AK Parti Seçim Beyannamesi: Vaatler Tekrarlandı

14 Mayıs’ta yapılacak olan cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine haftalar kaldı. Dünya basını da seçimlere ilişkin değerlendirmelere devam ediyor. Bloomberg, AK Parti’nin seçim beyannamesini yorumladı.

ABD merkezli Bloomberg, hali hazırda önceki yıllarda taahhüt edilmiş ekonomik vaatlerin büyük ölçüde tekrarlandığı, belirtilen planın da gelecek ayki seçimden sonra AK Parti’nin kazanması halinde Türkiye’nin nasıl şekilleneceği konusunda netlik sağlamadığını belirtti.

AK Parti’nin seçim beyannamesi Bloomberg’e göre “iddialı planlar” ortaya koyuyor, ayrıca 14 Mayıs seçimlerinden sonra “güçlü bir ekonomi ekibi” kurma taahhüdünü de içeriyor. AK Parti ayrıca enflasyonu resmi verilere göre mevcut yüzde 50,5 seviyesinden tek hanelere indirmeyi ve işsizliği yüzde 7’ye düşürmeyi da içeren hedefleri taahhüt etti.

Bloomberg, “Vizyon, politika ayrıntıları konusunda yetersiz ve 900 milyar dolarlık ekonomi Erdoğan’ın yirmi yıllık iktidarının en zorlu yıllarından birine doğru ilerlerken piyasanın sinirlerini yatıştırması pek olası değil. Yıkıcı depremden iki ay sonra Türkiye, Türk lirası üzerindeki baskı yoğunlaşırken bütçe ve cari işlemler hesabında rekor açıklarla bir enflasyon krizinden çıkıyor” değerlendirmesini paylaştı.

Erdoğan’ın 2021’de ana akım ekonomi politikasını terk ederek “Yeni Ekonomi Modeli” adı verilen muallak bir programa sarıldığını ifade eden Bloomberg, AK Parti’nin seçimin ardından politika değişikliği sinyalleri verdiğini belirtti. Erdoğan, geçtiğimiz hafta seçimin ardından ekonomi politikasını eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in başında olduğu bir gruba devretmeyi planladıklarını açıklamıştı.

AK Parti’nin seçim beyannamesinin ekonomik karar alma mekanizmaları ve Merkez Bankası üzerinde büyük bir etkiye sahip olan Erdoğan’ın düşüncelerine ilişkin çok az fikir verdiğini söylenen analizde, seçimlerin “Asya dışında dünyanın en büyük beşinci gelişmekte olan ekonomisine gözlerini diken yatırımcılar için bir dönüm noktası olabileceği” yorumu yapıldı.

Bloomberg, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ilgili bazı sorunları kabul ediyormuş gibi göründüğünü söyledi.

Paylaşın

Almanya’da “Keyif Amaçlı” Esrara Yeşil Işık

Kişisel tüketim amacıyla 25 grama kadar esrar (Cannabis) bulundurmak ve yine kişisel tüketim için esrar elde etmek üzere üç adet bitkiyi kendi imkanları ölçüsünde yetiştirmek Almanya’da yakın tarihte yasal olacak.

Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach tarafından Çarşamba günü Berlin’de esrarın yasallaştırılmasına yönelik revize edilmiş yasa taslağının tanıtımında duyurulacak.

Esrarın serbest satışı başlangıçta sadece örnek projeler kapsamında mümkün olacak. Ayrıca, esrar sosyal kulüpleri olarak anılan derneklerin kurulmasına da izin verileceği belirtildi.

İspanya ve Malta’da halihazırda faal olan söz konusu derneklerin üyeleri kendi yetiştirdikleri esrarı kullanabiliyor.

Avrupa Birliği’nin (AB) Almanya’da esrarın yasallaşmasını onaylaması için, başlangıçta planlandığı üzere esrar ürünleri için genel bir serbest satış izni olmaması gerekiyor.

Esrarın, lisanslı işletmelerde satışına beş yılla sınırlı bölgesel model projeler kapsamında izin verilecek. İlgili bölgelerde daha sonra yasal esrar satışlarının tüketim ve karaborsa üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla bilimsel çalışmalar yapılacak.

Keyif amaçlı esrar kullanımının yasallaştırılması, Sosyal Demokrat SPD, Yeşiller ve Liberal FDP tarafından oluşturulan hükümetinin koalisyon anlaşmasında da yer bulmuştu.

Anlaşmada, bu şekilde uyuşturucu üretimi ve dağıtımını yeraltı dünyasına bırakmak yerine, örneğin esrar olarak da bilinen Hint kenevirinin devlet kontrolu altında satılmasıyla, uyuşturucu amaçlı kullanılan tehlikeli maddelerin, kimyasal içeriklerin yol açtığı zararların önlenebileceği vurgulanmıştı.

Esrar Almanya’da en yaygın olarak kullanılan uyuşturucu. Yapılan anketlere göre her dört kişiden biri en az bir kez Hint keneviri kullandığını kabul ediyor.

Eski Başbakan Angela Merkel döneminde, 2017 yılında federal hükümet esrarın ağır hastaların tedavisinde kullanılmasına izin veren yasaya yeşil ışık yakmıştı.

Geçtiğimiz yıllarda da benzer uygulamalarla Hollanda’nın yanı sıra, Portekiz, İspanya ve Danimarka gibi AB üyesi bazı ülkeler ve ABD’de bazı eyaletlerde de esrarın özel lisanslı işletmelerde satışı serbest bırakılmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 37 eyalet ve Washington tıbbi esrarı yasallaştırırken, 19 eyalette ise keyif amaçlı kullanım yasallaştırdı.

Paylaşın

Prof. Dr. Kamil Yılmaz: Büyük Bir Refah Kaybı Yaşanabilir

Prof. Dr. Kamil Yılmaz, “Düşük faiz politikasının uygulanmaya devam edilmesi durumunda, döviz rezervlerindeki düşüş devam edecek ve hali hazırda yarı kapalı durumdaki kambiyo rejiminin tam kapalı bir rejime dönüşümü gerçekleşecektir” dedi ve ekledi:

“Bu ise son 40 yıldır dünya ekonomisiyle tamamen entegre olmuş Türkiye ekonomisi için büyük bir kopuş ve büyük bir refah kaybı anlamına gelmektedir. 14 Mayıs’ta oy kullanacak yurttaşların bu seçimde iktidarın kazanması durumunda Türkiye ekonomisinin dönüşü olmayan bir yola gireceğini bilmesi gerekmektedir.”

Koç Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonomi bölümünden Prof. Dr. Kamil Yılmaz, ekonomideki son gelişmelere dair Cumhuriyet gazetesinden Şehriban Kıraç’a konuştu. Röportajda yöneltilen sorular ve Prof. Yılmaz’ın yanıtları şöyle:

‘Başından beri bir model yoktu’

Enflasyonda beklenen düşüş yok. Piyasa faizi yüzde 50’yi aştı. Dış ticaret rekor seviyede açık veriyor. Cari denge bozuldu. KKM faizleri serbest bırakıldı. Ekonomide Türkiye modelinin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim gibi bir çok iktisatçı başından beri ortada bir model olmadığını, tamamen siyasi saiklerle ortaya atılan düşük faiz politikasının TL’nin değer kaybetmesine ve dolayısıyla da yüksek enflasyona yola açacağını söyleyegeldi.

TL’nin değer kaybetmesiyle birlikte hükümet uygulanan politikanın arkasında bir model olduğunu, bu yeni ekonomi modeline göre ihracatı teşvik ederek cari fazlaya ulaşılacağını iddia etti. Ancak aradan geçen zaman içinde bu iddianın da gerçeklikle bir ilişkisinin olmadığı ortaya çıktı. Kur artışından kaynaklanan rekabet gücündeki geçici artış ihracatı üç-beş ay yukarı çekse de, yüksek enflasyondan kaynaklanan maliyet artışlarının baskın çıkacağı ve ihracattaki artışın kısıtlı kalacağı açıktı.

Öte yandan hükümet tarafından dayatılan eksi reel faizler ve yüksek enflasyon beklentileri haneleri tüketim harcamalarını arttırmak zorunda bıraktı. 2022’deki büyümeyi ağırlıklı olarak tüketim harcamaları sırtlandı. Aynı zamanda negatif reel faiz de özel sektörün zorunlu yatırım harcamalarını öne çekmesini sağladı. 2021 sonuna doğru bazı aylarda fazla veren cari denge 2022’nin tamamında açık verdi ve 2023’te cari açık artmaya devam ediyor.

Eksi reel faiz TL’den kaçışı hızlandırınca 2022 başında hükümet kamu bütçesine yüz milyarca liralık yük getiren Kur Korumalı Mevduat (KKM) düzenlemesiyle günü kurtarabileceğini düşündü. Bunun yanında, TCMB, BDDK ve SPK gibi piyasa düzenleyici kurumlar hemen hemen her gün serbest piyasa ekonomisinin kurallarına açıkça aykırı düzenlemelerle özel sektörün döviz talebini yavaşlatmaya ve TCMB döviz rezervini artırmaya çalıştı. Ancak bu düzenlemelere, ve ihracatçılardan ve bankalardan zorla toplanan, dost ülkelerden rica minnet borç alınan on milyarca dolarlık döviz arzına rağmen Merkez Bankası döviz rezervlerinin erimeye devam ettiğini görüyoruz.

‘Büyük bir refah kaybı yaşanabilir’

Bu gidişat nereye varır?

Sonuçta hükümet son bir buçuk yıllık politika uygulamasının sonuçlarından ders çıkarmadı. Hala yüzde 50’lerde dolaşan resmi enflasyon oranı önümüzdeki aylarda biraz düşse bile bu hükümet iş başında kaldığı sürece yüksek kalmaya devam edecek. Mehmet Şimşek’i bakan olması için ikna etmeye çalıştığı sırada bile sayın Cumhurbaşkanı düşük faiz politikasının doğru olduğunu iddia ediyor. Bu durumda hükümetin bu politikalardan vazgeçeceğini düşünmek de mümkün değildir.

Düşük faiz politikasının uygulanmaya devam edilmesi durumunda ise döviz rezervlerindeki düşüş devam edecek ve hali hazırda yarı kapalı durumdaki kambiyo rejiminin tam kapalı bir rejime dönüşümü gerçekleşecektir. Bu ise son 40 yıldır dünya ekonomisiyle tamamen entegre olmuş Türkiye ekonomisi için büyük bir kopuş ve büyük bir refah kaybı anlamına gelmektedir. 14 Mayıs’ta oy kullanacak yurttaşların bu seçimde iktidarın kazanması durumunda Türkiye ekonomisinin dönüşü olmayan bir yola gireceğini bilmesi gerekmektedir.

‘Makroekonomik istikrar tekrar kazanılmalı’

Seçim sonrası nasıl bir ekonomik tablo ile karşı karşıya kalacağız?

Seçim sonrası karşılaşacağımız tablo seçimi kimin kazanacağına bağlı. Seçimi (hem Cumhurbaşkanlığı hem de milletvekili) bugünkü hükümetin kazanması durumunda neler olabileceğini yukarıda ele aldım.

Hem Cumhurbaşkanı hem de milletvekili seçimini muhalefetin kazanması durumunda ise yılın ikinci yarısında makroekonomik istikrarın tekrardan sağlanacağını düşünüyorum.

uhalefetin yani altılı masanın ekonomi kurmaylarının üzerinde anlaştığı ekonomi politika metninde iktidara gelmeleri durumunda ortodoks politikalara dönecekleri açıkça vurgulanmaktadır. Bu durumda Merkez Bankası’nın ve ekonomi yönetiminin başına liyakat sahibi deneyimli uzman kişilerin gelmesini ve hali hazırda mevduat, kredi ve diğer faiz oranlarıyla hiçbir ilintisi kalmayan para politikası faizinin artmasını ve reel faizin kademeli olarak pozitif hale gelmesini bekleyebiliriz.

Aslında, para politikası faizinin oldukça üzerinde seyreden mevduat ve kredi faizleri yeni hükümetin ve merkez bankasının işini kolaylaştırması beklenir. Ancak, her ne kadar politika metnini açık olarak ilan etmiş olsalar da, parti üst düzey görevlilerinin yapmış oldukları açıklamalardan muhalefet ittifakının iki büyük partisi arasında ekonomi yönetiminin (merkez bankası dahil) başına kimlerin geleceği konusunda bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir.

Bu da seçimi kazanmaları durumunda kısa bir süre de olsa bir belirsizliğin baş göstermesi anlamına gelebilir. Seçim sonrasında ortaya çıkabilecek bu belirsizliği ortadan kaldırmak için millet ittifakının ekonomi yönetiminin başında kimlerin olacağı konusunda bir an önce görüş birliğine varması ve mümkünse seçimden önce bu konuda net mesajlar vermesi gerekir.

Ek olarak muhalefetin kazanması durumunda uygulamayı düşündükleri para ve maliye politikasını deprem sonrası şartları dikkate alınarak revize edilmesi gerekecektir. Deprem öncesindeki ekonomik koşullara göre tasarlanan para ve maliye politikasına göre enflasyonun iki yıl içinde tek haneye indirilmesi mümkündür. Ancak, deprem sonrasında bölgede yapılacak ve 2023 ve 2024’te yıllık 30 milyar doları geçmesi beklenen kamu yatırım harcamaları nedeniyle tek haneli enflasyon hedefine ulaşmak için iki yıldan daha fazla süreye ihtiyaç duyulacaktır.

Kamu yatırımlarında zorunlu olarak yaşanacak artış maliye politikasının sıkılaştırılmasına izin vermeyecektir. Enflasyonla mücadele için faizlerin çok hızlı bir şekilde yükseltilmesi ise kamunun yatırım harcamalarının finansmanın maliyetini ve vadesini olumsuz etkileyebilecektir. Bu yüzden muhalefetin tek haneli enflasyon hedefine ulaşma süresini 6 ay ila bir yıl arasında bir uzatması gerekecektir.

Cumhurbaşkanı seçimini muhalefetin milletvekili seçimini de iktidarın kazanması durumunda ise gerekli ekonomik politikaların uygulanması mümkün olmayacak, belirsizlik kaçınılmaz olarak artacaktır. Bu ise Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin 2024’te tekrarlanması anlamına gelebilir. Bu alternatifin Türkiye ekonomisi için olumlu olabileceğini söylemek mümkün gözükmüyor.

‘Liyakatli kadroların gelmesi şart’

Şu anda Türkiye ekonomisinin en temel problemleri neler, acil atılması gereken adımları sıralayabilir misiniz?

Şu an en büyük sorun hükümetin uygulamakta olduğu yanlış makroekonomik politikalardır. Bir an önce bu politikaların terkedilmesi gerekmektedir. Aslında bu, 2001 krizi sonrasında başarıyla uyguladığımız ama son on yılda büyük geri adımlar attığımız ve merkez bankası bağımsızlığı, bankacılık sektörünün etkin bir şekilde denetim ve düzenlenmesi ve kamu maliyesinin kontrol altına alınmasından oluşan, makroekonomik kurumsal reformların 20 yıl sonra tekrardan hayata geçirilmesi demektir. Türkiye ekonomi ancak bu adımlar sonrasında tekrardan makroekonomik anlamda normal bir ekonomi olması için bu adımlar gereklidir.

Ekonomi yönetiminde ve özellikle de Merkez Bankası’nda liyakatli kadroların göreve getirilmesi gerekmektedir. Merkez Bankası’nın atacağı para politikası adımları sayesinde parasal aktarım mekanizmasına tekrar işlev kazandırılacak, mevduat, kredi ve diğer faiz oranlarının birincil belirleyicisinin para politikası faizi olması sağlanacaktır. Böylece enflasyon beklentileri kontrol altına alınabilecek ve enflasyon da önümüzdeki iki yıl içinde tek haneye düşürülecektir. Bununla birlikte yukarıda bahsettiğim TCMB, BDDK ve SPK tarafından uygulanan serbest piyasa ekonomisinin kurallarıyla çelişen düzenlemelerin de bir an önce yürürlükten kaldırılması gerekmektedir.

‘Yılın ikinci yarısında Türk lirası kayıplarını telafi eder’

Yılsonu, büyüme, işsizlik, kur, enflasyon, faiz ile ilgili öngörü yapabiliyor musunuz, bu alanlarda ne tür riskler var?

Ekonomi politikalarından kaynaklanan belirsizliğin seçim sonrasında bitmesi durumunda yıl sonu için öngörülerde bulunmak mümkün. Şu anda ise ancak koşullu öngörüde bulunulabilir. İktidarın seçimi kazanması durumunda neler olabileceğini yukarıda belirttim. Muhalefetin her iki seçimi kazanması durumunda seçimden ekonomi yönetiminin karar alma aşamasına kadar geçecek birkaç haftalık belirsizlik döneminde dolar kurunda yüzde 20’yi aşacak bir artış görülebilir. Ancak, ekonomi politikası önlemlerinin uygulanmasıyla birlikte belirsizliğin azalması, yabancı sermayenin kademeli olarak giriş yapması ve dolayısıyla TL’nin yılın ikinci yarısında kayıplarının bir kısmını geri alması mümkün gözüküyor.

‘Depremin maliyeti 105 milyar dolar’

Deprem büyük bir yıkıma ve can kaybına yol açtı. Sizin de hesaplamanıza göre 105 milyar dolarlık bir maliyet yarattı. Bundan sonra yaşanılabilir kentler için nasıl bir kurgu ve dönüşüm gerekiyor? Maliyet nasıl karşılanabilir?

Deprem kesinlikle bugüne kadar ülkemizin gördüğü en büyük yıkım ve can kaybına yol açmıştır. Sizin de söylediğiniz gibi yapmış olduğum ve BETAM tarafından yayınlanan detaylı analizde depremin stok ve akım üzerinden ulusal ekonomik maliyetinin 105 milyar doları bulacağını tahmin ediyorum. Bu maliyetin yüzde 80’nin aşan kısmı bölgenin alt ve üst yapısında yeniden inşaat faaliyetlerini kapsıyor ve ağırlıklı olarak kamu tarafından karşılanması gerekiyor. Bölgede yürütülecek yeniden inşa süreci bütün boyutlarıyla çok iyi planlanmalıdır.

Yeniden inşa sürecinin temel ilkesi sağlam zemin üzerinde, çağdaş sosyal yaşamın bütün boyutlarını kapsayan doğayla uyumlu kentler kurmak olmalıdır. Bu ilkelerin uygulamada tavizsiz hayata geçirilmesi halinden bölgenin bundan beş yıl sonra bütün Türkiye için ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda örnek bir çekim merkezi haline gelmesi mümkün olacaktır.

Depremin büyük yıkıcı etkisine rağmen yeniden inşa için yapılacak ek yatırım harcamalarının 2023 ve 2024 büyüme hızlarını sırasıyla 1 ve 2 yüzde puan kadar yukarı çekmesi mümkün gözükmektedir. Ancak bunun olabilmesi için yapılacak ek kamu harcamalarının ekonomiyi herhangi bir darboğaza sürüklemeden finanse edilebilmesi gerekir. Bu ise ancak yurtdışından büyük çaplı sermaye girişiyle mümkündür.

Eylül 2021’den bu yana uygulanan ve ekonomiyi daha kırılgan hale getiren para ve maliye politikası GSYH’nin yüzde 6’sını da aşabilecek yıllık borçlanma gereksiniminin finanse edilmesini kesinlikle zorlaştıracaktır. Ortodoks ekonomi politikalarına döneceğini ilan eden muhalefetin iktidara gelmesi durumunda ise yurtdışından çekilecek sermaye sayesinde kamunun ilave borçlanmasının daha düşük maliyet ve daha uzun vadede sağlanması, böylece yeniden inşa sürecinin herhangi bir ekonomik kriz ya da darboğaz yaşanmadan tamamlanması mümkün gözükmektedir.

‘ABD’deki kriz Türkiye’yi de etkiler’

ABD ve Avrupa’daki banka krizleri ve diğer ekonomik gelişmelerin Türkiye’ye yansıması nasıl olur?

ABD’de politika faizi ve uzun vadeli tahvil getirileriyle birlikte bankaların elindeki uzun vadeli tahvil fiyatlarının düşmesi bankaların bilançolarını olumsuz etkiledi. Portföylerinde yüksek miktarda uzun vadeli tahvil tutan özellikle küçük ve orta büyüklükteki bankaların olumsuz etkilenmesi ve hatta geçtiğimiz haftalarda olduğu gibi bazılarının batması mümkün. Küçük ve orta büyüklükteki bankaların karşı karşıya kaldığı zorlukların bittiğini söylemek için çok erken. Önümüzdeki haftalar ve aylarda da bu bankalardan bazıların sıkıntıya düştüğünü görmemiz mümkün. Ek olarak, pandemi sonrası dönemde uzaktan çalışmanın yaygınlaşmasıyla ABD’de ticari emlak sektöründe bir talep daralması yaşanıyor. Son günlere basında bu daralma sonucunda ticari emlak sektörünün borçlarını çevirmekte sıkıntılar yaşayabileceğine dair haberler artıyor.

Her iki gelişme de ABD mali sektöründe bir kriz yaratma potansiyeline sahip. O yüzden Fed’in faiz artışlarını önümüzdeki aylarda yavaşlatması ya da tamamen durdurması gerekebilir. Nitekim geçtiğimiz ay Fed sadece 25 baz puanlık bir artış yapmakla yetindi. Faiz artışlarının yavaşlaması küresel sermaye akışı üzerinde olumlu etkide bulunabilir. Ancak muhalefetin iktidara gelmesi ve açıkladığı ekonomi politikalarını uygulaması durumunda bizim bu sermaye akışından yararlanmamız mümkün olabilir.

ABD’deki bankacılık sektöründeki sorunların daha da büyümesi durumunda bir mali kriz ortaya çıkarsa bundan uygulayacağımız politikalar ne olursa olsun olumsuz etkilenmemiz kaçınılmaz olacaktır. Sadece bu krize doğru politikalarla yakalanmış olursak krizin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi daha da kontrol edilebilir olacaktır.

Röportajın tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

“Erdoğan, Piyasalara Mesaj Veriyor”

“Bugünlerde Erdoğan yeniden yetki isterken tek başına ben bu işi yaparım havasında değil. Şimdi Mehmet Şimşek ve Lütfi Elvan isimleri ile mesaj veriyor… Ama kime? Elbette piyasalara…

Aslında diyor ki “Ey piyasalar beni seçimlere kadar zor durumda bırakmayın, seçimlerden sonra ortada ne Nebati ne de Kavcıoğlu kalacak… Piyasaların istediği isimler ve oyunun kuralları işleyecek.”

Karar yazarı İbrahim Kahveci, “Erdoğan’ın -U- dönüşü gerçek mi?” başlığıyla bir yazı kaleme aldı.

Hatırlayın Mehmet Şimşek hakkında söylediklerini… “Bizim arkamızdan iş çeviriyorlar…vs vs”. Pendik Meydanı’ndan yuh sesleri…

Ya Lütfi Elvan… “Bizim bu arkadaşlarla gidecek yolumuz yok…”

Veya Naci Ağbal…

Devran mı döndü de birden Erdoğan yeniden Mehmet Şimşek’in adını ‘bizim arkadaş’a çevirdi. O olmazsa kenarda Lütfi Elvan’ın sırada beklediği imaları….

‘Hangi dağda kurt öldü!’ derler.

Ne oldu da birden Nureddin Nebati & Şahap Kavcıoğlu ikilisinden söz edilmemeye başlandı?

Ne oldu da birden Kuranı Kerim’den Nass… kimseyi bağlamaz oldu… Unutuldu gitti?

Sahi ne oldu?

Ne oldu da “Bütün dünya faiz artırarak yanlış yapıyor, bizim doğru yaptığımız anlaşılacak” noktasından çark edildi?

Ne oldu ‘Heterodoks’ politikalara…?

Ne oldu da birden ‘Ortodoks’ politikalar akıllara geldi?

***

Erdoğan Haziran 2018 seçimleri öncesi “Siz bu kardeşinize verin yetkiyi, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır, mücadele edilir göreceksiniz” demişti. Ama o yetki sonrası dolar 4,20’den 7,20’ye fırlarken faizlerde de yüzde 26-27’leri tabela yakmıştı.

Bırakın doları faizi şu anda kuru soğan bile 30 lira… Verilen yetkinin etkisini göz yaşararak izliyoruz.
Bugünlerde Erdoğan yeniden yetki isterken tek başına ben bu işi yaparım havasında değil. Şimdi Mehmet Şimşek ve Lütfi Elvan isimleri ile mesaj veriyor… Ama kime?

Elbette piyasalara…

Aslında diyor ki “Ey piyasalar beni seçimlere kadar zor durumda bırakmayın, seçimlerden sonra ortada ne Nebati ne de Kavcıoğlu kalacak… Piyasaların istediği isimler ve oyunun kuralları işleyecek.”

Yazının devamı için TIKLATIN

Paylaşın

Bankalardan İhtiyaç Kredilerinde 70 Bin Lira Sınırlaması

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (TCMB) ihtiyaç kredilerinde 70 bin sınırının konut kredilerinde ise 250 bin sınırının aşılmaması yönünde bankalara talimat gönderdiği dile getirildi.

Merkez Bankası geçen cuma günü TL mevduat oranında tahsis tesis yükümlülüğü oranını yüzde 60’a yükseltmiş, TL mevduat dönüşüm oranı hedeflemesini geri getirmişti.

Tahvil zorunluluğu, TL dönüşüm oranı hedefi, yabancı para zorunlu karşılık artışlarının üzerine seçim belirsizliği ile karşı karşıya olan bankacılık sektörü ihtiyaç kredilerinde 70 bin liranın üzerinde kredi vermemeye başladı. KOBİ kredileri de belirsizlik nedeniyle sekteye uğradı.

Ekonomi gazetesinden Şebnem Turhan’ın haberine göre; bankacılık sektörü kaynakları ihtiyaç kredisinde regülasyonlardan muaf olan 70 bin liranın üzerine asla çıkılmadığını, ticari kredilerin kesilmesinin yanı sıra yine regülasyondan muaf olan KOBİ kredilerinde bile yavaşlamaya gittiklerini vurguladı.

Hem kamu hem yerli hem de yabancı bankalarda şu anda isteseniz de 70 bin liranın üzeri ihtiyaç kredisi almanız mümkün görünmüyor.

Merkez Bankası geçen cuma günü TL mevduat oranında tahsis tesis yükümlülüğü oranını yüzde 60’a yükseltmiş, TL mevduat dönüşüm oranı hedeflemesini geri getirmişti.

Bunun yanı sıra ihtiyaç ve ticari kredi faizinde üst limitin aşılması durumundaki menkul kıymet tesis yükümlülüğü oranını yüzde 150’ye çıkardı ve TL mevduat oranı yüzde 60’ın altında kalan bankalara da yabancı para mevduat oranı için zorunlu karşılık oranını 5 puan artırdı. Bu değişiklik öncesinde de bankacılık sektörünün kredi arzı oldukça düşük seyrediyordu.

Uygulanan tedbirler ve menkul kıymet alım zorunlulukları bankacılık sektörünün ilk çeyrekte özellikle taksitli ticari krediler konusunda iştahsız davrandığını ortaya koydu. Ancak cuma günkü değişiklik sonrası bu iştahsızlık genele yayıldı.

Bir kamu bankası kaynağı cuma günü yaşanan Merkez Bankası değişiklikleri sonrasında yazılı olarak ihtiyaç kredilerinde 70 bin sınırının konut kredilerinde ise 250 bin sınırının aşılmaması yönünde talimat geldiğini dile getirdi. Kamu bankaları bu konuda yalnız değil. Üç ayrı yerli özel ve yabancı banka kaynakları da 70 bin lira sınırının ihtiyaç kredisinde aşılmamaya çalışıldığını doğruladı.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan “Sadullah Ergin Ve Sema Silkin Ün” Açıklaması

Kemal Kılıçdaroğlu, “Sadullah Ergin ve Sema Silkin Ün” hakkında bir grup gazeteciye yaptığı açıklamada “anılan isimlerin başka partilerin adayı olduğunu, o partilerin iç işlerine karışamayacaklarını” söyledi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı ve Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Emine Erdoğan’ın eski özel kalem müdürü ve Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sema Silkin Ün’ün CHP listelerinden aday gösterilmesine ilişkin tartışmalar konusunda bu isimlerin başka bir partinin adayı oduğunu ve o partilerin iç işlerine karışamayacaklarını söyledi.

T24’ten Murat Sabuncu’nun aktardığı bilgilere göre Kılıçdaroğlu dünkü Çanakkale mitinginden sonra bir grup gazeteciye yaptığı açıklamada “anılan isimlerin başka partilerin adayı olduğunu, o partilerin iç işlerine karışamayacaklarını” söyledi.

Kemal Kılıçdaroğlu “İlk kez beş parti bir parti logosu altında seçime giriyor. Dolayısıyla herkes sanki sadece CHP’liler giriyor ve CHP’li değil nasıl bizim listede yer alır diye bir şey söylüyor. Yani eski alışkanlıklardan kurtulunamayan bir atmosfer var. Zaman içerisinde olacak” dedi.

Kılıçdaroğlu ayrıca “Diğer yerlerde de, illerde de benzer tartışmalar var, olabilir ama dediğim gibi yani Sadullah Bey başka bir partinin adayı, diğer arkadaşlar da başka bir partinin adayı. Bizim partililer de var. Dediğim gibi Saadet’li var, DEVA’lı var, Gelecek Partili var, Demokrat Partili var, İYİ Parti’li var. Dolayısıyla bunlar artık oyların heba olmaması ve bunların lehe çalışması için böyle bir akılcı politika izlendi.” diye konuştu.

Paylaşın

Uzmanlardan Anket Uyarısı: Seçmen Manipüle Ediliyor

Kamuoyuna seçimlerle ilgili araştırma sonucu sunan şirketlerin araştırma sektöründen olmadığını söyleyen siyaset bilimci Emre Erdoğan, kökü 70’lere dayanan Türkiye’nin en büyük araştırma şirketlerinin hiçbirinin seçim anketi sonucu açıklamadığını belirtiyor.

Emre Erdoğan, “Sadece seçim dönemleri ortaya çıkan, kamuoyuna istenmeyen bilgi sunan, bunun karşılığında da ya partilerden ya da adaylardan iş alan ve ünlü olan birtakım kişiler var. Türkiye’de bence esas sorun araştırma şirketleriyle bu merdiven altı kuruşları ayırt etmeyi bilmek. Medya bilmiyor” diye konuşuyor.

Anket şirketinin finansman kaynağını açıklamamasının büyük bir sorun olduğunu vurgulayan siyaset bilimci Mert Moral da “Herkes sayının büyüsüne kapılıp ‘Bak işte CHP’nin oy oranı şu kadar artmış’ büyüsüne kapılıp anket yayınlama gayretine giriyor. Köşe yazarları yapıyor, bunu televizyonlar da yapıyorlar. Yetmiyor, YouTube’da yapılıyor, Twitter’da yapılıyor. Bunu kim yaptı diye soruyorsunuz, bilmem ne firması. E kim sponsor oldu buna? Bilmiyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Bilimsel kriterleri karşılamayan anketlerin medya tarafından süzgeçten geçirilip yayınlanmaması gerektiğini vurgulayan Moral’a göre Türkiye’de bu konuda bir bilinçlenme olmadığı için kötü mal piyasadan silinmiyor, önceki seçimlerde ‘çuvallayan’ şirketler yeni seçim döneminde anket açıklamaya devam ediyor.

Seçimlere iki aydan kısa bir süre kala kamuoyu oluşturmada kritik bir rolü olan seçim anketleri de gündemi meşgul ediyor.

Kritik seçimlerde bir oy bile önemli, ancak kamuoyuna yansıyan anket sonuçları birbirinden büyük farklılıklar gösterebiliyor. Uzmanlara göre bu durum Türkiye’deki seçim anketlerinin bilimsel standartlara dayanmadığının bir göstergesi.

Uzmanlar, anketlerin ne kadar güvenilir olduğunu değerlendirebilecek bilimsel bir kriter olmadığına işaret ediyor.

Son anketler ne söylüyor?

Yurt içi ve yurt dışında toplam64 milyon 191 bin 285 seçmenin sandığa çağrıldığı seçimlerle ilgili çok sayıda şirket, anket sonuçlarını paylaşmaya devam ediyor.

MAK, Türkiye Raporu, Yöneylem, Asal Araştırma, AR-G Araştırma, Bulgu, Aksoy ve SAROS araştırmanın son anketlerine göre AKP en fazla oy alan parti olurken, PİAR, ALF, Themis Araştırma’nin anketlerinde CHP ilk sırada yer alıyor.

ORC’ye göre Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 53,1, Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan yüzde 42,3 oy alırken MetroPoll’ün son anketinde Cumhur İttifakı’nın oyu yüzde 42,1, Millet İttifakı’nın yüzde 37,6 oldu. Orthus Araştırma ve Danışmanlık şirketinin anketinde ise Recep Tayyip Erdoğan yüzde 46,4, Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 44,9, Muharrem İnce yüzde 4,5, Sinan Oğan yüzde 0,8 oy oranına sahip.

Peki anket şirketlerinin açıkladığı bu sonuçlar sahadaki durumu ne kadar yansıtıyor?

“Gizli oy değişikliği yapabiliyorsunuz”

Kamuoyu oluşturma gibi bir işlevi olan anketler, seçmenlerin tercihlerini etkileme gücüne sahip. DW Türkçe’ye konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. Dr. Emre Erdoğan, bunu “Gizli oy değişikliği yapabiliyorsunuz, stratejik oy verebiliyorsunuz. Bunun da vahim, sorunlu sonuçları olabiliyor” şeklinde açıklıyor.

Erdoğan’a göre şu anda kamuoyunda paylaşılan seçim anketlerinin çoğu güvenilir değil.

Anketlerin toplumsal sorumluluğu olduğu için manipülasyona karşı uluslararası alanda kabul görmüş bilimsel kriterlere uyulması gerektiğini ifade eden Erdoğan, Türkiye’de yakın zamanda yapılan regülasyonların ise anket şirketleriyle ilgili sorunları pratikte çözmediğini aktarıyor.

“Seçime bir hafta kala anket yayınlamayı bırakıyorsunuz. Daha önce yayınlarsanız onu belli bir künye bilgisi paylaşmak zorundasınız gibi yasa koyucunun koyduğu bazı tedbirler var. Ancak kimse umursamıyor” diyen Erdoğan, ekliyor: “Çünkü şu anda getirisi çok fazla.”

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan Sabancı Üniversitesi’nden siyaset bilimci Doç. Dr. Mert Moral da seçimlerle ilgili yapılan kamuoyu araştırmalarının ne kadar güvenilir olduğunu değerlendirebilecek bilimsel bir kriter olmadığı görüşünde.

Anket şirketlerinin başka başka sonuçlar açıklamasının şans olma ihtimalinin çok düşük olduğunu söyleyen Moral, “Ya bu şirketlerin çektikleri örneklemler sadece belirli bir seçmen kitlesini temsil ediyor ya da o seçmen kitlesi o örneklemin içinde daha çok temsil ediliyor. Gerçekten Türkiye seçmen popülasyonunu temsil eden örneklemden çekiyor olsalar bir ankette Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oy oranı yüzde 40, öbüründe yüzde 28 olamaz” diye konuşuyor.

Siyasi partilere çalışan şirketler var

Sürekli yanlış prosedür takip ediliyorsa anket sonuçlarında kayma olabileceğini vurgulayan Moral’a göre Türkiye’de başka bir sorun daha gözlemleniyor. Farklı siyasi partiler tarafından finanse edildiği konuşulan anket şirketlerinin, maddi ya da ideolojik nedenlerle o partilerin lehine sonuçlar üretttiği görülüyor.

Anketlerin kimlerle yapıldığından soruların soruluş biçimi ve sıralamasına kadar pek çok kriter bilimsel anlamda anket sonuçlarını etkiliyor.

Sonuçlarda hata payının (margin of error) düşük olması için anketin öncelikle düzgün bir örneklemle yapılmış olması gerekiyor. Düzgün bir örneklem için ise anketin yapıldığı bölge ya da ülkedeki herkesin o örnekleme dahil olma olasılığının eşit olması, yani rassal olması gerekiyor.

Sabancı Üniversitesi’nde 2017 yılından bu yana seçmen davranışı, siyaset metodolojisi ve anket metodolojisi alanlarında dersler veren Moral, Türkiye’de 2011’den 2019’a kadar toplam sekiz seçim için yapılan 295 seçim anketini incelediklerini ve bu anketlerin uluslararası alanda kabul görmüş bilimsel kriterlere ne kadar uyduğuna dair bir çalışma hazırladıklarını anlatıyor. Çalışmanın sonucunda Türkiye’de anket şirketlerinin açıkladığı sonuçların rassal bir örneklemeye dayanmadığını, hata payı marjının çok yüksek ve bilimsel standartlardan uzak olduğunu gördüklerini aktarıyor. Türkiye Araştırmacılar Derneği’nin de 2015’te benzer bir rapor açıkladığını belirten Moral, Türkiye’de yapılan anketlerin bu alanda sınıfta kaldığını ifade ediyor.

Moral’a göre bunun birinci nedeni ise örneklem seçimi. “Yeterince büyük rassal örneklem çekerseniz bunlar zaten popülasyondaki gibi dağılırlar” diyen Moral, Türkiye’deki anketlerin bu kurala uyarak yapılmadığını söylüyor.

“Telefon numaralarını satın alıyorlar”

Anket firmalarının genellikle belli bir firmadan telefon numaralarını satın aldıklarını, dolayısıyla aynı mağazadan ya da marketten alışveriş yapan, maddi olanakları ya da eğitim seviyesi birbirine yakın olan insanlarla anket yaptıklarını anlatan Moral, “Eğer ben listeyi buradan alırsam bunlar gibi olmayan insanların ne düşündüğünü, kime oy verdiğini, nasıl oy verdiğini bulma ihtimalim yok” diyor.

Türkiye’de bir telefon veri tabanı olmadığına işaret eden Emre Erdoğan da dolayısıyla telefon üzerinden yapılan anketlerde örneklemin doğru seçilemediğini aktarıyor.

Buna göre numaralar rassal olarak çevrilse bile sabit telefon oranının yüzde 30 civarında olması sorun oluşturuyor. Cep telefonları üzerinden yapıldığında da cep telefonu olmayanların varlığı ve birden fazla cep telefonu olanlar da düşünüldüğünde operatörlerin yaygınlık oranları tam bilinmediği için yine seçilen örneklem tüm nüfusu temsil etmiyor. İnternet üzerinden yapılan anketlerde de benzer sorun mevcut.

“Türkiye’yi temsil etmiyor”

Bazı anket şirketlerinin ise kahvede, sokakta ya da parklarda anket yaptığını söyleyen Erdoğan, bu tür anketlerin de temsili olmadığını söylüyor. Erdoğan, “Bu çok ciddi bir sorun. Kamuoyunun eriştiği araçlarla yapılan anket çalışmalarının büyük bir kısmı temsili değil. Türkiye’yi temsil etmiyor. Temsil etmediği için de genelleme yapılamaz” diyor.

Anketlerle ilgili bir diğer sorun ise kotalı örneklem. Türkiye’de anket şirketleri yaş, cinsiyet, siyasi parti vs gibi örneklem sayısına bir kota koyuyor. Örneğin bir yaş grubuna kota konulduysa kota dolduğunda o yaş grubundaki insanlar artık ankete dahil edilmiyor. Ancak bilimsel olarak bir örneklemin rassal olması, yani hata payının düşük olması için kota örneklem kullanılmaması gerekiyor.

“Yanlış yöntem ısrarla kullanılıyor”

Mert Moral, kotalı örneklemin teorik olarak ispatlanmış yanlış bir yöntem olduğunu belirterek “Bu yanlış yöntem ısrarla Türkiye’de kullanılıyor. Türkiye’deki seçim anketlerini dünyada kabul görmüş bilimsel yöntemlerle yapılan anketlerle mukayese ettiğimizde akla kara gibi bir fark var” diyor.

Uzmanlara göre anket şirketlerinin soru tekniklerinde de hatalar var.

Emre Erdoğan, teknik olarak soruların yanlış sorulduğunu, soru sıralamasında da sorunlar olduğunu vurguluyor. Erdoğan, soruların sıralamasına göre olumlu ve olumsuz yanıtların değişebileceğini belirtiyor.

Mert Moral da seçim anketi yapan şirketlerin yöntem olarak daha çok hangi soruyu sorduklarının bilinmediğini, soruların bilimsel olarak sınanmış sorulardan oluşmadığını ve ölçmek istenen şeyi gerçekten ölçüp ölçmediğinin belirsiz olduğunu anlatıyor: “İstediğiniz cevabı aldırmak çok zor bir şey değil insanlarda. Evet, doğru hatırlatmaları yaptığınız müddetçe bambaşka yanıtlar gelebilir.”

Moral, bilimsel yöntemlerle yapılan anketlerin çok maliyetli olduğuna da işaret ediyor. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’nden tesadüfi yeterince büyük bir örneklem çekilebildiğini ifade eden Moral, “Bununla ilgili yüz yüze görüşmelerle yapmak çok maliyetli işler. Anket yapılacak kişi adreste yoksa bir daha o adrese gitmeniz gerekiyor” diyor.

Önceki sonuçlar ne gösterdi?

24 Haziran 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan yüzde 54, Muharrem İnce ise yüzde 29 oy aldı.

1 Mayıs ve 22 Haziran tarihleri arasında açıklanan seçim anketleri Erdoğan’ın oyunu yüzde 39.7 ila yüzde 53.5 arasında gösteriyordu. Seçimden iki gün önce yayınlanan Adil Gür anketine Erdoğan’ın oyu yüzde 53.5 olarak yansımıştı. Sonucu buna en yakın olan yüzde 52.7 ile ORC’nin 17-19 Haziran’da yaptığı anketti. Haziran ayında yapılan 15 anketin dokuzu Erdoğan’ın oyunu yüzde 50’nin üzerinde gösteriyordu.

Aynı tarihli milletvekilliği seçimlerinde ise AKP’nin oyu yüzde 43, CHP’nin yüzde 22 oldu. 1 Mayıs ve 22 Haziran tarihleri arasında açıklanan anketlere göre AKP’nin oyu yüzde 34,8 ile 46,7, CHP’nin oyu yüzde 22,7 ile 28,2 arasında değişiyordu.

Kasım 2015 seçimlerinde ise AKP yüzde 49,5 oy oranıyla iktidara geldi. Ekim 2015’te yapılan anketler AKP’nin oyunun yüzde 39.1 ila 44,45 arasında olduğuna işaret ediyordu. Aynı seçimlerde CHP yüzde 25,3 ile ikinci parti olurken anket sonuçları oy oranının Ekim ayında 25,3 ila 29,2 arasında olduğunu gösteriyordu.

Peki anket şirketleri teknik olarak yaptıkları hatalara rağmen seçim sonuçlarına nasıl yaklaştı?

“Bilimsel sonuç ürettiği anlamına gelmez”

Emre Erdoğan’a göre seçim sonucunu doğru tahmin etmek akademik açıdan bilimsel bir sonuç üretildiği anlamına gelmiyor. “Anket şirketlerinin performansları da iddia edildiği kadar iyi değil. En itibarlı kurumların birçok yanlış sonuç verdiğini duyduk” diyen Erdoğan, “Mesela bir anket şirketi haziranda seçim sonucunu tutturmuş ama martta çok yanlış yapmışken haziran sonuçlarını paylaşarak reklamını yapabiliyor” şeklinde konuşuyor.

Anket şirketleriyle ilgili en büyük sorunlardan birinin de finansman kaynaklarıyla ilgili olduğunu ifade eden Erdoğan’a göre araştırma şirketlerinin işi kendi kendine araştırma yayınlayıp açıklamak değil.

Araştırmanın parasını kim veriyor?

Kamusal bir mesele olduğu için bu araştırmaları kimin finanse ettiğinin önemli olduğunun vurgulayan Erdoğan, Avrupa ve Amerika’da bunun birinci kriter olduğunu Türkiye’de ise buna dikkat edilmediğini aktarıyor.

“Piyasada bu kadar araştırma şirketi var. Neden ben bu araştırmanın bilgisine bedava ulaşıyorum? Hiçbir bilgi yok” diyen Erdoğan, Türkiye’deki şirketlerin sadece birkaç tanesinin finansman kaynağını açıkladığını söylüyor. Bu konuda ciddi bir kirlilik olduğuna dikkat çeken Erdoğan, “Mesela bir araştırma şirketindeki arkadaşların bir partide çalıştığı kulaktan kulağa biliniyor ve o firma sonuç açıklıyor. O sonucu okuyan kişinin bunu bilmesi gerekmiyor mu? O arkadaş parayı o partiden alıyor. Önemli bir bilgi değil mi? Peki nereden biliyoruz bunu, dedikoduyla biliyoruz. Sadece bilen biliyor. Ama çok basit bir etik kural. O bilgi taraflıdır. Tarafsız değildir. Doğru olsa bile taraflıdır” ifadelerini kullanıyor.

“Seçmen manipüle ediliyor”

Kamuoyuna seçimlerle ilgili araştırma sonucu sunan şirketlerin araştırma sektöründen olmadığını söyleyen Erdoğan, kökü 70’lere dayanan Türkiye’nin en büyük araştırma şirketlerinin hiçbirinin seçim anketi sonucu açıklamadığını belirtiyor. Erdoğan, “Sadece seçim dönemleri ortaya çıkan, kamuoyuna istenmeyen bilgi sunan, bunun karşılığında da ya partilerden ya da adaylardan iş alan ve ünlü olan birtakım kişiler var. Türkiye’de bence esas sorun araştırma şirketleriyle bu merdiven altı kuruşları ayırt etmeyi bilmek. Medya bilmiyor” diye konuşuyor.

“Muharrem İnce’nin oy oranının 3 olmasıyla 9 olması arasında fark yok mu? Siz manipüle ediyorsunuz bunu yaparak” diyen Erdoğan’a göre Türkiye’de olması gereken medyanın, üniversitelerin ya da araştırma merkezlerinin elini taşın altına koyup seçim araştırmaları yapmaları ve kamuyu bilgilendirme sorumluluklarını yerine getirmeleri. Erdoğan, “Ama kaçıyorlar. Medya bedava içerik kullanıyor, üniversite ve sivil toplum kaçıyor” diye ekliyor.

Anket şirketinin finansman kaynağını açıklamamasının büyük bir sorun olduğunu vurgulayan Mert Moral da “Herkes sayının büyüsüne kapılıp ‘Bak işte CHP’nin oy oranı şu kadar artmış’ büyüsüne kapılıp anket yayınlama gayretine giriyor. Köşe yazarları yapıyor, bunu televizyonlar da yapıyorlar. Yetmiyor, YouTube’da yapılıyor, Twitter’da yapılıyor. Bunu kim yaptı diye soruyorsunuz, bilmem ne firması. E kim sponsor oldu buna? Bilmiyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Bilimsel kriterleri karşılamayan anketlerin medya tarafından süzgeçten geçirilip yayınlanmaması gerektiğini vurgulayan Moral’a göre Türkiye’de bu konuda bir bilinçlenme olmadığı için kötü mal piyasadan silinmiyor, önceki seçimlerde ‘çuvallayan’ şirketler yeni seçim döneminde anket açıklamaya devam ediyor.

Aday listeleri sunuldu

Türkiye’de 14 Mayıs’ta yapılacak 28. Dönem milletvekili genel seçimleri için siyasi partiler Yüksek Seçim Kurulu’na milletvekili aday listelerini sunarken Cumhurbaşkanlığı için dört aday yarışacak.

Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri 14 Mayıs’ta yapılacak, ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda yüzde 50+1’e ulaşılamazsa ikinci tur 28 Mayıs’ta gerçekleşecek.

Paylaşın

Yeşil Sol Parti Sandık Kurullarında Yer Alabilecek Mi?

14 Mayıs’ta yapılacak olan cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine haftalar kaldı. Peki seçim güvenliğinin çok önemli olduğu göz önünde bulundurulduğunda, HDP adaylarının da yer aldığı Yeşil Sol Parti sandık kurullarında görev alabilecek mi?

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Temsilcisi Mehmet Rüştü Tiryaki, YSP’nin bazı yerlerde sandık kurullarında yer almasının mümkün olduğunu belirterek, bunu şöyle açıkladı:

“YSP son seçimlere girmediği için sandık kurulu üyesi olamıyor. Ama son seçimlerde en çok oy almış beş parti üye veriyor ya, diyelim ki biz sandık kuruluna girmedik, bizden sonraki parti kurula giriyor. Ama o ilçede eğer örgütü olan başka bir parti yoksa o zaman seçime giren partilere bakıyorlar. O parti seçime giriyorsa, ki giriyor ve ilçede teşkilat varsa, ki çoğunda var, o zaman bazı ilçelerde sandık kurulu üyesi verebiliyor.”

Bunun örneğinin 24 Haziran 2018 seçimlerinde yaşandığını söyleyen Tiryaki, İYİ Parti’nin o dönemde henüz bir seçime girmediği halde bazı sandık kurullarına üye verdiğini hatırlattı.

Anayasa Mahkemesi’nde devam eden kapatma davası nedeniyle Yeşil Sol Parti (YSP) listesinden seçime girecek olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve diğer bileşenler adaylarını geniş bir organizasyonla tanıtırken, Yeşil Sol Parti’nin bazı ilçelerde sandık kurullarında yer alabileceği belirtiliyor.

TBMM’nin üçüncü büyük partisi olan HDP, hakkındaki kapatma davasında tam seçim öncesi bir karar alınabileceği riskini düşünerek seçime Emek ve Özgürlük İttifakı çatısında yer alan Yeşil Sol Parti’nin listesinden girmeye karar vermişti.

Cumhur ve Millet ittifaklarına alternatif olan Emek ve Özgürlük İttifakı; HDP, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’ndan (SMF) oluşuyor.

İttifak içinde uzun süren görüşmelerin ardından HDP, EHP, EMEP, Sosyalist Meclisler Federasyonu ve TÖP seçimlere 81 ilde Yeşil ve Sol Parti çatısından ortak listelerle katılmaya karar vermişti. İttifak içinde yer alan TİP ise seçimlere 49 il ve 52 seçim çevresinde kendi listeleriyle girerken, diğer tüm il ve seçim bölgelerinde Yeşil ve Sol Parti’yi destekleyecek.

Ankara’da bugün düzenlenen geniş katılımlı bir toplantıyla YSP adaylarını tanıttı.

Adaylar arasında iki dönem kuralının esnetildiği HDP Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan ile DTK Eş Başkanı Berdan Öztürk, Meral Danış Beştaş, Sezai Temelli ve Saruhan Oluç gibi bazı isimler bulunuyor. HDP’li 33 HDP milletvekili ise iki dönem kuralı nedeniyle bu seçimde aday olmadı.

HDP’nin kapatılması durumunda ise şu anda aday gösterilen Saruhan Oluç ve Meral Danış Beştaş gibi bazı isimlerin durumları tehlikeye girebilir. Bu durumda bu isimden sonra gelen adayın seçime girmesi söz konusu olacak. Kapatma davası kapsamında HDP’li 53 milletvekili için siyasi yasak isteniyor.

Bu arada iki tecrübeli gazeteci Hasan Cemal ve Cengiz Çandar seçilecek yerlerden aday olurken, çözüm sürecinin aktif isimlerinden Sırrı Süreyya Önder, barış akademisyeni Sevilay Çelenk, hukukçu Mehmet Emin Aktar, İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, babası ve iki abisi AKP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın korumaları ve akrabaları tarafından öldürülen Ferit Şenyaşar gibi isimler de adaylar arasında.

Aday tanıtım toplantısının yanı sıra Yüksek Seçim Kurulu’nun yurt dışı seçim bölgesi ile ilgili aldığı son karar da gündemin önemli konularından biri.

YSK’nın 14 Mayıs seçimindeki sandık kurullarına ilişkin aldığı son kararla seçimlere Yeşil Sol Partisi listelerinden girme kararı alan HDP’nin sandık kurullarında temsilci hakkı bulunduramayacağına hükmettiği basına yansımıştı. Bu kararın MHP’nin başvurusu üzerine yapıldığı da belirtilmişti.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in aday tanıtım toplantısında konuştuğu HDP’nin YSK Temsilcisi Mehmet Rüştü Tiryaki, konunun basına yansıdığından biraz daha farklı olduğunu belirterek, son durumu ve genel yasa hükmünü şöyle aktardı:

“YSK’ya biz başvurduk. Çünkü yurt içindeki sandık kurulu üyelerinin oluşumuna dair şöyle bir hüküm var; eğer son seçimlerde ilk beş parti içinde yer alıyorsa ve o ilçede teşkilatı varsa sandık kuruluna o parti üye verebiliyor. Ama parti seçime girmezse eğer, sandık kuruluna üye verme hakkını da kaybediyor.”

Tiryaki, seçimden çekilen partinin aynı şekilde ilçe seçim kurulu üyeliği hakkının da sona ereceğini ve yasada bu konularda açık hüküm bulunduğunu belirterek, yurt dışı seçim bölgesi ile ilgili farklılığı ise şöyle açıkladı:

“Ancak yurt dışındaki sandık kurulları için böyle kesin bir hüküm yok, genel kural son seçimlerde en çok oy almış üç siyasi partinin yurt dışı sandık kurullarına üye vermesi şeklinde. Yurt dışı için üç partiden birisi seçime girmezse sandık kurulu üyeliğinin düşüp düşmeyeceğine ilişkin açık hüküm yok. Biz de yasa koyucu yurt içi hakkında açık hüküm koyarken yurt dışı için koymamış diyerek YSK’ya başvurup sandık kuruluna üye vermek istediğimizi belirttik.”

YSK’nın HDP’nin bu başvurusu ile birlikte aynı anda başvuran MHP’nin başvurusunu da değerlendirdiğini aktaran Tiryaki, “YSK bu iki başvuruyu birlikte değerlendirdi ve yurt içindeki sisteme paralel olarak yurt dışı için de bir parti seçime girmiyorsa sandık kuruluna üye veremeyeceğine hükmetti” diye konuştu.

Yeni Sol Parti sandık kurullarında yer alabilecek mi?

Peki seçim güvenliğinin çok önemli olduğu göz önünde bulundurulduğunda, HDP adaylarının da yer aldığı Yeşil Sol Parti sandık kurullarında görev alabilecek mi?

Tiryaki YSP’nin bazı yerlerde sandık kurullarında yer almasının mümkün olduğunu belirterek, bunu şöyle açıkladı:

“YSP son seçimlere girmediği için sandık kurulu üyesi olamıyor. Ama son seçimlerde en çok oy almış beş parti üye veriyor ya, diyelim ki biz sandık kuruluna girmedik, bizden sonraki parti kurula giriyor. Ama o ilçede eğer örgütü olan başka bir parti yoksa o zaman seçime giren partilere bakıyorlar. O parti seçime giriyorsa, ki giriyor ve ilçede teşkilat varsa, ki çoğunda var, o zaman bazı ilçelerde sandık kurulu üyesi verebiliyor.”

Bunun örneğinin 24 Haziran 2018 seçimlerinde yaşandığını söyleyen Tiryaki, İYİ Parti’nin o dönemde henüz bir seçime girmediği halde bazı sandık kurullarına üye verdiğini hatırlattı.

Paylaşın

Dikkat Çeken Analiz: Erdoğan’ı Başa Baş Bir Seçim Yarışı Bekliyor

14 Mayıs’ta yapılacak olan cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine haftalar kala, dünya basını da seçimler ve muhtemel sonuçlarını değerlendirmeye devam ediyor. Bloomberg, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin ‘kesin olmadığını’ yazdı.

Gazete Duvar’ın aktardığı ABD merkezli Bloomberg’de yer alan Selcan Hacaoğlu imzalı analizde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘yeniden seçilmek istediği ancak seçilmesinin kesin olmadığı’ yazıldı.

“Erdoğan, neden başa baş bir seçim yarışı ile karşı karşıya?” başlıklı analizde yedi madde açıklayan Hacaoğlu, Maraş merkezli depremlerin etkileri, ekonomik kriz, bireysel hak ve özgürlükler ve Erdoğan’ın adaylık süreci gibi bir dizi konunun etkili olacağını ifade etti.

“Ülke ekonomik krizle karşı karşıyayken ve yıkıcı depremlerden sonra toparlanmaya çalışırken anketler, Erdoğan’ın 20 yıllık iktidarına tehdit olabilecek sıkı bir yarışa işaret ediyor” diyen Hacaoğlu, ilk olarak 20 Ocak’ta yayınladığı ve 11 Nisan’da güncellenen analizde, “Depremler, on binlerce kişinin yaşamını yitirmesine ve hükümetin müdahalesine ilişkin eleştirileri beraberinde getirdi. Seçim kuralları, Erdoğan ve müttefiklerine avantaj sağlamak için yeniden yazıldı. Cumhurbaşkanını eleştirenler, seçim kurulunun Erdoğan’a yeniden aday olma hakkı tanımasına itiraz ediyor” yorumunu yaptı.

Maraş depremleri ve etkileri

Erdoğan’ın adaylık süreci ile ilgili ilk sorun olarak 6 Şubat tarihli Maraş depremlerine atıfta bulunan Bloomberg, “En az 173 bin binanın yıkılması, inşaat artışı sırasında inşaatçıların hız ve tasarruf için güvenliği feda etmesine izin verildiğine dair uzun zamandır süregelen şikayetleri yeniden gündeme getirdi” diye yazdı.

“İnşaat şirketlerinin bazı dükkanlardan ve otoparklardan taşıyıcı kolonları kaldırdığı ve destekleyici duvarlarda değişikliğe gittiği, kapı ve pencere yaptığı biliniyor” hatırlatmasında bulunan Bloomberg, “Depremlerden hayatta kalanlar ve muhalefet partileri ayrıca hükümetin Türkiye’de yaşanmış en kötü doğal afetlerden birine yeterli müdahalede bulunmadığını söylüyor” dedi.

Bloomberg, ayrıca “Erdoğan, ağır kış koşullarında 11 şehrin tamamına acil yardım göndermede zorluklar yaşandığını kabul etti ama bütün mevcut yardımın seferber edildiğini vurguladı” bilgisini paylaştı.

Erdoğan ve ‘otoriter yönetimi’

İkinci olarak, Erdoğan’ın ‘2018’de Türkiye’yi geniş çaplı yetkilerle başkanlık sistemine geçirdikten sonra giderek otoriterleşen bir lider olarak görüldüğünü’ aktaran Bloomberg, “Seçim, ülkenin son 20 yıldaki en kötü geçim kriziyle boğuştuğu bir dönemde yapılıyor” hatırlatmasında bulundu.

Bloomberg, “Her ne kadar Erdoğan hâlâ Türkiye’nin en popüler siyasetçisi olsa da Adalet ve Kalkınma Partisi, partinin en sadık destekçileri arasında yer alan yoksullar arasındaki desteğini yitirdi. Erdoğan bu sefer altı partili bir muhalefet bloğunun ve Kürt siyasetinin ciddi bir meydan okumasıyla karşı karşıya” değerlendirmesini yaptı.

Ekonomik kriz, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı

Haberinde üçüncü olarak ekonomik krize değinen haber sitesi, “Türkiye’de ekimde yüzde 85,5 ile son 24 yılın zirvesini gören enflasyon nisanda yüzde 50,5’e düştü. Pandemiden kaynaklı aksaklıklar ve Ukrayna’daki savaş birçok ülkede enflasyonu körükledi ama, Erdoğan’ın alışılmadık ekonomik görüşleri, Türkiye’deki sorunu artırdı” diye yazdı.

Buna göre, “Merkez Bankası enflasyonla mücadele için faiz oranlarını yükseltirken Erdoğan, bunu yapmanın aksi yönde bir etkisi olacağı konusunda sıra dışı bir tutum sergiledi. Erdoğan’ın baskısı altında olan Merkez Bankası da faiz indirdi.”

Bloomberg, bu noktada, “Erdoğan, ülkenin mali durumunu test edecek olan seçim öncesi vaatler kapsamında, emekli ve memur maaşlarının yanı sıra asgari ücreti de önemli ölçüde arttırarak vatandaşların alım gücünü korumaya söz verdi” bilgisini de paylaştı.

Erdoğan ve siyasi rakipleri

Dördüncü olarak Millet İttifakı’nın CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu aday gösterdiğini hatırlatan Bloomberg, seçim sürecine ilişkin şu öngörüleri paylaştı:

“Halkların Demokratik Partisi (HDP) kendi adayını çıkarmak yerine Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğinin sinyallerini verdi. Cumhurbaşkanı adaylarının ilk turda kazanması için oyların yüzde 50’sinden fazlasını alması gerek; aksi takdirde, iki hafta sonra ikinci tur yapılacak.

“Kılıçdaroğlu’nun eski bir müttefiki olan merkez sağ aday Muharrem İnce muhalefetin oylarının bölünmesine neden olabileceği için ikinci tur ihtimaller dahilinde. Son aday ise bir grup milliyetçi parti tarafından desteklenen Sinan Oğan.”

Adaylık sürecindeki ‘Anayasa çıkmazı’

Erdoğan’ın adaylığını hukuki olarak da ele alan Bloomberg, “Erdoğan’ı eleştirenler, bunun Anayasa’yı ihlal ettiğini söylüyor; Anayasa, ikinci dönem sırasında meclis erken seçim çağrısında bulunmazsa cumhurbaşkanlarını peş peşe iki beş yıllık dönemle sınırlıyor” diye yazdı.

Bloomberg, tartışmalara ilişkin şu bilgiyi paylaştı: “Erdoğan’ın aday olabileceğini savunanlar ise Erdoğan’ın adaylığıyla ilgili tartışmaları başkanlık sistemiyle başlatıyor.

“Daha öncesinde Erdoğan 11 yıl Başbakan olarak görev yaptıktan sonra 2014’te Meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilmişti. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığına uygun olduğu, bu konuda son sözü söyleyen Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul edildi.”

Yeni seçim sistemi

Altıncı olarak yeni seçim sistemini ele alan Bloomberg, “Anketler, Erdoğan’ın partisi ile, küçük ortağı MHP’nin Meclis çoğunluğunu korumakta zorlanabileceğini gösteriyor. Şayet bu partiler ve öteki küçük ortakları ortak listelerle aday çıkarma konusunda anlaşırlarsa şansları artabilir” yorumunda bulundu.

“Türkiye’deki göreceli temsile dayalı D’Hondt sistemi, ittifakların ve daha büyük partilerin lehine” değerlendirmesini yapan haber sitesi, “Şu anda meclisteki en büyük üçüncü blok olan HDP kapatma davasıyla karşı karşıya fakat Yeşil Sol Parti’yle bundan sıyrılabilir” dedi.

Değişen seçim kuralları

Bloomberg, son olarak “Seçim kuralları nasıl değişti?” başlığı altında, ‘6 Nisan’da yürürlüğe giren değişikliklerin, kampanya düzenlemek veya mitinglere katılmak için devlet kaynaklarını kullanma konusunda bakanlara getirilen yasaktan cumhurbaşkanının muaf tuttuğunu’ yazdı.

Söz konusu değişikliklerin seçim barajını yüzde 10’dan 7’ye indirdiğini de hatırlatan Bloomberg, kuralların ‘küçük partilerin kendi başlarına mecliste sandalye kazanmasını zorlaştırdığını ve bu partilerin daha büyük ittifaklar tarafından domine edilmek durumunda kaldıklarını’ ifade etti.

Paylaşın

IMF, Türkiye’nin 2023 Büyüme Tahminin Yüzde 3’ten Yüzde 2,7’ye Düşürdü

IMF, Türkiye’nin 2023 büyümesini yüzde 2,7, 2024 büyümesini yüzde 3,6 olarak tahmin edildiğini açıkladı. IMF, 2023 ve 2024’te Türkiye’nin yüzde 3 büyüyeceğini öngörmüştü.

IMF, 2023 yılı Türkiye ortalama enflasyon tahminini yüzde 50,6 olarak belirlerken 2024’te ortalama enflasyonu yüzde 35,2 olarak öngördü. IMF, Ekim raporunda 2023 için ortalama enflasyonu yüzde 51,2, 2024’ü ise yüzde 24,2 olarak tahmin etmişti.

Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nun Nisan 2023 sayısını “Zorlu Bir Toparlanma” başlığıyla yayımladı.

BlobergHT’nin aktardığı raporda Türkiye’nin 2023 büyümesi yüzde 2,7, 2024 büyümesi yüzde 3,6 olarak tahmin edildi. IMF Ekim ayı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda 2023 ve 2024’te Türkiye’nin yüzde 3 büyüyeceğini öngörmüştü.

IMF 2023 yılı Türkiye ortalama TÜFE tahminini yüzde 50,6 olarak belirlerken 2024’te ortalama TÜFE’yi yüzde 35,2 olarak öngördü. IMF Ekim raporunda 2023 için ortalama TÜFE’yi yüzde 51,2, 2024’ü ise yüzde 24,2 olarak tahmin etmişti.

Cari denge/GSYH tahmini 2023 için eksi yüzde 4, 2024 için eksi yüzde 3,2 olarak öngörüldü. 2023 işsizlik tahmini yüzde 11, 2024 işsizlik tahmini yüzde 10,5 oldu.

Küresel büyümede ‘finansal risk’ vurgusu

Küresel büyüme tahminini yüzde 2,9’dan yüzde 2,8’e düşüren kurum, sıkı para politikası ve Ukrayna’daki savaşın neden olduğu finansal sektör geriliminin yüksek belirsizlik ve riskler oluşturduğuna dikkat çekti.

2024 büyüme tahmini yüzde 3,1’den yüzde 3’e geriledi. Açıklamada geçen ay Silicon Valley Bank Credit Suisse’in iflasıyla piyasalarda yaşanan finansal çalkantılar nedeniyle küresel büyüme görünümüne yönelik risklerin aşağı yönlü olduğu belirtilerek “Durum şimdilik kontrol altında ancak finansal koşullar önemli ölçüde kötüleşirse daha sert ve hızlı bir dönüş olacağına dair endişeliyiz” dendi.

IMF geçen haftaki açıklamasında jeopolitik gerilim, ABD – Çin arasındaki rekabetin artması, istihdam gücündeki artışın yavaşlaması gibi ekonomik kırılmalarla önümüzdeki 5 yılda büyümenin sınırlı olacağı uyarısı yapmıştı.

Kurum ABD 2023 büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 1,6’ya yükseltirken gelişen piyasalar için tahminini yüzde 4’ten yüzde 3,9’a düşürdü. Çin’in bu yıla ilişkin ekonomik büyüme beklentisi yüzde 5,2 ve 2024 yılı büyüme tahmini yüzde 4,5 olarak korundu.

Faizler Kovid salgını öncesindeki düşük düzeylere inmesi bekleniyor

Öte yandan Uluslararası Para Fonu (IMF), düşük üretkenlik ve nüfusun yaşlanması nedenleriyle dünyanın önde gelen gelişmiş ekonomilerinde, faizlerin Covid salgını öncesi düzeylere düşeceği tahmininde bulundu.

Enflasyonun dünya çapında artış göstermesinin altında yatan faktörlerden biri de Rusya’nın Ukrayna’yı 24 Şubat 2022’de işgale başlamasıyla birlikte elektrik, yakıt ve gaz fiyatlarındaki tırmanmaydı.

Fakat IMF tarafından internete konulan bir blogda, reel faizlere son zamanlarda getirilen artışların geçici olacağı tahmininde bulunuyor.

Washington merkezli uluslararası finans kuruluşu IMF, “Enflasyon kontrol altına alındığında, gelişmiş ekonomilerin merkez bankaları büyük ihtimalle para politikalarını gevşetecek ve faizleri pandemi öncesi düzeylere doğru çekecekler” diyor.

IMF, enflasyonun muhtemel düşüşünde gelişmiş ekonomilerin nüfuslarındaki yaşlanmanın da etkisi olacağını düşünüyor.

Nüfusun yaşlanması ile enflasyon arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu Polar Capital adlı finans kuruluşundan George Godber, BBC’ye şöyle açıkladı:

“Harcamalarınızın gelirinize oranının en yüksek olduğu yaşlar 20, 30 ve 40’lı yaşlarınız oluyor. Genellikle bir ev kurabiliyor, çocuk sahibi olabiliyor, araba ve eşya alabiliyorsunuz. Ama yaşlandıkça giderek daha az tüketiyorsunuz.”

Nüfustaki yaşlanmaya bir örnek İngiltere. İngiltere Merkez Bankası Başkanı Andrew Bailey yakınlarda ülke nüfusunda 20-59 yaş grubunun oranının son 10 yıl içinde yüzde 65’in altına düştüğünü ve önümüzdeki yıllarda daha da düşmesinin beklendiğini söylemişti.

IMF’nin enflasyonun düşeceği tahmininin temelindeki diğer varsayım da düşük üretkenlik, yani bir ekonomide üretilen mal ve hizmet miktarı.

Yine İngiltere’den örnek vermek gerekirse, Merkez Bankası Başkanı Bailey, 2008 yılındaki finans krizi öncesinde ülkede imalat sanayiinde üretkenliğin arttığını ama krizden sonra büyük düşüş gösterdiğini söyledi.

İngiltere Merkez Bankası, Mart ayında da faiz hadlerinde küçük bir artış yaptı ama enflasyonun yılın kalan bölümünde hızlı bir şekilde düşmesini beklediğini de açıkladı.

Eflasyondaki düşüş beklentisinde İngiltere özelinde hükümetin hanelere verdiği enerji faturası desteği ve yaz aylarında düşmesi beklenen enerji fiyatlarının rolü var.

Paylaşın