RTÜK, Beş Kanala Ceza Yağdırdı

RTÜK, TELE1’e iki, SZC TV, Halk TV, Meltem TV ve Sun RTV’ye birer yaptırım cezası verdi. RTÜK’ün kararlarına göre, 2025 yılında SZC TV’ye 15, Tele 1’e 15 ve Halk TV’ye 14 yaptırım getirildi.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) bugün düzenlediği toplantıda televizyonların yayın ihlallerini değerlendirdi. RTÜK, beş yayın kuruluşuna üst sınırdan idari para cezası uyguladı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kontenjanından seçilen RTÜK üyesi Tuncay Keser, TELE1’e iki, SZC TV, Halk TV, Meltem TV ve Sun RTV’ye birer yaptırım uygulandığını yazdı.

TELE1’e; “Türkiye’nin Yönü” programında “RTE’nin Netenyahu’dan Farkı Ne?” KJ’si ve Merdan Yanardağ’ın Alevilere yönelik sözleri nedeniyle iki ayrı yüzde 3 idari para cezası verildi.

Her iki olayda da Yanardağ özür dilemiş ve düzeltme açıklamaları yapılmış olmasına rağmen, RTÜK bu yayınları “eleştiri sınırının aşılması” gerekçesiyle yaptırıma bağladı.

SZC TV’ye; “Sözün Aslı” programında CHP milletvekillerinin polis müdahalesine ilişkin açıklamaları nedeniyle, “mahkeme kararlarının iktidarın müdahalesiyle alındığı iması” taşıdığı gerekçesiyle yüzde 3 para cezası kesildi.

Halk TV’ye ise, “Açıkça” programında Murat Kubilay’ın MHP ve Devlet Bahçeli’ye yönelik ifadeleri nedeniyle yüzde 3 para cezası verildi. RTÜK bu sözleri de “eleştiri sınırını aşmak” şeklinde değerlendirdi.

Bunların dışında SUN RTV’ye yayın yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle, MELTEM TV’ye ise doğruluğu teyit edilmeden yapılan yayınlar nedeniyle yüzde 3 idari para cezası uygulandı.

RTÜK’ün kararlarına göre 2025 yılında SZC TV’ye 15, Tele 1’e 15 ve Halk TV’ye 14 yaptırım getirildi. Bu yaptırımlar arasında 25 gün yayın durdurma, 26 kez program durdurma ve toplamda 22 milyon TL’yi aşan para cezaları bulunuyor.

Cezalara tepki gösteren Keser, “Anayasal güvence altına alınmış ifade ve basın özgürlüğü, yalnızca çoğunluk lehine olan görüşlerin değil, ‘incitici, rahatsız edici’ ve aynı zamanda siyasal iktidarı eleştiren yayınların da korunmasını zorunlu kılar. Aksi durumda, düzenleyici kurumların tarafsızlık ilkesi gölgelenir, demokratik kamuoyu oluşumu zedelenir” dedi.

Paylaşın

İmamoğlu: Bizim Tarihimiz Zulme Boyun Eğmeyenlerin Tarihidir

Ekrem İmamoğlu, Bolu’da düzenlenen “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitingine gönderdiği mektubunda, “Bizim tarihimiz zulme boyun eğmeyenlerin tarihidir. Bu zulümleri bitireceğiz, bu büyük karanlığı dağıtacağız” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinglerinin 59’uncusunu Bolu’da gerçekleştirdi. Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, mitinge bir mektup yolladı. İmamoğlu, CHP Bolu İl Başkanı Tahsin Mert Karagöz tarafından kamuoyu ile paylaşılan mektubunda şunları söyledi:

“Sizleri çok özledim. 19 Mart’tan bu yana ülkenize, özgürlüğünüze, hukuka ve demokrasiye sahip çıkıyorsunuz. Meydan meydan çoğalıyor, şehir şehir büyüyorsunuz. Tıpkı milli mücadele yıllarında ayağa kalkan vatanseverler gibi, bugün de ülkemizin geleceği için, seçme ve seçilme hakkımızın güvencesi için, adalet, eşitlik ve özgürlük için ayağa kalkıyorsunuz. Bu meydan, direnişin meydanıdır. Bu meydan, direniş sembolü Köroğlu’nun torunlarının meydanıdır. Bu meydan, milletin meydanıdır. Bu meydanı dolduran Boluluların sevgisini kazanmış, Bolu’ya hizmet için çalışan Bolu Belediye Başkanımız Sayın Tanju Özcan’a ve CHP Bolu İl Başkanı Sayın Tahsin Mert Karagöz’e yürekten teşekkürlerimi sunuyorum.

Bizi zindanlarda tutanların, milletimize hizmet etme hevesimizden alıkoyanların derdi milletledir. Devletin tüm imkanlarını kendi koltuğunu korumak için harcayan bu iktidarın derdi milletledir. Bir avuç insan, milletin dediği olmasın, milli irade özgürce tecelli etmesin diye her türlü hukuksuzluğu, her türlü kötülüğü yapıyor. Vatandaşının özgür seçim hakkını gasp ediyor, seçilme hakkından ise alıkoyuyor. Özgür seçim hakkı gasp edilmiş milletler, kendi vatanlarında esir edilmişler demektir. Biz, milletçe böyle bir esarete, böyle bir onursuzluğa asla izin vermeyiz, vermeyeceğiz. Şanlı tarihimizden gelen mücadele ruhumuzla, Cumhuriyet’in kazanımlarına sonuna kadar sahip çıkacağız. Milletimiz de iradesine sahip çıkacak. Çünkü, millet ne derse o olur. Cumhuriyet budur. Cumhuriyeti ve demokrasiyi içine sindiremeyenleri, milletin iradesini kabullenemeyenleri ne biz kabul ederiz ne de milletimiz kabul eder.

Biz, ezelden beri hür yaşamış bir milletiz. Boynumuza zincir takmaya, başımızı eğmeye çalışanlara karşı dimdik, omuz omuza duracağız. Bizim mücadelemiz, her şeyden önce bir adalet ve hürriyet mücadelesidir. Biz, yalnızca kendimiz için değil, herkes için ve her yerde adaleti ve hürriyeti sağlamak için yola koyulduk. Geldiğimiz bu geri dönülemez noktada, ülkemizde kayıtsız şartsız adaleti ve hürriyeti hâkim kılacağız. Vergide, devlet dairelerinde, okullarda, hastanelerde, sokaklarda, meydanlarda, sahillerde, tarlalarda, fabrikalarda adaleti sağlayacağız. Çiftçiler, üreticiler, girişimciler için adaleti sağlayacağız. Emekliler, çalışanlar için adaleti sağlayacağız. Kadınlar, gençler, çocuklar için adaleti sağlayacağız. Temeli adalet üstünde yükselen, vatandaş karşısında haddini ve hududunu bilen bir devlet inşa edeceğiz. Devleti, istisnasız herkesin hak ve hürriyetlerinin güvencesi haline getireceğiz.

“Bizim tarihimiz zulme boyun eğmeyenlerin tarihidir”

Mafyatik siyasete, vesayetçi, çıkarcı, partizan ve milletin iradesini yok sayan bütün örgütlenmelere karşı büyük bir mücadele vereceğiz. Herkes için her yerde adaletin ve hürriyetin hakim olduğu bir ülkenin özgüvenli, birbirine yürekten bağlı vatandaşlarına hiçbir güç diz çöktüremez. Bizim tarihimiz zulme boyun eğmeyenlerin tarihidir. Bu zulümleri bitireceğiz, bu büyük karanlığı dağıtacağız. Türkiye; adaletin, özgürlüğün, refahın, bolluğun, bereketin ülkesi olacak. Türkiye; gelecekten korkmadan yaşayan, geçim derdi nedir bilmeyen, mutlu ve özgür insanların ülkesi olacak. Her şey çok güzel olacak. Ekrem İmamoğlu. Silivri Zindanı.”

Paylaşın

DEM Parti’nden “Demirtaş Ve Yüksekdağ” Çağrısı: Derhal Serbest Bırakılmalılar

DEM Parti AİHM’in hak ihlali kararlarını hatırlatarak, “Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kobani tutsakları ile tüm siyasi tutukluların özgürlüğü bir an evvel sağlanmalıdır” çağrısında bulundu.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasi tutsakların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının gereği olarak derhal serbest bırakılması gerektiği çağrısında bulunarak şu açıklamayı yaptı:

“Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararlarının uygulanması kapsamında 17 Eylül 2025’te aldığı kararda [(1537th meeting, 15-17 September 2025 (DH) H46-41 Selahattin Demirtaş (No. 2) v. Turkey (Application No.14305/17)], Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun sözleşmenin 5.maddesinin 1 ve 3.fıkraları ile 18.maddesinin ihlali niteliğinde olduğunu hatırlatmış; Yüksekdağ ve Diğerleri davası hatırlatılarak dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ve gözaltına alınıp tutuklanmalarının sözleşmeye aykırı olduğunu belirtmiş; Türkiye’nin Selahattin Demirtaş’ı bir an önce serbest bırakmasını talep etmiş ve bu davayla ilgili takibin üçer aylık dönemlerle yapılacağını açıklamıştır.

Bakanlar Komitesinin bu kararında her ne kadar Demirtaş ve Yüksekdağ kararlarına atıfta bulunulsa da esas olarak kamuoyunda “Kobanî Davası” olarak bilinen HDP MYK davasının dayanaktan yoksun olduğu ortaya konmuş ve aslında bu davada tutuklu bulunan tüm siyasetçilerin tahliye edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Nitekim kararın genel önlemler kısmında da esasında Türkiye’de haksız tutukluluğa son verecek önlemler alınması istenmiştir.

Kobanî Davası kapsamında, eski Eş Genel Başkanlarımız Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın dışında Ali Ürküt, Nazmi Gür, Alp Altınörs, Günay Kubilay, Aynur Aşan, Bülent Parmaksız, Dilek Yağlı, İsmail Şengül, Pervin Oduncu, Zeynep Karaman ve Zeynep Ölbeci de halen tutukludur.

Ankara 22. ACM arkadaşlarımızın hükmen tutukluluk kararını 16 Mayıs 2024’te vermiş, bu kararın üzerinden 1 yıldan fazla bir süre geçtikten sonra 25 Haziran 2025’te gerekçeli kararını açıklamış ve dava dosyası da 24 Eylül 2025’te Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesine intikal ettirilmiştir.

Bu yargılama sürerken, Selahattin Demirtaş’ın bizzat bu davadaki haksız tutukluluğuyla ilgili AİHM’in (13609/20 Başvuru No) 8 Temmuz 2025 tarihli kararı açıklanmıştır. Bu kararda, özellikle yargılamadaki tüm haksızlıklar açıkça ortaya konmuş ve Demirtaş’ın siyasi saiklerle tutukluluğunun devam ettiği belirtilmiştir.

Siyasi iktidara sesleniyoruz: Kobanî Davasında, başta Sayın Demirtaş olmak üzere Sayın Yüksekdağ ve diğer arkadaşlarımızla ilgili bugüne kadar verilmiş çok sayıda AİHM kararı dikkate alınarak ve en son AİHM’in 8 Temmuz 2025 tarihli kararı gözetilerek Bakanlar Komitesi kararının gereği yerine getirilmeli ve arkadaşlarımız serbest bırakılmalıdır.

Sayın Demirtaş ve Yüksekdağ’ın 4 Kasım 2016’dan bu yana haksız tutukluluğu göz önüne alınarak AİHM kararlarının gereği, Anayasa 90/5. fıkra uyarınca yerine getirilmelidir. Dava kapsamında tutuklu bulunan tüm siyasetçiler bir an önce tahliye edilmelidir. Adalete olan güvenin daha fazla sarsılmaması ve toplumsal barış beklentilerinin yükseldiği böylesi bir dönemde barışa olan inancın pekiştirilmesi için arkadaşlarımızın bir an önce tahliyesi sağlanmalıdır.”

Paylaşın

Bakırhan’dan “Süreç” Açıklaması: Siyasi Ve Hukuki Zemin Oluşmalı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yeni sürece ilişkin, “Meclis’te bir komisyon kuruldu. O komisyondaki bütün önerilerimiz, bir hukuki zeminin oluşması, bu meselenin bir hukuka kavuşması ve hukukla çözülmesidir. Şu anda en geçerli akçe hukuktur” dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde Meclis’te DEM Parti milletvekilleriyle el sıkışması ve sonrasında Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı”nın sağlanması yönündeki çıkışının üzerinden 1 yıl geçti.

Bahçeli’nin Meclis kurulunda el sıkıştığı isimlerden biri olan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, 1 yıllık süreç ile bölgedeki gelişmeleri ve bunun Türkiye’ye yansımalarını Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.

Tüm dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da önemli gelişmeler yaşanıyor. Suriye’deki durum, İsrail’in Filistin’e saldırıları, Ukrayna-Rusya çatışması… Tüm bunlar BM’nin son toplantısında da gündeme geldi. Olup bitenleri “değişim sancısı” olarak okuyanlar da var, uluslararası güçlerin bölgeye müdahalesi olarak değerlendirenler de. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, Ortadoğu’da önemli gelişmeler oluyor. Ortadoğu’daki sorunların ana kaynağı ve uluslararası müdahaleye açık olmasının temel sebebi, mevcut sistemlerin bütün farklılıkları ve renkleri tek renge ve tek kalıba koymasından kaynaklanıyor. 100 yıldır Ortadoğu’ya hiçbir zaman huzur gelmedi. Maalesef halklar hiçbir zaman huzurlu bir ortamda yaşamadı. Çünkü, bir asırdır bölgedeki gerçekliğe ters düşen yönetimler varlığını sürdürüyor. Çoğu zaman topluluklar da kendi kimliklerini ve farklılıklarını kabul ettirmek için direndiler, isyan ettiler.

Bir masa üzerinde Ortadoğu’nun sınırlarını belirleyen uluslararası güçler, bu çatışma ve çelişkilerden yararlandılar. Bu güçler, bölgede hayata geçirmeye çalıştıkları planlamaları bu çatışma ve çelişkiler üzerinden yürütüyor. Son dönemde de öyle.

Ortadoğu’da yeni bir denge oluştu. İran gibi, Rusya gibi bölgede etkili güçler tamamen olmasa da bölgeden büyük oranda çıkmak durumunda kaldılar. İsrail şu anda proaktif bir biçimde sahnede. İngiltere tekrar, 100 yıl önceki gibi Ortadoğu siyasetini belirlemek için ciddi bir diplomasi ve çalışma yürütüyor. Üzülerek belirtmek istiyorum; İngiltere hâlâ yapıcı bir rol oynamıyor. 100 yıl önceki rolüne benzer bir misyon yüklenmiş. Dönem dönem bunu da eleştiriyoruz.

Ortadoğu’da bir kırılma var. Yeni bir şekillenme, yeni ittifaklar var. Bunun demokratik bir zemine evrilmesi, 100 yıl önce yaşanılan eksiklerin ve yanlışların yaşanmaması için biz de mücadele yürütüyoruz.

Herkesin üzerinde durduğu bir gerçeklik var. O da Ortadoğu’nun eskisi gibi olmayacağıdır. Ortadoğu, geçmişte inkâr edilen kimliklerin güçleri ve mücadeleleri oranında yeni denklem ve dengenin içerisinde yer alacağı bir sürece giriyor.

Suriye için de özel bir parantez açmak gerekiyor. Suriye, Ortadoğu’nun önemli merkezlerinden biridir. Suriye’nin demokratik bir rejime dönüşmesi aslında Ortadoğu’yu bütünden etkileyebilir. Çünkü Suriye farklı hakların ve inançların birlikte yaşadığı çok stratejik ve jeopolitik bir konuma sahip. Hegemonik güçlerin Hindistan’dan Avrupa’ya ve Amerika’ya kadar götürmeye çalıştıkları enerji hatlarını da içeren ticaret koridorunun en önemli merkezlerinden birisidir. Suriye’de daha demokratik bir zemin oluşturulursa, yine yıllardır dışlanan ve inkâr edilen kimlikler ve inançlar rejim içinde eşit ve özgür bir biçimde var olabilirlerse Ortadoğu’da yeni bir süreç yaşanabilir. Aksi halde yine Kürt, Dürzü, Alevi ve Türkmenlerin hakları reddedilirse Suriye’de ve Ortadoğu’daki kriz, kaos, çatışmalar ve gerginlikler devam eder.

Türkiye’de de bir süreç yaşanıyor. Türkiye’nin de yeni bir yola girdiğini söyleyebilir miyiz? 

Değişim ve dönüşüm sancıları dünyanın dört bir yanında yaşanıyor, en fazla da Ortadoğu’da yaşanıyor. Türkiye de, Ortadoğu’dan azade değil, bunu hissedebiliyoruz. Bu değişim sancısının Türkiye’de demokratik ve barışçıl bir sürece evrilmesini arzuluyoruz. Birinci yılına giren süreç ile yeni bir yola girdik. Bu önemlidir. Kıymetlidir.  Ama bu yeni yolun henüz nereye evrileceği, nereye varacağını tam olarak kestiremiyoruz.

DEM Parti olarak, bu yeni yolda 100 yıldır tekrar eden yanlışların tekrar etmemesini istiyoruz. Bunun mücadelesini yürütüyoruz. Bu yeni yolda birlikte, refah içinde ve demokratik bir zeminde yürümek istiyorsak, geçmişteki inkârcı ve tekçi anlayışları bir kenara bırakmamız gerekiyor. Ülkedeki bütün halkların demokratik bir sistemde, bir arada yaşadıkları bir anlayışı egemen kılmamız gerekiyor.

Yeni yola çıkmak kendi başına çok değerlidir. Ama  bu yolun nereye varacağı Türkiye halklarının, emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesine bağlıdır. Sürece sahip çıkabilmeliyiz. Sürece, inkâr edilenlerin rengini yansıtmak ve başarıya ulaşmak için dayanışma içerisinde olmamız gerekiyor.

Sistemin inkarcı politikaları bir yere kadar geldi. Bütün inkara rağmen Kürtler, emekçiler, ezilenler hatırı sayılır bir zemin elde etti. Şu anda Türkiye’nin üçüncü büyük zeminiyiz. İnkâr ve ret politikaları bir sonuç almadı. Evet, toplumda büyük yaralar açtı. Bu yara toplumun acıyan ve  kanayan yarasına dönüştü. Ama gelinen noktada artık yok sayman politikası sonuç vermiyor. Şimdi yeni bir sayfa açma zamanı. Kürt’ün dilini, kimliğini ve kültürünü tanıyan, Kürt’ü eşit yurttaş olarak gören, ayrıştırıcı bütün politikalara son veren, ötekileştirmeyi bir kenara bırakan, yine farklı inanç ve etnik kimliklere de aynı şekilde yaklaşan bir sistemi birlikte örebiliriz. Biz bu konuda kararlıyız.

Sayın Öcalan’ın da bu çerçevede yaptığı tarihi çağrı çok önemlidir. Sayın Öcalan da 26 yıldır bir hücrede olmasına rağmen çok ciddi bir barış diplomasisi yürüttü. Bu barış diplomasisinin  odağında hep demokrasi, barış ve demokratik toplum oldu. Türkiye’deki  inkârcı yaklaşımı demokratik bir zemine çekmek için çabaladı, durdu. Yeni yola girmemizde Sayın Öcalan’ın çok büyük katkıları olduğunu özellikle belirtmek istiyorum.

Hep birlikte, Türkiye’yi demokraside örnek bir ülke haline getirebiliriz. Bu sürece iyi niyet ve samimiyetle yaklaşabilirsek Türkiye’nin yüz yıldır yaşadığı kriz ve sorunların tekrar edilmeyeceği bir zemini yaratabiliriz. Bunun koşulları var mı? Var. Kürt’ün dilini konuşması, Alevi’nin inancını özgürce yaşaması, ekonomide adaletin sağlanması neden engel olsun? Hepimiz bu ülkenin yurttaşlarıyız. Eşit haklara sahip olmak istiyoruz. Ötekileştirilmek istemiyoruz.

Türkiye’yi Ortadoğu’daki badirelerden ve gelişmelerden azade tutamayız. Ortadoğu’da esen bir rüzgar başka bir ülkede yaprağın kıpırdanmasına neden olabiliyor. Biz de esen rüzgar ne  olursa olsun Türkiye’de yaşayan 86 milyon yurttaşa fayda getirmesini istiyoruz. Türkiye’de yakalanacak olan demokratik rüzgar tüm bölgeyi ferahlatabilir. Peki DEM Parti bu sürecin neresindedir? DEM Parti bu işin önemli merkezlerinden birisidir. Samimidir, inanıyor, kararlıdır. Ama sadece bizimle yürüyecek bir süreç değil. İktidar/devlet aklının da bu yeni sürece uygun bir anlayışa sahip olması gerekiyor. Olumlu her söz kıymetlidir ama bunu pratik adımlarla buluşturmak gerekiyor. Fakat bazı politikalar ve pratikler gerçekten sürecin ruhuna aykırı.

Evet, Kürt var deniliyor. Evet, Kürt kardeş deniliyor. Ama Amedspor, formasındaki Kürtçe bir reklam yüzünden ceza alıyor. Kürt kardeş ama parlamentoda iki kelime Kürtçe konuşamıyor. Şimdi bunlar toplumun kafasında kuşkulara, tereddütlere ve tedirginliklere sebebiyet veriyor. Tam da artık pozitif adımların atılması gerekiyor dememizin sebebi budur. Toplumdaki bu güvensizliği, tedirginliği, ortadan kaldırmanın yolu biraz önce söylediğim gibi bu yanlışları yapmak değil, bu yanlışları ortadan kaldıracak demokratik adımları atmaktan geçiyor.

Bahsettiğiniz süreç Bahçeli’nin sizinle tokalaşması ve Öcalan’ın Meclis’te konuşması için yaptığı çağrı üzerine başladı. Bu sürecin üzerinden 1 yıl geçti. Ancak Bahçeli’nin çağrısına rağmen henüz bir adım atılmadı. Bahçeli’nin sözlerinin havada kaldığını söyleyebilir miyiz? 

Sayın Bahçeli’nin günümüze kadar gelen süreçte yapıcı bir rol oynadığını belirtmek gerekiyor. Sonuçta Bahçeli iktidarı destekleyen, iktidarla ittifak halinde olan bir siyasi partinin lideri, ama tek başına iktidar değil. MHP ve Sayın Bahçeli daha aktif bir rol oynayabilir. Şimdi dünyanın her yerinde iktidarlar bu işin birincil muhataplarıyla görüşüyor. Dünya deneyimlerine de bakın süreci yürütmek için birincil muhatabın iletişim ve özgürlük koşulları oluşturuluyor. Yani iyi niyetin göstergesi aslında Sayın Öcalan’a yaklaşımın kendisidir. 1 Ekim sonrası tecridin belli oranda gevşemiş olması olumlu. Ama kabul etmek gerekir ki Sayın Öcalan’ın koşulları sürecin ruhuna uygun değil. Sayın Öcalan 26 yıldır cezaevinde. Bu konuda AİHM’in vermiş olduğu kararlar var. Yani bu süreçten bağımsız olarak “umut hakkı”ndan yararlanması gerekiyor. Öte yandan bu sürecin salahiyeti açısından da iletişim ve özgürlük koşullarının sağlanması elzemdir. Sayın Öcalan daha rahat hareket edebileceği koşullara kavuşursa daha çok katkı sunan bir rol oynayabilir.

Sayın Bahçeli’nin de sözlerinin artık karşılık bulması gerekiyor. Bir yıl içerisinde çok önemli şeyler söyledi. Biz de kıymet biçiyoruz. Sözlerinin yarattığı alan ve dinamiklere de ayrıca anlam veriyoruz. Evet, bütün eksikliklerine rağmen bu 1 yıllık sürecin hala devam etmesi de kıymetlidir. Bu da tarihi önemdedir. Dolayısıyla artık sözü aşan, toplumun kafasındaki tedirginliği ve güvensizliği ortadan kaldıracak adımların atılması gereken bir eşiğe geldik. Bu eşik kimin ne kadar samimi olduğunun ve kimin bu sürece nasıl yaklaştığının da en iyi göstergesi ve fotoğrafı olacak.

Siz sürecin bizzat içerisindesiniz, aynı zamanda Öcalan ile görüşen heyette yer aldınız. İktidarın sürece kalıcı bir çözüm perspektifiyle yaklaştığını düşünenler de var bu durumu bir araç olarak kullandığını düşünenler de. Sürecin başında kuşkularınız nelerdi ve halen devam ediyor mu? 

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde iktidarlar bu tür meseleleri kendi çıkarlarına göre ve kendilerine kazanç sağlayacak şekilde yürütmeye çalışırlar. Yeni bir hikâye yazmaya çalışırlar. Türkiye’de belki bu durum biraz daha fazladır. Siyaset niyet okuma üzerinden yapılamaz. Biz, iktidarın niyetinin ne olduğuna yoğunlaşmak yerine, devleti ve iktidarı çözüm zeminine nasıl daha fazla yaklaştırabileceğimizin uğraşındayız.

Türkiye’de iktidarın hangi niyette olduğunu sorgulamak istemiyorum. Yıllar sonra tekrar böyle bir sürecin başlamasını önemsiyorum, iktidarın durduğu yerin ötesine geçmesi gerekiyor.

Dünya değişiyor. Artık demokrasi ve demokratik toplum tek çıkış kapısıdır. Devlet de demokrasiyi benimsemeli, duyarlı hale gelmeli. Sadece bununla yetinmeyip buna uygun hukuki zemini de sağlamalı. Artık toplumun enerjisini ve ekonomisini yutan, toplumun huzursuz  ve mutsuz kılan bir ortamda yaşamamalıyız. Bunun kimseye bir yararı yok. Kürt mutluysa iktidar mutlu olmalı. Alevi mutluysa bu ülkeyi yönetenler mutlu olmalı. Yurttaş aldığı parayla geçinebiliyorsa bu ülkenin bakanı ve cumhurbaşkanı mutlu olmalı. Umutsuzluğa kapılmadan, geçmişteki eksiklere takılmadan, ama onları da unutmadan yürümeyi bilmek gibi büyük bir sorumluluğumuz var. DEM Parti şu anda bunu yapıyor.

DEM Parti, iktidar ve muhalefet üzeri bir rol oynuyor. Çünkü biz üçüncü yoluz. Ona buna teşne olmadan siyaset yapıyoruz. Yeri geliyor muhalefetin karşı karşıya kaldığı antidemokratik uygulamalara karşı muhalefetle dayanışıyoruz, yeri geldiği zaman iktidarın yol yürümesi için teşvik eden oluyoruz. Yol açan oluyoruz. İktidar ve muhalefet arasında da bir denge oluşturmaya çalışıyoruz. Bizim rolümüz çok özeldir. Biz klasik bir muhalefet partisi değiliz. Bu süreci yürüten klasik diğer siyasi partilere benzemiyoruz. Biz hem kendi tabanımızın taleplerini savunuyoruz hem bunun dışında kalan insanların da demokratik bir zeminde, kardeşçe bir arada yaşamasının mücadelesini yürütüyoruz.

Kısaca şunu söyleyelim; iktidarı çok iyi tanıyoruz ve birbirimize tarif etmemize gerek yok. İktidarın sopasını defalarca yiyen insanlar olarak bunu söylüyorum. Dolayısıyla iktidarın şu an geçmişteki karakterine bakıp “bu iş olmayacak” demek doğru değil. İktidarı zorlayacağız. Yürütmeye çalışacağız. Müzakere ve diyalog zeminini büyüterek, gidişatı bir barış ve demokrasi sürecine evriltmeye çalışacağız. Eğer olmuyorsa da mücadele edeceğiz. En iyi bildiğimiz şey mücadeledir. Şimdi müzakereyi de geliştirmeye çalışıyoruz. Müzakerede de ustalaşacağız.

Dikkat edin, bir yıllık süreç içerisinde bütün eksiklere, yetmezliklere ve yanlışlara rağmen öyle sağlam ve düzgün bir yaklaşım içerisinde bulunduk ki, iktidarı da, sağcısı da, solcusu da hakkımızı teslim ediyor. Çünkü biz samimiyiz, süreç ilerlesin istiyoruz. En ufak bir engelde sırtımızı dönüp “bu iş olmaz” demiyoruz. Devrimcilik budur. Pes etmeden, iğne ucu kadar bir ışık gördüğü zaman o ışığı büyütmeye çalışmaktır. Herkes düşüncesini söylüyor. Ama bu sürecin en baştan negatif olacağını söylemek doğru değildir. Yürümeyeceğini söylemek hiç doğru değildir. Ben “yüzde yüz yürüyecek, yüzde yüz başarılı olacak” demiyorum. Ama henüz yolun başındayken, henüz zemin taşları örülürken tepenin tarifini yapmak, oranın iyi olup olmayacağını söylemek için çok erkendir. Biz bunu yapan değiliz.

“Siyasi ve hukuki zemin oluşmalı”

Öcalan bu süreçte tarihi çağrılar yaptı, çağrı üzerine silah imha töreni gerçekleşti ve PKK kendini feshetti. Öcalan’ın bu süreçte en çok vurguladığı konuların başında hukuk geliyor. Hukuki zemin neden önemli? 

Sorunun kendisi siyasidir. Sorunun ana kaynağı ise hukuktur. Eğer Türkiye hukuk meselesini 100 yıldır çözebilseydi, zaten bu tür sorunlar olmazdı. Şu anda yaşadığımız şey hukuksuzluktur. Bu meselenin hukuki bir zeminde tarif edilmemesidir. Bir hukuka kavuşturulmamasıdır. Sayın Öcalan ile yaptığımız görüşmede de çok şey söyledi. Yaptığı açıklamalarda ve çağrılarında da bunlar vardı. En son “Siyasi ve hukuki zemin oluşursa…” diye bir belirlemede bulunmuştu.

Biz Kürtlerin temel haklarını hukuka kavuşturmak istiyoruz. Emekçinin, ezilenin, kadının, Alevinin haklarını hukuka kavuşturmak istiyoruz. Çünkü hukuk olmazsa ne demokrasi olur ne barış olur. Hukuksuz bir barış da barış değildir. Hukuksuz bir demokrasi de demokrasi değildir. Kişilerin ve partilerin iyi niyetine, inisiyatifine bırakmadan bunun bir hukukunu oluşturmak gerekiyor. Biz buna “bütüncül hukuk” diyoruz. Dolayısıyla hukuk önemlidir. Biz de bu zemini oluşturmaya uğraşıyoruz.

Meclis’te bir komisyon kuruldu. O komisyondaki bütün önerilerimiz, bir hukuki zeminin oluşması, bu meselenin bir hukuka kavuşması ve hukukla çözülmesidir. Şu anda en geçerli akçe hukuktur. İki insan arasındaki basit bir ticari alışverişin bile bir hukuku var. Yüzyıllık bir mesele, milyonlarca insanın yaşadığı bir meseleyi hukuka kavuşturmazsak yaptığımız her şey sözde kalır. Bu da samimi olmadığımızı ortaya koyar. Sayın Öcalan da çok doğru bir belirlemeyle bunu dile getirdi. Biz de buna katılıyoruz. Siyasi ve hukuki zemin oluşmalıdır.

Hukuki zemin sağlanmazsa ne olur? 

Aksi durumu sonra konuşuruz. Şimdi aksi halde deyip, parmak sallayacağımız bir noktada değiliz. Tüm çabamız da zaten bu zeminin oluşması ve çözüme vesile olmasıdır.

Sürecin başarısı için ilk adım olarak hangi adımlar atılmalı?

Amed’de, Diyarbakır Barosu’nun düzenlediği “Barışın İnşası” konulu bir programa katıldım. Bölge baro başkanları, kentin önemli kurumları ve dinamikleri de katılmıştı. Orada da çok net ifade ettim: Meclis açılır açılmaz, Sayın Öcalan’ın “ara dönem yasaları” dediği ve mevcut zeminde “geçiş yasaları” olarak tartışılan yasaların çıkarılması gerekiyor. İnfaz Kanunu’nun düzenlenmesi gerekiyor. Terörle Mücadele Kanunu’nun düzenlenmesi gerekiyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun düzenlenmesi gerekiyor. Tutukluluk meselesinin keyfilikten çıkarılması gerekiyor. Bu irade gaspının artık son bulması gerekiyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Meclis, öncelikli olarak bu konularda adım atmalıdır. Toplumu iyileştiren, toplumun güvenini kazanan ve gerçekten umut veren adımların atılması gerekiyor.

En başta da Sayın Öcalan’ın durumunu açık ve samimi bir şekilde konuşmamız gerekiyor. 26-27 yıldır cezaevindedir. Artık yetmedi mi? Sayın Öcalan, sürecin ana aktörlerinden birisidir. Biz de böyle görüyoruz, iktidar da, muhalefet de böyle görüyor. Sayın Öcalan olmadan bu süreç bu noktaya gelebilir miydi? Kim sorumluluk alabilirdi? Dolayısıyla bir iyi niyet var. Sorunun çözülmesine dönük bir irade ve bir inanç var. Yaşadığı her şeye rağmen demokratik zemini işaret etmesi çok kıymetli, çok değerlidir. Şimdi bu rolü oynayan, bu sorumluluğu alan, bu riski üstlenen ve herkesin de bu meselede en önemli taraflardan biri olarak kabul ettiği Sayın Öcalan’ın hâlâ 12 metrekarelik bir hücrede tutsak olarak kalması süreçle çelişmiyor mu? Sadece biz mi çelişki olarak görüyoruz bunu? Çözüme inanan herkes bunun çelişkili olduğunu söylüyor. Bu, meselenin bir parçasıdır. Sayın Öcalan koşulları düzelsin, rahat iletişim kurabilsin, kendi hareketiyle ve toplumla görüşebilsin. Belki o, toplumu etkileyebilecek. Yüz yıllık bir meselenin sonucunda ortaya çıkmış bir hareket ve onun önderi. Gerçekten sorunu çözebilecek tek aktördür. Başka da aktör yok, göremiyorum ben.

Ama bugün ne deniliyor? “Sen cezaevinde kal, sen hücrede kal! Keyfimize göre gönderilen heyetlerle görüş, istediğimiz zaman gönderdiğimiz avukatlarla altı yıl sonra görüş. Ama bu süreç de yürüsün…” Öyle olur mu?

Anketlerle, toplumun kimi kesimlerinin kaygılarıyla bu süreç yürür mü? En kaygılı kesim Kürtlerdir. Ama biz bu süreci yürütüyoruz. “Bu bizim meselemizdir” diyoruz. Kafalardaki soru işaretlerini gideriyoruz. Ev ev, köy köy dolaşıyoruz. 2 binden fazla toplantı yaptık, insanlara anlatıyoruz. Siz de bir zahmet, bu meseleye kaygıyla yaklaşan kesimler varsa onlara çözümün ne gibi katkılar sunduğunu anlatın. Çünkü biz birlikte yaşıyoruz. İstanbul, Türkiye’nin en büyük Kürt kentidir. Ne yapacaksınız yani? Kürtleri yok mu sayacaksınız? Zaten yok saydığınız için bu noktaya geldik. Ama bu mesele büyüyerek devam ediyor.

Dolayısıyla Sayın Öcalan ile ilgili durum artık somut bir adıma dönüşmelidir. Sayın Öcalan, “Türkiye çözümü” diyerek dünyaya bir model sundu. Partisini feshetti, “silahlar bırakılmalıdır” çağrısı yaptı ve buna cevaben kendi hareketi bir yanıt verdi. Bu adımlar karşısında “Biz ne yapmalıyız, nasıl yapmalıyız?” sorusunu bu ülkenin iktidarı kendisine sormalıdır.

Bu süreçte toplumun desteği yüzde 60-70’lerin altına da düşmedi. Demek ki toplumda da bu sürece bir destek var. Bir avuç ırkçı ve çözüm karşıtının ne dediğini sürekli manşet yaparsak, sürekli “bu 86 milyonun hassasiyeti” dersek doğru yapmayız. Sakine annenin de 4 çocuğu yaşamını yitirdi. Biz de “hassasiyet budur” dersek, o zaman yerimizde oturmamız gerekir.

Bu süreçte sivil topluma ve siyasete ne gibi görevler düşüyor? Siyasetin bu konuda yeterince sorumluluğunu yerine getirmediği eleştirileri var. 

Bu konuda negatif çok şey söylenebilir. Ama ben daha çok elde avuçtakini anlatarak cevap vermek isterim. Bence Türkiye’de siyasi partiler büyük oranda bu sürecin içerisindedir. Meclis’te kurulan komisyonda yer almaları değerli ve kıymetlidir. Buradan yola çıkarak değerlendirmek gerekiyor. Bence bu durum, zemini büyüterek devam ettirmek üzerine kurulmalıdır. Yoksa tek tek siyasi partileri masaya yatırırsak, elbette eleştireceğimiz yanları da vardır. Ama sürecin olumlu yürüyen yanlarını öne çıkararak, topluma da bu fotoğrafı çizmenin hem sürece hem de demokrasiye katkı sunacağını düşünüyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün baskılara rağmen masada kalması, bu meselenin çözümü yönünde ortaya bir irade ve bir düşünce koyması kıymetlidir. Eksik ya da fazla olabilir. Zaten aynı düşünseydik ayrı partiler olmazdı. Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Gelecek Partisi, Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi , ittifak partilerimiz, demokratik örgütler, emek ve meslek örgütlerinin bu süreçteki yapıcı rolleri de çok değerli ve kıymetlidir. Eleştireceğimiz yanları elbette olabilir. Ama büyük bir yıkımın yaşandığı ve adaletsizlikten söz edenlerin başına bin bir türlü eziyetin geldiği bir süreçte insanların “Bu mesele demokratik yollarla çözülsün, diyalogla, müzakere ile çözülsün” demesi de kıymetlidir.

“Sürecin yürümesi için adımlar atılmalı”

Devlet-iktidarın adım atmaması ya da sürecin uzatılması hangi riskleri barındırıyor? 

Adım atılması gereken bir eşikteyiz, dedim. Bu saatten sonra konuşmanın, sözün elbette bir kıymeti var ama çok şey konuşuldu, her şey çok iyi tarif edildi. Artık ne yapmamız ve nasıl yapmamızı konuşmamız gerektiğini söylüyorum. Yani bir adım atılmazsa süreç nasıl yürüyecek? Bir sürecin yürümesi için adımların atılması gerekir.

Evet, geçen bir yılı çok daha iyi değerlendirebilirdik. Bu bir yılda çok daha önemli bir noktada olabilirdik: hukukta, adalette, demokraside, yerel yönetimlerde, kayyumlar meselesinde, cezaevleri konusunda, yargılamalar alanında… Daha iyi bir yerde olabilirdik. Ama artık önümüzdeki dönemde bu konularda adım atılması için daha teşvik edici olunması gerektiğini düşünüyorum.

DEM Parti, komisyonun Öcalan ile görüşmesi çağrısı yapıyor. Ancak Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş “Öcalan ile görüşme henüz komisyon gündeminde yok” dedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan, bu meselenin çözümünde olmazsa olmaz bir taraftır. Çünkü bu meselenin bir an önce çözülmesi gerekiyor. Hassasiyetler gerekçe gösterilerek sürecin önüne bariyer konulmamalı. Siyasal kararlılığın olduğu her adımda toplum desteği esirgemiyor. Sayın Öcalan’ın videolu konuşması durumunda kıyametin kopacağını söyleyenler oldu. Peki ne oldu? Sayın Öcalan videolu konuştu, hareketi bunun üzerine silahları yaktı. Kıyamet senaryolarının bir karşılığının olmadığını gördük. Yeter ki siyaset kurumu ürkek olmasın. Çünkü toplum çözüm bekliyor.

Devlet bürokrasisi dönem dönem farklılıklar gösterebilir. Ama komisyonun Sayın Öcalan’a gitmemesi sürecin ruhuna aykırı olur. Bu sadece bir Meclis Başkanı’nın “olsun” ya da “olmasın” demesiyle olacak bir şey değil. Meclis Başkanı burada pozitif bir rol oynamalı. Meclis komisyonu kuruldu, çalışıyor, dinlemeleri gerçekleştirdi, bayağı yol aldı. Şimdi o yolun İmralı’ya çıkması gerekiyor. Yani bir biçimiyle, uygun bir yöntemle komisyon adaya giderek çözüm yolunu daha sağlam döşeyebilir.

Sayın Öcalan’ı dinlemekten neden bu kadar korkuluyor? Zaten düşünceleri şu anda tartışılıyor. Bu süreci ören kişi Sayın Öcalan’ın kendisidir. Sanırım oraya giden komisyona da bugüne kadar açıkladığı düşüncelerinin dışında bir şey söylemeyecek. Sürecin yapıcı bir şekilde ilerlemesi için önerilerini sunacaktır. Öcalan takiye yapmıyor. Dolayısıyla bunun bir sorun hâline dönüştürülmesini anlamakta zorlanıyorum.

Meclis Başkanına bu konuda büyük görevler düşüyor. Komisyon kurulduysa ve onun başındaysa komisyonun içerisinden bir grup oluşturmalı ve oraya göndermelidir. Bu bir sorun olarak tartışılmamalıdır. Komisyon, Sayın Öcalan’ı dinlemeyecek de kimi dinleyecek? Bana mı? Kars il başkanımıza mı gidecek? Tabii ki bize de gelsin, biz de düşüncelerimizi söylüyoruz, söyleyeceğiz. Ama sonuçta bir hareketin lideridir. Bunu herkes kabul ediyor.

Dolayısıyla Sayın Öcalan’a gidilmeli. Çünkü sorunun bir tarafıdır. Bunu uzatmaya, zamana yaymaya, bu konuda her gün yeni bir şey söyleyerek toplumun aklını karıştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Komisyonun 50’ye yakın üyesi var. İçinden 3-4 kişi, 5 kişi seçilir, gönderilir. Sayın Öcalan da düşüncelerini söyler ve toplumla paylaşır. Sürece yaklaşımın en önemli göstergelerinden biri budur.

Emin olun, bunun bu kadar zorlaştırılmasını, tartışma hâline getirilmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Sayın Bahçeli diyor ki “Gelsin Meclis’te konuşsun.” Meclis Başkanı ise komisyonun gidip gitmemesi konusunda bir inisiyatif ve irade ortaya koymuş değil; topu sahaya atıyor. Ama topu sahaya atarsanız herkes bir yana vurur. Dolayısıyla orada bir hakem var. Usulüne göre yürütmeli, yönetmeli. Usulüne göre kararların çıkması için rol oynamalı. Sayın Meclis Başkanı, kimin gideceğini, nasıl gideceğini, ne zaman gideceğini ortak akılla belirlemeli.

Sonuçta bir komisyon kurulmuş ve bir başkanı var. Sayın Öcalan bu meselenin çözümünde olmazsa olmaz bir taraftır. Ona gidilecek tabii ki. Bu meselenin bir an önce çözülmesi gerekiyor.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “umut hakkı” noktasında Türkiye’ye yeniden süre tanımasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Komite, gerekli mekanizmaların oluşmasını da istedi, düzenlemeler için de komisyona işaret etti. “Umut Hakkı”nın hayata geçmesi süreç açısından neden hayati?

Bu meseleyi halledin” diyor. Zaten AİHM’in ilgili kararı var. Dünya bile bunu dikkate alıyor, esas alıyor, izliyor, takip ediyor, referans gösteriyor. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bile komisyonu ve Sayın Öcalan’ı işaret ediyor. Bu da önemlidir. Ama bunlardan bağımsız bir süreç yürüyor ve sürecin bir tarafı cezaevinde tutuluyor. Böyle bir şey olabilir mi yani? Mandela örneği var, dikkate alsınlar. Henüz bir adım atılmadan, iletişim ve özgür yaşam koşulları düzenleniyor. Dünyanın her yerinde bu süreçler böyle yürütülüyor.

Her şey için “kötü bir Türkiye modeli” ya da “Türk tipi model” dememiz gerekmiyor. Dolayısıyla ben katılıyorum; hem AİHM kararının doğru olduğuna hem de Konsey’in kararına. Komisyonu referans olarak göstermesi ve ne yapılması gerektiğini çok net bir şekilde ortaya koyması da önemlidir. Sanırım Meclis Başkanı da bu okumayı yapmıştır.

Son olarak şunu ifade edeyim: Bu sürecin heba olmaması için elimizden gelen bütün gücümüzü ortaya koyacağız. Mücadele etmek zaten bizim adımızdır. Bu müzakere sürecinin ne kadar hassas olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz. DEM Parti, yaklaşımıyla, disipliniyle, iyi niyetiyle bu sürecin demokratik ve barışçıl bir zemine evrilmesi için var gücüyle kendisini ortaya koyuyor, koymaya da devam edecektir.

 

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’a “İmamoğlu” Göndermesi: Kaçacaksa Kaçsın, Kurtulursun

Gündeme ilişkin konuşan CHP Lideri Özgür Özel, Erdoğan’a göndermede bulunarak, “İmamoğlu kaçacaksa bırak kaçsın sayın Erdoğan sen kurtulursun. Senin korkun zaten İmamoğlu’nun burada kalıp seni yenmesi” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, çalışma ofisi haline getirilen eski İstanbul İl Başkanlığı binası önünde açıklamalarda bulundu.

Partinin içinde bulunduğu kongre sürecine ilişkin konuşan Özel, yargı müdahalelerinin partiyi birleştirdiğini ifade etti ve şunları söyledi:

“Son İstanbul İl Kongresi’nde kurduğumuz büyük birliktelik, Ak Parti yargısının CHP kurultayından ayıklanması sonucunu doğurdu. İl başkanımız Özgür Çelik de mazbatasını aldı. Bu sürecin durdurulması çalışması geri döndü ve olağan kongreler tamamlandı. İlçe kongremiz tamamlandı. İstanbul İl kongremizi de birkaç hafta içinde yapacağız. Partinin kurumsal kimliğine yapılan saldırılar tek elden gidiyor.

Son yerel seçimin birinci partisi olarak 23 yıllık iktidarın yapmadığını yaptık. Seçimden sonra 6 gün sonra Sayın Erdoğan dahil bütün siyasi parti liderlerini tek tek aradım. Siyasette yoksullukla, işsizlikle mücadele eden bir anlayışı hayata geçirmeye çalıştım. Birileri Erdoğan’a ‘Bu işler onlara yarıyor, bu süreci bitir’ dedi ve ona yardımcı olması için İstanbul’a bir başsavcı yolladı.

Biz geçen sene Meclis açılışında saygı gereği Cumhurbaşkanı’nı ayakta karşıladık. Cumhurbaşkanı, tarafsızlığına ilişkin doğru bir tavır takınmadı ve giderken ayağa kalkmadık. Şu an CHP’nin Türkiye’de 18 belediye başkanının cezaevlerinde tutulduğu, kongrelere maalesef haciz memurlarıyla idarenin haczedilmeye gittiği bir süreç yaşanıyor. İddianame yok, arkadaşlarımız hücredeler.”

Erdoğan’ın Trump ile görüşmesine de değinen Özgür Özel, sözlerine şöyle devam etti: “Bunlar bir merkezden yönetilirken 1 Ekim geldi, CHP ne yapsın? CHP gitsin ve Erdoğan’a makamından dolayı saygı mı göstersin? Onu ne oturarak ne ayakta karşılamamızı gerektirecek ne yaptı? Artık bu görevini meşru görmememiz için her şeyi yaptı. Küçücük çocuklarla uğraşıyorlar, aileleriyle uğraşıyorlar. 80 yaşında anneleri hastane bahçelerinde perişan ediyorlar.

O kapıdan cumhurbaşkanı olarak girip konuşmasını yapıp çıksaydı ve 1 yıl boyunca görevini anayasal sınırlarında yapsaydı yine dinlerdik. Trump’tan meşruiyet dilenenlere bizim meşruiyet kazandırmamızı kimse beklemesin. Bu millet kavgayı sevmez ama insanların evine birileri zorla girmeye çalışıyorsa herkes evini, namusunu korur. Meclis çalışmalarına yarından itibaren devam edeceğiz.”

“Kaçacaksa bırak kaçsın sayın Erdoğan”

Eski TBMM Başkanı AKP’li Bülent Arınç’ın, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuksuz yargılanması gerektiğini söylemesini ve Genel Kurul’a katılmama kararı için CHP yönetimini eleştirmesini değerlendiren Özgür Özel, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Bülent Arınç’ın, önceki dönem Meclis Başkanı olmanın verdiği refleksle yaptığı değerlendirmeleri saygıyla karşılıyorum. Ben bütün süreci kendisine de özetledim. Zaten Ekrem İmamoğlu kaçacaksa bırak kaçsın sayın Erdoğan sen kurtulursun. Senin korkun zaten İmamoğlu’nun burada kalıp seni yenmesi. Kendisinden korkmuyorlarsa tutuksuz yargılansın. İmamoğlu’ndan ve CHP’den çok korkan bir iktidarla karşı karşıyayız. Cumhur İttifakı’nın durumu ortada.”

KAAN tartışmasına da değinen Özgür Özel, konuşmasını şu şekilde sonlandırdı: “Erdoğan, ‘Hamas kurtuluş örgütüdür’ diyordu ama desteklediği planda Hamas’ın teslim olması isteniyor. O zaman sen Filistin’in kurtuluş umutlarını mı Trump’a teslim ettin? KAAN konusunda meseleyi bilen biziz, ne açıkladıysa doğru çıktı.

Ben TUSAŞ’ı ziyaret ettiğimde zaten bir uçağa iki motor gerektiğini, bundan sonrası için CAATSA yaptırımlarının kalkması gerektiğini söylediler. Ak Partili arkadaşlar kendi propagandalarına öyle inanmışlar ki 2028’de KAAN’ın yerli uçakla uçacağına inananlar var. Bu bir proje ve biz bunu destekliyoruz. Türkiye’nin milli muharip uçağı KAAN Türkiye’de yapılacak motorla da uçacak bir gün.”

Özgür Özel, Gürsel Tekin ile ilgili sorulacak soruyu yanıtlamadan konuşmasını tamamladı.

Paylaşın

MGK’dan Sekiz Maddelik Bildiri: “Terörsüz Bölge” Vurgusu

Erdoğan başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı sonrası, başta Suriye’deki gelişmeler olmak üzere bölgesel konuların ağırlıkta yer aldığı, sekiz maddelik bildiri yayınlandı.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK), AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde toplandı. Toplantının ardından yayımlanan sekiz maddelik bildiride şu ifadelere yer verildi:

PKK/KCK-PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ terör örgütleri başta olmak üzere millî birlik ve beraberliğimiz ile bekamıza yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı yurt içinde ve yurt dışında azim, kararlılık ve başarıyla yürütülen faaliyetler ile son dönemde meydana gelen uluslararası gelişmeler hakkında Kurula bilgi sunulmuştur.

“Terörsüz Türkiye” istikametinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altındaki faaliyetlerin de katkısıyla gelinen aşama değerlendirilmiş; milletimizin istikbalinin önündeki terör duvarının tamamen yıkılarak huzur, refah ve güven ikliminin daim kılınmasına yönelik güçlü irade teyit edilmiştir.

Müteakiben “terörsüz bölge” hedefiyle pekiştirilecek süreç dâhilinde, komşu coğrafyamızda da terörün hiçbir tezahürüne yer verilmeyeceği ve terör zemini üzerinden yayılmacılığa kati surette müsaade edilmeyeceği vurgulanmıştır.

Suriye’nin toprak bütünlüğü, birliği ve egemenliği ile Irak’ın güvenliği, istikrarı ve refahına tehdit teşkil eden aktörler ve meseleler değerlendirilmiş; komşularımızı bölgesel çatışmaların içine çekme gayretlerine karşı verilen mücadeleye olan desteğimizin artarak sürdürüleceğinin altı çizilmiştir.

İsrail Yönetimi’nin Gazze’de insani felakete ve açlıktan ölümlere yol açan gayrimeşru politikalarına dikkat çekilmiş; soykırımın durdurulmasının ve sorumluların hesap vermesinin tüm insanlığın müşterek mesuliyeti hâline geldiği belirtilerek, uluslararası kamuoyuna acilen harekete geçme ve Birleşmiş Milletler bünyesinde sergilenen iradeyi somutlaştırma çağrısında bulunulmuş; Türkiye’nin adil ve kalıcı bir barışın tesisine yönelik atılan her türlü müspet adıma katkı sunmaya devam edeceği ifade edilmiştir.

Millî davamız olan Kıbrıs meselesinde, Kıbrıs Türklerinin egemen eşitlik ve eşit uluslararası statülerinin tanınmasına dayanan iki devletli çözüm modeline yönelik desteğimiz vurgulanarak, ülkemizin Ada’daki barış ortamını menfi etkileyebilecek her türlü adıma karşı kararlı duruşunu muhafaza edeceği kaydedilmiştir.

Rusya-Ukrayna Savaşı’na ilişkin mevcut durum değerlendirilmiş; savaşın yayılması riskine işaret eden hadiselerden duyulan endişe dile getirilerek, Türkiye’nin barışın tesisi için daha fazla sorumluluk üstlenmeye hazır olduğu ifade edilmiştir.

Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci görüşülmüş; Azerbaycan ile Nahçıvan arasında engelsiz ulaşımı mümkün kılarak, bölgedeki tüm ülkelerin menfaatine neticeler ortaya çıkaracak ulaştırma hattının önemi ve nihai barışın tesisi yönündeki irademiz vurgulanmıştır.

Bosna-Hersek’teki son gelişmeler ele alınmış; ülkenin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve anayasal düzenine olan desteğimiz teyit edilmiştir.

Paylaşın

DEM Partili Temelli: Dezenflasyon Programı Başarısız

İktidarın ekonomi politikalarına ilişkin sert eleştirilerde bulunan DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, 30 aylık dezenflasyon programının başarısız olduğunu söyledi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Meclis’te düzenlediği uzun açıklamada 1 Ekim’de başlayacak yeni yasama döneminin niteliğinin geçmiş dönemlerden farklı olması gerektiğini vurguladı.

Basın toplantısında konuşmasının büyük bölümünü Meclis’in sorumluluklarına, Kürt meselesinin demokratik çözümüne, yargı ve infaz düzenlemelerine, bütçe önceliklerine ve dış politika yaklaşımına ayıran Temelli, DEM Parti’nin bu süreçte nasıl bir rol üstleneceğini ayrıntılarıyla anlattı.

Konuşmasına Prof. Dr. İsmail Beşikçi’ye geçmiş olsun dilekleriyle başlayan Temelli, Beşikçi’nin Türkiye bilim ve sosyolojisi açısından önemine ve 1990’ların karanlığına karşı direnişine dikkat çekti. “Kürt halkının çok önemli bir dostu” olarak tanımladığı Beşikçi’nin sağlık durumunun olumlu seyrettiğini söyleyerek, “bir an önce aramıza dönmesini diliyoruz” ifadelerini kullandı. Bu giriş, konuşmanın tonu ve yönü açısından Temelli’nin tarihsel hafıza, hak arama ve bilimsel miras vurgusunu öne çıkardı.

Temelli, geçen yıl 1 Ekim’de Devlet Bahçeli’nin uzattığı elin ardından başlayan siyasi atmosferi hatırlatarak, bu yıl Meclis’in “başka bir yasama yılı” olması gerektiğini savundu. “Geçmişte gerilimden ve çatışmadan beslenen bir siyasetin artık son bulması gerektiğine inanarak o eli kabul ettik” diyen Temelli, yeni dönemde Meclis’in demokratik teamülleri içselleştiren, kuvvetler ayrılığını koruyan, denge-denetleme mekanizmalarını etkinleştiren bir yapıya dönüşmesi gerektiğini yineledi.

Temelli, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın yayımladığı Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, PKK’nin kongre süreci ve 11 Temmuz’daki silah yakma töreninin tarihi önemini vurguladı. Bu üç gelişmeyi “tarihin yörüngesini değiştiren” adımlar olarak niteleyen Temelli, manifestonun ve kongrenin ortaya koyduğu iradenin Meclis tarafından dikkate alınması gerektiğini söyledi: “Kürt meselesi demokratik yöntemle çözülmelidir.”

Komisyon çalışmalarına ilişkin değerlendirmesinde Temelli, dinleme süreçlerinin kapsamlı olduğunu ancak yöntem ve uygulamada eksiklikler bulunduğunu belirtti. “Komisyona gelen tüm kesimler farklı görüşlere sahip olsalar da ortak bir yerde buluştular; bir mutabakat ortaya çıktı: Kürt meselesi demokratik yöntemle çözülmeli” diyerek, çıkan tespitlerin raporlaşmasının önemli bir adım olduğunu, ancak bunun Meclis’in yasama gündeminde somutlaşması gerektiğini söyledi.

Temelli, yeni dönemin önceliklerinden birinin “Demokratik Entegrasyon Yasaları” olduğunu söyledi. İsimlendirmede farklı tercihler olabileceğini kabul eden Temelli, “Çözüm Yasası”, “Geçiş Süreci Yasası” gibi adlandırmalar tartışılsa da, içerik ve amaç ne olursa olsun bu tür düzenlemelerin gecikmeksizin çıkarılması gerektiğini vurguladı.

Yargıya dair taleplerini de detaylandıran Temelli, şu noktaları öne çıkardı:

İnfaz Kanunu, TCK ve TMK’da yapılacak düzenlemeler ile cezaevlerindeki adaletsizliklerin giderilmesi;
Siyasi tutsakların, hasta tutukluların serbest bırakılması;
Eş Genel Başkanlar dahil olmak üzere siyasi mahpusların durumunun bir an önce çözüme kavuşturulması.

“Bu konuda gecikmeye mahal yok” mesajını veren Temelli, toplumun beklentisinin büyük olduğunu; milyonlarca insanın mağduriyetine son vermek için yargı paketlerinin peşi sıra Meclis gündemine gelmesi gerektiğini söyledi.

Temelli, sürecin merkezinde İmralı’nın bulunduğunu vurguladı: “Meclis bir an önce Başmüzakereci Öcalan ile görüşme zeminini yaratmalıdır.” Temelli, bu muhataplığın sürecin hızlanması ve güvence altına alınması bakımından belirleyici olduğunu savundu ve komisyondan bu konunun gündeme alınmasını ısrarla talep ettiklerini belirtti. Ayrıca Meclis’in vesayetçi, güvenlikçi zihniyetten arındırılması çağrısında bulundu.

Temelli, yaklaşan bütçe tartışmalarına dair somut taleplerini yineledi: “Yoksullukla mücadele eden, halka kaynak ayıran bir bütçe istiyoruz.” Mevcut bütçe anlayışını eleştirerek, kaynakların savaş sanayisine, sermayeye rant sağlayan projelere ayrılmasını sert biçimde eleştirdi. Eğitim, sağlık, yurt sorunu ve üniversite öğrencilerinin barınma gibi alanlarda yaşanan sorunlara dikkat çekti; “Barışın bütçesini var etmek demek yoksullukla mücadele etmektir” ifadelerini kullandı. Temelli, “Bu dönemin bütçesi artık bu olmalıdır” diyerek iktidarı ve Meclis çoğunluğunu halk öncelikli bir bütçe tasarısı hazırlamaya davet etti.

“Dezenflasyon Programı başarısız”

Ekonomik politikalara ilişkin sert eleştirilerde bulunan Temelli, 30 aylık Dezenflasyon Programı’nın başarısız olduğunu savundu. Programın esasen emekçileri ve emeklileri hedef aldığı, enflasyon ve geçim sıkıntısının sürdüğü görüşünü dile getirdi. TÜİK verilerine yönelik eleştirilerini yinelerken, hayat pahalılığına karşı “halk için barış bütçesi”nin çözüm olacağını belirtti.

Temelli, Gazze’deki insani krize ilişkin acil taleplerini tekrar etti: “Derhal silahların susması, insani yardımın ulaştırılması ve Filistin halkının korunması” önceliğidir. Barış planlarının ve anlaşmaların mükemmel olmadığını kabul eden Temelli, kalıcı çözümler için Filistin halkının gerçek muhatap alınmasının şart olduğunu söyledi. Suriye politikalarında da demokratik çözümün önemini vurgulayan Temelli, Türkiye’nin Ortadoğu’ya adil, bölge halklarının çıkarını gözeten bir pencereden bakması gerektiğini kaydetti.

Konuşmasını bitirirken Temelli, Meclis’e yönelik şu çağrıyı yineledi: “Muhalefetiyle ve iktidarıyla birbirini anlayan, müzakere edebilen; toplumun beklentilerini karşılayan bir yasama yılı hepimizin ortak talebidir. Bunun yolu kavga değil, ortak iradeden geçer.” Temelli, DEM Parti’nin Meclis’te bu hedefler doğrultusunda yerini alacağını ve müzakereden vazgeçmeyeceklerini bildirdi.

Paylaşın

CHP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne Operasyon: 16 Gözaltı

Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik “rüşvet” soruşturması kapsamında 16 kişi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında Antalya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı da bulunuyor.

Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik “rüşvet” soruşturması kapsamında altıncı dalga operasyonu düzenlendi. Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Antalyaspor Kulübü arasında imzalanan protokollerde usulsüzlük ve yolsuzluk iddiasına ilişkin haklarında gözaltı kararı verilen 20 şüpheliden 16’sı gözaltına alındı.

Şüpheliler arasında Antalya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı M.G., iş insanları B.Ö. ve R.K. de bulunuyor. B.Ö.’nün aynı zamanda hafriyat şirketinin ortaklarından biri olduğu öğrenilirken, R.K. ise şirketlerine konkordato talep etmişti.

1 milyar liralık hafriyat gelirinin, makbuz karşılığı kulüp kasasına girmesi gerekirken, farklı hesaplara yönlendirildiği öne sürüdü. CİMER’e yapılan şikayetlerin ardından başlatılan soruşturma kapsamında, belediye yetkisi kullanılarak yapılan resmî ve gayriresmî ödemelerin olduğunun belirlendiği ifade edildi. Aksu, Muratpaşa, Konyaaltı, Kepez ve Döşemealtı ilçelerinde yapılan hafriyat ödemelerinin, Antalyaspor Kulübü’nün kasasına aktarılmadığının tespit edildiği kaydedildi.

Antalyaspor’un maçlarını oynadığı stadyumun altında yer alan Antalya Hafriyat Denetim ve Depolama İşletmeciliği ofisinin kapısı polis eşliğinde çilingir tarafından açılıp, arama yapıldı. Kulüp binasında da arama yapılırken, dört şüphelinin gözaltına alınmasına yönelik çalışmalar sürüyor.

Antalyaspor Kulübü Başkanı Mustafa Ergün, kendilerinden hafriyatla ilgili bazı belgelerin istendiğini ve o belgeleri teslim ettiklerini, mevcut yönetimden hiç kimsenin gözaltına alınmadığını söyledi.

Paylaşın

Dikkat Çeken Rapor: Kumara Başlama Yaşı 15’e Düştü

2025 yılında Türkiye’de 15 yaş ve üzerindeki bireylerin yüzde 10,1’i hayatlarında en az bir kez kumar oynadı. Bu oran, Türkiye nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 6,8 milyon kişinin hayatında en az bir kez kumar oynadığına işaret ediyor.

Yeşilay kumar ve sanal kumar bağımlılığını ele alan “Türkiye Kumar Raporu”nu yayımladı. Rapora göre Türkiye’de kumar ve sanal kumara başlama yaşının 15’in altına kadar düştü, 15 yaşın üzerindeki her 10 kişiden biri hayatında en az bir kez kumar oynadı.

Çalışmaya Türkiye’nin 26 ilinden 36 bin 334 kişi katıldı. Bu çalışmadan elde edilen verilere göre, 2025 yılında Türkiye’de 15 yaş ve üzerindeki bireylerin yüzde 10,1’i hayatlarında en az bir kez kumar oynadı. Bu oran dünya genelinde tahmin edilen yaygınlıktan düşük olmakla birlikte Türkiye nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 6,8 milyon kişinin hayatında en az bir kez kumar oynadığına işaret ediyor.

Son 30 gün içinde kumar oynadığını ifade eden yüzde 6,6’lık kesim internet üzerinden yasa dışı bahis oynadıklarını ve yasa dışı bahsi çoğunlukla akıllı telefonları üzerinden oynadıklarını belirtti. Yasa dışı bahis oynama 15-24 yaş aralığındaki gençlerde diğer yaş gruplarına göre daha yaygın. Hayatlarında en az bir kez kumar oynamış bireylerin kişilerin yüzde 71’i 15-24 yaş arasında, yüzde 19’u ise 25-34 yaş arasında ilk defa kumar oynadığını ifade etti.

Kumara başlama yaş aralığı ise şöyle:

Yüzde 3,3: 15 yaş altı
Yüzde 71,2: 15-24 yaş
Yüzde 19,4: 25-34 yaş
Yüzde 6,1: Diğer yaşlar

Rapora göre kumar bağımlılığı da artıyor. Buna göre kumar bağımlılığı nedeniyle 2021’de 2 bin 140 olan Yeşilay Danışmanlık Merkezlerine başvuran kişi sayısı 2022’de 3 bin 444, 2023’te 4 bin 228 ve 2024’te 5 bin 812’ye yükseldi. Kumar bağımlılığı nedeniyle başvuranların sayısı ilk kez 2024’te alkol ve madde bağımlılığı nedeniyle başvuranların sayısını geçti.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Meclis Artık Barış Yasalarını Gündemine Almalı

Meclis’teki komisyonun yeterince toplumun dinamiklerini dinlediğini, artık yeni bir sayfa açmanın zorunluluk olduğunu ifade eden DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, “Meclis artık barış yasalarını gündemine almalı” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları kapsamında Diyarbakır’da bölge baroları ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri ile bir araya geldi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar, barışın inşası konuşulacaksa tabi ki öncelikle konuşulacak kentlerden birisi Amed’dir. Bu başlıkla düzenlenen toplantının yapılması önemlidir. Amed’de başta baro yöneticileri olmak üzere buradaki kurum ve STK temsilcileriyle bir arada olmak önemlidir. Bu süreci beraber öreceğiz. Tartışacağız, konuşacağız, yol açacağız.

Yol üzerindeki engelleri kaldırmak için aynı sorumluluk ve kararlılıkla birlikte hareket edeceğiz. Çünkü barış dediğimiz şey toplumun tamamını ilgilendiriyor. İnşa edilirken de toplumun bütün dinamiklerini aktif bir şekilde bu sürece katmak gibi bir sorumluluğumuz var. Umutluyum. Kendi adımıza ve Amed adına ne kadar kararlı, samimi, disiplinli olduğumuzu ve önemli bir çalışma yürüttüğümüzü herkese kanıtlamaya çalışacağız.

Evet başkan da söyledi. Yaklaşık tam bir yıl önce el sıkışmayla başlayan ve bir yıldır da devam eden çok anlamlı ve tarihi bir süreci devam ettiriyoruz. Bu süreç 86 milyonu ilgilendiren bir süreçtir. Siz de takip ettiniz, hatta yer yer burada da bir araya gelip konuştuk. Sürekli parti olarak diyalog ve müzakerenin ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu zemini güçlendirmek için elimizden gelen çabaları ortaya koyduk.

Ama sadece bununla yetinmedik, aynı zamanda ülkedeki anti demokratik uygulamalar karşısında da bir muhalefet partisi olarak duruşumuzu net bir şekilde ortaya koyduk. Bu süreci güvenlik zemininden diyalog ve müzakere zeminine çekmek için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyduk. Bu tartışmaları güvenlik zemininden de çıkarmak çok önemli bir çalışmadır.

Geçen bir yılda önemli gelişmeler oldu. Çatışmaların neredeyse olmaması çok kıymetliydi. Diyalog zemininin oluşması ve bir yıldır devam etmesi de en az bu kadar kıymetliydi. Ayrıca, mecliste de ilk defa Kürt meselesinin tartışıldığı bir komisyonun oluşturulması da bizim için değerli ve kıymetlidir. Sayın Öcalan ve hareketinin bir yıl içinde ortaya koymuş oldukları duruş da takdire değerdir. Birçok eşiğin aşılmasına sebebiyet verdiler. Bununla birlikte mecliste komisyonun oluşmasını da önemsiyoruz.

Fakat  bu geçen bir yıla bakınca aslında çok daha önemli bir noktada olabilirdik. Bir yıl içinde Türkiye ve bölgeyi rahatlatabilecek adımların atılmasını hep birlikte sağlayabilirdik. Haklar, hukuk, adalet ve yerel demokrasi konusunda başta iktidar olmak üzere ülkeyi yönetenler daha cesur davranabilirlerdi. Bu konuda biraz tutuk kalma söz konusu oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki tüm provokasyonlara, tüm karşı duruşlara rağmen bir yıldır bu sürecin devam etmesi çok değerlidir ve tarihi önemdedir.

Bu sürecin bozulması için birileri neredeyse cenaze marşı çalmak için büyük bir heves içinde yaşıyorlar. Ama çok heveslenmesinler. Başta Amed halkı, Amed’deki çok değerli bileşenler, Sayın Öcalan ve partimiz kimseyi bu konuda heveslendirmeyecektir. Çünkü biz bu sürecin kıymetli olduğunu biliyoruz ve bu sürecin devam etmesi ve yürümesi için elimizden gelen çabayı ortaya koyacağız. Bu sürecin barışla, demokratik toplumla buluşması için de 7/24 çalışmalarımızı sürdürmeye kararlı olduğumuzu söylüyoruz.

Şimdi Amed’de yapılan toplantıların benzerlerini Türkiye’nin dört bir yanında yapıyoruz. Yeni bir durum ortaya çıktı. Bir yıl oldu. Yeterince tartıştık, toplantılar aldık. Meclis Komisyonu neredeyse toplumun hatırı sayılır dinamiklerini dinledi. Artık bir yol haritası hazırlamak, daha kapsayıcı bir yol haritasıyla birlikte yeni bir sayfa açmak gibi bir zorunluluğumuzun olduğunu da belirtmek istiyorum.

Meclisteki komisyon, çalışmalarını yürütüyor. Baro başkanı da belirtti. Abdulkadir Başkan’ın dediklerine de katılıyorum. Mecliste Kürtçe sesi kısma ve bunun gibi yapılan birkaç eksikliğin dışında meclis çok önemli bir iş de yaptı. Bunun hakkını da vermek gerekiyor. Bu eksiklerin yanında bugüne kadar yapmış olduğu çalışmaları da önemsediğimizi belirtmek istiyorum. Neredeyse bir yıldır toplumun hemen hemen çok önemli dinamikleri dinlendi, düşünceleri alındı. Bunlara değer biçiyoruz.

Bugüne kadar akademisyenlerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin bu meseleyi birebir yaşayan ve bunun ceremesini çekenlerin mecliste öne sürdükleri talepleri, önerileri alt alta sıralarsak ve sadece bu mecliste dile getirilenleri hayata geçirebilirsek emin olun Kürt meselesini büyük oranda çözmüş olacağız. Dolayısıyla Meclisin elinde çok önemli doneler var. Bu meselenin birebir mağdurları, bu meseleyi yaşayanların ortaya koymuş olduğu çözüm önerileri var. Önümüz dönem meclisin de bunu değerlendireceğini ve bu çerçevede yol alacağını da bekliyoruz. Artık meclis dinlemeleri bırakmalı, barış yasalarını gündemle almalı.

Barış yasalarını hayata geçirecek kanunlar çıkarmalıdır. Geldiğimiz nokta biraz odur. Meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Ekim ayında meclisin açılışıyla birlikte tam da başkanın (Baro Başkanı) söylediği gibi en başta geçiş yasaları olmak üzere terörle mücadele kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu gibi temel yasalar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, infaz kanunu, tutuksuz yargılamayı keyfilikten çıkaracak yasal düzenlemeleri hızlı bir şekilde gündemine almalı ve bunları meclisten geçirmelidir. Çünkü bunlar toplumun genel talepleridir ve beklentileridir.

Yine demokratik entegrasyon dedik. Aslında meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Evet, demokratik entegrasyon demişken kimi çevreler demokratik entegrasyonun bir asimilasyon süreci olduğunu belirtiyor. Bazıları da demokratik entegrasyonu bir teslimiyet süreci olarak değerlendiriyor. İkisi de değil.

Demokratik entegrasyon başta Kürtler olmak üzere herkesin hukuk içerisinde eşit yurttaşlar olarak yaşaması demektir. Demokratik entegrasyon aynı zamanda birlikte yaşamanın formülüdür. Hukuka dayanan bir ortak yaşam sözleşmesidir. Biz hukuka ve yaşama kendi bilincimizle, kendi rengimizle, kendi sesimizle, kendi varlığımızla katılmak istiyoruz. Barış ve demokrasiyi sağlamanın teminatı bütüncül hukuku hayata geçirmektir. Birinci  yüzyılda Kürtler hukuk dışına itildiler.

Bu ülkede yaşamadığımız acı kalmadı. 86 milyonun tamamı, ülkenin tamamı ama aslında Kürtlerin hukuk dışına itirilmesinden dolayı birçok olumsuzluk yaşadılar. 2. yüzyılda bu olumsuzlukların tekrar yaşanmamasını, Kürtlerin eşit hukuka dayalı yurttaşlar olarak demokratik bir cumhuriyette yaşamasını istiyoruz. Sadece biz istemiyoruz. Toplumun tamamı da bunu istiyor. Çözüm çok açık. Kürdü tanıyan hukuk ve demokratik Türkiye’yi oluşturmakla mümkündür.

Yanı başımızda da Suriye’nin çatışmalardan çıkmasından sonra çözüm arayışları içerisine girmiş. Henüz orada rejimin karakteri tam belli olmadığı için oradaki tartışmalar da devam ediyor. Türkiye’de de bir süreç yürüyor. Burada Amed’de basın mensuplarının huzurunda şunu belirtmek istiyorum. Suriye’deki mesele Türkiye’de tartışılan bu çözüm sürecinin önüne bir set olarak konulmamalıdır.

Suriye’deki mesele Suriye’deki dinamikleri bağlıyor. Tam tersine eğer Türkiye’de bu süreci başarıyla ulaştırabilirsek, Türkiye’deki bu süreç Suriye’de de aslında bir model olabilir. Orada değişimin lokomotifi olabilir. Ama bu sürecin önüne Suriye’deki meseleyi set olarak, koşul olarak koymak bu süreci zedeleyecektir. Türkiye’de esecek bir çözüm süreci sadece kendi sınırlarımızın içini rahatlatmayacak, aynı zamanda Qamişlo’yu, Hewlêr’i, Halep’i de ferahlatacaktır.

Bir şeyin altını özellikle çizerek konuşmama devam etmek istiyorum. Sayın Öcalan’ın koşullarının artık düzeltilmesi gerekiyor. Bu artık söz ve laf yapılacak noktayı aştı. Söylenen söylendi. Bu meselenin en temel dinamiği ve aktörü bugün İmralı Cezaevi’nde bulunuyor. 12 metrekarelik bir hücrede emin olun çok önemli bir barış diploması yürütüyor. 26 yıldır tutsak olan, 26 yıldır toplumla bir biçimle bağı kesilen Sayın Öcalan’ın barış diplomasisi konusunda ortaya koymuş olduğu sorumluluk değerli ve kıymetlidir. Bunu biz söylemiyoruz.

Hükümetin ortakları da söylüyor. Bunu bürokrasi de söylüyor. Türkiye’deki bütün renkler de dile getiriyor. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları artık sağlanmalıdır. Eğer Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları değiştirilirse Sayın Öcalan’ın rahat koşullarında daha kapsayıcı, daha sorun çözümüne dönük bir tutum ortaya koyacağına inanıyorum. 26 yıldır cezaevindedir. Artık bu duruma bir son verilmelidir. Burada Sayın Bahçeli’nin bir yıl önce 22 Ekim’de söylediği Umut Hakkı için artık gerekli adımlar atılmalıdır. Bu konuda artık kulakları tıkamanın bir gereği yoktur.

“Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz”

Yine bu süreç iki temel direk üzerine kurulmuştur. Birincisi demokrasidir, ikincisi barıştır. Bunlar arasında bir tercih yapmıyoruz. İkisi bir parçanın olmazsa olmaz iki bütünüdür. Bunlar rekabet halinde olamaz. Birbirinden ayrı düşünülemez, barışsız demokrasi olamaz. Demokrasi olmadan da barış kalıcı olamaz. İkisi birden olacak. Barışsız demokrasi bir yanılsama olur. Demokrasisiz barış da geçici bir serap olur. Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz.

Yine başkan çok önemli şeyler söyledi. Ben tekrar önemli olduğu için altını çizerek devam etmek istiyorum. Toplumda gerilime neden olan ama olumlu adımlar atılması halinde de siyasi iklimi yumuşatacak kimi adımlar atılabilinir. Bu çerçevede öncelikle Sayın İmamoğlu tutuksuz yargılanmalı. Sayın Demirtaş ve Sayın Figen Yüksekdağ ile cezaevinde yargılanan arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşmalıdır. Seçilmiş insanların tutuklu bulunması demokrasiyle bağdaşmaz. Bu süreçte hiç bağdaşmaz. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılmalı, cezaevleri de artık boşaltılmalıdır diyoruz.

Türkiye’nin demokratik ve adil geleceğinde siz değerli hukukçulara, STK temsilcilerine, kanaat önderlerine çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Kürt meselesi bir hukuk meselesidir. Eşit yurttaşlar olma meselesidir. Bu hukuk meselesinde de el birliğiyle hep birlikte kendi kurumlarımız başta olmak üzere toplumun bütün zeminlerinde hukuk zemini oluşturmak için birlikte sorumluluk almalıyız. Bu mesele sadece partiler arasında yürüyecek ve partilerle sonuçlanacak bir mesele değildir. Kürdü tanıyan hukuk demokratik cumhuriyetin kapısını aralar.

Demokratik, Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte desteklemeliyiz. Kürdü tanıyan hukuk olmadığı için seçilmiş belediye başkanları cezaevindedir. Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte gerçekleştirmediğimiz için sadece Kürt illerindeki belediyelere değil, batıdaki belediyelere de kayyımlar atanıyor. Onun için önce Kürdü tanıyan hukuku birlikte savunmalıyız ki demokratik cumhuriyetin kapısını aralayalım. O demokratik cumhuriyette de kayyımsız, baskısız, eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayalım.

22 Ekim’de bir trenin sireni çaldı. 27 Şubat’ta tren hareket etmeye başladı. Biz Amed’den bir kez daha şunu söylüyoruz. Bu tren hiçbir durağı atlamadan, hiçbir rengi, hiçbir farklılığı dışında bırakmadan tamamını kapsamalı ve böyle yürümeli. Bu şekilde yürüyen bu tren emin olun 86 milyona eşit yaşayacakları demokratik bir cumhuriyeti getirebilir.

Aksi halde bu treni kaçırırsak tekrar 100 yıl önceki kaosu, krizi bu topluma yaşatmak durumda kalacağız. Bu treni bu sefer kaçırmayacağız. Kaçırmamak için el birliği, güç birliği ile omuz omuza mücadele edeceğiz. Tekrar bizi sabırla dinlediğiniz için, onure ettiğiniz için, bu toplantıya katıldığınız için her birinize tek tek teşekkür etmek istiyorum. Hepinize başarılar diliyorum.”

Paylaşın