WSJ Yazdı: Rusya Ve Suudi Arabistan Petrol Kumarında Büyük Kazandı

Rusya ve Suudi Arabistan yönetimlerinin son hamleleriyle petrolden milyarlarca dolar gelir kazandığı belirten WSJ, Riyad ve Moskova yönetimlerinin üretim kısıtlama kararını “Hem siyasi hem de finansal açıdan riskli bir stratejiydi fakat iyi sonuçlanmış görünüyor” diye değerlendirdi.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’ne (OPEC) Suudi Arabistan, bazı OPEC dışı üretici ülkelerden oluşan OPEC+ grubuna da Rusya önderlik ediyor.

OPEC ve OPEC+ geçen yıl ekimde petrol üretiminde günlük 2 milyon varil kesintiye gidileceğini duyurmuştu. Daha sonra Riyad yönetimi, mayıs ve haziranda açıkladığı kararlarda toplamda günlük 2 milyon varil daha kesintiye gidildiğini duyurdu. 5 Eylül’de de Rusya ve Suudi Arabistan, kesintilerin yıl sonuna kadar süreceğini bildirdi.

ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal (WSJ), Rusya ve Suudi Arabistan’ın petrol üretimini kısıtlayarak kârlarını artırmasını haberleştirdi.

Independent Türkçe’nin aktardığına göre; “Suudi Arabistan ve Rusya, petrol kesintisi kumarında büyük kazandı” başlıklı haberde, Tahran ve Kremlin yönetimlerinin son hamleleriyle milyarlarca dolar gelir kazandığı belirtildi.

Birleşik Krallık merkezli enerji veri firması Energy Aspects’in paylaştığı bilgilere göre, Suudi Arabistan’ın bu çeyrekteki petrol gelirlerinin, nisan-haziran dönemine kıyasla günlük yaklaşık 30 milyon dolar, yani yüzde 5,7 oranında artması öngörülüyor. Bu da üç aylık dönemin tamamı için yaklaşık 2,6 milyar dolarlık artışa denk geliyor.

Verilere göre aynı dönemde Rusya’nın petrol gelirlerinin de yaklaşık 2,8 milyar dolar artacağı tahmin ediliyor.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’ne (OPEC) Suudi Arabistan, bazı OPEC dışı üretici ülkelerden oluşan OPEC+ grubuna da Rusya önderlik ediyor.

WSJ, Riyad ve Moskova yönetimlerinin üretim kısıtlama kararını “Hem siyasi hem de finansal açıdan riskli bir stratejiydi fakat iyi sonuçlanmış görünüyor” diye değerlendirdi.

OPEC ve OPEC+ geçen yıl ekimde petrol üretiminde günlük 2 milyon varil kesintiye gidileceğini duyurmuştu. Daha sonra Riyad yönetimi, mayıs ve haziranda açıkladığı kararlarda toplamda günlük 2 milyon varil daha kesintiye gidildiğini duyurdu. 5 Eylül’de de Rusya ve Suudi Arabistan, kesintilerin yıl sonuna kadar süreceğini bildirdi.

Haberde, bunun üzerine Brent petrolün varil fiyatının 100 dolara yaklaşabileceğine dikkat çekildi. Bugün itibarıyla Brent petrolün varil fiyatı 94,86 dolar. Ayrıca uzmanlar, bu yılın son çeyreğinde küresel çapta yaklaşık 3,3 milyar varil petrol açığı oluşmasını da öngörüyor.

Energy Aspects’ten petrol piyasaları analisti Livia Gallarati, “Bu artık o kadar da uzak bir ihtimal değil. Fiyatlar giderek yükselecek. Arzdaysa temelde sorun var” dedi.

Norveç merkezli enerji araştırma firması Rystad Energy’nin verilerine göre, geçen yıl günlük varil üretimi maliyeti Rusya için ortalama 12,80 dolar, Suudi Arabistan içinse 9,30 dolardı. Analizde, düşük maliyetlerin petrol ihracatından elde edilen kazancın çoğunun gelire dönüştürülmesini sağladığı belirtildi.

Haberde, Rusya’nın geçen hafta akaryakıt ihracatını kısıtladığı da hatırlatıldı. Kremlin yönetimi, benzin ve motorin ihracatına geçici kısıtlamayı iç piyasada artan fiyatlar nedeniyle aldığını belirtmişti.

WSJ, Rusya’nın hamlesinin küresel enerji tedarikinde sorunlara yol açabileceğine işaret ederken, Kanada merkezli yatırım bankası RBC Capital Markets’tan Helima Croft, “Rusya, enerjiyi yeniden bir silah olarak kullanıyor” yorumunu yaptı.

Paylaşın

Goldman Sachs’tan Dikkat Çeken Dolar Kuru Tahmini

Goldman Sachs’ın “Türkiye yeniden oyuna dahil oluyor” başlıklı raporunda, vadeli işlem kontratlarının Dolar/TL ‘nin üç ay sonra 30, altı ay sonra 33 seviyesinde işlem göreceğini fiyatladığına dikkat çekildi.

Goldman Sachs raporda ayrıca, üç ay sonra dolar/TL’nin 28 ve altı ay sonra 29 seviyelerinde olacağı tahmininde bulundu.

BlombergHT’de yer alan habere göre; Goldman Sachs, reel faizlerin yıl sonu itibarıyla pozitif bölgeye geçebileceğini, TL carry trade işlemlerinin de uzun yıllar sonra yeniden mümkün olabileceğini öngördü.

Goldman Sachs, 27 Eylül tarihli “Türkiye yeniden oyuna dahil oluyor” başlıklı raporda risklerin devam etmesine rağmen ülkede “önceki yılların aksine pozitif reel faiz stratejisine yönelik söylem ve destek” olduğuna dikkat çekildi.

Ekonomi yönetiminin yeniden pozitif reel faiz vermeye yönelik kararlılık gösterdiğine dikkat çekilen raporda bu sürecin “Vadeli (forward) fiyatlamalarda beklenen TL değer kaybının üzerinde getiri sağlamanın mümkün olabileceğini ve dolayısıyla TL’de carry trade’in yeniden mümkün” olabileceğini gösterdiği belirtildi.

Raporda, “Yüzde 40 ya da üzerinde bir politika faizi yıl sonu itibarıyla beklenen enflasyona göre pozitif reel faiz verilmeye başlanacağı anlamına geliyor” denildi.

Türkiye carry trade de dahil olmak üzere yabancı yatırımcılardan son yıllarda neredeyse hiç ilgi görmüyordu. Mayıs ayındaki genel seçimler ardından ise bu durum yavaş da olsa değişmeye başladı.

Raporda, vadeli işlem kontratlarının Dolar/TL ‘nin üç ay sonra 30, altı ay sonra 33 seviyesinde işlem göreceğini fiyatladığına dikkat çekildi. Goldman Sachs üç ay sonra dolar/TL’nin 28 ve altı ay sonra 29 seviyelerinde olacağı tahmininde bulundu.

Paylaşın

Erdoğan Ve Bahçeli’nin Beştepe’deki Sürpriz Görüşmesinde Ne Konuşuldu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP Lideri Bahçeli dün, Beştepe’de sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi. Yaklaşık 45 dakika süren görüşmede, Meclis’in açılmasıyla beraber İsveç’in NATO üyeliği ve İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere büyükşehirlerde nasıl adayların çıkarılması gerektiği konusunda liderler fikir alışverişinde bulundu.

Erdoğan ve Bahçeli’nin, Meclis’in yeni döneminde sivil anayasayı yapma konusunda Cumhur İttifakı’nın kararlı olduğu görüşmede bir kez daha vurguladı. Görüşmede yeni dönemde Meclis gündemine gelecek kanun tekliflerini de masaya yatıran Erdoğan ve Bahçeli ayrıca, enflasyonun düşmesi için alınan ve alınması planlanan tedbirler başta olmak üzere ekonomik gelişmelerle ilgili de değerlendirmelerde bulundu.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi dün, Beştepe’de sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmede, TBMM’nin 1 Ekim’de başlayacak yeni yasama yılı ile ilgili değerlendirmelerin yapıldığı ve “yerel seçimlerde AKP ile MHP arasında yürütülecek işbirliği” gibi başlıkların ele alındığı belirtilirken iki liderin “TBMM’nin yeni yasama yılında iki partinin en önemli başlıklarından birinin yeni anayasa olacağını değerlendirdiği” kaydedildi. Yeni anayasa çalışmalarıyla ilgili Cumhur İttifakı, tüm partilerin kapısını çalacak.

Cumhuriyet’te yer alan Selda Güneysu imzalı habere göre, yeni anayasayı “TBMM’den 400 milletvekilinin evet oyu ile geçirmeyi” hedefleyen Cumhur İttifakı kanadında, “Muhalefet çok parçalı yapıya büründü. CHP’nin yeni anayasaya destek vermemesi kamuoyunda ‘vesayetçi bir anayasayı savundukları’ algısını oluşturur. En baştan bu yana kapımız herkese açık diyoruz. Eğer masaya oturmazlarsa, bu durumu halka anlatamazlar.

Zaten kendi aralarında yaşadıkları bölünmüşlük ortada. Teklifin en kötü ihtimalle, 360 milletvekilinin evet oyuyla, referanduma gideceğini düşünüyoruz. Teklifin referanduma gitmesi halinde de halka ‘Biz kapıyı açtık, onlar ise açık olan kapıdan girmek istemediler, en çok şikâyet ettikleri 82 Anayasası’nı, yani darbe anayasasını savundular deriz” görüşü hakim.

Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli’nin görüşmesinde İsveç’in NATO üyeliği konusunda atılacak adımların da gündeme geldiği ileri sürülüyor. Bahçeli, “terör örgütlerine destek verdiği” gerekçesiyle “İsveç’in NATO üyeliği ile ilgili şerh düştüğü” biliniyor. MHP kanadı, İsveç’in NATO üyeliği ile ilgili “teröre verilen destekten vazgeçilmesi” şartı bulunuyor. TBMM’nin yeni yasama yılında İsveç’in NATO üyeliği ile ilgili sürecin de ana gündem maddelerinden biri olacağı değerlendiriliyor.

Görüşmenin bir diğer başlığı ise “yerel seçimlerdeki işbirliği” oldu. Heyetler, AKP’nin 7 Ekim’deki olağanüstü kurultayı sonrasında bir araya gelecek. İki liderin öncelikli hedefinin de CHP’li 11 büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanmak olduğu biliniyor.

Paylaşın

ABD’den Türkiye’den İki Şirkete Yaptırım Kararı

ABD, Türkiye’den de iki şirketin bulunduğu, beş ülkeden beş şirket ve iki şahısa yaptırım uygulanacağını duyurdu. ABD, daha öncede, yine aralarında Türkiye’den şirketlerin de bulunduğu çok sayıda ülkeden 150’den fazla şahıs ve şirkete yaptırım uygulama kararı almıştı.

ABD, son yaptırım kararıyla alakalı olarak şu açıklamada bulundu: “İran yapımı İHA’lar Rusya’nın Ukrayna saldırılarının kilit araçlarından biri olmaya devam ediyor. Bu İHA’lar Ukrayna vatandaşlarını korkutan ve kritik altyapıyı hedef alan saldırılarda kullanılıyor. ABD, müttefikleri ve ortaklarıyla istişare halinde, İran’ın Rusya’ya İHA tedarikini yaygınlaştırmasına katkı sağlayanları, bunların Ortadoğu’daki temsilcilerini ve istikrarsızlığa neden olan diğer paydaşları sorumlu tutmaya ısrarla devam edecektir.”

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Maliye Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Dairesi (OFAC), İran’ın insansız hava aracı (İHA) programına katkı sağladığı gerekçesiyle, aralarında Türkiye’den de iki şirketin bulunduğu, beş ülkeden beş şirket ve iki şahısa yaptırım uygulanacağını duyurdu. Türk şirketleri ile birlikte yaptırım kararına dahil edilen diğer şirket ve şahıslar İran, Çin, Hong Kong ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) menşeli.

Bakanlık, Türkiye’den Dal Enerji Madencilik Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ile Anka Port İç ve Dış Ticaret İnşaat Lojistik Sanayi Limited Şirketi’nin dahil edildiği yaptırım kararıyla alakalı olarak şu açıklamada bulundu:

“İran yapımı İHA’lar Rusya’nın Ukrayna saldırılarının kilit araçlarından biri olmaya devam ediyor. Bu İHA’lar Ukrayna vatandaşlarını korkutan ve kritik altyapıyı hedef alan saldırılarda kullanılıyor. ABD, müttefikleri ve ortaklarıyla istişare halinde, İran’ın Rusya’ya İHA tedarikini yaygınlaştırmasına katkı sağlayanları, bunların Ortadoğu’daki temsilcilerini ve istikrarsızlığa neden olan diğer paydaşları sorumlu tutmaya ısrarla devam edecektir.”

İki hafta içinde ikinci yaptırım

Washington 14 Eylül’de aldığı bir başka yaptırım kararında, yine aralarında Türkiye’den şirketlerin de bulunduğu çok sayıda ülkeden 150’den fazla şahıs ve şirkete, Rusya’ya yönelik yaptırımları ihlal ettikleri gerekçesiyle yaptırım uygulama kararı almıştı.

Türkiye’den, Margiana İnşaat Dış Ticaret, Demirci Bilişim Ticaret Sanayi, Denkar Gemi İnşaat, CTL Limited ile tersane işletmesi ID Ship Agency ve bu şirketin sahibi İlker Doğruyol’un dahil edildiği yaptırımlarla ilgili olarak, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanılmıştı:

“ABD Dışişleri ve Ticaret Bakanlıkları, Rusya’nın Ukrayna’da sürdürdüğü savaşla ilgili olarak çok sayıda kişi ve kuruluşa karşı yaptırım kararı almıştır. Rusya’nın gayri hukuki bir biçimde Ukrayna işgaliyle ilişkisi olan, ABD’nin Rusya’ya işgal nedeniyle uyguladığı yaptırımların ihlaline ve Rusya’nın savaş kabiliyetini ilerletmesine katkı sağlayan, Rusya’nın enerji üretimini kuvvetlendirmesinden sorumlu olan 150’nin üzerinde kişi ve kuruluşa ek yaptırımlar uygulanacaktır.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

“İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Görevden Alındı” İddiası

31 Mart 2024’te yapılması planlanan seçimlere ittifaksız gireceğini açıklayan İYİ Parti’de, İstanbul İl Başkanı Coşkun Yıldırım’ın tabandan gelen bir talep üzerine görevden alındığı iddia edildi.

Haber Merkezi / İYİ Parti kaynaklarından edinilen bilgiye göre, yerel seçimlere giderken tabandan gelen talepler üzerine ve İstanbul teşkilatının daha da güçlendirilmesi amacıyla İl Başkanı Coşkun Yıldırım görevden alındı.

Coşkun Yıldırım, 25 Eylül’de sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Görevimizin başındayız” ifadesini kullanmıştı.

Coşkun Yıldırım kimdir?

1964 yılında, Erzincan’da doğdu. İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra, lisans eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi “Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği” bölümünde tamamladı.

İstanbul Üniversitesi’nde “Sosyal Yapı-Sosyal Değişim” üzerine yüksek lisans eğitimini tamamlayan Yıldırım’ın yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmekte olduğu şirketi, halen gayrimenkul ve inşaat sektöründe faaliyet gösteriyor.

Paylaşın

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye “Sığınmacı Desteği” 10 Milyar Euroyu Buldu

Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye, ağırladığı sığınmacılar ve ev sahibi topluluklarla ilgili verdiği desteğe ilişkin yapılan açıklamada, söz konusu desteklerin 2011 yılından bu yana 10 milyar euroyu bulduğu belirtildi.

Türkiye’nin “dünyadaki en büyük mülteci topluluğunu ağırlayan ülke olmaya ve onların ihtiyaçlarını karşılama konusunda önemli çabalar göstermeye devam ettiği” ifade edilen açıklamada, AB Komisyonunun Komşuluk ve Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi’nin şu sözlerine yer verildi:

“AB, Türkiye’deki mültecilerin ve ev sahibi toplulukların yanında olmaya devam edecek. Komisyon, üye ülkelere, sahadaki mevcut gerçeklere uygun, istikrar ve güvenliğe büyük bir yatırım olarak 2023 sonrasında da destek seferber etmeyi sürdürmeleri yönünde bir teklifte bulundu. Umarım üye ülkeler arasında konuyla ilgili görüşmeler hızla sonuçlandırılır.”

Avrupa Birliği’nin (AB), 2011 yılından bu yana sığınmacıların gereksinimlerinin karşılanması amacıyla Türkiye’ye sağladığı maddi destek 10 milyar euroyu buldu.

Türkiye’deki Mülteciler için Mali Yardım Programı Yedinci Yıllık Raporunda söz konusu meblağın sığınmacıların temel ihtiyaçlarının karşılanması, eğitim, sağlık, sosyo-ekonomik alanlarda desteklenmesi, toplumsal altyapı ve sınır yönetiminin güçlendirilmesi gibi kilit alanlar için hazır edildiği belirtildi.

AB Komisyonu tarafından Çarşamba günü Brüksel’de yapılan açıklamada, 2021-2023 dönemi için ayrılan 3 milyar eurodan 30 milyon euroluk miktarın göç yönetimi ve sınır kontrolleri için öngörüldüğü, sadece geçen yıl Türkiye’nin doğu sınırlarına gelen sığınmacıların teknik ve eğitim gibi gereksinimlerinin karşılanabilmesi için 220 milyon euro ayrıldığı belirtildi.

AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu üyesi Oliver Varhelyi ödemeleri “istikrar ve güvenliğe yapılan önemli bir yatırım” olarak nitelendirdi. Komisyon bu nedenle üye ülkelere desteğin 2023’ten sonra da devam etmesi yönünde bir öneri hazırladı. Varhelyi istişarelerin hızlı bir şekilde sonuçlanmasını umduğunu söyledi.

AB, Türkiye üzerinden göçün sınırlandırılmasına yönelik 29 Kasım 2015 tarihli ortak eylem planı kapsamında sığınmacılar ve ev sahibi toplumlar için bir fon mekanizması oluşturmuştu. Bu bağlamda temel ihtiyaçların karşılanması, eğitim, sağlık ve belediye altyapılarının oluşturulması ve sınır yönetimi gibi konularda Türkiye’ye para desteği sağlanıyor.

2016 yılında mülteci mutabakatıyla genişletilen ortak eylem planı kapsamında 2016-2017 ile 2018-2019 dönemleri için 3’er milyar euroluk destek öngörülmüş, 2022 yılı sonuna kadar 5 milyar euroluk miktarın ödemesinin tamamlandığı bildirilmişti.

Türkiye’deki Mülteciler için Mali Yardım Programı kapsamında sığınmacılara şu yardımlar sağlanıyor:

Temel ihtiyaçlar: Banka kartlarıyla aylık nakit yardımı sağlayan bir program aracılığıyla 2,6 milyondan fazla mülteciye doğrudan yardım edildi. Ayrıca, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Türk sosyal güvenlik sistemine benzerlik gösteren bir program kapsamında çok güç durumda olan mültecilere aylık mali yardım sağlandı.

Eğitim: Mart 2022 itibarıyla 747 binden fazla Suriyeli çocuk örgün eğitim hizmetlerine katıldı. 811 bin 181 çocuğa, mülteci çocukların okula kayıtlarını ve devamlarını destekleyen bir AB programı kapsamında yardım edildi. Bugüne kadar 12 binden fazla eğitim kurumu iyileştirildi ve toplam 117 yeni okul inşa edildi.

Sağlık: Göçmenlere yönelik iki hastane ve 187 sağlık merkezi açıldı. AB destekli bu tesislerde yaklaşık 4 bin sağlık çalışanı istihdam ediliyor.

Belediye altyapısı: Mali Yardım Programı, 36 su temini ve sanitasyon tesisi ile atık yönetim tesisinin yanı sıra 26 gençlik ve spor tesisini finanse etti. Gaziantep’te mekanik-biyolojik atık arıtma tesisinin inşaatı Ekim 2021’de tamamlandı.

Mesleki eğitim: Suriyeli sığınmacı ve ev sahibi topluluklarda, yeni başlayanların yanı sıra yerleşik girişimciler de girişimcilik hibeleri ve eğitimleri yoluyla desteklendi. 26 binden fazla kadın kısa süreli mesleki eğitimi tamamladı ve yaklaşık 40 bin kadın istihdam danışmanlığı hizmetlerinden yararlandı. Ayrıca, yaklaşık 25 bin kadın Türkçe dil kurslarından mezun oldu.

Sınır yönetimi: Mali Yardım Programı, Türk Sahil Güvenliğinin arama ve kurtarma kapasitesini ve AB’den geri dönüşlerin yönetimini güçlendirmek için toplam 80 milyon euro tutarında iki proje finanse edildi. Her iki proje de tamamlandı.

Paylaşın

Öymen, Neden Aday Olduğunu Açıkladı: CHP’de Devrimci Bir Hareket Başlatmak

CHP’de genel başkanlığa aday olan Örsan K. Öymen, adaylığına dair, “Amacım hem parti içi demokrasi sorununu çözmek hem partinin ilkelerine sahip çıkmak, özüne dönmesini sağlamak. Ve bu ilkeler üzerinden Türkiye’nin sorunlarına yönelik çözüm önerileri getirerek hem CHP’de hem de ülkede devrimci bir hareket başlatmak amacıyla Genel Başkan aday adayı oldum” dedi ve ekledi:

“Partide böyle bir boşluk olduğunu gördüğüm ve ne yazık ki başkaları böyle bir çıkış yapmadıkları için ahlaki ve siyasi bir sorumluluğun gereği olarak böyle bir karar aldım.”

Öymen, açıklamasının devamında, “Çünkü ben öyle makam mevki peşinde koşacak bir insan değilim. Benim umurumda da olmaz öyle şeyler. Ben felsefe profesörüyüm. Belli şeyleri aşmış bir insanız artık. İdealistiz, dava insanıyız. Olaylara ideolojik bakarız. Makam, mevki bunlar araç yani. Parti meclis üyeliği, milletvekili, genel başkanlık vs. Ancak şu anda CHP’de siyaset kariyer nesnesi haline dönüştürülmüş durumda” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) 4-5 Kasım tarihlerinde yapılması planlanan 38. Olağan Kurultay’da Genel Başkanlık için aday adaylığını açıklayan isimlerden Örsan Kunter Öymen, Bianet’ten Vecih Cuzdan’a açıklamalarda bulundu. Öymen’in açıklamaları şöyle:

“Cumhuriyet Halk Partisi’nde iki temel sorunun olduğunu düşünüyorum. Birincisi partinin ilkelerinden ve kendi özünden uzaklaşmış olması. Sağa kayması. Bu sağa kaymanın iki temel boyutu var. Birincisi; laiklik ilkesinin bir kenara atılmış olması ve Türkiye’deki laiklik sorunu konusunda yeterince duyarlı davranılmamış olması.

İkinci boyutu da ekonomi politikalarında halkçı, devletçi, sosyal demokrat, demokratik solcu ekonomi politikalarının yeterince ortaya konulmamış olması. Yani hem sol kimlik hem de laiklik konusundaki duyarlılığın erozyona uğramış olması.

Türkiye’de AKP hükümeti teokratik bir düzen kurmuş durumda. Teokrasi demek, din devleti demek. Yani gücünü halktan alan değil dinden veya Tanrı’dan alan bir yönetim biçimi. Teokratik bir düzen kurulmuş ama ana muhalefet partisi CHP’nin yönetimi bu konuda üzerine düşeni ne yazık ki yıllardır yapmıyor. Bu yeni bir şey de değil, uzun süredir devam ediyor.

Yine aynı şekilde işte kamucu ekonomi politikası deniyor. Fakat arkasını doldurma konusuna gelince ekonomik ve sosyal adalet sağlanması konusunda somut sol projelerin geliştirilemediğini görüyoruz.

Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi ne yazık ki bu partinin kendi kurultayı tarafından onaylanmış programındaki temel ilkeleri yerine getirmiyor. Bu ilkeler; cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, milliyetçilik, devrimcilik, sosyal demokrasi ve demokratik solculuktur. Sosyal demokrasi ve demokratik solculuk, halkçılığı ve devletçiliği tamamlayan ilkelerdir. CHP de bunları sentezlemiş bir siyasi partidir. Her üye de partinin kurumsal kimliğine uymakla yükümlüdür. Hiç kimsenin, “Ben bu ilkelerden birkaç tanesini seçerim, gerisini bir kenara atarım” demek gibi bir hakkı da yok. Genel Başkan da buna dâhil.

Türkiye’de genelde, belki sosyalist partilerde o kadar değil ama özellikle merkez sol partilerde ve CHP’de ideolojik temelde siyasetin yapılamıyor olması bir sorun. Son dönemlerde ilkeler ve ideoloji üzerinden hareket edilmediği için siyaset böyle makam, mevki, koltuk kapmaca oyununa dönüştü. Onun için bu ideoloji ve ilkeler çok önemli. Haziran ayında kurulmasına öncülük ettiğim CHP İlke ve Demokrasi Hareketi’nin internet sitesinde de “Amaç ve İdeoloji” bölümünde bunları anlatıyoruz somut bir şekilde.

Altı Ok, AKP’nin kurduğu düzenin panzehiri olduğu için buna sahip çıkmamız gerekiyor. Ancak Altı Ok’a sahip çıkmadığınızda veya birkaçına sahip çıkıp birkaçını elediğiniz zaman AKP’nin karşıdevrim sürecine hizmet etmiş oluyorsunuz. Benim temel çıkış noktam bu ve partide ‘değişim’ talep eden kesimlere ya da ‘değişim’ sözcüğünü kullanarak ortaya çıkan diğer hareketlere baktığımız zaman orada açıkçası bu sözünü ettiğim ilkelerle tutarlı ve etkili biçimde bir sahip çıkma gözlemleyemiyorum. Ve sanki mevcut yönetimin bir uzantısı olduklarına dair bir izlenim ortaya çıkıyor.

Bir başka mesele de tabii parti içi demokrasi meselesi. Amacımız hem parti içi demokrasi sorununu çözmek hem partinin ilkelerine sahip çıkmak, özüne dönmesini sağlamak. Ve bu ilkeler üzerinden Türkiye’nin sorunlarına yönelik çözüm önerileri getirerek hem CHP’de hem de ülkede devrimci bir hareket başlatmak amacıyla Genel Başkan aday adayı oldum.

Partide böyle bir boşluk olduğunu gördüğüm ve ne yazık ki başkaları böyle bir çıkış yapmadıkları için ahlaki ve siyasi bir sorumluluğun gereği olarak böyle bir karar aldım.

Çünkü ben öyle makam mevki peşinde koşacak bir insan değilim. Benim umurumda da olmaz öyle şeyler. Ben felsefe profesörüyüm. Belli şeyleri aşmış bir insanız artık. İdealistiz, dava insanıyız. Olaylara ideolojik bakarız. Makam, mevki bunlar araç yani. Parti meclis üyeliği, milletvekili, genel başkanlık vs. Ancak şu anda CHP’de siyaset kariyer nesnesi haline dönüştürülmüş durumda.

“Özgür Bey’in etkili bir eleştirisini hatırlamıyorum”

Partinin sağcılaşmasıyla ilgili bir statükoyu temsil ediyor bu yönetim, Genel Başkan dâhil. Bir de ‘değişim’ söyleminde bulunan bir ekip var. İşte Sayın Özgür Özel’in temsil ettiği. Şu an bu kesimin adayı o gibi görünüyor. Şimdi bu ikisinin arasına sıkışıp kalma meselesi şöyle: Mesela Özgür Bey’in açıklamalarına bakıyoruz, “CHP’yi sosyal demokrat bir parti yapacağız” diyor. Altı Ok’u reddetmiyor tabii. Atatürk’ü de reddetmiyor ama böyle aralarda değiniyor. Ön plana koyduğu kavram sosyal demokrasi.

Aslında daha önce Kemal Derviş’in yaptığı da buydu. Bir de sosyal demokrasiyi nasıl tanımladığını da çok somut bir biçimde ifade etmiyor. Yani savundukları sosyal demokrat bir model mi yoksa sosyal demokrasinin neoliberalleşmiş -ki ben onlara sahte sosyal demokrat diyorum- hali mi? Söylem ile eylem bütünlüğüne baktığınız zaman ortaya öyle bir şey çıkmıyor. Dolayısıyla bu ‘değişim’ adını kullananların ‘sosyal demokrasi’ dediklerinde neyi kastettiklerini ben henüz anlayabilmiş değilim. Öncelikle onun bir açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Bir ikincisi ‘değişim’ diyen kadrolara bakıyorum, birçoğu Kemal Bey’in [Kılıçdaroğlu] döneminde A takımda olan kişiler. Yani demin anlattığım sorunların, yanlışların, hataların altında imzası olan veya o hatalar yapıldığında sessiz kalan bir ekip. Özgür Bey de sonuçta yıllardır milletvekili, grup başkanvekili olarak görev yaptı. Ve ister ilkelerin bertaraf edilmesi olsun ister parti içi demokrasi olsun bu konularda böyle çok ciddi diyebileceğimiz, etkili ve yüksek tonda bir eleştirisinin olduğunu hatırlamıyorum. Dolayısıyla böyle olunca tabii ‘değişim’ söylemi samimi değil. Değişecek olan sadece kişiler mi yoksa ilkesel boyutta da ciddi bir değişim olacak mı?

Değişimcilerle ilgili üçüncü bir sorun daha var. CHP Genel Başkanlığı’na aday olacak birisinin bir kere bağımsız bir karaktere sahip olması lazım. Yani birtakım güç odaklarının güdümünde olmaması lazım. Hakkında “emanetçi”, “uydu” gibi söylemler olmaması lazım. Doğrudur, yanlıştır bilemem ama böyle bir algı ortaya çıktı. Kapalı kapılar ardında birtakım müzakereler yapıldığı gibi. Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel ve birtakım milletvekillerinin kendi aralarında Genel Başkan tayin ettiği gibi bir izlenim var. Bunu yanlışlamak ve bu konuda seçmeni, delegeyi ikna etmek onlara düşen bir görev ama ne yazık ki böyle bir algı izlenimi oluştu.

Sonuç olarak kurultay delegesinin önüne bir seçenek koymamız gerekiyor. Aksi takdirde zaten iki tane seçenek var. Biz de bunlardan birini seçtik diyebilirler. Hem ahlaki hem siyasi bir sorumluluk gereği bu adımı attık.”

Örsan Kunter Öymen’in açıklamalarının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

İYİ Parti’den “Yeni Anayasa” İçin Cumhur İttifakı’na Yeşil Işık

Yeni anayasa tartışmalarıyla ilgili değerlendirmelerde bulunan İYİ Parti Grup Başkanvekili Erhan Usta, “Elbette Anayasa’da değiştirilmesi gereken hususlar var. Hükümetin parlamenter sisteme dönüşle ilgili bir düşüncesi olsa buna destek veririz” dedi ve ekledi:

“Ama Cumhur İttifakı’nın böyle bir düşüncesi yok. Anayasa’nın ilk 4 maddesi ile 66. maddesi bizim kırmızı çizgimiz. Bunların hiçbir şekilde müzakere edilmemesi gerekir. Anayasa’nın ilk 4 maddesi ile 66. madde tartışılmadığı sürece bir sıkıntı yok. Daha demokratik, katılımcı, yasama ve yürütmenin hesap verdiği, kuvvetler ayrılığının gerçekleştiği bir anayasa bizim de özlediğimiz bir anayasadır.”

İYİ Parti Grup Başkanvekili Erhan Usta, 1 Ekim Pazar günü başlayacak 28. Dönem 2. Yasama Yılı’na ilişkin partisinin beklentilerini anlattı.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; Yeni anayasa tartışmalarıyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Usta, “yeni anayasa” kavramını kullanmaktan ziyade “anayasa değişikliği” kavramını kullanmayı tercih ettiklerini söyledi.

İYİ Partili Usta, “Yeni anayasa dediğinizde her şey farklılaşıyor. Baştan itibaren devletin şekli, sistemi, Türk vatandaşlığı, hatta Türk bayrağı bile tartışılıyor. Biz bunları tartışmayız. Bu nedenle anayasa değişikliği kavramını kullanmaktan yanayız.” dedi.

Mevcut Anayasa’da şimdiye kadar çok sayıda değişikliğin yapıldığını anımsatan Usta, şöyle konuştu: “Elbette Anayasa’da değiştirilmesi gereken hususlar var. Hükümetin parlamenter sisteme dönüşle ilgili bir düşüncesi olsa buna destek veririz. Ama Cumhur İttifakı’nın böyle bir düşüncesi yok. Anayasa’nın ilk 4 maddesi ile 66. maddesi bizim kırmızı çizgimiz. Bunların hiçbir şekilde müzakere edilmemesi gerekir.

Anayasa’nın ilk 4 maddesi ile 66. madde tartışılmadığı sürece bir sıkıntı yok. Daha demokratik, katılımcı, yasama ve yürütmenin hesap verdiği, kuvvetler ayrılığının gerçekleştiği bir anayasa bizim de özlediğimiz bir anayasadır. Ayrıca anayasa değişikliğinin yerel seçim sonrasına bırakılmasını istiyoruz. Anayasa, toplumun en üst mutabakat metnidir. Bunu siyasi rekabetin parçası yapmamak gerekir.

Anayasa değişikliğinin seçim argümanı haline gelmemesi lazım. Seçim öncesi yapılırsa iş tıkanır ve çalışmadan sonuç alınamaz. Seçim sonrasında Türkiye’nin seçimsiz bir 4 yılı var. Sağduyuya dayalı ve en geniş katılımın sağlandığı anayasa değişikliği bizim de özlemimiz. Bu konuda katkı vereceğiz. İYİ Parti olarak biz de hazırlıklarımızı yapıyoruz. Genel Merkezde anayasa değişikliği konusunda bir komisyon oluşturuldu. Hangi maddede nasıl bir değişikliğe ihtiyaç var, Bunlar çalışılıyor.”

Usta, Meclis İçtüzüğü’nde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne uyum açısından bazı değişikliklerin yapılması gerektiğini dile getirdi. Daha kaliteli yasama sürecinin olması için etkin müzakere mekanizmasının kurulmasını sağlayacak Meclis İçtüzüğü’ne ihtiyaç olduğunu söyleyen Usta, yeni hükümet sistemiyle birlikte yürütmenin yapısının değiştiğine işaret etti.

Usta, şöyle devam etti: “İhtisas komisyonlarının isimleri ve yapısının değişmesi lazım. Komisyondaki müzakereler son derece sınırlı ve kısıtlı. Kanun teklifleri aceleye getiriliyor. Dünyanın her yerinde komisyon çalışmaları uzun, genel kurul çalışmaları ise kısa sürüyor.

Bizde tersi durum var. Komisyonda kanun tekliflerinin görüşülmesiyle ilgili sürenin uzatılması gerekir. Kanun teklifleri hazırlanırken etki analizleri sağlıklı yapılmıyor. Sivil toplum kuruluşlarının yasama sürecine dahil edilmesi gerekiyor. Bunlar yapılırsa daha kaliteli ve etkin şekilde kanunlar müzakere edilmiş olur.”

Paylaşın

Washington Post’tan Dikkat Çeken Yazı: Erdoğan, Kartlarına Fazla Güveniyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Azerbaycan dönüşü verdiği, ABD’nin F-16 satışını onaylayarak “verdiği söze sadık kalması” halinde TBMM’nin de İsveç’in NATO üyeliği konusundaki protokolü geçirebileceği mesajın ardından ABD’nin önde gelen gazetelerinden Washington Post (WP), dikkat çeken bir analize yer verdi.

Independent Türkçe’nin aktardığına göre; Washington Post (WP), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsveç’in NATO üyeliği konusunda “elindeki kartlara fazla güvendiğini” yazdı.

WP’nin yayın kurulunun kaleme aldığı analizde, Erdoğan’ın yürüttüğü politikayla “NATO ve birliğin düşmanı Rusya arasında gidip geldiğini ve tavizler kopararak kendi güç simsarlığı pozisyonunu kuvvetlendirdiğini” öne sürdü.

Analizde, Erdoğan’ın uluslararası politikadaki konumunu belirginleştirmesi gerektiği savunularak, şu ifadelere yer verildi: Erdoğan’ın çıkarlarının nerede olduğunu yeniden değerlendirmesi akıllıca olur. Ekonomik hasılası toplamda Rusya’nınkinden yaklaşık 10 kat daha fazla olan NATO müttefiklerini mi yoksa Batı yaptırımlarının ağırlığı karşısında ekonomiyi ayakta tutmaya çalışan Kremlin’deki savaş çığırtkanlarını mı destekleyecek?

Haberde, Ankara’nın İsveç’in NATO üyeliğine dair pozisyonundaki değişimlere de dikkat çekildi. Erdoğan’ın temmuzdaki NATO zirvesinde İskandinav ülkesinin üyeliğine onay vereceğini söylediği ancak bu haftaki açıklamasında onayın önce TBMM’den geçmesi gerektiğini belirttiği hatırlatıldı.

Analizde, Erdoğan’ın İsveç’in üyeliğini onaylamadan önce ABD’yle 20 milyar dolarlık F-16 anlaşmasını sağlama almayı hedeflediği belirtildi. ABD Başkanı Joe Biden, F-16 satışına destek verdiğini belirtmişti fakat son karar ABD Kongresi’nin onayına bakıyor. Kongre ise Türkiye, İsveç’in üyeliğine onay vermeden F-16 anlaşmasını geçirme taraftarı değil.

WP’nin yazısında, F-16 meselesinin yanı sıra Türkiye’nin “terörle bağlantılı olduğunu savunduğu” İsveç’teki Kürtlere karşı baskının artırılmasını, Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinin yeniden başlatılmasını ve Müslüman ülkelerden büyük tepki toplayan Kuran yakma eylemlerini yasaklamasını talep ettiği de hatırlatıldı.

İsveç’inse buna karşılık bazı Kürtleri ülkeden sınırdışı ettiği, terörle mücadele yasalarını sıkılaştırdığı ve Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunu da kaldırdığı belirtildi.

Analizde, Erdoğan’ın politikasının belirli bir sınıra dayandığı savunularak, şu değerlendirmeler paylaşıldı:

Erdoğan elindeki kartlara fazla güveniyor. İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesi karşılığında, Türkiye’nin AB’ye katılımında ilerleme kaydedilmesi ve son zamanlarda yaygın bir protesto eylemine dönüşen Kuran yakmanın resmen yasaklanması için Stockholm’e baskı yapmak gibi sıkı pazarlık çabaları var. Bu taleplerden ilki daha baştan imkansız, ikincisiyse İsveç’in ifade özgürlüğü geleneğine ters düşüyor.

WP’nin analizinde hem Erdoğan hem de NATO için en iyi seçeneğin, ABD Kongresi’nin çizgisinde hareket ederek, Türkiye’nin İsveç’in ittifaka üyeliğine onay vermesi, daha sonra da F-16 paketinin görüşülmesi olduğu savundu.

Paylaşın

AİHM, “ByLock Ve Bank Asya” Kararını Açıkladı: Türkiye’den Sert Tepki

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), “ByLock kullanmak”, “Bank Asya’da hesabı olmak” gerekçesiyle Fethullah Gülen (FETÖ) yapılanması davası kapsamında tutuklanan eski öğretmen Yüksel Yalçınkaya hakkında hak ihlali kararı verdi.

Mahkeme, kararında eski öğretmenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “adil yargılanma”, “kanunsuz ceza” ve “örgütlenme özgürlüğü”yle ilgili maddelerine aykırı biçimde yargılandığına işaret etti. Manevi tazminat talebini geri çeviren AİHM, Türkiye’den Yalçınkaya’ya mahkeme masrafı olarak 15 bin euro ödemesini istedi.

Karar, AİHM’nin 17 yargıçlı Büyük Dairesi tarafından alındı. Tarafların karara itiraz hakkı bulunmuyor. Karar, AİHM gündemindeki benzer 8 bin 500 dava başvurusu için doğrudan emsal teşkil ediyor.

Kararda AİHS’nin adil yargılanmayla ilgili 6’ncı ve kanunsuz ceza olamayacağıyla ilgili 7’nci maddelerinde ihlale hükmedilmesi, davacı Yüksel Yalçınkaya’ya yeniden yargı yolunun açılmasını gündeme getiriyor. AİHM, 7. maddenin ihlal edildiğine 6’ya karşı 11 oyla, 6. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiğine 1’e karşı 11 oyla ve 11. maddenin ihlal edildiğine oy birliğiyle karar verdi.

Kararda, Türkiye’nin “terör suçlamalarıyla yapılan yargılamalarında” bilhassa AİHS’in 6. ve 7. maddesinin ihlali bakımından çok sayıda insanı ilgilendiren sistematik sorunlar olduğu kaydedildi.

Karara Türkiye’den sert tepki

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, karara tepki gösterdi. Tunç, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada ilk derece mahkemesinden, istinafa, Yargıtaydan Anayasa Mahkemesine her derecedeki yargılama makamlarının delilleri yeterli gördüğü bir dava hakkında, AİHM’in yetkisini aşarak delil incelemesi yapmak suretiyle ihlal kararı vermesinin kabul edilemez olduğunu belirtti

AİHM’in bir temyiz mahkemesi olmadığını söyleyen Tunç, mahkemenin “delillerin kabul edilebilirliği veya delillerin nasıl değerlendirileceğinin ulusal hukukun ve ulusal mahkemelerin yetkisinde olduğu”na yönelik kararlarını atıfta bulundu.

“Ulusal mahkemelerce yapılan hukuk kurallarının uygulanması, yorumlanması ve delil değerlendirmesinin kendi incelemesinin konusu olamayacağını vurgulamıştı. Ancak AİHM, bugün açıkladığı Yalçınkaya kararında, bu yerleşik içtihadından ayrılmıştır,” diyen Tunç “AİHM açıkça delil değerlendirmesi yapmak suretiyle yetkisini aşmış ve ulusal mahkemelerin hukuk kurallarının uygulanması ve delil değerlendirme yetkisini inceleme konusu yapmıştır. AİHM kendi içtihatlarında defalarca delilleri değerlendirme yetkisi olmadığını belirttiği halde, konu FETÖ yargılamaları olunca delil değerlendirme yoluna gitmiştir,” ifadelerini kullandı.

“Hükümetimizce ayrıntılı bir şekilde bilgilendirildiği ve itiraz edildiği halde, hakkında Türk yargısınca FETÖ üyeliği suçlamasından iki ayrı yakalama kararı bulunan bir kişiyi Büyük Daire duruşmasında başvuranın temsilcisi olarak kabul eden AİHM, tarafsız bir yargılama yapmayacağını en baştan belli ederek hukuka ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bir karar vermiştir,” sözlerini kullanan Tunç “Ülkemiz, ulusal mevzuata ve uluslararası yükümlülüklere uygun olarak yaptığı terörle mücadelesinde kararlılığını sürdürecektir,” yorumunu yaptı.

Ne olmuştu?  

Yalçınkaya, 6 Ocak 2017 tarihinde Kayseri Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede “TCK 314/2 temelinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olmakla” suçlanmıştı. Suçlamaya gerekçe olarak “ByLock uygulaması kullanmak, Bank Asya’da hesap sahibi olmak (3 bin 110 TL), FETÖ-PDY bağlantılı dernek ve sendikalara üye olmak, OHAL döneminde yayınlanan Kamu Personeline İlişkin Önlemlerle İlgili 672 nolu KHK kapsamında işten çıkarılmak ve gizli tanık ifadeleri” gösterilmişti.

Yalçınkaya, 21 Mart 2017’de Kayseri Ceza Mahkemesi tarafından 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edildi. İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay’a yaptığı temyiz başvuruları reddedildi. AYM’ye yaptığı bireysel başvuru da kabul edilemez ilan edildi. Yalçınkaya, bunun üzerine 17 Mart 2020 tarihinde hak ihlali iddiası temelinde AİHM’ye başvurdu.

“Tarafsız ve bağımsız mahkemeler tarafından adil yargılanmadığı, CMK’nın 134 ve 135’inci maddeleri ihlal edilerek ve Mahkeme kararı olmaksızın MİT tarafından kanunsuz yollardan elde edilen kanıtlar temelinde suçlandığı, kanıtların kendisine gösterilmediği, mahkemelerin sadece savcıların tek taraflı tezleri temelinde karar aldığı, bunun silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğu ve avukatıyla etkin iletişim sağlamasının engellendiği” tezlerini savunan Yalçınkaya, internet veri trafiği ve sendika ve dernek üyelikleriyle ilgili keyfi muamelede bulunulduğunu da iddia ediyor.

Paylaşın