ABD Kongresi’nden Başkan Biden’a Türkiye Ve F-16 Çağrısı

ABD’de 29 Demokrat ve Cumhuriyetçi senatör Başkan Joe Biden’a yazdıkları mektupta, iki İskandinav ülkesinin İsveç ve Finlandiya’nın Türkiye’nin öne sürdüğü şartları yerine getirmek için “tam ve iyi niyetli çaba” içinde olduklarını yazdı.

Senatörler, “NATO’ya katılım protokolleri Türkiye tarafından onaylandıktan sonra Kongre, F-16 savaş uçaklarının satışını değerlendirebilir. Ancak bunu yapmada başarısızlık, bekleyen bu satışın sorgulanmasına neden olur” dediler.

Kongre bu mektupla ilk kez Türkiye’ye F-16 satışını iki İskandinav ülkesinin NATO’ya katılımıyla doğrudan ve açıkça ilişkilendirmiş oldu.

ABD’de her iki siyasi partiden senatörler, Başkan Biden’a mektup yazarak Türkiye’ye F-16 satışının, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokolleri onaylanana kadar geciktirilmesi çağrısında bulundu.

Türkiye ile karşılıklı fayda sağlayan güvenlik ilişkisinin, ABD’nin çıkarına olduğunu belirten senatörler, “Protokollerin onaylanmaması ya da onay için bir takvim sunulmaması, Rusya’nın Ukrayna işgalini sürdürdüğü sırada İttifak’ın birliğini tehdit etmektedir.” ifadelerini kullandı.

ABD Senatosu NATO Gözlemci Grubu’nun Eş Başkanları olan Demokrat Senatör Jeanne Shaheen ve Cumhuriyetçi Thom Tillis, Başkan Biden’a gönderdikleri mektupta, Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik protokollerini onaylamakta gecikmesine ilişkin endişelerini ifade etti.

“İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üye olmaları ittifakı daha da güçlendirecek”

Senatörler mektupta, NATO protokolleri onaylanana kadar Kongre’nin, Türkiye’ye F-16 savaş uçağı satışının değerlendirmeye başlamaması gerektiği görüşünü dile getirdi. Senatörler, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üye olmalarının Rusya’nın Ukrayna işgalini sürdürdüğü sırada ittifakı daha da güçlendireceğini vurguladı.

ABD’li senatörler “Türkiye ile verimli ve karşılıklı fayda sağlayan bir güvenlik ilişkisi ABD’nin çıkarınadır. Hükümetin İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokollerini onaylamasını bekliyoruz. Protokollerin onaylanmaması ya da onay için bir takvim sunulmaması, Rusya’nın Ukrayna işgalini sürdürdüğü sırada İttifak’ın birliğini tehdit etmektedir.” ifadelerini kullandı.

Ukrayna’nın işgali karşısında NATO’nun güçlü bir tavır gösterdiğinin altını çizen senatörler, “Putin Ukrayna’yı işgal ettiğinde transatlantik ittifakın parçalanmasını umuyordu ancak ABD ve müttefikleri daha önce benzeri görülmemiş bir birlik ve güç sergiledi” diye yazdı.

ABD’li senatörler Başkan Biden’a ABD’nin Türkiye Büyükelçisi, ABD’nin NATO temsilciliği, İsveç ve Finlandiya dahil olmak üzere müttefiklerle diyalogu sürdürmesi ve Türkiye’nin de transatlantik birliğin desteklenmesi için hızla harekete geçmeye teşvik edilmesi çağrısında bulundu.

“İsveç ve Finlandiya iyi niyetle çaba gösterdi”

Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dile getirmesi üzerine Madrid’de düzenlenen NATO Zirvesi sırasında, üçlü mutabakat zaptı imzalandığını hatırlatan senatörler, “O zamandan bu yana İsveç ve Finlandiya, uluslararası terörizm ve İsveç ve Finlandiya’nın yanı sıra ABD ile AB’nin terör örgütü listesinde bulunan PKK ile mücadeleye yönelik çabaların artırılması dahil, anlaşmada gündeme getirilen kaygıları gidermek üzere çalıştı” diye yazdı.

İsveç ve Finlandiya’nın silah ihracatına ilişkin düzenlemeleri gözden geçirmek üzere süreç başlattığını belirten senatörler, İsveç’in son dönemde savunma endüstrisinden Türkiye’ye askeri ekipman gönderilmesi için ilk ihracat lisanslarından birini verdiğine de dikkat çekti. Finlandiya’nın da benzer şekilde ihracat lisansı vermeyi değerlendirdiği belirtildi.

Senatörler İsveç ve Finlandiya’nın Türkiye’nin talep ettiği koşulları yerine getirmek için iyi niyetli çaba göstermesine ve sağlanan ilerlemeye rağmen, Türkiye’nin protokolleri onaylamadığını ve protokollerin onayının değerlendirilmesi konusunda bir takvim vermeye yanaşmadığını belirtti.

Mektupta Türkiye’nin Rusya’nın Ukrayna işgali devam ederken değerli bir NATO müttefiki olduğunu gösterdiği; ancak Türkiye’nin bu iki ülkenin NATO üyeliklerini onaylamamasının ilişkilere gölge düşürdüğü ifade edildi.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO protokollerinin onaylanmamasının, “İttifak’ın güvenliğinin yanı sıra Avrupa ve Vladimir Putin’in tehdit etmeye devam ettiği uluslararası dünya düzeni açısından bir risk oluşturduğu” vurgulandı.

“Türkiye protokolleri onayladığında Kongre F-16 satışını değerlendirebilir”

Biden yönetiminin Türkiye’ye F-16 satışına destek vermesinin ve iki ülkenin işbirliği yaptığı güvenlik önceliklerinin desteklenmesinin, demokratik müttefiklere destek konusunda ortak bir anlayışa dayandığı dile getirildi.

Mektupta, “NATO katılım protokolleri Türkiye tarafından onaylandığında, Kongre F-16 satışını değerlendirebilir. Ancak protokollerin onaylanmaması satışın sorgulanmasına yol açacaktır” ifadeleri yer aldı.

Başkan Biden’a gönderilen mektupta her iki siyasi partiden toplam 29 senatörün imzası bulunuyor. Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Demokrat Senatör Bob Menendez’in Türkiye’ye F-16 satışına ısrarla karşı çıktığı biliniyor.

Senato Dış İlişkiler Komisyonu üyelerinden Demokrat Senatör Chris Van Hollen da Çarşamba günü Politico haber sitesine verdiği bir söyleşide, özellikle Türkiye’nin NATO’nun genişlemesi konusundaki tavrını gündeme getirerek, Türkiye’ye F-16 satılmaması gerektiği görüşünü dile getirmiş, “Bu benim şahsi görüşüm ancak Senato’da çoğunluğun hissiyatını yansıttığını düşünüyorum” demişti.

Paylaşın

İsveç Ve Finlandiya’dan NATO Üyeliği Açıklaması: Birlikte Hareket Edeceğiz

İsveç’in başkenti Stockholm’de bir araya gelen Finlandiya ve İsveç’in Başbakanları Sanna Marin ve Ulf Kristersson, NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) üyeliği sürecini birlikte yürütmeye kararlı olduklarını söylediler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Stockholm’de Kuran-ı Kerim’in yakılması ve yırtılması eylemlerinin ardından İsveç’in NATO üyeliğini desteklemeyeceklerini bildirmişti. Buna karşın Erdoğan Finlandiya’nın üyelik başvurusuna ise olumlu yaklaştıklarının sinyalini vermişti.

Finlandiya ve İsveç’in Başbakanları Sanna Marin ve Ulf Kristersson, Perşembe günü İsveç’in başkenti Stockholm’de bir araya geldi.

Görüşmelerinin ardından ortak basın toplantısı düzenleyen liderler, Türkiye’nin son dönemde İsveç’e yönelik itirazı ve Finlandiya’ya yeşil ışık yakmasına rağmen NATO üyeliği sürecini birlikte yürütmeye kararlı olduklarını söyledi.

Ocak ayında Türkiye’nin Stockholm’deki diplomatik temsilciliği önünde aşırı sağ görüşlü bir kişinin Kuran yakma eylemi, Türkiye ile İsveç arasındaki gerilimi tırmandırmış; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin İsveç’ten önce Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylayabileceğini söylemişti.

Ancak Finlandiya Başbakanı Marin, iki kuzey ülkesinin güvenliklerinin birbirlerine karşılıklı olarak bağlı olduğunu; bir ülkenin NATO üyesi olup diğerinin olmaması gibi bir durumun söz konusu olmayacağını söyledi: İsveç’in sınıftaki sorunlu çocuk gibi resmedildiği bu atmosferden, bu durumdan hoşlanmıyorum. Bence şu an durum bu değil. İki ülkenin NATO’ya birlikte olması herkesin çıkarına.

Finlandiya Başbakanı Marin ayrıca, “İsveç de NATO üyeliği için gerekli tüm şartları sağlıyor” diye ekledi.

İsveç Başbakanı Kristersson da, ülkesinin geçen yıl imzalanan mutabakata bağlı olduğunu ve buna aykırı bir adım atmadığını savundu. Kristersson, son yaşanan Kuran yakma eylemlerinin bu konuyla ilgisi olmadığını söyledi ve ekledi: Bu yola beraber çıktık ve üyelik yolculuğunu beraber sürdüreceğiz.

Türkiye’nin çekinceleri

Avrupa Birliği’nin (AB) iki İskandinav üyesi İsveç ve Finlandiya, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması üzerine geçtiğimiz yılın Mayıs ayında NATO’ya katılmak için başvurdu. NATO iki ülkeyi bünyesine almak istiyor ancak bunun için ittifak üyesi 30 ülkenin tamamının onayı gerekiyor.

Ancak Türkiye iki ülkenin NATO’ya katılmalarına çekince koymuş, bu tutumuna gerekçe olarak da iki ülkenin “teröristlerle mücadele konusunda yeterince kararlı olmamasını” göstermişti.

Son olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Stockholm’de Kuran-ı Kerim’in yakılması ve yırtılması eylemlerinin ardından İsveç’in NATO üyeliğini desteklemeyeceklerini bildirdi.

Buna karşın Erdoğan Finlandiya’nın üyelik başvurusuna ise olumlu yaklaştıklarının sinyalini verdi. Perşembe günü Fin gazetesi “Ilta-Sanomat” tarafından yayınlanan bir ankete katılanların çoğunluğu, İsveç’in başvurusunun onaylanmasının uzaması halinde Finlandiya’nın beklememesi gerektiğini savundu.

Şimdiye kadar 28 NATO ülkesi İsveç ve Finlandiya’nın başvurusuna onay verirken Türkiye ve Macaristan bu konuda henüz yeşil ışık yakmadı.

Paylaşın

Erdoğan’ın Talebi İle Demirtaş’ın “Kronometre” Yanıtına Erişim Engeli

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “2018 seçimleriyle birlikte yeni yönetim sistemine geçtik. Kronometre sıfırlandı” açıklamasına ilişkin eski HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın “Seçim akşamı halk senin kronometreni durdurunca sıfırı görürsün” yanıta erişim engeli getirildi.

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 28 Ocak’ta sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Aklınca 2018’de kronometreyi sıfırlamış, dört dönem için kendine yol yapıyor. Seçim akşamı halk senin kronometreni durdurunca sıfırı görürsün” ifadelerini kullanmıştı.

‘Kişilik haklarına haksız saldırı’

BirGün’de yer alan habere göre, Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, dün (02 Şubat 2023) yaptığı başvuruda, söz konusu haberlerde müvekkili Erdoğan’ın itibarını zedeleyici, kişilik haklarına haksız saldırıda bulunulduğunu öne sürerek erişim engeli talep etti.

Avukatın başvurusu kabul edilerek Demirtaş’ın ‘kronometre’ yanıtına erişim engeli getirildi.

Söz konusu erişim engeli kararında şunlara yer verildi:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, bir taraftan 17. maddesi ile kişinin manevi varlığının korunma ve geliştirilmesini, 20. maddesi ile özel hayatın gizliliği ve korunmasını; bir taraftan da 22. maddesinde haberleşme hürriyetini, 25. maddesinde düşünce hürriyetini, 26. maddesinde düşünceyi açklama ve yayma hürriyetini ve 28. maddesinde debasın hürriyetini düzenlenmiş, kapsam ve sınırlarını belirlenmiş ve güvence altına alınmıştır. Anayasaya uygun olarak çıkartılan (başta Türk Ceza Kanunu olmak üzere ) kanunlar ve bu arada 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yolu İle İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ile de bu hak ve hürriyetlerin somut olarak nasıl korunacağı, ihlallere karşı uygulanacak yaptırımların esas ve usulleri düzenlenmiştir. Anayasa ve 5651 sayılı Kanun’un ilgili maddelerine göre değerlendirme yapılırken özgürlüğün esas, sınırlamanın ise yasal şartların varlığına bağlı olarak istisna olduğu hususu daima dikkate alınmalıdır.

Anayasanın yukarıda sayılan maddeleri arasında kurulacak dengenin, hakların kesiştiği noktalarda hangi hakkın öncelikli olarak korunacağı hususunun her somut olay için ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu değerlendirme yapılırken, bir taraftan kişilik haklarının ve özel hayatının gizliliğinin korunması, talep edenlerin sosyal konumu, unvan, makam ve görevleri, bunlar itibarı ile kamuya karşı sorumluluğu, şöhreti ve geçmişinde eylem ve söylemleri sebebiyle kamuoyunun ilgisine mazhar olup olmadığı, diğer taraftan somut olayın niteliği, bilinmesinde kamu yararı bulunup bulunmadığı, haber değeri olup olmadığı, görünür gerçekliğe uygun olup olmadığı ve bir diğer taraftan da olayda düşünce basın hürriyetini kullandığını iddia edenin beyan ve yayınlarının içeriği, bunların düşünce, kanaat, eleştiri, yorum kapsamında kalıp kalmadığı, yayının biçim ve içeriği arasında bir denge olup olmadığı, özel bir hakaret ve aşağılama kastı taşıyıp taşımadığı gibi bir çok hususun birlikte düşünülmesi ve karar verilmesi gerekmektedir.

5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yolu İle İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun Kanun’un 9. maddesi gereğince erişimin engellenmesi kararıyla kişilik haklarının korunmasının sağlanması, istisnai bir koruma tedbiri olup, başvuruya konu internet yayınlarına erişimin engellenmesi için görünüşte haklılık bulunması, zararın süratle giderilmesinin zaruri olması ve yayının kişilik hakkını apaçık bir şekilde ihlal ettiğinin daha ilk bakışta anlaşılması halinde uygulanabilecektir.”

Zaytung’un paylaşımı ve Ekşi Sözlük’te yer alan iki “entry”nin ise “düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında kalan yorumlardan ibaret olduğu, talepte bulunanın kişilik haklarının ihlal edilmediği” belirterek talebin reddedilmesine karar verildi.

Paylaşın

TİP Lideri Erkan Baş: Önümüzdeki En Acil Görev Erdoğan’ı Sandığa…

Haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan TİP Lideri Erkan Baş, seçimlere ilişkin, “Türkiye bir seçim sürecine gidiyor ve bu aşamada artık resmen de Millet İttifakı adını alan, düne kadar Altılı Masa diye andığımız alandan bir ortak mutabakat metni yayınlandı” dedi ve ekledi:

“Tüm yurttaşlarımızla ve açık yüreklilikle şunu paylaşmak isterim: TİP, önümüzdeki en acil görevi Recep Tayyip Erdoğan’ı sandığa, bu ucube Saray Rejimi’ni de tarihin çöplüğüne gömmek olarak tarif ediyor.”

Erkan Baş, açıklamasının devamında ise, “Hiçbir şey ama hiçbir şey bizim açımızdan bunun önüne geçemez. Bununla birlikte, kendisini AKP sonrası Türkiye’nin iktidarı olarak tarif eden muhataplarımızın ittifak metnine baktığımızda da TİP’in itirazlarını dile getirmeyi, hem halkın vekili olarak hem de gelecek dönemde ana muhalefet adayı bir siyasi parti olarak görevimiz sorumluluğumuz biliyoruz.

Daha önce çeşitli vesilelerle ifade etmiştik. Solu olmayan ülke soluksuz kalır. Bu ortak mutabakat metninin her satırına baktığımda bu cümleyi bir kez daha aklımdan geçirmek durumunda hissettim kendimi.” ifadelerini kullandı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, partisinin İstanbul İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Baş’ın açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:

Bugün EYT ile ilgili kanun teklifinin TBMM’de komisyonda görüşmeleri başladı. Uzun yıllardır emeklilik hakları için örgütlenen, yağmur, çamur, kar, kış demeden yılmaz bir mücadele örneği sergileyen EYT’liler, nihayetinde Saray Rejimi’ne diz çöktürdüler ve taleplerini kabul ettirdiler. Ancak hepimizin bildiği gibi AKP’de oyun bitmiyor. Kanun teklifi Meclis’e ilk sunulduğunda inceleyip paylaşmıştık görüşlerimizi.

Bugün TBMM’de görüşülen EYT teklifi, en iyi niyetli yorumla bile söylesek eksik bir kanun teklifidir. Kademe tartışmaları yapılıyor fakat bu kademe tartışmalarının da pek çok gerçek sorunu örttüğünü düşünüyoruz. Buradan açık ve net soruyoruz: Eylül 1999 sonrası sigortalı olan emekçilerin durumu ne olacak? Soru çok açık. Eylül 1999 sonrası sigortalı olan emekçiler ne yapacaklar?

7200 gün prim yatırmak şartıyla erkekler 60, kadınlar 58 yaşında emekli olabiliyor. Üstelik bu 2008 sonrası girişliler söz konusu olduğunda 9000 prim şartına ve 65 yaşa kadar gidiyor.

“Tartışılmak istenmeyen çok esaslı bir konu var aylık bağlanma oranları”

Burası Türkiye, burada bu şartları dayatırsanız bunun bir tek anlamı var, ‘İnsanlar mezarda emekli olsunlar’ demiş oluyorsunuz. Türkiye gibi insanların güvencesiz çalıştığı, yarınlarından haberlerinin olmadığı bir ülkede ‘25 yıl prim ödeyin, 9000 günü doldurun ondan sonra emekli olun’ diyorlar. Daha önemlisi, ister EYT’li olsun ister 2000 sonrası sigortalı. Tartışılmak istenmeyen çok esaslı bir konu var aylık bağlanma oranları.

2008’de yine bu iktidarın çıkardığı kanunla aylık bağlanma oranları kademeli olarak düştü. Hepimiz hatırlıyoruz, daha önce maaşın yüzde 70’i, 75’i gibi emekli maaşı alınırken, şimdi bu oran yüzde 35’lere düşmüş durumda.

Şimdi siz aylık bağlanma oranlarını yüzde 30’larda, 35’lerde tuttuğunuzda bu insanlara emeklilik hakkı verseniz ne olur vermeseniz ne olur? Emekliyi sadakaya muhtaç etmişler. Şimdi EYT’li emekliler, düne kadar EYT’li olanlar emekli olduklarında da 5 bin 500 liraya mahkûm edecekler.

Bizim TİP olarak, hem EYT’liler hem 2000 sonrası sigortalı olanlar için verdiğimiz bir kanun teklifi var. Bugün tekrar bunu kamuoyuyla paylaşmak, kamuoyunun dikkatine sunmak istiyoruz.

Söylediğimiz şey aslında çok basit. Diyoruz ki, en düşük emekli ücreti asgari ücretten düşük olamaz. Devlet bir asgari ücret belirliyor, emeklisine bunun altında bir ücret veremez. Asgari ücretin altındaki maaşları kabul etmiyoruz. Aylık bağlanma oranları mutlaka yeniden yüzde 70’lere çekilmelidir.

Eylül 1999 sonrası sigortalı olanların emeklilik hakkı yaşı, kademelendirilerek düşürülmelidir. Yani 65 yaşına kadar yaşayamıyor ki insanlar bu ülkede. Emeklilik yaşı mutlaka ve mutlaka kademeli olarak düşürülmelidir.

Emekli zamları ve geçmişte hesaplanan kat sayılar belirlenirken sadece enflasyon değil o yıla ait büyüme oranları da hesaba katılmalıdır. Yani bu ülkenin zenginliğini yaratanlar, emekli olduklarında bu ülkenin büyümesinden ve refahından pay almalılar.

Birincisi, staj sigortası mağdurları diye yeni bir kategori ortaya çıkardılar. İktidar sözde bir sorunu çözmeye çalışıyor ama o sorunu çözerken, çözüyormuş gibi yaparken, sayısız yeni sorun çıkartıyor.

Çalışma Bakanı Vedat Bilgin’in bir açıklaması var. Diyor ki staj mağdurları mağdur değildir. Çünkü onları mağdur eden bir şey yok. Staj eğitimdir, ortada iş akdi yok. Staj sayılsın diyorlar, milletin parasını bu şekilde dağıtamayız. Gerçekten yazıklar olsun. Tek kelimeyle yazıklar olsun. Staj adı altında siz bu memleketin çocuklarını sömüreceksiniz, onları bazen ucuz hatta çoğu zaman ücretsiz emek olarak kullanacaksınız sonra da diyeceksiniz ki ‘staj sadece eğitimdir’.

Belki dünyanın başka yerlerinde staj eğitim olabilir ama bu ülkenin MEB Bakanı, ‘öğrencileri marketlerde ucuz işçi olarak çalıştıralım’ önerisi getiren bir adam. Bu ülke böyle bir ülke. Sizin iktidarınızda bu ülke bu hale geldi. Şimdi diyorsunuz ki staj iş değilmiş, staj eğitimmiş.

Açık söylüyoruz bu arkadaşlarımız, bu yurttaşlarımız, bu insanlar mağdurdur, sizin tarafınızdan mağdur edilmektedir. Çalıştıkları dönem yok sayılmaktadır ve yok sayıldıkları için de emeklilikleri engellenmektedir.

İkincisi staj sadece eğitim falan değildir. 14, 15, 16 yaşında insanlar iş yerlerinde çoğunlukla angaryaya maruz kalarak çalıştırılmaktadırlar. Üçüncüsü ortada pekâlâ iş akdi de vardır. Okulla iş yeri arasında bir akit olmadan bir staj falan yapılamaz. Her stajyer okuluyla iş yerinin akdi üzerine orada çalışıyor.

Bir de bu bakan bey kimin parasını kime vermiyor ya? Bu milletin parasını veremezmiş. O değerleri yaratan insanlar haklarını istiyorlar zaten, senden senin babanın parasını istemiyor ki.

Sanki, sermayeye, patronlara sürekli olarak teşvikler veren, vergilerini silen, bu memleketin zaten kaymağını yiyen o bir avuç azgın azınlığı her gün besleyen iktidar bunlar değil de, söz konusu olan işçinin, emekçinin hakkı olduğunda akıllarına milletin parası geliyor. Milletin parasını çarçur edip duruyorlar.

Hiç lamı cimi yok. Bu garabet durum ortadan kalkmalı. Mağdur yurttaşlarımızın, stajyer ya da çırak olarak bilfiil çalıştıkları günlerin prim günlerine sayılması gerekir. Doğrusu budur, bunun tartışılmaya falan da ihtiyacı yoktur.

“Böyle ekonomisti olan ülkenin ekonomisi de böyle olur”

Bu bakanın başında cumhurbaşkanı var, cumhurbaşkanı ‘Ben ekonomistim netice ortada’ diyor. Böyle ekonomisti olan ülkenin ekonomisi de böyle olur. Netice ortada diyor adam ya! Bu memlekette bizim gördüğümüz netice kaynamayan tencere, azalan öğünler, 3 haneli enflasyon, ödenmeyen faturalar, sürekli şişen kredi ve kredi kartı borçlar… Bizim gördüğümüz netice bunlar.

Ama muhtemelen ülke ekonomisinden değil kendi ekonomisinden bahsediyor Tayyip Erdoğan. Hani bir yüzükle gelip bugün parasının, servetinin hesabını bilmemesini, her gün zenginleşmesini, kendi evinin ekonomisini memleket ekonomisinin yerine koyduğu için ben ekonomistim netice ortada diyor.

Çok az kaldı. Vatandaş bunlara birkaç ay sonra neticeyi gösterecek. Hep beraber biz Tayyip Erdoğan’ın görmediği neticeyi göstereceğiz.

Bu haftanın bizim açımızdan son derece önemli gelişmelerinden bir tanesi AKP’nin tarikatlar, cemaatler eliyle cehenneme çevirdiği ülkede bir vahşetin, bir utanç davasının ilk duruşması görüldü. Hiranur Vakfı’nın kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızını sözde evlilik adı altında yıllarca cinsel istismara uğratmasına sebep olduğu, tarikatın deyim yerindeyse devlet gözetiminde suç işlediği sürecin ilk duruşmasında şöyle bir tabloyla karşı karşıyayız.

Başından bu yana bu vahşeti sümen altı etmeye çabalıyorlardı. Kamuoyunun zorlamasıyla, gazetecilerin, yurttaşların çabasıyla bunun başaramadılar. Şimdi duruşma başlayınca can havliyle yayın yasağı getiriyorlar, kapalı duruşma kararı aldırıyorlar ayrıca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı dışındaki hiçbir kurumun da müdahilliğini kabul etmiyorlar.

Hani can havliyle dedik ya, işte dört ay sonra kabusa çevirdikleri hayatlarımızdan sonsuza dek çıkacak olan bu din bezirganları ve onların yol verdikleri orta çağ artıkları şimdi işledikleri suçlar nedeniyle can havliyle son çırpınışlarını yaşasınlar bakalım.

Bu aldıkları gizlilik kararları, yayın yasakları, kapalı duruşmalar, yerleri değiştirilen savcılar belki bizim aklımıza gelmeyen pek çok tezgah hiçbir işe yaramayacak. Bunların hepsi en kısa sürede bizim tarafımızdan aşılacak ve hem Tayyip Erdoğan hem de onun suç ortağı bu tarikatlar kaçınılmaz olanı mutlaka yaşayacaklar.

“Hiranur Vakfı’ndaki istismara ilişkin net tavır koyamayan ve bu garabete çanak tutarak…”

Çok açık ifade edelim, 3-5 oy uğruna bu memleketin tüm kurumlarını, çocuklarımızın geleceğini bu yobazlara peşkeş çekenler çok iyi bilsinler: TİP bu davanın ve bu memleketi karanlığa boğan tarikatların işledikleri hiçbir suçun peşini asla bırakmayacaktır. Çünkü bu davalar kişisel ya da münferit davalar falan değil. Bu adlı adınca toplumsal bir davadır. Bu dava da AKP iktidarının 20 yılda yarattığı kötülüklerin en somut resimlerinden bir tanesidir.

Bu öyle bir resimdir ki koruma kararını ihlal eden erkeğin zorlama hapsine almasını isteyen ve bu talebi reddedildiği için bugün hayatta olamayan Canan Semiz bir yandadır, bir gazetemizin kendisi hakkında yazmasını ve konuşmasını yasaklatmak için Canan Semiz’in uygulatamadığı kanuna dayanarak karar çıkartan eski AKP’li bir vekil diğer taraftadır.

Hiranur Vakfı’ndaki istismara ilişkin net tavır koyamayan ve bu garabete çanak tutarak cesaretlendiren iktidar bir yandadır. Tecavüzcü olduğu mahkeme kararıyla sabit olan uzman çavuşu tecavüzcü dediği için yargılanan binlerce kadın, sadece geçtiğimiz ocak ayında öldürülen 31 kadın diğer yandadır.

Ama, ant olsun ki bu karanlığı, bu karanlığı yaratanları, bu karanlığın ardına gizlenerek suç işleyenleri, o ahlaksızları, o canileri ve bunları besleyen para babalarını hepsini mutlaka yargı önüne çıkartacağız ve hepsiyle hesaplaşacağız.

Türkiye bir seçim sürecine gidiyor ve bu aşamada artık resmen de Millet İttifakı adını alan, düne kadar Altılı Masa diye andığımız alandan bir ortak mutabakat metni yayınlandı.

Başlarken tüm yurttaşlarımızla ve açık yüreklilikle şunu paylaşmak isterim: TİP, önümüzdeki en acil görevi Recep Tayyip Erdoğan’ı sandığa, bu ucube Saray Rejimi’ni de tarihin çöplüğüne gömmek olarak tarif ediyor.

Hiçbir şey ama hiçbir şey bizim açımızdan bunun önüne geçemez. Bununla birlikte, kendisini AKP sonrası Türkiye’nin iktidarı olarak tarif eden muhataplarımızın ittifak metnine baktığımızda da TİP’in itirazlarını dile getirmeyi, hem halkın vekili olarak hem de gelecek dönemde ana muhalefet adayı bir siyasi parti olarak görevimiz sorumluluğumuz biliyoruz.

Daha önce çeşitli vesilelerle ifade etmiştik. Solu olmayan ülke soluksuz kalır. Bu ortak mutabakat metninin her satırına baktığımda bu cümleyi bir kez daha aklımdan geçirmek durumunda hissettim kendimi.

“Kölelik köleliktir”

Evet yani baktığımızda bazı somut konularda birtakım öneriler var adımlar atılacağı gözüküyor ancak uzun zamandır ağır hasta AKP döneminde de deyim yerindeyse ölüm döşeğinde yatan Türkiye ekonomisi için reçete diye önümüze koydukları şey hastalıklardan da ağır gözüküyor. AKP’nin sunduğu Türkiye’de eşitsizliği yoksulluğu artıran modern köleliği getiren sistemi değiştirmek, sosyal adaleti sağlamak yerine birazcık ehlileştirmeye çalışan bir anlayış var. Açıkça söylüyoruz. Modern kölelik ehlileşse de, uysallaşsa da kölelik köleliktir.

Biz bu köleliği kabul etmeyeceğiz. Türkiye’de öyle bir sistem kurulmuş ki kar hırsıyla her şeyi yakıp yıkıyor bu sistem. Bu hırsı sadece biraz kontrol altına alarak yetinmek mümkün değil. O hırsı, o her şeyin önüne geçen kar hırsını ortadan kaldırıp eşitliği, sosyal adaleti sağlayarak insanları zenginlikte birleştirebiliriz. Bu kar hırsı yenilmeli ve tüm yurttaşlarımızın özgürce mutlu yaşayabileceği zengin bir ülke haline Türkiye gelmelidir.

Ama maalesef insanların hakkını arayamadığı, grev yapamadığı okulda fabrikada, plazada, madenlerde patrona yöneticiye karşı aciz bırakıldığı bir ülkede bu derin yarayı sadece yara bandıyla kapatmak mümkün değildir iyileşmek hiç mümkün değildir.

Belki üzücü bir tesadüf, mutabakat metninin açıklandığı gün biraz önce sözünü ettiğim o Hiranur Vakfı davasının da görüldüğü gündü. Ama bu metni kaleme alan arkadaşlar sanki son 20 yıldır bu ülkede siyasal İslamcılığın bir baskısı, tahakkümü, dayatmacılığı altında ezildiğimizi hiç görmemişler ya da yazarken unutuvermişler. Metinde, laiklik, sekülerlik, tarikatlar, cemaatler, bunlar yok.

Çok açık ve net söylemek gerekiyor. Türkiye’de laiklik yeniden tesis edilmedikçe, maalesef bu tarikatların cemaatlerin egemenliğindeki ülkede biz daha çok böyle benzer vakalar yaşarız. Enes Kara gibi çok sayıda kardeşimizi kaybederiz. Binlerce çocuk sözde evlilik altında bu istismarların mağduru olur.

O yüzden, tek amacı orta çağ karanlığını bütün topluma dayatmak olan bu cemaatleri, tarikatları, bakanlıklara, devlete, kamuya, yurtlara, okullara, hastanelere çökme faaliyetlerinden el çektirmeden Türkiye’de gerçek bir eşitlikten, gerçek bir özgürlükten söz etmek mümkün değil.

Biz üzülüyoruz, yani bu metinde Türkiye’nin geleceğini inşa etme hedefi taşıyan bir metinde laikliğin olmaması bize göre bir yenilgidir. Muhalefetin, AKP’nin kendisine çizdiği alana sıkışmasının bir göstergesidir.

O yüzden biz TİP olarak şu sözü söylemek zorunda hissediyoruz: Kimse kalmazsa, kimse adım atmazsa bilinsin ki TİP, Türkiye’de yaşayan her yurttaşın eşit, özgür, laik, sosyal bir hukuk devletinde yaşaması için mücadeleye devam edecektir, bu yöndeki mücadelesinden bir adım geri atmayacaktır.

“İstanbul Sözleşmesi’ne geri döneceğiz”

Yine bu metinde bizi en çok rahatsız eden bize değil, ülkemize haksızlık olarak gördüğümüz bir yön kadın hareketinin görülmemiş olmasıdır. Yıllarca şu iddiayla hareket ettik, hala bunu savunuyoruz: Hiçbir muhalefet partisinin, hiçbir siyasetçinin gösteremediği direngenliği, kararlılığı ve muhalefet başarısını son yıllarda Türkiye’de kadın hareketi göstermiştir. Yıllardır AKP’ye karşı ana muhalefet gibi mücadele eden bir kadın hareketimiz var. Çeşitli renkleri, çeşitli görüşleri bir araya getirmiş, hiç yılmamış geri adım atmamış, güçlü bir kadın hareketi var. Bu kadın hareketinin bir numaralı talebi İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönmek ama bunu açıkça ifade etmekten çekinmişler.

Bu Saray Rejimi bırakın İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayı, bir gece hukuksuzca, ahlaksızca, akılsızca dayatmayla bu sözleşmeden çıktığını ilan etti. Kadın hareketi hayatını ortaya koyan kadınların mücadelesiyle bu kavgayı sürdürüyor, bir mutabakat metni yazılacaksa birinci sayfasına büyük harflerle ‘İstanbul Sözleşmesi’ne geri döneceğiz, noktasına virgülüne kadar uygulayacağız’ diye yazmak gerekirken bu yapılmamış.

Bunun sözünü tüm yurttaşlarımıza veriyoruz. Türkiye İşçi Partisi siyasette, sokakta, mecliste, nerede olursa olsun İstanbul Sözleşmesini savunacak. Kadınları dışlayan, onları hak mücadelesinin dışında gören geri anlayışı kabul etmemiz mümkün değildir. Türkiye kadınlar olmadan, kadınların canını, haklarını güvence altına almadan, onlar özgürleşmeden ne Saray Rejimi’nden kurtulabilir ne bu zihniyetten kurtulabilir.

Bu metinde maalesef işçinin, emekçinin onların örgütü olan sendikaların da adı yok. İnsanca yaşamı canhıraş savunmanın yerini galiba sermayeyi ürkütmeme kaygısı, sermayeyle müzakere süreçleri almış. Bu yüzden Kürtlerden, Alevilerden, LGBTİ+’lardan söz edilmiyor. Toplama baktığımızda kadın yok, laiklik yok, Kürtler yok, Aleviler yok, emekçiler yok, sendikalar yok, LGBTİ+’lar yok. Türkiye’nin derin ve acil sorunları toplumsal sorunları maalesef unutulmuş.

Tüm bunların toplamında bu çerçeve Türkiye’nin neden bir üçüncü ittifaka ihtiyaç duyduğunu bir kez daha teyit etmiştir. Neden Emek ve Özgürlük İttifakı’na ihtiyaç olduğunu bir kez daha ifade etmiştir. Neden TİP gibi doğrudan işçi sınıfının, yoksulların, halkın çıkarlarını savunan bir sosyalist partiye ihtiyaç duyulduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Günün sonunda, bize Türkiye’nin sorunlarına tespit ve çözümde soldan bir bakış açısının ne kadar önemli ve ne kadar değerli olduğunu gösteren bir metinle karşı karşıyayız. Bu vesileyle buradan ilan ediyorum. Bu sorumluluk bize aittir. Türkiye İşçi Partisi bu sorumluluğu üzerine alacaktır.

Pek çok iş yerinde pek çok fabrikadan işçi arkadaşlarımız bizimle temas ediyorlar, mücadelelerini, dertlerini, yaşadıkları sıkıntıları, haksızlıkları paylaşıyorlar.

Zaman zaman sermaye için ‘insanlık düşmanı kan emici vampirler gibi davranıyorlar’ değerlendirmesi yapıyoruz a, bunun somut bir örneğini Bursa’da Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi’nde gördük. Barutçu Tekstil adlı bir firma var. Yalnızca sendika üyesi oldukları için, yani anayasal haklarını kullandıkları için işçi arkadaşlarımız hukuksuzca işten atılmış. İşçiler 100 günü aşmış direniyorlar, hem işlerini, ekmeklerini istiyorlar hem de anayasal haklarını istiyorlar. Geçtiğimiz pazar günü bir vahşet meydana geliyor resmen. Eylem alanının önüne bırakılan bir kamyonetin içindeki sıvı amonyak tanklarının kapakları açılıyor ve direnişteki işçilerin zehirlenmesine neden oluyor.

Haksız, hukuksuz işten çıkarıldıkları için direnen işçiler fabrika önünde ulu orta zehirleniyor ve hastaneye kaldırılıyor. Biz, bütün bu sürecin takipçisi olacağız, buradan fenalaşarak hastaneye kaldırılmış olan işçi arkadaşlarımızın hepsine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz ve bir söz veriyoruz:

İşçiyi zehirlemeye çalışan bu kan emicilere, yurttaşlarımızın ekmeğiyle, onuruyla, canıyla oynayan bu vahşilere bu memleketi terk etmeyeceğiz. Bu memlekette en ucuz kalem işçi canı olmaktan çıkacak ve bu resmen cinayete teşebbüsün tüm failleri de hesap verecekler.

Bir diğer direniş haberi Dudullu Organize Sanayi Bölgesi’nden, Omega Motor işçilerinden geldi. Omega Motor’da 450 işçi çalışıyor ve Türk-Metal Sendikası’na üye oldukları için 18 işçi kardeşim işten çıkartılıyor. Patron ve fabrika yönetimi yetkiyi, yani iş yerindeki işçilerin çoğunluğunun sendikaya üye olmasını engellemek için sendikaya üye olan işçileri işten çıkarıyor ve iş yerine yeni işçiler alıyor. Böylece iş yerindeki dengeyi değiştirmeye çalışıyor.

Yetmiyor, sendika üyesi işçilere sendikadan istifa etmeleri için baskı yapıyor, mobbing uyguluyor. Türkiye işçi sınıfının sendikalaşma hakkını dövüşe dövüşe kazandığını unutmuşa benziyorlar. Biz bu hakları direne direne kazandık ve sendikalı olmak tüm işçilerin hakkıdır.

Buradan açıkça söylüyorum: Kim, nerede, işçilerin sendikalaşma haklarını kullanmalarının önüne engel çıkarıyorsa bunların yaptıkları faaliyetin adı çeteciliktir. İşçinin örgütlenmesini engellemek çeteciliktir ve biz işçinin hakkını ne bu çetelere, ne de bu çetelere güç veren AKP iktidarına yedirmeyeceğiz. Türkiye işçi sınıfı, bu çetelerden de AKP iktidarından büyüktür ve güçlüdür.

Buradan, Omega Motor’daki bütün işçi kardeşlerime sevgilerimizi selamlarımızı dayanışma duygularımızı iletiyorum. TİP direnen her işçinin sonuna kadar yanında olacaktır onları bir an olsun yalnız bırakmayacaktır. Omega Motor işçisi kardeşlerimize düşen görev de şudur. Onlar da birbirlerine sahip çıksınlar. İşçi arkadaşlarına sahip çıksınlar, sendikalarına üye olsunlar, asla da teslim olmasınlar. Gerçekten ne mutlu alın teri, hakkı için mücadele edene, ne mutlu çalmadan çırpmadan haysiyetli bir yaşam sürenlere.

Biz, böyle direndiğimiz sürece böyle onurlu durduğumuz sürece mutlaka sonunda kazanan biz olacağız, direndikçe hem ekmeğimize hem onurumuza, haysiyetimize sahip çıkacağız hem de memleketimize sahip çıkacağız.

Türkiye’nin dört bir yanından özel okuldaki öğretmenlerden şikayetler geliyor, durumlarını bizimle paylaşıyorlar. Zaten artık bu maaş meselesi kamuoyunun malumu ama öyle örnekler yaşıyoruz ki insan isyan etmeden duramıyor.

Bahçeşehir Koleji diye bir okul var, öğrencilerinden en az 100 bin TL yıllık ücret alıyorlar ama öğretmenlerine asgari ücreti reva görüyorlar. Öğretmen altı gün çalışıyor, dersi olmasa bile sabah 8’den akşam 5’e kadar okulda bulunup ne kadar angarya iş varsa onları yapmak zorunda kalıyor. Mesaiye kalsa da bir mesai ücreti alamıyor, böyle bir düzen kurmuşlar istedikleri gibi devam etsin istiyorlar.

Bu nasıl bir vicdandır, bu nasıl bir eğitimcilik anlayışıdır, bu nasıl bir sistemdir, bu nasıl bir düzendir! Bir öğretmen bu şartlarda nasıl çalışabilir, kendini nasıl geliştirebilir o çocuklara nasıl verimli olabilir?

8 bin 500 liraya bir öğretmenin öğrencisine faydalı olabilmesini, kendisini geliştirebilmesini bıraktım, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de nasıl yaşayabilir? Reva gördükleri düzen bu!

Eğitim bir kar aracı haline getirildiğinde, eğitimden para kazanmaya başlanıldığında geldiğimiz yer bu. Eğitim birilerinin kendi cebini doldurma aracı haline geldiğinde böyle vicdansızlıklarla karşılaşıyoruz. Sonuç: Mutsuz öğretmenler, başarısız öğrenciler olur. Olan bu ülkenin geleceğine olur. Bu düzen, bu anlayış sürdüğü müddetçe ne öğretmen kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın, ne de öğrencilerimizin geleceğe umutla bakma şansı yok.

Öğretmene insanca yaşayabileceği bir ücreti, nöbet sırasında oturacağı bir sandalyeyi bile çok gören insanların, çocuklarımıza ne verebileceğini düşünelim. Bunlar çocuklarımıza ne verebilir?

“Tüm işçi arkadaşlarımızı 12 Şubat’ta Kartal’daki buluşmamıza davet ediyorum”

Buradan tüm Türkiye işçi sınıfına, özellikle İstanbul’daki işçi kardeşlerime, metal işçilerine, inşaat işçilerine, motokurye emekçilerine, öğretmenlere, belediye emekçilerine, plaza çalışanlarına, sağlık emekçilerine, mimarlara mühendislere emeğiyle alın teriyle yaşayan herkese bir çağrı yapmak istiyorum:

13 Şubat DİSK’in ve TİP’in kuruluş yıldönümü. Aynı zamanda bu yıl şanlı Kavel Direnişi’nin 60. yıldönümü. TİP olarak biz bu tarihe atıfla 12 Şubat Pazar günü İstanbul Kartal’da büyük bir işçi buluşması düzenleyeceğiz. Tüm işçi arkadaşlarımızı 12 Şubat’ta Kartal’daki buluşmamıza davet ediyorum.

Yoğun bir mücadele döneminin içindeyiz. Seçim süreci henüz resmi olarak başlamasa da artık seçim başlangıcının verildiğini biliyoruz. Tüm örgütlerimizin var gücüyle çalışmaya başladığını da buradan yurttaşlarımıza duyurmak istiyorum hem üye gönüllü başvurularımız artıyor, partimize katılan yurttaşlarımız görev ve sorumluluk alıyorlar, bu iktidardan kurtuluş mücadelesine enerjilerini katıyorlar hem de partimizin mecliste başta emekçilerin olmak üzere mücadele eden insanların temsil edilmesi perspektifine uygun olarak da milletvekili adalık başvurularında da bizi çok sevindiren bir artış var.

Yani biz, TİP’i siyaset sahnesine döndürdüğümüz andan bugüne, sokaktan meclise, herhalde hayatın her alanına TİP gibi muhalefet yapmayı, TİP gibi mücadeleci olmayı kazandırdığımızı düşünüyoruz. Artık Türkiye’de TİP gibi muhalefet yapmak diye bir deyim vardır. Artık Türkiye’de TİP gibi mücadeleci parti diye bir tanımlama oluşmuştur. Bu bir başarı, bunun sonucunda 10 bini aşan üye ve gönüllü olarak aramıza katıldığı enerji dolduğumuz, heyecan dolduğumuz, umut dolduğumuz bir süreçteyiz. AKP’den kurtuluş ve eşit özgür bir ülkenin yeniden kuruluşu süreci için sosyalistlerin mührü vurma kararlılığını bir kez daha yinelemek istiyorum.

Daha önce pek çok kez paylaştık, hem ittifakımızın hem müttefiklerimizin ama bunun da ötesinde ülkemizin ve ülkemiz emekçilerinin, halkımızın çıkarlarını en başa yazan bir seçim stratejisi kurgulamaya çalışıyor bunu müttefiklerimizle, ittifak güçlerimizle paylaşıyoruz. En kısa sürede burada da yol alacağımızı duyurmak isterim. Biz, Türkiye siyasetini canlandıracak AKP’den kurtuluşun ve yeniden kuruluşun teminatı olacak bir ittifakın parçası olduğumuzu düşünüyoruz.

Millet İttifakı’nın mutabakat metninde bir kez daha ortaya çıktı, Türkiye İşçi Partisi ve Emek ve Özgürlük İttifakı hem AKP’den kurtuluşun hem de yeniden kuruluş sürecinin emekçilerin, kadınların, Alevilerin, Kürtlerin, LGBTİ+’ların, gençlerin yani bu ülke halkının sigortası olacaktır.

Biz bu inadı, TİP gibi muhalefet yapmayı doğru bildiğini, inandığını söylemeyi, elalem ne der acaba sorusunu bir kenara iterek hiç tartışmasız laikliği, eşitliği, özgürlüğü savunmayı bu ülkenin yasalarını, anayasasını hem değiştirme iradesini sürdürmeyi hem de mevcutlarının uygulanması için bir irade oluşturmayı; yani sokaktaki iradeyi, heyecanı, umudu meclise taşımayı aynı anda da işçiye, kadına, gence düşman Saray Rejimi’ni, bu ucube sistemi tarihin çöplüğüne atmaya kararlıyız.

Paylaşın

Ocak Ayında 31 Kadın Öldürüldü!

Erkek şiddeti hız kesmeden devam ediyor. Ocak ayında 31 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 25 kadın da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Öldürülen 31 kadından 12’si boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile öldürüldü.

Haber Merkezi / Kadınlardan 1’i ekonomik bahane ile, 1’i bakım altında olduğu için, 2’si anneleri boşanmak istediği için intikam alma bahanesi ile, 1’i nefret bahanesi ile öldürüldü. 14’ünün ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), 2023 yılı Ocak ayı raporunu açıkladı. Rapora göre Ocak ayında 31 kadın cinayeti işlendi, 25 kadının şüpheli şekilde ölü bulundu.

Raporda, kadınların yüzde 35’inin evli oldukları erkek tarafından öldürüldüğü bilgisi yer aldı. 31 kadından 12’sinin boşanmak istemesi, barışmayı ve ilişkiyi reddetmesi gibi bahanelerle erkekler tarafından öldürüldüğü kaydedildi.

Raporda şöyle denildi:

Türkiye’de kadın cinayetlerini durdurma mücadelesi 13 yıldır devam ediyor. Platform olarak, ihtiyacı tespit ettiğimiz 2010 yılından itibaren kadın cinayeti verilerini kamuoyuna açıklıyoruz. İçişleri Bakanlığı ise kaç kadının, neden, nasıl, kim tarafından öldürüldüğünü açıklamak yerine, kadın cinayeti verilerinin yanlış hazırlandığını söyleyerek gerçekleri çarpıtıyor. Kadın cinayeti ve şüpheli kadın ölümleri gerçekliğini açıklamakla birlikte, kadın cinayetlerini durdurmak için somut çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi de devletin görevidir. Bu görevin yerine getirilmesi için de ilgili tüm bakanlıkların, tüm mekanizmaların harekete geçirilmesi için mücadeleye devam edeceğiz.

Bu ay 31 kadın cinayeti işlenmiş, 25 kadın şüpheli bir şekilde ölü bulunmuştur. Öldürülen 31 kadından 12’si boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile, 1’i ekonomik bahane ile, 1’i bakım altında olduğu için, 2’si anneleri boşanmak istediği için intikam alma bahanesi ile, 1’i nefret bahanesi ile öldürüldü. 14’ünün ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi. 14 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur. Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; adil yargılama yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezalar almadıkça, önleyici tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek sürmeye devam ediyor.

Ocak ayında öldürülen 31 kadının 11’i evli olduğu erkek, 4’ü birlikte olduğu erkek, 2’si eskiden birlikte olduğu erkek, 3’ü akrabası, 1’i kardeşi, 2’si babası, 3’ü oğlu, 1’i tanımadığı biri, 3’ü tanıdığı kişiler tarafından öldürülmüştür. 1 kadın cinayetinde failin yakınlığı belirlenememiştir. Bu ay kadınların yüzde 35’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü.

Kadınların 20’si evinde, 6’sı sokakta, 1’i arazide, 1’i çocuğunun okulunda, 2’si evin eklentilerinde öldürülmüştür. 1 kadının nerede öldürüldüğü tespit edilememiştir.  Bu ay öldürülen kadınların yüzde 65’i evlerinde öldürüldü.

Bu ay öldürülen kadınların 13’ü ateşli silahlarla, 10’u kesici aletlerle, 3’ü boğularak, 2’si darp edilerek, 2’si yakılarak, 1’i kimyasal madde ile öldürüldü. Bu ay öldürülen kadınların yüzde 42’si ateşli silahla öldürüldü.

Kadınların çalışma durumlarını tespit etmek ise çok zor. Önemli olan bu verinin de basın mensupları tarafından dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz. Çalışma hayatına alınmayan ya da istihdamdan uzaklaştırılan kadınlar toplumda oluşan toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, şiddet ve kadın cinayetleri tehlikelerine karşı daha korunmasız hale gelmektedir. Bu ay ulaşılabilen veriye göre öldürülen kadınların 8’inin bir işyerinde çalıştığı, 2’sinin çalışmadığı bilinmektedir. 21 kadının çalışma durumu ise bilinememektedir.

Paylaşın

Demokrasi Endeksi: Türkiye, 167 Ülke Arasında 103. Sırada

2022 Demokrasi Endeksi’nde Türkiye, 167 ülke arasında 103’üncü sırada yer aldı. Türkiye için hazırlanan raporda “Türkiye’nin demokratik değerleri aşınmaya devam ediyor” başlığı atılırken, ülke “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde son on yılda puanında ciddi bir düşüş yaşadı” ifadelerine yer verildi.

Listede Türkiye’yi Benin, Nijerya, Fildişi Sahili, Pakistan ve Moritanya takip ediyor.  İskandinav ülkesi Norveç, listenin ilk sırada yer alırken, Orta Asya ülkesi Afganistan, son sırada yer aldı.

10 puan üzerinden yapılan değerlendirmede Norveç, 9,81 ile listenin zirvesinde bulunuyor. Yunanistan ise “en kayda değer genel iyileşmeyi” gerçekleştirdi.

İngiltere merkezli araştırma ve analiz şirketi Economist Intelligence Unit (EIU) tarafından yapılan değerlendirmede Afganistan 0,32 puanla sonuncu oldu.

Endeskte ülkeler, ‘tam demokrasi’, ‘kusurlu demokrasi’, ‘hibrit (karışık/melez) rejim’ ve ‘otoriter rejim’ olarak dört kategoriye bölündü.

Raporda “Türkiye’nin demokratik değerleri aşınmaya devam ediyor” başlığı atılırken, ülke “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde son on yılda puanında ciddi bir düşüş yaşadı.” deniliyor.

“Medya, muhalefet üzerindeki baskı arttı”

Türkiye’de “demokrasinin ciddi şekilde sınırlandığı” belirtilen raporda “Seçimler genellikle özgür ve adil değil, medya sansüre tabi, hukukun üstünlüğü zayıf ve yolsuzluk yaygın.” şeklinde değerlendirme yapılıyor.

‘Otoriter rejim’ kategorisinin 6 basamak üzerinde yer alan Türkiye’nin ortalama puanı 2012’deki 5,76 seviyesinden 2022’de 1,41 puan düşerek 4,35’e geriledi.

Raporda “Bu düşüş eğilimi cumhurbaşkanının giderek artan otokratik yönetimini yansıtmaktadır.” deniliyor.

2022’de seçim yasasının değiştirildiği ve kamu düzeni hakkında “yanlış bilgi yayanlar” için hapis cezası içeren yeni bir dezenformasyon yasasının kabul edildiği hatırlatılan raporda, “Erdoğan, 2022’de medya, muhalefet ve toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı artırdı.” ifadesine yer veriliyor.

İskandinav ülkeleri en üstte yer almaya devam ediyor

İskandinav ülkeleri, küresel sıralamada ilk altı pozisyonun beşinde yer alıyor.

Norveç, 9,81puanla ilk sırada bulunurken onu 9,61 ile Yeni Zelanda takip ediyor. Onları İzlanda, İsveç, Finlandiya ve Danimarka izliyor.

Raporda bu ülkelerin başta seçim süreci ve çoğulculuk ile hükümetin işleyişi olmak üzere tüm kategorilerde yüksek puana sahip olduklarına vurgu yapılıyor.

İsviçre, İrlanda, Hollanda ve Tayvan ilk on arasında yer alan diğer ülkeler.

‘En kayda değer iyileşmeyi’ Yunanistan yaptı

Finlandiya, İrlanda ve İtalya, puanlarını iyileştirmelerine rağmen diğer ülkelerin daha hızlı ilerleme kaydetmesi nedeniyle sıralamada geriledi.

Yunanistan, 7,97 puanla dokuz basamak yükselerek 26. sıraya yerleşti ve “en kayda değer genel iyileşmeyi” gerçekleştirdi.

Otoriter rejim sayısı 59

Demokrasi Endeksin’de 10 üzerinden 8 puan ve yukarısında puan alanlar ‘tam demokrasi’ olarak nitelendiriliyor. Bu noktada Şili, Fransa ve İspanya’nın yeniden en üst sıradaki ülkeler arasına katılmasıyla 2021’de 21 olan “tam demokrasi” sayısının 2022’de 24’e yükseldiği kaydedildi.

Endekste 167 ülke ve bölgeden 72’si yani yüzde 43.1’i demokrasi olarak kabul ediliyor.

“Kusurlu demokrasilerin” sayısı 2022’de beş ülke azalarak 48’e geriledi.

59 ülke ise “otoriter rejimler” kategorisinde sayıldı. 36 ülke ise “hibrit rejimler” olarak sınıflandırıldı.

Endekste ‘otorites rejim’ kategorisinde yer alan son 10 ülke ise şu şekilde: Afganistan, Myanmar, Kuzey Kore, Orta Afrika Cumhuriyeti, Suriye, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Türkmenistan, Çad, Laos ve Ekvator Ginesi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Yolsuzlukla Suçlanan İki Milletvekilinin Dokunulmazlığı Kaldırıldı

Avrupa Parlamentosu’ndaki yolsuzluk soruşturmasında adı geçen Belçikalı parlamenter Marc Tarabella ve İtalyan milletvekili Andrea Cozzolino’nun dokunulmazlıkları kaldırıldı. Her iki milletvekili de suçlamaları reddediyor.

Karar Avrupa Parlamentosu üyeleri ve Belçika makamlarına resmi olarak iletildikten sonra süreç tamamlanacak. Cozzolino ve Tarabella’nın dokunulmazlıklarının kaldırılması süreci geçen ay başlatılmıştı.

Avrupa Parlamentosu Yasal İşler Komitesi, 31 Ocak’ta oy birliğiyle dokunulmazlıklarının kaldırılması yönünde karar almıştı.

Oylamaya katılan Belçikalı parlementer Marc Tarabella, diğer milletvekilleriyle birlikte kendi dokunulmazlığının kaldırılması yönünde oy kullandı.

Tarabella, dokunulmazlığının kaldırılması nedeniyle mutlu olduğunu belirterek bunun, yargı önünde kendisini ifade etmesini sağlayacağını söyledi. “Masum olduğunu” savunan Tarabella, yasal sürece saygısından dolayı bugüne kadar konuşmadığını ifade etti.

“Temiz Eller” operasyonu kapsamında gözaltına alınan eski Avrupa Parlamentosu üyesi Pier Antonio Panzeri, itirafçı olarak Belçika yargısıyla işbirliği yapacağını bildirmişti. Panzeri’nin ifadesinde, Tarabella’nın “bir veya daha fazla yabancı ülkeden” birkaç kez 120 bin ile 140 bin euro arasında rüşvet aldığını söylediği belirtiliyor.

İtalyan parlamenter Cozzolino da, Katar ve Fas’a zarar verebilecek karar alma sürecini engellemeye çalışmakla suçlanıyor. Rüşvet skandalının baş şüphelilerinden biri olan eski Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Eva Kaili ile yardımcısı ve erkek arkadaşı Francesco Giorgi, Panzeri ile birlikte halen tutuklu bulunuyor.

“Masum olduğunu” savunan Tarabella, yasal sürece saygısından dolayı bugüne kadar konuşmadığını ifade etti.

Yolsuzluk soruşturması

Belçikalı makamların yürüttüğü yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklama soruşturması kapsamında, Aralık 2022’de çok sayıda noktada aramalar yapılmış, 1,5 milyon euro nakit para ele geçirilmiş ve 4 kişi gözaltına alınmıştı.

Gözaltına alınan kişilerin AP Başkan Yardımcılığı görevi sona erdirilen Yunan milletvekili Eva Kaili, eski İtalyan AP Milletvekili Pier Antonio Panzeri, AP’de asistan olarak çalışan Kaili’nin erkek arkadaşı Francesco Giorgi ve hukukun üstünlüğü konularında çalışan sivil toplum kuruluşunun yöneticisi Niccolo Figa-Talamanca olduğu açıklanmıştı.

Giorgi’nin, ifadesinde iki AP milletvekili Andrea Cozzolino ile Marc Tarabella’nın Panzeri’den para aldığını söylediği ileri sürülmüştü.

AP Başkanı Roberta Metsola, Cozzolino ile Tarabella’nın dokunulmazlıklarının kaldırılması için süreç başlatmıştı.

Bu kişilerin, AP’nin ekonomik ve siyasi kararlarını etkilemek üzere Katar’dan rüşvet aldıkları iddia edilmişti. Konuyla ilgili haberlerde adı geçen Katar, iddiaları reddetmişti.

Daha sonraki haberlerde Fas’ın da bu kişilere rüşvet verdiği iddia edilmiş, Fas istihbaratı ile Fas’ın Varşova Büyükelçisi Abderrahim Atmoun’un şüphelilerle görüştüğü ileri sürülmüştü.

Paylaşın

Erdoğan’ın Atadığı İrfan Fidan Anayasa Mahkemesi’nde Neden Kaybetti?

Anayasa Mahkemesi”nin (AYM) 15 üyesinin oy kullandığı seçimde 8 oy alan Zühtü Arslan, üçüncü kez AYM Başkanı oldu. İrfan Fidan 5 oyda kalırken, aday olmayan başkan vekili Kadir Özkaya’ya ise 2 oy çıktı. Kulislerde Fidan’ın adaylığı doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından işaret edildiği iddia edilmişti.

Sürpriz olarak nitelendirilen seçim sonuçlarına ilişkin edinilen bilgilere göre, AYM üyeleri doğrudan siyasi iradenin işaret ettiği adaya karşı “mahkemenin bağımsız duruşunu ve kıdemin önemini” korumak amacıyla Arslan’ı destekledi.

Anayasa Mahkemesi’ndeki kritik başkanlık seçimlerini 15 üyenin 8 oyunu alan Zühtü Arslan’ın kazandı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işaret ettiği belirtilen İrfan Fidan ise kaybetti.

Sürpriz olarak nitelendirilen seçim sonuçlarına ilişkin DW Türkçe’den Alican Uludağ ve Gülsen Solaker’in ulaştığı bilgilere göre, AYM üyeleri doğrudan siyasi iradenin işaret ettiği adaya karşı “mahkemenin bağımsız duruşunu ve kıdemin önemini” korumak amacıyla Arslan’ı destekledi.

Seçim sonucunun HDP kapatma davasının esasını ise etkilemeyeceği belirtiliyor. Kulislerde, kapatma kararı yerine siyasi yasak veya Hazine yardımının kesilmesi gibi ara formüllerin konuşulmaya başlandığı ifade ediliyor.

Oyların dağılımı nasıl oldu?

Türkiye bir yandan 2023 seçimlerine giderken, diğer yandan gözler HDP kapatma davasının görüşüleceği Anayasa Mahkemesi’nde çevrildi. Zühtü Arslan’ın başkanlıktaki görev süresinin 13 Şubat’ta dolacak olması nedeniyle AYM’de bugün yeni başkanlık seçimi yapıldı. Seçimde Zühtü Arslan ve İrfan Fidan olmak üzere iki aday yarıştı.

AYM’nin 15 üyesinin oy kullandığı seçimde 8 oy alan Zühtü Arslan, üçüncü kez AYM Başkanı oldu. İrfan Fidan 5 oyda kalırken, aday olmayan başkan vekili Kadir Özkaya’ya ise 2 oy çıktı.

AYM’deki bu seçim sonuçları ne anlama geliyor?

Yüksek mahkeme kulislerinden alınan bilgiye göre, doğrudan Erdoğan’ın işaret etmesine karşın İrfan Fidan’ın seçilmemesi sürpriz oldu. Kulislerde Fidan’ın adaylığı doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından işaret edildiği iddia edilmişti.

Ancak AYM üyeleri, İstanbul Başsavcısıyken tartışmalı davalara bakan ve mahkemenin en kıdemsiz üçüncü üyesi olan Fidan’ın adaylığına soğuk bakıyordu. Bazı üyeler, aday olmak istemeyen Zühtü Arslan’ı ikna etmiş ve aday olmasını sağlamıştı.

AYM kaynakları, Erdoğan’ın işaret etmesine karşın Fidan’ın seçilememesini, yüksek mahkemenin “bağımsız duruşunu” koruma refleksi olarak değerlendirdi. Zühtü Arslan’a oy veren bazı üyelerin Fidan gibi kıdemsiz bir üyenin tepeden işaret edilmesinden rahatsızlık duyduğu, kıdemli üyelerin bu konuda yok sayılmasının sonucu etkilediği belirtildi. Kaynaklar, İrfan Fidan’ın yerine başka bir üyenin işaret edilmesi halinde, sonucun farklı olabileceğine işaret etti.

Bu arada İrfan Fidan’ın başkan seçilmesinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) AYM’ye bakışını olumsuz etkileyeceği endişesinin de seçimlerde belirleyici olduğu ifade edildi.

Seçim sonuçlarını Hakyol grubu belirledi

Öte yandan seçim sonucuna etki eden bir diğer faktörün ise AYM’deki İskenderpaşa Cemaati’ne bağlı olan Hakyol grubu ile Milli Görüş Vakfı’na (MGV) yakın üyelerin tavrının olduğu öğrenildi.

Bu grupların, yargıda rakip olarak görülen İstanbul Grubu’na yakın olan İrfan Fidan’ı istemediğine ve açık tavır gösterdiğine işaret ediliyor. Ancak bunun seçimlerdeki belirleyiciliğinin İrfan Fidan’ın kıdemsiz olmasından sonra geldiği dile getirildi.

Seçim sonuçları HDP davasını nasıl etkiler?

Sekiz üyenin oyuyla Zühtü Arslan’ın yeniden başkan seçilmesinin HDP kapatma davasını etkileyip etkilemeyeceğini de merak ediliyor.

AYM kulislerinde, seçimlerin doğrudan HDP kapatma davasının sonucunu etkilemeyeceği görüşü hâkim. Başkanlık seçimlerindeki dengeler ile kapatma davasındaki dinamiklerin ayrı olduğuna işaret eden kaynaklar, kapatma davasının Zühtü Arslan’ın başkanlığıyla birlikte olağan akışında ilerleyeceği belirtiliyor. Ancak İrfan Fidan’ın başkan seçilmesi durumunda yalnızca usulü işlemlerin değişeceği; üyelerin iradesini değiştirecek, esasa yani sonuca etki edecek yeni bir durumun olmayacağını kaydedildi.

HDP kapatma davasındaki ara formüller ne?

Kaynaklar, HDP’nin kapatılıp kapatılmayacağı konusunda şimdiden bir sonuca varmanın erken olduğunu dile getiriyor. Kulislerde, kapatma davasında ara formüller de konuşulmaya konuşuluyor. Anayasa Mahkemesi’nde şu an arasında Zühtü Arslan’ın bulunduğu 5 üye muhalif duruş sergilerken 10 üye ise çoğunlukla birlikte hareket ediyor.

Ancak HDP’nin hesaplarına bloke kararının 8 oyla çıkması, Zühtü Arslan’ın yine 8 oyla başkan seçilmesi, kapatma için 10 oya ulaşılamayacağı ihtimalini de gündeme getirdi. Bu konuda kapatma yerine HDP’lilere siyasi yasak kararı veya parti yardımından yoksun bırakma gibi ara formüllerin de çıkabileceği belirtiliyor.

Siyasi kulislerde nasıl yankılandı?

Anayasa Mahkemesi’ndeki seçim süreci siyasi kulislerde de yakından takip edildi. Muhalefet kulislerinden edinilen bilgilere göre adaylardan İrfan Fidan’ın seçilmesinin zor olacağı yorumları yapılıyordu ve buna neden olarak da Fidan’ın çok sayıdaki tartışmalı kararı gösteriliyordu.

AYM’nin diğer üyelerinin bu kadar tartışmalı ve muhalefetin tepkisi çeken bir ismi başkan olarak seçmek istemeyeceği değerlendirmesini yapan muhalefet partileri “AYM üyeleri, seçimde iktidarın değişmesi durumunda kurumun başında geçmişte çok sayıda muhalefet milletvekilini cezaevine göndermiş, davaları AİHM’den dönmüş bir ismin olmasını ve tüm şimşeklerin kendilerine yönelmesini arzu etmeyeceklerdir” yorumunu yapıyor. Bu nedenle daha uzlaşmacı ve seçimde iktidarın değişmesi durumunda her kesimle iletişim kurabilen Zühtü Arslan’ın yüksek mahkeme için daha iyi bir seçim olduğuna işaret ediliyor.

Paylaşın

HDP’den “Ortak Mutabakat Metni” Eleştirisi: Köklü Çözümlere Uzak

Partisinin genel merkezinde gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan HDP Sözcüsü Günay, “‘Ortak Politikalar Mutabakat Metni’ adıyla seçim bildirgesini kamuoyuna sunan Millet İttifakı ya da 6’lı Masa toplumun ihtiyacı olan köklü değişimlere ve köklü çözümlere uzaktır.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Söz konusu metinde 6 partinin mutabık kaldığı temel sorun alanlarına dair uzun bir vaat listesi sıralanmıştır. Bu metinde ağır ekonomik krize, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, kırıntısı bile bırakılmamış demokrasinin tesisine yani güncel, yakıcı birçok soruna dair kısmi çözüm önerileri vaat edilmektedir.

Fakat hem izlenen siyasetten görüldüğü hem de metnin de açığa çıkardığı üzere bu vaatler köklü ve radikal bir değişimi değil, AKP’nin yarattığı tahribata ilişkin bir restorasyonu bile içermekten uzaktır.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Sözcüsü Ebru Günay, partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Günay özetle şunları söyledi:

“Seçim sürecine müdahale yöntemlerinin başında partimiz başta olmak üzere, Türkiye’de değişim gücü olan bütün sol sosyalist güçlere ve demokratik çevrelere yönelik saldırılar geliyor.

Partimiz hakkında açılan kapatma davası, bu davaya iktidarın küçük ortağının savcı rolüyle müdahale etmesi, Anayasa Mahkemesi’nin bu baskılar sonucunda aldığı ibretlik kararları, bütün kamuoyu yakından takip ediyor.

Mesele tek başına partimize yönelik saldırılar değil. Elbette iktidar bizi yaratmak istedikleri faşizimin önündeki tek engel olarak görüyor ve bu nedenle saldırıyor. Ama burada mesele Türkiye’nin demokrasisidir, iktidarın yaratmak istediği faşist rejimin inşa edilmesidir. Bu açıdan Türkiye artık çok temel bir yol ayrımındadır ve tarihinin en kritik virajına girmiştir.

Faşizmin nasıl adım adım inşa edildiğini açık örnekleriyle yaşıyoruz. Kobanî Kumpas Davası bu kritik aşamalardan biri olarak devam ediyor ve bu konuyu daha önce defalarca tekrar tekrar paylaştık. Aslında bu kumpas başından beri tel tel dökülmeye başladı, çöktü, kumpası kuranların ellerinde kaldı.

Ama kumpasçılar hiçbir kural, hiçbir değer tanımadığı için kumpas içerisinde kumpas kurarak, yargılanan arkadaşlarımızın savunma haklarını gasp ederek, bu süreci seçim öncesinde tamamlamak istiyor. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Sebahat Tuncel’in savunması dahi alınmadan, kumpas davası mütalaa için savcıya gönderildi. Önümüzdeki hafta 6-7-8 Şubat tarihlerinde savcı bu kumpas davasında mütalaasını açıklayacak.

“Sayın Öcalan çözümü temsil eden en büyük siyasi aktörlerden”

Değerli basın emekçileri, elbette Türkiye’nin içerisindeki yönetememe krizinin esas nedenlerinin başında, iktidarın yürüttüğü tecrit ve savaş politikaları geliyor.

Özellikle İmralı Adası’nda Sayın Öcalan’a yönelik gerçekleştirilen tecrit, Kürt sorununa çözümsüzlükteki yaklaşım, Kürt sorununa yaklaşımın açık göstergesiyken, iktidarın bütün imkanlarıyla tecrit politikalarında ısrar etmesi, Sayın Öcalan’ın aile ve avukat görüşleri başta olmak üzere en temel hukuki haklarının dahi gasp edilmesi ve engellenmesi, artık iktidarın olmazsa olmazlarından ve daha önemlisi tecrit politikalarıyla artık ülkenin yönetildiğini hepimiz biliyoruz.

İktidar tecrit politikalarıyla İmralı Adası’nda Sayın Öcalan’dan başlayarak, tekçiliği, yok saymayı, inkarı ve görmezden gelmeyi, her yerde ülkenin her yerinde her karış toprağında, bütün muhaliflere, bütün Kürtlere yönelik gerçekleştiriyor. Bu nedenle bizler tecride karşı özgürlüğü, savaşa karşı barışı savunmaya ve savunmakta ısrarcı olmaya devam ediyoruz. Bu anlamda Parlamento grubumuz Adalet Bakanlığı önünde adalet nöbetine başladı ve daha sonra engellemelerle şimdi hala Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde adalet nöbetini sürdürüyor. Bu nöbet bugün ikinci ayına girdi.

Partimizin de aralarında bulunduğu bir çok demokratik grup, “Çözüm İçin İmralı’ya Yürüyoruz” diyerek, 6 Şubat tarihinde Yüksekova ve Kızıltepe’den başlayacak şekilde iki koldan yürüyüşe başlayacağız.

Bu yürüyüş kollarında yer alacak heyetlerle birlikte yürüyüş güzergahları boyunca halk toplantıları, paneller, buluşmalar, kitlesel açıklamalarla tecrit anlatılacak. Tecrit kırılmadan halkların nefes alamayacağı her alanda vurgulanacak. Yürüyüşümüzün sloganı, “Çözüm İçin İmralı’ya Yürüyoruz” olacak. Çünkü bizler şunu çok iyi biliyoruz; Sayın Öcalan bu ülkede çözümü temsil eden en önemli siyasi aktörlerden biri. Sayın Öcalan bu ülkede halklar lehine sonuçlar yaratan en önemli aktörlerden biridir.

“6’lı Masa toplumun ihtiyacı olan köklü değişimlere ve köklü çözümlere uzaktır”

Şimdi bir yandan bu faşizmin adım adım nasıl inşa edildiğini nasıl Türkiye’nin uçuruma sürüklendiğini örnekleriyle yaşayıp buna karşı mücadeleyi yükseltirken, iktidar alternatifi olduğunu savunan güçler, suya sabuna dokunmadan Türkiye halklarından destek istiyor. Önümüzdeki tarihsel öneme sahip seçimlere ilişkin “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” adıyla seçim bildirgesini kamuoyuna sunan Millet İttifakı ya da 6’lı Masa toplumun ihtiyacı olan köklü değişimlere ve köklü çözümlere uzaktır.

AKP’nin yarattığı tahribata ilişkin bir restorasyonu bile içermekten uzaktır”

Söz konusu metinde 6 partinin mutabık kaldığı temel sorun alanlarına dair uzun bir vaat listesi sıralanmıştır. Bu metinde ağır ekonomik krize, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, kırıntısı bile bırakılmamış demokrasinin tesisine yani güncel, yakıcı birçok soruna dair kısmi çözüm önerileri vaat edilmektedir.

Fakat hem izlenen siyasetten görüldüğü hem de metnin de açığa çıkardığı üzere bu vaatler köklü ve radikal bir değişimi değil, AKP’nin yarattığı tahribata ilişkin bir restorasyonu bile içermekten uzaktır.”

Paylaşın

Babacan’dan Aday Açıklaması: İsimleri Konuşmaya Başladık

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla ilgili soruya yanıt veren DEVA Lideri Babacan, “Sıra geldi cumhurbaşkanı adayını tespite. Yani ortak aday tespitine. Dün Sayın Karamollaoğlu’nun liderleri turlamasıyla beraber aslında artık isimleri de konuşmaya başladık. Zamanı geldi artık. Bu sürecin dikkatli yürütülmesi gerekir” dedi ve ekledi:

“Hassas bir süreç. Bu süreç içerisinde nihai karara varana kadar birbirlerinden farklı görüşleri olabilir. Ama bu farklı görüşleri her gün konuşursak gereksiz bir tartışmanın içerisine ülkeyi götürmüş oluruz. Bizim belirleyeceğimiz ortak aday 13. cumhurbaşkanı olacak. Bu iş bizde artık hiç endişeniz olmasın. Bu iktidarın dönemi bitiyor, yepyeni bir dönem başlayacak. Liderler arası yoğun bir ikili temas trafiği içerisindeyiz. Mekik diplomasisi diyelim buna. 13 Şubat’ta bu işi bitirmek niyetimiz. Olmazsa da biraz daha ileri kayar.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Fox TV canlı yayınında gazeteci İlker Karagöz’ün soruları yanıtladı.

Gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Babacan, “Partimizi kurduktan sonra Sayın Erdoğan önce bizi görmezden geldi. Biz hızla büyüdük. Şu anda 751 ilçede başkanlığımız var. Türkiye’nin her yerinde yükseliyoruz. 2300 maddede seçimden sonra kurulacak hükümetin ne yapacağının taahhüdünü verdik. Sapasağlam bir çalışmayı ortaya koyduk. Kıskanıyorlar, çekemiyorlar. Bizim çalışmalar vatandaşın ilgisini çekiyor. Ben orada, ‘Avrupa bile Türkiye’ye gıptayla bakacak’ diyorum. Demokrasiyi savunan herkes için Türkiye umut olacak diyorum. Biz yoksa kimsenin aferinine muhtaç değiliz. Benim utanacak bir şeyim yok. Utanacak birileri varsa kendileri. Kişi başına milli geliri yıllarca düşürenler utansın. Aynı konuşmada kendi milletvekillerine demedi mi ‘Niye gelmiyorsunuz’ diye.” şeklinde konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Merkez Bankası İstanbul’a taşınırken uyuyor muydun?’ eleştirisine de yanıt veren Babacan, “Merkez Bankası, bir ülkenin para politikasını yöneten kurum demek. Kanunda merkezi Ankara’dır diye çok açık bir hüküm var. Dolayısıyla İstanbul Finans Merkezi kurulurken, sadece İstanbul değil bütün coğrafya için bir merkez olsun diye biz yola çıktık. Fakat sonra bir baktık, bunlar İstanbul Finans Merkezi’ni sadece gayrimenkul projesi zannettiler. Gökdelen dikince olur zannettiler. Böyle olmaz. Biz Merkez Bankası’nı İstanbul’a taşımayı hiç düşünmedik. Değerlendirdik ama Ankara’da kalmasına karar verdik. Bakanlar şu an yatırım danışmanlığı yapıyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı ‘döviz alın, döviz satın’ diyor. Sayın Erdoğan’ın dövizle ilgili bizzat kendisinin açıklamaları var. Tamamı çürük çıktı.” dedi.

“Biz gelir gelmez hızlı bir şekilde her şeyi normalleştireceğiz”

‘Dünya dolardan uzaklaşıyor’ haberlerine ilişkin de konuşan Babacan, “Akla ziyan haberler bunlar. Hem Amerikan hem Avrupa Merkez Bankası faiz artırma döneminde. Faiz artınca para değerlenir. Dolar eksenindeki trendler ortada. Biz gelir gelmez hızlı bir şekilde her şeyi normalleştireceğiz. Suyun yolunda akması gerekiyor. Devletin de o suyun düzenli şekilde akmasını sağlamak lazım. Türkiye yükselirken biz güveni oluşturduk. Türkiye ekonomisini açtık.” diye konuştu.

Erdoğan’ın AKP milletvekillerine ‘Genel Kurul’a katılın’ uyarısı yapmasını değerlendiren Babacan, “Şu anki sistemde Meclis tamamen önemsizleştirilmiş durumda. Dolayısıyla anlamı yok. Bir kişinin bütün yetkiyi elinde topladığı bir sistemden bahsediyoruz. En son sadece milletvekillerinin katıldığı grup toplantısını Sayın Erdoğan ne zaman yapmış? Toplantı interaktif bir ortam demek. Siz bir şey söyleyeceksiniz, diğerleri bir şey söyleyecek. Eleştirileri, yeni önerileri dinleyeceksiniz. Şu anda yaptığı grup toplantısı değil.” ifadelerini kullandı.

Babacan, EYT düzenlemesiyle ilgili şunları kaydetti: “Bütçeyi geçiyorsunuz Meclis’ten, bir hafta sonra EYT’yi açıklıyorsunuz. Yeni bir sorun mu bu? Altı ay önce getirin gündeme. Koyun bütçeye, ondan sonra çıkarın.”

Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla ilgili soruya da yanıt veren Babacan, şöyle konuştu: “Sıra geldi cumhurbaşkanı adayını tespite. Yani ortak aday tespitine. Dün Sayın Karamollaoğlu’nun liderleri turlamasıyla beraber aslında artık isimleri de konuşmaya başladık. Zamanı geldi artık. Bu sürecin dikkatli yürütülmesi gerekir.

Hassas bir süreç. Bu süreç içerisinde nihai karara varana kadar birbirlerinden farklı görüşleri olabilir. Ama bu farklı görüşleri her gün konuşursak gereksiz bir tartışmanın içerisine ülkeyi götürmüş oluruz. Bizim belirleyeceğimiz ortak aday 13. cumhurbaşkanı olacak. Bu iş bizde artık hiç endişeniz olmasın. Bu iktidarın dönemi bitiyor, yepyeni bir dönem başlayacak. Liderler arası yoğun bir ikili temas trafiği içerisindeyiz. Mekik diplomasisi diyelim buna. 13 Şubat’ta bu işi bitirmek niyetimiz. Olmazsa da biraz daha ileri kayar.”

Paylaşın