Hizmet Üretim Endeksi Ocak’ta Geriledi

Hizmet üretim endeksi ocak ayında yıllık bazda yüzde 0,4 gerilerken ulaştırma ve depolama sektöründeki düşüş dikkat çekti. Buna karşın bilgi-iletişim ile konaklama ve yiyecek hizmetlerindeki artış endeksteki gerilemeyi sınırladı.

Hizmet sektörünün genel performansını gösteren hizmet üretim endeksi, 2026 yılının Ocak ayında yıllık bazda düşüş kaydetti. Verilere göre hizmet üretim endeksi (2021=100), bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 0,4 azaldı.

Alt sektörler incelendiğinde farklı eğilimler dikkat çekti. Ulaştırma ve depolama hizmetleri yıllık bazda yüzde 4,7 azalırken, konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 5,9, bilgi ve iletişim hizmetleri ise yüzde 7,5 artış gösterdi. Buna karşılık gayrimenkul hizmetleri yüzde 1,3, mesleki, bilimsel ve teknik hizmetler yüzde 1,8 geriledi. İdari ve destek hizmetleri ise yüzde 0,1 ile sınırlı bir artış kaydetti.

Endeks aylık bazda da hafif bir düşüş gösterdi. 2026 yılı Ocak ayında hizmet üretim endeksi bir önceki aya göre yüzde 0,2 azaldı.

Aylık değişimde ulaştırma ve depolama hizmetleri yüzde 4,3 düşüş yaşarken, diğer birçok alt sektörde artış gözlendi. Konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 0,6, bilgi ve iletişim hizmetleri yüzde 3,6, gayrimenkul hizmetleri yüzde 4,4, mesleki, bilimsel ve teknik hizmetler yüzde 5,5 ve idari ve destek hizmetleri yüzde 1,7 artış gösterdi.

Veriler, hizmet sektöründe genel endeksin sınırlı gerilemesine rağmen bazı alt sektörlerde toparlanma eğiliminin sürdüğüne işaret etti.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Enflasyon Şampiyonu

OECD ülkelerinde enflasyon ortalama yüzde 3,3’e gerilerken Türkiye yüzde 30,7 ile açık ara ilk sırada yer aldı. Türkiye ayrıca gıda ve enerji enflasyonunda da diğer üye ülkelerden belirgin biçimde ayrıştı.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) yayımladığı Ocak 2026 tüketici fiyat endeksi verileri, üye ülkelerde enflasyonun genel olarak gerileme eğilimine girdiğini ortaya koyarken Türkiye’nin yüksek enflasyon oranıyla diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını gösterdi.

Verilere göre OECD genelinde yıllık enflasyon yüzde 3,3 seviyesine gerilerken Türkiye’de aynı dönemde yıllık enflasyon yüzde 30,7 olarak hesaplandı. Böylece Türkiye, OECD ülkeleri arasında açık ara en yüksek enflasyona sahip ülke konumunu sürdürdü.

Ocak 2026 verilerine göre Türkiye’nin ardından en yüksek enflasyon yüzde 5,4 ile Kolombiya’da kaydedildi. İzlanda’da yıllık enflasyon yüzde 5,2 olurken Avustralya ve Meksika’da yüzde 3,8, Estonya’da ise yüzde 3,7 seviyesinde gerçekleşti.

OECD ortalamasının yüzde 3,3 olduğu tabloda birçok ülkede enflasyon oranı yüzde 3 civarında ya da altında kaldı. Birleşik Krallık’ta yıllık enflasyon yüzde 3,2, Litvanya ve Yeni Zelanda’da yüzde 3,1, Letonya’da ise yüzde 2,9 olarak ölçüldü.

Gelişmiş ekonomilerde ise daha düşük oranlar dikkat çekti. ABD’de yıllık enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3 seviyesinde gerçekleşirken Almanya’da yüzde 2,1 olarak hesaplandı. Fransa’da yüzde 0,3 ve İsviçre’de yüzde 0,1 gibi oldukça düşük oranlar kaydedildi.

OECD verileri, gelişmiş ekonomilerde enflasyonun daha dengeli seviyelerde seyrettiğini ortaya koydu. Euro Bölgesi ekonomilerinde enflasyon genel olarak yüzde 2 civarında gerçekleşti. Almanya’da yüzde 2,1, Hollanda’da yüzde 2,4, İtalya’da ise yüzde 1 seviyeleri kaydedildi.

G7 ülkelerine bakıldığında da benzer bir tablo dikkat çekiyor. ABD’de enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3, Almanya’da yüzde 2,1 ve Japonya’da yüzde 1,5 seviyesinde gerçekleşti. Birleşik Krallık’ta yüzde 3,2 ile G7 içinde görece yüksek bir oran görülürken Fransa’da yıllık enflasyon yüzde 0,3 olarak ölçüldü.

Bu veriler Türkiye ile G7 ve Euro Bölgesi ekonomileri arasındaki fiyat artışı farkının oldukça yüksek seviyelere ulaştığını ortaya koydu.

Gıda Fiyatlarında da Türkiye Zirvede

OECD’nin yayımladığı gıda enflasyonu verileri de Türkiye’nin diğer ülkelerden belirgin şekilde ayrıştığını gösterdi. OECD genelinde gıda fiyatları Ocak 2026 itibarıyla yıllık bazda yüzde 3,7 artarken Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 31,7 olarak hesaplandı.

Bu oran OECD ülkeleri arasında en yüksek gıda enflasyonu olarak kaydedildi. Türkiye’nin ardından Estonya’da gıda fiyatları yüzde 6 artarken İzlanda’da yüzde 5,9, Kolombiya’da yüzde 5,1 ve Yeni Zelanda’da yüzde 5,1 oranında yükseldi.

Birçok Avrupa ülkesinde ise gıda fiyat artışlarının oldukça sınırlı kaldığı görüldü. Almanya’da gıda enflasyonu yüzde 2,6, ABD’de yüzde 2,1, Fransa’da yüzde 2 ve İsrail’de yüzde 2,1 seviyesinde gerçekleşti.

Enerji fiyatları açısından ise OECD genelinde farklı bir eğilim gözlendi. Ocak 2026 itibarıyla OECD ülkelerinde enerji fiyatları yıllık bazda ortalama yüzde 0,6 geriledi.

Türkiye’de ise aynı dönemde enerji fiyatları yüzde 28,2 artış gösterdi. Bu oran Türkiye’yi enerji enflasyonunda da OECD ülkeleri arasında ilk sıraya taşıdı.

Türkiye’nin ardından Avustralya’da enerji fiyatları yüzde 8,8, Yeni Zelanda’da yüzde 7, İsveç’te yüzde 5,9 ve Norveç’te yüzde 5,3 oranında arttı. Buna karşılık birçok OECD ülkesinde enerji fiyatlarının gerilediği görüldü. Danimarka’da enerji fiyatları yüzde 15 düşerken Kanada’da yüzde 10,9, Fransa’da yüzde 7,3 ve İtalya’da yüzde 6,1 oranında gerileme kaydedildi.

OECD verileri, küresel ölçekte enflasyonun genel olarak kontrol altına alınmaya başladığını gösterirken Türkiye’nin hem genel enflasyon hem de gıda ve enerji fiyatlarındaki artış bakımından diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını ortaya koydu.

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın

Küresel Sermayenin Gölgesinde Yerel Ekonomiler

Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Haber Merkezi / Küreselleşmenin en görünür aktörlerinden biri olan çok uluslu şirketler, bugün dünyanın neredeyse her köşesinde faaliyet gösteriyor. Gelişmekte olan ülkeler açısından bu şirketler çoğu zaman yatırım, istihdam ve teknoloji transferi gibi vaatlerle karşılanıyor. Ancak bu tabloya Marksist bir perspektiften bakıldığında, ortaya çıkan manzara çok daha karmaşık ve eleştirel bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Marksist ekonomi politik açısından çok uluslu şirketler, kapitalizmin küresel ölçekte genişleme arzusunun somut araçlarıdır. Bu şirketler yalnızca yeni pazarlar aramakla kalmaz, aynı zamanda ucuz emek gücüne, doğal kaynaklara ve zayıf düzenleyici mekanizmalara ulaşmak için sınırları aşar. Yerel ekonomilere girerken sundukları yatırım ve istihdam söylemi, çoğu zaman üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini ve yerel ekonominin küresel sermayeye bağımlı hale gelmesini beraberinde getirir.

Marks’a göre kapitalist üretim sistemi, artı değerin sürekli olarak büyütülmesi üzerine kuruludur. Çok uluslu şirketler de bu mantığın en gelişmiş biçimini temsil eder. Gelişmekte olan ülkelerde üretim maliyetlerinin düşüklüğü, emek piyasasının esnekliği ve devlet teşvikleri, bu şirketler için önemli avantajlar yaratır. Ancak bu durum çoğu zaman yerel iş gücünün düşük ücretlere razı edilmesi, sendikal hakların zayıflatılması ve çalışma koşullarının esnekleştirilmesi anlamına gelir.

Yerel üreticiler açısından da tablo çoğu zaman parlak değildir. Küresel sermayenin sahip olduğu finansal güç, teknoloji ve marka avantajı, küçük ve orta ölçekli yerel işletmelerin rekabet şansını önemli ölçüde azaltır. Sonuç olarak yerel ekonomi giderek daha fazla dışa bağımlı hale gelir; üretim kararları, yatırım stratejileri ve hatta tüketim alışkanlıkları küresel şirketlerin belirleyiciliği altında şekillenir.

Marksist eleştirinin bir diğer önemli noktası da elde edilen kârın dağılımıdır. Çok uluslu şirketler faaliyet gösterdikleri ülkelerde üretim yaparken, elde edilen kârın önemli bir bölümü şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere aktarılır. Bu durum yerel ekonomilerde yaratılan değerin önemli bir kısmının dışarıya taşınması anlamına gelir. Böylece gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman ucuz emek ve kaynak sağlayan üretim alanları olarak kalırken, asıl sermaye birikimi merkez ülkelerde yoğunlaşır.

Elbette çok uluslu şirketlerin tüm etkilerini tek boyutlu bir çerçevede değerlendirmek mümkün değildir. Bazı durumlarda teknoloji transferi, yeni üretim teknikleri ve ihracat olanakları gibi olumlu sonuçlar da ortaya çıkabilir. Ancak Marksist bakış açısı, bu kazanımların çoğu zaman sermayenin küresel genişleme stratejisinin bir parçası olduğunu ve yerel ekonomilerde yapısal bağımlılık ilişkileri yarattığını vurgular.

Sonuç olarak mesele yalnızca yabancı yatırımın varlığı değil, bu yatırımın hangi koşullarda ve kimin yararına gerçekleştiğidir. Eğer yerel ekonomiler kendi üretim kapasitesini güçlendirecek, emek haklarını koruyacak ve elde edilen değerin toplum içinde daha adil paylaşılmasını sağlayacak politikalar geliştiremezse, çok uluslu şirketlerin varlığı kalkınma vaadinden çok yeni bir bağımlılık ilişkisine dönüşebilir.

Belki de asıl soru şu: Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Paylaşın

Altın Ve Borsa Kazandırdı, Dolar Kaybettirdi

Finans piyasalarında yatırımcıların yüzünü güldüren ve kayıpları minimize eden araçlar belli oldu. Son verilere göre, BIST 100 endeksi ve külçe altın, farklı dönemlerde yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan araçlar olarak öne çıktı.

Haber Merkezi / Mart ayında BIST 100 endeksi, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 7,61, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 7,06 oranında yatırımcısına kazandırdı. Aynı dönemde külçe altın Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 5,57, TÜFE’ye göre yüzde 5,03 oranında reel getiri sağlarken, mevduat faizi yatırımcıya sınırlı kazanç sunabildi. Amerikan Doları, Euro ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ise yatırımcısına kaybettirdi.

Üç aylık değerlendirmede BIST 100 endeksi, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 21,15, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 17,85 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sundu. Bu dönemde Amerikan Doları ise en çok değer kaybeden yatırım aracı oldu.

Altı aylık süreçte ise külçe altın yatırımcısına adeta güvenli liman oldu. Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 48,45, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 42,09 oranlarında kazandıran altın, Amerikan Doları karşısında yatırımcısına kaybettiren araçlar arasında yer aldı.

Yıllık değerlendirmede de tablo benzer şekilde şekillendi. Külçe altın, Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 67,25, TÜFE’ye göre yüzde 62,20 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağladı. BIST 100 endeksi ve Euro da yatırımcıya makul kazançlar sunarken, Amerikan Doları yıllık bazda yatırımcısına kaybettirdi.

Finans uzmanları, yatırımcılara portföylerini çeşitlendirerek riskleri minimize etmeleri ve enflasyon karşısında reel getiri sağlayan araçlara yönelmeleri gerektiğini vurguluyor. Özellikle altın ve BIST 100 endeksi, farklı endekslerle kıyaslandığında yatırımcısına hem kısa hem de uzun vadede avantaj sağlıyor.

Paylaşın

Tekstil Sektörü Kan Kaybediyor!

Tekstil ve hazır giyimde kriz derinleşiyor. SGK verilerine göre son üç yılda sektörde istihdam yaklaşık yüzde otuz azalırken, 10 bine yakın fabrika ve atölye faaliyetini durdurdu.

Türkiye’nin ihracat ve istihdam deposu olarak bilinen tekstil ve hazır giyim sektörleri, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini geçiriyor. Artan üretim maliyetleri, küresel rekabet baskısı ve finansmana erişim zorlukları, son üç yılın bilançosunu “sektörel bir çöküş” seviyesine taşıdı.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verileri, on binlerce çalışanın işsiz kaldığını ve binlerce işletmenin faaliyetlerine son verdiğini ortaya koydu.

Nefesin haberine göre, sektördeki en büyük yıkım istihdam cephesinde yaşandı. 2022 yılı sonunda 1 milyon 222 bin seviyesinde olan toplam sigortalı çalışan sayısı, 2025 yıl sonu itibarıyla 845 bin 904’e geriledi.

Son üç yılda sektördeki her 10 çalışandan 3’ü işini kaybetti.

Sadece hazır giyim kolunda çalışan sayısı 500 bin sınırına kadar çekilerek, son yılların en düşük seviyelerini gördü.

İstihdamdaki düşüşe paralel olarak işletme sayılarındaki azalma, üretim kapasitesinin de ciddi oranda daraldığını kanıtlıyor. 2022 sonunda toplam 64 bin 50 olan iş yeri sayısı, üç yıl içinde 54 bin 114’e düştü.

Kapanan Şirketler: Hazır giyimde son üç yılda 8 bin 93, tekstilde ise 1.843 iş yeri faaliyetini durdurdu.

Yıllık Kayıp: Sadece son bir yıl içinde iki sektörde kapanan şirket sayısı 5 bine yaklaştı. Uzmanlar, kapanan bu işletmelerin çoğunlukla yüksek kapasiteli üretici fabrikalar olduğuna dikkat çekiyor.

Sektördeki daralma dış ticaret verilerine de yansıdı. 2025’in ilk iki ayında 2,7 milyar dolar olan hazır giyim ve konfeksiyon ihracatı, 2026’nın aynı döneminde 2,6 milyar dolara gerileyerek düşüş eğilimini sürdürdü. Türkiye’nin dünya hazır giyim ihracatındaki payının yüzde 6,2 seviyelerine kadar çekilmesi, küresel pazardaki rekabet gücünün zayıfladığını gösteriyor.

Paylaşın

ABD Hegemonyası Tartışmaları Altını Neden Güçlendiriyor?

Uluslararası piyasalarda altın fiyatları tarihî zirveleri test ederken, küresel ekonomik ve siyasi dengelerdeki değişimlerin, altın fiyatlarındaki artışa nasıl yön verdiği yeniden tartışılıyor.

Haber Merkezi / 2026 yılı başında ons altın fiyatı ilk defa 5 bin dolar eşiğini aşarak yeni rekorlara koştu. Bu yükseliş, sadece klasik güvenli liman talebiyle açıklanamayacak kadar geniş bir küresel eğilimin parçası. Uluslararası yatırımcıların altına yönelmesinin arkasında birbiriyle iç içe geçmiş birkaç büyük küresel dinamik bulunuyor.

Altının geleneksel olarak yatırımcılar tarafından tercih edildiği dönemlerde ABD dolarının göreceli zayıflığı ve ABD politikasına ilişkin belirsizlikler öne çıkıyor. Uluslararası haber ajanslarının analizlerine göre, ABD Dolar Endeksi’nin küresel piyasalarda zayıflaması, değerli metallerin cazibesini artırıyor. Özellikle doların eski gücünü koruyamadığı algısı, altına olan talebi tetikliyor.

Bu durum, sadece piyasa teknikleriyle açıklanamaz; ABD’nin hâkim küresel ekonomik rolünün nasıl sürdürüleceğine dair bir süredir devam eden tartışmalar yatırımcı algısına da yansıyor. “Doların rezerv para birimi olarak çekiciliği azaldı mı?” sorusu, birçok merkez bankası ve fon yöneticisinin kafasını kurcalıyor — bu da altına yönelimi artırıyor.

Altının her güçlü yükseliş döneminde olduğu gibi, küresel siyasetteki riskler de bu yükselişe katkı sağlıyor. ABD’nin agresif dış politika hamleleri, ticaret tarifeleri ve NATO-AB ilişkilerindeki gerilimler piyasalarda belirsizliği artırıyor. Reuters’ın haberine göre, ABD ve Avrupa arasında Grönland gibi stratejik konularda yaşanan sürtüşmeler altın fiyatlarını yukarı çekti.

Benzer şekilde, yatırımcıların Washington’daki siyasi tansiyon ve olası hükümet kapanması gibi konulara odaklanması, güvenli varlıklara olan talebi güçlendiriyor. Son dönemde altın piyasalarında artan volatilitenin altında bu siyasi belirsizlik yatıyor.

BRICS ülkeleri gibi gelişmekte olan ekonomilerin dolar dışı rezerv stratejileri altın talebini destekliyor. BRICS zirvesinde “dolar dışı ödeme sistemleri” ve altına dayalı finansal araçlar üzerine yoğunlaşılması, altının finansal sisteme yeniden yerleşmesine yol açtı. Bu ülkeler dünya altın rezervlerinin büyük bir kısmını elinde tutuyor ve dolar dışı rezerv stratejilerini güçlendiriyor.

Aynı zamanda birçok merkez bankasının altın stoklarını artırması — doları çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak — küresel altın talebini yükseltiyor. Bu, ABD dolarının küresel rezerv para birimi rolünün uzun vadede nasıl şekilleneceğine dair belirsizliklerin artmasıyla paralel bir trend.

Küresel yatırımcılar, ABD’nin ekonomik ve siyasi belirsizlikleri arttıkça, daha stabil ve tarihsel olarak “koruyucu” bir varlık olarak görülen altına yöneliyor. Wall Street Journal ve Washington Post gibi uluslararası yayınlar, sadece merkez bankaları değil, bireysel ve kurumsal yatırımcıların da artan risk algısı nedeniyle dolar ve tahviller yerine altın ve gümüşe yöneldiğini belirtiyor.

Bu eğilim, özellikle gelişmiş piyasalarda güvenli liman talebinin güçlenmesine işaret ediyor. Altının fiyatının rekor kırması, artık sadece spekülatif bir hareket olmayıp küresel portföy stratejilerinde kalıcı bir yer edindiğine dair sinyaller veriyor.

Altın, hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor

Altının rekor yükselişi, sadece ekonomik bir olgu değil — küresel ekonomik ve siyasi hegemonya tartışmalarının fiyatlara yansımasıdır. Doların gücüne dair belirsizlikler, ABD politikalarındaki volatilite, jeopolitik riskler ve merkez bankalarının rezerv stratejileri altını sadece bir değer saklama aracı olmaktan çıkarıp dünyanın yeniden fiyatlanan küresel güven göstergesi hâline getiriyor.

Bu süreçte altın, hem yatırımcıların hem de devletlerin ekonomik hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın

Gelir Artarken Refah Neden Artmıyor?

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Haber Merkezi / Resmî rakamlar iyimser.
Milli gelir yükseliyor, kişi başına düşen gelir artıyor, büyüme oranları manşetleri süslüyor.
Peki o zaman sokaktaki vatandaş neden hâlâ geçinemiyor?

Market poşetleri hafifliyor, faturalar kabarıyor, maaşlar ise yerinde sayıyor. İşte tam bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Gelir artıyorsa, refah neden artmıyor?

Ekonomik büyüme çoğu zaman soyut bir kavram. Grafiklerde yukarı çıkan oklar, mutfakta kaynayan tencereye yansımıyor. Çünkü büyüme ile refah aynı şey değil.

Gelir artışı çoğu ülkede eşit dağılmıyor. En üst gelir grupları pastadan daha büyük pay alırken, geniş halk kesimleri için artan gelir; enflasyon, vergiler ve zorunlu harcamalar karşısında eriyip gidiyor.

Kısacası, kazandığımız artıyor ama elimizde kalan azalıyor.

Maaşlı çalışanlar için gelir artışı çoğu zaman daha yüksek vergi dilimi anlamına geliyor. Üstelik dolaylı vergiler — KDV, ÖTV gibi — gelir düzeyine bakmadan herkesi aynı oranda vuruyor.

Zengin için küçük bir kesinti olan vergi, dar gelirli için hayat pahalılığı demek. Böylece gelir artışı, daha cebe girmeden buharlaşıyor.

Enflasyon yalnızca fiyat artışı değildir; emeğin görünmez kaybıdır.

Ücretler yılda bir kez artarken, fiyatlar her gün değişiyor. Resmî zamlar daha hesaba yatmadan, pazarda ve markette eriyor. Bu yüzden insanlar daha çok çalışıyor ama daha az hissediyor.

Gelir var, alım gücü yok.

Bir zamanlar refahın taşıyıcısı olan orta sınıf, bugün sistemin en kırılgan halkası. Ne sosyal yardımlara erişebiliyor ne de birikim yapabiliyor.

Kredi kartları refahın değil, geçinememenin göstergesi haline geliyor. Artan gelir, artan borçla birlikte anılıyor.

Büyüme kimin için?

Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Ekonomik büyüme kimin hayatını kolaylaştırıyor?

Eğer büyümenin meyveleri adil paylaşılmıyorsa, gelir artışı yalnızca istatistiksel bir başarı olarak kalır. Refah; güvenli iş, ulaşılabilir konut, kaliteli eğitim ve sağlıkla ölçülür. Bunlar yoksa, rakamların yükselmesi kimseyi doyurmaz.

Refah, yalnızca maaş bordrosunda değil; mutfakta, sokakta, geleceğe dair umutlarda hissedilir.

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Ve bugün birçok insan için hayat, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor.

Paylaşın