Piyasa Ekonomisine Güvenilir Mi?

Bugün ekonomik tartışmaların merkezinde, piyasa ekonomisine duyulan güven yer alıyor. Serbest piyasa, teoride bireysel özgürlüğün ve verimliliğin kalesi olarak yüceltilir. Fiyatlar arz‑talep dengesiyle belirlenir, devlet müdahalesi asgari düzeyde tutulur. Ancak gerçek, idealden çok daha karmaşık ve ciddi çelişkilerle dolu.

Haber Merkezi / 2008 küresel finansal krizi bunun sert bir kanıtıydı. ABD’deki ipotek piyasasındaki çöküş, kısa sürede küresel finansal sistemin temelini sarsarak milyonlarca kişiyi işsiz bıraktı, konutlarını kaybettirdi, devletleri devasa kurtarma paketlerine mahkûm etti. Serbest piyasanın “kendi kendini düzenleme” iddiası, devletin hortumunu cebimize daldırdığı anda çöktü. Büyük bankalar “çok büyük oldukları için batamaz” savunmasıyla kurtarılırken, sıradan insanların krizden çıkışı onlarca yıl sürdü. Bu, piyasa ekonomisinin sadece kusurlu değil, aynı zamanda kamusal riskleri özel karlarla ödüllendiren bir sistem olduğunu gösterdi.

Daha yakın zamanlarda COVID‑19 salgını, piyasa mekanizmalarının sınırlarını bir kez daha ifşa etti. Küresel tedarik zincirleri çöktü, maske ve ilaç gibi temel ürünlerde piyasalar iflas etti; devletler, piyasa dışı müdahalelere muhtaç kaldı. Piyasanın “mucize çözümleri” yerini, sadece devlet eliyle yapılan üretim ve kıt kaynakların devlet kontrolüyle dağıtılması gerçeğine bıraktı. Bir piyasa sistemi, insanların temel ihtiyaçlarına erişimini garanti edemediğinde, güvenilirliğini sorgulatır.

Uluslararası kuruluşların ve ekonomistlerin söylemleri de çelişkilerle dolu. IMF ve Dünya Bankası, serbest piyasanın verimlilik ve büyüme potansiyelini överken, aynı kuruluşlar kriz dönemlerinde devasa kamu müdahalelerini normalleştirmek zorunda kalıyor. Bu çelişki, piyasanın kendi sınırlarını kabul etmekten ziyade, her başarısızlıkta “daha fazla reform” çağrısıyla yetindiğini gösteriyor.

Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, piyasa ekonomisinin sık sık “piyasa başarısızlıkları” ürettiğini vurguluyor. Bilgi asimetrileri, tekel gücü, dışsallıklar ve finansal dalgalanmalar piyasanın etkinliği için yapısal sorunlar. Bu sorunlar, devlet düzenlemelerinin değil, devlet müdahalesinin gerektiğini ortaya koyuyor. Peki o halde neden hâlâ piyasa kutsal bir kurtarıcı gibi sunuluyor?

Piyasa ekonomisinin idealleştirilmesinin ardında güçlü bir siyasal tercih yatıyor: ekonomik özgürlüğün, bireysel haklarla eş anlamlı olduğu inancı. Ancak bu görüş, piyasanın yarattığı eşitsizlikleri, ekonomik kırılganlığı ve toplumsal maliyetleri görmezden geliyor. Gelir ve servet eşitsizlikleri, serbest piyasa ülkelerinde sistematik olarak artmış durumda. Kapitalizm, “serbest piyasa” adıyla tanımlanırken, çoğu zaman adaletsiz kaynak dağılımını meşrulaştıran bir örtüye bürünüyor.

Bir başka kritik nokta da, piyasa ekonomisinin küresel eşitsizliklerle ne kadar başa çıkabildiği sorusu. Gelişmiş ülkeler, piyasa ilkelerini savunurken aynı zamanda çok uluslu şirketleri koruyan politikalar üretiyorlar. Bu şirketler, piyasa kurallarını parçalayıp devlet garantileriyle büyük karlar elde ediyor. Elde edilen kazançlar, piyasanın “serbest” yapısı altında bile yoğunlaşıyor; yani piyasa, eşitlik değil, konsantrasyon üretiyor.

Tüm bunlara rağmen piyasa mekanizmalarının dinamizmi ve inovasyon yaratma potansiyeli inkar edilemez. Ancak bu potansiyel, yalnızca serbest piyasa ilkeleriyle değil, etkin devlet düzenlemeleri, sosyal güvenlik ağları ve güçlü kamu kurumlarıyla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır. Aksi halde piyasa, sadece güçlü olanların lehine çalışan bir araç haline gelir.

Sonuç olarak, piyasa ekonomisine “koşulsuz güven” artık sürdürülebilir bir seçenek değildir. Tarih, piyasanın sınırlarını göstermiş; ekonomik krizler, devlet müdahalesinin kaçınılmazlığını kanıtlamıştır. Bugünün dünyasında ekonomik sistemlere güven, yalnızca arz‑talep dengesiyle değil, aynı zamanda toplumsal adalet, dayanıklılık ve kapsayıcılıkla ölçülmelidir. Piyasa ekonomisi —tek başına— bu ölçütleri karşılamaktan uzaktır.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

İcra Dosyaları Sayısı Rekor Seviyelere Ulaştı

Türkiye’de icra dosyaları tarihi zirveye ulaştı. Sıkı para politikaları, ekonomik dalgalanmalar ve borç ödeme kapasitesindeki düşüş, işyerlerinin kapanmasına ve hukuki dosya yükünün artmasına yol açıyor.

Ekonomi yönetiminin enflasyonu dizginlemek amacıyla sürdürdüğü sıkılaştırma politikaları, ticari hayatta kapanan işyeri sayısını artırırken, borç ödeme kapasitesindeki düşüşü de gün yüzüne çıkarıyor. UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) verilerinden derlenen istatistikler, Türkiye’nin hem hukuki hem ekonomik olarak devasa bir “dosya yükü” ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Ekonomim’in haberine göre, icra dairelerine gelen yeni dosyaların sonuçlandırılanlardan düşülmesiyle elde edilen net veriler, 2026’nın ilk çeyreğinde ivmenin hızla yukarı yönlü olduğunu ortaya koyuyor:

Ocak Ayı: Toplam dosya sayısı 24 milyon 140 bine ulaşırken, günlük ortalama dosya artışı 4 bin 689 oldu.

Şubat Ayı: 28 gün süren Şubat ayında günlük ortalama dosya sayısı 6 bin 498’e çıkarak son yılların en yüksek seviyesine ulaştı.

Savaş Etkisi (28 Şubat – 11 Mart): ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başladığı 11 gün içinde sisteme 80 bin 529 yeni dosya eklendi.

İcra dosyalarındaki artış grafiği, son on yıldaki ekonomik dalgalanmaların bir özeti niteliğinde. 2016 yılında 15,2 milyon olan dosya sayısı, 2019’da ilk kez 20 milyon sınırını aşmıştı. 2023’te 2 bin liranın altındaki alacakların silinmesiyle geçici bir rahatlama yaşansa da, rakamlar bugün 24 milyon 402 bine ulaşarak tarihi zirveye yerleşmiş durumda.

Paylaşın

Yılın İlk İki Ayında Bütçede 190 Milyar TL Açık

Merkezi yönetim bütçesi yılın ilk iki ayında açık verdi. Ocak-Şubat döneminde giderler 2 trilyon 965 milyar TL’ye ulaşırken gelirler 2 trilyon 774,8 milyar TL’de kaldı ve bütçede 190,2 milyar TL’lik açık oluştu.

Haber Merkezi / Merkezi yönetim bütçesi, 2026 yılının ilk iki ayında açık verdi. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Ocak-Şubat döneminde bütçe giderleri 2 trilyon 965 milyar TL’ye ulaşırken bütçe gelirleri 2 trilyon 774,8 milyar TL’de kaldı. Böylece yılın ilk iki ayında merkezi yönetim bütçesi 190,2 milyar TL açık verdi.

Şubat ayında ise bütçe dengesi geçici olarak fazla verdi. Şubat 2026’da merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 329,2 milyar TL olurken bütçe gelirleri 1 trilyon 353,6 milyar TL olarak gerçekleşti. Bu dönemde bütçe 24,4 milyar TL fazla verdi.

Faiz harcamaları dışarıda bırakıldığında ise bütçede fazla dikkat çekti. Şubat ayında faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 145,5 milyar TL olurken 208,1 milyar TL faiz dışı fazla kaydedildi. Ocak-Şubat döneminde ise faiz dışı giderler 2 trilyon 324,9 milyar TL olarak gerçekleşirken faiz dışı fazla 449,9 milyar TL oldu.

Ancak yılın ilk iki ayında giderlerin gelirlerin üzerinde seyretmesi, merkezi yönetim bütçesinde 190 milyar TL’yi aşan açık oluşmasına yol açtı. Ekonomistler, yılın ilerleyen dönemlerinde bütçe dengesinin özellikle harcama politikaları ve vergi gelirlerindeki gelişmelere bağlı olarak şekilleneceğine dikkat çekiyor.

Paylaşın

Hizmet Üretim Endeksi Ocak’ta Geriledi

Hizmet üretim endeksi ocak ayında yıllık bazda yüzde 0,4 gerilerken ulaştırma ve depolama sektöründeki düşüş dikkat çekti. Buna karşın bilgi-iletişim ile konaklama ve yiyecek hizmetlerindeki artış endeksteki gerilemeyi sınırladı.

Hizmet sektörünün genel performansını gösteren hizmet üretim endeksi, 2026 yılının Ocak ayında yıllık bazda düşüş kaydetti. Verilere göre hizmet üretim endeksi (2021=100), bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 0,4 azaldı.

Alt sektörler incelendiğinde farklı eğilimler dikkat çekti. Ulaştırma ve depolama hizmetleri yıllık bazda yüzde 4,7 azalırken, konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 5,9, bilgi ve iletişim hizmetleri ise yüzde 7,5 artış gösterdi. Buna karşılık gayrimenkul hizmetleri yüzde 1,3, mesleki, bilimsel ve teknik hizmetler yüzde 1,8 geriledi. İdari ve destek hizmetleri ise yüzde 0,1 ile sınırlı bir artış kaydetti.

Endeks aylık bazda da hafif bir düşüş gösterdi. 2026 yılı Ocak ayında hizmet üretim endeksi bir önceki aya göre yüzde 0,2 azaldı.

Aylık değişimde ulaştırma ve depolama hizmetleri yüzde 4,3 düşüş yaşarken, diğer birçok alt sektörde artış gözlendi. Konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 0,6, bilgi ve iletişim hizmetleri yüzde 3,6, gayrimenkul hizmetleri yüzde 4,4, mesleki, bilimsel ve teknik hizmetler yüzde 5,5 ve idari ve destek hizmetleri yüzde 1,7 artış gösterdi.

Veriler, hizmet sektöründe genel endeksin sınırlı gerilemesine rağmen bazı alt sektörlerde toparlanma eğiliminin sürdüğüne işaret etti.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Enflasyon Şampiyonu

OECD ülkelerinde enflasyon ortalama yüzde 3,3’e gerilerken Türkiye yüzde 30,7 ile açık ara ilk sırada yer aldı. Türkiye ayrıca gıda ve enerji enflasyonunda da diğer üye ülkelerden belirgin biçimde ayrıştı.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) yayımladığı Ocak 2026 tüketici fiyat endeksi verileri, üye ülkelerde enflasyonun genel olarak gerileme eğilimine girdiğini ortaya koyarken Türkiye’nin yüksek enflasyon oranıyla diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını gösterdi.

Verilere göre OECD genelinde yıllık enflasyon yüzde 3,3 seviyesine gerilerken Türkiye’de aynı dönemde yıllık enflasyon yüzde 30,7 olarak hesaplandı. Böylece Türkiye, OECD ülkeleri arasında açık ara en yüksek enflasyona sahip ülke konumunu sürdürdü.

Ocak 2026 verilerine göre Türkiye’nin ardından en yüksek enflasyon yüzde 5,4 ile Kolombiya’da kaydedildi. İzlanda’da yıllık enflasyon yüzde 5,2 olurken Avustralya ve Meksika’da yüzde 3,8, Estonya’da ise yüzde 3,7 seviyesinde gerçekleşti.

OECD ortalamasının yüzde 3,3 olduğu tabloda birçok ülkede enflasyon oranı yüzde 3 civarında ya da altında kaldı. Birleşik Krallık’ta yıllık enflasyon yüzde 3,2, Litvanya ve Yeni Zelanda’da yüzde 3,1, Letonya’da ise yüzde 2,9 olarak ölçüldü.

Gelişmiş ekonomilerde ise daha düşük oranlar dikkat çekti. ABD’de yıllık enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3 seviyesinde gerçekleşirken Almanya’da yüzde 2,1 olarak hesaplandı. Fransa’da yüzde 0,3 ve İsviçre’de yüzde 0,1 gibi oldukça düşük oranlar kaydedildi.

OECD verileri, gelişmiş ekonomilerde enflasyonun daha dengeli seviyelerde seyrettiğini ortaya koydu. Euro Bölgesi ekonomilerinde enflasyon genel olarak yüzde 2 civarında gerçekleşti. Almanya’da yüzde 2,1, Hollanda’da yüzde 2,4, İtalya’da ise yüzde 1 seviyeleri kaydedildi.

G7 ülkelerine bakıldığında da benzer bir tablo dikkat çekiyor. ABD’de enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3, Almanya’da yüzde 2,1 ve Japonya’da yüzde 1,5 seviyesinde gerçekleşti. Birleşik Krallık’ta yüzde 3,2 ile G7 içinde görece yüksek bir oran görülürken Fransa’da yıllık enflasyon yüzde 0,3 olarak ölçüldü.

Bu veriler Türkiye ile G7 ve Euro Bölgesi ekonomileri arasındaki fiyat artışı farkının oldukça yüksek seviyelere ulaştığını ortaya koydu.

Gıda Fiyatlarında da Türkiye Zirvede

OECD’nin yayımladığı gıda enflasyonu verileri de Türkiye’nin diğer ülkelerden belirgin şekilde ayrıştığını gösterdi. OECD genelinde gıda fiyatları Ocak 2026 itibarıyla yıllık bazda yüzde 3,7 artarken Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 31,7 olarak hesaplandı.

Bu oran OECD ülkeleri arasında en yüksek gıda enflasyonu olarak kaydedildi. Türkiye’nin ardından Estonya’da gıda fiyatları yüzde 6 artarken İzlanda’da yüzde 5,9, Kolombiya’da yüzde 5,1 ve Yeni Zelanda’da yüzde 5,1 oranında yükseldi.

Birçok Avrupa ülkesinde ise gıda fiyat artışlarının oldukça sınırlı kaldığı görüldü. Almanya’da gıda enflasyonu yüzde 2,6, ABD’de yüzde 2,1, Fransa’da yüzde 2 ve İsrail’de yüzde 2,1 seviyesinde gerçekleşti.

Enerji fiyatları açısından ise OECD genelinde farklı bir eğilim gözlendi. Ocak 2026 itibarıyla OECD ülkelerinde enerji fiyatları yıllık bazda ortalama yüzde 0,6 geriledi.

Türkiye’de ise aynı dönemde enerji fiyatları yüzde 28,2 artış gösterdi. Bu oran Türkiye’yi enerji enflasyonunda da OECD ülkeleri arasında ilk sıraya taşıdı.

Türkiye’nin ardından Avustralya’da enerji fiyatları yüzde 8,8, Yeni Zelanda’da yüzde 7, İsveç’te yüzde 5,9 ve Norveç’te yüzde 5,3 oranında arttı. Buna karşılık birçok OECD ülkesinde enerji fiyatlarının gerilediği görüldü. Danimarka’da enerji fiyatları yüzde 15 düşerken Kanada’da yüzde 10,9, Fransa’da yüzde 7,3 ve İtalya’da yüzde 6,1 oranında gerileme kaydedildi.

OECD verileri, küresel ölçekte enflasyonun genel olarak kontrol altına alınmaya başladığını gösterirken Türkiye’nin hem genel enflasyon hem de gıda ve enerji fiyatlarındaki artış bakımından diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını ortaya koydu.

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın

Küresel Sermayenin Gölgesinde Yerel Ekonomiler

Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Haber Merkezi / Küreselleşmenin en görünür aktörlerinden biri olan çok uluslu şirketler, bugün dünyanın neredeyse her köşesinde faaliyet gösteriyor. Gelişmekte olan ülkeler açısından bu şirketler çoğu zaman yatırım, istihdam ve teknoloji transferi gibi vaatlerle karşılanıyor. Ancak bu tabloya Marksist bir perspektiften bakıldığında, ortaya çıkan manzara çok daha karmaşık ve eleştirel bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Marksist ekonomi politik açısından çok uluslu şirketler, kapitalizmin küresel ölçekte genişleme arzusunun somut araçlarıdır. Bu şirketler yalnızca yeni pazarlar aramakla kalmaz, aynı zamanda ucuz emek gücüne, doğal kaynaklara ve zayıf düzenleyici mekanizmalara ulaşmak için sınırları aşar. Yerel ekonomilere girerken sundukları yatırım ve istihdam söylemi, çoğu zaman üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini ve yerel ekonominin küresel sermayeye bağımlı hale gelmesini beraberinde getirir.

Marks’a göre kapitalist üretim sistemi, artı değerin sürekli olarak büyütülmesi üzerine kuruludur. Çok uluslu şirketler de bu mantığın en gelişmiş biçimini temsil eder. Gelişmekte olan ülkelerde üretim maliyetlerinin düşüklüğü, emek piyasasının esnekliği ve devlet teşvikleri, bu şirketler için önemli avantajlar yaratır. Ancak bu durum çoğu zaman yerel iş gücünün düşük ücretlere razı edilmesi, sendikal hakların zayıflatılması ve çalışma koşullarının esnekleştirilmesi anlamına gelir.

Yerel üreticiler açısından da tablo çoğu zaman parlak değildir. Küresel sermayenin sahip olduğu finansal güç, teknoloji ve marka avantajı, küçük ve orta ölçekli yerel işletmelerin rekabet şansını önemli ölçüde azaltır. Sonuç olarak yerel ekonomi giderek daha fazla dışa bağımlı hale gelir; üretim kararları, yatırım stratejileri ve hatta tüketim alışkanlıkları küresel şirketlerin belirleyiciliği altında şekillenir.

Marksist eleştirinin bir diğer önemli noktası da elde edilen kârın dağılımıdır. Çok uluslu şirketler faaliyet gösterdikleri ülkelerde üretim yaparken, elde edilen kârın önemli bir bölümü şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere aktarılır. Bu durum yerel ekonomilerde yaratılan değerin önemli bir kısmının dışarıya taşınması anlamına gelir. Böylece gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman ucuz emek ve kaynak sağlayan üretim alanları olarak kalırken, asıl sermaye birikimi merkez ülkelerde yoğunlaşır.

Elbette çok uluslu şirketlerin tüm etkilerini tek boyutlu bir çerçevede değerlendirmek mümkün değildir. Bazı durumlarda teknoloji transferi, yeni üretim teknikleri ve ihracat olanakları gibi olumlu sonuçlar da ortaya çıkabilir. Ancak Marksist bakış açısı, bu kazanımların çoğu zaman sermayenin küresel genişleme stratejisinin bir parçası olduğunu ve yerel ekonomilerde yapısal bağımlılık ilişkileri yarattığını vurgular.

Sonuç olarak mesele yalnızca yabancı yatırımın varlığı değil, bu yatırımın hangi koşullarda ve kimin yararına gerçekleştiğidir. Eğer yerel ekonomiler kendi üretim kapasitesini güçlendirecek, emek haklarını koruyacak ve elde edilen değerin toplum içinde daha adil paylaşılmasını sağlayacak politikalar geliştiremezse, çok uluslu şirketlerin varlığı kalkınma vaadinden çok yeni bir bağımlılık ilişkisine dönüşebilir.

Belki de asıl soru şu: Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Paylaşın

Altın Ve Borsa Kazandırdı, Dolar Kaybettirdi

Finans piyasalarında yatırımcıların yüzünü güldüren ve kayıpları minimize eden araçlar belli oldu. Son verilere göre, BIST 100 endeksi ve külçe altın, farklı dönemlerde yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan araçlar olarak öne çıktı.

Haber Merkezi / Mart ayında BIST 100 endeksi, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 7,61, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 7,06 oranında yatırımcısına kazandırdı. Aynı dönemde külçe altın Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 5,57, TÜFE’ye göre yüzde 5,03 oranında reel getiri sağlarken, mevduat faizi yatırımcıya sınırlı kazanç sunabildi. Amerikan Doları, Euro ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ise yatırımcısına kaybettirdi.

Üç aylık değerlendirmede BIST 100 endeksi, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 21,15, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 17,85 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sundu. Bu dönemde Amerikan Doları ise en çok değer kaybeden yatırım aracı oldu.

Altı aylık süreçte ise külçe altın yatırımcısına adeta güvenli liman oldu. Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 48,45, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 42,09 oranlarında kazandıran altın, Amerikan Doları karşısında yatırımcısına kaybettiren araçlar arasında yer aldı.

Yıllık değerlendirmede de tablo benzer şekilde şekillendi. Külçe altın, Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 67,25, TÜFE’ye göre yüzde 62,20 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağladı. BIST 100 endeksi ve Euro da yatırımcıya makul kazançlar sunarken, Amerikan Doları yıllık bazda yatırımcısına kaybettirdi.

Finans uzmanları, yatırımcılara portföylerini çeşitlendirerek riskleri minimize etmeleri ve enflasyon karşısında reel getiri sağlayan araçlara yönelmeleri gerektiğini vurguluyor. Özellikle altın ve BIST 100 endeksi, farklı endekslerle kıyaslandığında yatırımcısına hem kısa hem de uzun vadede avantaj sağlıyor.

Paylaşın

Tekstil Sektörü Kan Kaybediyor!

Tekstil ve hazır giyimde kriz derinleşiyor. SGK verilerine göre son üç yılda sektörde istihdam yaklaşık yüzde otuz azalırken, 10 bine yakın fabrika ve atölye faaliyetini durdurdu.

Türkiye’nin ihracat ve istihdam deposu olarak bilinen tekstil ve hazır giyim sektörleri, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini geçiriyor. Artan üretim maliyetleri, küresel rekabet baskısı ve finansmana erişim zorlukları, son üç yılın bilançosunu “sektörel bir çöküş” seviyesine taşıdı.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verileri, on binlerce çalışanın işsiz kaldığını ve binlerce işletmenin faaliyetlerine son verdiğini ortaya koydu.

Nefesin haberine göre, sektördeki en büyük yıkım istihdam cephesinde yaşandı. 2022 yılı sonunda 1 milyon 222 bin seviyesinde olan toplam sigortalı çalışan sayısı, 2025 yıl sonu itibarıyla 845 bin 904’e geriledi.

Son üç yılda sektördeki her 10 çalışandan 3’ü işini kaybetti.

Sadece hazır giyim kolunda çalışan sayısı 500 bin sınırına kadar çekilerek, son yılların en düşük seviyelerini gördü.

İstihdamdaki düşüşe paralel olarak işletme sayılarındaki azalma, üretim kapasitesinin de ciddi oranda daraldığını kanıtlıyor. 2022 sonunda toplam 64 bin 50 olan iş yeri sayısı, üç yıl içinde 54 bin 114’e düştü.

Kapanan Şirketler: Hazır giyimde son üç yılda 8 bin 93, tekstilde ise 1.843 iş yeri faaliyetini durdurdu.

Yıllık Kayıp: Sadece son bir yıl içinde iki sektörde kapanan şirket sayısı 5 bine yaklaştı. Uzmanlar, kapanan bu işletmelerin çoğunlukla yüksek kapasiteli üretici fabrikalar olduğuna dikkat çekiyor.

Sektördeki daralma dış ticaret verilerine de yansıdı. 2025’in ilk iki ayında 2,7 milyar dolar olan hazır giyim ve konfeksiyon ihracatı, 2026’nın aynı döneminde 2,6 milyar dolara gerileyerek düşüş eğilimini sürdürdü. Türkiye’nin dünya hazır giyim ihracatındaki payının yüzde 6,2 seviyelerine kadar çekilmesi, küresel pazardaki rekabet gücünün zayıfladığını gösteriyor.

Paylaşın