ABD Hegemonyası Tartışmaları Altını Neden Güçlendiriyor?

Uluslararası piyasalarda altın fiyatları tarihî zirveleri test ederken, küresel ekonomik ve siyasi dengelerdeki değişimlerin, altın fiyatlarındaki artışa nasıl yön verdiği yeniden tartışılıyor.

Haber Merkezi / 2026 yılı başında ons altın fiyatı ilk defa 5 bin dolar eşiğini aşarak yeni rekorlara koştu. Bu yükseliş, sadece klasik güvenli liman talebiyle açıklanamayacak kadar geniş bir küresel eğilimin parçası. Uluslararası yatırımcıların altına yönelmesinin arkasında birbiriyle iç içe geçmiş birkaç büyük küresel dinamik bulunuyor.

Altının geleneksel olarak yatırımcılar tarafından tercih edildiği dönemlerde ABD dolarının göreceli zayıflığı ve ABD politikasına ilişkin belirsizlikler öne çıkıyor. Uluslararası haber ajanslarının analizlerine göre, ABD Dolar Endeksi’nin küresel piyasalarda zayıflaması, değerli metallerin cazibesini artırıyor. Özellikle doların eski gücünü koruyamadığı algısı, altına olan talebi tetikliyor.

Bu durum, sadece piyasa teknikleriyle açıklanamaz; ABD’nin hâkim küresel ekonomik rolünün nasıl sürdürüleceğine dair bir süredir devam eden tartışmalar yatırımcı algısına da yansıyor. “Doların rezerv para birimi olarak çekiciliği azaldı mı?” sorusu, birçok merkez bankası ve fon yöneticisinin kafasını kurcalıyor — bu da altına yönelimi artırıyor.

Altının her güçlü yükseliş döneminde olduğu gibi, küresel siyasetteki riskler de bu yükselişe katkı sağlıyor. ABD’nin agresif dış politika hamleleri, ticaret tarifeleri ve NATO-AB ilişkilerindeki gerilimler piyasalarda belirsizliği artırıyor. Reuters’ın haberine göre, ABD ve Avrupa arasında Grönland gibi stratejik konularda yaşanan sürtüşmeler altın fiyatlarını yukarı çekti.

Benzer şekilde, yatırımcıların Washington’daki siyasi tansiyon ve olası hükümet kapanması gibi konulara odaklanması, güvenli varlıklara olan talebi güçlendiriyor. Son dönemde altın piyasalarında artan volatilitenin altında bu siyasi belirsizlik yatıyor.

BRICS ülkeleri gibi gelişmekte olan ekonomilerin dolar dışı rezerv stratejileri altın talebini destekliyor. BRICS zirvesinde “dolar dışı ödeme sistemleri” ve altına dayalı finansal araçlar üzerine yoğunlaşılması, altının finansal sisteme yeniden yerleşmesine yol açtı. Bu ülkeler dünya altın rezervlerinin büyük bir kısmını elinde tutuyor ve dolar dışı rezerv stratejilerini güçlendiriyor.

Aynı zamanda birçok merkez bankasının altın stoklarını artırması — doları çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak — küresel altın talebini yükseltiyor. Bu, ABD dolarının küresel rezerv para birimi rolünün uzun vadede nasıl şekilleneceğine dair belirsizliklerin artmasıyla paralel bir trend.

Küresel yatırımcılar, ABD’nin ekonomik ve siyasi belirsizlikleri arttıkça, daha stabil ve tarihsel olarak “koruyucu” bir varlık olarak görülen altına yöneliyor. Wall Street Journal ve Washington Post gibi uluslararası yayınlar, sadece merkez bankaları değil, bireysel ve kurumsal yatırımcıların da artan risk algısı nedeniyle dolar ve tahviller yerine altın ve gümüşe yöneldiğini belirtiyor.

Bu eğilim, özellikle gelişmiş piyasalarda güvenli liman talebinin güçlenmesine işaret ediyor. Altının fiyatının rekor kırması, artık sadece spekülatif bir hareket olmayıp küresel portföy stratejilerinde kalıcı bir yer edindiğine dair sinyaller veriyor.

Altın, hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor

Altının rekor yükselişi, sadece ekonomik bir olgu değil — küresel ekonomik ve siyasi hegemonya tartışmalarının fiyatlara yansımasıdır. Doların gücüne dair belirsizlikler, ABD politikalarındaki volatilite, jeopolitik riskler ve merkez bankalarının rezerv stratejileri altını sadece bir değer saklama aracı olmaktan çıkarıp dünyanın yeniden fiyatlanan küresel güven göstergesi hâline getiriyor.

Bu süreçte altın, hem yatırımcıların hem de devletlerin ekonomik hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın

Gelir Artarken Refah Neden Artmıyor?

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Haber Merkezi / Resmî rakamlar iyimser.
Milli gelir yükseliyor, kişi başına düşen gelir artıyor, büyüme oranları manşetleri süslüyor.
Peki o zaman sokaktaki vatandaş neden hâlâ geçinemiyor?

Market poşetleri hafifliyor, faturalar kabarıyor, maaşlar ise yerinde sayıyor. İşte tam bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Gelir artıyorsa, refah neden artmıyor?

Ekonomik büyüme çoğu zaman soyut bir kavram. Grafiklerde yukarı çıkan oklar, mutfakta kaynayan tencereye yansımıyor. Çünkü büyüme ile refah aynı şey değil.

Gelir artışı çoğu ülkede eşit dağılmıyor. En üst gelir grupları pastadan daha büyük pay alırken, geniş halk kesimleri için artan gelir; enflasyon, vergiler ve zorunlu harcamalar karşısında eriyip gidiyor.

Kısacası, kazandığımız artıyor ama elimizde kalan azalıyor.

Maaşlı çalışanlar için gelir artışı çoğu zaman daha yüksek vergi dilimi anlamına geliyor. Üstelik dolaylı vergiler — KDV, ÖTV gibi — gelir düzeyine bakmadan herkesi aynı oranda vuruyor.

Zengin için küçük bir kesinti olan vergi, dar gelirli için hayat pahalılığı demek. Böylece gelir artışı, daha cebe girmeden buharlaşıyor.

Enflasyon yalnızca fiyat artışı değildir; emeğin görünmez kaybıdır.

Ücretler yılda bir kez artarken, fiyatlar her gün değişiyor. Resmî zamlar daha hesaba yatmadan, pazarda ve markette eriyor. Bu yüzden insanlar daha çok çalışıyor ama daha az hissediyor.

Gelir var, alım gücü yok.

Bir zamanlar refahın taşıyıcısı olan orta sınıf, bugün sistemin en kırılgan halkası. Ne sosyal yardımlara erişebiliyor ne de birikim yapabiliyor.

Kredi kartları refahın değil, geçinememenin göstergesi haline geliyor. Artan gelir, artan borçla birlikte anılıyor.

Büyüme kimin için?

Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Ekonomik büyüme kimin hayatını kolaylaştırıyor?

Eğer büyümenin meyveleri adil paylaşılmıyorsa, gelir artışı yalnızca istatistiksel bir başarı olarak kalır. Refah; güvenli iş, ulaşılabilir konut, kaliteli eğitim ve sağlıkla ölçülür. Bunlar yoksa, rakamların yükselmesi kimseyi doyurmaz.

Refah, yalnızca maaş bordrosunda değil; mutfakta, sokakta, geleceğe dair umutlarda hissedilir.

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Ve bugün birçok insan için hayat, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor.

Paylaşın

Hayaller Gerçekler: Lüks Tutkusu Temel İhtiyaçlarla Çatışıyor

Bir yanda milyarlarca dolarlık lüks tüketim endüstrisinin her yıl rekor kıran satışları; diğer yanda gıda, barınma ve enerji gibi en temel ihtiyaçlara erişmekte zorlanan yüz milyonlar.

Haber Merkezi / Bu iki dünya arasındaki uçurum, yalnızca ekonomik bir gerilim değil; aynı zamanda sosyal adaletin, piyasa ahlakının ve insanlık vicdanının sınandığı bir kırılma noktası.

Pandemi, savaşlar, enerji krizi, enflasyon… Son yıllar küresel ekonomiyi derinden sarstı. Ancak lüks tüketim sektörü için tablo farklı: satışlar neredeyse hiç düşmedi, aksine arttı.

Sınırlı üretim sneakerlardan, ultra lüks otomobillere; özel jetlerden 50 bin dolarlık çantalara kadar birçok ürün, talep sıkıntısı çekmiyor.

Ekonomistler, lüks segmentin bu dayanıklılığını “servet yoğunluğu” ile açıklıyor: Zenginler krizlerden etkilenmiyor; orta sınıf ise daha çok sıkışıyor.

Bu durum, gelir dağılımındaki dengesizliğin yalnızca istatistiklerde değil, raflarda ve vitrinlerde de görünür bir gerçeklik olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık dünya nüfusunun geniş bir bölümü kira, enerji, gıda ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar konusunda tarihin en sert baskısıyla karşı karşıya.

Birçok ülkede:

Kira fiyatları gelir artışının kat kat üzerinde yükseliyor,
Enerji faturaları hane bütçelerini eritiyor,
Gıda enflasyonu düşük gelirli aileler için yaşam standartlarını doğrudan belirleyen bir kırbaç hâline geliyor.

Bu tablo, lüks tüketimdeki büyük genişleme ile yan yana konduğunda, küresel ekonomik yapının kime hizmet ettiği sorusunu daha yüksek sesle gündeme getiriyor.

“Gösteriş ekonomisi” çağı

Sosyologlar bu dönemi “gösteriş ekonomisi” olarak adlandırıyor. Sosyal medya kültürü, görünürlüğü bir prestij aracına dönüştürdü.

Artık zenginlik sadece sahip olmak değil, gösterebilmek anlamına geliyor.

Bu durum lüks pazarını büyütürken, toplumda yeni bir norm yaratıyor:

İnsanlar karşılayamayacakları ürünlere karşı arzulanabilir bir baskı hissediyor. Bu baskı, gençler arasında “lüks taklitçiliği”ni, orta sınıfta ise “görünmez yoksulluğu” tetikliyor.

Uçurum derinleşiyor

Temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlar, vitrindeki aşırı lüksün varlığını kendi yoksulluklarının katmeri olarak görüyor.

Bu durum:

Toplumsal huzursuzluğu artırıyor,
Sınıf gerilimlerini sertleştiriyor,
Kurumlara duyulan güveni azaltıyor,
Gençlerde geleceğe yönelik umutsuzluğu derinleştiriyor.

Ekonomistler bu noktada kritik bir uyarıda bulunuyor: Eğer ekonomik büyüme tüketim piramidinin sadece en tepesini besliyorsa, alt tabakalarda biriken öfke kaçınılmazdır.

Lüks mü, temel ihtiyaç mı?

Bugün dünya, tüketim kültürünün en çarpıcı sınavlarından biriyle karşı karşıya.

Gerçek soru şu:

Lüks tüketim neden bu kadar hızlı büyüyor?
Temel ihtiyaçlar neden bu kadar pahalı?
Ve neden bu iki eğri zıt yönlere doğru ilerliyor?

Cevap çoğu uzmana göre net: Küresel ekonomi zenginliği çoğaltıyor, ancak refahı paylaşmıyor.

Lüks markaların değerlerinin katlanması ile bir annenin çocuğuna süt alamaması aynı sistemin iki yüzü.

Sonuç olarak, lüks tüketim ile temel ihtiyaçlar arasındaki dengesizlik, sadece ekonomik göstergelerin değil, modern dünyanın etik pusulasının da sorgulanması gerektiğini anlatıyor.

Toplumlar, hükümetler ve şirketler bu çelişkiyi görmezden geldikçe uçurum derinleşmeye devam edecek.

Bugün dünyanın karşısındaki soru artık şu: Ekonomik büyümenin faydası kimlere ulaşıyor—ve kimler seyretmekle yetiniyor?

Paylaşın

Sosyal Güvenlik Sistemleri: Güvencenin Adaleti Kime İşliyor?

Sosyal güvenlik sistemleri adil olacaksa, sınıf temelli ayrımların görünmez duvarlarını aşmak zorunda. Güvence, herkes için güvence olduğunda toplumun ortak paydasına dönüşür.

Haber Merkezi / Sosyal güvenlik, modern devletin vatandaşına sunduğu en temel güvence olarak kabul edilir. Ancak bu güvence, her vatandaşa eşit ulaşır mı?

Gelir düzeyine, mesleğe, hatta yaşanılan bölgeye göre değişen uygulamalar, sosyal güvenlik sistemlerinin giderek daha görünür hâle gelen sınıf temelli ayrımlar ürettiğini gösteriyor.

Bugün sosyal güvenlik yalnızca bir dayanışma mekanizması değil; aynı zamanda gelir adaletsizliğini ya iyileştiren ya da derinleştiren politik bir araç.

Sigorta sistemlerinin büyük bölümü prim esaslıdır: Ne kadar ödersen, o kadar hak elde edersin. Bu model kâğıt üzerinde adil görünür; fakat gerçek hayatta düşük gelirli çalışanların aynı hakları elde etmesi neredeyse imkânsızdır.

Düşük ücret, düzensiz çalışma ve kayıt dışılık, prim ödemelerini kesintiye uğratır. Bunun sonucunda:

Emeklilik yaşı uzar,
Emekli maaşı düşer,
Sağlık hizmetlerine erişim kısıtlanır,
Riskli işlerde çalışanların korunması zayıflar.

Yani sosyal güvenlik sistemi, en kırılgan gruplar için güvence olmaktan çok, sınırlı bir “erişim imkânı” hâline gelir.

Aynı yasal çatı altında çalışan iki kişi düşünün:

Biri ofis ortamında, düzenli çalışma saatleriyle, özel sağlık sigortası desteğiyle işini sürdürüyor.
Diğeri ağır ve tehlikeli işlerde, meslek hastalığı riski yüksek bir ortamda çalışıyor.

Bu iki kişi aynı prim oranlarına tabi olsa bile yaşam beklentileri, sağlık ihtiyaçları ve iş güvenliği riskleri tamamen farklıdır. Fakat sistem, bu farkı gözetmez.

Sonuç: Güvencenin yükünü en fazla taşıyan kesim, en az fayda sağlayan kesim olur.

Özel sağlık sigortaları ve bireysel emeklilik sistemleri, gelir seviyesi yüksek gruplar için ek bir güvenlik kalkanı oluşturuyor. Ancak bu kalkan, toplumdaki ayrım çizgilerini daha da keskinleştiriyor. Çünkü yüksek gelirli kesim “çifte güvenceden” yararlanırken, düşük gelirli kesimde kamu hizmetleri tek seçenek olarak kalıyor.

Bu durum, “iki katmanlı sosyal güvenlik sistemi” denen yapıyı doğuruyor:

Üst katman: Parası olanın daha kaliteli ve hızlı hizmet alabildiği özel sigorta alanı.

Alt katman: Kamu kaynaklarına bağımlı, kalabalık, gecikmeli, sınırlı hizmetler.

Sosyal devlet ilkesi için oldukça kırılgan bir tablo.

Sistemin en zayıf halkaları: Kadınlar, gençler ve göçmenler

Sınıf temelli ayrımlar, toplumsal eşitsizliklerle birleştiğinde daha da görünür hâle geliyor:

Kadınlar, işgücüne geç giriş ve kesintili çalışma nedeniyle prim biriktirmekte zorlanıyor.

Gençler, güvencesiz işler ve kısa süreli sözleşmelerle sisteme tutunamıyor.

Göçmenler, kayıt dışı çalışmanın en yoğun görüldüğü kesim olarak haklardan en çok mahrum kalanlar arasında.

Bu gruplar, sistemin “güvence” değil “belirsizlik” ürettiği sosyoekonomik halkalar hâline geliyor.

Çözüm var mı?

Sosyal güvenlik sistemlerinin sınıfsal farkları kapatması için birkaç temel yaklaşım öne çıkıyor:

Prim yerine hak temelli modellerin güçlendirilmesi,
Düşük gelirli çalışanlar için devlet destekli prim katkıları,
Özel sigorta ve kamu hizmetleri arasındaki uçurumun daraltılması,
Tehlikeli işlerde çalışanlar için risk temelli farklılaştırılmış koruma,
Kayıt dışıyla mücadele ve güvenceli istihdamın teşviki.

Bu adımlar, sosyal güvenliğin toplumsal bir barış mekanizması olarak güçlenmesini sağlayabilir.

Sosyal güvenlik, bir toplumun kendine verdiği en önemli sözdür: “Düştüğünde seni tutacağım.”

Ancak bu söz bugün herkes için aynı güçte söylenmiyor. Kimileri düşmeden yakalanırken, kimileri çoktan zemine çarpmış oluyor.

Eğer sosyal güvenlik sistemleri gerçek anlamda adil olacaksa, sınıf temelli ayrımların görünmez duvarlarını aşmak zorunda. Çünkü güvence, ancak herkes için güvence olduğunda toplumun ortak paydasına dönüşür.

Paylaşın

Ekonomi Yönetimine Güvenenlerin Oranı Yüzde 16,6

Asal Araştırma’nın kasım ayı araştırmasına göre; ekonomi yönetimine “güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 16,6, “çok güveniyorum” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 2,6 oldu.

Asal Araştırma tarafından Kasım 2025’te gerçekleştirilen Türkiye Siyasi Gündem Araştırması, halkın ekonomi yönetimine olan güveninin oldukça zayıf olduğunu ve en önemli ekonomik sorunun açık şekilde konut ve gıda fiyatlarındaki artış olduğunu ortaya koydu.

Katılımcılara yöneltilen “Ekonomi yönetimine güveniyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, ekonomi politikalarına duyulan güvenin oldukça düşük seviyelerde seyrettiğini gösterdi.

Yanıtların dağılımı şu şekilde oldu:

Güvenmiyorum: Yüzde 36,0
Hiç güvenmiyorum: Yüzde 34,4
Ne güveniyorum ne güvenmiyorum: Yüzde 10,2
Güveniyorum: Yüzde 14,0
Çok güveniyorum: Yüzde 2,6
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 2,8

Bu veriler doğrultusunda, ekonomi yönetimine güvenmeyenlerin oranı toplamda yüzde 70,4’e ulaşırken, güven duyanların oranı yalnızca yüzde 16,6 oldu. Kararsızların ve yanıt vermeyenlerin oranı ise toplamda yaklaşık yüzde 13 seviyesinde kaldı.

Anket sonuçları, ekonomi politikaları konusundaki toplumsal memnuniyetsizliğin derinleştiğine işaret ederken, ekonomi yönetimiyle ilgili olumlu görüşlerin ciddi biçimde azaldığını gösterdi.

Araştırmanın dikkat çeken ikinci bölümü ise “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen yanıtlardı. Katılımcıların büyük bölümü, yaşam maliyetlerine doğrudan etki eden barınma ve gıda fiyatlarındaki artışı öne çıkardı.

Verilere göre en önemli ekonomik sorunlar şu şekilde sıralandı:

Kira ve konut fiyatlarındaki artış: Yüzde 22,6
Gıda fiyatlarındaki artış: Yüzde 17,0
Enflasyonun yüksekliği: Yüzde 10,5
Faizlerin yüksekliği: Yüzde 5,4
Elektrik, su, aidat ve doğalgaz fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 5,3
Ekonomi yönetimi: Yüzde 4,9
İşsizlik: Yüzde 4,2
Üretimde yetersizlik: Yüzde 4,0
Akaryakıt fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 3,8

Vergi oranlarının yüksekliği: Yüzde 3,5
Liyakatsizlik: Yüzde 3,3
Eğitim harcamaları/sistemi: Yüzde 3,0
Sosyal eşitsizlik: Yüzde 2,7
Kamuda israf: Yüzde 2,2
Diğer: Yüzde 2,6
Sorun yok: Yüzde 1,8
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 3,2

Ankete katılan her 5 kişiden biri, barınma maliyetlerindeki artışı birincil sorun olarak tanımladı. Onu gıda fiyatlarındaki artış ve genel enflasyon izledi. Bu veriler, enflasyonun doğrudan etkilediği temel tüketim kalemlerinin halkın hayatında en büyük baskıyı oluşturduğunu ortaya koydu.

“Ekonomi yönetimi” yalnızca güven anketinde değil, sorun algısında da doğrudan bir başlık olarak yer aldı. Katılımcıların yüzde 4,9’u doğrudan ekonomi yönetiminin kendisini Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olarak tanımladı.

Paylaşın

İstanbul’da Yaşamanın Aylık Maliyeti 105 Bin Lira

İstanbul’da dört kişilik bir ailenin ortalama yaşam maliyeti, ekim ayında bir önceki aya göre, 2 bin 882 lira artarak 104 bin 927 liraya yükseldi. İstanbul’un ekim ayı enflasyonu yüzde 40,84.

Haber Merkezi / İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) aylık olarak yayımladığı “İstanbul’da Yaşam Maliyeti Araştırması”nın Ekim 2025 sonuçları açıklandı.

Buna göre; İstanbul’da dört kişilik bir ailenin ortalama yaşam maliyeti, ekim ayında bir önceki aya göre, 2 bin 882 lira artarak 104 bin 927 liraya yükseldi.

İstanbul’daki yaşam maliyeti ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 2,82 oranında arttı. İstanbul’da yaşamanın maliyeti geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 42,30 artış gösterdi.

İstanbul’un enflasyonu yüzde 40,84

İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2025 Ekim Ücretliler Geçinme İndeksi ve Toptan Eşya Fiyatları İndeksi verilerini açıkladı. Verilere göre, İstanbul’da yıllık enflasyon yüzde 40,84 seviyesine ulaştı. Yıl başından bu yana kümülatif artış ise yüzde 34,40 olarak kaydedildi.

Aylık bazda en yüksek artış, kış sezonu etkisiyle giyim ve ayakkabı grubunda yaşandı. Bu kalemdeki fiyatlar sadece bir ayda yüzde 17,26 arttı. Habere göre, haberleşme grubu yüzde 5,42, gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 4,05, lokanta ve oteller ise yüzde 3,97 oranında artış gösterdi.

Konut harcamalarında yüzde 2,21, ev eşyasında yüzde 2,02 artış izlenirken, sağlık ve eğitim gruplarında herhangi bir fiyat değişimi yaşanmadı. Ulaştırma harcamaları yüzde 0,61 ile daha sınırlı bir artış kaydetti.

2024 Ekim’e kıyasla yıllık artış oranları birçok harcama grubunda genel endeksin üzerinde seyretti. Eğitim harcamaları yıllık bazda yüzde 62,54 ile en yüksek artışı gösterdi. Konut harcamalarında da yüzde 60,33’lük bir yıllık artış dikkat çekerken, eğlence ve kültür grubu yüzde 41,64 ile öne çıktı.

Paylaşın

Mehmet Şimşek’e Göre Ekonomide Her Şey Yolunda

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, uygulamakta olan dezenflasyon programına ilişkin, “Programın ikinci evresindeyiz, ilerleme kayda değer. Enflasyonu yeniden tek haneye indirmeyi hedefliyoruz” dedi.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, İstanbul’da düzenlenen “Ekonominin Ön Safları: Ticaret Çatışmaları ve Yeni Küresel Rekabetler” başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi. Küresel belirsizliğin hiç bu kadar yoğun hissedilmediğini dile getiren Şimşek, buna rağmen küresel ekonomi dirençli kaldığı için piyasa algısının hala olumlu olduğunu söyledi.

Son yıllarda küresel ekonomideki büyüme oranlarının önceki dönemlere göre daha düşük olmasından bahseden Şimşek, küresel anlamda karşılarında çok sayıda zorluğun bulunduğunu, bunlardan başlıcalarının “küresel ticaretteki korumacılık”, “yüksek küresel borçluluk”, “yaşlanan nüfus”, “yapay zekanın muhtemel yıkıcı sonuçları”, “iklim değişikliğinin etkileri” ve “jeopolitik gerilimler” olduğunu anlattı.

Şimşek, küresel ticaretteki korumacılığın artık yeni normal haline geldiğini belirterek, zaman zaman Çin ile ABD arasında olduğu gibi geçici yumuşamalar yaşansa da uzun vadeli eğilimin değişecek gibi görünmediğini bildirdi.

Bundan 20 yıl önce Çin’in küresel imalattaki payının yüzde 9’un altında olduğunu, bugün söz konusu oranın yüzde 30’un üzerine çıktığını kaydeden Şimşek, “Aynı eğilim devam ederse bu pay yüzde 45’e bile çıkabilir. Kim pay kaybetti? Genel olarak Batı. ABD’nin küresel imalattaki payı yüzde 22’den yüzde 11’e geriledi. Avrupa Birliği yaklaşık 10 puan kaybetti. Japonya da öyle. İşte korumacılığın asıl nedeni bu.” diye konuştu.

Bakan Şimşek, Çin’in son 20–25 yılda dünyanın çok daha fazla ülkesi için bir numaralı ticaret ortağı haline geldiğine dikkati çekerek, üretimin giderek Asya’ya, özellikle de Çin’e, kaydığını söyledi. Gelişmiş ülkelerde reel ücretler yerinde sayarken, gelişmekte olan ekonomilerde artışın sürdüğünü belirten Şimşek, bu dengesizliğin küreselleşmeye ve kurallı ticaret sistemine yönelik sosyal ve siyasi tepkinin başlıca kaynağına dönüştüğünü ifade etti.

Üretim kaybının yalnızca düşük katma değerli işlerin kaybı anlamına gelmediğini vurgulayan Şimşek, bu kaybın aynı zamanda ona bağlı hizmet sektörlerini de ortadan kaldırdığını belirtti. Bu nedenle korumacılığın artık kalıcı bir eğilim haline gelmiş göründüğünü dile getirdi.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, Türkiye’nin bu süreçte görece daha az kırılgan olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çünkü ihracatımızın yüzde 62’si serbest ticaret anlaşmamız olan ülkelere gidiyor. Yüzde 80’den fazlası ise yakın coğrafyamıza, Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika gibi dost ve komşu bölgelere gidiyor. Bu bizi kısmen koruyor. Bir diğer avantajımız, hizmet ihracatımızın payının uluslararası ortalamalara göre güçlü olması. Hizmet ticareti henüz korumacılıktan etkilenmiş değil. Bu tabloyu fırsata çevirebiliriz.

Küresel ölçekte parçalanma sürüyorsa biz bölgesel entegrasyona odaklanabiliriz. Bölgesel entegrasyonu, küresel parçalanmaya panzehir olarak görüyoruz. Bu nedenle bölgesel bağlantıları güçlendiriyoruz. Körfez ülkeleri ile yeni serbest ticaret anlaşmaları yaparken, Birleşik Krallık ve AB ile mevcut anlaşmaların güncellenmesi için çalışıyoruz. Tedarik zinciri dayanıklılığını artıracak yatırımlar yapıyoruz.”

Şimşek, Irak’taki FAV Limanı’ndan Londra’ya kadar kara ve demir yolu ile Avrupa’nın her ülkesine Türkiye’den kesintisiz ulaşım sağlanabilecek Kalkınma Yolu Projesi’nin ülkeye sağlayacağı katkılardan bahsederek, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Çin’e uzanan koridorlara ilişkin örnekler verdi.

Bakan Şimşek, Türkiye’nin hizmetler ihracatında çok güçlü olduğunu belirterek, bu yıl hizmet ticareti fazlasının 65 milyar dolar civarında olacağını, mal ticaretinde açık verilse de turizm, müteahhitlik, sağlık turizmi, eğitim ve yaratıcı endüstrilerde güçlü olduklarını söyledi.

Son 25 yılda küresel borcun GSYH’ye oranının dramatik şekilde artarak yüzde 324’e çıktığını dile getiren Şimşek, “Türkiye’de bu oran yüzde 89. Bu önemli bir avantaj ve altyapı, eğitim ve sağlık harcamalarına daha fazla alan açmamızı sağlıyor. Borç yükü yüksek ülkeler aynı şansa sahip değil. Biz bu alanı, yapısal reformlar, üretkenliği artıracak yatırımlar, yapay zeka ve yeşil dönüşüm için kullanıyoruz.” şeklinde konuştu.

Şimşek, küresel alanda nüfusun yaşlanmasının bir başka problem olduğunu kaydederek, “Türkiye bu konuda da avantajlı. Henüz yaklaşık 20 yıllık demografik fırsat penceremiz var. Kadın istihdamını artırmaya yönelik adımlar atıyoruz. Ayrıca gümüş ekonominin, yani yaşlı nüfus ekonomisinin küresel hacim olarak 5,5 trilyon dolardan 8,5 trilyon dolara çıkması bekleniyor. Türkiye bu alanda hem sağlık hem yaşlı bakım hizmetlerinde uluslararası bir merkez haline gelebilir.” açıklamasında bulundu.

Türkiye’nin yapay zeka, 5G, savunma sanayisi, yenilenebilir enerji gibi alanlarda yaptığı çalışmaları ve hayata geçirdiği yatırımları anlatan Şimşek, “Yenilenebilir enerji dönüşümünü hızlandırıyoruz. Güneş, rüzgar, jeotermal ekipman üretim potansiyelinde Türkiye ilk 10’da. Yeşil teknolojilerde önemli bir oyuncu olma potansiyelimiz yüksek.” ifadelerini kullandı.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, şu an uygulamakta oldukları dezenflasyon programına değinerek, “Amacımız fiyat istikrarını sağlamak, mali disiplini güçlendirmek ve cari açığı azaltmak. Bu alanda ciddi ilerleme var. Yapısal dönüşüm sürdürülebilirlik için kilit unsur. Programın ikinci evresindeyiz, ilerleme kayda değer. Enflasyonu yeniden tek haneye indirmeyi hedefliyoruz.” dedi.

İhracatta yüksek ve orta teknolojiye sahip ürünlerin payının arttığını dile getiren Şimşek, şunları kaydetti: “Türkiye yeniden doğrudan yatırımlar için bölgesel merkez olma yolunda. Son 20–25 yılda doğrudan yatırımlar yaklaşık 20 kat arttı. Yeni kredi notu artışlarıyla yatırım yapılabilir seviyeye dönmeyi hedefliyoruz.

Son 20 yılda ortalama reel büyüme yüzde 5,4 oldu. Bu, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan dönemindeki ekonomik performansı yansıtıyor. Gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırıldığında, özellikle Çin ve Hindistan hariç tutulduğunda, Türkiye’nin büyüme performansı açık biçimde önde.”

Paylaşın

Sosyal Yardıma Muhtaç Hane Sayısı 4,5 Milyonu Aştı

Giderek derinleşen ve çözülemez hale gelen ekonomik kriz, 18,2 milyon vatandaşı sosyal yardıma mahkum etti. Türkiye nüfusu göz önüne alındığında ortalama her 5 kişiden biri sosyal yardımlara muhtaç durumda.

Ekonomiye dair hedef ve politikaların detaylandığı 2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, sosyal yardıma muhtaç hane sayısının 4,5 milyonu aştığını ortaya koydu. Raporda ayrıca, Genel Sağlık Sigortası (GSS) prim borcunu ödeyemeyen kişi sayısının 9,5 milyona dayandığı vurgulandı.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in aktardığına göre, Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, Türkiye’deki yoksulluğun boyutlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Program, 2026 yılı için belirlenen ekonomik hedefler ve politikalarla birlikte, sosyal destek alan hanelerin durumuna da ışık tutuyor.

Sosyal yardıma muhtaç hane sayısının, Covid-19 salgını nedeniyle sosyal yardımların artırıldığı 2022 yılı sayısını geçtiği dikkat çekiyor. Rapora göre, 2022’de 4 milyon 498 bin 852 olan sosyal yardım alan hane sayısı, 2024 sonunda 4 milyon 574 bin 684’e yükseldi.

TÜİK’in dört kişilik hane hesabıyla yapılan hesaplamaya göre, Türkiye’de sosyal yardıma muhtaç kişi sayısı 18 milyon 298 bin 736’ya ulaştı.

Paylaşın