Madara Atlısı: Avrupa’da Türünün Tek Örneği

“Madara Süvarisi” ya da “Madara Binicisi” olarak da bilinen Madara Atlısı, Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, Şumen yakınlarındaki Madara köyü civarında bulunan tarihi bir kaya kabartmasıdır. 

Haber Merkezi / Madara Atlısı, 100 metre yüksekliğindeki bir kayalığın yaklaşık 23 metre yukarısına oyulmuştur. Kabartma, bir atlı figürünü tasvir eder; atlı, mızrağıyla bir aslanı vururken, önünde uçan bir kartal ve peşinden koşan bir köpek de sahnede yer alır. Bu kompozisyon, genellikle zafer ve güç sembolü olarak yorumlanır.

Yüzyılın başlarında, Birinci Bulgar Devleti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra yapıldığı tahmin edilen Madara Atlısı, Bulgar tarihinin ve kültürünün önemli bir simgesidir.

Birçok tarihçi, kabartmanın Han Tervel’i temsil ettiğini ve 705 yılında Bizans İmparatoru II. Justinianus’a yardım ederek kazanılan zaferi kutladığını öne sürer. Anıtın etrafındaki Yunanca yazıtlar da bu döneme dair bilgiler sunar ve Bulgar hanları Tervel, Krum ve Omurtag’dan bahseder.

Madara Atlısı, Avrupa’da Erken Orta Çağ’dan kalma tek kaya kabartması olmasıyla eşsizdir ve bu özelliğiyle 1979 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Bulgaristan’ın milli sembollerinden biri olarak kabul edilir ve ülkenin kültürel kimliğinde önemli bir yer tutar.

Paylaşın

Alzheimer, Basit Bir Testle Erken Teşhis Edilebilir

Bilim insanları, Alzheimer hastalığı riski altında olanları, semptomlar ortaya çıkmadan yıllar önce tespit etmek için evde uygulanabilen bir test geliştirdiler.

Haber Merkezi / ABD’deki Massachusetts General Hospital tarafından yapılan yeni bir araştırmada, farklı kokuları tanımlama ve hatırlama özelliğinin bilişsel gerileme için bir uyarı işareti olabileceği keşfedildi.

Bilim insanları, araştırma kapsamında, AROMHA adlı evde uygulanabilen bir koku testi geliştirdiler.

Bu test, katılımcıların kokuları ayırt etme, tanıma ve hatırlama özelliklerini değerlendiriyor. Bulgular, bilişsel bozukluğu olan yetişkinlerin bu testte daha düşük skorlar aldığını ve bu yöntemin Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların erken belirtisi olabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, kokuyu işlemekten sorumlu beyin bölgelerinin Alzheimer hastalığından ilk etkilenenler arasında olması nedeniyle kokuya odaklanmayı seçtiler.

Araştırma, bu beyin bölgelerinin Alzheimer hastalığına işaret eden değişiklikleri, hafıza sorunlarının başlamasından 15 ila 20 yıl önce başlayarak, semptomlar ortaya çıkmadan çok önce gösterebileceğini vurgulamakta.

Öte yandan test, Alzheimer dışında diğer demans türleri veya koku kaybına yol açabilecek farklı durumlar (örneğin, sinüzit veya Parkinson) arasında ayrım yapmada tek başına yeterli değil. Bu yüzden tanı için ek testlerle desteklenmesi gerekiyor.

Test nasıl uygulanıyor?

Katılımcıya bir dizi koku örneği (örneğin, nane, tarçın, limon gibi) sunulur. Katılımcıdan bu kokuları koklaması, tanımlaması ve bazen bir süre sonra hatırlaması istenir. Performans, yaşa ve cinsiyete göre standart bir skalaya göre değerlendirilir.

Paylaşın

CHP’den “Ekrem İmamoğlu Ve Erken Seçim” İçin İmza Kampanyası

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun serbest bırakılması ve erken seçim düzenlenmesi talebiyle imza kampanyası başlattı.

İmamoğlu’nun memleketi olan Trabzon’un Akçaabat İlçesi, Cevizli Köyü’nde tutuklu İBB Başkanı’nın babası Hasan İmamoğlu, oğulları Mehmet Selim ve Semih ile bayram namazı kılan Özel’in başlattığı kampanya kapsamındaki ilk imzayı 93 yaşındaki Rükiye Köroğlu attı. Ardından da CHP lideri Özel imza verdi.

Kılınan bayram namazının ardından gazetecilere açıklamada bulunan Özel, şu ifadeleri kullandı: “Tüm Türkiye’nin birleştiği, kucaklaştığı, küslüklerin unutulduğu bu bayram ülkemize büyük bir ayrılık yaşandırılıyor.

19 Mart günü başlayan bir süreçle, bu toprakların, bu memleketin oğlu Ekrem İmamoğlu, Türkiye’nin bir sonraki Cumhurbaşkanı olacağına inandığımız, 15,5 milyon kişinin oy kullanarak adaylaştırdığı Ekrem İmamoğlu, kendisini sevenlerden, babasından, evlatlarından, eşinden, dostundan, köylülerinden uzak tutuluyor.

Biz de bugün onun gelemediği köyüne hep beraber geldik, namazımızı kıldık, onun hemşerileriyle bayramlaştık ve buradan bir büyük kampanyayı başlatmaya geldik.

Caminin dışına çıktığımda Rukiye Teyzem geldi, 96 yaşında. Rukiye Köroğlu. Dün akşam hiç uyumadım, sabahı bekledim. Seni görmeye, Ekrem oğlum için ilk imzayı ben vermeye geldim dedi. Bu anlamlı, bu önemli imzayı buradan ilk kez Rukiye anneden alacağız. Sonra kendi köylülerinden, Akçaabatlılardan, Trabzonlulardan, dalga dalga bütün Türkiye’ye bu imza kampanyası yayılacak.

Ekrem Başkan’ın özgürlüğü için, Türkiye’nin güzel yarınlara, aydınlık yarınlara, yoksulluğun ortadan kalkacağı, işsizliğin ortadan kalkacağı yarınlara herkesin kavuşması için adayımızı talep ettiğimiz ve önümüze sandığın gelmesini istediğimiz imza kampanyasını başlatıyoruz.”

Özgür Özel daha sonra Trabzon Meydanı’na geldi. Burada kitleye konuşan Özel’in hedefinde Erdoğan vardı. Özel, “Ekrem İmamoğlu’nun suçu Tayyip Erdoğan’ın rakibi olmaktır” dedi. “Hepimiz biliyoruz ki Ekrem İmamoğlu’nun içeriye atılmasının sebebi geçmişte Tayyip Bey’i yenmiş olması, gelecekte de onu yenecek güçte, dirayette, kararlılıkta bir aday olmasıdır.” diye konuştu.

Özel şunları söyledi: “Bakanlarının yatak odalarından ayakkabı kutularıyla paralar çıkanlar, kendi çocuğu ile sıfırlamaları konuşanlar, bir yüzükle siyasete girip bugün yedi sülalesini zenginleştirenler Ekrem İmamoğlu’na tutup da hırsız, yolsuz diyemez.

Eğer bir belediyede kent rantını, kişisel ranta çevirmek nedir diye merak eden varsa bunu en başta AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığını 25 yıl yapan ve Bülent Arınç’ın deyimiyle ‘Ankara’yı parsel parsel satan’ Melih Gökçek’e sonra İstanbul’u yıllarca yönettirdiklerine soracaklar.

‘Bu kente biz ihanet ettik’ diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın Beylikdüzü’nü dört katlık imarla yemyeşil tutan Ekrem İmamoğlu’na söyleyecek tek bir sözü yoktur. Bu bayram Ankara’daki bütün bayramlaşmalardan çekildik. Bu bayram evlatlarımız hapisteyken, Ekrem İmamoğlu için ‘Her şey çok güzel olacak’ diyen Berkay’ımız hapisteyken, binlerce öğrenci hapisteyken, gözaltındayken, mahkeme koridorlarındayken bu bayram bize bayram olarak değil hüzün olarak gelmiştir.”

Özel’e burada Erdoğan’ın affettiği 10 hükümlü arasında Hizbullahçıların olması da soruldu. “Erdoğan’ın iki Hizbullah hükümlüsünün kalan cezalarını affetmesini nasıl değerlendirdiği” sorusuna Özel, şu yanıtı verdi:

“Cumhurbaşkanının sağlık gerekçeleri ile af yetkisini kullanması Anayasa’da tanımlanan bir hak. Biz bugün Cumhurbaşkanı son günlerde yaşananları, gözü yaşlı anneleri, 16 yaşında çocukları, onları evde bekleyen küçük kardeşlerinin gözyaşlarını görür, babaların bugün bayram sofrasında evladının yerinin boş kalmasına gönüllerinin razı olmadığını görür, hiç olmazsa tutukluluklara itirazlar var bu konuda bir kendi niyetini ifade etse, dese ki ‘gençler bayramda evlerinde olsalar iyi olur’ dese onun talimatıyla iş görenler gereğini yapar diye düşünüyorduk.

Ama maalesef o günahsız, elinde kir, kan olmayan tertemiz evlatları aileleri buluşturacağına; Hizbullahçı terör örgütünün, domuz bağcıların, elinde kan olanların, kir olanların affedilmesini tercih etti bu bayram gününde. Erdoğan’a şu kadarını söylüyoruz; zulüm ile abad olunmaz. Bu kadar zulmün sonu felakettir. Bu ülkeyi bir felakete sürükleme, bu ülkenin gencecik evlatlarına zulmetmeyi bırak. İstediğin kadar kötülük yap bu iyiliğe, annelerin gözyaşlarına, küçük kardeşlerin, ninelerin dualarına yenileceksiniz, yenileceksiniz, yenileceksiniz.”

Haftada iki miting

CHP Lideri Özgür Özel, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada ise bundan sonra her hafta sonu farklı bir ilde, her çarşamba da İstanbul’un bir ilçesinde miting düzenleyeceklerini duyurdu.

“Ben milletim, milli iradeyim! Adayımı bırak, sandığı getir! Adayımı yanımda, sandığı önümde istiyorum!” ifadelerini kullanan Özel, “Bundan sonra her hafta sonu farklı bir ilimizde, her çarşamba İstanbul’un bir ilçesinde gece mitinginde meydanlarda olacağız! Miletin önünde hiçbir güç duramayacak!” dedi.

Paylaşın

Aşırı Tuz Tüketimi Yüzde Şişkinliğe Neden Olabilir Mi?

Yüksek sodyumlu bir beslenme sadece kan basıncını yükseltmekle kalmaz, aynı zamanda cilt sağlığını da etkiler. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, aşırı tuz tüketimi ciltte ve yüzde şişkinliğe neden olabilir.

Haber Merkezi / Aşırı tuz tüketimi, vücudun sodyum seviyesini dengelemek için daha fazla su tutmasına neden olur ve bu da özellikle göz, yüz, eller veya ayaklarda şişkinliğe yol açar. Tuz tüketimi ile cilt şişkinliği arasındaki bağlantı çeşitli şekillerde ortaya çıkar.

Yetişkinler günlük ortalama 4.310 mg sodyum tüketir; bu, Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği 2.000 mg sınırının iki katından fazladır.

Çok fazla tuz tüketmek susuzluğa yol açabilir, bu da vücudun su tutmasına ve gözle görülür şişkinliğe neden olabilir. Yüksek sodyum alımı ayrıca iltihaplanmayı tetikleyerek özellikle göz altı gibi hassas bölgelerde sıvı birikmesine yol açabilir.

Cilt şişkinliğinin diğer nedenleri nelerdir?

Cilt şişkinliği veya yüz şişkinliği başka faktörlerden de kaynaklanabilir.

Susuzluk (Dehidrasyon): Yeterince su tüketilmediğinde, vücut su kaybını önlemek için mevcut suyu tutabilir, bu da şişkinliğe yol açabilir.

Hormonal değişiklikler: Adet dönemi, hamilelik veya hormon tedavileri gibi durumlar su tutulmasını artırabilir, özellikle yüzde ve ellerde şişkinlik görülebilir.

Alkol tüketimi: Alkol, vücudun su dengesini bozarak dehidrasyona ve ardından ödem oluşumuna neden olabilir.

Alerjiler: Polen, toz, gıda alerjileri veya cilt ürünlerine tepki gibi alerjik durumlar, yüzde ve diğer bölgelerde şişkinliğe yol açabilir.

Uyku eksikliği: Yetersiz uyku, lenfatik sistemin düzgün çalışmasını engelleyerek sıvı birikimine ve şişkinliğe neden olabilir.

Böbrek sorunları: Böbrekler sıvı dengesini düzenleyemediğinde ödem oluşabilir.

Kalp yetmezliği: Dolaşım sorunları sıvı birikimine yol açabilir.

Tiroid hastalıkları: Hipotiroidizm gibi durumlar ciltte şişkinlik yaratabilir.

İlaçlar: Kortikosteroidler, doğum kontrol hapları veya bazı tansiyon ilaçları gibi yan etkisi su tutulumu olan ilaçlar şişkinliğe neden olabilir.

Yüksek karbonhidrat tüketimi: Fazla karbonhidrat, glikojen depolanırken su tutulmasına yol açabilir.

Enfeksiyon veya yaralanma: Ciltte lokal bir enfeksiyon, böcek ısırığı veya travma, o bölgede şişkinliğe sebep olabilir.

Lenfatik sistem sorunları: Lenf dolaşımının bozulması (örneğin lenfödem) sıvı birikimini artırabilir.

Cilt şişkinliği nasıl tedavi edilir?

Cilt şişkinliği (ödem) tedavisi, altında yatan nedene bağlı olarak değişir. Eğer ciddi bir sağlık sorunundan kaynaklanmıyorsa, evde uygulanabilecek bazı yöntemler ve yaşam tarzı değişiklikleri genellikle yardımcı olabilir.

Evde uygulanabilecek yöntemler:

Su içmek: Dehidrasyonu önlemek ve vücudun fazla sodyumu atmasına yardımcı olmak için bol su tüketilmeli.

Tuz alımını azaltmak: İşlenmiş gıdalar, fast food ve aşırı tuzlu yiyeceklerden kaçınılmalı.

Soğuk kompres: Yüzdeki şişkinliği azaltmak için soğuk bir bez veya buz paketi (bir havluya sarılı) uygulanmalı. Bu, kan dolaşımını düzenler ve sıvı birikimini azaltabilir.

Ayakları veya elleri yükseltmek: Şişkinlik bacaklarda veya ellerdeyse, bu bölgeleri kalp seviyesinden yukarı kaldırmak yerçekimiyle sıvı drenajını kolaylaştırır.

Hafif egzersiz: Yürüyüş, yoga veya esneme gibi aktiviteler dolaşımı artırarak sıvı birikimini azaltabilir.

Masaj: Hafif bir masaj, lenfatik drenajı teşvik ederek şişkinliği hafifletebilir.

Beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri:

Potasyum zengini gıdalar: Muz, avokado, ıspanak gibi potasyum açısından zengin besinler sodyum dengesini düzenler ve su tutulmasını azaltır.

Alkol ve kafeini sınırlamak: Bunlar dehidrasyona neden olarak şişkinliği artırabilir.

Yeterli uyku: Düzenli ve kaliteli uyku, vücudun sıvı dengesini korumasına yardımcı olur.

Sıkı kıyafetlerden kaçınmak: Dolaşımı kısıtlayan kıyafetler şişkinliği kötüleştirebilir.

Tıbbi tedavi (gerektiğinde):

Eğer şişkinlik altta yatan bir sağlık sorunundan kaynaklanıyorsa, doktorun önerdiği tedaviler devreye girer:

Diüretikler: Böbreklerin fazla sıvıyı atmasını sağlayan ilaçlar (sadece reçeteyle).

Alerji tedavisi: Antihistaminikler veya alerjiye yönelik ilaçlar, alerjik şişkinliklerde kullanılabilir.

Hormon tedavisi: Hormonal dengesizlikler için doktor kontrolünde düzenleme yapılabilir.

Temel hastalığın tedavisi: Böbrek, kalp veya tiroid sorunları gibi durumlar için spesifik tedaviler gerekebilir.

Paylaşın

Antik Mısır’da Ma’at Kimdi (Neydi)?

Antik Mısır’da Ma’at, hem bir tanrıça hem de bir kavram olarak önemli bir yere sahipti. Ma’at, düzen, denge, adalet, doğruluk ve evrensel uyumu temsil eden soyut bir ilkeydi; aynı zamanda bu değerleri kişileştiren bir tanrıçaydı.

Haber Merkezi / Kısaca Ma’at, Antik Mısır’da hem bir tanrıça hem de düzeni sağlayan ilahi bir kavramdı.

Ma’at, firavunların görev tanımının özünü oluşturuyordu. Firavunlar, sadece politik liderler değil, aynı zamanda Mısır’ın kozmik ve toplumsal düzenini garanti altına alan kutsal figürlerdi. Ma’at’ı sürdürmek, firavunların hem bu dünyada hem de öteki dünyada başarılı olmalarının anahtarıydı.

Ma’at, Antik Mısır kozmolojisinde evrenin temel işleyişini sağlayan ilahi düzeni ifade ederdi. Mısırlılar, dünyanın kaos (isfet) karşısında ayakta kalabilmesi için Ma’at’ın varlığına inanırlardı. Bu kavram, toplumsal hayatta adaletin sağlanmasından doğanın döngüsel düzenine kadar her şeyi kapsardı.

Tanrıça Ma’at, genellikle genç bir kadın olarak tasvir edilirdi ve başının üzerinde bir devekuşu tüyü taşırdı. Bu tüy, Ma’at’ın sembolüydü ve doğruluk ile adaleti temsil ederdi. Ayrıca kanatları olan bir figür olarak da betimlenebilirdi, bu da onun evrensel kapsayıcılığını vurgulardı. Ma’at, diğer tanrılarla doğrudan bir aile bağı içinde değilmiş gibi görünse de, güneş tanrısı Ra’nın kızı olarak kabul edilirdi ve onunla yakın bir ilişki içindeydi.

Ma’at, ölümden sonraki yaşamda da kritik bir rol oynardı. Antik Mısır inancına göre, ölen kişinin kalbi, “Kalbin Tartılması” adı verilen bir törende Ma’at’ın tüyüne karşı tartılırdı. Bu törende, yeraltı dünyasının tanrısı Anubis tartıyı denetler, yazıcı tanrı Thoth ise sonucu kayda geçirirdi. Eğer kalp, Ma’at’ın tüyünden hafifse (yani kişi hayatını adalet ve doğrulukla yaşamışsa), ruh Osiris’in huzurunda sonsuz yaşama kabul edilirdi. Aksi halde, kalp günahlarla ağırlaşmışsa, canavar Ammit tarafından yutulurdu.

Ma’at, sadece bir tanrıça ya da ilke değil, Mısır medeniyetinin temel felsefesiydi. Hukuk sisteminden günlük ahlaki davranışlara kadar her alanda etkiliydi. Rahipler ve yöneticiler, Ma’at’a uygun hareket etmeye çalışır; tapınaklarda ona dualar sunulurdu. Ancak Ma’at’a adanmış büyük tapınaklar yerine, onun adı genellikle diğer tanrıların tapınaklarında anılırdı, çünkü o her yerde var olan bir ilkeydi.

Firavunların Ma’at ile İlişkisi

Antik Mısır’da Ma’at ile firavunların görevi arasında derin bir bağ vardı. Ma’at, düzen, adalet, doğruluk ve evrensel uyumu temsil eden ilahi bir ilke ve tanrıça olarak, Mısır kozmolojisinin temel taşıydı. Firavunlar ise bu ilahi düzeni yeryüzünde somutlaştıran ve sürdüren kişiler olarak görülürdü. Firavunların en önemli görevi, Ma’at’ı korumak ve kaosun (isfet) hakimiyetini engellemekti.

Firavunlar, tanrılar ile insanlar arasında bir köprü olarak kabul edilirdi. Özellikle güneş tanrısı Ra’nın oğlu ya da temsilcisi olarak görülen firavun, Ma’at’ın yeryüzündeki uygulayıcısıydı. Tahta çıktıklarında, Ma’at’ı sürdürme sorumluluğunu üstlendiklerine dair bir tür ilahi sözleşme yapmış sayılırlardı.

Ma’at, toplumsal düzenin ve adaletin simgesiydi. Firavunlar, yasaları uygulamak, halkı korumak ve adil bir yönetim sağlamakla yükümlüydü. Bu, vergi toplama, suçluları cezalandırma ve zayıfları koruma gibi pratik görevleri içerirdi. Ma’at’a uygun hareket etmek, firavunun meşruiyetinin temel dayanağıydı.

Mısır inancında kaos (isfet), evrenin düzenini tehdit eden bir güçtü. Firavunlar, iç isyanları bastırmak, dış düşmanlara karşı ülkeyi savunmak ve doğal afetlerle mücadele etmek gibi eylemlerle Ma’at’ı korurdu. Örneğin, bir savaş zaferi ya da Nil’in düzenli taşması, firavunun Ma’at’ı başarıyla sürdürdüğünün kanıtı olarak görülürdü.

Firavunlar, Ma’at’ı tapınaklarda ve dini törenlerde onurlandırırdı. Özellikle “Ma’at’ın Sunumu” adlı bir ritüelde, firavun sembolik olarak Ma’at’ın heykelciğini tanrılara sunar, böylece ilahi düzeni koruma taahhüdünü yenilerdi. Bu, hem dini hem de siyasi bir mesaj taşırdı.

Ma’at’ın Firavunluk Üzerindeki Etkisi

Bir firavunun başarılı sayılması, Ma’at’a ne kadar bağlı olduğuna bağlıydı. Eğer ülkede huzursuzluk, kıtlık ya da yenilgi yaşanırsa, bu, firavunun Ma’at’tan saptığının işareti olarak yorumlanabilirdi.

Firavunlar, Ma’at’ı koruduklarını göstermek için anıtlar, yazıtlar ve sanat eserleri kullanırlardı. Örneğin, tapınak duvarlarında düşmanları yenerken tasvir edilmeleri, kaosa karşı Ma’at’ı savunduklarını vurgulamak içindi.

Firavunlar da diğer insanlar gibi ölümden sonra Ma’at’ın tüyüne karşı kalplerinin tartılmasını beklerdi. Ancak onların konumu, bu yargılamada hem bir ayrıcalık hem de daha büyük bir sorumluluk getirirdi.

Paylaşın

Türk Kahvesinin Fiyatı 8 Yılda 16,5 Kat Arttı

2018’de ortalama 2,73 lira olan 100 gram Türk kahvesinin fiyatı 2025 yılında ortalama 45 liraya yükseldi. Başka bir ifadeyle 8 yılda Türk kahvesinin fiyatı ortalama 16,5 kat arttı.

Bayramda tatlının yanında kahve olmazsa olmaz ikramlardandır. Son yıllarda gerek küresel iklim değişiklikleri gerek de yurt içinde enflasyonla kahve fiyatlarında artış görülüyor. Ramazan Bayramı dönemlerinde 2018’den bu yana Türk kahvesinin fiyatlarındaki değişim de dikkat çeken bir yükseliş gösteriyor.

Bayramlarda tatlı ve kahve tüketimi artıyor. En önemli ikramlardan olan kahve tatlıyı reddeden olsa da misafirlere mutlaka sunuluyor.

Özellikle pandemi döneminde hem tedarik hem de iklim değişiminin etkileriyle önemli yükselişlerin görüldüğü küresel kahve fiyatlarının 2018’den bu yana seyrine bakıldığında yılbaşında 110 dolar seviyesinde olan vadeli Arabica kahvenin güncel fiyatı 379,60 dolar olarak görülüyor.

Dünyada pandeminin başladığı Şubat 2020’nin başından bu yana yükseliş yaklaşık yüzde 209 oranında oluyor. 2025 yılı yılbaşından bu yana kahve fiyatları son haftalarda gerilese de yüzde 19 oranında yükseldi.

Türkiye’de 2018’den bu yana yükselen enflasyon, 2021 sonrası hızlanırken, küresel kahve fiyatlarının yükselişi de eklenince dikkat çeken bir artış yaşandı.

2018 yılı Ramazan Bayramı için kahve alan bir tüketici; zincir marketlerde çok satılan markalardan birinin 100 gramlık bir paketini yaklaşık 2,73 TL’ye alırken, 2025 yılında ikram etmek için aynı kahveyi yüzde 1551 oranında artışla 45 TL’ye alıyor.

8 yılda asgari ücret yüzde 1279 oranında artarken, bayramda sadece kahve ikram etmek isteyen bir asgari ücretli 8 yıl önce 588 paket kahve alabilirken, 2025’te 491 paket kahve alabiliyor.

40 yıl hatırı olan kahve, Türk mutfağı için vazgeçilmez bir lezzet ve bayramların önemli ikramı olarak yerini koruyor.

(Kaynak: Karar)

Paylaşın

Doğum Sonrası Hipertansiyon Nedir? Nedenleri Belirtileri Ve Tedavisi

Yeni anne olanlar, doğum sonrası sadece uykusuz gecelerle değil aynı zamanda hipertansiyon da dahil olmak üzere bir dizi farklı sorunla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Haber Merkezi / Doğum sonrası hipertansiyon, bir kadının doğumdan sonraki dönemde (genellikle doğumdan sonraki ilk 6 hafta içinde) kan basıncının yüksek olması durumudur. Tıbbi olarak, kan basıncı 140/90 mmHg veya üzerinde ölçüldüğünde hipertansiyon tanısı konur.

Bu durum, hamilelik sırasında hipertansiyonu olan kadınlarda (örneğin, preeklampsi veya gestasyonel hipertansiyon) devam edebilir ya da tamamen yeni bir durum olarak ortaya çıkabilir.

Doğum sonrası dönemdeki hormonal değişiklikler, stres, sıvı dengesizlikleri ve diğer faktörler bu durumu tetikleyebilir.

Türleri ve nedenleri:

Gebelikle ilişkili hipertansiyonun devamı:

Preeklampsi: Doğum sonrası devam ederse, genellikle ilk 48 saat içinde belirgin olur, ancak haftalarca sürebilir.

Gestasyonel hipertansiyon: Gebelikte başlayan yüksek tansiyonun doğumdan sonra normale dönmemesi.

Yeni başlayan hipertansiyon: Doğum sonrası stres, ağrı, ilaç kullanımı (örneğin, NSAID’ler) veya sıvı tutulumu gibi faktörler nedeniyle gelişebilir.

Kronik hipertansiyon: Gebelikten önce var olan ancak fark edilmemiş bir hipertansiyonun doğum sonrası dönemde belirginleşmesi.

Belirtileri:

Doğum sonrası hipertansiyon genellikle belirti vermeyebilir (asemptomatik), bu yüzden kan basıncı düzenli olarak kontrol edilmelidir. Ancak bazı durumlarda şu belirtiler görülebilir:

Şiddetli baş ağrısı
Bulanık görme veya çift görme
Karın ağrısı (özellikle sağ üst tarafta)
Nefes darlığı
Yüzde, ellerde veya ayaklarda şişlik (ödem)

Bu belirtiler, özellikle preeklampsinin devam ettiği durumlarda ciddi komplikasyonların (örneğin, eklampsi veya HELLP sendromu) habercisi olabilir.

Risk faktörleri

Gebelikte hipertansiyon öyküsü
Obezite
35 yaş üstü olmak
Çoğul gebelik (ikiz, üçüz)
Diyabet veya böbrek hastalığı gibi kronik sağlık sorunları
Ailede hipertansiyon öyküsü

Tedavisi:

Tedavi, hipertansiyonun şiddetine ve nedenine bağlıdır:

Evde yönetim: Hafif vakalarda, dinlenme, tuz alımını azaltma ve kan basıncını düzenli ölçme önerilir.

İlaç tedavisi: Beta blokerler (örneğin, labetalol), kalsiyum kanal blokerleri (nifedipin) veya ACE inhibitörleri gibi ilaçlar kullanılabilir. Emziren anneler için güvenli seçenekler tercih edilir.

Acil durum: Kan basıncı çok yüksekse (örneğin, 160/110 mmHg üzeri) veya preeklampsi belirtileri varsa, hastanede magnezyum sülfat gibi tedaviler gerekebilir.

Ne zaman doktora gidilmeli?

Doğum sonrası hipertansiyon ciddi olabilir, bu yüzden şu durumlarda acilen tıbbi yardım alınmalı:

Kan basıncı 140/90 mmHg veya üzerindeyse ve düşmüyorsa,
Şiddetli baş ağrısı, görme sorunları veya nefes darlığı varsa,
Göğüs ağrısı veya bilinç bulanıklığı gibi belirtiler ortaya çıkarsa.

Paylaşın

Linda Nochlin, Feminizmi Sanat Tarihine Nasıl Getirdi?

Linda Nochlin (31 Ocak 1931 – 29 Ekim 2017), sanat tarihi alanında çığır açan çalışmalarıyla tanınır, özellikle feminist sanat tarihi perspektifini geliştirmesiyle bilinir.

Haber Merkezi / Nochlin, 1971 yılında yayımlanan “Why Have There Been No Great Women Artists?” (Neden Büyük Kadın Sanatçılar Yok?) başlıklı makalesiyle büyük yankı uyandırmıştır. Bu makalede, sanat tarihindeki cinsiyet eşitsizliğini ve kadın sanatçıların marjinalleşmesini, bireysel yetenek eksikliğiyle değil, toplumsal ve tarihsel yapılarla açıklamıştır.

Nochlin, feminizmi sanat tarihine şu yollarla entegre etmiştir:

Sorunun Yeniden Çerçevelendirilmesi: Nochlin, kadın sanatçıların “büyük” olarak kabul edilmemesini bireysel yetenek eksikliğine bağlamak yerine, toplumsal ve tarihsel koşulları sorgulamıştır. Sanat dünyasındaki erkek egemen yapının, kadınların eğitim olanaklarına erişimini kısıtladığını, profesyonel ağlardan dışlandığını ve yaratıcı fırsatlarının engellendiğini ortaya koymuştur. Bu, feminist bir perspektiften, sorunun bireyde değil sistemde olduğunu göstermesi açısından devrimci çıkıştı.

Patriyarkal Kurumların Eleştirisi: Nochlin, sanat akademileri, atölye sistemi ve sanat piyasası gibi kurumların erkek merkezli olduğunu vurgulamıştır. Örneğin, kadınların çıplak modelle çalışmasının yasak olduğu dönemlerde, erkek sanatçıların sahip olduğu anatomi eğitimi avantajına dikkat çekmiştir. Bu tür yapısal engellerin, kadınların sanat tarihinde “büyük” olarak anılmasını zorlaştırdığını savunmuştur.

Sanat Tarihinin Yeniden Okunması: Nochlin, sanat tarihini feminist bir mercekle yeniden değerlendirerek, kanonik anlatının ötesine geçmiştir. Kadın sanatçıların eserlerini ve katkılarını görünür kılmaya çalışmış; aynı zamanda, erkek sanatçıların eserlerindeki cinsiyet temsillerini eleştirel bir gözle incelemiştir. Örneğin, 19. yüzyıl Fransız sanatındaki kadın imgelerinin nasıl patriyarkal bir bakış açısını yansıttığını analiz etmiştir.

Feminist Teori ile Sanat Tarihini Birleştirme: Nochlin, feminizmin teorik araçlarını sanat tarihine uygulamıştır. Sanatın özerk bir estetik alan olmadığını, aksine toplumsal güç ilişkileriyle şekillendiğini öne sürmüştür. Bu yaklaşım, sanat tarihini sadece stil ve biçim analizinden çıkarıp, sosyo-kültürel bir bağlama oturtmuştur.

Provokatif ve Eleştirel Bir Dil: Nochlin’in yazıları, akademik çevreleri provoke ederek tartışma yaratmıştır. “Büyük sanatçı” kavramını sorgularken, bu tanımın erkek egemen bir değerler sistemi tarafından oluşturulduğunu göstermiştir. Bu, sanat tarihçilerini ve akademisyenleri, önyargılarını ve metodolojilerini yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır.

Nochlin, sanat tarihinde feminist bir bilinç yaratmakla sınırlı kalmamış; aynı zamanda disiplinin daha kapsayıcı ve eleştirel bir alana evrilmesine öncülük etmiştir. Nochlin’in mirası, bugün hala sanat tarihindeki cinsiyet, sınıf ve güç dinamiklerini inceleyen çalışmalar için bir temel oluşturuyor.

Vassar College’da eğitim alan Linda Nochlin, New York Üniversitesi’nin Sanat Tarihi Enstitüsü’nde doktorasını tamamlamıştır. Nochlin, kariyeri boyunca Vassar College, Yale Üniversitesi ve New York Üniversitesi gibi prestijli kurumlarda ders vermiştir.

19. yüzyıl Fransız sanatı, özellikle Realizm ve Gustave Courbet üzerine uzmanlaşan Linda Nochlin, aynı zamanda modern sanat, feminist teori ve kültürel eleştiri üzerine de pek çok eser üretmiştir.

Paylaşın

Güzellik Nedir? Sürekli Değişen İdeallerin Tarihi

Güzellik, duyulara hitap eden ve genellikle görsel uyum, simetri, oran veya renk gibi unsurlarla tanımlanan bir histir. Güzellik, en temelinde öznel bir deneyimdir; bir şeyin ya da birinin duyulara, akla veya ruha hoş gelmesiyle ilişkilendirilir.

Haber Merkezi / Antik Yunan’da Platon, güzelliği “iyi” ve “doğru” ile birleştirerek metafizik bir düzleme taşırken, Aristoteles daha çok simetri, oran ve uyum gibi somut ölçütlere odaklandı. Orta Çağ’da ise güzellik, Tanrı’nın yarattığı düzenin bir yansıması olarak görüldü; fiziksel çekicilikten ziyade ahlaki erdemlerle bağdaştırıldı. Modern dönemde ise güzellik, bireysel algılar, kültürel normlar ve hatta ekonomik dinamiklerle şekillenmeye başladı.

Güzellik algısı evrimsel faktörlerle de açıklanabilir, ancak kültürel etkilerle de kolayca değişebilir. Örneğin, bir toplumda dolgun bedenler refahı simgelerken, başka bir toplumda ince bedenler statü ve disiplinle özdeşleşebilir.

Güzellik idealleri, tarihin her döneminde toplumların değerleri, teknolojisi ve iletişim araçlarıyla dönüşme uğramıştır. Antik Mısır’da ince bel, uzun boyun ve belirgin göz makyajı güzellik sembolüydü; Kleopatra’nın efsanevi cazibesi bu standartlardan besleniyordu. Antik Yunan ise “altın oran”ı yüceltti; heykellerindeki kusursuz simetri, bu ideale olan hayranlığı yansıtmaktadır.

Orta Çağ Avrupası’nda soluk ten, iffet ve sadeliğin göstergesi olarak güzeldi; çünkü güneşten bronzlaşmış bir ten, tarlada çalışan köylülerle ilişkilendirilirdi. Rönesans’ta ise dolgun bedenler ve yuvarlak hatlar, bolluk ve doğurganlık simgesi olarak idealize edildi; Botticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosu bu estetiği ölümsüzleştirdi.

Sanayi Devrimi ile birlikte Korseler, ince beller ve narin görünümler popülerleşti. Victoria dönemi İngiltere’sinde “hasta güzellik” kavramı ortaya çıktı; solgunluk ve zayıflık, üst sınıfın çalışmak zorunda olmadığını ima ediyordu.

20. yüzyılda sinema ve reklam endüstrisi, güzellik ideallerini küresel ölçekte standardize etmeye başladı. 1920’lerde “flapper” kızlarının ince, erkeksi siluetleri özgürlüğü temsil ederken, 1950’lerde Marilyn Monroe’nun kum saati figürü kadınsılığı yüceltti. 1990’larda ise “heroin chic” akımı, sıska bedenler ve melankolik ifadelerle moda dünyasını domine etti.

Günümüzde güzellik, sosyal medya filtreleri, estetik cerrahi ve “influencer” kültürüyle yeniden tanımlanıyor. Bir yanda doğal güzellik ve beden pozitifliği savunulurken, diğer yanda filtreler ile kusursuzlaştırılmış yüzler ve vücutlar popülerleşiyor.

Güzellik idealleri, ekonomik koşullar, teknolojik gelişmeler ve toplumsal değerlerle şekilleniyor. Örneğin, geçmişte dolgunluk refahı simgelerken, günümüzde fit bir vücut sağlıklı yaşamla özdeşleşebiliyor. Türkiye’de de bu değişim gözlemlenebilir: Osmanlı’da haremin zarif hanımları güzellik timsaliyken, modern Türkiye’de hem geleneksel hem de küresel etkiler bir arada görülüyor.

Uzak Doğu’da Konfüçyüsçü değerler

Uzak Doğu’daki güzellik idealleri, tarih boyunca kendine özgü kültürel, felsefi ve estetik değerlerle şekillenmiş, genellikle Batı’dan farklı bir çizgi izlemiştir. Çin, Japonya, Kore ve çevre bölgeleri kapsayan bu coğrafyada güzellik, sadece fiziksel görünümle sınırlı kalmamış; zarafet, ahlak ve doğayla uyum gibi unsurlarla da bütünleşmiştir.

20. yüzyılda Batı etkisinin artmasıyla birlikte Uzak Doğu’da da güzellik anlayışında değişimlere sahne oldu. Japonya’da 1920’lerde “modern kız” (moga) akımı, kısa saçlar ve daha özgür bir tarzı popülerleştirdi. Çin’de ise Mao dönemi sade ve işlevsel bir güzellik anlayışını teşvik ederken, ekonomik açılımla birlikte lüks ve zarafet geri döndü. Kore, 2000’lerden itibaren Hallyu dalgasıyla (Kore Dalgası) kendi standartlarını dünyaya ihraç etti.

Günümüzde ise Japonya’da minimalist cilt bakımı ve doğal makyaj trendleri, Kore’de yapay zeka destekli güzellik uygulamaları ve kişiselleştirilmiş kozmetik ürünler, Çin’de ise sosyal medya platformları yüz filtreleri ve ince ayar estetiklerle gençlik odaklı bir güzellik anlayışı ön plana çıkıyor.

Bununla birlikte, Uzak Doğu’da Konfüçyüsçü değerler hala etkili; içsel güzellik ve ahlaki duruş, fiziksel görünüm kadar önemseniyor.

Amerika’da doğayla uyum

Amerika’nın yerli halkları arasında güzellik, genellikle doğayla uyum ve topluluğun değerleriyle bağlantılıydı.

Kızılderililerde uzun, sağlıklı saçlar, güçlü bedenler ve doğal süslemeler (tüyler, boncuklar) güzellik sembolüydü. Bazı kabilelerde yüz boyama veya dövmeler, statü ve güzelliği ifade ederdi. Mayalar’da hafif şaşı gözler (çocuklukta yapılan bir uygulama ile) ve düzleştirilmiş alınlar ideal kabul edilirdi.

Aztekler’de parlak saçlar ve sağlıklı cilt, güzellik ve soyluluğun işaretiydi. İnkalar’da ise bronz ten ve dayanıklı bedenler, zorlu coğrafyada hayatta kalma yeteneğini yansıttığı için değerliydi.

Avrupalıların (İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız) kıtaya gelmesiyle güzellik standartları, Avrupa merkezli bir çerçeveye kaydı. Bağımsızlık hareketleriyle birlikte, kıta genelinde yerel kimlikler güzellik anlayışını etkilemeye başladı.

Kıta genelinde 20. yüzyıl, Hollywood ve televizyonun etkisiyle güzellik ideallerinin standartlaşmaya başladığı bir dönemdi. Kıta Amerikası’nda güzellik, 21. yüzyılda hem yerel hem de küresel etkilerle yeniden şekilleniyor.

Kıta Amerikası’nda güzellik, Avrupa sömürgeciliğinin tek tip dayatmalarından yerli ve Afrika kökenli estetiğin direncine, oradan da modern çeşitliliğe uzanan bir yelpazede gelişti. Kuzey’de daha bireysel ve ticari bir anlayış hakimken, Güney’de topluluk ve doğayla bağlantı hâlâ etkili.

Direncin ve çeşitliliğin hikayesi Afrika

Afrika kıtasında güzellik idealleri, binlerce etnik grubun inanılmaz çeşitliliğiyle şekillenmiştir. Afrika’nın güzellik anlayışı, tarih boyunca coğrafi koşullardan, toplumsal yapılarından, sömürgecilikten ve modern küresel trendlerden etkilenerek sürekli değişime uğramıştır.

Afrika’nın eski uygarlıklarında güzellik, genellikle fiziksel özelliklerin ötesinde sembolizm ve toplumsal rolle bağlantılı iken Orta Çağ’da güzellik, genellikle etnik kimlik ve topluluğun değerleriyle şekillendi.

Avrupa sömürgeciliği, Afrika’daki güzellik anlayışını dönüştürürken, bağımsızlık hareketleri güzelliği, kültürel yeniden doğuşla birleştirdi. Günümüzde Afrika’daki güzellik idealleri, hem yerel geleneklerden hem de dijital çağın etkilerinden beslenmekte.

Paylaşın

Babacan: Otoriterliğe Karşı Demokrasinin Yanında Durduk

Ramazan Bayramı nedeniyle parti teşkilatlarına yönelik kutlama mesajı paylaşan DEVA Partisi Lideri Ali Babacan “Biz, yasaklara karşı, özgürlüklerin yanında durduk. Biz, keyfiliğe karşı, hukukun yanında durduk. Biz otoriterliğe karşı, demokrasinin yanında durduk. Bugünkü önceliğimiz bu” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ramazan Bayramı nedeniyle parti teşkilatlarına yönelik kutlama mesajı paylaştı. Ali Babacan, mesajında şu ifadelere yer verdi: “Demokrasimiz aldığı her darbe sonrası nasıl daha da güçlendiyse, nasıl dövülen bir demir gibi daha da mukavim hale geldiyse yine öyle olacak. Bayram sabahı çocuklarınızla, ailenizle, dostlarınızla bayramlaşırken bu söylediklerimi hatırınızdan çıkarmayın” diyen Babacan, bugünkü meselenin siyasetin yapılacağı ‘maç sahasını’ açık tutabilmek olduğunu söyledi.

Değerli arkadaşlar, biz mücadelemizi meşru demokratik siyaset zemininde veriyoruz. Ülkemizin sorunlarını çözmenin doğru yolu siyasettir diyoruz. Bunun meşru yolu da budur diyoruz. Ancak iktidar adım adım o siyaset zeminini de yok ediyor. Bizim şu an önceliğimiz, bu yasakçı zihniyetle mücadele etmek ve siyaset yapmanın o zeminini korumak…

Son bir haftadır CHP ve İBB etrafında meydana gelen gelişmelere de öncelikle bu pencereden bakmak zorundayız. Bugün meselemiz diploma meselesi veya kent uzlaşısı değil… Bugün meselemiz CHP kurultayındaki şaibeler veya Büyükşehirle ilgili yolsuzluk iddiaları da değil… Gün gelir, bu iddiaların açığa kavuşturulmasıyla ilgili de söyleyecek çok sözümüz olur merak etmeyin.

Ama arkadaşlar, bizim bugünkü meselemiz siyasetin yapılacağı ‘maç sahasını’ açık tutabilmek. Çünkü maçın oynanacağı saha kapanırsa kimin şike yaptığının, kimin doping kullandığının bir önemi kalmayacak. Mesele tam da burada… Demokrasi sahası tamamen kapanınca, oynayacak maç kalmayacak, siyaset yapacak zemin kalmayacak. İşte tam da bu sebeple geçen hafta salı gününden bu yana, bizim yanında durduğumuz ana muhalefet partisi değildi. Bizim yanında durduğumuz, Büyükşehir’in Belediye Başkanı da değildi. Biz, yasaklara karşı, özgürlüklerin yanında durduk. Biz, keyfiliğe karşı, hukukun yanında durduk. Biz otoriterliğe karşı, demokrasinin yanında durduk. Bugünkü önceliğimiz bu.

Memleketimizin içine düştüğü duruma baktığımızda, gerçekten çok duaya ihtiyaç var. Ama biliyorsunuz, önce tedbir sonra tevekkül… Evet, hep beraber ülkemiz için daha çok dua edeceğiz. Ama arkadaşlar aynı zamanda, ülkemiz için hep beraber daha çok çalışacağız, dosdoğru çalışacağız.

Bakın demokrasimiz büyük sınamalardan geçiyor. İktidarın baskı rejimi, her alanda yoğunlaşıyor. Meydanlarda seslerini duyurmaya çalışan gençler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. 260 kişi, tam 260 bugün. Gencecik çocuklar. İşleri sadece haber yapmaya çalışmak olan gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, ev hapsine tabi tutuluyor. Basın kuruluşlarına para cezası kesiliyor, günlerce kapatma cezası veriliyor. İş dünyasını temsil eden kuruluşların başkanları, asıl yatırım yapacak istihdam oluşturacak kişiler, sadece sorunları açık şekilde dillendirdikleri için, polis eşliğinde karakola ifade vermeye götürülüyor. Sivil toplumdan, sanat dünyasından muhalif görüşlü insanlar kendilerini demir parmaklıkların arkasında buluyor. Şu anda ülkemizde iki siyasi partinin genel başkanı tutuklu… Pek çok ilçe belediye başkanı tutuklu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklu…

“Her zaman doğruya doğru, yanlışa yanlış dedik”

Değerli arkadaşlar, biz her zaman doğruya doğru, yanlışa yanlış dedik. Tek başımıza da kalsak, hakkın ve adaletin yanında durduk. Bu yüzden alnımız ak, başımız dik… Çok şükür, sokağa çıktığınızda, insanlarla konuştuğunuzda biz DEVA Partisi’ndeniz, biz DEVA Partiliyiz dediğinizde hiç kimse size diyemez ki ‘Ya siz bizi aldattınız’, ‘Ya kardeşim siz şurada bir yanlış yaptınız, siz şöylesiniz böylesiniz’ diyemez, çok şükür. İşte tam da bu yüzden sevdiklerimizin yüzüne, gönül rahatlığı ile bakabiliyoruz. En önemlisi de aynadaki suretimize gönül rahatlığıyla bakabiliyoruz.Hamdolsun, Allah bozmasın, Allah utandırmasın…

Önümüzdeki haftalarda, önümüzdeki aylarda arkadaşlar yapacak çok işimiz var. İktidarın yaptıklarını da görüyorsunuz, ana muhalefetin durumunu da görüyorsunuz.  Türkiye’yi bu iki tercihten birisine mecbur bırakamayız. ‘Bu ikisinden birini seçmek zorundasınız, başka çareniz yok’ diyemeyiz. Bu bizim siyasi sorumluluğumuzdur. Milletimizin karşısına çıkmak, ‘Buradayız’ demek aynı zamanda bizim vicdani sorumluluğumuzdur. Ahlaki sorunluluğumuzdur.

DEVA Partisi’nin varlık sebebi tam da budur. İşte biz ne yapacağız arkadaşlar, milletimizin karşısına çıkacağız ve ‘Biz buradayız’ diyeceğiz ‘burada.’ Umutsuz olanların umudu olacağız. ‘Çaresizim’ diyenlere, ‘Çare biziz, millet olarak çare hepimiz’ diyeceğiz. Hep beraber DEVA Partisi’nin bu ülkeyi nasıl yöneteceğini kapı kapı anlatacağız. Sokak sokak, cadde cadde, mahalle mahalle anlatacağız. Ve unutmayalım, ilkelerimizden sapmayacağız. Konuşunca doğruyu söyleyeceğiz.Söz verince tutacağız. Emanete hıyanet etmeyeceğiz. Devletin dini adalettir diyeceğiz. İşi ehline vereceğiz. Her daim istişare ile hareket edeceğiz. Açık olacağız, şeffaf olacağız. Her zaman hesap vermeye hazır olacağız. Bunları yapacağız, korkmayacağız.

Evet, olup biten her şeye rağmen umudumuzu asla kaybetmeyeceğiz. Rahat olacağız, ama rehavet içinde de olmayacağız. Ülkemiz bu günleri de atlatacak. Demokrasimiz aldığı her darbe sonrası nasıl daha da güçlendiyse, nasıl dövülen bir demir gibi daha da mukavim hale geldiyse yine öyle olacak. Bayram sabahı çocuklarınızla, ailenizle, dostlarınızla bayramlaşırken bu söylediklerimi hatırınızdan çıkarmayın. İçiniz çok ferah olsun.

Milletin iradesine parmak sallayıp da yenilmeyen, demokrasiye kafa tutup bozguna uğramayan kimse olmadı olmaz. Mesele sadece zaman meselesi, mesele sabır meselesi. Yeter ki biz azimli olalım, yeter ki sebat edelim, yeter ki biz çok çalışalım ama dosdoğru çalışalım. Tüm bu duygularla Ramazan Bayramınızı tekrar kutluyorum. Ailenize, dostlarınıza, akrabalarınıza, komşularınıza, sevdiklerinize selamlarımı ve sevgilerimi iletiyorum. Bayramı sevdiklerinizle birlikte, sağlık ve bereket içinde geçirmenizi temenni ediyor, nice bayramlara diyorum.”

Paylaşın