İstihdamda Sınırlı Artış

TÜİK’in Şubat 2026 verileri, ücretli çalışan sayısında yıllık bazda sınırlı bir artışa işaret ederken sektörler arasındaki ayrışmayı da ortaya koydu. Sanayide düşüş dikkat çekerken, inşaat ve hizmet sektörlerindeki yükseliş istihdamın yönünü belirledi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı Şubat 2026 verilerine göre, sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 1,3 artarak 15 milyon 501 bin 511 kişiye ulaştı. Söz konusu rakam, Şubat 2025’te 15 milyon 297 bin 723 kişi olarak kaydedilmişti.

Alt sektörler incelendiğinde ise tablo dikkat çekici bir ayrışmaya işaret etti. Sanayi sektöründe ücretli çalışan sayısı yıllık bazda yüzde 3,2 azalırken, inşaat sektöründe yüzde 4,5 ve ticaret-hizmet sektöründe yüzde 3,3 oranında artış görüldü. Bu durum, istihdamın ağırlıklı olarak hizmet ve inşaat odaklı büyüdüğünü ortaya koydu.

Aylık bazda ise daha ılımlı bir artış dikkat çekti. Şubat ayında toplam ücretli çalışan sayısı bir önceki aya göre yüzde 0,4 yükseldi. Aynı dönemde sanayi sektöründe yüzde 0,1, inşaatta yüzde 0,9 ve ticaret-hizmet sektöründe yüzde 0,5 oranında artış gerçekleşti.

Veriler, Türkiye’de istihdam artışının sürdüğünü ancak sektörler arasında dengesiz bir dağılımın devam ettiğini gösteriyor. Özellikle sanayi sektöründeki gerileme, üretim tarafındaki zayıflamaya işaret ederken, hizmet ve inşaat sektörleri istihdamın lokomotifi olmayı sürdürüyor.

Paylaşın

Tarımda Fiyat Artışı Hız Kesmiyor: Martta Üretici Enflasyonu Yüzde 36’yı Aştı

Tarımda üretici enflasyonu, mart ayında bir önceki aya göre yüzde 3,85, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 12,88, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 36,09 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 39,25 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Mart ayına ilişkin Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) verilerini açıkladı. Veriler, tarım sektöründe fiyat artışlarının hız kesmeden devam ettiğini ortaya koydu.

Tarım-ÜFE (2020=100), Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 3,85 artarken, geçen yılın Aralık ayına göre yüzde 12,88, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 36,09 yükseldi. On iki aylık ortalamalara göre artış oranı da yüzde 39,25 olarak gerçekleşti.

Aylık bazda sektörler incelendiğinde, tarım ve avcılık ürünleri ile ilgili hizmetlerde yüzde 4,06, ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 1,79 artış kaydedildi. Buna karşılık balıkçılık ve su ürünleri grubunda yüzde 0,10’luk sınırlı bir düşüş görüldü.

Ana gruplar itibarıyla bakıldığında ise tek yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 12,21 ile dikkat çekici bir artış yaşanırken, çok yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 7,34 düşüş kaydedildi. Canlı hayvanlar ve hayvansal ürünler grubunda ise yüzde 3,30’luk artış gerçekleşti.

Alt gruplar bazında yıllık değişimde en yüksek artış yüzde 56,36 ile diğer ağaç ve çalı meyveleri ile sert kabuklu meyvelerde görülürken, aylık bazda en yüksek artış yüzde 20,37 ile sebze, kavun-karpuz ile kök ve yumrular grubunda gerçekleşti.

Açıklanan veriler, tarım üretici fiyatlarında yukarı yönlü baskının sürdüğüne işaret etti.

Paylaşın

Kemer Sıkma Politikaları: Borçlandırma Yoluyla Terbiye

Küresel ekonomi, son on yılda art arda yaşanan krizler, yükselen kamu borçları ve finansal kırılganlıklarla birlikte yeniden “kemer sıkma” tartışmalarının merkezine yerleşti.

Haber Merkezi / Uluslararası finans kuruluşlarının ve borç veren mekanizmaların dayattığı mali disiplin politikaları, birçok ülkede yalnızca ekonomik bir dengeleme aracı olarak değil, aynı zamanda toplumsal yaşamı yeniden şekillendiren bir “yapısal kontrol mekanizması” olarak eleştiriliyor.

Ekonomi literatüründe kemer sıkma politikaları; kamu harcamalarının kısılması, vergilerin artırılması ve sosyal devletin daraltılması üzerinden borç sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan uygulamalar olarak tanımlanıyor. Ancak akademik çalışmalar, bu politikaların kısa vadede mali disiplin sağlasa bile uzun vadede büyümeyi zayıflattığını, işsizliği artırdığını ve gelir eşitsizliğini derinleştirdiğini ortaya koyuyor.

“Borçla disiplin” modeli ve küresel deneyimler

Özellikle Uluslararası Para Fonu (IMF) programları üzerinden uygulanan kemer sıkma reçeteleri, birçok ülkede borç krizlerinin ardından devreye sokuldu. Vergi artışları ve kamu harcamalarında sert kesintiler, borçların azaltılması için temel koşul haline gelirken, bu süreç sosyal harcamaların daralmasına yol açtı.

Latin Amerika’dan Güney Avrupa’ya, Asya krizinden Afrika ülkelerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uygulanan bu politikalar, ekonomik istikrar hedefiyle başlatılsa da sıklıkla derin toplumsal kırılmalarla sonuçlandı. Arjantin, Yunanistan ve Endonezya gibi örneklerde kamu borcunu azaltma hedefi, uzun süreli resesyonlar, işsizlik artışı ve sosyal huzursuzlukla birlikte anıldı.

Eşitsizlik ve sosyal daralma eleştirisi

Eleştirel ekonomik yaklaşımlar, kemer sıkma politikalarının yalnızca mali bir tercih değil, aynı zamanda gelir dağılımını yeniden şekillendiren politik bir tercih olduğunu vurguluyor. Kamu harcamalarının kısılması, eğitim ve sağlık gibi temel alanlarda devletin geri çekilmesine neden olurken, bu boşluğun piyasa mekanizmaları tarafından doldurulması sosyal eşitsizlikleri artırıyor.

Bu çerçevede bazı araştırmalar, kemer sıkmanın yalnızca bütçe dengesi değil, aynı zamanda “toplumsal disiplin” üretme işlevi gördüğünü savunuyor. Özellikle kriz dönemlerinde devreye sokulan bu politikaların, borçlu toplumları finansal piyasalara daha bağımlı hale getirdiği ve ekonomik karar alma alanını daralttığı ileri sürülüyor.

“Reçete” mi, “bağımlılık döngüsü” mü?

Kemer sıkma politikalarının savunucuları, bu uygulamaların devletleri aşırı borçlanmadan koruduğunu ve kredi güvenilirliğini artırdığını belirtirken, eleştirmenler tam tersine bir borç döngüsü yarattığını savunuyor. Buna göre kamu harcamalarındaki kesintiler ekonomik büyümeyi yavaşlatarak vergi gelirlerini düşürüyor, bu da yeni borçlanma ihtiyacını yeniden doğuruyor.

Bu kısır döngü, bazı akademik çalışmalarda “mali tuzak” olarak tanımlanıyor ve borçlandırma mekanizmasının ekonomik olmaktan çok siyasal bir araç haline geldiği ileri sürülüyor.

Ekonomiden toplumsal mühendisliğe

Eleştirel perspektife göre kemer sıkma politikaları, yalnızca bütçe dengeleme aracı değil; aynı zamanda devletlerin sosyal harcamalar üzerinden yeniden yapılandırıldığı, toplumların tüketim ve yaşam biçimlerinin dönüştürüldüğü bir yönetim modeli olarak işliyor.

Bu çerçevede borç, yalnızca finansal bir yük değil; aynı zamanda ülkelerin ekonomik tercihlerini sınırlayan ve siyasal alanı daraltan bir “disiplin aracı” haline geliyor. Tartışmalar ise temel bir soruda yoğunlaşıyor: Kemer sıkma, gerçekten bir ekonomik zorunluluk mu, yoksa borç üzerinden kurulan yeni bir küresel düzenin yönetim teknolojisi mi?

Paylaşın

Sanayi Üretimi Şubat’ta Yükselişini Sürdürdü

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre; Sanayi üretimi, şubat ayında bir önceki aya göre yüzde 2.6, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 2.2 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Şubat ayına ilişkin Sanayi Üretim Endeksi verilerini açıkladı. Verilere göre sanayi üretimi, hem yıllık hem de aylık bazda artış kaydederek ekonomideki toparlanma eğilimini sürdürdü.

Şubat ayında sanayi üretimi, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 2,2 oranında arttı. Alt sektörler incelendiğinde, madencilik ve taş ocakçılığı sektörü yıllık bazda yüzde 4,1’lik artışla dikkat çekerken, imalat sanayi sektörü yüzde 2,4 oranında yükseldi. Buna karşılık, elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 2,2 geriledi.

Aylık verilere bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıktı. Sanayi üretimi bir önceki aya göre yüzde 2,6 artış gösterdi. Bu dönemde imalat sanayi yüzde 3,3 ile en güçlü artışı kaydederken, madencilik ve taş ocakçılığı sektörü yüzde 0,4 oranında yükseldi. Öte yandan enerji sektöründe düşüş eğilimi sürdü ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü yüzde 3,6 oranında azaldı.

Genel görünüm, sanayi üretimindeki artışta özellikle imalat sektörünün belirleyici olduğunu ortaya koyarken, enerji sektöründeki daralma dikkat çekici bir unsur olarak öne çıktı.

Paylaşın

Kredi Bağımlılığı Çağı

Modern yaşam, kredi ve borçla şekillenen bir tüketim çılgınlığına dönüştü. Bireyler harcamalarını gelirleriyle değil, borçlanarak finanse ediyor ve finansal bağımlılığın içinde kayboluyor.

Haber Merkezi / Dünya genelinde kredi kartı kullanımının hızla yaygınlaşmasıyla birlikte tüketim alışkanlıkları da dramatik biçimde değişiyor. Tüketim çılgınlığı artık sadece ekonomik bir olgu değil, sosyal bir problem hâline gelmiş durumda.

Gelişmiş ekonomilerde kredi artık sıradan bir ödeme aracı değil, yaşam tarzının bir parçası olarak kabul ediliyor. Haneler, alışverişlerini sadece gelirleriyle değil, kredi olanaklarıyla finanse ediyor. Kredi kartları ve tüketici kredileri, modern yaşamın “zorunlu ihtiyaçları” gibi sunuluyor ve bireyler borçla harcama yapmayı normal karşılamaya başlıyor.

Sosyolojik araştırmalar, kredi kullanımının bazı durumlarda bir bağımlılık nesnesi hâline geldiğini gösteriyor. Reklamlar ve pazarlama stratejileri, krediyi sadece satın alma gücü değil, bir “yaşam standardı aracı” olarak konumlandırıyor. Bu da tüketicilerin daha fazla harcama yapmasına ve borç sarmalına girmesine yol açıyor.

Kompulsif satın alma davranışları ve kredi bağımlılığı, bireylerde stres ve kaygıyı artırıyor. Borç yükü, yalnızca finansal geleceği değil, psikolojik sağlığı da tehdit ediyor. İnsanlar, krediyle yaşamı bir norm hâline getirirken, uzun vadede hem ekonomik hem de ruhsal kırılganlık yaşıyor.

Özellikle gençler, kredi kullanımını yetişkinliğe geçişin bir parçası olarak görüyor. Ancak erken yaşta borçlanma, uzun vadede bireyleri riskli finansal davranışlara itiyor ve gelecekte ekonomik kırılganlığı artırıyor.

Tüketim çılgınlığı ve kredi bağımlılığı, yalnızca bireysel tercihlerin değil, modern toplumun kültürel bir yansıması. Finansal okuryazarlığın artırılması ve borçlanmaya dayalı yaşam biçimlerinin sorgulanması, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kritik bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

İTO Duyurdu: İstanbul’un Enflasyonu Yüzde 37,68

Verilere göre, İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi martta aylık bazda yüzde 2,97 yükseldi. Yıllık bazda bakıldığında ise fiyat artışının yüzde 37,68 olduğu görüldü.

Haber Merkezi / İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2026 Mart Ücretliler Geçinme İndeksi ve Toptan Eşya Fiyatları İndeksi verilerini açıkladı.

Verilere göre, İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi martta aylık bazda yüzde 2,97 yükseldi. Yıllık bazda bakıldığında ise fiyat artışının yüzde 37,68 olduğu görüldü. Böylece İstanbul’da enflasyonun yüksek seyrini koruduğu dikkat çekti.

Verilere göre, 2026 yılının başından itibaren fiyatlardaki toplam artış yüzde 11,81 olarak hesaplandı. On iki aylık ortalamalara göre artış ise yüzde 40,44 seviyesinde gerçekleşti.

Mart ayında en yüksek fiyat artışı yüzde 5,14 ile ulaştırma grubunda yaşandı. Ulaştırmayı;

Sağlık (Yüzde 4,72)
Alkollü içecekler ve tütün (Yüzde 4,59)
Ev eşyası (Yüzde 2,94)
Haberleşme (Yüzde 2,92)
Gıda ve alkolsüz içecekler ile eğlence-kültür (Yüzde 2,89)

izledi.

Diğer harcama gruplarında ise artışlar daha sınırlı kaldı. Konut harcamaları yüzde 2,16, lokanta ve oteller yüzde 1,42, giyim ve ayakkabı yüzde 1,26 ve eğitim yüzde 0,70 oranında yükseldi.

Fiyatlardaki yükselişte özellikle ulaştırma grubunda akaryakıt fiyatlarındaki artış etkili oldu. Gıda fiyatlarında mevsimsel koşullar, sağlıkta kamu kaynaklı düzenlemeler ve diğer kalemlerde piyasa dinamikleri belirleyici rol oynadı.

Yıllık bazda en yüksek fiyat artışı yüzde 67,30 ile eğitim grubunda kaydedildi.

Konut: Yüzde 60,38
Sağlık: Yüzde 39,53
Gıda ve alkolsüz içecekler: Yüzde 37,86

oranında artış gösterdi.

Paylaşın

Piyasa Ekonomisine Güvenilir Mi?

Bugün ekonomik tartışmaların merkezinde, piyasa ekonomisine duyulan güven yer alıyor. Serbest piyasa, teoride bireysel özgürlüğün ve verimliliğin kalesi olarak yüceltilir. Fiyatlar arz‑talep dengesiyle belirlenir, devlet müdahalesi asgari düzeyde tutulur. Ancak gerçek, idealden çok daha karmaşık ve ciddi çelişkilerle dolu.

Haber Merkezi / 2008 küresel finansal krizi bunun sert bir kanıtıydı. ABD’deki ipotek piyasasındaki çöküş, kısa sürede küresel finansal sistemin temelini sarsarak milyonlarca kişiyi işsiz bıraktı, konutlarını kaybettirdi, devletleri devasa kurtarma paketlerine mahkûm etti. Serbest piyasanın “kendi kendini düzenleme” iddiası, devletin hortumunu cebimize daldırdığı anda çöktü. Büyük bankalar “çok büyük oldukları için batamaz” savunmasıyla kurtarılırken, sıradan insanların krizden çıkışı onlarca yıl sürdü. Bu, piyasa ekonomisinin sadece kusurlu değil, aynı zamanda kamusal riskleri özel karlarla ödüllendiren bir sistem olduğunu gösterdi.

Daha yakın zamanlarda COVID‑19 salgını, piyasa mekanizmalarının sınırlarını bir kez daha ifşa etti. Küresel tedarik zincirleri çöktü, maske ve ilaç gibi temel ürünlerde piyasalar iflas etti; devletler, piyasa dışı müdahalelere muhtaç kaldı. Piyasanın “mucize çözümleri” yerini, sadece devlet eliyle yapılan üretim ve kıt kaynakların devlet kontrolüyle dağıtılması gerçeğine bıraktı. Bir piyasa sistemi, insanların temel ihtiyaçlarına erişimini garanti edemediğinde, güvenilirliğini sorgulatır.

Uluslararası kuruluşların ve ekonomistlerin söylemleri de çelişkilerle dolu. IMF ve Dünya Bankası, serbest piyasanın verimlilik ve büyüme potansiyelini överken, aynı kuruluşlar kriz dönemlerinde devasa kamu müdahalelerini normalleştirmek zorunda kalıyor. Bu çelişki, piyasanın kendi sınırlarını kabul etmekten ziyade, her başarısızlıkta “daha fazla reform” çağrısıyla yetindiğini gösteriyor.

Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, piyasa ekonomisinin sık sık “piyasa başarısızlıkları” ürettiğini vurguluyor. Bilgi asimetrileri, tekel gücü, dışsallıklar ve finansal dalgalanmalar piyasanın etkinliği için yapısal sorunlar. Bu sorunlar, devlet düzenlemelerinin değil, devlet müdahalesinin gerektiğini ortaya koyuyor. Peki o halde neden hâlâ piyasa kutsal bir kurtarıcı gibi sunuluyor?

Piyasa ekonomisinin idealleştirilmesinin ardında güçlü bir siyasal tercih yatıyor: ekonomik özgürlüğün, bireysel haklarla eş anlamlı olduğu inancı. Ancak bu görüş, piyasanın yarattığı eşitsizlikleri, ekonomik kırılganlığı ve toplumsal maliyetleri görmezden geliyor. Gelir ve servet eşitsizlikleri, serbest piyasa ülkelerinde sistematik olarak artmış durumda. Kapitalizm, “serbest piyasa” adıyla tanımlanırken, çoğu zaman adaletsiz kaynak dağılımını meşrulaştıran bir örtüye bürünüyor.

Bir başka kritik nokta da, piyasa ekonomisinin küresel eşitsizliklerle ne kadar başa çıkabildiği sorusu. Gelişmiş ülkeler, piyasa ilkelerini savunurken aynı zamanda çok uluslu şirketleri koruyan politikalar üretiyorlar. Bu şirketler, piyasa kurallarını parçalayıp devlet garantileriyle büyük karlar elde ediyor. Elde edilen kazançlar, piyasanın “serbest” yapısı altında bile yoğunlaşıyor; yani piyasa, eşitlik değil, konsantrasyon üretiyor.

Tüm bunlara rağmen piyasa mekanizmalarının dinamizmi ve inovasyon yaratma potansiyeli inkar edilemez. Ancak bu potansiyel, yalnızca serbest piyasa ilkeleriyle değil, etkin devlet düzenlemeleri, sosyal güvenlik ağları ve güçlü kamu kurumlarıyla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır. Aksi halde piyasa, sadece güçlü olanların lehine çalışan bir araç haline gelir.

Sonuç olarak, piyasa ekonomisine “koşulsuz güven” artık sürdürülebilir bir seçenek değildir. Tarih, piyasanın sınırlarını göstermiş; ekonomik krizler, devlet müdahalesinin kaçınılmazlığını kanıtlamıştır. Bugünün dünyasında ekonomik sistemlere güven, yalnızca arz‑talep dengesiyle değil, aynı zamanda toplumsal adalet, dayanıklılık ve kapsayıcılıkla ölçülmelidir. Piyasa ekonomisi —tek başına— bu ölçütleri karşılamaktan uzaktır.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

İcra Dosyaları Sayısı Rekor Seviyelere Ulaştı

Türkiye’de icra dosyaları tarihi zirveye ulaştı. Sıkı para politikaları, ekonomik dalgalanmalar ve borç ödeme kapasitesindeki düşüş, işyerlerinin kapanmasına ve hukuki dosya yükünün artmasına yol açıyor.

Ekonomi yönetiminin enflasyonu dizginlemek amacıyla sürdürdüğü sıkılaştırma politikaları, ticari hayatta kapanan işyeri sayısını artırırken, borç ödeme kapasitesindeki düşüşü de gün yüzüne çıkarıyor. UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) verilerinden derlenen istatistikler, Türkiye’nin hem hukuki hem ekonomik olarak devasa bir “dosya yükü” ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Ekonomim’in haberine göre, icra dairelerine gelen yeni dosyaların sonuçlandırılanlardan düşülmesiyle elde edilen net veriler, 2026’nın ilk çeyreğinde ivmenin hızla yukarı yönlü olduğunu ortaya koyuyor:

Ocak Ayı: Toplam dosya sayısı 24 milyon 140 bine ulaşırken, günlük ortalama dosya artışı 4 bin 689 oldu.

Şubat Ayı: 28 gün süren Şubat ayında günlük ortalama dosya sayısı 6 bin 498’e çıkarak son yılların en yüksek seviyesine ulaştı.

Savaş Etkisi (28 Şubat – 11 Mart): ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başladığı 11 gün içinde sisteme 80 bin 529 yeni dosya eklendi.

İcra dosyalarındaki artış grafiği, son on yıldaki ekonomik dalgalanmaların bir özeti niteliğinde. 2016 yılında 15,2 milyon olan dosya sayısı, 2019’da ilk kez 20 milyon sınırını aşmıştı. 2023’te 2 bin liranın altındaki alacakların silinmesiyle geçici bir rahatlama yaşansa da, rakamlar bugün 24 milyon 402 bine ulaşarak tarihi zirveye yerleşmiş durumda.

Paylaşın

Yılın İlk İki Ayında Bütçede 190 Milyar TL Açık

Merkezi yönetim bütçesi yılın ilk iki ayında açık verdi. Ocak-Şubat döneminde giderler 2 trilyon 965 milyar TL’ye ulaşırken gelirler 2 trilyon 774,8 milyar TL’de kaldı ve bütçede 190,2 milyar TL’lik açık oluştu.

Haber Merkezi / Merkezi yönetim bütçesi, 2026 yılının ilk iki ayında açık verdi. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Ocak-Şubat döneminde bütçe giderleri 2 trilyon 965 milyar TL’ye ulaşırken bütçe gelirleri 2 trilyon 774,8 milyar TL’de kaldı. Böylece yılın ilk iki ayında merkezi yönetim bütçesi 190,2 milyar TL açık verdi.

Şubat ayında ise bütçe dengesi geçici olarak fazla verdi. Şubat 2026’da merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 329,2 milyar TL olurken bütçe gelirleri 1 trilyon 353,6 milyar TL olarak gerçekleşti. Bu dönemde bütçe 24,4 milyar TL fazla verdi.

Faiz harcamaları dışarıda bırakıldığında ise bütçede fazla dikkat çekti. Şubat ayında faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 145,5 milyar TL olurken 208,1 milyar TL faiz dışı fazla kaydedildi. Ocak-Şubat döneminde ise faiz dışı giderler 2 trilyon 324,9 milyar TL olarak gerçekleşirken faiz dışı fazla 449,9 milyar TL oldu.

Ancak yılın ilk iki ayında giderlerin gelirlerin üzerinde seyretmesi, merkezi yönetim bütçesinde 190 milyar TL’yi aşan açık oluşmasına yol açtı. Ekonomistler, yılın ilerleyen dönemlerinde bütçe dengesinin özellikle harcama politikaları ve vergi gelirlerindeki gelişmelere bağlı olarak şekilleneceğine dikkat çekiyor.

Paylaşın