içine sokup bunu da meclisten geçirmek üzere bu sene içinde çaba sarf edeceklerini söylüyor.”

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan İktidara “Süreç” Çağrısı: Toplum Somut Adımlar Bekliyor

Partisinin grup toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “süreç” için iktidara çağrıda bulunarak, “Fakat toplum artık somut adımlar bekliyor” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık grup toplantısında konuştu. Hatimoğulları’nın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle:

“İlk grup toplantımızı kadınlar öncülüğünde gerçekleştiriyoruz. ‘Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz’ şiarıyla 1 Ekim’de Amed’den yola çıkan ve bugün Meclis önünde barış talebini yükselten sevgili kadınlar, Barış Anneleri; grup toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Savaşın yarattığı acıyı en iyi bilen ve yaşayan kadınlar, barışa neden ihtiyaç duyduğumuzu bugün de Meclis’in önünden bütün dünyaya haykırdılar.

Emeğinize, yüreğinize sağlık. Bir haftalık yürüyüşün finalinde buradasınız. Meclis, siyaset, bütün toplum; kadınların barış, özgürlük ve eşitlik mücadelesini duysun. Selam olsun bu yürüyüşü gerçekleştiren, her kentte onları karşılayan kadınlara. Selam olsun mücadeleden geri durmayan kadınlara. Selam olsun sizlere.

Türkiye çoklu krizlerle ve her alanda çözüm bekleyen sorunlarla karşı karşıya; adaletsiz yargı, kayyım rejimi, muhalefet belediyelerine saldırılar; dil, kültür, sanat ve yaşam tarzı üzerindeki baskılar… Derin yoksulluk, kadın cinayetleri, genç işsizliği, deprem kentlerinin bitmeyen bekleyişi, tarımın çöküşü, doğanın ve suyun feryadı; bu yaraları görmeyen bir Meclis, kendi varlık nedenini unutmuş demektir.

Türkiye belirsizliklerle dolu; her şey çok kırılgan. Siyasete düşen görev, ülkenin ve toplumun bütün düğümlerini çözmektir. Bu ülkede eksik olan beş şeyi arıyoruz: ekonomik geçim, adalet, barış, demokrasi ve özgürlük. Bu yıl Meclis tarihî sorumluluğunu yerine getirmeli; 86 milyonun bu beş hayati ihtiyacı için çalışmalıdır. Toplumsal refah yerine çatışmayı, özgürlükler yerine otoriter kontrolü önceleyen her siyasi akıl; yaşanan siyasal, toplumsal ve ekonomik çöküşün öncüsü olur.

Biz biliyoruz ki barış, toplumun onurudur ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına verilecek en önemli armağanlardandır. Demokrasi yalnızca bir yönetim işi değil; birlikte, eşit ve ortak yaşamın inşasıdır. Ekonomi sadece kuru rakamlar değildir; sofrasında ekmeği eksilenin, işsiz kalan gencin, emeği görünmeyen kadının hayatıdır. Okul masrafını karşılayamayan velinin, bastıran soğuklarda doğalgaz ve elektrik faturasını ödeyemeyen yurttaşın, geçinemeyen emeklinin, barınamayan öğrencinin hayatıdır.

Demokratik toplum ve barış arayışında bir yılı geride bıraktık. Geçen bir yıl içinde Kürt meselesinin çözümüne ilişkin Sayın Öcalan’ın çağrısı, PKK’nin fesih kararı ve silah yakma töreni, Meclis bünyesinde kurulan komisyon tarihi gelişmelerdir. Bu süreçte ‘karşılıklı çatışmaların yok denecek seviyeye gelmesi, partilerin daha sık diyalog kurması ve barışın aciliyetine olan inanç’ önemli bir kazanımdır. TBMM bünyesinde kurulan Barış Komisyonu çok kıymetli bir adımdır; barışa olan inancı ve umudu yükseltmiştir. Fakat toplum artık somut adım bekliyor; durgun suyu daha çok bulandırmak isteyenlere fırsat vermeyelim.

Barış Komisyonu 14. oturumunu yapıyor. Dinlenenlerin çoğu, ‘Kürt meselesi amasız, fakatsız çözülmelidir; demokratik haklar ve eşit yurttaşlık konusunda hukuki adımlar mutlaka atılmalıdır’ dedi. O halde barış için ne zaman eyleme geçilecek? Geldiğimiz eşik budur. Unutmamak gerekir ki Sayın Öcalan ve hareketi attıkları adımlarla büyük bir eşiğin aşılmasına katkı sundu; komisyonun kurulmasıyla kurumsal eşiğin de önemli bir kısmı geçildi. Artık siyasi ve hukuki eşiği atlama zamanı gelmiş, hatta geçmektedir; demokratik entegrasyon için demokratik yasaları yapmak gerekir.

Komisyon, zaman kaybetmeksizin Sayın Öcalan’ı dinlemelidir. Nitekim kendisi, ‘Komisyon gelirse demokratik müzakere sürecini başlatacağım’ demektedir. Barışın anahtarı muhatapta, baş aktördedir; dünyadaki örneklerde görüldüğü gibi İmralı’ya uzanacak doğrudan diyalog, silahları susturup hukuki zemini kuracak en bağlayıcı adım olabilir. Bu, kişisel bir tercih değil; barışın ciddiyetinin ve devlet aklının kurumsallığının gereğidir. Komisyonun, Sayın Öcalan ile görüşerek önemli bir eşiğin daha aşılmasına katkı sunmasını bekliyoruz.

“Umut hakkı düzenlemesi bir an evvel hayata geçirilmeli”

Sayın Öcalan 27 yıldır, halkları karşı karşıya getirmeye çalışanlara karşı çözümü ve barışı ısrarla savunmuştur. Evet; Sayın Öcalan’ın umut hakkı tanınmalıdır. “Umut hakkı” sıradan bir hukuk maddesi değil, evrensel hukukun merkezindeki ilkelerdendir. 17 Eylül’de Avrupa Bakanlar Komitesi umut hakkıyla ilgili kararını açıkladı ve komisyondan, Meclis’ten bu konudaki beklentilerini ifade etti. Bu çok önemli bir karardır. Ömür boyu kapıyı kilitleyip anahtarı denize atamazsınız; toplumsal barış süreçleri, yeniden düşünme ve yeniden düzenleme perspektifi ile cesur adımlar atıldıkça ilerler. Sayın Öcalan için umut hakkı düzenlemesi bir an evvel acilen hayata geçirilmelidir.

6–8 Ekim 2014’te IŞİD’in saldırılarına karşı dünyanın birçok yerinde insanlar sokağa çıktı. Bu süreçte 47’si HDP üyesi ve seçmeni olmak üzere toplam 54 yurttaşımız yaşamını yitirdi. Gerçeklerin ortaya çıkması için 11 yıldır girişimlerde bulunduk; ancak ne Meclis ne de yargı gerekli iradeyi gösterdi.

6–8 Ekim gerekçe gösterilerek açılan Kobani davasında, Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarına yüzlerce yıl hapis cezaları verildi; bazı sanıklar sürgünde. Bu dava, toplum vicdanında derin bir yara bıraktı. AİHM, 8 Temmuz’da üçüncü kez ‘Selahattin Demirtaş serbest bırakılmalı’ kararı verdi. Bu kararın 8 Ekim’de kesinleşmesi bekleniyor. Bu, barış ve demokrasi için bir fırsattır. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kobani davası tutukluları derhal serbest bırakılmalıdır. Hepsi özgür olana dek mücadelemizi sonuna kadar devam ettireceğiz.

2005’ten bu yana 7 bin 810 kadın erkekler tarafından katledildi. Bu süreçte kadın düşmanlığı adım adım kurumsallaştı: Kadının adı bakanlıktan çıkarıldı; ‘aile’ vurgusuyla şiddet ve istismar görünmez kılındı; ‘tecavüzcüyle evlenirse dava düşer’ anlayışı meşrulaştırılmaya çalışıldı; kürtaj, ‘katliamdır’ denilerek hedef alındı; KHK’larla kadın dernekleri kapatıldı; kadın belediye eş başkanlarına kayyım atandı, görevden alındı, tutuklandı; kadın siyasetçiler ve aktivistler gözaltına alındı; cezaevlerinde baskılar arttı; sürgünler, çıplak aramalar ve infaz yakmalar… kadınların iradesini bu şekilde tutsak etmeye çalıştılar.

Diyanet’in fetvalarıyla hak ve özgürlüklere müdahale edildi; nafaka ve miras hakları tartışmaya açıldı; soyadı, doğum biçimi, çocuk sayısı ve giyim gibi kişisel alanlara müdahale edildi. Bu tablo, son yirmi yılın erkek egemen ve cinsiyetçi politikasının özetidir.”

Paylaşın

Bahçeli, Sert Sözlerle CHP’yi Hedef Aldı

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Lideri Devlet Bahçeli, sert sözlerle CHP’yi hedef alarak, “Hep dedim, yine diyorum, bu CHP’den hiçbir halt olmaz, olamaz” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında son günlerde yaşanan gelişmelerle ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

“Bozkırın ve tozlu yolların ortasında serpilen, evsiz sokaklarla sokaksız evlerin arasında sembolleşen Türkiye Büyük Millet Meclisi aziz Türk milletinin göz bebeği, iradesinin tecelli mekanıdır. 1916 yılının Ağustos ayında Ankara’nın dörtte üçünü yakıp kül eden o meşum yangının müessif ve mütemadi tesirlerine rağmen 23 Nisan 1920’de istiklal ve istikbalin diri ümitleri Ulus’taki taş binada güneş gibi parlamıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi demokrasinin can damarıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi devletimizin kurucu temelidir. Hâsılı kelam Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk milletinin ta kendisidir. Milletin verdiği vekâlet görevini demokrasi ahlakına ve tarihsel anlamına müzahir şekilde taşımak ve temsil etmek bu kutlu çatı altında bulunan her milletvekilinin başlıca sorumluluğudur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, boykot ve protestolara sahne olacak, ucuz ve uçuk ayak oyunlarına alet edilecek; egoları şişkin, hırs ve ihtirasları kabarık siyasi tufeylilerin tahrip ve tahriklerine maruz kalacak bir yer değildir. Yeni yasama yılının açılış oturumuna sudan bahaneleri ileri sürerek katılmayan, Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasına tahammülsüzlüğün yanında aziz milletimizin iradesine saygısızlıkta üst bir faza geçen Cumhuriyet Halk Partisi gene baltayı taşa vurmuştur.

Dipsiz çelişkilerde bocalayan CHP gafil cüretkarlığıyla yanlışı savunacak basit ve bayağı gerekçelere sığınmayı, devamında bunlarla avunmayı tercih etmiştir. Elbette kendi düşenin ağlamaya, dövünmeye, sızlanmaya hakkı yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin sadece Sayın Cumhurbaşkanımızı, sadece Meclis’imizi değil, esasen Türkiye’yi ve Türk milletini yok saydığı ortadadır. İnanıyorum ki bu seviyesizliğin demokratik sonuçlarına da eninde sonunda katlanacaktır.

1 Ekim 2025 tarihinde Meclis’in açılışı münasebetiyle yapılan özel oturumun hemen ardından TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un davetine icabet eden parti Genel Başkanlarının yan yana oturmaları cepheleşmeden mustarip milletimizi gerçekten umutlandırmıştır. İktidarıyla muhalefetiyle birlikte teşekkül eden tek kare fotoğrafa milli iradenin özlemleri yansımıştır.

Her parti, her milletvekili, her siyaset insanı Türkiye sevdasının ortak paydasında buluştuktan sonra üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur. Görüşlerimiz farklı olabilir, fikirlerimiz ayrı olabilir, bunları temin ve teşmil eden siyasetlerimiz de başka olabilir; ama hepimiz Türk milletinin evladıyız, mensubiyetinden de onur ve şeref duymalıyız. Gerektiği ve şartlar öyle geliştiği takdirde sesimizi değil yalnızca sözümüzü yükseltmeliyiz.

Bütün bunları dikkate alan bir terkip ve tefsir hüneriyle söyleyecek olursak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyaseti mefluç ve meşruiyet zaafıyla malul sakat bir siyasettir. Bu ağır siyaset kusurunun milletimize vereceği hiçbir şey de yoktur. Özgür Bey’in Meclis’teki malum o fotoğraf karesiyle ilgili günlerdir süregelen söz, değerlendirme ve temelsiz eleştirileri esasen içten içe derinleşen bir kıskançlığın, gittikçe ağırlaşan nedamet psikolojisinin alegorik şifresidir. Samimiyetle ifade etmeliyim ki, o fotoğraf Türkiye’nin fotoğrafıdır.

Her şeyden evvel Cumhuriyet Halk Partisi’nin sürüklendiği çıkmaz sokağın, içine girdiği korku tünelinin, çırpındıkça battığı rüşvet ve yolsuzluk çamurunun elbette siyasi sonuçları olacaktır. Özgür Bey’in Sayın Cumhurbaşkanımızla ilgili sözde meşruiyet sorunu imal ve icat etmek yerine partisinin ve şahsının ne kadar meşru bir çizgide durduğuna kafa yorması akıbeti ve mahiyeti bakımından akla en yatkın seçenektir.

Egemenliğin ve meşruiyetin yegane kaynağı büyük Türk milletidir. Söz milletindir, karar milletindir, irade milletindir, hüküm milletindir. Eğer millet haricinde meşruiyet arayışlarına tenezzül edip teşne olabilecek mandacı siyasetçilerin izini sürmek isteyen çıkarsa tavsiyem ve temennim doğrudan CHP’ye bakmaları, orayı kurcalamalarıdır. Zira kurcaladıkça Mavi Vatana masal ve safsata diyen işbirlikçiler çıkacaktır. Kurcaladıkça Karabağ zaferinden rahatsız olan devşirmeler görülecektir. Kurcaladıkça yabancı medyaya Türkiye’yi şikayet eden, yabancı ülkelerden aman dilenen, niye bizi görmüyorsunuz diye çığlıklar atan ciğersizlerin eşkâli belirlenecektir.

“Bu CHP’den hiçbir halt olmaz”

Camdan evi olanların komşuya taş atmadan evvel çok iyi düşünmeleri, makus bir hesap hatasından uzak durmaları gerekmektedir. Özgür Bey’in, Sayın Cumhurbaşkanımız ABD’de Türkiye’yi onurla ve takdir edilecek boyutlarda temsil ederken İsrail’in sesi olması, ülkemizi kötüleme yarışına tevessül etmesi kelimenin tam anlamıyla çarpıklıktır. Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler Kürsüsünü vicdan mahkemesine dönüştürüp mazlumların tercümanı olurken, Özgür Bey’in Netenyahu’yla kayıkçı kavgası yapıyorlar sözü unutulmayacak siyasi bühtandır.

‘Trump’tan randevu dilenenlerin Filistin’in kardeşi olamayacaklarını’söylemesi ayıptır, günahtır ve yalandır. Özgür Bey’in nasıl bir dolduruşa getirildiği, kimlerin tuzağına düştüğü az çok malumumuzdur. Nitekim kendisine ve partisine yazık etmiştir. Birleşmiş Milletler 80’inci Genel Kurulu’nda dünya Türkiye’yi konuşmuşken, Özgür Bey ve CHP yönetimi freni boşa almış, şarambole yuvarlanmıştır. Siyonist-Emperyalist esaretin altına giren CHP’dir. Hep dedim, yine diyorum, bu CHP’den hiçbir halt olmaz, olamaz. CHP’nin mahkeme kapılarına yüz sürmesi öncelikle kendi iç meselesidir.

Ne var ki bu partiyi kasıp kavuran siyasi kriz günbegün çıta yükseltmektedir. Mahkeme kararları, YSK’nın çıkışları, karşılıklı suçlamalar bölünme aşamasına doğru kayan bir CHP tablosunu gün yüzüne çıkarmaktadır. İtirafçı CHP’lidir, iddia sahibi CHP’lidir, müşteki CHP’lidir, fail CHP’lidir. Ne tuhaf, CHP’de kılıçlar çekilmiş, ortak akıl kaybolmuştur. CHP yönetiminin her önüne geleni suçlaması doğru ve omurgalı bir tavır değildir. Aynada başka bir şey görmek istiyorlarsa aynayı değil aynanın karşısındaki görüntüyü değiştirmeleri en makul tercihtir.

CHP’nin istikrarsızlığı, tarihsel çizgisinden derin kopuşu Türk siyaset ve demokrasi hayatını olumsuz etkileyecektir. CHP’nin içinde bulunduğu kaos Türk siyaseti, bu partinin geleneği ve geleceği açısından esef vericidir, yürek yaralayıcıdır. Ancak CHP’nin hesabını vermesi gereken, hatta yüzleşmesi kaçınılmaz olan korkunç nitelikli rüşvet ve yolsuzluk iddiaları vardır ve ortadadır. Özgür Bey’in savcı ve hâkimlerimizle uğraşması, her vahim iddiayı siyasileştirerek karalaması, meydan meydan dolaşarak zehir aşılaması suçluluk psikolojisinin yansımasıdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi rüşvet ve yolsuzluğun pençesinde, eko-sistemin esareti altındadır. Yüzleşmek için özgüven, gerçekleri kabullenmek için de siyasi ahlak ve dirayet gerekmektedir. CHP’nin belediyelerde dönen gayri meşru ilişkilerin hesabını vermesi şarttır. Türk yargısına güvenimiz tamdır, iddianamelerin süratle ikmal edilerek adil yargılama sürecinin derhal başlaması da samimi dileğimizdir.

“Hamas, ülkesini, vatanını ve milletini savunan bir direniş örgütüdür”

Gazze’deki soykırım ve insani felaket dünyayı ayağa kaldırmıştır. Bilhassa Gazze’ye insani yardım malzemesi götürmek amacıyla yola koyulan ‘Küresel Sumud Filosu’ Siyonist kuşatmayı sarsmış ve uluslararası sularda uğradığı terörist saldırıya rağmen direniş umutlarını kamçılamıştır. Alçakça gözaltına alınan 36’sı Türk vatandaşı 137 aktivistin yoğun girişimler sonucunda Türkiye getirilmesi müessir bir başarıdır ve emeği geçen kim varsa tebrik etmek hepimizin görevidir.

Birleşmiş Milletler’in üye ülke sayısı 193’tür. Bunun 157’si Filistin’i tanımıştır. Soykırımcı İsrail tecrit edilmiştir. Bu yılki Genel Kurul’da pek çok ülke Filistin’i tanımıştır. Bu vesileyle hepsine teşekkür ediyor, tebriklerimi iletiyorum. Trump’ın Filistin’i tanımak ‘Hamas’a ödüldür’ sözleri önyargılı, basit, bayağı ve bağnazcadır. Hamas terör örgütü değildir, gerçek manasıyla terör yöntemlerine başvuran haydut devlet İsrail’dir. Hamas, ülkesini, vatanını ve milletini savunan bir direniş örgütüdür. Hazırlanan 20 maddelik Gazze Planı günlerdir Türkiye ve dünya gündemindedir.

Bu Plan’a Hamas’ın müspet yaklaşımı, ayrıca müzakereye yeşil ışık yakması en azından silahların susması, ateşkesin sağlanması, kısmi bir sükûnetin vasat bulması adına memnuniyet vericidir. Fakat süreç engebeli, çetin, zorlu ve tuzaklarla doludur. İsrail ile Hamas arasındaki savaşı sonlandırması ve Gazze Şeridi’nde barış ortamının yeşermesine kapı aralaması ümit edilen Plan’ın dolaylı müzakereleri için adres Mısır’dır. Bu müzakerelerde İsrail’in ne yapacağı, hangi sinsi yolları takip edeceği, Doha’ya benzer bir sabotajı yapıp yapmayacağı muammadır.

Trump, Netenyahu’yla görüşmeden önce Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Endonezya ve Pakistan devlet ve hükümet başkanlarıyla bir toplantı düzenlenmişti. Bu toplantıda masaya yatırılan ve görüş birliğine varılan Gazze Planı’nda daha sonra değişiklikler yapıldığı bizzat Pakistan Başbakanı tarafından açıklanmıştı. Hatta Netenyahu Amerika’dan ayrılmadan İsrail ordusunun Gazze’den çekilmeyeceğini ilan etmişti. Şunu açık yüreklilikle ifade etmek gerekirse, İsrail hem insanlığın hem de barış umutlarının düşman odağıdır.

Mısır’daki müzakerelerin kesintiye uğraması, İsrail’in savaş, şiddet ve soykırıma devamı halinde artık zora dayalı her türlü askeri seçenek meşru hale gelecektir. İsrail’in durdurulması masa başında olmuyorsa sahada ve silahla yapılması tarihin kırılma anı olarak karşımıza çıkabilecektir. Dünya ve insanlık vicdanı sayıları 20 bini aşan çocuk katliamına, toplamda 70 bine yaklaşan masum ölümüne daha fazla sabır gösteremeyecektir. Siyonist eşkıyalık ya barışa tamam demeli ya da uluslararası veya bölgesel mahiyetli istikrar gücüyle Gazze zincirlerinden kurtarılmalıdır.

Vakit Gazze için kıyam vaktidir. Vakit vicdan ve merhamet vaktidir. Bu süreçte 5 Ağustos 2024 tarihinde önerdiğimiz; Türkiye, Irak, Mısır, Suriye başta olmak üzere bölge ülkelerinin teşebbüs ve tertibiyle kurulabilecek Kudüs Paktı daha da mühim bir anlam kazanmıştır. Küresel intifada her coğrafyada varlığını izhar etmektedir.

İsrail Filistin arasında bir an önce ateşkes ilan edilmeli, Siyonist barbarlık işgal ettiği topraklardan çekilmelidir. Batı Şeria’nın ilhak emelleri de ateşe benzin dökmekten farksızdır. Gazze’yi unut, Batı Şeria’yı tut aldatmacasına kanacak kimse yoktur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İspanya Başbakanı, tarih sessiz kalanları yargılayacak demişti. Ve haklıydı. Kolombiya ve Endonezya Cumhurbaşkanları Filistin’i savunmak için askeri güç kullanımını ve sevkiyatını önermişlerdi. Ve insanlık hafızasına altın harflerle kazınmışlardı.

“İki devletli çözümden başka yol kalmamıştır”

Ne yazıktır ki, ne gariptir ki, 57 İslam ülkesinden birisi de bu denli kararlı ve mert duruşu göstermemiş, gösterememiştir. Önde çocuklar ölürken, arkada siyasi ve ekonomik işbirlikleri kurmak ne İslami, ne insani, ne de ahlakidir. Akan kan durmalı, Gazze’nin Gazze’lilere ait olduğu herkesçe kabul edilmelidir. İki devletli çözümden başka yol kalmamıştır.

1967 sınırlarına haiz olmak kaydıyla başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafi bütünlüğünü sağlamış Filistin devleti kabul edilmeli, Birleşmiş Milletler’e de tam üye yapılmalıdır. Bir Yahudi alimi olan Hilal neredeyse Hz.İsa ile aynı dönemde yaşamıştı. Şu sözler onundur: ‘Size yapılmasından nefret ettiğiniz bir şeyi bir başkasına yapmayın. Bütün Tevrat bundan ibarettir, gerisi yalnızca açıklamadır.’

Soykırımcılar mutlaka hesap vereceklerdir. Gazze’li bebeklerin, çocukların, kadınların, yaşlıların, savunmasız insanların hakkını hukukunu savunmak bir insanlık görevidir. Gazzeli mazlumların sesine ses olan, feryatlarına tercümanlık yapan, dünyaya da insani felaketin korkunç yüzünü süreklilik içinde haykıran Türkiye’nin tez ve söylemleri nihayet geniş kabul görmüştür. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Cumhurbaşkanlığı Kabinesine müteşekkir olmak lazımdır.

Terörsüz Türkiye takip ve temini devlet politikasına dönüşen milli ve tarihi bir hedeftir. Bu muteber hedefin can alıcı noktası iç barış ve huzur ortamının sağlam ve sağlıklı esaslara bağlanmasıdır. Türk ve Türkiye Yüzyılı; aynı zamanda barış, huzur ve kardeşlik yüzyılıdır. Milletimiz ‘Terörsüz Türkiye’yle ilgili adım ve atılımların arkasındadır. Kaldı ki bu hedefe ulaşılmasıyla birlikte kazanan Türkiye ve Türk milleti olacaktır. Menfi ve mütereddit çevrelerin uydurmalarına, iftirayla bezenmiş muhal ithamlarına ne itibar edecek ne de kale alacak hiç kimse yoktur.

Biz “Terörsüz Türkiye” hedefini bütüncül zaman telakkisinin izdüşümünde kombine ve kolektif bakış açısıyla ele alıyor, hayatın ve hadiselerin her veçhesine ışıklar salacağına, yeni bir diriliş momenti olacağına inanıyoruz. Önyargıların düğümlerini çözmek istiyoruz. Katılaşmış ve kapanmış diyaloglara daha üst bir uzlaşma kümesinde canlılık kazandırmanın amaç ve arzusundayız. Şayet varsa buğulanan ve buzlanan toplumsal münasebetler ağını birlikte yaşama ve yaşatma temelinde karşılıklı anlayış, saygı, sevgi, fedakarlık, empati ve bağlılıkla yeni baştan kuracağımızı değerlendiriyoruz.

Kim ki ‘Terörsüz Türkiye’den rahatsızsa bir kuraklık, bir karanlık, bir acziyet içindedir. Bu hedef soysuz bir çağdaşlığın fevkinde çağlar üstüdür. Sırtını statükoya dayayarak bulanık dönemlere hapsolanların aksine devirler üstüdür. 1,5 asırdır süregelen küresel emperyalist komplolar, vatanımız ve milletimiz aleyhinde devrede olan karanlık kampanyalar inşallah tasfiye edilecektir. Hedef büyüktür, taviz, tehir ve teslimiyet ise asla yoktur. Göreceli anlaşmazlıkları önce çoğaltıp sonra körükleyen, ardından da düşmanlıklara dönüştürmek için fitne yayan iç ve dış hıyanet şebekesinin çarkı kırılacaktır.

Türkiye kutlu bir doğum arifesindedir. Bu doğumun sancıları olabilir, yanlış anlamalar olabilir, bazen sinirler de gerilebilir, hatta temaslar zayıflayarak mesafeler açılabilir. Fakat sabır, sebat ve soğukkanlılıkla vatan ve millet sevgisinde buluşmamız, aydınlık ve ortak bir geleceğe yürüme kararlılığımız her soru ve sorunla başa çıkmaya kafidir. Yeter ki samimiyet ve dürüstlük rotasından ayrılmayalım. Yeter ki dağılmamızı ve bölünmemizi kurgulayan muhasım koalisyona karşı hep birlikte ve kardeşçe göğüs gerelim.

“Müzakere zemini oluşmalıdır”

TBMM’de tesis edilen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu faal haldedir, toplumun her kesimiyle istişarelerini sürdürmektedir. 13 toplantı yapılmış, 14’üncüsünü de yarın gerçekleştirilecektir. İhtiyaç duyulan siyasi ve hukuki düzenlemelerin yapılabilmesi için geniş ve gerçekçi mutabakat ve müzakere zemini oluşmalıdır. Meseleye doğrudan veya dolaylı müdahil herkesin söyleyeceği bir fikri veya düşüncesi vardır. Bunları dinleyip en doğru ve güvenli bir yol haritası belirlenmelidir. Gördüğümüz kadarıyla ve aldığımız bilgiler çerçevesinde böyle yapıldığını da mütalaa etmekten memnuniyet duyuyor, komisyonda görev alan tüm milletvekillerimize teşekkür ediyorum.

Eğmeden bükmeden söylemeliyim ki, PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur. 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hitamında PKK 12 Mayıs’ta silah bırakmış ve örgütsel varlığını lağvetmiştir. 11 Temmuz’da bir grup PKK’lı silahlarını yakmıştır. Ne var ki Suriye’nin kuzey doğusunda tesir alanı bulunan SDG/YPG henüz silah bırakmamış, 27 Şubat İmralı çağrısına riayet etmemiştir. Halbuki İmralı’nın çağrısı PKK’nın yanı sıra bölücü terörün tüm bileşenlerini kapsamaktadır. En azından bizim anladığımız böyledir, yorumumuz bu doğrultudadır.

Beklentim şudur: PKK’nın kurucu önderliği SDG/YPG’ye direkt aynı mahiyet ve muhtevada bir çağrıda bulunarak, Şam yönetimiyle imzalanan 10 Mart tarihli mutabakata uyulmasını istemelidir. Esad rejiminin devrilmesinden sonra ilk kez yapılan Halk Meclis’i seçimlerinin demokratik istikrar içinde yeni dönemin, yeni siyasi ve toplumsal mekanizmanın ağırlık merkezi olması yönünde fikir birliği hasıl olmuşken; Rakka, Haseke ve Süveyda’nın bunun dışında kalması 10 Mart Mutabakatının ruhuyla çelişmektedir.

Gerekirse Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda görev yapan milletvekillerinden bir grup İmralı’ya giderek yüz yüze görüşme sağlamalı, mesajlar ilk ağızdan alınmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bunda çekinilecek bir husus görmüyorum. Bizi bağlayan açıklama 27 Şubat İmralı açıklamasıdır. Bu açıklamanın güncellenerek daha detaylandırılması ve çerçevesinin genişletilmesi hayırlı gelişmelere yol açacaktır.”

Paylaşın

Tuncer Bakırhan’dan Yeni Anayasa İddialarına Yalanlama

TBMM’de oluşturulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, bir anayasa yapma misyonu ve görevi olmadığını vurgulan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “DEM Parti ile AK Parti’nin dolaylı bir anayasa çalışması yürüttükleri gerçeği yansıtmıyor” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin genel merkezinde gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Biz bir eleştiri, öz eleştiri partisiyiz, hareketiyiz. Evet toplum eleştiriyorsa bundan kendimize dersler alıyoruz. Asla topluma rağmen siyaset yapmayız. Toplumun çoğunlukla eleştirdiği bir kareyi de bir zafer, bir başarı, onlara rağmen iyi bir şey olarak anlatmayız ama bir fotoğraf karesine de çok büyük anlam yüklememek gerekiyor. Meclis zaten müzakere, diyalog üzerinedir. Türkiye toplumu, siyasi partileri orada sorunları tartışsın, çözsün diye, bir arada müzakere etsin diye göndermiş.

Aslında bugüne kadar bu ve benzer görüntülerin olmaması büyük eksiklikti. Türkiye toplumunu getirdiğimiz yere bakar mısınız? Meclis’te siyasi partilerin bir araya gelmesi eleştiri konusu oluyor. Niye bugüne kadar olmamış? Her dönem bir parti, birkaç parti ötekileştirilmiş. Bugün bir araya gelince de toplum garipsiyor. Niçin Meclis’teyiz? Biz zaten ‘müzakere partisiyiz’ diyoruz. Müzakere için oradayız.

Kürt meselesi, ekonomi meselesi, Alevi yurttaşların sorunları, kadınların yaşadığı ağır sorunları gidermek, ekonomide adalet için, emekliler, ezilenler, katledilen doğa için tamamı için oradayız. Evet, rekabet var, mücadele var. Günün sonunda da eğer topluma da yarayacaksa, toplumu rahatlatacaksa ortak görüntüler de verilir, ortak masaya da oturulur. Ortak görüntü vermek, ittifak etmek, işbirliği etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine artık konuşabilmeyi başarmalıyız. Böylesine bir kutuplaştırılmış ki toplum bir siyasi parti, bir başka partiyle oturduğu zaman çok büyük anlamlar yükleniyor. Biz Türkiye’nin en zorlu koşullarda mücadele eden çok önemli demokratik muhalefet zeminiyiz.

Bizim eğer tavrımız, duruşumuz merak ediliyorsa cezaevindeki yoldaşlarımızın ortaya koyduğu tutumdan nerede durduğumuz anlaşılır. CHP’ye, belediyelerine dönük operasyonlar ve tutuklamalar karşısında nerede durduğumuza bakılırsa bizim ne olduğumuz, kim olduğumuz, ne yapmaya çalıştığımız anlaşılır.

Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul İl Örgütü’ne yapılan operasyon ve sonrasında polis ablukasını devirmek için gitmedi, biz Tülay Eş Başkanımızla birlikte oraya gittik. Polis panzerleri arasında binaya girdik. Net bir şekilde tavrımızı ortaya koyduk. ‘Bu bir yanlıştır’ dedik. ‘Bu tür şeylerden vazgeçilmelidir’ dedik. Hem de ayın 15’inden önce gittik. Niye? İktidarın bu konudaki politikalarını eleştirmek için, karar verilmeden önce DEM Parti’nin, Kürtlerin tavrını net bir şekilde ortaya koymak için gittik.

Ayıptır, bunları görmeden, bilerek iktidar namına çalışan kendisine tırnak içerisinde sol, ulusalcı diyen kimi çevreler aslında bir biçiminde bu fotoğraf üzerinde tepinerek bizim tabanımızı başka yere yönlendirmeye çalışıyor. Bilmeyerek yaptıklarını zannetmiyorum.

Biz beş dönemdir muhalefetle aslında bir biçiminde işbirliği yapan bir siyasi partiyiz. İki yerel seçimde, İnce’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde, en son Kılıçdaroğlu seçiminde… İkinci turda Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisi kimi illerde kepenk indirmesine rağmen biz bölgede kale denilen İzmir’in daha üzerinde yüksek oylar çıkardık. Biraz vicdanlı olmak lazım.

Binlerce karelik fotoğrafta bir tebessümlü bir kareyi alıp onun üzerinden Türkiye’nin en dinamik, en kararlı, 12 partisi kapatılmasına rağmen vazgeçmeyen, direnen, duran bir siyasi partisinin böyle bir biçimde eleştirilmesi doğrusunu söylemek gerekirse bizim açımızdan değil genel anlamda üzücü. Demokrasi adına üzücü. Biz bu meselenin çözümü için herkesle oturmaya, müzakere etmeye varız.

Bizi muhalefet olma, muhalefet yapma kimliğimizden alıkoymaz. Biz hem müzakere ederiz hem sokakta mücadele ederiz. Hem fotoğraf veririz hem çevre kırımı karşısında Muğla’da Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı’yla birlikte miting yaparız. İstanbul İl Örgütü’ne dönük hukuksuzluklarla ilgili gider önünde açıklama yaparız. Biz üçüncü yoluz.

Müzakereye de açık yaklaşırız, samimi yaklaşırız, mücadeleyi de açık yaparız. Cezaevini, baskıları, kapatılmayı dikkate almadan doğruyu söyleriz. Şimdi böyle bir geleneği bir fotoğrafla, iktidarla ilişkilendirmek, başka anlamlar yüklemek gerçekten çok kötü çünkü açıkça sizin aracılığınızla söylüyorum; bunu yapanlar iyi niyetli değil. Bunu yapanların niyeti kırılgan olan Kürt kitlesini aslında muhalefet zemininden uzaklaştırarak tepkilendirecek bir noktaya getirmektir.

Diyarbakır’da, Kars’ta, Siirt’te kimi televizyon ve basın yayın organlarındaki bu söylemi kullanan insanların sanki ana muhalefet partisi adına konuştuğunu insanlar düşünüyor. Dolayısıyla herkese de bir sorumluluk düşüyor. Bizim mücadelemize bakarak değerlendirilelim. Bir fotoğrafa çok anlamlar yüklenmemeli ama biz bu süreci de önemsiyoruz.İlerlesin istiyoruz. Bu konuda samimiyiz. 7/24 saat sokaklardayız.”

“Özel’in yaklaşımını biz de, tabanımız da pozitif olumlu olarak değerlendiriyoruz.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in kendisini aradığı anımsatılarak, “Özel, ‘muhalefete muhalefet etme dönemi sona erdi’ dedi. Bekliyor muydunuz böyle bir çıkış ve bu telefon sizi şaşırttı mı?” sorusuna Bakırhan şu yanıtını verdi:

“Bizim Sayın Özel ile aslında dönem dönem görüştüğümüz, bir araya geldiğimiz bir durumumuz var. Çok önemli şeyler söyledi. Genel kapsayıcı, bu meselelere sağduyu ile yaklaşan bir lider. Bizi aramasına şaşırmadık, aramasaydı şaşırırdık çünkü duyarlı bir insan. Bu tür durumlarda kesinlikle tavrını net olarak ortaya koyan bir parti başkanı olarak gördüğümüz için şaşırmadık. Teşekkür ediyoruz. Sayın Özel, en zor süreçlerde bizi arayan ve dayanışma duygularını ortaya koyan, aslında Türkiye’deki siyasette de yeni bir çığır açan birisidir. Görüşüyoruz, konuşuyoruz. Dönem dönem memleket meselelerine ilişkin düşüncelerimizi de birbirimizle paylaşıyoruz. Özel’in yaklaşımını biz de, tabanımız da pozitif olumlu olarak değerlendiriyoruz.”

Erdoğan’ın yeni anayasa konusunda DEM Parti’nin desteğini almak amacıyla bu görüntüleri verdiği yönündeki eleştirilerin anımsatılması üzerine Bakırhan, TBMM’de oluşturulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, bir anayasa yapma misyonu ve görevi olmadığını vurgulayarak, şöyle konuştu:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı var mı, var ama bu, Komisyon’un işi değil. Dolayısıyla Meclis’te başta grubu bulunan partiler olmak üzere bu meseleden bağımsız bence önümüzde günler, aylar, yıllar var.

Demokratik bir anayasa gündemini açmaları Türkiye’nin yararına olur. Mevcut haliyle yapılan tartışmalar durumu çok tarif etmiyor. DEM Parti ile AK Parti’nin dolaylı bir anayasa çalışması yürüttükleri gerçeği yansıtmıyor. Bizim de öyle bir gündemimiz yok, komisyonun da böyle bir gündemi yok. Bize böyle bir gündemde bir teklif yok, bir talep yok, bir tartışma yok. Mevcut komisyonun anayasa yapma gücü, kapasitesi, yeterliliği yok. Belli amaçla kurulmuş, belirli bir süreyle kurulmuş bir komisyon. Ama Türkiye’deki bu sorunların temel kaynaklarından birisi, geçmişten beri askeri darbe dönemlerindeki yamanarak bugüne gelmiş Anayasa’dır. Bunun demokratikleşmesi gerekiyor. İkinci yüzyılda Türkiye demokratik bir anayasayı hak ediyor.

Bir parti anayasası değil ya da toplumun bir kesimin bir anayasası değil, demokratik Türkiye anayasası yapılabilir. Bu konuda biz düşüncelerimizi söyleriz. Mevcut komisyonun bir anayasa gündemi yok. Bize üretilmiş bir şey yok. Böyle bir tartışma yok. Böyle bir misyonu yok. Bu tür yürütülen tartışmaların da süreci bozmaya manipüle etmeye dönük olduğunu belirtmek istiyorum.”

Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması yönündeki beklentilerin anımsatılarak, bunun sürece etkisinin sorulması üzerine, Bakırhan şöyle konuştu:

“Bu süreçten bağımsız, Sayın Demirtaş, Başkanımız Figen Yüksekdağ Kobani kumpas davasında yargılanan bütün arkadaşların serbest bırakılması gerekiyor. Süreçten bağımsız. AİHM üç defa karar vermiş. Türkiye’ye süre tanınmış. 8 Ekim’de süre doluyor. Yani bu bir şart, bir koşul değil, bir gerekliliktir. Hukukun bir gereğidir, verilen kararların bir sonucudur. Bu bir taviz değil. Sayın Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Kobani kumpas davasında yargılanan arkadaşların serbest bırakılması gerekir. Bu, süreci de onarıcı, toplumun kafasındaki kaygıları, soru işaretlerini giderici bir adım olur. Sürece katkı sunar.

Sayın Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın dışarıda olmaları halinde de sürece çok aktif destek verebileceklerini, çok büyük katkı koyabileceklerini düşünüyorum. İçeride olmalarına rağmen Kobani kumpas davasında yargılanan arkadaşlarımız bu süreçte çok büyük destek verdiler bizlere. Çok büyük emek ortaya koydular. Bu süreci onlarla birlikte yürütüyoruz. Böylesine bu süreçte katkı sunacak arkadaşlarımızın halen AİHM kararına rağmen, üç defa verilen kararına rağmen içeride tutulması anlaşılır gibi değil.

Peki toplumun kafasındaki bu güvensizliği ortadan kaldırmanın yolu nedir? Sadece Sayın Demirtaş değil. Yani İmamoğlu ve arkadaşları niye içeride? Tutuksuz yargılanamazlar mı? Yargı var, değerlendirir. Eğer gerçekten günün sonunda ceza alırsa zaten gereği yapılır. Dolayısıyla onarıcı, güven verici adımlar atmak gerekiyor. ‘Çözülsün’ diyenlerin bu sürece destek ve katkılarını almak için gerçekten ‘Evet Türkiye hukuk yolunda, demokrasi yolunda, adalet yolunda ilerliyor, ilerlemeye başladı dedirtmek için de yine bu adımların atılmasını, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın arkadaşlarıyla birlikte serbest bırakılması gerektiğini belirtmek istiyorum.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve kurmaylarının aksine AKP cephesinin somut adımlar konusunda yavaş hareket ettiği eleştirilerini değerlendiren Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Dümen şu anda AK Parti’de. Bence AK Parti bu meselede dümeni Milliyetçi Hareket Partisi’yle paylaşmalıdır. Niye diyeceksiniz? Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi daha somut öneriler ile ortaya çıkıyor. İnfaz yasasından uzun tutukluluğa, Terörle Mücadele Kanunu’ndan TCK’ya ve benzeri konulara kadar. Dolayısıyla AKP’nin biraz daha somuta yönelmesi, biraz daha somut konuşması ve somut adımlar atması için bence dümeni Milliyetçi Hareket Partisi ile paylaşmalıdır. MHP’nin durduğu yer önemlidir.

Bu meselenin çözümüne dönük bir yıl önce aslında başlattığı süreç onlar açısından bence doğru yürüyor. Özellikle hukukçuları ve yöneticilerin yaptığı sağduyulu açıklamaları çok önemsiyoruz ama sadece sözde kaldığı için de bir üretime dönüşmedi. Dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi’nin bugüne kadar yapmış olduğu değerlendirmeler ve somut öneriler konusunda adım atmaya, AK Parti’ye adım attırtmaya artık biraz da somut adımlar konusunda yoğunlaşmaya bence çağırmak gerekiyor.”

Paylaşın