Beş Ayda 17 bin 716 Şirket Kapısına Kilit Vurdu

2024 yılının ilk 5 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre kapanan şirket sayısı yüzde 30,1 arttı. 2024’ün ilk 5 ayında kurulan şirket sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre ise yüzde 15,1 azaldı.

Haber Merkezi / 2024 yılının ilk 5 ayında kapanan şirket sayısı 9 bin 917 olurken, geçen yılın aynı döneminde kapanan şirket sayısı 7 bin 625 idi.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB), kurulan ve kapanan işletme istatistiklerini yayınladı.

Buna göre; 2024’ün ilk 5 ayında, 2023’ün ilk 5 ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 15,1 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 34,5 kurulan kooperatif sayısı yüzde 4,4 azaldı.

2024’ün ilk 5 ayında 46 bin 70 şirket kuruldu. Geçen yıl aynı dönemde 50 bin 246 şirket kurulmuştu. Bu yılın ilk beş ayında kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı 6 bin 150 olurken, geçen yıl aynı dönemde 9 bin 390 işletme kurulmuştu. 2024’ün ilk 5 ayında bin 163 kooperatif kurulurken, geçen yıl aynı dönemde bin 216 kooperatif kurulmuştu.

2024’ün ilk 5 ayında, 2023’ün ilk 5 ayına göre kapanan şirket sayısı yüzde 30,1 kapanan kooperatif sayısı yüzde 9,3 artmış olup, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 30,2 azaldı. Kurulan şirket sayısında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 0,3 artış oldu.

2024 yılının ilk 5 ayında kapanan şirket sayısı 9 bin 917 olurken, geçen yılın aynı döneminde kapanan şirket sayısı 7 bin 625 idi. Bu yılın ilk beş ayında kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı 7 bin  483 olurken, geçen yıl aynı dönemde 10 bin 721 işletme kapanmıştı. 2024’ün ilk 5 ayında 316 kooperatif kapanırken, geçen yıl aynı dönemde bin 289 kooperatif kapanmıştı

Mayıs 2024’te, Mayıs 2023’e göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,3 oranında artmış olup kurulan kooperatif sayısı yüzde 4,4 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 9,9 azaldı.

Mayıs ayında 10 bin 72 şirket kuruldu. Geçen yıl mayıs ayında 10 bin 40 şirket kurulmuştu. Mayıs ayında kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı  bin 250 olurken, geçen yıl mayıs aynı da bin 387 işletme kurulmuştu. Mayıs ayında 283 kooperatif kurulurken, geçen yıl aynı dönemde 296 kooperatif kurulmuştu.

Mayıs 2024’te, kapanan şirket sayısı 2023 yılının aynı ayına göre yüzde 37,5 oranında artmış olup kapanan kooperatif sayısı yüzde 16,7 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 60 azalış olmuştur. Mayıs 2024’te kurulan kooperatiflerin sayısında bir önceki aya göre yüzde 56,4 arttı.

Mayısayında kapanan şirket sayısı 2 bin 759 olurken, geçen yılın aynı döneminde kapanan şirket sayısı 2 bin 7 idi. Mayıs ayında kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı bin 114 olurken, geçen yıl mayıs aynıda 2 bin 7 işletme kapanmıştı. 2024’ünmayıs ayında 60 kooperatif kapanırken, geçen yıl mayıs ayında 72 kooperatif kapanmıştı

Mayıs 2024’te kurulan toplam 10.355 şirket ve kooperatifin yüzde 86,8’i limited şirket, yüzde 10,4’ü anonim şirket, yüzde 2,7’si ise kooperatiftir. Şirket ve kooperatiflerin yüzde 36,8’i İstanbul, yüzde 11,2’si Ankara, yüzde 6,1’i İzmir’de kurulmuştur. Bu ay tüm illerde şirket kuruluşu gerçekleşmiştir.

Mayıs 2024’te kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamı, bir önceki aya göre yüzde 63,3 oranında arttı.

2024 yılında toplam 47.233 şirket ve kooperatif kurulmuştur. Bu dönemde kurulan toplam 40.888 limited şirket, toplam sermayenin yüzde 77,5’ini, 5.178 anonim şirket ise yüzde 22,5’ini oluşturdu. Mayıs ayında kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamı, Nisan ayına göre yüzde 63,3 oranında arttı.

Mayıs 2024’te şirket ve kooperatiflerin 3.374’ü ticaret, 1.479’u inşaat ve 1.410’u imalat sektöründe kurulmuştur. 506 gerçek kişi ticari işletmesi ise inşaat sektöründe kuruldu.

Mayıs 2024’te şirket ve kooperatiflerin 3.374’ü ticaret, 1.479’u inşaat ve 1.410’u imalat sektöründe kuruldu. Mayıs 2024’te kurulan gerçek kişi ticari işletmelerinin; 506’sı inşaat, 353’ü toptan ve perakende ticaret motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 119’u imalat sektöründedir.

Bu ay kapanan şirket ve kooperatiflerin; 1.075’i toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 391’i imalat, 282’si inşaat sektöründedir. Bu ay kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin 444’ü toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 188’i inşaat, 119’u imalat sektöründedir.

Mayıs 2024’te kurulan 283 Kooperatifin 201’i Konut Yapı Kooperatifi 49’u İşletme Kooperatifi, 8’i Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi olarak kuruldu. Mayıs 2024’te kurulan 748 yabancı ortak sermayeli şirketin 456’sı Türkiye, 36’sı İran, 26’sı Azerbaycan ortaklı olarak kuruldu.

Kurulan 748 yabancı ortak sermayeli şirketin 69’u anonim, 679’u limited şirkettir. 2024 yılında kurulan şirketlerin 428’i Belirli bir mala tahsis edilmemiş mağazalardaki toptan ticaret, 162’si İşletme ve diğer idari danışmanlık faaliyetleri ve 152’si İkamet amaçlı olan veya ikamet amaçlı olmayan binaların inşaatı sektöründe kuruldu.

Kurulan yabancı ortak sermayeli şirketlerin toplam sermayelerinin yüzde 67’si yabancı sermayeli ortak payını oluşturdu.

Paylaşın

Sakrokoksigeal Teratom Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Sakrokoksigeal teratomlar, kuyruk sokumu (koksiks) tarafından omurganın tabanında gelişen ve sakrokoksigeal bölge olarak bilinen nadir tümörlerdir. Bu tümörlerin çoğu kanserli olmasa da (iyi huylu) oldukça büyüyebilirler ve teşhis konulduğunda her zaman cerrahi olarak çıkarılması gerekir.

Haber Merkezi / Tüm sakrokoksigeal teratomların doğumda mevcut olması (konjenital) ve çoğunun doğumdan önce rutin bir doğum öncesi ultrason muayenesi veya tarihler için çok büyük bir uterus için belirtilen bir muayene ile keşfedilmesi muhtemeldir. Nadir durumlarda, sakrokoksigeal teratomlar doğumda kanserli (kötü huylu) olabilir ve cerrahi rezeksiyon yapılmazsa çoğu kötü huylu hale gelir. Son derece nadir durumlarda, yetişkinlerde sakrokoksigeal tümörler görülebilir.

Bunların çoğu doğum öncesi dönemde ortaya çıkan yavaş büyüyen tümörleri temsil eder. Bu vakaların çoğunda tümör iyi huyludur, ancak alt sırt ağrısına ve genitoüriner ve gastrointestinal semptomlara neden olabilir. Sakrokoksigeal teratomların nedeni bilinmemektedir.

Sakrokoksigeal teratomlarda görülen semptomlar tümörün boyutuna ve spesifik konumuna bağlı olarak büyük ölçüde değişir. Küçük tümörler genellikle herhangi bir semptoma neden olmaz (asemptomatik) ve genellikle doğumdan sonra zorluk çekmeden cerrahi olarak çıkarılabilir.

Ancak, daha büyük sakrokoksigeal tümörler doğumdan önce ve sonra çeşitli komplikasyonlara neden olabilir. Sakrokoksigeal teratomlar fetüste hızla büyüyebilir ve çok yüksek kan akışı gerektirerek fetal kalp yetmezliğine, yani hidrops olarak bilinen bir duruma neden olabilir. Bu, kalbin genişlemesi ve cilt ve akciğerlerin etrafındaki (plevral efüzyon), kalbin etrafındaki (perikardiyal efüzyon) ve/veya karın boşluğundaki (assit) vücut boşlukları dahil olmak üzere vücut dokularında sıvı toplanması olarak kendini gösterir. İhmal edilirse, hidrops anne için tehlikeli olabilir ve nefes darlığıyla birlikte akciğerlerde şişme, hipertansiyon ve sıvı gibi benzer semptomlara neden olabilir.

Çok büyük fetal sakrokoksigeal teratomların yaklaşık %15’inde görülebilen hidropsun yanı sıra, bu tümörler polihidramnios (çok fazla amniyon sıvısı), fetal idrar tıkanıklığı (hidronefroz), tümör içine kanama veya amniyon boşluğuna kanama ile tümörün yırtılması veya distosiye (tümörün boyutu nedeniyle fetüsün doğurtulmaması durumu) neden olabilir. Bu semptomları olabildiğince erken fark edebilmek için gebelik sırasında çok yakın takip edilmesi çok önemlidir.

Yetişkinlerde, sakrokoksigeal teratomlar semptom göstermeyebilir (asemptomatik). Bazı durumlarda, genitoüriner ve gastrointestinal yolların tıkanması nedeniyle ilerleyici alt sırt ağrısı, güçsüzlük ve anormalliklere neden olabilirler. Bu semptomlar arasında kabızlık ve dışkılama veya idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığının artması yer alır. Nadir durumlarda, sakrokoksigeal tümörler bacaklarda kısmi felce (parezi) ve karıncalanma veya uyuşmaya (parestezi) neden olur.

Sakrokoksigeal teratomların nedeni bilinmemektedir. Sakrokoksigeal teratomlar germ hücreli tümörlerdir. Germ hücreleri embriyonun içine gelişen ve daha sonra erkek ve kadınların üreme sistemini oluşturan hücrelere dönüşen hücrelerdir. Germ hücreli tümörlerin çoğu testislerde veya yumurtalıklarda (gonadlar) veya alt sırtta oluşur. Bu tümörler gonadların dışında oluştuğunda, bunlara ekstragonadal tümörler denir.

Araştırmacılar ekstragonadal germ hücreli tümörlerin nasıl oluştuğunu bilmiyorlar. Bir teoriye göre germ hücreleri embriyonun gelişimi sırasında erken dönemde (embriyogenez) kazara alışılmadık yerlere göç ediyor. Normalde, bu tür yanlış yerleştirilmiş germ hücreleri dejenerasyona uğrar ve ölür, ancak ekstragonadal teratom vakalarında araştırmacılar bu hücrelerin mitoz geçirmeye devam ettiğini, hücrelerin bölünüp çoğaldığı ve sonunda bir teratom oluşturduğu süreci tahmin ediyorlar.

Sakrokoksigeal teratomların, kuyruk sokumunun altında bulunan ve “Henson Düğümü” adı verilen bir bölgeden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu, embriyonun üç ana doku katmanının hücrelerini oluşturabilen ilkel hücrelerin (germ hücreleri) bulunduğu bir bölgedir: ektoderm, endoderm ve mezoderm. Bu embriyonik katmanlar sonunda vücudun çeşitli hücrelerini ve yapılarını oluşturur. Sakrokoksigeal teratomlar, vücuttaki herhangi bir dokuya benzeyen olgun doku veya embriyonik dokulara benzeyen olgunlaşmamış doku içerebilir.

Çoğu durumda, sakrokoksigeal teratomlar doğumda, sakral bölgeden dışarı doğru çıkıntı yapan büyük bir tümör tespit edildiğinde teşhis edilir. Birçok sakrokoksigeal teratom, rutin doğum öncesi ultrasonlarda tesadüfen bulunur veya tümörün hacmi veya amniyon sıvısının birikmesi nedeniyle uterusun gebelik aşaması için çok büyük olması nedeniyle elde edilen bir ultrasonda tespit edilebilir. Bir ultrason sırasında, yansıyan ses dalgaları gelişmekte olan fetüsün bir görüntüsünü oluşturur. Küçük sakrokoksigeal teratomlar bile bir ultrason resminde görülebilir.

Bazı durumlarda, alfa-fetoprotein (AFP) seviyelerini belirlemek için amniyon sıvısı veya maternal serumdan bir örnek alınabilir ve incelenebilir. AFP, yükseldiğinde sakrokoksigeal teratom gibi belirli durumların varlığını gösterebilen normal bir fetal plazma proteinidir.

Sakrokoksigeal teratom doğum öncesi teşhis edilirse, genellikle diğer anomalileri ekarte etmek için dikkatli bir muayene yapılır. Bazı kurumlarda, tümörün ve yerinden oynamış yapıların anatomisini daha iyi belirlemek için fetal MRI taraması da yapılır. Büyük sakrokoksigeal teratomlar için, gelişen hidrops belirtilerini izlemek için çok sık ultrason ve ekokardiyogram (kardiyak odacıkların boyutunu ve kan akımını ölçmek için) gereklidir.

Ekokardiyogram sırasında, kalbin fotoğraflarını çekmek için yansıyan ses dalgaları kullanılır. Büyük fetal sakrokoksigeal teratom konusunda deneyimli bir tıbbi ekibin hamileliği takip etmesi son derece önemlidir. Büyük sakrokoksigeal teratomlu tüm fetüslerin, doğum sırasında tümör rüptürü ve kanamayı önlemek için “klasik” sezaryenle (uterusta büyük kesi) doğurtulması gerekir. Büyük tümörlü fetüslerin çoğu prematüre doğar ve multidisipliner bir ekipten uzman perinatal bakıma ihtiyaç duyar.

Yetişkinlerde, bir kitle veya tümörün varlığını tespit eden rutin bir pelvik veya rektal muayene sırasında sakrokoksigeal teratom tanısı şüphelenilebilir. Sakrokoksigeal teratom tanısı, etkilenen dokunun cerrahi olarak çıkarılması ve mikroskobik incelemesi (biyopsi) ile doğrulanabilir. Bir prosedür, ince iğne aspirasyonu olarak bilinir; bu işlemde ince, içi boş bir iğne deriden geçirilir ve nodül veya kitleye sokularak çalışma için küçük doku örnekleri alınır.

Ultrasona ek olarak, bir tümörü teşhis etmek ve tümörün boyutunu, yerleşimini ve uzantısını değerlendirmek ve gelecekteki cerrahi prosedürler için bir yardımcı olarak hizmet etmek için diğer özel görüntüleme teknikleri kullanılabilir. Doğumdan sonra, bu tür görüntüleme teknikleri bilgisayarlı tomografi (BT) taraması ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) içerebilir.

BT taraması sırasında, belirli doku yapılarının kesit görüntülerini gösteren bir film oluşturmak için bir bilgisayar ve x-ışınları kullanılır. MRI, belirli organların ve vücut dokularının kesit görüntülerini üretmek için bir manyetik alan ve radyo dalgaları kullanır. Kötü huylu sakrokoksigeal teratom vakalarında, bölgesel lenf düğümlerinin olası infiltrasyonunu ve uzak metastazların varlığını belirlemek için laboratuvar testleri ve özel görüntüleme testleri de yapılabilir.

Sakrokoksigeal teratomlu bir fetüsün ilk yönetimi, bebeği doğurtmak için maternal fetal tıp doktorları ve tümörü çıkarmak ve bazen kritik derecede hasta olabilen bebeğin tıbbi sorunlarını yönetmek için çocuk cerrahları ve neonatologlar gibi tıbbi profesyonellerden oluşan bir perinatal ekibin koordineli çabalarını gerektirir. Doğum öncesi teşhis edilen tüm sakrokoksigeal teratomlar, yenidoğan sırasında rezeksiyon gerektirir

dönem ve tümör büyükse, tümörün yırtılmasını önlemek için mümkün olan en kısa sürede. Rezeksiyon her zaman tümörün kuyruk sokumu ile birlikte rezeksiyonunu içerir. Kuyruk sokumunun rezeke edilmemesi tümörün %30 oranında lokal nüks etmesiyle ilişkilidir. Bu genellikle yenidoğanın arkasından yapılabilir ancak pelvis ve karına doğru geniş yayılımı olan bazı tümörler için ayrıca karın kesisi yapılmalıdır.

Sakrokoksigeal teratomların erken rezeksiyonuna giren çocukların çoğu sonunda çok düşük oranda kötü huylu veya iyi huylu tümör nüksü ve normal ürogenital, bağırsak ve alt ekstremite nörolojik fonksiyonu ile iyileşir. Bu çocuklar genellikle çocuk cerrahı tarafından rektal muayeneler ve 3 yıl boyunca nüksü izlemek için aralıklı serum AFP seviyeleri ile takip edilir ve tümör nüksü olasılığı olmadan iyileşmiş kabul edilirler.

Nadir durumlarda, rezeksiyondan sonra patolog tarafından malignite tanısı konduğunda, kanser tanısı ve tedavisi konusunda uzmanlaşmış bir tıp uzmanları ekibine (tıbbi onkologlar) danışılması gerekecektir. Belirli terapötik prosedürler ve müdahaleler, birincil tümörün yeri ve ilgili komplikasyonlar; birincil tümörün kapsamı (evre); lenf düğümlerine veya uzak bölgelere yayılıp yayılmadığı; bir bireyin yaşı ve genel sağlık durumu; ve/veya diğer unsurlar gibi çok sayıda faktöre bağlı olarak değişebilir. Belirli müdahalelerin kullanımıyla ilgili kararlar, hekimler ve sağlık ekibinin diğer üyeleri tarafından, vakanın özelliklerine; olası faydalar ve risklerin kapsamlı bir şekilde tartışılmasına; ve diğer uygun faktörlere dayanarak hasta veya ebeveynlerle dikkatli bir şekilde istişare edilerek verilmelidir.

Nadir durumlarda, sakrokoksigeal teratomdan kaynaklanan komplikasyonlar doğumdan önce (doğum öncesi) müdahaleyi gerektirebilir. Amniyotik sıvının hacmini azaltmak ve erken doğumun başlangıcını geciktirmek için sıvıya dokunma (amniyosentez) gibi müdahaleler gerekebilir.

Tümör kanamışsa ve fetüs anemiyse, fetal kan transfüzyonu yardımcı olabilir. Bazen, tıkalı bir fetal idrar yolu, tıkanıklığı gidermek ve böbreklere zarar gelmesini önlemek için vezikoamniyotik şant (mesane ile amniyotik sıvı arasında bir kateter) ile tedavi edilmelidir. Fetüsün hidropsun erken evrelerinde olduğu belgelenen nadir durumlarda, tümörü “küçültmek” ve kan akışına olan talebi azaltmak için açık fetal cerrahi (rahimdeki fetüs üzerinde cerrahi) gerekebilir.

Tümörün büyük kısmı çıkarıldıktan sonra, hidropsun doğumdan önce düzelebilmesi için fetüs rahme geri döndürülür. Bu, %50 oranında başarılı olsa da, büyük bir girişimdir ve annenin risklerinin kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi uygundur. Radyo frekans ablasyonu (tümöre bir iğne sokulup, kan akışını yok etmek için tümöre radyo frekans enerjisi uygulanan bir teknik) bildirilmiş olsa da, tüm sağ kalanlarda genitoüriner sistem hasarı komplikasyonları olmuştur, bu nedenle bu yaklaşım oldukça deneysel olarak kabul edilir.

Yetişkinlerde, tümörün tamamının ve kuyruk sokumunun (koksiks) cerrahi olarak çıkarılması ana tedavi seçeneğidir. Koksiksin çıkarılması tekrarlama şansını azaltır. İyi huylu tümörler için tümörün cerrahi olarak çıkarılması genellikle yeterlidir. Ancak kötü huylu tümörler için etkilenen bireyler kemoterapi ve radyasyon terapisi ile ek tedavi almalıdır.

Malign sakrokoksigeal teratomlar özellikle erişkinlerde oldukça nadir görüldüğünden, standart bir kemoterapi rejimi veya radyoterapisi belirlenmemiştir.

Paylaşın

Saethre Chotzen Sendromu Nedir? Belirtileri, Nedenleri, Teşhisi, Tedavisi

Saethre Chotzen sendromu (SCS), “akrosefalosindaktili” bozuklukları olarak bilinen nadir genetik bozukluklar grubuna aittir. Bunların hepsi, kafatasının belirli kemikleri arasındaki lifli eklemlerin (kranial sütürler) erken kapanması (kraniyosinostoz) ve/veya belirli parmakların veya ayak parmaklarının (parmaklar) perdelenmesi veya kaynaşması (sindaktili) ile karakterizedir.

Haber Merkezi / SCS’li birçok bebekte, kranial sütürler eşit olmayan şekilde kaynaşabilir ve bu durum başın ve yüzün bir taraftan diğerine benzememesine neden olabilir (kraniyofasiyal asimetri). Kafatası ve yüz (kraniyofasiyal) bölgesinin ek varyasyonları da mevcut olabilir, örneğin alışılmadık şekilde sığ göz boşlukları (orbitler) ile geniş aralıklı gözler (oküler hipertelorizm); üst göz kapaklarının düşmesi (ptozis); ve gözlerin aynı yöne bakmadığı bir durum (şaşılık).

Etkilenen bazı bireylerde ayrıca “gagalı” bir burun; burun deliklerini ayıran bölmenin sapması (deviasyonlu nazal septum); küçük, düşük kulaklar; ve az gelişmiş bir üst çene (hipoplastik maksilla) olabilir. Bozukluk ayrıca el ve ayakların varyasyonlarıyla da ilişkilidir, örneğin belirli parmak ve ayak parmaklarının (parmaklar) yumuşak dokularının kısmi kaynaşması (kutanöz sindaktili); alışılmadık şekilde kısa parmaklar (brakidaktili); ve geniş ayak baş parmakları. Zeka genellikle normaldir. SCS otozomal dominant bir şekilde kalıtılır.

SCS, öncelikle kafatasındaki belirli kemikler arasındaki lifli eklemlerin (kranial sütürler) erken kapanması (kraniyosinostoz), belirgin yüz varyasyonları ve/veya parmak ve ayak parmaklarının varyasyonları (parmaklar) ile karakterizedir. Ancak, ilişkili semptomlar ve bulgular, aynı ailenin etkilenen üyeleri dahil olmak üzere son derece değişken olabilir. Örneğin, bazı aile üyelerinin yalnızca karakteristik dijital anormallikleri olduğu, diğerlerinin ise öncelikle kraniyosinostozdan etkilendiği bildirilmiştir.

Kraniosinostoz mevcut olduğunda, kafatası (kranial) malformasyonunun derecesi, ilgili spesifik kranial sütürlere ve ilerlemenin sırasına ve hızına bağlı olarak değişken olabilir. Etkilenen birçok bebek ve çocukta, alnı oluşturan kemikler (frontal kemik) ile kafatasının üst tarafları arasında bulunan koronal sütürün erken kapanması, başın üst kısmının sivri görünmesine (akrosefali) veya başın alışılmadık şekilde kısa veya geniş görünmesine (brakisefali) neden olur.

Ek olarak, kranial sütürler genellikle eşit olmayan bir şekilde birleşerek başın ve yüzün bir taraftan diğerine biraz farklı görünmesine neden olur (plagiosefali ve yüz asimetrisi). Ayrıca, frontal kemiğin sütürü (yani frontal veya metopik sütür) erken kapandığı için başın üçgen şeklinde göründüğü (trigonosefali) veya alnın alışılmadık şekilde belirgin olduğu vakalar da bildirilmiştir. Bazı durumlarda, kafatasındaki bazı sütürlerin erken kapanması kafatası içindeki basıncın (kafatası içi basıncı) anormal derecede artmasına yol açabilir.

SCS’li birçok bireyde ek kraniyofasiyal varyasyonlar bulunur ve bu da hafif ama belirgin bir yüz görünümüne neden olur. Bu tür anormallikler arasında düşük saç çizgisine sahip geniş bir alın; üst göz kapaklarının sarkması (ptozis); “gagalı” burun, çökük burun köprüsü ve deviasyonlu burun septumu; alışılmadık derecede geniş, düz orta yüz bölgeleri (orta yüz hipoplazisi); ve alt çenenin öne çıkmasıyla (göreceli mandibular prognatizm) küçük bir üst çene (hipoplastik maksilla) yer alabilir. Ayrıca, geniş aralıklı gözler (oküler hipertelorizm); sığ göz boşlukları (orbitler); şaşılık; ve/veya gözyaşı kanallarının anormal daralması (lakrimal kanal stenozu) gibi ek göz (oküler) anormallikleri de sıklıkla mevcuttur ve bu da potansiyel olarak gözyaşının azalmasına ve göz enfeksiyonlarına karşı artan bir duyarlılığa neden olur.

Diğer kraniyofasiyal varyasyonlar da bozuklukla ilişkili olabilir. Etkilenen birçok bireyde küçük, düşük yerleşimli veya kulağın bazı kısımlarında farklılıklar vardır (örn. belirgin kulak crurası). Ek olarak, hafif işitme kaybı sık görülür. Ağız (oral) bölgesindeki anormallikler genellikle ağız çatısının (damak) çok kemerli olmasını ve belirli dişlerin yokluğu veya şekil bozukluğu, fazladan (süpernümerer) dişlerin varlığı ve/veya üst çene dişlerinin alt çene dişleriyle uygunsuz teması (maloklüzyon) gibi diş kusurlarını içerir. Nadir durumlarda, ağız çatısının tam kapanmaması (yarık damak) olabilir.

SCS ayrıca parmak ve ayak parmaklarının (parmaklar) varyasyonları ile de karakterize edilebilir. Etkilenen bazı bireylerde, özellikle ikinci ve üçüncü parmaklar ve ikinci ve üçüncü ayak parmakları arasında, belirli parmakların kısmi perdelenmesi veya yumuşak dokularının kaynaşması (kutanöz sindaktili) vardır. Ancak, daha az yaygın olarak, sindaktili ikinci parmaktan dördüncü parmağa kadar uzanır veya diğer ayak parmaklarını içerir. Ek dijital malformasyonlar arasında alışılmadık derecede kısa parmaklar ve ayak parmakları (brakidaktili); beşinci parmakların (“serçe parmaklar”) anormal bükülmesi veya sapması (klinodaktili); “parmak benzeri” başparmaklar; ve/veya geniş, sapmış ayak baş parmakları bulunabilir.

SCS ile ek fiziksel anormallikler de ilişkilendirilebilir. Etkilenen bazı bireylerde kısa boy vardır. Daha az yaygın olarak, boyun içindeki omurganın belirli kemiklerinin (servikal vertebra) birleşmesi veya kaynaşması, ön kol kemiklerinin anormal kaynaşması (radioulnar sinostoz), dirseklerin veya dizlerin sınırlı ekstansiyonu, kısa köprücük kemikleri (klavikulalar) ve/veya kalça deformiteleri (koksa valga) gibi kas-iskelet sistemi anormallikleri de bulunabilir. Bazen ek bulgular arasında etkilenen erkeklerde testislerin skrotuma inmemesi (kriptorşidizm); böbrek (renal) anormallikleri; ve/veya kalp (kardiyak) defektleri yer alabilir. SCS’li bireylerin çoğu normal zekaya sahiptir. Ancak, bazen hafif ila orta düzeyde zihinsel engellilik mevcuttur.

Çoğu bireyde SCS, TWIST1 genindeki mutasyonlardan kaynaklanır. TWIST1 geni, kromozom 7’nin kısa koluna (p) (7p21) haritalanmıştır. Kromozomlar, tüm vücut hücrelerinin çekirdeğinde bulunur. Her bireyin genetik özelliklerini taşırlar. İnsan kromozom çiftleri, erkekler için eşit olmayan 23. X ve Y kromozom çifti ve kadınlar için iki X kromozomu olmak üzere 1’den 22’ye kadar numaralandırılır. Her kromozomun “p” olarak adlandırılan kısa bir kolu ve “q” harfiyle tanımlanan uzun bir kolu vardır. Kromozomlar, numaralandırılmış bantlara daha fazla bölünür. Örneğin, “7p21”, kromozom 7’nin kısa kolundaki 21. bandı ifade eder.

TWIST1 mutasyonu olan bireylerde öğrenme farklılıkları görülebilse de, ciddi gecikme veya zihinsel engellilik tipik değildir. Buna karşılık, TWIST1 ve diğer bitişik genleri içeren kromozom 7p21’de delesyon (eksik parça) olan bireyler genellikle önemli zihinsel engellilik gösterir. Çoğu durumda, SCS ile ilişkili mutasyonu olan bireyler bu durumun bazı özelliklerini gösterir (yüksek penetrans). Ancak, belirtilerin türü ve şiddeti bireyler arasında büyük ölçüde değişebilir (değişken ifade gücü). Mutasyon tespit edilen bireylerin büyük çoğunluğunda TWIST geninde bir bozukluk vardır, ancak en az bir bireyde FGFR2 geninde mutasyon tespit edilmiştir.

SCS otozomal dominant bir durumdur. Dominant genetik bozukluklar, anormal bir genin yalnızca tek bir kopyasının belirli bir hastalığa neden olmak için yeterli olduğu durumlarda ortaya çıkar. Anormal gen, ebeveynlerden herhangi birinden miras alınabilir veya etkilenen bireyde yeni bir mutasyonun (gen değişimi) sonucu olabilir. Anormal genin etkilenen ebeveynden yavruya geçme riski her gebelikte %50’dir (2’de 1). Risk erkekler ve kadınlar için aynıdır. Bazı bireylerde, bozukluk yumurta veya sperm hücresinde oluşan kendiliğinden genetik mutasyondan kaynaklanır. Bu gibi durumlarda, bozukluk ebeveynlerden kalıtılmaz.

SCS tanısı öncelikle fiziksel belirti ve semptomlara dayanır. TWIST1 genindeki mutasyonlar için moleküler genetik test bazı bireylerde, ancak hepsinde değil, tespit edilebilir.

SCS’nin yönetimi, bir bireyde potansiyel olarak tıbbi açıdan önemli belirtileri belirlemeye ve bu belirtileri tedavi etmeye yöneliktir. Bu tür bir tedavi, çocuk doktorları, cerrahlar, iskelet, eklem, kas ve ilgili dokuların bozukluklarını teşhis eden ve tedavi eden doktorlar (ortopedi uzmanları), kulak, burun ve boğaz bozukluklarında uzmanlaşmış doktorlar (kulak burun boğaz uzmanları), nörolojik bozuklukları teşhis eden ve tedavi eden doktorlar (nörologlar) ve/veya diğer sağlık çalışanları gibi bir tıp uzmanları ekibinin koordineli çabalarını gerektirebilir.

Kranial sütürlerin erken kapanmasını önlemek veya düzeltmek, artan intrakranial basıncı önlemek ve ilerleyici yüz asimetrisini önlemek için yaşamın ilk yılında cerrahi önerilebilir. Düzeltici ve rekonstrüktif cerrahi ayrıca belirli kraniyofasiyal malformasyonları ve ilişkili bulguları, sindaktiliyi, diğer iskelet kusurlarını veya bozuklukla potansiyel olarak ilişkili diğer fiziksel anormallikleri düzeltmeye yardımcı olmak için de yapılabilir. Gerçekleştirilen cerrahi prosedürler anatomik anormalliklerin şiddetine ve konumuna, ilişkili semptomlarına ve diğer faktörlere bağlı olacaktır.

Göz ve görme anormallikleri için bir göz doktoru tarafından değerlendirme ve işitme kaybı için odyolojik değerlendirme önerilir. Boyun kemiklerinin röntgeni yaklaşık 2 yaşında düşünülmelidir. Bireyin bulgularına bağlı olarak başka testler düşünülebilir.

Zihinsel engellilik tespit edilirse, SCS’li çocukların potansiyellerine ulaşmalarını sağlamak için erken müdahale önemli olabilir. Yararlı olabilecek özel hizmetler arasında özel eğitim ve/veya diğer tıbbi, sosyal veya mesleki hizmetler yer alır. Mutasyon tanımlanmazsa, ilgili aile üyeleri için SCS özelliklerini değerlendirmek üzere bir değerlendirme düşünülmelidir.

Paylaşın

Sakati Sendromu Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Sakati sendromu, “Akrosefalopolisindaktili” (ACPS) olarak bilinen nadir genetik bozukluklar grubuna ait son derece nadir bir bozukluktur. ACPS’nin tüm formları, kafatasının belirli kemikleri arasındaki lifli eklemlerin (kranial sütürler) erken kapanması (kraniyosinostoz), başın üst kısmının sivri görünmesine (akrosefali); belirli parmakların veya ayak parmaklarının (parmaklar) perdelenmesi veya kaynaşması (sindaktili); ve/veya normalden fazla parmak (polidaktili) ile karakterizedir.

Haber Merkezi / Ek olarak, ACPS tip III olarak da bilinen Sakati sendromu, bacak kemiklerindeki anormallikler, doğumda mevcut olan yapısal kalp malformasyonları (doğuştan kalp defektleri) ve/veya diğer bulgularla ilişkilidir. Sakati sendromunun, bilinmeyen nedenlerle (sporadık olarak) rastgele oluşan yeni bir genetik değişiklik (mutasyon) nedeniyle oluştuğu düşünülmektedir. Bu mutasyon otozomal dominant bir özellik olarak kalıtılır.

Sakati sendromunda, kafatasındaki kemikler arasındaki lifli eklemler (kranial sütürler) erken kapanır (kraniosinostoz), etkilenen bebeğin başının hızla yukarı doğru büyümesine neden olur. Sonuç olarak, baş uzun, dar ve tepeden sivri görünür (akrosefali). Etkilenen bireylerde ayrıca düz, anormal derecede küçük bir yüz; çıkıntılı gözler; gözler arasında anormal derecede geniş bir boşluk (oküler hipertelorizm); uzun bir burun; büyük, biçimsiz (displastik) ve düşük kulaklar; ve belirgin bir alın gibi birkaç sıra dışı yüz özelliği bulunur.

Sakati sendromu ayrıca anormal derecede kısa parmaklar (brakidaktili), alışılmadık derecede geniş başparmaklar ve ayak baş parmakları, perdeli ayak parmakları (sindaktili) ve normalden fazla parmak ve/veya ayak parmağı (polidaktili) dahil olmak üzere el ve ayaklarda çeşitli deformitelerle karakterizedir. Bacaklarda da eğri uyluk kemikleri (femurlar); anormal şekilde şekillenmiş, yerinden oynamış baldır kemikleri (fibulalar); ve az gelişmiş kaval kemikleri (hipoplastik tibialar) dahil olmak üzere anormallikler mevcuttur. Ek olarak, hem bacaklar hem de kollar normalden kısadır.

Bu bozuklukla ilişkili ek semptomlar arasında sıkışık dişler, az gelişmiş üst çene kemiği (maksiller hipoplazi), öne doğru çıkıntılı çeneler (prognatizm), kısa boyun, düşük saç çizgisi, saç eksikliği (alopesi) ve doğuştan kalp hastalığı yer alabilir. Zeka genellikle normal sınırlar içindedir.

Sakati sendromunun kesin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Sendromun yeni veya sporadik, baskın bir genetik değişiklik (mutasyon) nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Böyle bir mutasyonun kesin nedeni henüz net olmasa da bazı araştırmacılar ileri ebeveyn yaşının katkıda bulunan bir faktör olabileceğini öne sürmektedir.

Sakati sendromu olan bir kişinin çocuğu olursa, bozukluğa ait değiştirilmiş gen otozomal dominant bir özellik olarak aktarılabilir. Genetik hastalıklar iki gen tarafından belirlenir, biri babadan, diğeri anneden alınır.

Baskın genetik bozukluklar, hastalığın ortaya çıkması için anormal bir genin yalnızca tek bir kopyasının gerekli olduğu durumlarda ortaya çıkar. Anormal gen, ebeveynlerden herhangi birinden miras alınabilir veya etkilenen bireyde yeni bir mutasyonun (gen değişimi) sonucu olabilir. Anormal genin etkilenen ebeveynden yavruya geçme riski, ortaya çıkan çocuğun cinsiyetinden bağımsız olarak her gebelikte %50’dir.

Sakati sendromu doğumdan itibaren klinik değerlendirme ve karakteristik fiziksel bulguların tanımlanmasıyla tespit edilebilir.

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme: Tarafların Pozisyonları Ne?

Türkiye – Suriye ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin çabalar devam ederken, konuya ilişkin analizler de gelmeye devam ediyor. Peki normalleşme sürecinde hangi adımlar beklenebilir, tarafların pozisyonları ne?

BBC Türkçe’de yer alan habere göre; Şam yönetimi, yeni sürecin net temellere dayanması gerektiğini vurguluyor. Ankara’nın beklentisi ise Suriye’nin Türkiye’nin barış çağrısına olumlu yanıt vermesi. Rusya’nın arabuluculuğunda gelişmesi beklenen sürecin, taraflar arasında uzlaşılacak yol haritasına göre yaşama geçirilmesi planlanıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO Zirvesi için gittiği ABD’den dönüşünde gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Suriye ile yeniden barış ortamını kurmaya hazır olduğunu söyledi. Erdoğan, “Şu ana kadar bu süreç olumlu istikamette gelişti. Temenni ediyorum ki yakın bir zamanda somut adımları da atarız” dedi.

Erdoğan, süreçle ilgili yol haritasının oluşturulması için Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a verdiğini, Fidan’ın ilgili meslektaşlarıyla süreci devam ettireceğini kaydetti.

Basına yansıyan haberlere göre, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un önümüzdeki haftalarda Türkiye’ye yapacağı ziyaret, sürecin ilerletilmesi açısından önemli bir fırsat oluşturacak.

Türk ve Arap basınında çıkan ancak resmi kaynakların yorum yapmadığı haberlere göre, Türkiye ve Suriye istihbarat yetkilileri son dönemde Irak’ın arabuluculuğunda bazı teknik görüşmeler gerçekleştirdi.

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in de son günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı Bağdat’ta buluşturmaya hazır olduklarını içeren açıklamalarının altında, teknik düzeyde yapılan görüşmelerde elde edilen ilerleme olduğu değerlendiriliyor.

Türkiye ile Suriye arasındaki yeni normalleşme sürecinin, yine istihbarat-dışişleri-hükümet sırasına göre mi gelişeceği, yoksa Erdoğan’ın dediği gibi liderler arasında bir temasla mı başlayacağı, yapılan görüşmelere göre netleşecek.

Asıl arabulucu Rusya

Irak’ın süreçte rol oynamak istemesine karşın, Türkiye-Suriye normalleşme sürecinin asıl arabulucusu olarak Rusya öne çıkıyor.

Moskova, önce istihbarat ve dışişleri yetkililerinin gerçekleştirdiği teknik içerikli görüşmelerin ardından 2022’in son günlerinde ve 2023’ün ilk aylarında Türkiye ve Suriye hükümet yetkililerini bir araya getirmeyi başarmıştı. Ancak süreç Suriye’nin, siyasi sürecin ilerlemesi için Türk askerinin Kuzey Suriye’den çekilmesi koşulu nedeniyle sekteye uğramıştı.

Mevcut sürecin yeniden başlamasında da Rusya’nın girişimleri dikkat çekti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Orta Doğu Özel Temsilcisi Alexander Levrantiev, Haziran ayında Şam’da Esad ile görüşmüştü. Esad görüşme sonrası, “Türkiye ile görüşmelere açığız” demişti.

Moskova’nın girişimleri sonucu, Şam’ın Türkiye ile ön koşulsuz müzakere yapmasının önünün açıldığı yapılan değerlendirmeler arasında. Rusya’nın ABD’de 5 Kasım’da yapılacak Başkanlık Seçimleri öncesi bu süreci başlatmak istediği, Donald Trump’ın olası ikinci başkanlık döneminde Suriye’den asker çekebileceği öngörüsüyle hareket ettiği değerlendiriliyor.

Suriye’de önemli sayıda askeri ve üsleri olan Rusya’nın, Orta Doğu’da ağırlığını artırmak niyetinde olduğu da yapılan yorumlar arasında.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, 12 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Ankara-Şam yakınlaşması konusunda kararlılıklarını ifade etti. Zaharova, “Ankara ve Şam arasındaki normalleşmenin Suriye sorununa kapsamlı bir çözüm sunması ve bölgesel güvenliği güçlendirmesi açısından çok önemli olduğu gerçeğiyle hareket ediyoruz” dedi.

İran nasıl davranacak?

Türkiye-Suriye normalleşme süreci, İran tarafından da yakından izleniyor. Esad’a iç savaşın başladığı 2011’den bu yana önemli askeri ve siyasi destek veren İran da geçen yıl normalleşme sürecinde devreye girmiş ancak Ankara’ya göre olumlu katkıda bulunmak yerine Şam’ın, “Önce Türk askeri çekilsin” çıkışını cesaretlendiren güç olmuştu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın hafta sonu Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile düzenlediği basın toplantısında yaptığı “Burada Rusya ve İran’ın yapıcı rol oynamasını bekliyoruz” açıklaması, Ankara’nın Tahran ve Moskova’dan beklentilerinin olduğunu göstermesi açısından dikkat çekti.

İran’da yeni Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın göreve başlamasının ardından Suriye ve Orta Doğu politikalarının nasıl gelişeceği merak edilen konular arasında. 30 Temmuz’da görevine başlaması öngörülen seçilen Pezeşkiyan, dış politikaya ilişkin ilk mesajlarında bölgesel barış ve istikrar için, aralarında Türkiye ve diğer komşuların da olduğu ülkelerle yakın iş birliği arayışında olacağını söyledi.

Suriye’nin mesajları neler?

Şam’dan son yapılan açıklamanda “Türk askerinin çekilmesi” önkoşuluna doğrudan yer verilmemesi, Ankara’nın da Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi egemenliği ilkesine güçlü vurgu yapması, tarafların yeniden aynı masa etrafında buluşmalarının zemini olarak görülüyor.

Suriye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ile normalleşme sürecine ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, Şam açısından hedefin ikili ilişkilerde “2011 öncesi duruma dönülmesi” olduğunu kaydetti. Şam bu açıklamayla, Türkiye-Suriye normalleşme sürecinin net temellere dayanması, sürecin sonucunda Türk askerinin çekilmesi ve “terörist gruplarla” mücadele edilmesi hedeflerine ulaşılması gerektiğinin altını çizdi.

Bu açıklama, Şam’ın Türk askerinin çekilmesini, ön koşul olmak yerine sürecin sonucunda ulaşılması gereken bir hedefe dönüştürdüğü değerlendirmelerine neden oldu. Şam yönetiminin başlayacak bir süreçte bu hedefleri güvence altına almak için yazılı mutabakat isteyebileceği de kaydediliyor.

Türkiye’den ‘İçişlerine karışmayız’ güvencesi

Esad’ın açıklamalarına doğrudan yanıt veren Erdoğan, Türkiye’nin Suriye’nin içişlerine karışmak gibi bir niyeti olmadığını, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliği ilkesine bağlı olduğunu kaydetti.

Dışişleri Bakanı Fidan da hafta sonu düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’nin Suriye ile normalleşmek istemesinin zayıflık ya da çaresizlik olarak algılanmaması gerektiğini belirtti. Fidan, “Zamanın ruhu bizi barışı aramaya, istikrarı aramaya zorluyor” dedi.

“Cumhurbaşkanımız burada liderlik vizyonunu kullanarak en üst düzeyden bir barış çağrısında bulunmuştur. Bu son derece kıymetli bir çağrıdır, umarım bunun değerini anlarlar” sözleriyle Şam’a mesaj veren Fidan, Suriye’nin güvenliğinin ve toprak bütünlüğünün Türkiye’nin de hedefleri arasında olduğunu anımsattı.

Türkiye açısından Suriye ile müzakerelerde gündeme gelecek konular arasında ikili ilişkilerin yeniden tesis edilmesi, öncelikli iş birliği alanlarının belirlenmesi ve uygulama adımlarının atılması bulunuyor.

Bunlara paralel olarak güvenlik alanında atılacak adımlar, “terörizmle” mücadele, sınırların güvenliği ile Türkiye’nin kurduğu ve yönettiği Suriye Milli Ordusu’nun Suriye güvenlik birimlerine entegrasyonu gibi başlıklar da Ankara’nın gündeminde. Türkiye açısından Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönüşü de bu sürecin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın

Fenerbahçe Başkanı Ali Koç’a “Ülkeyi Terk Et” Çağrısı

Ali Koç’a çağrıda bulunan Nail Keçili, “Ali kardeşim, tavsiyem gene şudur. Bu ülkenin Fenerbahçesine bile fazla geldin….. Görgü bilirsin aileden gelir. Terbiye mektepte de alınabilirdi ancak o okullarda o eğitim sistemi de bitti….” dedi ve ekledi:

“Sen ve senin gibi özel yetişmiş insanlar tüm batı ülkelerinde istedikleri kulübün başkanı hatta sahibi olur veya kurarsın. Bu TFF başkanlığına gene başkan adayı beyin bu cesareti ve onun destekçisi senin gibi atlet komple adamları istemez….. Sen çık git yurtdışından işlerini idare et, spor kulüpleri kur, gençleri yetiştir.”

76 yaşındaki ünlü reklamcı ve iş insanı Nail Keçili, sosyal medya hesabından dikkat çeken bir paylaşımda bulundu. Fenerbahçe Başkanı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Ali Koç’a çağrıda bulunan Nail Keçili, Koç’a, Fenerbahçe başkanlığını bırakıp işlerini yurt dışından idare etmesi gerektiğini söyledi.

Yeniçağ’da yer alan habere göre, Nail Keçili’nin paylaşımı şu şekilde: “İş dünyasındaki insan bilgi, eğitim, kalitesi gittikçe seviye kaybetmekte…Ne Fenerbahçe, ne Galatasaray, ne Beşiktaş eski kalite ve seviyelerini farklı değerleri olan insanlara teslim edildi…… Ali kardeşim, tavsiyem gene şudur. Bu ülkenin Fenerbahçesine bile fazla geldin….. Görgü bilirsin aileden gelir. Terbiye mektepte de alınabilirdi ancak o okullarda o eğitim sistemi de bitti….

Sen ve senin gibi özel yetişmiş insanlar tüm batı ülkelerinde istedikleri kulübün başkanı hatta sahibi olur veya kurarsın. Bu TFF başkanlığına gene başkan adayı beyin bu cesareti ve onun destekçisi senin gibi atlet komple adamları istemez….. Sen çık git yurtdışından işlerini idare et, spor kulüpleri kur, gençleri yetiştir.”

Paylaşın

Suriye’de Faturayı Kim Ödeyecek?

2011 yılından sonra kötüleşen Türkiye – Suriye ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin çabalar devam ederken, konuya ilişkin analizlerde gelmeye devam ediyor. Son olarak Gazeteci Murat Yetkin, konuya ilişkin dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO zirvesinden dönüşte uçakta “Suriye ile barış istiyoruz” sözlerine dikkat çeken Murat Yetkin, “Erdoğan’ın “Barış istiyoruz” sözünün karşılığı var. Öte yandan savaş ve siyaset tarihi gösteriyor ki, ortada bir çatışma söz konusuysa, barış isteyen taraf genel olarak amacına oluşamamış taraftır. Uçaktakilere Suriye’yle barışta iki koşul dediği Erdoğan’ın iki pişmanlığı gibi duruyor: büyüyen sığınmacı ve PKK sorunları. Sadece Kayseri olayları dahi Suriye faslını kapatma zamanı geldiğini gösteriyor” diye yazdı.

Yazısında, Türkiye’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü Suriye politikasının hedeflerine ulaşmadığını kaydeden Yetkin, “Erdoğan-Davutoğlu ekibinin iç savaşın başında Rusya’yı (ve İran’ı) hafife alıp ABD’ye -onların talebi hilafına- güvenmesinin faturasını hep birlikte ödüyoruz” ifadelerini kullandı.

Normalleşmede ilk adım 28 Aralık’ta atıldı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad, Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana dışişleri bakanları düzeyinde ilk kez resmi görüşme için Moskova’da bir araya gelmişti.

Toplantıda ilişkilerin normalleştirilmesinin yanı sıra Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3,7 milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunun da ele alınacağı kaydedilmişti.

Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde konuyla ilgili yer alan açıklamada “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hakkında görüş alışverişinde bulunulması, terörle mücadele, siyasi süreç, sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşleri de dahil olmak üzere insani konuların ele alınması planlanmaktadır” denilmişti.

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecinde Rusya’nın da girişimleriyle ilk somut adım bakanlar düzeyinde 28 Aralık’ta atılmıştı.

Moskova’da 28 Aralık 2022’de Türkiye, Rusya ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katılımıyla yapılan üçlü toplantıda Suriye krizi, mülteci sorunu ve Suriye topraklarında bulunan tüm terör örgütleri ile ortak mücadele çabaları ele alınmıştı.

İlk görüşmede Şam yönetiminin, Türkiye’den, topraklarından çekilmesini ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) “terörist” olarak tanınmasını istediği ancak bu taleplerin Türkiye tarafından geri çevrildiği bildirilmişti.

Nisan başında dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıya İran da katıldı. Türkiye, Suriye, Rusya ve İran savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katıldığı 25 Nisan’da yapılan toplantı, Ankara ile Şam arasında başlatılan normalleşme sürecinde yeni bir adım olmuştu.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye “Suriye topraklarında her şekliyle terör örgütleri ve tüm aşırılıkçı gruplarla mücadele, Suriyeli mültecilerin topraklarına dönmelerine yönelik çabaların yoğunlaştırılması”na vurgu yaptı ve tarafların “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını teyit” ettikleri belirtilmişti.

Suriye ise “Türk birliklerinin Suriye’den çekilmesi” talebini yinelemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Aralık toplantısı öncesinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerine yönelik olası kara operasyonuyla ilgili açıklamada bulunurken, “Biz şu an itibarıyla Suriye, Türkiye, Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz.

Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, ardından savunma bakanlarımız bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı. Böylece bir dizi görüşmeler zincirini başlatmış olacağız” şeklinde konuşmuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Rus medyasına yansıyan haberlerde, Moskova’nın Türkiye tarafından önerilen üçlü diplomasi mekanizması fikrine sıcak baktığı belirtilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kasım ayında Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşebileceğinin sinyalini vermiş ancak Esad, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekmeyi kabul etmediği müddetçe Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, son olarak Washington’da yaptığı basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a Suriye ile normalleşme gündemi kapsamında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme talimatı verdiğini söylemişti.

Washington dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan yol haritasının muhataplarıyla birlikte Fidan’ın oluşturacağını bildirmişti. “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bizim de çıkarımıza olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Suriye’de inşa edilecek hakkaniyetli bir barış, en çok bize fayda sağlayacak” diyen Erdoğan, bu inşa sürecinin en önemli adımı da Suriye ile yeni bir dönem başlatmaktan geçtiğini söylemişti.

Şu ana kadar bu sürecin olumlu istikamette geliştiğini ve yakın zamanda somut adımlar atılmasını beklediklerini ifade eden Erdoğan, ABD ve İran’ın da bu süreci desteklemesi gerektiğine dikkat çekmişti. Bu süreci baltalamak isteyenlere karşı da “hazırlıklı oldukları” mesajını vermişti.

Erdoğan, “Suriye’nin bir ve bütün olarak yeni bir gelecek inşa etmesi için oluşacak iklimden kimsenin rahatsızlık duymaması temel beklentimizdir. Bu süreci terör örgütleri zehirlemek için elinden geleni yapacaklardır. Provokasyonlar tertipleyip oyunlar kuracaklardır. Tüm bunların farkındayız ve hazırlıklıyız” demişti.

Paylaşın

Financial Times’dan Dikkat Çeken “Türkiye Ekonomisi” Analizi

Mehmet Şimşek’in ekonomi politikalarını değerlendiren Financial Times yazarı Gustavo Medeiros, “Şu anda, reformların uzun vadeli yapısal büyümeye yol açıp açmayacağını söylemek için henüz çok erken. Ancak işaretler olumlu ve Ashmore gibi yükselen piyasa yatırımcıları için geri dönmek güzel” dedi ve ekledi:

“Erdoğan’ın yabancı yatırımcıları Türkiye’nin yeniden çekici bir yatırım fırsatı olduğuna ikna etmesi, iyi bir yol olacaktır. AB ile ilişkileri normalleştirmek için adımlar atmak, hukukun üstünlüğünü uygulamak ve kurumları güçlendirmek bu konuda yardımcı olacaktır. Son zamanlarda, Türkiye, Merkez Bankası’na mevduatlarını artıran ve diğer destek kaynaklarını sağlayan Körfez yatırımcıları ile bağlantısını güçlendirdi.”

Birleşik Krallık merkezli uluslararası ekonomi gazetesi Financial Times’da, varlık yönetim şirketi Ashmore Group’un küresel araştırma başkanı Gustavo Medeiros tarafından kaleme alınan Türkiye ekonomisine ilişkin yeni bir analiz yayımlandı.

“Türkiye, yükselen piyasa yatırımcıları için geri döndü. Ankara’dan ekonomik yönetim konusunda belirgin bir sinyal değişimi oldu” denilen analizde, son yıllarda yüksek enflasyon ve kırılgan liraya yol açan düşük faiz ve devlet destekli kredi genişlemesini merkeze alan heterodoks politikalardan geri dönüldüğü ifade edildi. Bu politikalar nedeniyle Türk yerel varlıklarının, yükselen piyasa yatırımcıları için yapısal olarak düşük ağırlıklı bir pozisyon haline geldiği belirtildi.

CNBC-E’nin aktardığı habere göre, yeni politika anlayışı ve reformların “Türkiye’yi yeniden yerel para birimi varlıklarıyla yatırım yapılabilir ülkeler arasına yerleştirdi” yorumu yapıldı.

Bunu sağlayan şartların 2023 seçimlerinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın radikal politika duruşunun değişmesinin yanısıra Merkez bankasını yönetmek için teknokratların ve Mehmet Şimşek’in maliye bakanı olarak getirilmesi, para ve maliye politikasında ihtiyaç duyulan ortodoksluğa dönüşle oluştuğu ifade edildi.

‘Ekonomi politikasında atılan adımların arasında TL’nin Mart – Temmuz 2023 arasında yüzde 38 değer kaybetmesi, Merkez Bankası’nın politika faizini kademeli olarak yüzde 8,5’dan yüzde 50’ye yükseltmesi ve kredi sıkılaşması için uygulanan makro ihtiyati politikalar gösterildi.

Bu politikaların sonucunda enflasyonda gerilemenin görülmeye başlandığına değinildi ve haziran 2024 enflasyonunun aylık bazda yüzde 1,6 olarak açıklandığı ifade edildi. Bunun yıllıklandırıldığı zaman yüzde 21,6’ya eşdeğer olduğu vurgulandı. Medeiros, “Bu da bizim görüşümüze göre yeni normal haline gelebilir. Enflasyonun bu seviyelerde istikrarlı hale gelmesi, Türk reel faiz oranını yüzde 20 civarına getirecektir. Daha istikrarlı fiyatlar, lirayı istikrara kavuşturmak, yerel halkın dolarizasyonunu azaltmak ve yabancı yatırımcılardan gelen girişleri teşvik etmek için önemlidir” yorumunu yaptı.

TL’deki değer kaybının ve yüksek faiz oranlarının, 2023’ün ilk çeyreğinde GSYİH’nin yüzde 5,5’inden bu yıl aynı dönemde yüzde 2,8’e düşen cari açığı şimdiden azalttığı ifade edilirken turizm gelirlerinin de yaz boyunca ek bir destek sağlayacağı vurgulandı.

Getirilen ek kamu vergilerinin geçen yıl enflasyonu yükselttiği ve yeni önlemlerin doğrudan vergilere odaklandığı aktarıldı. Bu vergilerin genellikle dezenflasyonist olduğunu ifade eden Medeiros, “Açığın azaltılması, önümüzdeki yıllarda kamu görevlisi maaşlarının dondurulması gibi bazı zorlu önlemleri de içerecektir” dedi.

“Ortodoks politikalardan geri adım atılacak mı?”

Gustavo Medeiros yeni politika yönetiminin halen bir güven sorunu yaşadığını vurgulayarak, “Geçmişteki birçok başarısız başlangıçtan sonra, Erdoğan’ın bu ortodoks politikalardan geri adım atıp atmayacağı sorusu devam ediyor. Ancak bu sefer, reformlar sağlam temellere dayanıyor gibi görünüyor. Bizim görüşümüze göre, Erdoğan, lira istikrarının artık popülaritesi ile bağlantılı olduğunu anlamış durumda. Önceki heterodoks duruşuna rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan ortodoksluğun GSYİH üzerindeki olumlu etkisine yabancı değil” ifadelerini kullandı.

AK Parti’nin ilk dönemlerine atıfta bulunularak “Erdoğan’ın iktidardaki ilk on yılı, akılcı para ve maliye politikası, yabancı yatırımlarda büyük bir artışı destekledi. Bu dönemde, ekonomi reel olarak yüzde 64 oranında büyüdü ve kişi başına düşen GSYİH yüzde 43 arttı. Bu tarih, ileriye dönük yol hakkında ipuçları sunabilir. 2002-12 büyüme patlaması, 1999 IMF liderliğindeki reformların ardından Türk ekonomisinde yapılan yapısal değişikliklerden sonra gerçekleşti. Reformlar başlangıçta başarılı oldu ve iyi bir ticaret fırsatı sundu.

Ancak dotcom balonu sırasında yükselen piyasalardan sermaye çıkışları, yerel siyasi istikrarsızlık ile birleşince, reformların tam olarak uygulanacağına olan güveni azalttı. Gerçek dönüm noktası, Türkiye’nin IMF programının genişlemesi yatırımcı güvenini artırdıktan sonra, 2001 sonunda gerçekleşti. Bu, dotcom balonunun söndüğü döneme denk geldi ve sermayeyi ABD’den uzaklaştırarak Türkiye de dahil olmak üzere yükselen piyasalara yönlendirdi.” yorumu yapıldı.

Yazar Türkiye’nin makroekonomik sorunlarının 1999 dönemine göre daha az şok yarattığını ifade etti. Bütçe açığının o dönem bütçe açığının GSYİH’nın yüzde 12’sine ulaştığı ve para birimi değer kaybının, büyük miktarda kısa vadeli dolar borcuyla birlikte ilerlediği vurgulandı. Bugün ise bütçe açığının daha yönetilebilir olduğu ve kamu borcunun çoğunun da lira cinsinden olduğu vurgulandı.

Yazar, “Şu anda, reformların uzun vadeli yapısal büyümeye yol açıp açmayacağını söylemek için henüz çok erken. Ancak işaretler olumlu ve Ashmore gibi yükselen piyasa yatırımcıları için geri dönmek güzel” yorumunu yaparken “Erdoğan’ın yabancı yatırımcıları Türkiye’nin yeniden çekici bir yatırım fırsatı olduğuna ikna etmesi, iyi bir yol olacaktır. AB ile ilişkileri normalleştirmek için adımlar atmak, hukukun üstünlüğünü uygulamak ve kurumları güçlendirmek bu konuda yardımcı olacaktır. Son zamanlarda, Türkiye, Merkez Bankası’na mevduatlarını artıran ve diğer destek kaynaklarını sağlayan Körfez yatırımcıları ile bağlantısını güçlendirdi” tespitlerinde bulundu.

Paylaşın

Türkiye “İş Cinayetleri”nde Avrupa Birincisi

Avrupa Birliği’nin (AB) resmi istatistik kurumu Eurostat ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verileri, en fazla iş cinayetlerinin (iş kazası) yaşandığı ülkenin Türkiye olduğuna işaret etti.

Dr. Akkuş İlgezdi, “Dünyada iş sağlığı ve güvenliği açısından yeni önlemler alınmaya devam edilirken Türkiye’de iş kazalarının artarak devam etmesi bu konunun gündemden düşmemesine neden oluyor. 2018 yılında AB ülkeleri arasında en fazla ölümcül kazanın yaşandığı ülke 615 ile Fransa oldu. 2018 yılında ülkemizdeki iş cinayetlerinde hayatını kaybeden kişi sayısı ise bin 541” ifadelerini kullandı.

Raporda yıllara göre yaşanan iş cinayetleri sayısı şöyle: 2013 yılında en az bin 235 işçi, 2014 yılında en az bin 886 işçi, 2015 yılında en az bin 730 işçi, 2016 yılında en az bin 970 işçi, 2017 yılında en az 2 bin 6 işçi, 2018 yılında en az bin 923 işçi, 2019 yılında en az bin 736 işçi, 2020 yılında en az 2 bin 427 işçi, 2021 yılında en az 2 bin 170 işçi, 2022 yılında en az bin 843 işçi, 2023 yılında en az bin 932 işçi ve 2024 yılının ilk 3 ayında en az 425 işçi yaşamını yitirdi.

CHP’nin yayımladığı işçi ölümlerinin detaylı verilerini içeren bir rapora göre 2013-2024 yılları arasında toplam 21 bin 281 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

DW Türkçe’de yer alan habere göre; “10 yıl 3 ayın katliamı” başlığını taşıyan raporu CHP İstanbul milletvekili Dr. Gamze Akkuş İlgezdi hazırladı. İlgezdi, “2013’ten 2024 yılının ilk üç ayı arasında gerçekleşen iş cinayetleriyle ilgili hazırladığımız raporda, ülkemizde insan canının kıymeti olmadığı bir kez daha gözler önüne seriliyor. 2013 yılında bin 235 iş cinayeti tespit edilirken 10 yıl sonra bu sayı yüzde 56 artarak bin 932’ye çıktı” bilgisini verdi. İlgezdi, kayıt dışı çalışırken hayatını kaybeden işçilerin, “üstü örtülen iş cinayetlerinin” raporda yer almadığına işaret etti.

Yıllar açısından bakıldığı iş cinayetlerindeki en yüksek sayının 2020 yılında kaydedildiğini belirten İlgezdi, “2020 yılında iş cinayetlerinde 2 bin 427 işçi hayatını kaybetti. Türkiye tarihinde görülmemiş bir işçi kırımı yaşandı” şeklinde konuştu.

CHP’nin raporuna göre en fazla iş cinayetinin yaşandığı kent ise İstanbul. İlgezdi, 2013 ile 2024 yılının ilk üç ayı arasında kaydedilen iş cinayetlerinde, Soma faciasının yaşandığı 2014 yılı dışında İstanbul’un açık ara olarak her yıl birinci sırada yer aldığına dikkat çekti.

Rapordaki çarpıcı verilerden biri de Türkiye’nin Avrupa birincisi olması.  Avrupa Birliği’nin (AB) resmi istatistik kurumu Eurostat ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre en fazla iş cinayetlerinin yaşandığı ülkenin Türkiye olduğuna işaret eden Dr. Akkuş İlgezdi, “Dünyada iş sağlığı ve güvenliği açısından yeni önlemler alınmaya devam edilirken Türkiye’de iş kazalarının artarak devam etmesi bu konunun gündemden düşmemesine neden oluyor. 2018 yılında AB ülkeleri arasında en fazla ölümcül kazanın yaşandığı ülke 615 ile Fransa oldu. 2018 yılında ülkemizdeki iş cinayetlerinde hayatını kaybeden kişi sayısı ise bin 541” ifadelerini kullandı.

Raporda yıllara göre yaşanan iş cinayetleri sayısı şöyle: 2013 yılında en az bin 235 işçi, 2014 yılında en az bin 886 işçi, 2015 yılında en az bin 730 işçi, 2016 yılında en az bin 970 işçi, 2017 yılında en az 2 bin 6 işçi, 2018 yılında en az bin 923 işçi, 2019 yılında en az bin 736 işçi, 2020 yılında en az 2 bin 427 işçi, 2021 yılında en az 2 bin 170 işçi, 2022 yılında en az bin 843 işçi, 2023 yılında en az bin 932 işçi ve 2024 yılının ilk 3 ayında en az 425 işçi yaşamını yitirdi.

İş kazası değil, iş cinayeti

İlgezdi, raporda iş kazaları yerine iş cinayetleri ifadesinin kullanılmasına ilişkin değerlendirmesinde “Kaza ya da kader değil, yaşananların hepsi katliam. İş sağlığı kavramının değişmesi ve güncellenmesi gerekmekte. İş sağlığı kavramı işçinin değil, işin sağlığını yani işletmenin verimliliğini, kârlılığını hedefleyen bir anlayışı ifade etmektedir. Oysa işçilerin sağlığı her türlü ekonomik çıkardan, büyümeden önce gelmelidir. Önceliğimiz emekçinin sağlığı ve güvenliği olmalıdır. İş kazalarının önlenebilir olduğu da bir gerçektir” ifadelerini kullandı.

İlgezdi, işçi ölümlerinden AKP hükümetini sorumlu tuttu. AKP iktidarı döneminde “Büyük Türkiye,” “Yeni Türkiye,” “Yerli ve Milli Ekonomi” gibi birçok söylemle “neoliberal işçi karşıtı” politikaların hayata geçirildiğini ifade eden İlgezdi, “Patronların yüzü gülerken ücretler eridi, sendikal hareket ve genel anlamda emek hareketi zayıflatıldı, grevler yasaklandı, kentler rant alanı haline getirildi, doğa talan edildi ve binlerce işçi işyerlerinden eve geri dönemedi. AKP iktidarının ‘Yeni Türkiye’sinde’ iş cinayetleri rekor seviyelere ulaştı” şeklinde konuştu.

Paylaşın

Zafer Partisi Lideri Özdağ’dan “Bahçeli, Erdoğan’ı Tehdit Etti” İddiası

Zafer Partisi Lideri Ümit Özdağ, MHP’nin AK Parti üzerinde ciddi bir vesayeti olduğunu öne sürerek, “Bahçeli Erdoğan’ı tehdit etti, bir dosyayı elinde tutarak” dedi ve ekledi:

“Eski bir AKP’li bakan AKP’nin bütün karanlık diye nitelendirilen ilişkileriyle ilgili bir dosyayı Sayın Bahçeli’ye takdim etmiş. Bu çok açık bir mesajdı AKP’ye. Şimdi parlamenter demokrasiye dönünce bu ilişkiden de kurtulacak AKP. Özellikle Sinan Ateş cinayetinin mahkemeye intikal etmesinden sonra farklı bir süreç başladı.”

T24’ten Cansu Çamlıbel‘in sorularını yanıtlayan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, AK Parti ile MHP arasındaki ilişkiye dair değerlendirmelerde bulundu.

“MHP’nin şu anda AKP üzerinde ciddi bir vesayeti var” diyen Özdağ, “Bu hissiyat değil, somut gerçek. Bahçeli Erdoğan’ı tehdit etti, bir dosyayı elinde tutarak” ifadelerini kullandı. Özdağ, ‘dosya’ iddiasına ilişkin, “Benim bildiğim, eski bir AKP’li bakan AKP’nin bütün karanlık diye nitelendirilen ilişkileriyle ilgili bir dosyayı Sayın Bahçeli’ye takdim etmiş” ifadelerini kullandı.

Bahçeli’nin partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda gündem olan fotoğrafı ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Özdağ “Evet o fotoğraf o dosyayla çekilmiş. Ya da sembolik olarak o ima edilerek çekilmiş. Ama bu çok açık bir mesajdı AKP’ye” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın CHP’ye iadeiziyareti öncesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin paylaşımı tartışma yaratmıştı. Bahçeli, partisinin 11 Haziran’daki TBMM Grup Toplantısı’nda taktığı yüzük dikkat çekmişti. Yüzükte “Allah bana yeter” ifadeleri yer almıştı. Ayrıca paylaşılan fotoğrafta bir dosya da yer almıştı.

Paylaşın