Ortadoğu’da Hegemonya Yarışı: Washington, Pekin Ve Moskova’nın Hesapları

Ortadoğu, sahip olduğu enerji kaynakları, stratejik ticaret yolları ve jeopolitik konumu nedeniyle uzun yıllardır küresel güçlerin nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Haber Merkezi / Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bölgede belirleyici bir üstünlük kuran ABD, bugün Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın askeri ve diplomatik hamleleriyle daha karmaşık bir rekabet ortamıyla karşı karşıya. Ancak bu mücadele, yalnızca büyük güçlerin birbirlerine karşı üstünlük kurma çabasından ibaret değil. Bölge ülkeleri de farklı aktörlerle geliştirdikleri ilişkiler üzerinden kendi hareket alanlarını genişletmeye çalışıyor.

RAND Corporation, Carnegie Endowment for International Peace ve International Institute for Strategic Studies (IISS) gibi uluslararası düşünce kuruluşlarının çalışmalarında ele alınan gelişmeler, Ortadoğu’nun küresel rekabet açısından önemini koruduğunu gösteriyor. ABD, Çin ve Rusya’nın farklı araçlarla şekillendirdiği bu mücadele, bölgenin güvenlik dengelerinden enerji piyasalarına, ticaret ilişkilerinden diplomatik ittifaklara kadar geniş bir alanı etkiliyor.

ABD’nin Askeri Üstünlüğü ve Değişen Öncelikleri

ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığı, bölge ülkeleriyle kurduğu güvenlik ortaklıkları ve deniz yollarının güvenliğinde üstlendiği rolle küresel aktörler arasında önemli bir konumda bulunuyor. Washington yönetiminin temel öncelikleri arasında İsrail’in güvenliği, Körfez ülkeleriyle ilişkilerin sürdürülmesi, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve uluslararası ticaret açısından kritik öneme sahip deniz geçitlerinin açık tutulması yer alıyor.

Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı gibi geçiş noktaları, küresel enerji ticaretinin yanı sıra Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ticari bağlantılar açısından da stratejik önem taşıyor. Bu güzergâhlarda yaşanabilecek güvenlik sorunları, enerji fiyatlarından tedarik zincirlerine kadar pek çok alanda etkisini gösterebiliyor.

Bununla birlikte ABD’nin son yıllarda Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ağırlık verme isteği, Ortadoğu’daki rolünün geleceğine ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Washington, bölgedeki askeri yükünü yönetmeye çalışırken müttefikleri arasındaki iş birliğini güçlendirmeyi ve diplomatik girişimlerle yeni ilişkiler geliştirmeyi hedefliyor.

2010’lu yılların sonlarından itibaren gündeme gelen İbrahim Anlaşmaları da bu yaklaşımın önemli örneklerinden biri oldu. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında ilişkilerin normalleşmesini sağlayan anlaşmalar, bölgesel iş birliğini geliştirme arayışının parçası olarak öne çıktı. Ancak Filistin meselesi, İran’la yaşanan gerilimler ve bölgesel çatışmalar, bu sürecin önündeki temel sorunlar olmaya devam ediyor.

Çin’in Ekonomik Nüfuz Arayışı

ABD’nin bölgedeki askeri ağırlığına karşılık Çin, Ortadoğu’da daha çok ticaret, enerji, yatırım ve altyapı projeleri üzerinden etkisini artırıyor. Dünyanın önde gelen enerji tüketicilerinden biri olan Çin için Körfez ülkeleriyle ilişkiler, ekonomik büyümenin ve enerji arzının sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıyor.

Pekin yönetiminin Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yürüttüğü çalışmalar, Ortadoğu’yu Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ağının önemli bir parçası haline getiriyor. Limanlar, lojistik merkezleri, enerji projeleri, ulaşım altyapısı ve dijital teknolojiler alanındaki yatırımlar, Çin’in bölge ülkeleriyle ekonomik bağlarını güçlendiriyor.

Çin’in yaklaşımını ABD’den ayıran başlıca unsurlardan biri, siyasi ve ekonomik ilişkileri çoğunlukla iç işlerine müdahale etmeme söylemi çerçevesinde yürütmesi. Pekin, farklı siyasi sistemlere sahip ülkelerle eş zamanlı ilişkiler kurarak ekonomik ortaklıklarını genişletmeye çalışıyor. Bu politika, hem ABD ile yakın ilişkileri bulunan Körfez ülkeleriyle hem de Washington’ın yaptırımlarına maruz kalan İran’la iş birliği geliştirmesine olanak tanıyor.

Çin’in diplomatik alandaki görünürlüğü de son yıllarda arttı. Mart 2023’te Suudi Arabistan ile İran arasında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesine yönelik anlaşmanın duyurulmasında Pekin’in arabuluculuğu önemli rol oynadı. Bu gelişme, Çin’in Ortadoğu’daki etkisinin yalnızca ticaret ve yatırımlarla sınırlı olmadığını gösterdi.

Bununla birlikte ekonomik nüfuzun askeri ve güvenlik alanlarında aynı ölçüde belirleyici olduğu söylenemez. Çin’in bölgedeki çıkarlarını koruma kapasitesi, ABD’nin geniş askeri varlığı ve güvenlik ortaklıklarıyla karşılaştırıldığında farklı bir düzeyde bulunuyor. Pekin’in önündeki temel mesele, ekonomik ağırlığını ne ölçüde diplomatik ve stratejik etkiye dönüştürebileceği.

Rusya’nın Askeri ve Diplomatik Hamleleri

Rusya, Ortadoğu’daki etkisini büyük ölçüde askeri kapasitesi, silah ticareti, enerji politikaları ve farklı taraflarla ilişki kurabilme becerisi üzerinden sürdürüyor. Ekonomik gücü ABD ve Çin’le kıyaslandığında daha sınırlı olsa da Moskova, özellikle güvenlik krizlerinde doğrudan sahaya müdahil olabilmesi sayesinde önemli bir aktör olmayı başardı.

Rusya’nın Suriye’ye 2015 yılında gerçekleştirdiği askeri müdahale, bu stratejinin en belirgin örneklerinden biri oldu. Moskova’nın müdahalesi, Beşar Esad yönetiminin askeri açıdan ayakta kalmasına önemli katkı sağladı ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını güçlendirdi. Tartus’taki deniz tesisi ile Hmeymim’deki hava üssü, Rusya’nın bölgedeki askeri faaliyetleri açısından stratejik önem taşıdı. Suriye’de 2024 sonunda yaşanan siyasi değişimlerin ardından ise Rusya’nın bu ülkedeki askeri varlığının geleceği yeni bir belirsizlik alanına dönüştü.

Rusya’nın bölgesel etkisi yalnızca askeri müdahalelerle sınırlı değil. Moskova, Suudi Arabistan başta olmak üzere petrol üreticileriyle OPEC+ çerçevesinde iş birliği yaparak küresel enerji piyasalarında etkili olmayı sürdürüyor. Üretim politikaları üzerinden yürütülen koordinasyon, petrol arzı ve fiyatları üzerinde önemli sonuçlar doğurabiliyor.

Diplomatik alanda ise Rusya, tarihsel olarak birbirleriyle anlaşmazlık yaşayan aktörlerle aynı anda iletişim kurabilmesiyle öne çıkıyor. İran’la stratejik ilişkiler geliştiren Moskova, Körfez ülkeleriyle enerji alanında iş birliği yaparken İsrail ve Mısır gibi ülkelerle de diplomatik temaslarını sürdürmeye çalışıyor. Bu esnek yaklaşım, Rusya’ya kriz dönemlerinde yeni diplomatik fırsatlar sunabiliyor.

Ancak Ukrayna savaşı nedeniyle artan askeri ve ekonomik yükler, Rusya’nın Ortadoğu’daki kaynaklarını ve hareket alanını da etkiliyor. Bu nedenle Moskova’nın bölgedeki gelecekteki rolü, yalnızca diplomatik becerilerine değil, aynı zamanda askeri kapasitesini ve dış politika önceliklerini ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacak.

Rekabetin Yeni Alanları: Güvenlik, Enerji ve Teknoloji

ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet, Ortadoğu’da tek bir alanda yürümüyor. Üç ülkenin farklı araçlarla öne çıktığı bu mücadele; askeri güvenlik, enerji, altyapı, teknoloji ve diplomasi başlıklarında şekilleniyor.

ABD, askeri üsleri, güvenlik anlaşmaları ve savunma sanayisi ilişkileri sayesinde bölgedeki güvenlik mimarisinde ağırlığını koruyor. Çin, ticaret hacmi, altyapı yatırımları ve teknoloji projeleriyle ekonomik ilişkileri derinleştiriyor. Rusya ise askeri iş birlikleri, enerji koordinasyonu ve diplomatik temaslar üzerinden etkisini sürdürmeye çalışıyor.

Bu alanlar birbirinden bağımsız değil. Örneğin bir Körfez ülkesi, güvenliğini sağlamak için ABD ile savunma iş birliğini sürdürürken altyapı yatırımları için Çinli şirketlerle anlaşmalar yapabiliyor. Aynı ülke, petrol üretimi konusunda Rusya ile koordinasyona gidebiliyor. Böylece ekonomik ve güvenlik ilişkileri, tek bir küresel gücün kontrolünde toplanmıyor.

Teknoloji alanındaki rekabet de giderek önem kazanıyor. Telekomünikasyon altyapısı, dijital ağlar, liman yönetimi ve enerji sistemlerine yönelik yatırımlar, ülkelerin uzun vadeli ekonomik ilişkilerini etkiliyor. Bu projeler, ticari kazançların yanı sıra stratejik bağımlılıkların ve siyasi nüfuzun oluşmasına da zemin hazırlayabiliyor.

Bölge Ülkeleri Kendi Dengelerini Kuruyor

Ortadoğu’daki güç mücadelesinin önemli bir boyutunu da bölge ülkelerinin izlediği çok yönlü dış politika oluşturuyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe “hedging”, yani riskleri dağıtarak farklı güçler arasında hareket alanını koruma stratejisi olarak tanımlanan yaklaşım, özellikle Körfez ülkelerinin politikalarında dikkat çekiyor.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi ülkeler, ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken Çin’le ticaret ve yatırım bağlarını geliştiriyor. Rusya ile enerji alanındaki iş birlikleri de bu çok yönlü yaklaşımın bir parçasını oluşturuyor.

Bu politika, söz konusu ülkelerin tek bir dış aktöre bağımlı kalmadan ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma arayışını yansıtıyor. Küresel güçler arasındaki rekabet, bölge devletlerine alternatif ortaklıklar geliştirme ve müzakere güçlerini artırma fırsatı sunuyor. Ancak bu yaklaşım aynı zamanda hassas bir denge gerektiriyor. Büyük güçler arasındaki gerilimlerin tırmanması, ülkeleri ekonomik çıkarları ile güvenlik öncelikleri arasında zor tercihler yapmaya yöneltebiliyor.

Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri yalnızca ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet üzerinden açıklamak da yeterli değil. İran, İsrail, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi bölgesel aktörlerin kendi hedefleri, güvenlik kaygıları ve siyasi öncelikleri bulunuyor. Bu ülkeler, küresel güçlerin politikalarına yalnızca tepki veren aktörler değil; bölgesel dengelerin oluşumunda doğrudan rol oynayan taraflar.

Çok Kutuplu Ortadoğu’ya Doğru

Ortadoğu’daki küresel güç rekabeti, Soğuk Savaş dönemindeki gibi kesin çizgilerle ayrılmış iki bloktan oluşmuyor. Askeri, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin farklı düzlemlerde ilerlediği daha karmaşık bir yapı ortaya çıkıyor. ABD güvenlik alanındaki üstünlüğünü korumaya çalışırken Çin ekonomik nüfuzunu genişletiyor, Rusya ise askeri ve diplomatik araçlarla stratejik ağırlığını sürdürmeye yöneliyor.

Bu tablo, ABD’nin bölgedeki etkisinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine Washington, sahip olduğu askeri altyapı ve müttefik ağı sayesinde önemli bir konumda bulunmaya devam ediyor. Ancak Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın güvenlik politikaları, ABD’nin bölgedeki hareket alanını ve diğer aktörlerle ilişkilerini yeniden değerlendirmesini gerektiriyor.

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun siyasi ve ekonomik geleceğini belirleyecek unsurlardan biri, büyük güçlerin kendi aralarındaki rekabeti nasıl yöneteceği olacak. Bunun kadar önemli bir diğer unsur ise bölge ülkelerinin bu rekabet karşısında nasıl bir dış politika izleyeceği.

Ortadoğu artık yalnızca küresel güçlerin nüfuz kurmaya çalıştığı bir coğrafya değil. Aynı zamanda bölge devletlerinin farklı ortaklıklar arasında denge kurduğu, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını yeniden tanımladığı bir alan. Bu nedenle bölgenin geleceğini anlamak için yalnızca Washington, Pekin ve Moskova’nın hamlelerine değil, bu hamlelerin bölge ülkeleri tarafından nasıl karşılandığına da bakmak gerekiyor.

Paylaşın

Açlıkla Mücadelede Gerileme: 44 Ülke Risk Altında

Yaklaşık 20 yıldır küresel ölçekte iyileşme eğilimi gösteren açlıkla mücadelede son yıllarda yaşanan ilerleme durma noktasına geldi. 2026 Küresel Açlık Endeksi raporuna göre dünya genelindeki açlık endeksi puanı, 2018’deki 17,6 seviyesinden 18,1’e yükseldi.

Puanlardaki artışın açlığın ağırlaştığına işaret ettiği endekste, 2000 yılında 28,2 olan puanla karşılaştırıldığında uzun vadede önemli kazanımlar elde edildiği görülse de son yıllarda savaşlar, ekonomik krizler ve iklim değişikliğinin etkisiyle küresel ölçekte gerileme yaşandığı ortaya konuldu.

Rapora göre dünya genelinde 44 ülke, açlığın ciddi veya alarm verici düzeyde yaşandığı ülkeler arasında yer aldı. Bu ülkelerin 36’sı “ciddi”, 8’i ise “alarm verici” kategorisinde değerlendirildi. Yetersiz beslenme, çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği ile çocuk ölümleri gibi temel göstergeler üzerinden hazırlanan rapor, en ağır açlık krizlerinin Sahra Altı Afrika ve Güney Asya’da yoğunlaştığını ortaya koydu.

Açlıkla mücadeledeki gerileme, ülkelerin endeks puanlarına da yansıdı. Buna göre 2018 yılıyla karşılaştırıldığında 32 ülkenin açlık endeksi puanı yükseldi. Bu durum, geçmiş yıllarda kaydedilen ilerlemeye rağmen birçok ülkede gıda güvensizliği ve yetersiz beslenme sorununun derinleştiğine işaret etti.

Endeks kapsamında puanı hesaplanabilen 122 ülke arasında en ağır tablo Somali’de kaydedildi. Ülkenin açlık endeksi puanı 47,0 olarak açıklanırken, bu değer Somali’yi “alarm verici” kategorisine yerleştirdi. Somali’nin 2018’de 51,1 olan puanına kıyasla sınırlı bir iyileşme gösterdiği, ancak ülkedeki açlık sorununun hâlâ kritik boyutlarda olduğu belirtildi.

Alarm verici kategoride bulunan diğer ülkeler arasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti 39,5, Çad 38,0 ve Madagaskar 36,5 puanla öne çıktı. Çatışmalar, kurumsal sorunlar ve veri eksikliği nedeniyle kesin puanları hesaplanamayan Burundi, Güney Sudan, Sudan ve Yemen de aynı kategoride değerlendirildi.

Türkiye En Düşük Açlık Riskine Sahip Ülkeler Arasında

Türkiye, 2026 Küresel Açlık Endeksi’nde 5’in altında puana sahip ülkelerin yer aldığı en düşük açlık risk grubunda bulunuyor. Puanları birbirine çok yakın olan 24 ülke, raporda ayrı ayrı sıralanmak yerine ortak bir “1–24” aralığında gösterildi. Türkiye’nin yanı sıra Bulgaristan, Romanya, Çin ve Rusya da bu grupta yer aldı.

Türkiye’nin endeks puanı uzun yıllar içinde belirgin bir iyileşme gösterdi. Ülkenin 2000 yılında 22,1 olan puanı, 2006’da 11,6’ya, 2012’de ise 5,4’e geriledi. Türkiye, 2018 ve 2026 yıllarında da 5’in altında puanla en düşük risk grubundaki yerini korudu.

Bununla birlikte rapor, endeksin kapsamına ilişkin önemli bir ayrımın altını çizdi. Küresel Açlık Endeksi; çocuk sağlığı, beslenme yetersizliği ve çocuk ölümleri gibi göstergelere dayanıyor. Dolayısıyla hane halklarının market harcamalarını, gıda enflasyonunu veya bireylerin gıdaya erişim maliyetlerini doğrudan ölçmüyor. Bu nedenle Türkiye’nin endeksteki konumu, ülkedeki gıda fiyatları ve hane halklarının alım gücü hakkında tek başına kesin bir değerlendirme sunmuyor.

Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki ülkeler arasında açlık göstergeleri bakımından belirgin farklılıklar bulunuyor. Suriye, 31,5 puanla “ciddi” açlık kategorisinde yer aldı. Ülkenin 2018’de 28,0 olan puanının yükselmesi, durumun kötüleştiğini gösterdi.

Irak 11,9, Ukrayna ise 11,6 puanla “orta” düzeyde sınıflandırıldı. Ukrayna’nın 2018’de 9,8 olan puanındaki artış da olumsuz bir değişime işaret etti. İran, 7,2 puanla “düşük” açlık düzeyinde yer aldı.

Güney Asya’da ise daha ağır bir tablo dikkat çekti. Hindistan 24,1, Pakistan 25,5 ve Afganistan 28,6 puanla “ciddi” açlık kategorisinde değerlendirilirken, Bangladeş 19,2 puanla “orta” düzeyde sınıflandırıldı. Bu veriler, bölgedeki ülkelerin beslenme ve gıda güvenliği sorunları bakımından farklı koşullarla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu.

Dört Temel Gösterge Üzerinden Hesaplanıyor

Küresel Açlık Endeksi, açlığın boyutlarını değerlendirmek amacıyla dört temel göstergenin bir araya getirilmesiyle hesaplanıyor. Bunlar toplumdaki yetersiz beslenme oranı, 5 yaş altı çocuklarda yaşa göre kısa boyluluk (bodurluk), boya göre düşük kiloluluk (zayıflık) ve 5 yaş altı çocuk ölümleri olarak sıralanıyor.

Rapora göre 2018’den bu yana küresel ölçekte ilk üç göstergede kötüleşme yaşandı. Çocuk ölümleri oranında ise sınırlı bir iyileşme kaydedildi. Bu gelişmeler, özellikle çocukların yeterli beslenmeye erişimi ve sağlıklı gelişimi konusunda küresel ölçekte daha fazla çaba gösterilmesi gerektiğini ortaya koydu.

Raporun sonuç bölümünde, açlıkla mücadeledeki ilerlemenin mevcut hızla sürmesi durumunda 2030 yılına ilişkin hedeflere ulaşmanın birçok ülke için zorlaşacağı uyarısında bulunuldu. Buna göre 57 ülkenin, mevcut iyileşme temposuyla 2030 yılına kadar “düşük açlık” seviyesine ulaşamayacağı öngörülüyor.

Uzun vadede kaydedilen ilerlemeye rağmen son yıllarda ortaya çıkan olumsuz eğilimler, açlıkla mücadelenin yeniden güçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Savaşların sona erdirilmesi, ekonomik kırılganlıkların azaltılması, iklim krizinin etkileriyle mücadele edilmesi ve yeterli beslenmeye erişimin güvence altına alınması, küresel açlık sorununun çözümünde belirleyici önem taşıyor.

Paylaşın

AB’nin Çin Politikasında Denge Arayışı

Avrupa Birliği (AB) ile Çin arasındaki ilişkiler, ticari iş birliği ile jeopolitik rekabetin iç içe geçtiği çok boyutlu bir sürece dönüşüyor. Avrupa’nın Çin’e yönelik politikası, yalnızca ekonomik çıkarları korumayı değil, aynı zamanda kritik sektörlerdeki dışa bağımlılığı azaltmayı ve güvenlik risklerini sınırlamayı da hedefliyor.

European Council on Foreign Relations (ECFR), Mercator Institute for China Studies (MERICS) ve Bruegel gibi düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerinde de öne çıkan bu yaklaşım, Brüksel’in Pekin’i aynı anda hem iş birliği yapılabilecek bir ortak hem ekonomik bir rakip hem de farklı bir yönetişim modelini temsil eden sistemik bir rakip olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

AB’nin Çin politikası, bu üçlü yaklaşım çerçevesinde şekilleniyor. İklim değişikliği ve küresel sorunlar gibi alanlarda iş birliği ihtiyacı devam ederken, ticaret, teknoloji ve uluslararası güvenlik konularındaki anlaşmazlıklar ilişkileri daha karmaşık hale getiriyor.

Risk Azaltma Stratejisi Öne Çıkıyor

AB’nin Çin politikasında öne çıkan temel kavramlardan biri, ekonomik ilişkileri tamamen sona erdirmek yerine riskleri azaltmayı amaçlayan “de-risking” yaklaşımı. ABD’nin Çin’le ekonomik ve teknolojik bağları sınırlandırmaya yönelik politikalarından farklı olarak AB, ticari ilişkileri sürdürürken stratejik sektörlerde tek bir ülkeye bağımlılığı azaltmaya çalışıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde kritik hammaddeler bulunuyor. Avrupa’nın yeşil ve dijital dönüşümü için gerekli olan nadir toprak elementleri, lityum ve magnezyum gibi girdilerin tedarikinde Çin önemli bir konumda yer alıyor. Bu bağımlılık, olası ticari kısıtlamalar veya jeopolitik gerilimler karşısında Avrupa sanayisinin kırılganlığını artırıyor.

AB, Kritik Hammaddeler Yasası ile tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve stratejik hammaddelerde tek bir üçüncü ülkeye bağımlılığı sınırlamayı amaçlıyor. Düzenleme kapsamında, 2030 yılına kadar AB’nin yıllık tüketiminin her bir stratejik hammadde bakımından en fazla yüzde 65’inin tek bir üçüncü ülkeden karşılanması hedefleniyor.

Yarı iletkenler, yapay zekâ ve kuantum teknolojileri gibi stratejik alanlar da risk azaltma politikasının önemli bir parçasını oluşturuyor. AB, hassas teknolojilerin transferi ve bu alanlara yönelik yatırımların doğurabileceği güvenlik risklerini daha yakından izlemeye çalışıyor. Bu çerçevede, kritik teknolojilerdeki dış yatırımların değerlendirilmesine yönelik mekanizmalar da gündeme geliyor.

Ticaret Açığı ve Elektrikli Araç Gerilimi

AB ile Çin arasındaki ekonomik ilişkilerin en önemli sorunlarından biri, ticaretteki dengesizlik. Çin’den Avrupa’ya yapılan mal ithalatının yüksekliği, AB’nin dış ticaret açığını artırırken, Pekin yönetiminin sanayi politikaları ve şirketlere sağladığı devlet destekleri Avrupa’da rekabet koşullarına ilişkin tartışmalara yol açıyor.

Bu tartışmaların en görünür örneklerinden biri elektrikli araç sektörü. Çinli üreticilerin Avrupa pazarındaki paylarını artırması üzerine AB Komisyonu, Çin menşeli elektrikli araçlara yönelik sübvansiyon karşıtı soruşturma yürüttü. Soruşturmanın ardından Çin’den ithal edilen elektrikli araçlara, üretici bazında değişen oranlarda ilave gümrük vergileri uygulandı.

Brüksel, söz konusu önlemleri devlet desteklerinin Avrupa pazarındaki rekabeti bozmasını önleme amacıyla savunurken, Pekin yönetimi uygulamaları ticari ilişkileri olumsuz etkileyen adımlar olarak değerlendiriyor.

Gerilim elektrikli araçlarla sınırlı kalmıyor. Çin’in Avrupa menşeli bazı ürünlere yönelik anti-damping ve diğer ticaret soruşturmaları da taraflar arasındaki anlaşmazlıkları artırıyor. Tarım ürünleri, alkollü içecekler ve tıbbi ekipmanlar gibi sektörler, karşılıklı ticaret önlemlerinin etkileyebileceği alanlar arasında bulunuyor.

Bu tablo, iki tarafın ekonomik ilişkilerini sürdürmek istemesine rağmen stratejik sektörlerde giderek daha fazla karşı karşıya geldiğini gösteriyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı

AB ile Çin arasındaki ilişkilerde ticaret kadar belirleyici olan bir diğer konu da güvenlik. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşı, Brüksel’in Pekin’e bakışını önemli ölçüde etkiliyor.

Çin’in Rusya ile geliştirdiği yakın ilişkiler ve Rusya’nın askeri kapasitesini destekleyebilecek çift kullanımlı ürünlerin tedarikine ilişkin iddialar, Avrupa’da ciddi kaygılara neden oluyor. Sivil amaçlarla kullanılabilen ancak askeri alanlarda da değerlendirilebilen bu ürünler, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarının etkinliği bakımından önem taşıyor.

AB, yaptırımların aşılmasına yardımcı olduğu değerlendirilen bazı Çin ve Hong Kong merkezli şirketlere yönelik kısıtlayıcı önlemler de aldı. Bu adımlar, Brüksel’in Çin’le ekonomik ilişkileri koruma isteği ile Rusya’nın savaş kapasitesini sınırlama hedefi arasında denge kurmaya çalıştığını gösteriyor.

Tayvan Boğazı’ndaki gelişmeler de Avrupa’nın güvenlik gündeminde önemli bir yer tutuyor. Bölgedeki olası bir askeri gerilim, özellikle gelişmiş yarı iletkenlerin üretimi ve küresel tedarik zincirleri açısından ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Tayvan çevresindeki istikrar ve deniz yollarının güvenliği, AB’nin Hint-Pasifik yaklaşımında öne çıkan başlıklar arasında yer alıyor.

AB Ülkeleri Arasında Ortak Politika Arayışı

AB’nin Çin politikasını şekillendiren bir diğer unsur ise üye ülkelerin farklı ekonomik ve siyasi öncelikleri. Çin’le ticari ilişkilerden önemli ölçüde yararlanan ülkeler ile ekonomik ve güvenlik risklerinin azaltılmasını önceleyen ülkeler arasında yaklaşım farklılıkları bulunuyor.

Bazı üye ülkeler Çin pazarına erişimi ve ihracat olanaklarını korumaya öncelik verirken, diğerleri kritik sektörlerdeki bağımlılığın azaltılmasını ve ticari rekabette daha sıkı önlemler alınmasını savunuyor. Bu farklılıklar, AB’nin Çin’e karşı ortak bir tutum belirlemesini zaman zaman zorlaştırıyor.

Bununla birlikte, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, stratejik teknolojilerin korunması ve ekonomik güvenliğin güçlendirilmesi konularında ortak bir politika oluşturma çabası sürüyor.

AB’nin Çin stratejisi, ekonomik bağları tamamen koparmadan riskleri azaltma arayışına dayanıyor. Ancak ticaret, teknoloji ve güvenlik alanlarındaki gerilimlerin artması, Brüksel’in bu dengeyi korumasını giderek daha zor hale getiriyor. Avrupa’nın önündeki temel mesele, Çin’le iş birliğini sürdürürken stratejik bağımsızlığını ve ekonomik güvenliğini ne ölçüde güçlendirebileceği olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Kripto Suç Kartelleri Nasıl Çalışıyor?

Uluslararası organize suç örgütleri, uyuşturucu ve insan kaçakçılığından siber şantaja kadar pek çok suçtan elde ettikleri gelirleri aklamak ve faaliyetlerini finanse etmek için kripto varlıklardan yararlanıyor.

Haber Merkezi / Geleneksel finans sistemindeki denetim boşluklarını kullanan suç ağları, dijital ödeme yöntemlerini tedarik zincirlerinden para transferlerine, suç gelirlerinin aklanmasından yasal ekonomiye aktarılmasına kadar farklı aşamalarda kullanıyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ile Chainalysis ve TRM Labs gibi blokzincir analiz kuruluşlarının raporları, organize suç örgütlerinin finansal işlemlerinde kripto varlıkların giderek daha fazla yer tuttuğuna işaret ediyor. Bu dönüşüm, suç ağlarının sınır ötesi faaliyetlerini dijital finans araçları üzerinden yürütmesini kolaylaştırırken, kara para aklamayla mücadeleyi de daha karmaşık hale getiriyor.

Kripto varlıklar, suç örgütlerinin faaliyetlerinde üç temel alanda öne çıkıyor: yasa dışı ürün ve malzemelerin tedarikinin finanse edilmesi, suç gelirlerinin izinin gizlenmeye çalışılması ve elde edilen paranın yasal finans sistemine aktarılması.

Kripto Varlıklar Tedarik Zincirinde

Meksika merkezli Sinaloa ve Jalisco Yeni Nesil (CJNG) gibi uyuşturucu kartellerinin, sentetik uyuşturucu üretiminde kullanılan öncül kimyasalların temininde kripto varlıklardan yararlandığı bildiriliyor. Özellikle sınır ötesi işlemlerde kullanılan dijital varlıklar, farklı ülkelerdeki alıcı ve satıcılar arasında ödeme yapılmasını sağlayabiliyor.

Bu süreçte suçtan elde edilen nakit para, aracılar veya tezgâh üstü işlem yapan kripto varlık hizmet sağlayıcıları üzerinden Bitcoin ya da Tether (USDT) gibi dijital varlıklara dönüştürülebiliyor. Ardından bu varlıklar, uluslararası bankacılık kanallarına başvurmadan farklı ülkelerdeki cüzdanlara aktarılabiliyor. Bununla birlikte, kripto transferlerinin bankacılık sisteminin denetiminden bütünüyle bağımsız olduğu düşünülmemeli; işlemler blokzincir kayıtları üzerinden incelenebiliyor.

Suç Gelirlerinin İzi Nasıl Gizleniyor?

Suç gelirlerinin aklanmasında öne çıkan yöntemlerden biri, paranın kaynağını ve hareketlerini gizlemeyi amaçlayan çok aşamalı işlemlerden oluşuyor. Kara para aklamada “katmanlama” olarak bilinen bu süreçte, fonların izini sürmeyi zorlaştırmak için çok sayıda transfer ve farklı dijital varlık kullanılıyor.

İlk aşamada büyük tutarlar daha küçük işlemlere bölünerek farklı cüzdanlara gönderilebiliyor. Sonraki aşamada kripto varlıklar, farklı blokzincir ağları arasında aktarılıyor veya işlemleri bir araya getirerek kaynakla alıcı arasındaki bağlantıyı belirsizleştirmeyi amaçlayan karıştırma hizmetlerinden geçiriliyor. Bazı durumlarda ise fonlar, işlem tutarları ve cüzdan bakiyeleri gibi bilgilerin izlenmesini zorlaştıran Monero (XMR) gibi gizlilik odaklı kripto varlıklara dönüştürülüyor.

Bitcoin ve Ethereum gibi blokzincirlerde işlemler kamuya açık kayıtlarda yer alırken, bu işlemlerin arkasındaki kişilerin kimliğini belirlemek her zaman kolay olmuyor. Gizlilik araçları ve farklı ağlar arasında yapılan transferler, soruşturmaları daha karmaşık hale getirebiliyor. Ancak bu yöntemler, işlemlerin kesin olarak izlenemez olduğu anlamına gelmiyor.

Aklanan Para Yasal Ekonomiye Nasıl Giriyor?

Suç gelirlerinin aklanmasındaki son aşama, fonların yasal finans sistemine veya ekonomik faaliyetlere dahil edilmesi olarak öne çıkıyor. Bu aşamada para; ticari işletmeler, gayrimenkul alımları, lüks tüketim veya farklı yatırım araçları üzerinden ekonomiye sokulabiliyor.

Uluslararası suç ağlarının başvurduğu yöntemlerden biri de kayıt dışı para transferi ağları. Çin yeraltı bankacılık sistemleri olarak anılan yapılar, farklı ülkelerdeki nakit hareketlerini ve ticari işlemleri birbirine bağlayarak sınır ötesi para transferlerinde kullanılabiliyor. Bu tür ağlar, kripto varlıklarla bağlantılı işlemlerle birlikte kara para aklama soruşturmalarının da konusu olabiliyor.

Bir diğer risk alanını ise müşteri tanıma (KYC) ve kara para aklamayla mücadele (AML) yükümlülüklerinin yeterince uygulanmadığı ya da denetimin zayıf olduğu kripto varlık platformları oluşturuyor. Bu platformlar, suç gelirlerinin nakde çevrilmesi veya farklı finansal kanallara aktarılması amacıyla kullanılabiliyor.

Uluslararası Kurumların Mücadelesi

Kripto varlıkların suç faaliyetlerinde kullanılmasına karşı ABD Adalet Bakanlığı, Interpol, Europol ve ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) gibi kurumlar, finansal soruşturmalarda blokzincir analizlerinden yararlanıyor.

Bu çalışmalarda, cüzdanlar arasındaki işlem ilişkileri incelenerek farklı adreslerin aynı kişi veya yapıyla bağlantılı olup olmadığı araştırılıyor. İşlem örüntülerinin ve fon hareketlerinin analizi, suç gelirlerinin izlenmesine ve soruşturmaların derinleştirilmesine katkı sağlıyor.

Bazı merkezi kripto varlık kuruluşları da yaptırım listelerinde yer alan veya yasa dışı faaliyetlerle ilişkilendirilen adreslere ait varlıkları dondurabiliyor. Örneğin, merkezi bir sabit kripto varlık olan USDT’nin ihraççısı Tether, belirli koşullarda cüzdan adreslerini dondurabiliyor. Öte yandan, eşler arası (P2P) işlemlere ve kripto varlık hizmet sağlayıcılarına yönelik kimlik doğrulama ve denetim yükümlülükleri, suç gelirlerinin finansal sisteme aktarılmasını önlemeyi amaçlıyor.

Kripto varlıklar, organize suç örgütlerine sınır ötesi ödeme ve transfer imkânı sunarken, blokzincir kayıtları da kolluk kuvvetlerine yeni soruşturma araçları sağlıyor. Bu nedenle dijital finansın suç ekonomisindeki rolü, yalnızca teknolojik gelişmelerle değil, uluslararası denetim ve iş birliğinin etkinliğiyle de yakından ilişkili bulunuyor.

Paylaşın

DSÖ: Küresel Yaşam Beklentisi Pandemi Öncesi Seviyelere Yaklaştı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünya genelinde ortalama yaşam süresinin yeniden uzamaya başladığını ve küresel yaşam beklentisinin COVID-19 pandemisinin yol açtığı kayıpların ardından pandemi öncesi seviyelere büyük ölçüde yaklaştığını açıkladı.

DSÖ’nün yayımladığı son Küresel Sağlık Tahminleri’ne göre, dünya genelinde ortalama yaşam beklentisi 2023 yılında 73,3 yıla ulaştı. Böylece 2019’da kaydedilen 73,4 yıllık seviyeye yeniden yaklaşıldı.

DSÖ Veri, Dijital Sağlık, Analitik ve Yapay Zekâ Departmanı Direktörü Dr. Alain Labrique, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “İnsanların daha uzun yaşaması, halk sağlığının en büyük başarılarından biridir.” ifadelerini kullandı.

Dünya genelinde 2000-2023 yılları arasındaki ölüm ve hastalık kaynaklı sağlık kaybı eğilimlerini ülke ve bölge düzeyinde inceleyen tahminler; ulusal nüfus kayıtları, DSÖ’nün teknik programları ve Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşların verileri de dahil olmak üzere çok sayıda kaynağa dayanıyor.

Bununla birlikte, insanların hastalık veya engellilik yaşamadan geçirdiği süreyi ifade eden sağlıklı yaşam beklentisindeki toparlanma daha yavaş ilerliyor. Bu değer, 2023 yılında 62,8 yıla ulaştı ancak 2019 seviyesinin 0,4 yıl altında kaldı.

Dr. Labrique, bundan sonraki temel hedefin yalnızca yaşam süresini uzatmak değil, kazanılan ek yılların sağlıklı geçirilmesini sağlamak olduğunu belirtti. Labrique, sağlık sistemlerinin toplumların değişen ihtiyaçlarına yanıt verebilecek biçimde güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Düşük gelirli ülkelerde bulaşıcı hastalıkların payı azaldı

DSÖ verileri, küresel ölçekte ölüm nedenlerinin uzun vadede değiştiğini de ortaya koyuyor. 2023 yılında bulaşıcı hastalıklar, ilk kez düşük gelirli ülkelerdeki toplam ölümlerin yarısından azına neden oldu. Bu gelişme, bulaşıcı hastalıklardan bulaşıcı olmayan hastalıklara doğru yaşanan epidemiyolojik dönüşümün önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Bulaşıcı olmayan hastalıkların küresel ölümler içindeki payı da yıllar içinde arttı. Bu hastalıklar 2000 yılında dünya genelindeki ölümlerin yüzde 58’inden sorumluyken 2023’te bu oran yüzde 74’e yükseldi. Bulaşıcı olmayan hastalıklar, dünya genelinde en fazla ölüme neden olan 10 etkenden sekizini oluşturdu.

Kalp ve damar hastalıkları, küresel ölçekte ölüm ve hastalık yükünün başlıca nedenleri arasında yer almaya devam ediyor. İskemik kalp hastalığı, 2023 yılında yaklaşık 9,5 milyon kişinin ölümüne neden olurken 210 milyon yıllık sağlıklı yaşam yılı kaybına yol açtı.

2000 yılından bu yana dünyanın birçok bölgesinde bu hastalıkların yükünü azaltmaya yönelik ilerlemeler kaydedilse de Batı Pasifik ve Güneydoğu Asya bölgelerinde bazı sağlık risklerinin artması, ülkeler ve bölgeler arasındaki eşitsizliklerin sürdüğünü gösteriyor.

Demans ve ruh sağlığı sorunlarının yükü artıyor

DSÖ tahminleri, bazı kronik hastalıkların ve ruh sağlığı sorunlarının küresel sağlık üzerindeki etkisinin giderek büyüdüğüne işaret ediyor.

Demans: Demans, 2000 yılında küresel ölüm nedenleri sıralamasında 19. sıradayken 2023’te beşinci sıraya yükseldi. Aynı dönemde demansa bağlı ölümler üç katına çıktı.

Diyabet: Özellikle Güneydoğu Asya’da diyabete bağlı ölüm riski, 2000 yılından bu yana önemli ölçüde arttı.

Ruh sağlığı: 2019-2023 yılları arasında yaşa göre standardize edilmiş sağlıklı yaşam yılı kaybı oranı, depresif bozukluklarda yaklaşık yüzde 20, anksiyete bozukluklarında ise yaklaşık yüzde 45 arttı.

Madde kullanım bozuklukları: Uyuşturucu kullanım bozukluklarına bağlı ölüm riski ve sağlıklı yaşam yılı kayıplarında en büyük artış Amerika kıtasında kaydedildi. Buna karşılık Batı Pasifik bölgesinde belirgin bir düşüş görüldü.

Bu veriler, bulaşıcı olmayan hastalıkların yanı sıra ruh sağlığı sorunları ve madde kullanım bozukluklarının da sağlık politikalarında daha fazla dikkate alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Sağlık politikaları için kapsamlı veri desteği

Dr. Alain Labrique, raporun öneminin yalnızca sayısal veriler sunmasından kaynaklanmadığını, ölüm nedenleri ve hastalık yükünün zaman içinde farklı toplumlarda nasıl değiştiğini göstermesinin de önemli olduğunu belirtti.

Labrique, bu tahminlerin ülkelerin sağlık politikalarını ve önceliklerini belirlemesine yardımcı olacak güçlü kanıtlar sunduğunu ifade etti.

DSÖ’nün değerlendirmeleri, küresel yaşam beklentisinin pandemi öncesi seviyelere yaklaşmasına karşın sağlıklı yaşam süresinin aynı hızla toparlanmadığını ortaya koyuyor. Bulaşıcı olmayan hastalıkların artan payı, demans ve diyabet kaynaklı sağlık yükü ile ruh sağlığı sorunları, sağlık sistemlerinin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı temel başlıklar arasında yer alıyor.

Paylaşın

Berlin’de Sol Parti Zaferi: Elif Eralp Başbakanlık Yolunda

Almanya’nın başkenti Berlin’de 20 Eylül’de yapılan Eyalet Meclisi seçimlerini Sol Parti (Die Linke), Türkiye kökenli 45 yaşındaki Elif Eralp’in liderliğinde kazandı.

2023 seçimlerinde yüzde 12,2 oy alan parti, bu kez yüzde 25,7’ye ulaşarak Berlin’deki tarihinin en yüksek oy oranını elde etti. CDU yüzde 18,8 ile ikinci, AfD yüzde 16,3 ile üçüncü, Yeşiller yüzde 14,3 ve SPD yüzde 12,1 ile sonraki sıralarda yer aldı.

Berlin hem eyalet hem de şehir statüsünde olduğu için hükümetin başına geçecek isim aynı zamanda kentin Yönetici Belediye Başkanı olacak. Ancak Sol Parti tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamadı. Eralp’in bu göreve gelebilmesi için koalisyon kurması gerekiyor.

Sol Parti, SPD ve Yeşiller arasında üçlü bir koalisyon olasılığı öne çıkarken, SPD’nin Sol Parti’nin konut şirketlerinin kamulaştırılması önerisine mesafeli olması görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacak.

Eralp seçim kampanyasını özellikle Berlin’deki yüksek kiralar ve uygun fiyatlı konut sorununa odakladı. Berlin’i daha yaşanabilir ve ekonomik olarak erişilebilir bir kent haline getirme sözü veren Eralp, özel konut şirketlerinin kamulaştırılması konusunda da adım atacağını açıkladı. Seçim sonrasında yaptığı açıklamada, Berlin’de konut şirketlerinin kamulaştırılması hedefini hayata geçirmek için çalışacağını söyledi.

Bu yaklaşımı nedeniyle Eralp, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile de karşılaştırıldı. Eralp, Mamdani’nin başarısından ders çıkardıklarını ve iki ekibin iletişim halinde olduğunu daha önce açıklamıştı.

Sığınmacı Bir Ailenin Kızı

1981’de Münih’te doğan Eralp, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Türkiye’den Almanya’ya iltica eden sosyalist ve sendikacı bir ailenin kızı. Çocukluğundan itibaren ailesiyle siyasi gösterilere katılan Eralp, 12 yaşında insan hakları avukatı olmaya karar verdi ve hukuk eğitimi aldı.

2010’da Berlin’e taşınan Eralp, 2010-2021 yılları arasında Federal Meclis’teki Sol Parti grubunda hukuk politikaları danışmanı olarak çalıştı. 2017’de partiye katıldı. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Meclisi’nde milletvekili olan Eralp, 2024’ten beri Sol Parti meclis grubunun, 2025’ten beri ise Berlin teşkilatının başkan yardımcılığını yürütüyor.

Eralp, göçmenlerin siyasi katılımının artırılmasını da savunuyor. Almanya’da beş yıldan uzun süredir yaşayan herkesin yerel, eyalet ve federal seçimlerde oy kullanabilmesi gerektiğini belirten siyasetçi, bu konuda anayasa değişikliği için mücadele edeceğini söylüyor.

Berlin’de yeni dönem

Sol Parti’nin zaferiyle CDU-SPD koalisyonunun devam etmesi de mümkün olmaktan çıktı. SPD tarihinin Berlin’deki en düşük oy oranına gerilerken, AfD oylarını 2023’e göre önemli ölçüde artırarak yüzde 16,3’e yükseltti.

Eralp ise seçim gecesi yaptığı konuşmada, “Bugünden itibaren Berlin’i birlikte değiştireceğiz” mesajını verdi. Sol Parti’nin önündeki ilk sınav, şimdi koalisyon görüşmelerinden hükümet kurabilecek bir çoğunlukla çıkmak olacak.

Paylaşın

İran Meselesi Gerçekten Nükleer Mi?

İran’a yönelik baskının temelinde nükleer program olduğu iddiası giderek daha az inandırıcı hale geliyor. Temel rahatsızlık, İran’ın yaptırımlara rağmen kendi kendine yetebilen bir ekonomik ve teknolojik model inşa etmeye çalışması olabilir.

İran denildiğinde dünya kamuoyunun önüne yıllardır aynı başlık konuluyor: nükleer kriz. Uluslararası medya, diplomatik zirveler ve Batılı liderlerin açıklamaları çoğu zaman meseleyi uranyum zenginleştirme oranları, nükleer tesisler ve olası bir atom bombası ekseninde anlatıyor. Böylece ortaya, insanlığı büyük bir felaketten korumaya çalışan “küresel güvenlik mücadelesi” görüntüsü çıkıyor.

Oysa perde arkasına biraz daha dikkatli bakıldığında, karşımıza çok daha derin ve kapsamlı bir tablo çıkıyor. Çünkü İran etrafında şekillenen gerilim, yalnızca nükleer silahlarla açıklanabilecek bir mesele değil. Asıl çatışma, küresel güç dengeleri, enerji yolları, ekonomik bağımsızlık ve yeni dünya düzeni üzerinden yürüyen büyük bir jeopolitik hesaplaşmanın parçası.

Bugün İran’a yönelik baskının temelinde yalnızca nükleer program olduğu iddiası giderek daha az inandırıcı hale geliyor. Zira hedef alınan yapıların önemli bir kısmı doğrudan askeri ya da nükleer tesislerden ibaret değil. Ülkenin sanayi altyapısı, petrokimya tesisleri, lojistik ağları ve teknoloji üretim kapasitesi de bu baskının merkezinde yer alıyor.

Aslında Batı’nın temel rahatsızlığı, İran’ın olası bir nükleer başlığa sahip olmasından çok, yaptırımlara rağmen kendi kendine yetebilen bir ekonomik ve teknolojik model inşa etmeye çalışması olabilir. Çünkü İran, uzun yıllardır ağır ambargolar altında olmasına rağmen savunma sanayisini geliştirdi, enerji ağlarını çeşitlendirdi, yerli üretim kapasitesini artırdı ve bölgesel nüfuzunu korumayı başardı.

Bu durum yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de stratejik bir meydan okuma anlamına geliyor. Batı merkezli finans ve tedarik sistemlerinin dışında hareket edebilen bir aktörün Orta Doğu’nun merkezinde güç kazanması, mevcut küresel düzen açısından dikkatle izleniyor.

Meselenin bir diğer boyutu ise enerji ve ticaret yolları. Hürmüz Boğazı, dünya enerji trafiğinin en kritik geçiş noktalarından biri olmaya devam ediyor. Küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu koridor üzerinden gerçekleşiyor. Dolayısıyla burada yaşanacak herhangi bir kriz, yalnızca bölgesel değil küresel ekonomik sonuçlar doğurabilecek potansiyele sahip.

Tam da bu nedenle İran ile ABD arasındaki gerilim, çoğu zaman yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik bir hakimiyet mücadelesi olarak da okunuyor. Basra Körfezi’ndeki enerji akışının kontrolü, tanker güvenliği ve deniz ticaret yolları üzerindeki nüfuz savaşı, krizin en kritik başlıklarından biri haline geliyor.

Öte yandan İran’ın son yıllarda Çin ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler de tabloyu daha büyük bir küresel rekabetin parçası haline getiriyor. BRICS+ gibi alternatif ekonomik ve siyasi oluşumların yükselişi, Batı merkezli sistemin dışında yeni güç bloklarının oluştuğunu gösteriyor. İran ise bu yeni eksende kendisine stratejik bir alan açmaya çalışıyor.

Washington açısından bakıldığında ise mesele yalnızca Tahran yönetimiyle sınırlı değil. İran üzerinden şekillenen mücadele, aynı zamanda Çin’in Orta Doğu’ya uzanan ekonomik ve lojistik etkisini sınırlama stratejisinin de önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca “nükleer kriz” olarak tanımlamak eksik bir okuma olabilir. Karşımızdaki tablo, enerji koridorlarından küresel ticaret yollarına, ekonomik bağımsızlıktan çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş ölçekli bir güç mücadelesini yansıtıyor.

Belki de bu yüzden, yıllardır süren müzakerelere ve imzalanan anlaşmalara rağmen bölgedeki gerilim kalıcı biçimde sona ermiyor. Çünkü tartışılan konu yalnızca uranyum oranları değil; aynı zamanda küresel sistemin nasıl şekilleneceği sorusu.

Paylaşın

İran’ın Hürmüz Stratejisi

Hürmüz Boğazı yalnızca enerji tankerlerinin geçtiği bir su yolu değil; aynı zamanda küresel güç mücadelesinin, ekonomik rekabetin ve yeni jeopolitik dengelerin en kritik sahalarından biri haline gelmiş durumda.

Dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı, yeniden küresel gerilimin merkezine yerleşmiş durumda. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatının önemli bölümünün geçtiği bu dar su yolu, yalnızca bölgesel değil küresel ekonominin de en hassas noktalarından biri olarak görülüyor.

Son dönemde İran ile ABD arasında tırmanan askeri ve siyasi gerilim, Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı’nı nasıl stratejik bir baskı aracı olarak kullandığını bir kez daha gündeme taşıdı. Uluslararası güvenlik ve jeopolitik analizler, İran’ın bölgede klasik bir donanma gücüyle değil, “asimetrik caydırıcılık” üzerine kurulu çok katmanlı bir savunma doktriniyle hareket ettiğini ortaya koyuyor.

Uzmanlara göre İran’ın temel stratejisi, askeri literatürde “A2/AD” olarak tanımlanan “erişimi engelleme ve bölgeden men etme” konseptine dayanıyor. ABD’nin üstün deniz gücüyle doğrudan çatışmaya girmek yerine Tahran, coğrafi avantajlarını kullanarak maliyeti düşük ancak etkisi yüksek yöntemlere yöneliyor.

Bu stratejinin merkezinde ise süratli hücum botları, kamikaze dronlar, gemisavar füzeleri ve deniz mayınları bulunuyor. Özellikle dar geçiş koridorlarında hareket eden büyük savaş gemileri ve petrol tankerleri için bu tehditlerin ciddi operasyonel risk oluşturduğu değerlendiriliyor.

Uluslararası savunma raporlarında, İran’ın deniz mayını kapasitesinin Batılı donanmalar açısından en hassas kırılganlıklardan biri olduğu vurgulanıyor. Uzmanlara göre Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapatmasına bile gerek yok. Sadece boğaza mayın döşendiği yönündeki bir şüphe dahi sigorta maliyetlerini artırabiliyor, tanker trafiğini yavaşlatabiliyor ve küresel enerji piyasalarında sert dalgalanmalara yol açabiliyor.

İran’ın son dönemde izlediği stratejinin bir diğer dikkat çekici yönü ise “tam abluka” yerine “seçici kontrol” modeline yönelmesi oldu. Bölgedeki askeri kaynaklar, İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri’nin belirli gemilere kontrollü geçiş imkanı tanırken bazı rotalar üzerinde baskıyı artırdığını belirtiyor.

Özellikle Çin bağlantılı enerji sevkiyatları ve İran ile koordinasyon içinde hareket eden ticari hatların görece daha güvenli geçiş sağlayabildiği, buna karşılık Batı bağlantılı gemiler üzerindeki baskının artırıldığı değerlendiriliyor. Bunun yanında tehdit alanının yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı tutulmayıp Umman Körfezi’ne kadar genişletildiği ifade ediliyor.

Uzmanlara göre İran’ın uyguladığı bu strateji yalnızca askeri değil, aynı zamanda diplomatik bir baskı aracı niteliği taşıyor. Çünkü Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak büyük bir kriz, enerji fiyatları üzerinden küresel ekonomiyi doğrudan etkileyebilecek kapasiteye sahip.

ABD ve Avrupa açısından bakıldığında petrol fiyatlarında yaşanabilecek ani yükselişler, enflasyon baskısını artırırken iç siyasette de ciddi sonuçlar doğurabiliyor. İran ise bu kırılganlığın farkında olduğu için Hürmüz’deki gerilimi, yaptırımlar ve nükleer müzakereler başta olmak üzere birçok başlıkta pazarlık unsuru olarak kullanıyor.

Bugün gelinen noktada Hürmüz Boğazı yalnızca enerji tankerlerinin geçtiği bir su yolu değil; aynı zamanda küresel güç mücadelesinin, ekonomik rekabetin ve yeni jeopolitik dengelerin en kritik sahalarından biri haline gelmiş durumda.

Analistlere göre İran’ın Hürmüz stratejisi, askeri kapasitesi sınırlı bir bölgesel gücün, doğru coğrafya ve asimetrik teknoloji kullanımıyla küresel süper güçlere karşı nasıl etkili bir denge kurabildiğinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın

Gerilimin Gölgesinde Kırılgan Diplomasi: ABD ve İran Çıkış Yolu Arıyor

ABD ile İran arasında Şubat sonunda tırmanan gerilim, geçici ateşkese rağmen çözümden uzak kalırken, Hürmüz Boğazı’ndaki “çifte abluka” küresel enerji arzını tehdit ediyor; diplomasi ise derin güven krizi nedeniyle çıkmazda.

Haber Merkezi / Orta Doğu, 2026 baharında alışılmışın dışında bir tabloyla karşı karşıya. Bir yanda cephede düşük yoğunluklu ancak etkisi yüksek bir gerilim, diğer yanda ise kırılgan ve sonuç üretmekte zorlanan diplomasi trafiği… Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında 28 Şubat’ta tırmanan kriz, 8 Nisan’da ilan edilen geçici ateşkese rağmen hâlâ çözümden uzak görünüyor.

Bölgedeki mücadele, yalnızca askeri bir hesaplaşma değil. Aynı zamanda küresel enerji hatlarının kalbi sayılan Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol ve bölgesel nüfuz mücadelesi olarak öne çıkıyor. Bu nedenle yaşanan gelişmeler, Orta Doğu sınırlarını aşarak dünya ekonomisini ve güvenlik dengelerini doğrudan etkiliyor.

Ateşkesin ardından gözler, İslamabad’da yürütülen temaslara çevrildi. Pakistan’ın arabuluculuğunda 11-12 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilen görüşmeler, tarafları yeniden masaya oturtmayı başarsa da somut bir ilerleme sağlayamadı.

Washington yönetimi, İran’ın nükleer ve balistik füze programlarını sınırlandırmasını ön koşul olarak masaya koyarken; Tahran ise geçmiş müzakere süreçlerinde yaşanan gelişmeleri hatırlatarak ABD’ye güven duymadığını açıkça dile getirdi. İranlı yetkililer, müzakereler sürerken gerçekleşen askeri hamleleri “diplomasiye zarar veren adımlar” olarak nitelendiriyor.

Hürmüz’de “Çifte Abluka”: Küresel Risk Büyüyor

Diplomatik tıkanıklık, sahada daha karmaşık bir tabloyu beraberinde getirdi. Hâlihazırda Hürmüz Boğazı’nda dikkat çeken bir “çifte abluka” durumu yaşanıyor. ABD donanması İran’a yönelik deniz baskısını artırırken, Tahran yönetimi de Körfez’deki deniz trafiğini sınırlayarak karşılık veriyor.

Bu karşılıklı hamleler, yalnızca iki ülke arasındaki gerilimi değil; küresel enerji arzını ve ticaret yollarını da tehdit ediyor. Uzmanlara göre, dünya petrol taşımacılığının önemli bir bölümünün geçtiği bu dar su yolunda yaşanacak uzun süreli bir aksama, küresel piyasalarda ciddi dalgalanmalara yol açabilir.

Taraflar arasındaki en büyük engel ise derinleşen güven sorunu. İran cephesi, geçmişte yaşanan gelişmeleri “unutulmayacak ihanetler” olarak tanımlarken; ABD tarafı, nükleer silahsızlanma konusunda tavizsiz bir çizgi izliyor.

Sürecin kilitlendiği başlıca noktalar şöyle özetleniyor:

Karşılıklı güvensizlik ve “tuzak” endişesi
Sahadaki askeri hareketliliğin diplomasiye gölge düşürmesi
Nükleer program ve yaptırımlar konusunda uzlaşmazlık
Arabuluculuk girişimlerinin sınırlı etkisi
Diplomasi Nereye Gidiyor?

Mevcut tabloda taraflar arasında yeni bir resmi müzakere takvimi bulunmuyor. Washington, “azami baskı” politikasını sürdürme sinyali verirken; Tahran ise diplomatik kapıyı tamamen kapatmıyor ancak geri adım atmayacağını vurguluyor.

Uzmanlara göre önümüzde iki olasılık var: Ya taraflar, karşılıklı tavizler içeren yeni bir diplomatik açılımda buluşacak ya da mevcut kırılgan denge daha sert bir tırmanmaya evrilecek.

Şimdilik bölgeyi saran bu sessizlik, yalnızca bir “bekle-gör” süreci değil. Aynı zamanda, her an daha büyük bir kırılmanın yaşanabileceğine dair güçlü bir işaret olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın

Hürmüz Krizi: Petrol Akışı Yeni Rota Arıyor

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı hava harekâtı, küresel ekonomiyi kırılgan bir noktaya sürükledi. Tahran’ın misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla petrol ticaretinde “rota savaşları” başladı.

Haber Merkezi / Orta Doğu’da uzun yıllardır dile getirilen en kötü senaryolardan biri, 2026 baharında gerçeğe dönüştü.

28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail savaş uçaklarının İran içindeki askeri tesisler ile nükleer altyapıyı hedef almasının ardından bölgedeki gerilim hızla tırmandı. Bu gelişmeyi takiben İran Devrim Muhafızları’nın 4 Mart’ta Hürmüz Boğazı’nı sivil deniz trafiğine kapatması, küresel enerji sisteminde şok etkisi yarattı.

Dünya petrol arzının yaklaşık %20’sine denk gelen günlük 20 milyon varillik akışın kesintiye uğraması, piyasalarda “enerji boğulması” olarak tanımlanan yeni bir dönemin kapısını araladı.

Krizin ilk etkisi enerji fiyatlarında hissedildi. Mart ayı başında Brent petrol fiyatları %13’lük ani bir sıçramayla varil başına 126 dolara kadar yükseldi. Nisan ayına gelindiğinde ise Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) koordinasyonunda küresel acil durum rezervlerinden yaklaşık 400 milyon varil petrol piyasaya sürüldü.

Bu müdahale, fiyatları kısmen dengeleyerek 110–120 dolar bandına çekse de piyasalarda “jeopolitik risk primi” etkisini sürdürmeye devam ediyor. Uzmanlar, fiyatların yalnızca arz-talep dengesiyle değil, aynı zamanda bölgedeki askeri belirsizliklerle şekillendiğine dikkat çekiyor.

Alternatif Rotalar Yetersiz Kaldı

Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla birlikte gözler, Körfez petrolünü dünya piyasalarına ulaştırabilecek alternatif güzergâhlara çevrildi. Ancak mevcut altyapının kapasitesi, oluşan kaybı telafi etmekten oldukça uzak görünüyor:

Suudi Arabistan Petroline Hattı: Kapasitesini zorlayarak günlük 3 milyon varile çıkarsa da ülkenin toplam ihracat potansiyelinin yarısına bile ulaşamıyor.

BAE Füceyre Hattı: Boğazı bypass eden en kritik rota olmasına rağmen üretimin tamamını taşımaya yetmiyor.

Kuveyt ve Katar Çıkmazı: Coğrafi konumları nedeniyle bu iki ülke tamamen çıkmazda kalmış durumda. Özellikle QatarEnergy’nin Nisan başında LNG sevkiyatları için “mücbir sebep” ilan etmesi, küresel gaz piyasalarında alarm zillerini çaldırdı.

Denizcilikte Çöküş: Trafik %95 Azaldı

Krizin en sert etkilerinden biri deniz taşımacılığında yaşanıyor. Kriz öncesinde günde ortalama 150’den fazla geminin geçtiği Hürmüz’de trafik, Nisan ayı itibarıyla %95 oranında düştü.

Sigorta primleri altı katına çıkarken armatörler gemilerini bölgeden çekmeye başladı. Körfez dışında bekleyen 150’den fazla petrol tankeri, rotalarını Ümit Burnu üzerinden yeniden planlıyor. Ancak bu alternatif rota, sevkiyat sürelerini uzatırken maliyetleri de yaklaşık %40 oranında artırıyor.

Diplomatik Girişimler ve Tıkanan Süreç

8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda sağlanan geçici ateşkes, yalnızca insani yardımların geçişine izin verdi. Tahran yönetimi, ticari gemilere boğazın açılması için net şartlar öne sürüyor:

Saldırıların yol açtığı ekonomik zararın tazmin edilmesi,

İran’ın deniz üzerindeki mutlak kontrolünün uluslararası düzeyde tanınması.

Bu taleplerin batılı güçler tarafından kabul görmemesi, diplomatik süreci kilitlemiş durumda.

Küresel Ekonomi Alarm Veriyor

Krizin uzaması halinde küresel ekonomi üzerinde yıkıcı etkiler bekleniyor. Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF), Nisan sonuna kadar çözüm sağlanamazsa gelişmiş ekonomilerin “stagflasyon” (durgunluk içinde enflasyon) riskine girebileceği uyarısında bulundu.

IEA’nın 14 Nisan tarihli raporunda, 2026 küresel petrol talep artışı beklentisi günlük 730 bin varil aşağı yönlü revize edildi. Bu durum, piyasada “talep yıkımı”nın başladığına işaret ediyor.

Askerî Müdahale mi, Ekonomik Baskı mı?

Hürmüz’deki kriz yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarak dünya ekonomisinin gidişatını doğrudan etkileyen küresel bir krize dönüştü. Uzmanlara göre masada iki temel senaryo bulunuyor:

Askerî Seçenek: Küresel güçlerin deniz güvenliğini sağlamak adına boğazı zorla açmaya yönelik bir operasyon düzenlemesi.

Ekonomik Baskı: İran’a yönelik daha sert ve kapsamlı yaptırımların devreye sokulması.

Analistler, atılacak adımın yalnızca bölgenin değil, küresel ekonomik düzenin geleceğini belirleyeceği görüşünde birleşiyor.

Paylaşın