EPDK Açıkladı: Elektriğe Yüzde 25 Zam

EPDK, elektrik perakende satış fiyatlarında mesken abone grubu için yüzde 25, tarımsal faaliyetler abone grubu için yüzde 12,4 oranında artış yapıldığını duyurdu.

5 Nisan 2025 tarihinden itibaren geçerli olacak zamla birlikte 100 kWh elektrik tüketimi olan bir mesken abonesi için ödenecek tutar 259,04 lira oldu.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan (EPDK) yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Elektrik üretim ve dağıtım maliyetlerinde yaşanan artış nedeniyle nihai elektrik perakende satış fiyatlarında mesken abone grubu için %25, kamu ve özel hizmetler sektörü abone grubu için %15, sanayi abone grubu için %10 ve tarımsal faaliyetler abone grubu için %12,4 oranında artış yapılmıştır.

Bu artışla beraber 100 kWh elektrik tüketimi olan bir mesken abonesi için ödenecek tutar 259,04 TL olmuştur.

Ayrıca BOTAŞ’ın internet sitesinde ilan ettiği BOTAŞ doğal gaz toptan satış fiyatları ışığında: Nihai doğal gaz satış fiyatlarında sanayi tüketicileri için ortalama %20, elektrik üretim santralleri için ise ortalama %24,2 oranında artış söz konusudur. Tarifeler 5 Nisan 2025 tarihi itibariyle geçerli olacaktır.”

Paylaşın

Bakırhan’dan İktidara “Demokrasiden Korkmayın” Çağrısı

İktidara “demokrasiden korkmayın” çağrısında bulunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, ortak kader ve tarihe sahip olduğumuz Ortadoğu halklarına güçlü bir nefes vermek anlamına gelecektir” dedi ve ekledi:

“Türkiye’de bireylerin hak ve özgürlükleri, kati güçler ayrımını, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlığı temel alan özgürlükçü laikliği, farklılıkları tanıyarak üniterliği tesis etmek demokratik siyasi düzenin formülüdür. Bu düzenin filizlenmesi için herkesin ön yargılarını aşması, sorumluluk alması, demokratik siyasi bir kararlılık göstermesi kritik önemdedir”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Kürt sorununun çözümü ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına ilişkin Yeni Yaşam Gazetesi’nde bir yazı yazdı. Bakırhan’ın yazısında şu ifadelere yer verdi:

“Küresel ve bölgesel gelişmeler açısından Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden biri Türkiye, en örgütlü halklarından biri ise Kürt halkıdır. Küresel düzen ve bölgesel dinamikler büyük bir kasırga altında değişirken, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve demokratik dönüşüm muazzam sonuçlar üretecektir. Bu sürecin doğru yönetilmesi, sadece Türkiye için değil tüm bölge için de köklü ve demokratik değişimlerinin önünü açabilir. Bu yeni dönemde daha güçlü bir pozisyon almak için barışa ve demokratik dönüşüme hizmet edecek kapsayıcı ve cesur bir perspektife ihtiyacımız var.

Türkiye’nin yüz yıllık devlet politikasının özü inkar, isyan ve bastırma ekseninde şekillendi. Tüm ülkeye kaybettiren bu yanlış politika, toplumsal barış ve demokratik dönüşüm talebini ertelemekten öteye geçmemiş, aksine büyüterek bugüne taşımıştır. Bugün artık demokratikleşme olmadan kalıcı bir barışın inşa edilemeyeceği açıktır.

Tarihsel fay hatlarını revizyonlarla ayakta tutmaya çalışmak, konjonktürel gerilimleri geçici hamlelerle gidermek mümkün değildir. Türkiye’nin toplumsal, kültürel, etnik ve inanç temelli fay hatları, mevcut gerilim siyasetiyle sürdürülemez hale gelmiştir. Bu politikalarda ısrar sadece bugünü değil, geleceği de ipotek altına alarak tehlikeye atmaktadır.

Türkiye kritik bir kavşaktadır. Önümüzde iki yol var: Biri, sorunları halının altına süpürüp geçici çözümlerle günü kurtarmak ama sorunları daha fazla derinleştirmektir. Diğeri ise sorunlarımızla cesaretle yüzleşip kalıcı bir çözüm üretmektir. İlk yol, yıllardır kanayan yarayı daha da derinleştirir, kaosu büyütür ve sonunda hepimize zarar verir.

Bölgesel kaosun etrafa saçtığı tehlikeler, bu yüz yıllık yarayı daha da enfekte ederek tüm bünyeyi sarsabilir. İkinci yol ise, bu yarayı gerçekten sahici yöntemlerle iyileştirerek hep birlikte güçlenmemizi sağlar. Artık geçici bir pansuman değil, köklü bir tedavi gerekiyor. Çözüm de çok açık: Demokratik toplum ve barış.

Mezarlık etrafında ıslık çalarak korkuyu bastırmak yerine, o korkunun kaynağıyla yüzleşip çözüm üretecek bir akla ihtiyaç var. Sorunları görmezden gelerek değil, cesaretle üzerine giderek çözebiliriz. Artık topu taca atma zamanı değil, köklü ve sahici çözümler üretme zamanı.

Demokratik uzlaşma temel yöntemdir

Küresel ve bölgesel dinamikler, toplumsal ve siyasi destek göz önüne alındığında, barış ve demokratik dönüşüm maksimum potansiyele ulaşmıştır. Bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmek maalesef sadece iyi dilek ve temennilerle olmuyor. Barış ve demokratik dönüşüm potansiyeline yönelik en büyük zararı diyalog sürecinin etrafında dolaşmak, seçime endeksli kısa vadeli dar çıkarları esas alan siyasi manevralar verecektir.

Gerçekler, zaman ve mekandan bağımsız olarak hep gerçek olarak kalır. Bugün artık on yılların neden elden kayıp gittiğini çok gerçekçi ve cesur şekilde tartışmalıyız. Toplumsal barışın güçlenmesi, ülkenin çok boyutlu meselelerini sahici bir diyalog zemininde ele almayı zorunlu kılar. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan tarafından yapılan Asrın Çağrısı’nda belirtildiği üzere ‘Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.’

Demokratik uzlaşma temel alınarak demokratik reformların bir sureti barışa, diğer sureti ise demokratik dönüşüme bakmalıdır. Milyonların buluştuğu Newroz meydanları devlete demokratik uzlaşı yöntemini önermiştir. Demokratik toplum ve barış çağrısına imzasını Sayın Öcalan, mührünü ise Newroz meydanındaki milyonlar vurmuştur.

Barış ve demokratikleşme için güçlü bir toplumsal irade açığa çıktı. Şimdi buna denk bir siyasi iradenin tecelli ve tecessüm etme zamanıdır. Ancak güçlü bir siyasi irade, demokratik meşruluk, toplumsal destek geleceğin istikrarlı inşasını sağlayabilir. Bu inşanın temel ilkeleri demokratik uzlaşı, toplumsal ortaklaşma ve anayasal eşit yurttaşlıktır.

Türkiye halklarının barışa ve demokratik dönüşüme dayanan gerçek potansiyelini açığa çıkarmak için demokratik katılım ve eşit yurttaşlık ilkelerine dayanan bir toplumsal mutabakata ihtiyaç vardır. Yeni, demokratik bir anayasanın önemi burada ortaya çıkmaktadır. Bu mutabakat sadece hukuki normları belirlemekle kalmayacak; aynı zamanda Türkiye toplumunun çoğulcu, özgürlükçü ve adalet temelli ortak yaşam ilkelerini de güvence altına alacaktır.

Küresel düzen ve bölgesel dinamiklerde çatırdamalar yaşanırken Türkiye’de yükselen barış umudu, sadece bir etnik kimlik veya teritoryanın meselesi değildir. Barış ve demokrasinin ayrılamaz birlikteliğiyle, demokratikleşmenin derinleşmesi ülkenin her köşesine ve siyasi, toplumsal, iktisadi alanlara olumlu yansıyacak gelişmelerin temel anahtarıdır.

Bu anahtarla barışın kapısı açıldığında demokratik bir yeniden inşa süreci kaçınılmaz olacaktır. Bu yönüyle demokrasinin ve barışın inşası eşzamanlı ilerleme yöntemini esas alarak yürütülmelidir. Bu kapsamda TBMM sürecin asli rollerinden birini oynayarak ‘Güven ve Demokrasi Paketi’yle Nisan ayına girebilir.

Eşyanın tabiatının gereği olarak güven arttırıcı adımlar atılmalı ve iktidarın meşruiyetini sorgulatacak, demokratik gerilemeyi arttıracak politika ve uygulamalardan uzak durulmalıdır. Bir yandan yerel yönetimlere ve seçilmişlere müdahale ederek demokratik gerilemeye ivme kazandırmak diğer yandan ise barışla ilgili iyi dileklerde bulunmak uzlaşmaz bir ikilem oluşturmaktadır.

Kuşkusuz ki, yerel demokrasi, demokrasinin kök hücresidir. Halkın iradesine en doğrudan şekilde sahip olmasıdır. Bu kapsamda, ifade özgürlüğünün, seçimle gelen iradeye saygının ve çoğulcu katılımın tıkanması, kutuplaşmayı derinleştirdiği gibi barışçıl çözüm önerilerini de zayıflatır. Demokratik, barışçıl ve adil bir geleceğin inşasında kararlı olanlar için önemli olan, kendi politik çıkarlarını öncelemek değil, ortak aklın yaratacağı enerjiyi açığa çıkarmaktır.

Barış ve demokratik çözüm iradesi gösteremeyenler, tarihe de topluma da verecek bir tarihi hesapla karşı karşıya kalacaklardır. Siyasal aktörlerin, geçmişin acı tecrübelerinden ders çıkararak somut ve kalıcı bir çözüm yolunu açmaları zaruridir.

Demokratik dönüşüm ancak kapsayıcı bir politika, kişilerin değil 85 milyonun faydasını esas alan bir etik çerçeve ve herkesin kendini içinde bulabileceği ortak bir gelecek tasavvuru ile mümkün olabilir. Demokratik dönüşümü zemin haline getiren bir barış, herkesin hayrına olacaktır!

Barışa hazırız, demokrasiden korkmayın!

Barışa ve Demokratik Dönüşüme Çağrımız, onurlu barışa hazır olduğumuzun kanıtı, iktidara yönelik ‘demokrasiden korkmayın’ çağrısıdır.

DEM Parti olarak, halkların ortak yaşamı ve demokratik çözüm perspektifimizi en yalın haliyle ifade etmek isteriz. Bizim için barış, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu, özgürce yaşayabildiği, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği Demokratik Türkiye Cumhuriyeti demektir. Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, ortak kader ve tarihe sahip olduğumuz Ortadoğu halklarına güçlü bir nefes vermek anlamına gelecektir.

Türkiye’de bireylerin hak ve özgürlükleri, kati güçler ayrımını, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlığı temel alan özgürlükçü laikliği, farklılıkları tanıyarak üniterliği tesis etmek demokratik siyasi düzenin formülüdür.

Bu düzenin filizlenmesi için herkesin ön yargılarını aşması, sorumluluk alması, demokratik siyasi bir kararlılık göstermesi kritik önemdedir. Hem ülkemizin hem de gelecek nesillerimizin hak ettiği barış, demokrasi ve refah düzeyine ulaşmak mümkündür. Barış, demokrasi ve refahı gerçekleştirmek ise tarihsel sorumluluğumuzdur! Biz barışa hazırız. Kimse demokrasiden, eşitlikten ve özgürlükten korkmamalıdır!”

Paylaşın

Yetişkinlerde, Otizmin En Sık Görülen Dokuz Belirtisi

Sosyal medyada, yetişkin bireylerin otistik olduklarını fark etmelerine neden olan ayrıntılı videolar görmüş olabilirsiniz. İzleyiciler, bu videoları aydınlatıcı ve rahatlatıcı buluyor.

Haber Merkezi / Yakın zamanda yapılan bir araştırma, otizmli bireylerin yüzde 80’inin 18 yaşına geldiklerinde hala teşhis edilmediğini ortaya koydu.

Otizm, genellikle çocukluk döneminde fark edilse de, bazı bireylerde yetişkinlikte teşhis edilebilir ya da belirtileri daha belirgin hale gelebilir. Yetişkinlerde otizmin en yaygın belirtileri, bireyin sosyal etkileşim, iletişim ve davranış kalıplarıyla ilgili zorluklar yaşaması şeklinde ortaya çıkar.

Yetişkinlerde otizmin en sık görülen 9 belirtisi sıralanmıştır:

Sosyal etkileşimde zorluk: Yetişkinlerde otizm, başkalarıyla bağlantı kurmakta veya sosyal ipuçlarını anlamakta güçlük çekme şeklinde kendini gösterebilir. Örneğin, göz teması kurmaktan kaçınma veya sohbetin akışını sürdürememe yaygın olabilir.

Rutinlere bağlılık: Değişikliklere karşı aşırı hassasiyet ve günlük yaşamda katı rutinlere ya da alışkanlıklara sıkı sıkıya bağlılık gözlemlenebilir. Planlarda ani bir değişiklik bu kişilerde kaygı yaratabilir.

Duyusal hassasiyet: Işık, ses, doku veya koku gibi duyusal uyarılara karşı aşırı duyarlılık ya da tam tersine duyarsızlık sık görülür. Örneğin, yüksek seslerden rahatsız olma veya belirli kumaş türlerini giymekten kaçınma.

İletişim zorlukları: Sözlü veya sözsüz iletişimde güçlük çekme, mecazları, şakaları veya ima edilen anlamları anlamama gibi durumlar ortaya çıkabilir. Monoton bir ses tonuyla konuşma da yaygın bir işarettir.

Yoğun ilgi alanları: Belirli bir konuya veya hobiye aşırı odaklanma ve bu konuda derinlemesine bilgi sahibi olma eğilimi. Bu ilgi alanları genellikle diğer insanlara sıra dışı gelebilir.

Tekrarlayıcı davranışlar: El çırpma, sallanma gibi fiziksel hareketler ya da belirli kelimeleri/cümleleri tekrarlama gibi alışkanlıklar yetişkinlikte de devam edebilir.

Empati kurmada zorluk: Başkalarının duygularını anlamakta veya uygun duygusal tepkiler vermekte güçlük çekme. Bu, soğuk veya ilgisiz gibi algılanmalarına neden olabilir, ancak bu kasıtlı değildir.

Zaman yönetimi ve organizasyon sorunları: Günlük görevleri planlama, önceliklendirme veya birden fazla işi aynı anda yürütme konusunda zorluk yaşayabilirler.

Kaygı ve stres: Sosyal durumlar, duyusal aşırı yüklenme veya belirsizlik gibi tetikleyiciler nedeniyle yoğun kaygı veya stres yaşama eğilimi. Bu, bazen geri çekilme veya “erime” (meltdown) olarak adlandırılan duygusal patlamalara yol açabilir.

Bu belirtiler kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve şiddeti değişebilir. Otizm bozukluğu (OSB) tanısı için bir uzmana danışmak önemlidir, çünkü bu belirtiler başka durumlarla da karışabilir.

Paylaşın

Cinsiyetçi Ekonomi: Kadın Olmanın Maliyeti

Kapitalizm, yalnızca kadınların emeğini sömürmekle kalmaz, aynı zamanda kadınları finansal açıdan dezavantajlı tutmak için ekonomiyi ona göre aktif olarak yapılandırır.

Kurtuluş Aladağ / Dünya Ekonomik Forumu’nun 2023 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre, küresel çapta cinsiyetler arası ücret farkı hala ciddi bir sorun. Rapora göre, kadınlar erkeklerin kazandığı her 1 dolar için yaklaşık 0,77 dolar kazanıyor.

Bu oran, ülkelerin gelişmişlik düzeyine, iş gücüne katılım oranlarına ve sektörel dağılıma göre değişiklik gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde bile cinsiyetler arası ücret farkı tamamen kapanmış değil; örneğin, ABD’de kadınlar tam zamanlı işlerde erkeklerin kazancının yaklaşık yüzde 82’sini elde ederken, Avrupa Birliği ortalaması yüzde 87 civarında.

Türkiye’de ise cinsiyetler arası ücret farkı, resmi verilere göre (TÜİK ve ILO gibi) yaklaşık yüzde 15-20 seviyesinde, ancak bu oran informal sektörler ve kayıt dışı istihdam hesaba katıldığında daha da artabilir.

Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı erkeklere kıyasla oldukça düşük (Yüzde 34 civarında, erkeklerde ise yüzde 70’e yakın), bu da ücret farkını dolaylı olarak derinleştiriyor. Ayrıca, kadınlar genellikle daha düşük ücretli sektörlerde (eğitim, sağlık, hizmet), erkekler daha yüksek gelir getiren alanlarda (teknoloji, mühendislik, finans) yoğunlaşıyor.

Cinsiyetler arası ücret farkının temel nedenleri:

Mesleki ayrışma: Kadınlar ve erkekler farklı sektörlerde veya pozisyonlarda yoğunlaşıyor. Kadınlar genellikle daha az ücret ödenen işlere yöneliyor ya da yönlendiriliyor.
Eğitim ve deneyim farkı: Her ne kadar bu fark azalsa da, bazı bölgelerde kadınların eğitime erişimi hala çok sınırlı.
Bakım yükü: Kadınların ücretsiz ev ve bakım işlerine daha fazla zaman ayırması, kariyer ilerlemelerini ve tam zamanlı çalışmalarını büyük oranda engelliyor.
Ayrımcılık: İşverenlerin bilinçli veya bilinçsiz önyargıları, kadınların daha az ücret almasına veya terfi edememesine yol açıyor.
Toplumsal normlar: “Erkek geçindirir” gibi geleneksel roller, kadınların gelirine daha az önem verilmesine neden olabiliyor.

Cinsiyetler arası ücret farkını ortadan kaldırmak için önerilen çözümler:

Eşit işe eşit ücret: Yasal düzenlemelerle ücret şeffaflığı sağlanabilir.
Kadınların iş gücüne katılımı: Kreş desteği, esnek çalışma saatleri gibi uygulamalarla kadınların istihdamı teşvik edilebilir.
Eğitim ve farkındalık: Toplumsal cinsiyet eşitliği bilincinin artırılması, uzun vadede farkı azaltabilir.
Kota ve destek programları: Kadınların yönetim pozisyonlarına ve yüksek gelirli sektörlere erişimi teşvik edilebilir.

Cinsiyetler arası ücret farkı için öne sürülen gerekçeler ve bunların arkasındaki mantık:

Kadınların daha düşük ücretle çalıştırılması, işverenler veya toplum tarafından genellikle çeşitli bahanelerle meşrulaştırılmaya çalışılır.

Bu bahaneler, çoğu zaman toplumsal cinsiyet stereotiplerine, önyargılara veya ekonomik çıkarlara dayanır.

Kadınlar daha az deneyimli veya nitelikli: Kadınların iş tecrübesi veya eğitim seviyesi erkeklere göre daha düşük olduğu iddia edilir.

Bu genelleme, kadınların eğitime erişimdeki tarihsel dezavantajlarından kaynaklanabilir, ancak günümüzde kadınlar birçok alanda erkeklerle eşit veya daha yüksek eğitim seviyesine sahip. Yine de işverenler, bu eski algıyı kullanarak ücret farkını haklı çıkarmaya çalışabilir.

Kadınlar daha az süre çalışıyor: Kadınların hamilelik, annelik veya aile sorumlulukları nedeniyle işten ayrılma ihtimali daha yüksek görülür; bu da onları “geçici iş gücü” gibi algılatır.

Bu, kadınların biyolojik rollerine dayalı bir önyargıdır. Erkeklerin de ailevi sorumlulukları olabilir, ancak bu durum onların ücretlerini nadiren etkiler. Ayrıca, kadınların işten ayrılma olasılığı, destekleyici politikalar (örneğin kreş veya esnek saatler) eksik olduğunda artar.

Kadınlar daha az fiziksel güç gerektiren işlerde çalışıyor: Kadınların fiziksel olarak zorlayıcı işlerde daha az yer aldığı söylenir ve bu işler genelde daha düşük ücretlidir.

Fiziksel güç gerektiren işlerin daha değerli olduğu varsayımı, erkek egemen bir bakış açısıdır. Örneğin, hemşirelik veya öğretmenlik gibi “kadın işi” sayılan meslekler, yoğun emek gerektirmesine rağmen düşük ücretlendirilir.

Kadınlar ek gelir için çalışıyor, erkekler aileyi geçindiriyor: Kadınların çalışmasının “ekstra” bir gelir olduğu, erkeklerin ise ana sağlayıcı olduğu düşünülür.

Bu, geleneksel cinsiyet rollerine dayalı bir mittir. Günümüzde birçok kadın tek başına veya erkeklerle eşit şekilde aile geçimine katkıda bulunuyor. Ancak bu bahane, kadınların gelirine daha az önem verilmesini sağlıyor.

Kadınlar daha az hırslı veya rekabetçi: Kadınların terfi veya yüksek ücret talep etme konusunda çekingen olduğu öne sürülür.

Bu, kadınların sosyal olarak “uysal” olmaya yönlendirildiği bir stereotipten kaynaklanır. Araştırmalar, kadınların terfi istediğinde “agresif” bulunarak cezalandırıldığını, erkeklerin ise aynı davranışı sergilediğinde ödüllendirildiğini gösteriyor.

Piyasa böyle işliyor: İşverenler, ücretlerin piyasa koşullarına göre belirlendiğini ve kadınların “pazarlık gücünün” daha düşük olduğunu savunur.

Piyasa, tarafsız bir mekanizma değildir; toplumsal normlar ve ayrımcılıkla şekillenir. Kadınların pazarlık gücünün düşük olması, ayrımcılığın bir sonucu, nedeni değil.

Kadınlar daha az çalışıyor: Kadınların part-time işlerde daha fazla yer aldığı ve bu yüzden düşük ücret aldığı söylenir.

Kadınlar, bakım sorumlulukları nedeniyle tam zamanlı çalışmakta zorlanabilir, ancak bu durum işverenlerin değil, toplumsal yapının bir eksikliğidir. Ayrıca, aynı saatlik ücrette bile kadınlar erkeklerden az kazanabiliyor.

Paylaşın

Gıda Enflasyonu: Türkiye Dünyayı Beşe Katladı

Mart ayında küresel gıda fiyatlarında yıllık enflasyon yüzde 6,9 olurken, aynı dönemde Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 37,12 olarak kayıtlara geçti. Böylelikle Türkiye’de gıda enflasyonu küresel enflasyonu beşe katlamış oldu.

BloomberHT’nin haberine göre; Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından derlenen, tahıllar, yağlı tohumlar, süt ürünleri, et ve şeker fiyatlarındaki aylık değişimleri izleyen dünya gıda fiyatları endeksi Şubat ayındaki revize edilmiş 126.8 seviyesinden Mart ayında 127.1’e çıktı. Endeks, geçen yılın Mart ayına göre yüzde 6,9 arttı.

Aynı dönemde Türkiye’de gıda fiyatları yıllık bazda yüzde 37,12 arttı. Böylelikle Türkiye ile dünya arasındaki gıda enflasyonu makası 30 puana yükseldi.

Endeksin detaylarına baktığımızda ise dünya tahıl ve şeker fiyatlarındaki düşüşlerin, bitkisel yağ fiyatlarındaki kayda değer artışla dengelendiği göze çarpıyor.

FAO Tahıl Fiyat Endeksi Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 2.6, yıllık bazda ise yüzde 1,1 geriledi. Küresel buğday fiyatlarındaki düşüş başlıca Kuzey Yarımküre ihracatçı ülkelerdeki üretim koşullarına ilişkin endişelerin hafiflemesiyle ilişkilendirilirken, döviz hareketleri fiyatların daha da gerilemesini sınırladı. Mısır, arpa ve sorgum fiyatları da Şubat ayına göre düşüş gösterdi. FAO Tüm Pirinç Fiyat Endeksi ise zayıf ithalat talebi ve bol miktarda ihracat arzı nedeniyle yüzde 1.7 azaldı.

Buna karşılık FAO Bitkisel Yağ Fiyat Endeksi, Şubat ayına göre yüzde 3.7 artarak bir önceki yıla göre ortalama yüzde 23.9 yükseldi. Palm, soya, kolza ve ayçiçeği yağı fiyatları, güçlü küresel ithalat talebine bağlı olarak arttı.

FAO Et Fiyat Endeksi ise özellikle Almanya’nın ayak-ağız hastalığından ari statüsünü yeniden kazanmasının ardından Avrupa’da domuz eti fiyatlarının yükselmesi ve Euro’nun ABD doları karşısında güçlenmesi nedeniyle aylık yüzde 0.9 ve yıllık bazda ise yüzde 2.7 artış gösterdi. Dünya kanatlı eti fiyatları, bazı büyük üretici ülkelerdeki yaygın kuş gribi salgınlarının yarattığı zorlukların devam etmesine rağmen Mart ayında büyük ölçüde sabit kaldı.

FAO Süt Ürünleri Fiyat Endeksi, uluslararası peynir fiyatlarındaki düşüşün tereyağı ve süt tozu fiyatlarındaki artışla dengelenmesiyle Şubat ayına göre değişmedi.

FAO Şeker Fiyat Endeksi ise Mart ayında küresel talebin zayıfladığına dair işaretlerin etkisiyle yüzde 1.4 düştü. Brezilya’nın güneyindeki önemli şeker kamışı yetiştirme alanlarında son zamanlarda görülen yağışlar bu düşüşte etkili olurken, Hindistan’daki üretim beklentilerinin zayıflaması ve Brezilya’daki genel üretim koşullarına dair süregelen belirsizlikler ise fiyatlardaki düşüşü sınırladı.

Paylaşın

Bahla Kalesi: İslam Mimarisinin Olağanüstü Örneği

Orta Çağ İslam mimarisinin etkileyici bir örneği olan Bahla Kalesi, Umman’ın Bahla Vahası’nda, Djebel Akhdar (Yeşil Dağ) eteklerinde yer alan tarihi bir kaledir.

Haber Merkezi / 12. yüzyıldan 15. yüzyılın sonlarına kadar bölgeye hakim olan Banu Nabhan (Nabhani) kabilesi tarafından inşa edilen Bahla Kalesi, Umman’ın en eski ve en önemli kalelerinden biri olarak kabul edilir.

Kil (kerpiç) kullanılarak yapılmış surları ve yapılarıyla dikkat çeken kale, savunma amaçlı inşa edilmesinin yanı sıra, Nabhani Hanedanlığı döneminde bölgenin idari ve kültürel merkezi olarak da hizmet vermiştir. Yaklaşık 500 yıl boyunca Umman’ın başkenti olma özelliğini taşıyan Bahla, bu dönemde stratejik ve ticari açıdan önemli bir konuma sahiptir.

1987 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Bahla Kalesi, ancak 1988’den 2004’e kadar “Tehlike Altındaki Dünya Mirasları” listesinde yer almıştır. 2012 yılında tamamlanan kapsamlı restorasyon çalışmalarıyla kale yeniden ziyarete açılmıştır.

Bahla Kalesi’nin çevresindeki vaha, antik sulama sistemi “aflaj” ile beslenir ve bu sistem de Umman’ın kültürel mirasının bir parçasıdır. Kale, hem tarihi hem de mimari açıdan zengin bir deneyim sunar. Günümüzde Umman’ın en çok ziyaret edilen turistik noktalarından biridir.

Paylaşın

ABEND Nedir Ve Ciddi Bir Sorun Mudur?

Genellikle ABEND olarak kısaltılan “Abnormal End” terimi, bir hata veya sorun nedeniyle bir işlemin veya programın beklenmedik veya ani bir şekilde sonlandırılması anlamına gelir.

Haber Merkezi / Genellikle ana bilgisayar bilişiminde bir yazılım çökmesini veya arızasını belirtmek için kullanılan bir terimdir. Abnormal End, devam eden işlemleri kesintiye uğratabilir ve veri kaybına veya bozulmasına neden olabilir.

ABEND’in amacı, sistem geliştiricileri, yöneticileri veya bakımcıları için sistem hatalarının nedenini gidermeye ve teşhis etmeye yardımcı olmaktır.

ABEND, hatalı sonuçlar üretmesine veya sistemi daha fazla bozmasına izin vermek yerine sistemin veya programın durmasına neden olur. Genellikle, arıza anında programın durumu hakkında yeterli veri saklanır ve bu da hata ayıklamayı mümkün kılar ve sorunun nedenini belirlemeye yardımcı olur.

Bir ABEND tetiklendiğinde, sistem verilerinin bütünlüğünün korunmasına yardımcı olur ve ayrıca bilgilendirilmiş bir tanı ve kesin düzeltme için sistem sonlandırma öncesi durumunun korunmasına katkıda bulunur.

ABEND hakkında sıkça sorulan sorular:

ABEND terimi ne anlama geliyor?

Genellikle “ABEND” olarak kısaltılan “Abnormal End” terimi, bir yazılım programının veya sisteminin anormal bir şekilde sonlanmasını belirtmek için bilgisayarlarda kullanılan bir terimdir. Programın, ele almak üzere tasarlanmadığı bir hata veya önemli bir beklenmeyen durumla karşılaştığında ortaya çıkar.

ABEND’in bazı yaygın nedenleri nelerdir?

Yazılım hataları, sistem hataları, donanım arızaları, uygunsuz veri girişi veya bellek veya depolama alanı gibi kaynakların tükenmesi gibi çeşitli nedenler Anormal Son’a neden olabilir.

ABEND, ilgili yazılımı veya sistemi nasıl etkiler?

ABEND, yazılımın veya sistemin normal işleyişini bozabilir. Kaydedilmemiş verilerin kaybolmasına, hizmetlerin kesintiye uğramasına veya ciddi durumlarda sistemin hasar görmesine yol açabilir.

ABEND nasıl çözülebilir?

ABEND genellikle hata ayıklama, sistem güncellemeleri, veri düzeltmeleri veya donanım düzeltmelerinin bir kombinasyonuyla çözülebilir. Hatanın kaynağını belirlemek, onu çoğaltmak ve ardından gerekli çözümleri uygulamak çok önemlidir.

ABEND ciddi bir sorun mudur?

ABEND’in ciddiyeti, nedenine ve meydana geldiği sisteme bağlıdır. Kritik bir sistemde, küçük bir Anormal Son bile büyük endişe yaratabilirken, daha az kritik sistemlerde, yalnızca küçük bir rahatsızlığa neden olabilir.

ABEND’i önlemek için hangi adımları atabiliriz?

Önlenmesi, öncelikle titiz yazılım testlerini, doğru veri girişinin sağlanmasını, sistem donanım ve yazılımının güncel tutulmasını, uygun sistem bakımının ve etkili hata işleme prosedürlerinin sağlanmasını içerir.

ABEND yalnızca belirli sistemlerde veya programlama dillerinde mi meydana gelir?

Hayır, ABEND herhangi bir sistemde veya programda hatalı bir durum veya hata ile karşılaşırsa oluşabilir. Bunlar belirli sistemlere veya programlama dillerine özgü değildir.

Paylaşın

Türkiye Kupası: Göztepe Yarı Finalde

Türkiye Kupası çeyrek finalinde Beşiktaş ile Göztepe, İnönü Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşmadan 3 – 1 galip ayrılan Göztepe, adını yarı finale yazdırdı.

Haber Merkezi / Hakem Atilla Karaoğlan’nın yönettiği karşılaşmada Beşiktaş’ın golünü 30. dakikada Ernest Muçi, Göztepe’nin gollerini ise 38, 79 ve 81. dakikalarda Romulo Cardoso kaydetti.

Göztepe, Trabzonspor ile yarı finalde karşılaşacak.

Beşiktaş’tan Tayyip Talha Sanuç 36. dakikada kırmızı kart gördü.

30. dakikada Rafa Silva’nın ara pasında sol kanatta topla buluşan Ernest Muçi’nin ceza sahası içine girip çaprazdan uzak köşeye vuruşunda meşin yuvarlak ağlara gitti. 1-0

38. dakikada Romulo Cardoso’nun ceza yayının içinden kullandığı serbest vuruşta direkt kaleye giden meşin yuvarlak ağlarla buluştu. 1-1

77. dakikada sol taraftan kullanılan kornerde Koray Günter’in kafayla kaleye gönderdiği top Masuaku’ya çarptı. Hakem Atilla Karaoğlan, Masuaku’nun meşin yuvarlağa elle dokunduğunu işaret ederek beyaz noktayı gösterdi. 79. dakikada penaltıda topun başına geçen Romulo, meşin yuvarlak ile kaleciyi ayrı köşelere gönderdi. 1-2

81. dakikada İzmir ekibi farkı ikiye çıkardı. Savunmadan atılan uzun topta bir an duraksayan Beşiktaş defansının hatasını değerlendirerek ceza sahası içine giren Romulo, kaleci Ersin Destanoğlu’nun üzerinden aşırttığı meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu. 1-3

Paylaşın

Dünya, Dört Derece Isınırsa Yüzde 40 Daha Fakir Olacağız

Yeni yayınlanan bir araştırma, küresel ısınmanın ekonomik etkisinin hafife alındığını, dört santigrat derecelik bir ısınmanın yüzde 40’lık bir fakirleşmeye neden olacağını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Avustralyalı bilim insanları tarafından yapılan araştırma, ısınmanın sanayi öncesi seviyelerin 2 santigrat derecenin üzerinde tutulması durumunda bile dünya genelinde kişi başına düşen ortalama GSYİH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 16 oranında azalacağını öne sürüyor.

Bu, önceki tahminlerin (örneğin yüzde 11 civarı kayıp) neredeyse dört katı bir etki demek. Tedarik zincirlerinde yaşanacak kesintiler, iş gücü verimliliğinin azalması ve altyapı hasarları da bu fakirleşme senaryosunu destekleyen unsurlar.

Bilim insanları, ülkeler kısa ve uzun vadeli iklim hedeflerine ulaşsalar bile küresel sıcaklıkların 2,1 derece artacağını tahmin ediyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarı Dr. Timothy Neal, mevcut ekonomik modellerin, iklim değişikliğinin ciddi etkilerini hafife aldığını vurguluyor, ve 4 santigrat derecelik bir küresel ısınma senaryosunda ekonomik kayıpların önceki tahminlerden çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

Neal, mevcut modellerin “gerçek dışı varsayımlar” içerdiğini söylüyor. Örneğin, ekonominin iklim şoklarına kolayca uyum sağlayacağı veya sıcaklık artışının sadece marjinal etkiler yaratacağı gibi. Neal, bilimsel uyarılar (örneğin, IPCC raporları) ile ekonomik tahminler arasındaki uçurum olduğunu ve modellerin yenilenmesi gerektiğini belirtiyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarlarından Prof. Andy Pitman ise, iklim modellerinin ekonomik kayıpları doğru tahmin etmekte yetersiz kalabileceğini ve gerçek etkilerin daha yıkıcı olabileceğini söylüyor.

Pitman, sıcaklık artışlarının tarım, su kaynakları ve insan sağlığı üzerindeki zincirleme etkilerinin ekonomik sistemleri derinden sarsabileceğini ifade ediyor. Ayrıca, 4 santigrat derecelik bir artışın “felaket” anlamına geleceğini ve mevcut politikaların bu riski ciddiye almadığını belirtiyor.

İklim politikaları uzmanı Prof. Frank Jotzo, önceki ekonomik modellerin (özellikle Entegre Değerlendirme Modelleri – IAM’ler) iklim değişikliğinin gerçek ekonomik etkilerini sistematik olarak hafife aldığını vurguluyor.

Prof. Frank Jotzo, bu modellerin, bir bölgede tarım gibi bir faaliyetin iklim değişikliği yüzünden çökmesi durumunda, başka bir bölgenin bunu telafi edebileceği gibi gerçek dışı bir varsayım üzerine kurulu olduğunu söylüyor.

“Bu, gerçek dünyanın işleyişine aykırı” diyen Prof. Frank Jotzo, küresel ekonominin birbirine bağlı doğası, aşırı hava olaylarının tetiklediği tedarik zinciri aksamalarının tüm ülkeleri etkileyeceğini belirtiyor.

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü: Suriye’deki Mezhepsel Katliamlar Savaş Suçu

Uluslararası Af Örgütü, Suriye hükümetine, geçen ay ülkenin kıyı bölgelerinde yaşayan Alevi sivilleri hedef alan “mezhepsel katliamlar” konusunda hesap verme çağrısında bulundu.

Haber Merkezi / Birleşik Krallık merkezli Af Örgütü, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Suriye hükümetinin, “hiçbir kişi veya grubun mezhebi nedeniyle hedef alınmamasını sağlamak için derhal adımlar atması” gerektiğini belirtti.

Gerçeği ortaya çıkarmanın ve adaleti sağlamanın “vahşet döngülerini sona erdirmek için hayati önem taşıdığı” vurgulanan açıklamada, “Katliamların savaş suçu olarak soruşturulması gerekiyor” ifadelerine yer verildi.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnes Callamard, hükümete bağlı “milislerin” Alevi sivilleri kasten hedef aldığını ve “soğukkanlılıkla yakın mesafeden kişileri vurarak korkunç saldırılar gerçekleştirdiğini” söyledi.

Çatışmalar, 6 Mart’ta patlak verdi ve Hayat Tahrir el-Şam’a (HTS) bağlı gruplar Alevilerin çoğunlukta olduğu kıyı bölgelerini hedef aldı.

Birleşmiş Milletler’e göre 21.000’den fazla insan Lübnan’a kaçmaya zorlandı, binlercesi ise Rusya’nın Hmeimim Hava Üssü’ne sığındı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, “faillerin evlere baskın düzenleyerek sakinlere Alevi mi yoksa Sünni mi olduklarını sorduklarını, ardından onları öldürdüklerini veya bağışladıklarını” açıkladı.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Suriye güvenlik güçleri ve müttefiklerinin “saha infazları” gerçekleştirdiğini, yaklaşık 1.700 sivili öldürdüğünü, ölümlerin çoğunun 7 ve 8 Mart’ta gerçekleştiğini bildirdi.

Buna karşılık, Suriye’nin geçici Devlet Başkanı Ahmed El-Şara, “sivil katliama” karışan herkesin hesap vereceğine söz verdi ve olayları araştırmak üzere bağımsız bir komite kurdu; ancak bulguları henüz yayınlanmadı.

Paylaşın