Tuncer Bakırhan: 100 Yıldır Kirli Bir Oyun Oynanıyor

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “100 yıldır bölgede çok kirli bir oyun oynanıyor. Bölgede halkları kabul etmeyen, halklara isyan; ülkelere de onları bastırma zemini bırakırmış. Bu oyun ülkeye savaş kan çatışma getirdi. 100 yıldır devam eden bu kısır döngüyü kurmak gerekiyor.” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile Grup Başkanvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sezai Temelli, CHP Genel Merkezi’nde Özgür Özel ile görüştü. Genel başkanlar görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, özetle şu ifadeleri kullandı: “Suriye’yi konuştuk, bölgeyi konuştuk, kuzeydoğu Suriye’deki gelişmeleri konuştuk. Siz de takip ediyorsunuz orada bir insanlık dramı yaşanıyor. Deyim yerindeyse ateşe benzin ile gidenler var. Bir de ateşi soğutmaya çalışanlar var. Biz oradaki çatışmalı şiddetin son bulmasını meselenin diyalog müzakere barışçıl bir şekilde çözülmesini istiyoruz. Ama maalesef Türkiye’de sabah akşam Kürt karşıtı propaganda yapıyorlar. Suriye’de sanki demokratik bir zemin var da Kürtler oyunbozanlık yapıyormuş gibi bu koro Kürt karşıtı bir algı oluşturmaya çalışıyor. Tekrar ediyoruz, Kürtler yaşamış oldukları ülkelerde hiçbir zaman yaşadıkları ülkelere ve komşulara tehdit olmadılar ve bundan sonra da olmayacaklardır. Bu aslında biliniyor. Ama bu konuda bir ezber var ve bunun artık bozulması gerekiyor.

Yine Kürtler bölgede yaşadıkları hiçbir ülkenin değerleri ile sembolleri ile bayrağıyla bir sorunları yok olmayacak da. Bunun üzerinden oluşturulan algıları kabul etmiyoruz. Yüzyılları bölgeden çok kirli bir oyun oynanıyor siz de takip ediyorsunuz. Aslında bu oyunu bilmeyen yok. Bölgede halklara isyan ülkelere onları bastırmaz zemini bırakılmış. Savaş ve çatışma getirdiği artık yüzyıldır devam eden bu oyunu bu kısır döngü kırmak gerekiyor. Bunu kırabileceğimize inanıyoruz. Aslında 27 Şubat’ta sayın Öcalan’ın yaptığı çağrı bölgede yüzyıllık bu kısıl döngüyü kaldırmaya yöneliktir. Ama maalesef bu süreçte bir sabotaj gerçekleşti Halep’te bir saldırı gerçekleşti.

Orada silahsız günahsız yaşayan Kürtler göç etmek zorunda kaldı. İnsanlar yaşamını yitirdi. Birileri istiyordu ki halklar sürekli çatışsın ama Kürtler Suriye’de Araplarla çatışmak istemedikleri için bir halklar arası çatışma savaşı yaşanmasın diye Halep’i terk ettiler. Bu oyunu görmek gerekiyor büyük ve tehlikeli bir oyun var biz DEM Parti olarak bu oyunun farkındayız umarım ülkeyi yöneten iktidarda halkları karşı karşıya getiren hegemonik güçlerin çıkarına oluşturulan bu zemini görür ve bu oyunların olmaması için üzerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirir.”

Mürşitpınar Sınır Kapısı çağrısı

CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise konuşmasında şu ifadeleri kullandı: “Bir kez daha ifade etmek isteriz ki siyaset konuşmak için ve çözüm üretmek için yapılır. Siyaset, ayrılıklar, kavgalar, çatışmalar üzerinden değil; barış, kardeşlik ve dostluk üzerinden yarınları kurmak için yapılır. Biz Türkiye’de süreç başladığı andan itibaren ve Suriye’deki gelişmeleri yakından takip ettiğimiz tüm süreçlerde Türkiye’nin barışıyla Suriye’nin barışını iç içe gördük. Bunun dışında bir şeyi düşünmek, tahayyül etmek, planlamak zaten akıl ve mantıkla bağdaşır bir durum değildir.

Suriye’de bir an önce istikrarın sağlanmasından; Suriye’de hem Türkmenleri, hem Arapları, hem Kürtleri, hem Dürzileri, hem Alevileri kapsayıp anayasal güvence altına alan ve Suriye’de barışı hakim kılan bir çözümden yana olduk. Bu durum Türkiye’nin barışına da katkı sağlayacaktır. Daha önce de söyledim. Ortada bir sınır çizgisinin olması, iki taraftaki kardeşliği ortadan kaldırmıyor. Sınırın iki yanında akrabalar yaşadığı gibi Türkmenlerin de Kürtlerin de Arapların da her birimizin akrabaları olduğunu ve onlarla aramızda oluşabilecek hukukun sadece kardeşlik hukuku olduğunu görmemiz lazım. Türkiye’de 6 – 8 milyon Arap yaşıyor ama zaman zaman işte Suriye’deki karışıklıklar, onun yarattığı iç göç Türkiye’deki sığınmacı problemleri yüzünden sanki bir Arap düşmanlığı yükseliyor.

Türkiye’de Kürt kardeşlerimiz hep birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsurları olarak birlikte yaşıyoruz. Ama işler yolunda giderken kardeşlikten bahsedenler, birazcık ortalık karışınca gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Biraz önce Sayın Genel Başkanın da bahsettiği gibi bir nefret söylemine varan, Kürtleri kıracak, onları rencide edecek bir dil kullanıyorlar. Bunların tamamını reddediyoruz.

Biz burada iki Eş Genel Başkan, bir Genel Başkan yan yana duruyoruz. Burada bir Türk, bir Arap, bir Kürt var. Ama hepimiz biz kardeşiz. Bizim ürettiğimiz siyaset düşmanlık üretemez. Düşmanlık üzerinden, gerilim üzerinden beslenemez. Sadece şu soruyu sormak gerekir; Ben her gün güne başlarken kendime bu soruyu soruyorum.

Bu oyunda kazanan İngilizler, Amerikalılar, İsrailliler mi olmalı? Yoksa bu oyunda kazanan Kürtler, Türkler, Araplar, Aleviler, Dürziler mi olmalı? Niye kilometrelerce ötede ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, ömürleri boyunca dünyanın neresinde petrol varsa, neresinde maden varsa, neresinde sömürülecek bir şey varsa oraları sömürmüş olanlar buradan yine kazançlı çıksın? Barışı sağlayalım, kardeşliği sağlayalım, demokrasiyi sağlayalım. Biz kazanalım bir sefer de. Bunun yolu herkesin cesaretle inisiyatif almasından geçiyor.

Öncelikle Suriye’deki gelişmeler ve şu anda Suriye’de yaşanan insanlık dramını dikkatle ve endişeyle takip ediyoruz. Bir yandan Türkiye’den yardım konvoylarının çıkmış olmasını, Halep üzerinden Ayn el-Arab’a, Kobane’ye ulaştırılıyor olmasını olumlu görüyoruz. Ama orayı bu hale kim getirdi bir de ona bakmak lazım. Orada bir takım selefi yapılara yol verip de ondan sonra orada şehirler kuşatılınca, elektrikler kesilince, beş tane çocuk soğuktan donunca, insanlar açlığa sürüklenince buradan yardım TIR’ları yollamak yerine, bunlara sebebiyet verecek kargaşaya imkan tanımayıp, hep söylediğimiz gibi diyaloğu ve çözümü ön plana almak gerekiyor Suriye’de de. Ama bir yandan da şunu söylemek lazım.

Şehirlerin kuşatıldığı zamanda gidecek bu yardımlar doğru yere mi ulaşacak? Yoksa başkalarının eline mi geçecek? Bundan dolayı da endişeliyiz. Bu sırada içeride de görüşmede de konuştuk. Bu yardımların Öncüpınar’dan Halep’e, Halep’ten Ayn el-Arab’a, Kobane’ye ulaştırılmasının dışında çok daha pratik, lojistik olarak da aklın gereği olan, çok daha garanti bir yol var. Mürşitpınar Sınır Kapımız var. Mürşitpınar Sınır Kapısı açıldığında zaten yardımlar ulaşması gereken yere ulaşıyor. Bir kuşatmayı geçmek zorunda kalmaksızın. Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın insani yardımlarla sınırlı olmak üzere açılmasını ve tüm yardımların buradan ulaştırılmasını önemli görüyoruz.

Teorik olarak şöyle söyleyeyim, Feti Bey’in değerlendirmeleri çok kıymetli. Zaman zaman sürece yönelik son derece olumlu, katkı sağlayabilecek, demokrasiden yana, adil yargılanmadan yana açıklamalar yapıyor. Bunları çok kıymetlendiriyoruz. Bunu çok önemsiyoruz. Ama bir de pratikte bir şey söyleyeyim, Feti Bey diyor ki ‘Keşke mevzuat uygun olsaydı.’ MHP için mevzuatı uygun hale getirmek, ‘Keşke’ diyor ya, ‘keşkek yapmaktan’ daha kolay. Feti Bey bu sabah keşkek yapmaya karar verse daha çok uğraşır.

Yapacakları bir tek şey var, her konuda kayıtsız şartsız destek verdikleri, her türlü siyasi riski aldıkları, emekliye sefalet ücreti verilirken bile ‘İktidar değil ittifak ortağıyız, destek vermek siyasi ahlak gereğidir’ diyerek destek verdikleri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne bu sabah bir telefon açıp, ‘Sayın Bahçeli canlı yayını uygun görmüştür. Sayın Erdoğan da ‘Devlet Bey isabet buyurmuşlar, yerinde olur’ dediğine göre biz Meclis’in açıldığı ilk gün Cumhur İttifakı olarak davaların, eğer yargılananlar da talep ediyorlarsa canlı yayınlanmasının önünde bir engel bırakmayalım’ ki bizim yargılanacak arkadaşlarımızın tamamı talep ediyor.

Çünkü tamamı, bizim iftira dediğimiz bir takım iddiaların da duyulmasını, yanıtlarının da canlı yayında verilmesini, öyle kulaktan dolma olmamasını istiyoruz. Feti Bey bugün keşkek yapmaya karar verse uğraşması lazım. Öyle ‘keşke’ dediği mesele bir telefonluk iştir. Biz de hemen komisyon toplantısına katılır, ertesi gün de Meclis’te ya da iki gün sonra yine Meclis’te oy birliği ile çıkmasına katkı sağlarız. O yüzden Feti Bey’in canı keşkek istiyorsa keşkek bizden olsun, Egeliyiz. ‘Keşke’ demesin, şu kanunu getirsin.”

Paylaşın

Babacan: İktidar “Sahte Bahar”da Sandığa Gidebilir

İktidarın seçim stratejisine dair öngörüsünü paylaşan Ali Babacan, “Sekiz yıldır kötü olan ekonomiyi; asgari ücrete zam, emekliye zam ve kredi musluklarını açarak, son altı ayda estirecekleri bir ‘yalancı bahar’ rüzgarıyla seçime götürmeyi tercih edebilirler” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, MK TV’de yayınlanan “Yakın Plan” programında gazeteci Gizem Fidan’ın sorularını yanıtladı. İç ve dış gündeme dair kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Babacan, ekonomiden Suriye’deki gelişmelere, MHP Lideri Devlet Bahçeli ile PKK Lideri Abdullah Öcalan arasındaki iletişimden muhalefetin durumuna kadar birçok başlıkta dikkat çeken mesajlar verdi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmaya başlandığı 2018 yılından bu yana ekonominin kötüye gittiğini savunan Babacan, iktidarın seçim stratejisine dair öngörüsünü paylaştı. İktidarın kısa vadeli hamlelerle bir seçim atmosferi yaratabileceğini belirten Babacan, şu ifadeleri kullandı:

“Sekiz yıldır kötü olan ekonomiyi; asgari ücrete zam, emekliye zam ve kredi musluklarını açarak, son altı ayda estirecekleri bir ‘yalancı bahar’ rüzgarıyla seçime götürmeyi tercih edebilirler. Ancak bu bir yalancı bahar olur. Saman alevi gibi parlar ve geri söner.”

Suriye sahasındaki son gelişmelerin Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından olumlu olduğunu vurgulayan Babacan, iktidarın kullandığı dile karşı uyarılarda bulundu. “Türkiye kazandı, Kürtler yenildi” şeklindeki bir psikolojinin tehlikeli sonuçlar doğurabileceğine dikkat çeken DEVA lideri, şunları kaydetti:

“Terör yenildiyse tamam. Ama şu andaki iktidarın özensiz dili, özellikle sosyal medya ve üçüncü kanallar üzerinden ‘Erdoğan’ın zaferi’ diye vermek istediği mesaj; başta kendi Kürt vatandaşlarımız olmak üzere Suriye ve Irak’taki Kürtleri de rencide edebilir. Kendi vatandaşlarımızda duygusal kopuşa sebep olacak bir söylemden kaçınmalıyız.”

Babacan, Erdoğan’ın geçmişteki “Kobani düştü, düşecek” sözlerinin de büyük bir duygusal kopuşa neden olduğunu hatırlattı.

Abdullah Öcalan’ın Devlet Bahçeli’ye özel dokunmuş bir kilim hediye etmesi konusunu da değerlendiren Babacan, bu tür sembolik adımları olumlu karşıladığını belirtti.

Toplumsal gerginliğin azaltılması adına jestlerin önemli olduğunu ifade eden Babacan, “Bölgede bu kadar çatışma varken, Türkiye içerisinde hediyeleşme ve jestler güzel şeylerdir. Bahçeli ile Öcalan arasında epey zamandır farklı bir iletişim var. Ben o iletişimin sokağa ve topluma yansımasına bakarım. İnsanların birbirine daha ılımlı bakmasını sağlıyorsa bunun bir zararı yok” değerlendirmesinde bulundu.

Dış politikadaki lokal başarıların Türkiye’nin kazancı olduğunu ancak bunun içerdeki sorunları unutturmaması gerektiğini vurgulayan Babacan, “Suriye başarısıyla hukuksuzluğu, adaletsizliği ve yaygın yoksulluğu örtemezsiniz. Suriye’de iyi şeyler olsun ama kendi memleketimizde de hukuk ve adalet olsun” diye konuştu.

Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) konusuna da değinen Babacan, devlet yönetiminde şahsi öfkelerin yer almaması gerektiğini belirterek, “Cezada adalet, infazda eşitlik” ilkesine vurgu yaptı.

Erdoğan’ın “One Minute” krizinden sonra protesto ettiği Davos Zirvesi’ne yeniden katılıp katılmayacağı sorusunu yanıtlayan Babacan, Erdoğan’ın dış politikada “U dönüşleri” yapabildiğini hatırlattı.

Babacan, “Bir daha katılmayacağım dedi ama bakarsınız gelecek yıl katılabilir” derken, kendi bakanlığı dönemindeki ekonomik güce atıfta bulundu. Babacan, “O dönem Türk ekonomisi güçlü, havamız yerindeydi. O güce dayanarak dünyaya meydan okuyan bir tavır sergilenebiliyordu. Bugün Davos’ta olmanın ne faydası olur emin değilim, çünkü Davos da eski Davos değil” dedi.

Muhalefet dinamiklerini de ele alan Babacan, AK Parti tabanını ve parti içindeki “vicdan sahibi” kesimleri en çok DEVA Partisi ve Yeni Yol Grubu’nun etkilediğini savundu.

CHP’nin iktidar için “elverişli bir düşman” olduğunu öne süren Babacan, “Bakanlar, ‘CHP, CHP’liğini yapıyor’ deyip geçiyorlar. Ancak bizim muhalefetimizin AK Parti tabanında etkisi büyük. Tayyip Bey’in siyaset tarzında hep bir karşı taraf olması gerekiyor. ‘Karşıtım olacaksa CHP olsun, diğerlerini zayıflatayım’ stratejisi izliyor” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Son Anket: CHP İle AK Parti Arasındaki Puan Farkı 2,7

Son seçim anketine göre; CHP, AK Parti’nin 2,7 puan önünde. Ankete katılan katılımcıların, yüzde 34,8’i CHP’ye, yüzde 32,1’i ise AK Parti’ye oy verebileceklerini belirtti.

Haber Merkezi / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) erken seçim çağrılarını sürdürürken araştırma ve anket sonuçları açıklanmaya devam ediyor.

Asal Araştırma, 2026 yılının ilk siyasi eğilim yoklamasını kamuoyu ile paylaştı.

Araştırma sonuçlarına göre, “Bu pazar genel seçim olsa hangi siyasi partiye oy verirsiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda (kararsızlar dağıtıldıktan sonra) yüzde 34,8’i ile CHP liderliğini sürdürdü. AK Parti ise yüzde 32,1 ile ikinci oldu.

DEM Parti yüzde 8,4, MHP yüzde 7,0, İYİ Parti yüzde 4,9, Zafer Partisi yüzde 3,3, Yeniden Refah Partisi yüzde 3,0, Anahtar Parti yüzde 2,7 ve TİP yüzde 1,2 oranında destek buldu.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP): Yüzde 34,8
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti): Yüzde 32,1
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti): Yüzde 8,4
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP):  Yüzde 7,0
İYİ Parti: Yüzde 4,9
Zafer Partisi: Yüzde 3,3
Yeniden Refah Partisi (YRP): Yüzde 3,0
Anahtar Parti: Yüzde 2,7
Türkiye İşçi Partisi (TİP): Yüzde 1,2
Diğer Partiler: Yüzde 2,6

Ocak ayı araştırması, 26 ilde, 18 yaş ve üzeri 2.000 kişiyle CATI (Bilgisayar Destekli Telefon Anketi) yöntemiyle yapıldı. Araştırmanın hata payı ±yüzde 2,5 olarak açıklandı. Aralık 2025 araştırmasında ise 1.895 kişiyle aynı yöntemle görüşülmüştü.

Paylaşın

Özel’den Bahçeli’ye “Erken Seçim” Tepkisi

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Bu dönemde erken seçim mümkün değil.” sözlerine tepki gösteren CHP Lideri Özgür Özel, “16 milyon emekliyi düşünmedikten sonra, bu kadar yoksulu düşünmedikten sonra Tayyip Bey’in konforunu düşünmenin memlekete ne faydası var?” dedi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel’i CHP Genel Merkezi’nde ziyaret etti. Özgür Özel ve Mahmut Arıkan, ziyaret sonrası basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

Özel, açıklamasında, “Özellikle 19 Mart’tan bugüne kadar partimiz çok zor günler geçirdi. Tüm yaşadığımız zorluklarda ve acılarda ki kayıplarımız oldu, ilk telefonu açan, ilk ziyaretimize gelen ve her zaman dayanışma gösteren Sayın Mahmut Arıkan’a ve 81 ilde Cumhuriyet Halk Partisi örgütleriyle tam bir dayanışma halinde, bir kardeşlik hukukuna bağlı olarak siyaset yapan tüm Saadet Partisi teşkilatına ben de çok teşekkür ediyorum. Bundan sonra Türkiye’de çok daha güzel günlerde, umut dolu günlerde hep birlikte olmayı, birlikte siyaset yapmayı, birlikte çalışmayı ümit ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Açıklamanın ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Özel, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin erken seçim ve emekli aylıklarına ilişkin açıklamalarına yanıt verdi.

“Sayın Bahçeli erken seçime kapıyı kapattı. Sayın Bahçeli erken seçime kapıyı açtığında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını başlatmıştı” diyen Özel, şunları söyledi: “Kendisi bir üçlü koalisyondaydı ve çok zorlukları olan bir koalisyondu. Deprem geçmişti ve büyük bir ekonomik kriz, çok katı önlemlerle aşılmaya çalışılıyordu. Hükümetinin en zor olduğu dönemde ve ondan sonra yaşanacak her gün biraz daha ekonomik tedbirlerin sonuç vermeye başlayacağı, vatandaşın rahat edeceği ve hükümete tepkinin azalacağı bir süreçte en dipteyken, ülkeyi erken seçime götürdü.

Adalet ve Kalkınma Partisi kendilerinin dahi hayal edemeyeceği bir sonuç alarak, iktidarı oluşturan üç partinin de baraj altı kalmasıyla, Türkiye’nin en köklü partilerinin baraj altı kalmasıyla, sadece iki partinin barajı geçebildiği noktada, kuruluşunun üzerinden 13-14 ay geçtikten sonra tek başına iktidarı yakaladı. O gün, Sayın Bahçeli’nin bıraktığı gün en düşük emekli maaşı 8 çeyrek altındı, bugün 2 çeyrek altın. Aradaki 6 çeyrek altın Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarlarının eseri olarak emeklinin cebinden uçup gitti. Bir emekli değil, her emekli; bir çeyrek altın değil, 6 çeyrek altın; bir kere değil, her ay kaybediyorlar. Bu süreci Sayın Bahçeli’nin erken seçim çağrısı başlattı.

Şimdi Sayın Bahçeli, milletin bu iktidardan en rahatsız olduğu, ekonomik krizin en yüksek noktada olduğu, milletin şikayetlerinin en fazla olduğu, yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizliğin dayanılamaz bir noktaya geldiği yerde bu sefer erken seçime kapıyı kapatıyor. Erken seçime bugün kapıyı aralasa emekli kurtulacak, asgari ücretli kurtulacak, çiftçi kurtulacak, esnaf kurtulacak, memur kurtulacak. Ama kendisi iktidardayken en avantajlı zamanda AK Parti’ye erken seçim kapısını aralayan AK Parti için en dezavantajlı noktada erken seçime kapıyı kapatıyor.”

“Sayın Bahçeli, biz bildiğiniz gibiyiz” diyen Özel, “Biraz daha ustalaştık taşı kırmakta, dostu düşmanı birbirinden ayırmakta. O gün öyle davranan bugün böyle davranıyorsa, emekliye bir büyüklük yapmayacağınız belliymiş zaten” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, şöyle devam etti: “Geçtiğimiz haftalarda her şeye rağmen dedik ki Sayın Bahçeli’ye, zaten Yeni Yol grubunu oluşturan üç parti; Gelecek, Deva ve Saadet Partisi ile İYİ Parti, DEM Parti ve CHP bu ücrete ‘sefalet ücreti’ diyor. Ama bizim toplamımız 300’ü geçmiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi 275. 47 de Milliyetçi Hareket Partisi ile 322 milletvekili var. Her şeye ‘hayır’ diyorlar. Devlet Bey, 47 milletvekiliyle sefalet ücretinden kurtarmaya karar verse, biz azınlıktayız ama emekli çoğunluğa geçiyordu. Dedik ki ‘Devlet Bey’in sözünün arkasında dururlarsa bu işten kurtuluruz.’

Devlet Bey bunu iktidarla, ittifak ortağı ile arasına nifak sokma olarak söyledi. Bu kadar hakaret etti bize; bir paragraf. Döndü ta Ekrem Başkan’a uydurulan ve ispatlanamayan tüm suçlamaları gerçekmiş gibi söyleyerek, dünya kadar hakaret etti hepimize. Sonunda ‘Bu oyunlara gelmem’ dedi. Ben yine de oylamadan önce olduğu için dedim ki ‘Devlet Bey büyüğümüzdür. O zaman bir büyüklük yapsın. O bizim önergeyi desteklemeyecekmiş. Kendi önergesini kendisi versin.’ Ne yaptı Devlet Bey? O önergeyi de vermedi. Sefalet ücretine oy verdiler. Şimdi de gelmiş, ‘Efendim o tuzaklara düşmezmiş.’ Biz Devlet Bey’e ‘Sen tuzağa düş, düşme’ demiyoruz ki. Ama ‘Emekliyi düştüğü yerden gel birlikte kaldıralım’ diyoruz. 16 milyon emekliyi düşünmedikten, bu kadar yoksulu düşünmedikten sonra Tayyip Bey’in konforunu düşünmenin memlekete ne faydası var? Ben de bu kısmını açıkçası anlamadım.”

“Türkiye’de sadece en düşük emekli maaşı sorunu yok” diyen Özel, şunları kaydetti: “Biraz önce Sayın Genel Başkanın da ifade ettiği gibi biz de Meclis’te verdiğimiz önergede hem en düşük emekli maaşının hiçbir suretle asgari ücretin altında kalmamasını, hem 20 bin lira olan maaşın mevcut asgari ücrete çıkması için 8 bin küsür lira tüm emeklilere seyyanen zam verilmesini ve bunun yanında da tüm emeklilerin aldığı maaşlarla ilgili gerekli düzenlemelerin yapılmasını teklif etmiştik. Bu reddedildi. Bundan sonraki süreçlerde de bu konuyu hem kamuoyunun gündeminde tutmaya, hem Meclis’in gündemini tutmaya ve bir şekilde hem emeklilerin, hem emekçilerin sesini duyurmaya, onların sesini duymaya ve taleplerini dile getirmeye devam edeceğiz.”

“Emeklinin kayıplarını karşılamak için bir çalışmanız var mı” sorusuna Özel, şu yanıtı verdi: “Mitingde emeklilere sordum, ‘Size acımayana acıyacak mısınız?’ diye. Onlar da ‘Acımayacağız’ dediler. Emeklerinin durumunu düzeltmek için en temel çabamız iktidar olma çabası. Bugünkü iktidarın da bu iktidarı destekleyen Milliyetçi Hareket Partisi’nin de bu geçtiğimiz bir aylık süreçte gördük ki, emeklinin derdiyle dertlenme, emeklinin sorunlarını çözme gibi bir niyetleri yok. Bir an önce bu iktidarı değiştirmek ve hem emeklilerin hem çalışanların bütün sorunlarını çözmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Yaptığımız en önemli çalışma budur.

Paylaşın

“Türkiye, S-400’leri Rusya’ya İade Etmek İstiyor” İddiası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiği öne sürüldü.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, Türkiye’nin Rusya’dan 2017 yılında yapılan anlaşma ile satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri konusunda yeni bir adım atmayı değerlendirdiğini ileri sürdü.

“Erdoğan, ABD’nin desteğini kazanmak için Putin’den füzeleri geri almasını istedi” başlığıyla yayınlanan haberde, Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiğini yazdı.

Haberde, Ankara’nın S-400’leri iade etmeye yönelik bir seçeneği gündemine alarak Washington ile bozulan ilişkileri yeniden rayına oturtmayı hedeflediği öne sürüldü.

Bloomberg’e konuşan ve isimleri açıklanmayan kaynaklara göre, S-400’lerin Rusya’ya iade edilmesi halinde Türkiye’nin uzun süredir beklediği F-35 savaş uçakları programına yeniden dahil olmasının önünün açılabileceği değerlendiriliyor.

ABD ve NATO, Türkiye’nin S-400 sistemlerini almasını ve kullanmasına baştan beri karşı çıkıyor. Söz konusu sistem, NATO’nun mevcut savunma ve radar sistemlerine entegre edilemiyor. ABD bu nedenle 17 Temmuz 2019’da Türkiye’yi, proje ortağı olduğu F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretim sürecinden çıkarmıştı.

Haberde Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının konuya ilişkin yorum yapmadığı, Kremlin’in ise iki lider arasındaki görüşmede böyle bir talebin gündeme gelmediğini savunduğu aktarıldı.

Bloomberg’in haberinde, Washington’ın son dönemde Ankara üzerindeki baskısını artırdığı ve Türkiye’den ileri düzey Rus savunma teknolojilerinden vazgeçmesini istediği ifade edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayında Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede de Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılım ihtimalinin ele alındığına dikkat çekildi.

Ankara’daki ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın da Aralık başında yaptığı açıklamada, Türkiye’nin S-400 dosyasını kapatmaya yakın olduğunu söylediği ve sorunun önümüzdeki dört ila altı ay içinde çözülebileceğini dile getirdiği hatırlatıldı.

Türkiye’nin S-400 alımına NATO müttefikleriyle ilişkilerin gerildiği bir dönemde karar verdiğine işaret edilen haberde, Ankara’nın o süreçte ABD’den Patriot hava savunma sistemi almak istediği ancak bu yönde somut bir anlaşmaya varılamadığı aktarıldı.

Bloomberg’e göre Türkiye, S-400’ler için ödediği bedelin telafi edilmesini de gündemine aldı. Bu kapsamda maliyetin, Rusya’dan yapılan petrol ve doğal gaz ithalatı üzerinden dengelenmesi gibi seçeneklerin değerlendirildiği, ancak bunun ayrı müzakereler gerektirdiği ifade edildi. S-400’lerin Türkiye’ye maliyetinin 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

Türkiye’nin hava savunma ağının en uzun menzilli sistemi şu anda S-400’ler; ancak o da kullanılamıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Kurtulmuş: Barış Olmadan İstikrarın Olması Mümkün Değil

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, 16. Büyükelçiler Konferansı kapsamında Ankara’da bulunan Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerinde görev yapan Büyükelçileri Meclis’te kabul etti.

Programda konuşan Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı: “Dünyada her alanda büyük değişimlerin yaşandığı, çok doğal olarak da bunların devletler arasındaki ilişkilere, uluslararası ilişkilere birebir yansıdığı bir dönemden geçiyoruz. Belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Her şeyin çok hızlı değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla bu dönemi iyi anlamak, bunun gereklerine karşı tedbirlerimizi iyi geliştirmek ve Türkiye olarak bir bölgesel güç ve küresel aktör olma iddiasındaki bir ülke olarak tedbirlerimizi ona göre almak mecburiyetindeyiz.

Hiç şüphesiz dünyayı yönettiğini zannettiğimiz kuralların da bir bir her birisinin aşındığı hatta kağıt üzerinde çok güzel sözler olarak durmakla birlikte fiili hayatta hiçbir etkilerinin olmadığını da müşahede ediyoruz. Bunun yanında dünyadaki düzeni tanımlamak bakımından farklı süreçlerin eş zamanlı olarak ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Tek kutuplu dünya sisteminin sona ermesiyle birlikte çok kutupluluk bütün unsurlarıyla birlikte gelişmeye başlıyor ama bunun yanında hem küreselleşme hem bölgeselleşme eğilimlerinin fevkalade ciddi bir şekilde eş zamanlı ve yan yana yürüdüğünü görüyoruz. Bütün bunların hepsinin diplomaside de farklı alanlarda güçlü bir şekilde mücadele etmeyi gerektirdiği aşikardır.

Düne göre alışık olmadığımız yeni durumların, yeni çelişkilerin, yeni çatışmaların, yeni gerilimlerin olduğu ama aynı zamanda yeni fırsatların da ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Biz insanoğlu olarak yaşadığımız dönemi adlandırmayı, tanımlamayı severiz. Uzay çağı, sanayi toplum vesaire gibi tanımlarla geçmiş dönemde yaşanan gelişmeleri tanımladık. Herhalde bu dönemi tanımlamak gerekirse, yeni bir eşikte olduğumuz aşikardır. Bu yeni eşik, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına doğru gidiyor mu gitmiyor mu bilmiyoruz. Ama bu yeni eşiği eğer tanımlamak gerekirse ‘yeni zamanların eşiği’ olarak tanımlanabilir. Önümüze yeni, belirgin ve ilginç zamanların gelmekte olduğu, geldiği aşikardır. Dolayısıyla bizim de Türkiye olarak bütün bu süreçlerdeki devasa geniş bir alana yayılmış bu gelişmeleri yakinen takip etmek ve buna göre hareket etmek mecburiyetimiz vardır.

Çok şükür Türk dış politikası olarak özellikle son yıllarda fevkalade etkin ve ciddi atılımlar içerisinde olduğumuzu hepimiz iftiharla izliyoruz. Türk dış politikası öncelikle ilkeli ve kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Hele hele böyle bir dünyada, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışıyla günü günü gün ederek dış politikayı kurmak mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve Türkiye olarak buna göre hareket ediyoruz.

Bölgemizdeki sorunların hepsinin çözülebilmesi için barış, istikrar ve güven perspektifini fevkalade güçlü bir şekilde koruyor ve çevremizdeki ülkelere de telkin ediyoruz. Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta Türkiye’nin takındığı tutum, Kafkaslar’daki gerilimlerde ortaya koymuş olduğu tavır, Gazze’de ateşkesin sağlanması ve İsrail’in saldırganlıklarının durdurulması konusunda ortaya koyduğu tavır tam da bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir. Bu anlayışla dış politikamızı fevkalade güçlü bir şekilde kurgulamaya çalışıyoruz. Bu anlayışın bölgeye ve insanlığa sağlayacağı en önemli hususiyetlerden birisi normalleşmenin temin edilmesi ve normalleşme ile birlikte bölge halklarının da yakınlaşmasının sağlanmasıdır. Bütün bunları yaparken de prensipli müzakereler ilkesinden asla ayrılmadığımızı görüyoruz.

Türk dış politikasının bir diğer özelliği insani diplomasidir. Bu insani diplomasi vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafındaki ihtiyaç sahibi olan insanlara en kısa sürede ve en etkin şekilde ulaşabilmeyi başarıyoruz, bunun için gayret sarf ediyoruz. Başta Filistin, mazlum ve mağdur Filistin halkı, Gazze halkı olmak üzere, başta mazlum ve mağdur Afrika halkları olmak üzere bu insanlara insani bakımdan her türlü desteği sağlamak için diplomasimizi en etkin şekilde kullanmaya gayret ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye bugün dünyada lider diplomasisini en iyi şekilde uygulayan birkaç ülkeden birisidir. Liderin üzerinden, liderin güçlü liderlik vasıfları ve karakteri üzerinden birçok zor meselenin nasıl çözüldüğünü hepimiz biliyoruz, sizler de yakinen muhatapları olarak şahitlerisiniz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçte en önemli dış politika artılarından birisinin de lider diplomasisi, güçlü lider diplomasisi olduğunun altını çizmek isterim.

Türkiye’nin dış politikadaki bir başka özelliği ise çok taraflı ve etkin bir diplomasi icra etmiş olmasıdır. Artık Türkiye’nin herhangi bir bölgenin, herhangi bir ülkenin kuyruğuna takılıp herhangi bir paktın peyki olarak durması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin yönü her zaman söylediğimiz gibi ne doğuya dönük ne sadece Batı’ya dönüktür. Türkiye ne şu tarafın uydusu ne bu tarafın yörüngesinde bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin, ısrarla vurguladığımız gibi, bir tek ekseni vardır, o da Türkiye eksenidir.

“Meşruiyetimizi dış politikada da milletin iradesinden alırız”

Türk dış politikası iddialıdır, kararlıdır ve tutarlıdır. Bu bölgede, bu coğrafyada, bu zaman diliminde Türkiye’ye iddiasız olmak yakışmaz. Dahasını söyleyeyim; iddiasız olan bir Türkiye de bu coğrafyada ayakta duramaz. Dolayısıyla bu temel ilkelerde iddiamızı, kararlılığımızı ve ölçülü bir şekilde sürdürdüğümüz dış politika faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Hiç şüphesiz bunları yerine getirirken dört temel ilke de bizim pusulamız olacaktır. Bunlardan birisi tutarlılık. Zikzak çizmeyen, bir o tarafa bir o bu tarafa dönmeyen, sözünü güçlü bir şekilde söyleyen, bu sözü de gücüyle, hem yumuşak gücüyle hem de sert gücüyle tahkim eden bir Türkiye olmak mecburiyetindeyiz. İkincisi meşruiyettir. Meşruiyet olmayan bir sözün ne kadar güçlü olursa olsun karşılığı yoktur. Bizim anladığımız sözümüzün meşruiyetinin arkasındaki en büyük güç ise bizatihi milletin iradesidir. Biz meşruiyetimizi sadece iç politikada değil, dış politikada da meşruiyetimizi milletin iradesinden alır, milli iradeden alır, milletin gücünden alırız.

Bizim bu istikamette yürürken pusulamızın üçüncü özelliklerinden birisi ise vicdandır. Bu tür konular devlet yönetimleri, dış politika ülkeler arasındaki ilişkiler sadece matematik denklemlerden ibaret değildir. Mutlaka ve mutlaka vicdanı işin orta yerine koymak ve vicdanı da pusulamızın önemli unsurlarından biri haline getirmek zorundayız. Aksi takdirde bugün dünyada çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi vicdansızların elinde koskoca dünya zıvanadan çıkar ve kendi özelliklerini kaybeder, insani özelliklerini kaybeder. Bu vicdan pusulamız dolayısıyla bugün Türkiye özellikle Gazze diplomasisi çerçevesinde insanlık cephesinin öncüsü olmuştur.

Hiç şüphesiz pusulamızın dördüncü önemli unsuru ise zamandır, zamanın ruhudur. Zamanın ruhuna uygun olmayan fikirler ne kadar güçlü şekilde telaffuz edilirse edilsin bunların başarıya ulaşması mümkün değildir. Biz de zamanın çok hızlı aktığını biliyoruz. İşlerin çok hızlı geliştiğini biliyoruz. Ama burada hem sakin, aklı başında işlerimizi yürüteceğiz hem de işlerimizi en hızlı şekilde yapacağız. Sakin olmakla hızlı olmak birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı iki temel unsurdur. Bu çerçevede, bu ilkeler çerçevesinde dış politikamızı sürdürdüğümüz müddetçe bugün bizim için çok ileride gibi görülen birçok hususun da yakın dönemde gerçekleştiğine bizzat şahit olacağız. Türkiye, bütün bu özellikleriyle ve bunları hayata geçirme kararlılığıyla bir bölgesel güç olma ve küresel aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Parlamenter diplomasiyi dünyada en iyi kullanan ülkelerden birisiyiz. TBMM’de, buradan aşağı yukarı görüyorum, her masada dış ilişkilerle ilgili bir komisyon başkanı arkadaşımız oturuyor. Bir taraftan Dış Komisyonlarımız, bir taraftan Dostluk Gruplarımız, bir taraftan Meclis Başkanlığımız olarak dünyanın her yerinde böyle hemen hemen her hafta birçok yerde arkadaşlarımız ikili ya da çok taraflı temaslarını gerçekleştiriyor, Türkiye’nin tezlerini dünyanın en ücra noktasına kadar anlatıyor ve özellikle oralarda kurdukları ilişkilerle birlikte büyük bir dostluk köprülerini dünyanın en uzak noktalarıyla aramızda oluşturuyor.

Bu bölgede Türkiye’nin güçlü bir şekilde ayakta durmaktan başka şansı yoktur. Bunu hepimiz söylüyoruz, görüyoruz ve bunu gerçekleştirmek için gayretle mücadele ediyoruz. Çünkü burası tarih boyunca, tarihçilerin ‘Bereketli hilal’ dediği coğrafyanın tam merkezidir. Tarihte bütün büyük güçlerin gelip hakim olmak istediği, etkin olmak istediği bölge burasıdır. Kafkaslar’ın, Akdeniz’in, Orta Doğu’nun, Anadolu kıtasının olduğu bu merkez. Bu merkezin coğrafyası da Anadolu kıtasıdır. Dolayısıyla merkezi de burasıdır. Dolayısıyla burada ayaklarımızı çok güçlü şekilde yere basmak zorundayız.

Bu bölge üzerinde, çok uzak dönemlere gitmeye gerek yok, öyle 1.Sykes Picot’ya falan gitmeye gerek yok, son dönemlerde özellikle son 25-30 yıllık süre içerisinde bu bölgenin 2. Sykes Picot planlarıyla nasıl paramparça edilmeye çalışıldığını, nasıl etnik ve mezhebi çatışmalar ekseninde bölündüğünü, birbirlerine şimdiye kadar düşman edilememiş olan halkların düşman edilmesi için nice hain emperyal planların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Bu çerçevede aradaki husumetin kalıcı hale getirilmesi için ellerine silah verdikleri vekil unsurlar vasıtasıyla halkların arasına düşmanlık kurmak için neler yaptıklarını gayet iyi biliyoruz.

Bu süreçlerde en büyük bedel ödemiş ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Cumhuriyetimizin 102’nci yılındayız. Bu 102 yılın 50 yılı terörle geçmiş olan bir ülkeyiz. Neredeyse cumhuriyetimizin tarihinin yarısı terör belasıyla uğraşmış olan bir ülkeyiz. On binlerce insanımız ölmüş. Binlerce güvenlik kuvvetimiz şehit olmuş. Aynı şekilde bu ülkenin muazzam kaynakları terörle mücadele ya da terörün açtığı zararlar dolayısıyla kaybedilmiş. 2013 yılında bizzat bizim yaptığımız bir araştırmada o günkü rakamlarla terörün alternatif maliyetleri ile birlikte toplam Türkiye’ye verdiği zarar 1,3 trilyon dolardı. Herhalde bu rakam güncellenirse en az bunun iki katı olduğu aşikardır.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgede sözünü güçlendirmek ve dünyada etkin bir ülke olmak için bu terör meselesini artık geride bırakması, tarihin tozlu raflarına bırakması lazım. Bunun için başında itibaren söylediğimiz, iç kaleyi tahkim etmeden dışarıdan gelecek olan saldırılara karşı ayakta duramayız. Türkiye’nin iç kaleyi tahkim etmek amacıyla başlatmış olduğu Terörsüz Türkiye süreci çok şükür kısa bir süre içerisinde önemli bir noktaya gelmiştir. Ümit ediyoruz ki en kısa sürede örgütün içeride ve dışarıda bütün bileşenleriyle birlikte silah bırakma çağrısına uyarak, kendisini fesih sürecinin tamamlanmasıyla birlikte artık bu meselenin tamamen ortadan kalkacağı aşikardır.

Terörsüz Türkiye’nin aynı zamanda bir terörsüz bölge olduğuna da inanıyor ve böyle olması için de gayret sarf ediyoruz. Terörsüz Türkiye’nin sağlanması, Suriye’de terörün bitmesi, Irak’ta terörün bitmesi, Lübnan’da terörün bitmesi, bölge ülkelerine gerçekten huzur ve güvenliğin gelmesi anlamına gelecektir. Bunun için bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kurumları, istihbarat birimleri, terör örgütü ile bir şekilde bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili süreci yönetirken diğer yandan da Türkiye’de ilk sefer şimdiye kadar rahmetli Demirel zamanında, Özal zamanında, rahmetli Erbakan zamanında ve çeşitli kereler örgütün bitirilmesi, PKK’nın bitirilmesiyle ilgili işler yapılmış ama maalesef terörün bitmesini istemeyen odakların çabalarıyla bütün bu süreçler akim kalmıştı.

Son dönemde, AK Parti iktidarları döneminde 2013 yılında da bu süreç belli bir olgunluğa gelmiş, o dönemki başta FETÖ unsurları olmak üzere birtakım unsurlar tarafından o süreç heba edilmişti. Şimdi inşallah öyle olmayacak. Bir kere kararlılıkla bu süreç sürdürülüyor ve ilk sefer geçmiş dönemden farklı olarak siyaset yani, milli irade bizatihi bu meseleyi gözetlemek ve yönetmek için bir kararlılık oluşturdu.

Bu salonda Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun toplantılarını gerçekleştirdik. 12 partinin 11’i Komisyon’a başlangıçta üye verdi ve fevkalade büyük bir demokratik olgunlukla, hiç kimse birbirine üst perdeden konuşmadan, hiç kimse kendi tezini diğerlerinin üzerinde baskın tez haline getirmek için gayret etmeden bu süre içerisinde çok nezih, çok demokratik bir tartışma ortamıyla süreç 19 toplantıyla belli bir noktaya geldi. Burada toplumun, bu meselenin çözülmesine ilişkin fikri olan bütün kesimleri birbirleriyle taban tabana zıt fikirlere sahip olmasına rağmen geldiler, burada konuştular.

Şehit aileleriyle başladık. Bu süreçten zarar görmüş olan ailelerin temsilcileri geldi, gazilerimiz geldi. Üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütleri, toplumun bütün kesimleri, barolar, iş dünyası ile ilgili kuruluşlar, sendikalar, herkes geldi görüşlerini söyledi. Çatışma çözümleri üzerine çalışmış olan öğretim üyesi arkadaşlarımız dünya deneyimlerini burada paylaştılar ve muazzam bir müktesebat oluştu. Bunun sonucunda da inşallah şu geldiğimiz noktada, partiler bugün yarın artık son olarak bize raporlarını verecekler ve en sonunda Komisyon, bu çalışmalarının sonucunu nihai bir raporla, yine ümit ederim ki ittifakla aldığı bir kararla Türkiye kamuoyuyla paylaşacaktır.

Bu siyasi çabanın ilk sefer olduğunu, Türkiye deneyimi bakımından, dünya deneyimleri ile kıyasladığımız zaman da çatışma çözümlerinde başka ülke örneklerinde 8-10 yılda gelinen noktaya, Türkiye’nin 6-7 ay gibi kısa bir süre içerisinde gelmesi ise fevkalade önemlidir. Ümit ediyorum, bu demokratik olgunluk düzeyi yüksek tartışmaların sonucunda Türkiye demokrasisi bakımından da önemli bir tecrübeyi Türk demokrasi tarihine kazandırmış olacağız. Partiler bir araya gelebilir, taban tabana zıt fikirleri olabilir ama memleketin ortak meselesinde ortak istikamette fikirlerini ortaya koyarlar ve çözüme ulaşmak için gayret sarf ederler.

İnşallah, iftiharla söylerim ki, bu sonuç başarıyla biterse, ki öyle olacak, bu modeli ‘Türkiye Modeli’ olarak çatışma çözümleri konusunda dünyaya örnek olacak bir model olarak dünyanın birçok siyasal bilgiler fakültesinde, uluslararası ilişkiler ile ilgili eğitim veren yerlerde bunun okutulacağına inanıyorum. İnşallah bu süreç başarıyla sona erdirilecektir. Hep söylediğim bir şeyi söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Bu sefer biz kazanacağız. Bu sefer Türkiye kazanacak. Bu sefer emperyalistler, onların oyuncakları bunu kazanamayacak. Ne olursa olsun inşallah Türkiye kazanacak, milletimiz kazanacak ve terörü ilanihaye Türkiye’nin gündeminden kaldıracağız.”

Paylaşın

Hatimoğulları: Tekçi Ve Irkçı Anlayışlara Asla Pabuç Bırakmayacağız

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili birçok tartışma ve manipülasyon var. Bu manipülasyonu yapan, süreci karşıtlaştıran, şiddetten ve savaştan beslenen kesimlere buradan bir kez daha yanıtımızı veriyoruz: Şu anda anayasa Türkiye’nin gündeminde olan bir konu değildir” dedi ve ekledi:

“Şu anda bizim bir yol temizliğine ihtiyacımız vardır. Yol temizliğinden kastettiğimiz de barış ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılmasıdır. Bu ülkenin bölüneceğini, bu ülkenin tekçi ve ırkçı anlayışının devam etmesi gerektiğini söyleyen zihniyetleri buradan mahkum ediyoruz. Onlara asla pabuç bırakmayacağız. Bu topraklarda barış kazanacak, demokrasi kazanacak, halk kazanacak.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Mersin İl Örgütü tarafından düzenlenen dayanışma yemeğinde konuştu. Hatimoğulları, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’taki çağrısının önemine işarete ederek, içinde bulunan sürecin tarihi olduğunu ifade ederek şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye’de Kürt halkına ve bütün halklara, Türkiye’deki bütün ezilen ve sömürülenlere bir çağrı olarak vücut buldu, karşılık buldu. Ve bu çağrıyla birlikte, PKK bir dizi tarihi adım attı. Türkiye’de barışın gerçek anlamda inşa edilmesi için, Kürt halkının haklarının kazanılması için, artık elli seneyi bulan savaş ve çatışma sürecinin başka bir evreye, yani daha siyasi, hukuki ve yasal bir düzleme kavuşabilmesini güçlendirmek ve sağlamak için son derece tarihi adımlar attı. Meclis’te bir komisyon kuruldu ve Meclis’teki bu komisyon, Türkiye’deki yurttaşlarımızın yüzde doksan beşini temsil eden zengin bir birliktelikle oluşturuldu. Bunun yetmeyeceğini hepimiz biliyoruz.

Bizler parti olarak raporumuzu en erken veren siyasi parti olduk. Bu topraklarda bütün ezilenlerin, sömürülenlerin, aynı zamanda büyük bir mücadele tarihine sahip olan bir fikir ve anlayışla raporumuzu hazırladık, sunduk. Bu rapor sadece bir kağıttan oluşmuş ve üzerinde basitçe cümlelerin yazıldığı bir rapor değil. Bu rapor, yüz yıllık Türk sorununun hem Türkiye’de hem bölgede çözüm reçetesini sunan bir rapordur. Yasa yapma sürecinin başlamasını bekliyoruz. Türkiye’de mevcut olan yasaların dahi uygulanmadığı, Anayasanın kurallarının çiğnendiği, ayaklar altına alındığı bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir süreçte, silahsızlanmanın hızlanmasını sağlayacak olan özel bir yasanın çıkarılmasını bekliyoruz.

Bir yandan barışın bu topraklarda toplumsallaşmasını sağlamak için çalışmalarımızı devam ettirirken, bir yandan da ülkede derinleşen işsizlik, açlık, yoksulluk, geçinememe ve barınamama sorununu temel meselelerimizden biri olarak görüyoruz. Türkiye’de elli milyona yakın yurttaşımız açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Asgari ücretin belirlenmesiyle ilgili görüşmeler devam ediyor. Masada işveren var, masada devlet var ama masada işçiler yok. Bizler evimizde kaynayamayan tencereyi, çocuklarımızın beslenme çantasına bir süt, bir paket süt, bir su koyamayan sayısız milyonlarca yurttaşımızın yaşadıklarını biliyoruz. İnsanlar bu topraklarda açlığa, yoksulluğa mahkum edildi.

Özellikle barışa sahip çıkacak olan en önemli kesimler, bu ülkede yaşayan işsizler, yoksullar, barınamayanlar, geçinemeyenler, emekliler, kirasını ödeyemeyenler, engelliler, doğa ve insan hakları savunucularıdır. İnsanlar iş istiyor, emek istiyor. İnsanca, onurlu bir şekilde yaşayabileceği bir ücret istiyor. Silahların kalıcı bir şekilde susmasını istiyor. Ama aynı zamanda bu ülkede demokrasinin bütün örüntülerinin toplumun içinden filizlenerek büyümesini, zuhur etmesini ve bizleri birleştirmesini istiyor. Halkların eşit kardeşliğini istiyor. Büyük kardeşin küçük kardeşe hükmettiği bir ilişki kardeşlik hukuku değildir.

Bu topraklarda yaşayan 72 milletten yurttaşımız birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde neden olmasın? Herkes kendi diliyle, ana diliyle konuşacak; ana diliyle eğitim görecek; kendi inancıyla ibadet edecek; kimsenin kimsenin üzerinde tahakkümü olmayacak. İşte biz böylesi bir demokratik seviyenin hukuki bir sürece kavuşmasını istiyoruz. Bütün farklılıklarımızla Akdeniz Belediyesi’ni yerel seçimlerden kazanmış olan bizler olduk. Partimizin Akdeniz’deki başarısı, Türkiye’deki başarılara genel bir örnektir. Çünkü farklılıklarımızla kazandık. Kayyımcı anlayış ve kayyımcı zihniyet belediyemize kayyım atadı, belediye eş başkanlarımızı tutukladılar. Belediye eş başkanlarımız şuan aramızda. Yine beraberiz, yine mücadeledeyiz.

“Kayyımlar görevden el çektirilmeli…”

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde kayyımcı rejimin tamamen ortadan kalkması lazım. Kayyım atanmış bütün belediyelerden kayyımlar geri çekilmeli, belediye başkanları ve belediye eş başkanları görevlerine iade edilmelidir. Yine aynı şekilde Adana Büyükşehir Belediye Başkanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da aralarında olduğu CHP’li belediye başkanlarına yönelik gerçekleştirilen operasyonları asla kabul etmiyoruz. Bu operasyonların siyasi saiklerle yapıldığını biliyoruz. Seçme ve seçilme hakkımızı elimizden alamazsınız. O yüzden bir kez daha diyoruz ki bütün seçilmişler görevlerine iade edilmelidir. Muhalefetin üzerindeki yargı baskısı acilen son bulmalıdır. Kayyımlar görevden el çektirilmeli ve seçilmiş, yani halkın iradesi, yönetimlerin başına geri gelmelidir. Halk kendi iradesini istiyor.

Hasta tutsaklarla ilgili yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Hasta mahpuslar bu toplumun vicdanını kanatan, yaralayan, sızlatan en büyük insan hakkı ihlallerinden biridir. O yüzden hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalıdır. Birçok cezaevinde gözlem kurulları hala infaz yakıyor. Bunu kabul etmek mümkün değildir. İnfaz yakılmasına derhal son verilmelidir. AİHM ve AYM kararları hayata geçirilmiyor. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Mersin’in, Çukurova’nın topraklarından sevgili Figen Yüksekdağ’a, sevgili Selahattin Demirtaş’a ve Leyla Güven şahsında bütün mahpuslara buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyorum. Anayasanın ilk dört maddesi ile ilgili birçok tartışma ve manipülasyon var.

Bu manipülasyonu yapan, süreci karşıtlaştıran, şiddetten ve savaştan beslenen kesimlere buradan bir kez daha yanıtımızı veriyoruz: Şu anda anayasa, Türkiye’nin gündeminde olan bir konu değildir. Şu anda bizim bir yol temizliğine ihtiyacımız vardır. Yol temizliğini yaparken bahsettiğimiz barış ve demokratik entegrasyon yasaları öncelikle çıkarılmalıdır. ‘Bu ülkenin bölüneceğini, bu ülkenin tekçi ve ırkçı anlayışının devam etmesi’ gerektiğini söyleyen zihniyetleri buradan mahkum ediyoruz. Onlara asla pabuç bırakmayacağız. Bu topraklarda barış kazanacak, demokrasi kazanacak, halk kazanacak.

Barış süreci kadınlar olmadan olmaz. Kadınlar barış masasının asli özneleridir. Demokratik toplumun inşa edicileridir. Bizler bunun için bugüne kadar, tarih boyunca erkek egemen anlayışa karşı beş bin yılı aşkın bir süredir kadın hareketi örgütleniyor ve mücadele veriyor. Çatışmalara, kadın cinayetlerine, erkek şiddetine, devlet şiddetine, militarizme her yerde karşı çıktık, her yerde karşı çıkmaya devam edeceğiz. Rojava’da direnen kadınları sizlerin huzurunda bir kez daha selamlıyorum. Ortadoğu feodalizmin ve siyasallaştırılmak istenen İslam’ın ağır etkisi altında, kadınlar üzerindeki baskıların ne kadar arttığını hepimiz biliyoruz.

IŞİD zihniyetinin Türkiye’de de, Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da, Orta Doğu’nun tamamında da kadınları ezen bir zihniyetle bu toprakları yönetmeye çalıştığını biliyoruz. Kadınların Rojava’da oluşturmuş olduğu hukuk, demokratik, kadın özgürlükçü. Bütün farklı halkların eşit temsiliyetini savunan demokratik bir Suriye’nin inşasında kadınların ne kadar büyük bir rol üstlendiğinin hepimiz farkındayız. Aynı rolü bizler de Türkiye’de, demokratik bir Türkiye için, demokratik bir Cumhuriyetin inşası için, barışın inşası için kadınlar olarak üstleniyoruz. Emek veriyoruz, daha da emek vermeye devam edeceğiz.”

Paylaşın

7 Vekile Ait Dokunulmazlık Fezlekeleri Meclis’te: Özgür Özel…

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de aralarında bulunduğu yedi milletvekiline ait on dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin fezlekeler, TBMM’ye ulaştı. Özel’in üç fezlekesi bulunuyor.

Haber Merkezi / Meclis Başkanlığı’nca, komisyona, “Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi” sunulan 7 milletvekilinin isimleri şu şekilde:

CHP Genel Başkanı ve Manisa Milletvekili Özgür Özel, CHP İstanbul Milletvekili Cemal Enginyurt, İYİ Parti Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban, CHP Edirne Milletvekili Ahmet Baran Yazgan, CHP Grup Başkanvekili ve Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, İYİ Parti Muğla Milletvekili Metin Ergun, CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz.

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

Paylaşın

DEM Parti İmralı Heyeti’nden Devlet Bahçeli’ye “Süreç” Ziyareti

MHP Lideri Devlet Bahçeli’yi ziyaret eden DEM Parti İmralı Heyeti’nde yer alan Pervin Buldan, “İkinci aşamaya geçtiğimizi söylemek gerekiyor. İkinci aşamada yasal zemin gerekli” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) ziyaret etti. DEM Parti Milletvekilleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Asrın Hukuk Bürosu avukatı Faik Özgür Erol’un bulunduğu İmralı Heyeti’ni Devlet Bahçeli kapıda karşıladı.

Görüşme sonrası açıklama yapan Buldan, sürecin geldiği aşamaları konuştuklarını ve bundan sonra yapılması gerekenlerle ilgili görüş alışverişinde bulunduklarını söyledi. Buldan, “İkinci aşamaya geçtiğimizi söylemek gerekiyor. Yeni bir aşamada ilerlemek gerekiyor. İkinci aşamada yasal zemin gerekli” dedi ve ekledi: “Bu yasal düzenleme elbette bir barış yasası olmalıdır.”

MHP Lideri Devlet Bahçeli de “Pervin Hanım her konuyu açıklıkla ifade ettiler. Her cümlesine imzamı atıyorum” diye konuştu.

Paylaşın

İmamoğlu’nun “Bilirkişi” Davası 30 Mart’a Ertelendi

Hakkında 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası ve siyasi yasak talep edilen İmamoğlu’nun “bilirkişi” davası 30 Mart Pazartesi gününe erteledi. Davanın 2. duruşması 26 Eylül’de yapılmıştı.

Haber Merkezi / Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, “yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamalarıyla açılan davanın üçüncü duruşması yapıldı.

Salona duruşmayı izleyenlerin alkışları eşliğinde getirilen İmamoğlu, TSİ 10:09’da kürsüye gelerek savunmasına başladı. Yaklaşık 1 saat 25 dakika konuşan İmamoğlu’nun savunması sırasında izleyiciler, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını alkışladı.

İmamoğlu savunmasında, “Bu işi organize edenlere sesleniyorum. En büyük duruşma salonu yapılıyor. Görüyorum ki inşaatı başlamış. Boynunuza asacağınız o kara leke madalyonu, hayırlı uğurlu olsun. Ey iktidar, 64 yıl sonra aynı ayıbı, aynı utancı tekrar ediyorsunuz. Bu zihniyet, bu ülkeye Silivri’de Yassıada’yı kuruyor, hayırlı uğurlu olsun. Tarihe kara bir leke olarak geçtiniz” diye konuştu.

Savunmasında davanın siyasiliğini eleştiren İmamoğlu, “Hakikati söyleme cesaretini yargılıyorsunuz. Bir cümlem, bir teşebbüsüm değil; çürümüş düzeni söylememdir. Bu kötülükleri söylemek ne zamandır ihanet sayılıyor. Asıl teşebbüs, milleti etkisiz bırakmayı teşebbüstür. Siyaseti kelepçelemeye teşebbüstür. Bana diyorsunuz ki ‘Yanlış yapanı anlatamazsın’. Bunu bana kim söyleyebilir? Hiçbir yurttaşa kimsenin söyleme hakkı yok” dedi ve şu ifadeleri kullandı:

“Benim sustuğum gün bu ülke konuşamaz hâle gelir. O yüzden susmuyorum. Doğruları söylemeye, hak, hukuk mücadelesini büyütmeye devam edeceğim. Hiçbir fert de durmasın.”

Davanın arka planı

Davanın merkezinde, İmamoğlu’nun 27 Ocak’ta Saraçhane’de yaptığı “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısında kullandığı ifadeler yer alıyor. Söz konusu toplantıda, bazı belediyelerle ilgili soruşturmalarda bilirkişi olarak görev alan bir kişinin, daha önce sahte bilirkişi raporu düzenlemekten yargılandığını öne süren İmamoğlu, “Savcılar herhalde biliyordur bunu” demişti.

Bu açıklamanın ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hızla harekete geçerek İmamoğlu hakkında soruşturma başlatmıştı. Aynı hafta, söz konusu bilirkişiyle yapılan bir telefon görüşmesini ekrana taşıyan Halk TV yöneticisi Suat Toktaş da tutuklanmış, hakkında “Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kayda Alınması” ve “Bilirkişiyi Etkilemeye Teşebbüs” suçlamalarıyla soruşturma başlatılmıştı.

İmamoğlu hakkında hangi dava ve soruşturmalar var?

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı iken Ekrem İmamoğlu 19 Mart sabahı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “yolsuzluk” ve “terör” suçlarından başlattığı iki ayrı soruşturma kapsamında gözaltına alındı. 23 Mart’ta “yolsuzluk” soruşturmasından tutuklandı ve görevden uzaklaştırıldı.

Ekrem İmamoğlu hakkında, “terör” soruşturması kapsamında verdiği ifadesinde iki savcıya yönelik sözleri nedeniyle yeni bir soruşturma açıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İmamoğlu’nun “terör” soruşturması için 23 Mart’ta verdiği ifadesinde Terör Suçları Soruşturma Bürosu’nda görevli olan iki Cumhuriyet Savcısı hakkındaki sözleri nedeniyle “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret” suçundan 13 Mayıs’ta soruşturma başlatıldığını açıkladı.

“Terör soruşturması”, 31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde gündeme gelen “kent uzlaşısına” dayanıyor. İmamoğlu’nun siyasi kariyeri açısından en kritik süreçlerden bir diğeri de kamuoyunda “ahmak davası” olarak bilinen dava.

Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerde İBB Başkanı seçildi. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İBB Başkanlığı seçimini iptal etmesinin ardından 23 Haziran 2019’da yinelenen seçimi İmamoğlu bu kez 806 bin oy farkla kazandı.

İmamoğlu, aynı yıl Ekim ayında Fransa’nın Strasbourg kentinde seçimlerin iptal edilmesini eleştiren sözleri sonrası dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile polemiğe girdi. İmamoğlu hakkında “YSK üyelerine hakaret ettiği” iddiasıyla iki yıl sonra 28 Mayıs 2021’de dava açıldı.

İmamoğlu, İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada 14 Aralık 2022’de 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı ve kendisine Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 53’üncü maddesi uyarınca hakkında “siyasi yasak” hükmü uygulandı. Karar istinafa taşındı; dosyada henüz bir karar verilmedi.

Belediyelere yönelik soruşturmaların hızlandığı tarihlerde İmamoğlu’nun İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek hakkında söylediği sözler de dava konusu oldu.

İmamoğlu, geçmişte Adalet Bakanı Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Gürlek’in bu sebeple tarafsız olamayacağını söyleyerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalarının siyasi nitelikte olduğunu iddia etmişti.

İmamoğlu’nun bu yorumları nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma 20 Ocak 2025’te kabul edildi.

“Tehdit ve terörle mücadelede görev alan kişileri hedef göstermek” suçlamalarıyla yargılanacak olan İmamoğlu’nun 7 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılması, kamu görevinden menedilmesi, seçme ve seçilme ehliyetinden yoksun bırakılması talep ediliyor. Dava 11 Nisan’da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

İmamoğlu’nun diplomasının iptaline giden süreçte açılan soruşturma 1990 yılında Kuzey Kıbrıs’taki Girne Amerikan Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi’ne yaptığı yatay geçişin usulsüz olduğu ve üniversite diplomasının geçersiz olduğu iddialarıyla 22 Şubat’ta açıldı.

İmamoğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında “resmi belgede sahtecilikle” suçlandı.

İBB Başkanı İmamoğlu CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek amacıyla 23 Mart’ta yapılan ön seçimlere katılmak için 21 Şubat’ta adaylık başvurusunda bulunmuştu. İstanbul Üniversitesi 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal etti.

2023 yılında İmamoğlu hakkında Beylikdüzü Belediye Başkanlığı yaptığı 2015 yılında düzenlenen bir ihale ile ilgili de dava açıldı. İmamoğlu hakkında bir diğer dava 25 Ekim 2022 tarihinde yaptığı konuşmada Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı hakkındaki sözleri nedeniyle açıldı.

İmamoğlu ile ilgili İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen etkinliklerde yapılan harcamalar sebebiyle “görevi kötüye kullanma” suçlaması ile de bir soruşturma açıldı. Soruşturma henüz davaya dönüşmedi.

Paylaşın