Selahattin Demirtaş: Çözümün Adresi TBMM’dir

Kılıçdaroğlu’nun “Kürt sorununu HDP’yle çözebiliriz” şeklindeki açıklaması siyasetin sıcak gündem başlığı olmaya devam ediyor. Konu hakkında bir açıklama yapan Demirtaş, “HDP, Kürt sorunu dahil olmak üzere, Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümüne taliptir, irade sahibi siyasi bir aktördür ve elbette muhataptır. Çözümün adresi de doğal olarak TBMM’dir” dedi.

Haber Merkezi / CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kürt sorununu HDP’yle çözebiliriz” şeklindeki açıklamasına HDP Milletvekili Sezai Temelli, “Çözümün adresi İmralı’dır” yanıtını vermişti.

Tartışmaya, Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da katıldı.  Demirtaş’ın sosyal medya hesabından yapılan paylaşımlarda şöyle denildi:

“Benim bildiğim HDP, Kürt sorunu dahil olmak üzere, Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümüne taliptir, irade sahibi siyasi bir aktördür ve elbette muhataptır. Çözümün adresi de doğal olarak TBMM’dir.

Tabii ki HDP, Kürt sorununun çözümünde tüm tarafların ve her kesimin, açık ve şeffaf katılımını, muhataplığını bilecek siyasi birikime ve deneyime sahiptir. Faydasız ve çoktan tükenmiş tartışmalar gündeme getirmek çözüme katkı sunmaz.”

HDP, Artan Kadın Cinayetlerini TBMM’ye Taşıdı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sebep ve sonuçları ile derhal alınacak önlemlerin tespiti için ‘Meclis Araştırması’ talep ettiği önergeyi TBMM Başkanlığına sundu.

Haber Merkezi / HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yürürlüğe girmesi sonucu kadına yönelik şiddet, istismar, taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerine dair vakalarda görülen artışın sebep ve sonuçları ile derhal alınması gereken önlemlerin tespit edilmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasını talep etti. TBMM Başkanlığına verilen önergede şu ifadeler yer aldı:

“Kadına yönelik eril şiddetin ve dolayısıyla kadın kırımına varan cinayetlerin giderek artması ülkenin en yakıcı ve yıkıcı sorunların başında gelmektedir. Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yürürlüğe girmesi sonucu kadına yönelik şiddet, istismar, taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerine dair vakalarda görülen artış meselenin derinlikli ve çözüm alıcı nitelikte ele alınmasını gerekli kılmıştır. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sebep ve sonuçları ile derhal alınacak önlemlerin tespiti amacı ile Anayasa’nın 98 inci, İçtüzüğün 104 üncü ve 105 inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılması için gereğini arz ve teklif ederiz.

Önergenin gerekçesinde şu ifadelere yer verildi;

Ülke gündeminin değişmeyen ve başat meselesi haline gelen kadın cinayetleri, bilhassa İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ile birlikte dikkate değer bir artış göstermiştir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının alındığı ilk andan itibaren sosyal medyada, eril şiddeti öven mekanizmaların harekete geçtiği gözlemlenmiş olup gelinen aşamada mevcut yargının pratiklerinden beslenen zihniyetin şiddete meyyali açıkça ortaya çıkmış durumdadır.

Sadece geçtiğimiz hafta içerisinde kamuoyuna yansıyan kadın cinayetleri meselenin toplumsal boyutlarını ortaya koymaktadır. Üniversite öğrencisi Azra Gülendam Haytaoğlu’nun maruz kaldığı cinsel şiddet ve akabinde canavarca hisle öldürülmesine giden süreç kadınların toplumda can güvenliklerinin olmadığının altını çizmektedir. Yine 2 kişinin tecavüzüne uğradığına dair şikayetleri sonuçsuz kalan Edanur Kaplan’ı intihara götüren süreç de bundan ayrı tutulamaz. Tıpkı İpek Er’i intihara götüren sürecin, yargı ve emniyet gereğini yapmadığı müddetçe devam edeceği artık şüphe götürmemektedir. Antalya’da Ali Alataş’ın boşandığı eşi Gülcan Kılınç ile annesi Gülizar Kılıç’ı silahla vurmasındaki motivasyon da benzer şekilde yargının pek çok kadın cinayetinde gösterdiği tutumdur.

“Kadın ölümleri yalnızca bir sayıdan ibaret değildir”

Geçtiğimiz yılın verilerine göre erkekler en az 284 kadını öldürmüş, 265 çocuk istismara maruz bırakılmış ve en az 255 kadın da şüpheli şekilde yaşamını yitirmiştir. Yalnızca temmuz ayı içerisinde en az 24 kadın öldürülmüş, son bir haftada ise en az 11 kadın cinayeti kayıtlara geçmiştir. Bahse konu kadın ölümlerinin yalnızca bir sayıdan ibaret değildir. Bu ölümler büyük bir toplumsal kırılmaya işaret etmekte, kadınların can güvenliklerinin olmadığını açıklamaktadır. Kadın cinayetlerinin önlenmesi kuşkusuz yargı mekanizmalarının etkin bir soruşturma ve caydırıcı cezai yaptırımları uygulaması ile mümkün olacaktır. Nitekim dünyada eril şiddetin en çok görüldüğü ülkelerde, kadın cinayetlerinin etkin soruşturulmasını ve gerekli cezai yaptırımların uygulanmasını öngören düzenlemeler meselenin ciddi oranda çözümünü sağlamıştır. Türkiye’de ise kadın mücadelesinin en önemli kazanımı olan İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı, yargı mekanizmaları ile emniyet birimlerini kadına yönelik şiddet noktasında iyice etkisiz bırakmıştır. Yani dünya örneklerinin tersine bir yaklaşım söz konusu olup bu, aynı zamanda kadın cinayetlerini meşru gören bakış açısının hakimiyetine olanak sağlamaktadır.

“Alınacak tedbirlerin tespit edilmesi hayati önemdedir”

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının beraberinde büyük bir toplumsal kırılmayı getirmesinin kaçınılmaz olacağı ifade edilmesine rağmen bu karardan geri adım atılmamış, karara dair yapılan idari başvuruların sonuçsuz bırakılması da umut kırıcı olmuştu. Nitekim gelinen fazda bu öngörü gerçekleşmiş, eğitim durumu, sosyo-ekonomik şartları ne olursa olsun kadınların şiddetin mağduru olduğu elim örnekler birbiri ardına yaşanmıştır. Hatırlatmakta ve hatırlamakta yarar olacağı üzere İstanbul Sözleşmesi, aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları aşırı biçimde etkileyen kadınlara yönelik her türlü şiddet biçimi için geçerli olup taraf devletlere; ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik), taciz amaçlı takip, tecavüz dahil, cinsel şiddet, cinsel taciz, zorla evlendirme, kadınların sünnet edilmesi, kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama şeklindeki davranışlara yönelik cezai veya başka bir hukuki yaptırım öngörmeyi zorunlu kılmaktadιr. Türkiye Sözleşme’den çekilerek bu tür ağır yaptırım içeren suçları meşru göreceğini ilan etmiş, yaşanan cinayetlerin artışı da bunun bir zihniyet sorunu olduğunu ortaya çıkarmıştır.

İzah etmiş olduğumuz hususlar doğrultusunda yürütme makamında olanların konuya ilişkin sorumluklarını yerine getirme zaruretleri acil bir mesele olarak önlerinde durmaktadır. Bununla beraber, parlamentonun da bu konuda önemli bir sorumluluğu söz konusu olup bu çatı altında meselenin çok boyutlu bir biçimde tartışılması ve alınacak tedbirlerin tespit edilmesi hayati önemdedir.

Kılıçdaroğlu: AK Partinin yapamadığını yapacağız

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Her bölgede sorunlar var, milletvekillerimiz çalışıyor. AKP’nin yapamadığını yapacağız. Çünkü biz iktidar olacağız, bütün sorunları çözeceğiz.” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında, “Sen hala sandığa gittiğinde AKP’ye oy veriyorsan, şikâyet etmeyeceksin, aç kaldığında da şikayet etmeyeceksin, hakkını da aramayacaksın. Ama hakkını arıyorsan, çoluğun çocuğun işsizse, yeraltında kömür dururken, o kömürü çıkarmayıp, dışarıdan getiriyorlarsa, sandığa gideceksin, dersini vereceksin. Tek oyla dersini vereceksin. O zaman bu ülke kurtulur.” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu’ndan ‘erken seçim’ çağrısı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM’deki Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, “Bu kadar çürüme hiç olmadı ama temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz. Temizliğin sihirli anahtarı seçim; hemen seçim, erken seçim, gelsin, Türkiye’yi aydınlığa kavuşturacağız, beraber kavuşturacağız” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / CHP Lideri Kılıçdaroğlu, konuşmasında ülke gündemini kasıp kavuran devlet-siyaset-mafya ilişkilerinin ifşası sonrası sessizliğini koruyan iktidara yüklenerek, “Türkiye’yi temelden sarsan bir sürü açıklama var, Saray’dan tek bir açıklama yok. Bu kadar lağım kokusu dünyaya yayılmışken neden kimse konuşmuyor? Neden savcılar harekete geçmiyor?” dedi.

HDP hakkında açılan kapatılma davası hakkında da konuşan Kılıçdaroğlu, “CHP demek demokrasi demektir. Bu ülkeye kendi özgür iradesiyle çok partili hayatı getiren parti CHP’dir. Dünyada başka örneği yoktur. Demokrasi olmazsa olmazımızdır. Siyasi partiler ise demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Demokrasinin var olduğu bir ortamda siz bir partiyi kapatamazsınız” ifadelerini kullandı.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun grup konuşmasındaki açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle;

“Türkiye’yi temelden sarsan bir sürü açıklama var, Saray’dan tek bir açıklama yok. Ak Partili, MHP’li kardeşlerime sesleniyorum. Bu kadar lağım kokusu dünyaya yayılmışken neden kimse konuşmuyor? Neden savcılar harekete geçmiyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kabile devleti mi? Nerede bu savcılar?

İktidar kendisini kurtarmak istiyor, gündem değiştirmek istiyor. Gırtlağına kadar lağım çukuruna düşmüşler. Açık ve net ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devleti olmaktan çıkmıştır. Yargı asla ve asla tarafsız ve bağımsız değildir. Talimatla iş yapan bir yargı vardır. Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur.

Devletin hazinesini mafyayla el ele olacaksın, tezgahı kuracaksın, belli yerlere çökeceksin rantı alacaksın. 21. yüzyılın Türkiye’sinin geldiği nokta bu. İktidar sahipleriyle mafya ortak devleti yönetiyorlar. Cumhur İttifakı’nın üçüncü ortağı mafyadır!

Ben lağım borusu patladı dedim. Meğer lağım çukurundalarmış bunlar. Saray kokuyu hissetmiyor. Türkiye’yi temelden sarsan bir sürü açıklamalar var. Saray’dan tek cümle bile yok. Niçin? Gerekçe yaratmak istiyorlar onda da batıyorlar. Gerekçe bile bulamıyorlar. İstifa diye bir müessese var. Onurlu insanların başvurduğu istifa diye bir müessese var!

Yeraltı dünyasının önemli bir aktörü açıklama yapıyor. Gazeteler, TV’ler tartışıyor. İktidar sahibinden tık yok. Sen her konuda konuşuyordun. “Dış güçlerin oyunu” diyorlar. O zaman 19 yılın sonunda ülkeyi dış güçlerin oyuncağı haline sen getirmedin mi?

Rüşvet alan siyasetçilerden söz ediliyor, siyasi destekle uyuşturucu kaçakçılığı yapanlar var, tık yok. Savcılar korkudan soruşturma açamıyorlar. Kara para aklayanları bizzat serbest bırakıyorlar, yurtdışına çıkarıyorlar. Bunu yapan kim?

“İçişleri Bakanı isim verecek mi, asla vermez”

Meclis Başkanı’na geçen salı günü çok ağır konuşmuştum, doğru. Konuşması lazımdı. 600 milletvekilini kimse töhmet altında tutamaz! Sonunda konuştu. “Mektup gönderdim” dedi, “O siyasetçinin ismini istiyorum” dedi. İçişleri Bakanı isim verecek mi, asla vermez. Atanmış bakan, seçilmiş Meclis Başkanı’nın sorusuna cevap vermezse bu nasıl karşılanacak?

Peki göndermediği zaman atanmış bir bakan, seçilmiş bir TBMM Başkanı’nı sorduğu soruya cevap vermeyerek aşağılamasını nasıl karşılayacak? “Cevap vermiyorum sana, istediğin kadar yaz” diyecek, göreceksiniz. Sayın Başkan’a mektup yazdığı için teşekkür ederim.

10 bin dolar alan siyasetçi kimdir, açık ve net ortaya çıkması lazım. Biz biliyoruz, herkes biliyor. O kişide acaba yüz, ahlak var mı? Kire bulaşmış insanlar, yaşamları boyunca kirli gezmekten hoşlanırlar.

Türkiye’yi bu bataktan çıkaracağız. Ülkemize temiz, ahlaklı siyaseti, dayanışma kültürünü yeniden getireceğiz. Farklı görüşler, farklı siyasi anlayışlar kavga konusu değil zenginlik olmalı… Demokrasini var olduğu bir ortamda siz bir partiyi kapatamazsınız. Şiddet, baskı uyguluyorlarsa kapatın. Zaten savcı harekete geçer. Ama savcı siyasi otoritenin tavrıyla harekete geçiyorsa orada demokrasiyi yok ediyorsunuz demektir.

“İstifa bir erdemdir”

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atadılar. Melih Bulu’ya söylüyorum. Sen o üniversiteye bırak rektör olmayı, orada ders verecek kapasiteye bile sahip değilsin. Sende onur varsa istifa et. İstifa bir erdemdir. Hocaların görevine son veriyor. Niçin? Hangi akılla, hangi mantıkla? Üniversitenin rektörü bilime düşman olur mu? Düşünün rektör bilime, bilim insanına düşman!

Boğaziçi Üniversitesi’nde görevine son verilen hoca, “Maddi karşılığı olmayan bu vazifeyi memlekete ve gençlere bir vazife olarak gördüm. Keşke iyiden, doğrudan, güzelden bu kadar nefret etmeselerdi. Güzel günler göreceğiz” diyor.

“Keşke Yunan galip gelseydi” diyen bir meczubu devlet ricali gidip ziyaret etti. Milli ordumuzun Tank Palet Fabrikası’nı beş kuruş bile almadan Katar ordusuna peşkeş çektiler. Hangi milli dayanışmadan söz ediyor bu iktidar? Asgari ücretliler geçinemezken, Saray beslemeleri bir yerden değil iki, üç, dört, beş yerden maaş alıyor. Bu mudur adalet?

Bu kadar çürüme hiç olmadı ama temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz, demokratik yollarla temizleyeceğiz. Temizliğin sihirli anahtarı seçim; hemen seçim, erken seçim, gelsin, Türkiye’yi aydınlığa kavuşturacağız, beraber kavuşturacağız.”

 

96 eski milletvekili de bildiri yayımladı

126 eski büyükelçinin Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi’yle, önceki gün 104 emekli amiralin yine Montrö’yle ilgili açıklama yapmasının ardından bu kez de 96 eski milletvekilli de bir bildiri yayımladı. Bildiride, “Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkeleri ve temel felsefesi ve kurumları vicdansız darbelerle yıkılmaya çalışılırken, düşünce açıklama hak ve özgürlüğünü kullanan kişilerin darbecilikle suçlanmasını, baskı altına alınmasını esefle karşıladığımızı kamuoyuna duyururuz.” ifadeleri yer aldı.

Haber Merkezi / 126 eski büyükelçinin Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi’yle, önceki gün 104 emekli amiralin yine Montrö’yle ilgili açıklama yapmasının yankıları sürerken “Cumhuriyetimizin temel nitelikleri tartışılamaz! Kanal İstanbul yapılamaz! Montrö tartışmaya açılamaz!” başlıklı bir bildiri de eski milletvekillerinden geldi.

96 eski vekilin yayınladığı ve “Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkeleri ve temel felsefesi ve kurumları vicdansız darbelerle yıkılmaya çalışılırken, düşünce açıklama hak ve özgürlüğünü kullanan kişilerin darbecilikle suçlanmasını, baskı altına alınmasını esefle karşıladığımızı kamuoyuna duyururuz.” ifadelerinin yer aldığı bildiri şöyle;

“Önce 126 eski büyükelçi Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi’yle ilgili önemli bir açıklama yaptı. Ardından 103 emekli Amiral görüşlerini bildirdi. Kişi grup ya da kurumların ülke çıkarları söz konusu olduğunda, görüş açıklamalarından daha doğal ne olabilir? Bu hem haktır hem de yurttaşlık görevidir. İstanbul Sözleşmesinin Anayasaya aykırı biçimde Cumhurbaşkanı tarafından feshedilmesinin verdiği cesaretle hızlandırılan, Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi tartışmalarının geldiği nokta, bu açıklamaları zorunlu kıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik çeşitli emeller taşıyan devletlerin çıkarına hizmet edecek olan Kanal İstanbul’da ısrar edilmesini, Atatürk Türkiye’sinin Lozan Antlaşması’ndan sonra en büyük diplomasi başarısı olan, İstanbul-Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki mutlak egemenliğimizi sağlayan, Montrö Sözleşmesi’nin tartışılmaya açılmasını, öneminin azaltılmasını biz de doğru bulmuyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk ve ilkelerini, Anayasanın değiştirilemez maddelerini sahiplenmek, ülkemizin geleceğini ilgilendiren konularda kamuoyunu bilgilendirmek, temel bir anayasal haktır. Anayasal hakların güvencesi olması gerekenlerin, toplumu susturmaya, sindirmeye, korkutmaya çalışmaları kabul edilemez.

Çoğulcu demokrasinin gereği olarak en doğal yurttaşlık hakkını kullanıp, Kanal İstanbul ve Montrö konusundaki görüşlerini kamuoyuyla paylaşan kişi ve gruplara yönelik tehdit, suçlama, saldırı korkutma, sindirme ve soruşturma gibi girişimler, yurttaşlık haklarını ipotek altına almaktır. Bu yaklaşımı ve bu girişimleri kınıyor, hala bir hukuk devleti olduğumuzu hatırlatıyoruz.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkeleri ve temel felsefesi ve kurumları vicdansız darbelerle yıkılmaya çalışılırken, düşünce açıklama hak ve özgürlüğünü kullanan kişilerin darbecilikle suçlanmasını, baskı altına alınmasını esefle karşıladığımızı kamuoyuna duyururuz. Saygılarımızla.”

Bildiriye imza atan eski milletvekilleri şöyle:

A.İhsan Köktürk / Zonguldak, A.Kemal Kumkumoğlu / İstanbul, Ali Rıza Öztürk / Mersin, Abdülrezzak Erten / İzmir, Ahmet Güryüz Ketenci / İstanbul, Ahmet Küçük​ / Çanakkale, Ahmet Toptaş ​/ Afyon, Ali Ahmet Ertürk / Edirne, Ali Aslan / Muğla, Ali Haydar Erdoğan / İstanbul, Ali Oksal / Mersin,  Ali Özcan / İstanbul, Ali Özgündüz​/ İstanbul, Ali Rıza Bodur / İzmir, Ali Rıza Ertemur / Denizli, Altan Tuna / Çanakkale, Atilla Kart / Konya, Ahmet Tan / İstanbul, Barış Can / Sinop, Bekir Yurdagül / Kocaeli, Binnaz Toprak / İstanbul, Bülent Baratalı / İzmir, Cevdet Selvi​/ Eskişehir / Kocaeli, Cumhur Yaka / Muğla, Çetin Soysal​/ İstanbul, Dilek Akagün​ / Uşak, Durdu Özpolat / Kahramanmaraş, Enis Tütüncü ​/ Tekirdağ, Erdal Aksünger / İzmir, Erdal Karademir / İzmir, Ergün Aydoğan / Balıkesir, Esfender Korkmaz / İstanbul, Fahrettin Üstün / Muğla, Feramuz Şahin / Tokat, Gökhan Durgun / Hatay, Güldal Mumcu / İzmir, Güldal Okuducu / İstanbul, Hakkı Ülkü / İzmir, Halil Ünlütepe / Afyon, Hasan Ören / Manisa, Haşim Oral / Denizli, Hulusi Güven​/ Adana, Hüsnü Bozkurt / Konya, Hasan Gemici / Zonguldak, İbrahİm Özdiş​ /Adana, İsmail Değerli​ / Ankara, İsmail Özay / Çanakkale, İzzet Çetin / Kocaeli /Ankara, Kemal Anadol​ / İzmir, Kemal Ekinci​ / Bursa, Mehmet Boztaş / Aydın, Mehmet Hilal Kaplan​ / Kocaeli, Mehmet Kesimoğlu​/ Kırklareli, Metin Arifağaoğlu ​/ Artvin, Mustafa Kul / Erzincan, Mustafa Özyürek / İstanbul, Nadir Saraç / Zonguldak, Namık Havutça / Balıkesir, Necati Yılmaz / Ankara, Necla Arat / İstanbul, Nevin Gaye Erbatur​/ Adana, Nur Serter / İstanbul, Oğuz Oyan / İzmir, Orhan Düzgün / Tokat, Orhan Eraslen​ / Niğde, Orhan Sür / Balıkesir, Orhan Ziya Diren / Tokat, Osman Korutürk / İstanbul, Ömer Çiftçi / Ankara, Rasim Çakır​/ Edirne, Sacit Yıldız / İstanbul, Salih Gün / Kocaeli, Sedat Uzunbay / İzmir, Selahattin Karaahmetoğlu / Giresun, Selçuk Ayhan​/ İzmir, Selehattin Öcal / Ankara, Sena Kaleli / Bursa, Süleyman Çelebi / İstanbul, Süleyman Genç / İzmir, Şahin Mengü​/ Manisa, Şevket Arz / Trabzon, Şevki Kulkuloğlu / Kayseri, Şinasi Öktem​/ İstanbul, Şükrü Babacan / Kırklareli, Şükrü Sina Gürel / İstanbul, Tolga Çandar​/ Muğla, Tuncay Ercenk / Antalya, Turgay Develi​ / Adana, Turgut Dibek​/ Kırklareli, Türkan Miçoğulları​ / İzmir, Uluç Gürkan​/ Ankara, Vedat Yücesan / Eskişehir, Vezir Akdemir / İzmir, Yaşar Ağyüz​/ Gaziantep, Yılmaz Kaya​/ İzmir, Yüksel Çorbacıoğlu ​/ Artvin

 

İYİ Parti Lideri Akşener’den iktidara sert sözler

Partisinin Meclis’teki grup toplantısında konuşan İYİ Parti Lideri Akşener, Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınmasını eleştirerek, “Sayın Erdoğan’ın attığı her düşüncesiz adım, milletimizin aleyhine çalışıyor. Bu aralar, 7’den 70’e herkeste bir tedirginlik var; ‘Eyvah, yoksa damat geri mi dönüyor?’ sorusu, her mecrada dillendirilmeye başlandı” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener partisinin grup toplantısında konuştu. Yaptığı konuşmada iktidarın ekonomi yönetimini eleştiren Akşener, “Gece yarısı yapılan gizemli atamalarla koskoca Türkiye’nin itibarı ayaklar altına alınıyor. Bu kendini bilmezliğin ekonomide yarattığı tahribatın hesabını kim verecek?” dedi.

Akşener, konuşmasının devamında “Sayın Erdoğan ve AK Parti iktidarının keyfi yönetim anlayışının, memleketimize olan maliyeti, her geçen gün artıyor. İnsan haklarında artıyor, kadın haklarında artıyor, demokrasi için artıyor, ekonomi için artıyor, çevre için artıyor. Sayın Erdoğan’ın attığı her düşüncesiz adım, milletimizin aleyhine çalışıyor. Bu aralar, 7’den 70’e herkeste bir tedirginlik var; ‘Eyvah, yoksa damat geri mi dönüyor?’ sorusu, her mecrada dillendirilmeye başlandı” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında “Üç beş kişi bir araya gelince salgın yayılıyor da kongrelerinizde virüs tatile mi çıkıyor?” diyerek Ramazan ayı tedbirlerine tepki gösteren Akşener’in konuşmasından öne çıkan satırbaşları şöyle;

‘Eyvah damat geri mi dönüyor’ sorusu her mecrada dillendirilmeye başladı. Başarısızlıklarla dolu 2.5 yılın sonunda nihayet bu hatadan dönüldü. Bugün biri damat bakan ile ekonomi kavramını aynı cümle içinde kullansa dolar fırlıyor.

Bu işi beceremediğini defalarca kanıtlamış bir insanın tekrar bu konularla anılmasını bile sakıncalı buluyorum. Sayın Erdoğan saçmalama konusunda çıtayı uzaya çıkardığından maalesef kesin konuşamıyorum.

Merkez Bankası Başkanı’nın bir gece kararnamesiyle görevden alındığı bir ülkede istikrardan bahsedilemez. Ağbal’ı faizleri artırdığı için görevden aldın değil mi? En azından kamuoyuna böyle yansımasına izin verdin. Madem yeni başkan faiz düşürmeyecekti, o zaman Sayın Ağbal’ı neden görevden aldın? Madem yeni başkan aynı politikaları sürdürecekti, o zaman neden bizi bir gecede yüzde 15 fakirleştirdin?

“Enflasyonu tutabilene aşk olsun”

Mesela, ‘Faiz sebep, enflasyon sonuç’ cümlesi hala dillendiriliyor. Gelin birlikte hatırlayalım; Sayın Erdoğan bu müthiş doktrinini, ilk kez ortaya attığında, dolar 2 liraydı. Enflasyon, tek haneliydi.

Faizler de yüzde 6’ydı. Şimdi geldiğimiz durumda ise, faiz yüzde 19. Dolar, neredeyse 8 buçuk lira. Enflasyonu tutabilene aşk olsun.

Sayın Erdoğan; kurumlar ve kurumsal değerlerle oynayarak, devlet yönetilmez. 6 ayda bir Merkez Bankası Başkanı değiştirerek, ekonomi yönetilmez. Merkez Bankası Başkanı’nın bir gece kararnamesiyle görevden alındığı bir ülkede, istikrardan bahsedemezsin.

Eski başkan Sayın Ağbal’ı, faizleri artırdığı için görevden aldın değil mi? En azından, kamuoyuna böyle yansımasına izin verdin. Ama nedense, yeni gelen başkanın ilk beyanatı, yüksek faiz politikasını, sürdürmekten yana oldu.

Ramazan ayında toplu iftar yasakmış. Bu şartlarda doğru bir karar. Bu fevkalade duyarlı arkadaşlara sormak istiyorum, sizin lebaleb kongrelerindeki keyfiniz Allah’ın sofrasından daha mı önemliydi? Kongrelerinize yasak getirecek durum yoktu da, mübarek sofralarda mı aklınız başınıza geldi.

“Kongrelerinizde virüs tatile mi çıkıyor?”

On binlerce işletme yeniden kapatılacakmış. Bir işletmeci diyor ki, her açma ve kapama bize 35 bin liraya mal oluyor. Yiyecek, et, sebze vs. ya dağıtmak ya da çürürse atmak zorunda kalıyoruz dediler. Siz ne vicdansızsınız. Üç beş kişi bir araya gelince salgın yayılıyor da kongrelerinizde virüs tatile mi çıkıyor?

Bu maliyeti, saray zenginleri ödemeyecek. Bu maliyeti, üç beş yerden maaş alan kardeşler, yeğenler, kayınçolar ödemeyecek. Bu maliyeti, o 5 müteahhit ve havuz medyası da ödemeyecek. Bu maliyeti, çiftçilerimiz ödeyecek, esnaflarımız ödeyecek, sanayicilerimiz ödeyecek.

Bu maliyeti, emeklilerimiz ödeyecek, memurlarımız ödeyecek, çalışanlarımız ödeyecek. Bu maliyeti, gençlerimiz ödeyecek, kadınlarımız ödeyecek. Bu maliyeti, hepimiz ödeyeceğiz, bir tek onlar ödemeyecek…

Çünkü bu maliyet, bu ucube sistemin ve onun arkasındaki bu çarpık zihniyetin sonucudur. Biz, İYİ Parti olarak, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını önemsiyoruz ve bunu her fırsatta vurguluyoruz. Merkez Bankası yönetiminin bağımsızlığı ve güvencesiyle ilgili olarak, yüce Meclis’e bir de kanun teklifi verdik.

Teklifimize göre, Merkez Bankası başkanları, beş yıl süreyle atanabilecek ve görev süresi dolmadan görevden alınamayacak. Çünkü, Cumhurbaşkanı’nın bir gece, rüyasında görüp, görevden alabildiği bir Merkez Bankası Başkanı’nın, görevini hakkıyla yapabilmesinden söz edemeyiz.

O yüzden, süresinden önce görevden alınamamasını, hüküm altına alıp, görev güvencesi sağlıyoruz. Ayrıca, Para Politikası Kurulu’nun üyelerinden birinin de reel sektör temsilcisi olmasını sağlıyoruz.

TOBB’un önereceği üç adaydan birinin, Cumhurbaşkanı tarafından, para politikası kuruluna atanması hükmünü getiriyoruz.

Bu vesileyle, kanun teklifimize, başta, sözde reformsever Ak Parti ve küçük ortağı olmak üzere, Meclis’teki tüm partilerin desteğini bekliyoruz.

Son üç ayda; arabasında, 100 kilo eroin ile yakalanan, eski büyükelçilik basın müşaviri, Samsun Büyükşehir Belediyesi’nde yolsuzluktan tutuklanıp, evinde, on milyon bulunan daire başkanı derken, her geçen gün, ‘Asım’ın neslini yaratacağız’ diyerek iktidara gelenlerin, düştükleri hazin durumun, yeni örneklerine şahit oluyoruz.

“Hata yapan gençlerle değil, onları hak yolundan ayıran bu karanlık zihniyetledir”

Benim meselem, hata yapan gençlerle değil, onları hak yolundan ayıran bu karanlık zihniyetledir. O gencimiz ne diyor; ‘AK Parti’de görev alırsam, daha çok kazanmamın önü açılır diye düşündüm.’ Ne kadar acı değil mi? ‘Çok çalışırsam, çabalarsam, emek verirsem, sonunda başarırım, helaliyle kazanırım’ değil, ‘AK Parti’de görev alırsam, daha çok kazanırım.’ Gençlerimizi böyle düşünmek zorunda bırakanlara, yazıklar olsun.

Gençlerimizi dolambaçlı yollara sokan bu karanlığı, sorgulamak zorundayız. O gençlerin, hayat zannettikleri, hak zannettikleri, bu maskeli baloyu, sorgulamak zorundayız.

Bunların gençlerimize, doğru diye işaret ettikleri o yanlış düşünceler, kim bilir daha kaç gencimizi, büyük yanlışlara sürükledi? Bunları sorgulamak zorundayız.

Salgınla mücadelede durum aynı. Ekonomide durum aynı. Hukukta, insan haklarında, demokraside durum aynı. Kendileri çalıp, kendileri oynuyorlar.

Öyle olmasa, kendi kendilerine verdikleri yetkiyle, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilebilirler miydi? Milletin Meclisi onaylamış, Sayın Erdoğan’ın aklına esmiş, kendi kendine verdiği yetkiyle, sözleşmeyi iptal ediyor.

“Böyle şımarıklık olmaz. Böyle devlet yönetilmez”

Buradan çok net olarak vurgulamak istiyorum: Kim ne derse desin, şunu herkes bilsin ki, o sözleşme hâlâ geçerlidir. Yöntem de açıklanan karar da hem hukuken hem de siyaseten geçersizdir.

Sayın Erdoğan; burası muz cumhuriyeti değil, burası memleketi benzetmeye çalıştığın bir üçüncü dünya ülkesi de değil. Burası binlerce yıllık devlet geleneğinin sonucu olan, büyük Türkiye Cumhuriyeti. Aklını başına devşir. Böyle şımarıklık olmaz. Böyle devlet yönetilmez.

Kendisi bir de çıkmış, Cuma Namazı sonrasında, kadınlarımızı tehdit eder gibi diyor ki; ‘O iş bitti. Önünü ardını kurcalamayın.’ Aynen böyle diyor. Bak sen… Şu tarza, şu tavra bakar mısınız? Emrin olur ağam!

Bu tehditler, kadınlara sökmez Sayın Erdoğan. Elinden geleni ardına koyma. Tacize, tecavüze, hakarete, dayağa boyun eğmemiş o kadınlar, senin tehditlerine hiç boyun eğmez.

Kurtuluş savaşını yapmış gazi meclisin başkanı değil sanki sarayın meclisteki irtibat bürosu şefi konuşuyor. Yazıklar olsun sana da! Şimdiden uyarıyorum aklınızdan bile geçirmeyin.

Ege’deki adalarımıza çöken Yunanistan karşısındaki ezikliğinizi izlemek için Lozan’a Kanal İstanbul saçmalığınıza kılıç uydurmak için de Montrö’ye göz dikmeyin.

Sayın Erdoğan, bilim insanlarının tüm uyarılarına rağmen, Kanal İstanbul’dan vazgeçmemekte ısrarlı görünüyor. Deniz bilimciler uyarıyor. Jeoloji uzmanları uyarıyor.

“Ekolojik açıdan felaket olur” deniyor. “Milyonlarca vatandaşımızı küçücük bir adacığa sıkıştırmak, felakete davetiyedir” deniyor. Ama kendisi oralı bile değil. “İlle de kanal, inadına kanal.” diye tutturdu, gidiyor. Daha önce de söyledim, tekrar edeyim;

İlla bir kanal açacaksan, Urfalıların feryadını duy, git GAP’ta sulama kanalları aç, yağmurlama sistemleri kur, toprak ana bire beş versin, çiftçimiz de ülkemiz de zenginleşsin. Kırk yılda bir, memlekete bir hayrın dokunsun. Ama nafile.

Tabiata zarar vereceği kesin, Marmara Denizi’ni mahvedeceği kesin, Ama inadından vazgeçmiyor. Çünkü, doğa umurunda değil. Çünkü, deniz umurunda değil. Çünkü, yeşil umurunda değil. Çünkü, milletimiz umurunda değil. Çünkü, kendinden başka hiçbir şey umurunda değil.

Onların umurunda olmayabilir, ama bizim umurumuzda. Sayın Erdoğan ve arkadaşları, kanal diye, beton diye tutturmuşken, dünya, önemli bir değişime sahne oluyor. Artık bütün dünya, denetimsiz, kontrolsüz büyümenin getirdiği, İklim Krizi’yle mücadele etmek için, kolları sıvadı.

“Türkiye için de alarm zili artık çalıyor”

En az gelişmiş ülkesinden, en gelişmiş ülkesine, çöl ülkesinden, orman ülkelerine kadar herkes, doğaya nasıl daha az zarar veririz diye düşünüyor, hesap yapıyor. Çünkü herkes biliyor ki, doğa katliamı ve kirlenme bu hızla giderse, yaşayacak bir dünyamız kalmayacak.

İşte o nedenle biz diyoruz ki; “Türkiye bu mücadelenin dışında kalamaz.” Hele de çılgın proje denilen saçmalıklarla, bu tükenişin değirmenine su taşıyamaz.

Bu kadar basit. Bu kadar net. Rakamlar alarm veriyor. Yalnızca 2021 yılında, yani bu üç aylık süreçte, atmosfere 9,9 milyar ton karbondioksit salındı.

173 milyar ton buzul eridi. 222 milyon ton gıda israf oldu. Denizlere 2 milyon ton plastik atık bırakıldı. Bu hızlı yok oluşa rağmen, maalesef önlem almakta geç kalıyoruz.

Eğer, gerekli önlemleri almazsak; Yalnızca 28 yıl içinde, denizlerde balıktan çok plastik atık olacak. 18 yıl içinde, dünyada temiz su bulmak mümkün olmayacak. Ve 48 yıl içinde de, ozon tabakası geri döndürülemez biçimde tahrip olacak.

Rakamlara lütfen dikkat edin. Uzak bir gelecekten değil, çocuklarımızın ve torunlarımızın bizzat yaşayacağı bir felaketten söz ediyorum. Türkiye için de alarm zili artık çalıyor. İktidar, bu süreci hızlandırmak yerine, bir an önce, çözüm için somut adımlar atmak zorunda.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu: İstanbul sözleşmesi geri gelecek

Partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda konuşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine değinerek, “İstanbul Sözleşmesi ne oldu? Ben feshettim diyor. Meclis Başkanı’ndan haber var mı? TBMM’nin iradesini ipotek altına alamazsın deniyor mu? diyemiyor. O zorba gidecek, İstanbul Sözleşmesi geri gelecek, hiç kimse endişe etmesin.” dedi.

Haber Merkezi / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında konuştu.

Konuşmasında, uyuşturucu kullanırken görüntüleri ortaya çıkan ve ticari faaliyetleriyle gündeme oturan Kürşat Ayvatoğlu’yla ilgili açıklama yapan Kılıçdaroğlu, “AK Partinin yarattığı gençler var. Her türlü yolsuzluğu, vurgunu görüyorlar. Benim neyim eksik diyor. Hırsızı büyükelçi yapıyorlarsa beni de yükseltirler diyor. Ortaya çıkan tablo tepeden tırnağa bir vurgun tablosudur.” dedi.

Konuşmasının devamında, AK Parti iktidarına israf ve haksız kazanç üzerinden yüklenen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Bu kadar açlık, fukaralık varken kimse 50 bin avroluk çantayla gezemez” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine değinerek, “İstanbul Sözleşmesi ne oldu? Ben feshettim diyor. Meclis Başkanı’ndan haber var mı? TBMM’nin iradesini ipotek altına alamazsın deniyor mu? diyemiyor. O zorba gidecek, İstanbul Sözleşmesi geri gelecek, hiç kimse endişe etmesin.” dedi.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun Grup Konuşması şöyle;

SMA hastalığını gayet iyi biliyorum. Aileleri ile defalarca görüştüm. Sosyal devletin varlık nedeni, bu tür ailelere her türlü yardımı yapmaktır, her türlü tedaviyi gerçekleştirmektir. Tedavinin pahalı olduğunu da biliyorum. Bu pahalılık içinde ailelerin çocuklarını tedavi ettirmek için ellerinde yeterli imkanların olmadığını da gayet iyi biliyorum. Ama bütün kardeşlerimin şundan emin olmalarını isterim: Her yerde, her koşulda sizin yanınızdayız ve sizin haklarınızı sonuna kadar savunacağız. Çünkü çocuklarınız bu ülkenin evlatları; onların sağlıklı olması, iyi bir eğitim almaları, anneleri ve babaları için gurur vesilesi olmaları hepimizin ortak arzusudur. Tekrar hoş geldiniz diyorum. Sizlere selamlarımı, saygılarımı iletiyorum.

Değerli arkadaşlarım; devletten söz ettik. Sosyal devletten söz ettik. Devlet aslında bir tüzel kişiliktir. Devletin organları vardır ve devlet, organları eliyle yönetilir. Yönetim mekanizmasının başında ise seçimle gelen iktidar vardır ve iktidar devleti yönetir ama istediği gibi değil; her devletin bir anayasası vardır, kuralları vardır, o kurallar çerçevesinde devleti yönetir, kuralların dışına çıkmamaya, hukukun üstünlüğüne özen gösterir. Bu, aynı zamanda devlete saygınlık kazandırır. Dolayısıyla o nedenle sık sık tekrar ederim: Devlet, bilgiyle yönetilir. Devlet, gelenekleri ile yönetilir. Devlet, ilimle, irfanla yönetilir. Devlet, kinle ve öfkeyle yönetilmez. Devlet, ahlakla ve adaletle yönetilir. Hazreti Ali’nin söylediği gibi, devletin dini adalettir. Dolayısıyla biz devletimizi böyle biliyoruz, devletimizi böyle kabul ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sıradan bir devlet değildir. Kuruluşu bütün mazlum milletlere örnek olmuştur. Her karış toprağında şehit kanları vardır. Dolayısıyla devletimizi, yani vatanımızı, yani bayrağımızı her şeyin üstünde tutarız; canımızın, malımızın üstünde tutarız. Ama isteriz ki, devleti yönetenler aynı duyguyu yönetirken de hissetsinler. Dolayısıyla devlete böyle bakmamız gerekiyor değerli arkadaşlarım.

“Para halk için kullanılır, cep için kullanılmaz”

Devleti yönetenler aynı zamanda eleştirilere tahammül etmek zorundadırlar. Aslında devleti yönetenlerin ilham alacakları en büyük kaynak, kendilerine yönelik eleştirilerdir. Çünkü eleştirilen bir yönetim, bir iktidar, en azından eksiğinin ne olduğunu, hatasının ne olduğunu eleştirilerden öğrenmiş olacaktır. Eleştirdi diye insanı hapse atmak, insanı tutuklamak çağdaş devletlerde söz konusu değildir ve yine devleti yönetenler, devletin kaynaklarını özel çıkarları için, ailelerinin çıkarları için veya yandaşlarının çıkarları için kullanmazlar. Çünkü devleti yönetenler bilirler ki, ahlaklı olan yöneticiler bilirler ki, o paraların tamamı millete, yani halka aittir. Dolayısıyla para halk için kullanılır, cep için kullanılmaz. Bunun da altını özellikle çizmek isterim.

Devleti yönetenler, harcadıkları her kuruşun hesabını yine bu millete vermek zorundadırlar. Bu zorunluluğu hisseden bir yönetim, Türkiye’ye ya da yönettiği ülkeye büyük katkılar yapan yönetimdir. Her kuruşun hesabını vermek demek, millete saygı duymak demektir. Her kuruşun hesabını vermek demek, demokrasiye inanmak demektir. Her kuruşun hesabını vermek demek, insana saygı duymak demektir. Dolayısıyla devleti yöneten siyasi iktidarın, toplanan her kuruşun hesabını millete vermesi lazım.

“Devleti yönetenler kinle, öfkeyle devleti yönetmezler intikam duygusuyla devlet yönetilmez”

Değerli arkadaşlarım; yine çağdaş devletlerde devleti yöneten siyasal iktidar, israftan olabildiğince kaçınır. İsraf, inancımıza göre de haramdır. Mademki haramdır, mademki israftan kaçınacağız, o zaman devleti yönetenler görkemli, şatafatlı işlerden özenle kaçınırlar. Çünkü devleti yönetenler eğer israf batağında yüzenlerse, bütün dünyada alay konusu olurlar. O nedenle en saygın devletlerde, devleti yöneten, iktidarın başındaki, en tepedeki kişinin -dünyada hiçbir örneği yoktur- 13 uçağa olmaz. 13 uçak demek, milyonlarca kişinin hakkını gasp etmek demektir. O nedenle devleti yönetenler israftan kaçınırlar. Tam tersine devleti yönetenler, kendileri, aileleri ve yakınları ile beraber topluma örnek olurlar. Mütevazı bir yaşamları olur ve toplum onları gördüğü zaman gururlanır. “Evet, bizim seçtiğimiz kişiler bize örnek oluyorlar. İsraftan kaçınıyorlar. Har vurup, harman savurmuyorlar, kaynakları yandaşlara aktarmıyorlar, toplum için kullanıyorlar” denir. Dolayısıyla bizim temel felsefemiz de budur.

Yine söyleyeyim: Devleti yönetenler kinle, öfkeyle devleti yönetmezler intikam duygusuyla devlet yönetilmez. Cumartesi Anneleri var değil mi? Cumartesi Anneleri… Nedir Cumartesi Anneleri veya Diyarbakır’daki anneler; nedir bu annelerin dertleri? Kimisi eşini arıyor, kimisi çocuğunu arıyor. Peki, devletin görevi nedir? Bu annelerin taleplerini karşılamaktır. Cumartesi Anneleri diyorlar ki: “Eşim yok, oğlum yok. Kayıp, mezarını bilmiyorum, bari mezarın yerini gösterin” diyor. Cumartesi Annelerini yani hak arayan anneleri topluyorsunuz, yargılıyorsunuz, toplantı ve gösteri yürüyüş kanununa muhalefet etti diye. Hangi devlet anlayışında bu vardır? Hakkı teslim etmesi gereken devlet, kişinin elinden hakkı alıyor. Hakkını talep eden anneyi zorla, baskıyla mahkemeye çıkarıyorsun, “neden hakkını talep ettin?” diye. Hangi vicdan bunu kabul eder, hangi ahlak bunu kabul eder, hangi insanlık bunu kabul eder? Bunları niye anlatıyorum biliyor musunuz? Geçmişte Ak Parti’ye oy veren bütün kardeşlerime, geçmişte Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy veren bütün kardeşlerime anlatıyorum: Böyle bir devlet yönetimi olmaz. Böyle bir devlet yönetimi kaos getirir. Böyle bir devlet yönetimi şiddet getirir. Biz şiddetten ve kaostan uzak, huzurlu bir toplum istiyoruz. Devleti yönetenler, adaletle devleti yönetmek zorundadırlar.

Değerli arkadaşlarım; devleti yönetenler, hukukun üstünlüğüne inanmak zorundadırlar. Yargı bağımsızlığına, medya özgürlüğüne inanmak zorundadırlar. Yargıya müdahale etmemek zorundadırlar. Yargıya müdahale ettiğimiz andan itibaren, devlette çürüme başlar. Devletin en temel organında çürüme başlar. Nedir çürümenin özü? Çürümenin özü, vatandaş mahkemeye, yani hakka hukuka inanmamaya başlar. “Bu mahkeme adalet dağıtmıyor” der. “Bu mahkeme siyasi otoritenin emrindedir” der. “Bu mahkemenin başkanı, falan partilidir” der. O zaman adalet çürüyorsa, devlet de çürümeye başlar. O nedenle yargı bağımsızlığına devleti yönetenlerin dikkat etmesi gerekir. O nedenle defalarca söylüyorum. Ak Partili kardeşlerim defalarca söylüyorum. Bir siyasi partinin genel başkanı mahkemelere hakim tayin edemez, etmemelidir. Aksi halde devlette çürüme başlar. Bunu söylüyorum.

Devleti yönetenler adalete gerekli önem verdikleri zaman, huzurlu bir toplum inşa etmiş olurlar. Ne demek huzurlu bir toplum? Kendi içinde barışık olan, farklılıkları zenginlik olarak gören bir toplumu inşa etmiş olurlar. Kimse kimsenin kimliğiyle, kimse kimsenin inancıyla, kimse kimsenin yaşam tarzıyla ilgilenmez. Her evde huzur, her evde bereket olur. Devleti yöneten iktidarların temel felsefesinin, temel amacının bu olması gerekiyor. Yine devleti yönetenler işsizliğin nasıl bir felaket olduğunu bilmek zorundadırlar. İşsizlik, en büyük kötülüktür. Bütün kötülüklerin anası, işsizliktir. İşsiz insandan bir şey bekleyemezsiniz, bir moral bekleyemezsiniz. İşsiz insan, kendisini toplumdan koparmış insan demektir. İç dünyasında alevlerin yandığı bir kişi demektir. Kendi iç hesaplaşmasını bile doğru dürüst yapamayan insan demektir. Hele hele üniversiteyi bitirir, hele hele aylardır, yıllardır iş arayıp da bulamayan bir kişinin derdini acaba kim bilebilir? Peki, devleti yönetenler ne yapmak zorunda? Eğer işsizlik bütün kötülüklerin anası ise, işsizlere iş bulmak zorundadır. Bunu yapmak zorundadır. Bu olmadığı takdirde ciddi sorunlar çıkar ortaya, toplumsal sorunlar çıkar ortaya.

Bakın daha bugün gazetelerde haber var. “ÇAYKUR mevsimlik işçi alacak”. Belli bir ay çalışacaklar, bir yıl bile değil. 210 kadroya, 23 bin kişi başvurmuş. Peki, Ak Partili kardeşlerime seslenmek isterim. Ak Parti’ye oy veren kardeşlerime de seslenmek isterim: “Bu tablodan memnun musunuz?” Memnun olmadığınızı gayet iyi biliyorum. Sizin içinizden bazılarının çocuklarının çok iyi yerlerde olduğunu da biliyorum. Bir değil, birden fazla maaş aldıklarını da biliyorum ama bu ülkenin evlatları hepimizin evlatlarıdır. Bu ülkenin evlatlarından bir kişi işsizse hepimizin oturup düşünmesi lazım, özellikle bu parlamento çatısı altında görev yapan bütün milletvekillerinin oturup düşünmesi lazım. Neden çocuklarımız işsiz? Hangi gerekçeyle işsiz? Ve yine geçmişte AK Parti’ye oy veren bütün kardeşlerime sormak isterim: 19 yıl devleti yönetecek, 10 milyonun üstünde işsiz yaratacak, 10 milyonun üstünde… 10 milyonu işsiz, 10 milyon hanede huzursuzluk var demektir, 10 milyon hanede sorun var demektir, 10 milyon hanede alev var demektir; alev, alev… Sarayda oturanlar farkında mı? Allah aşkına bir daha soruyorum: Sarayda oturanlar farkında mı? Bu tablonun acaba farkındalar mı? Benim içim yanıyor ama onların içi yanmıyor. Zaten temel sorunumuz da bu değerli arkadaşlarım.

Devleti yönetenler, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığına özen göstermek zorundadırlar. Ne demek bu? Devleti yöneten siyasi kadro, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik bağımsızlığını korumak ve devleti ve o devlette yaşayan yurttaşları bir avuç kişiye muhtaç etmemek zorundadırlar. Yabancı kişiye… Niye söylüyorum ben, “83 milyon kişiyi Londra’daki bir avuç tefeciye hizmet eder hale getirdiniz” diye. Neden söylüyorum ben, “Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı ciddi yara alıyor” diye. Londra’daki tefecilere yüz milyarlarca lira faiz ödeyeceğinize, iyi bir politikayla o faizin tamamını Türkiye’de yatırıma dönüştürseydiniz ne olurdu? Yeri geldiğinde söylüyorlar: “Borç alan, emir alır.” Evet, borç alan emir alıyor. Emir aldıkları için bu hale geliyor Türkiye. Düyun-u Umumiye’yi de biliyoruz, Borçlar Genel Müdürlüğü’nü de biliyoruz. Birisi Osmanlı’ya ait, birisi bu iktidara ait. Sözüm sözdür: Allah’ın izniyle iktidar olduğumuzda, ilk yapacağımız işlerden birisi Borçlar Genel Müdürlüğü’nü kapatmaktır. Yeter artık ya, yeter artık!
Devleti yönetenler, dış politikada Türkiye’nin çıkarlarını korumak zorundadırlar. Devleti yönetenler, kendi özel çıkarları için, kendi özel gündemleri için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni feda edemezler, feda edemezler! Kalkıyorsunuz, Mısır’la kavga ediyorsunuz. Suriye ile kavga ettiniz. Ne oldu? Ne oldu? 40 milyar dolar Suriyeliler için harcadınız, ne oldu? Türkiye’nin ne çıkarı oldu, ne kazandı Türkiye? İdlib’de şehitlerimiz oldu, hesabını bile sormaktan korktular, hesabını bile… Vuran Rusya, apar topar Rusya’ya koştular, Putin’in kapısında dakikalarca beklediler. Bu mudur devletin itibarını korumak? AK Partili kardeşlerime özellikle sesleniyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı… 33 şehidimiz var, vuran Rusya ve sen gidiyorsun Rusya’ya, Putin’in kapısında dakikalarca bekliyorsun; sonra Türkiye’ye itibar kazandırdım diyorsun. Neyin itibarı?

“Böyle bir devlet anlayışını, böyle bir devlet yönetimini dünyanın hiçbir ülkesi görmemiştir”

Ağırıma gidiyor, ağırıma gidiyor… Gerçekten ağrıma gidiyor. Bunlar saraylarda oturuyorlar. Sizde hiç vicdan yok mu? Hiç karakter yok mu sizde? İnsanın bir karakteri olur. Hesap sorulacak yerde, hesap vermeye gidiyorsun. Karaktersiz insanlar, bir devleti yönetemezler, hele dış politikada. Ne işin var senin Mısır’la kavga ettin kardeşim? Doğu Akdeniz’deki haklarımızı kazanmak için senin Mısır’la beraber olman lazım. Tarih birliğimiz var, kültür birliğimiz var, inanç birliğimiz var. İhvancı dış politika, senin ne işine arkadaş ya ihvancı dış politika? Ne işine? İslam dünyasının terörist kabul ettiği insanları, getirip İstanbul’da ağırlıyorsun, neden? Neden? Kaybeden kim? Türkiye. Kaybeden kim? Biziz. Saraydakiler oturuyorlar? Emin olun, Allah inandırsın yüzleri bile kızarmaz bunların. Böyle bir devlet anlayışını, böyle bir devlet yönetimini dünyanın hiçbir ülkesi görmemiştir.

Değerli arkadaşlarım; devleti yönetenler işi ehline teslim ederler. İşi ehline verirsin. Bakarsın yapıyor mu, yapmıyor mu? Adamın dünyadan haberi bile yok, o işi hiç bilmiyor ama yandaş… O da malı götürüyor, o da malı götürüyor. “Bunu getirelim. Benim açığım dolayısıyla kimseye bir şey söylemez.” Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti -açıkça söylüyorum- soyuluyor, soyuluyor. Bu zengin ülke soyuluyor, bir avuç insan tarafından soyuluyor. Değerli arkadaşlarım; işi ehline vermek, aynı zamanda bir işin en sağlıklı ve en tutarlı şekilde yapılması ve bitirilmesi demektir. Siyasi otoriteden talimat alır, onu en mükemmel şekilde yapar, getirir siyasi otoriteye teslim eder. Kanun çıkarmışlar, kanun teklifini milletvekilleri verecek. Artık eskisi gibi bakanlar olmadığı için, Bakanlar Kurulu da olmadığı için, tek kişilik hükümet… Onlar da kanun teklifi veremiyorlar. Dünyanın her tarafında, dünyanın bütün saygın ülkelerinde, kanun teklifleri, kanun tasarıları bürokrasi tarafından hazırlanır, siyasi otoritenin talepleri doğrultusunda. Diğer yasalarla ilişkileri kurulur. Biz ne yapıyoruz? Gene hazırlanıyor bürokrasiden, veriliyor Ak Parti milletvekillerine: “Basın altına imzayı, kanun teklifini verin.” Kendi kendimizi kandırıyoruz. Komisyonlarda görüşülüyor, milletvekiline soruyorlar, nedir bu? O da bilmiyor. Altına basmış imzayı, nereden bilecek? Bilmemesi ayıp değildir. Bakın altını özenle çizeyim: Bilmemesi ayıp değildir, ayıp olan bu rejimin dayatılmasıdır, bu anlayışın dayatılmasıdır. Devleti yönetenler değerli arkadaşlarım, bütün yetkilileri kendi üstlerinde toplamazlar. Bir kişiye devletin bütün yetkilerini verdiğiniz zaman, o devlet için felaket hazır demektir. Bir kişi her şeyi bilir mi? Ameliyathaneye de o kişi girecek, kaynak ustası da o kişi olacak, efendim aynı zamanda mühendislik yapacak, aynı zamanda doktorluk yapacak… Böyle bir anlayış yoktur. Özellikle Ak Partili kardeşlerime seslenmek isterim: Gelişmiş ülke tanımı nedir? Öyle ya, “ülke gelişmiş” diyoruz. Neresi? Kanada. Neresi? Norveç. Neresi? Japonya. Neresi? Güney Kore… Ne demek gelişmiş ülke tanımı? Eskiden kişi başına milli gelir diyorlardı, baktılar bu değil. Eskiden tüketilen gazete ve okutulan, okunan kitap falan deniyordu, bu da değil. Gelişmiş ülke, küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden ülkedir, nokta. Bir daha ifade edeyim: Gelişmiş ülke, küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden ülkedir. Ne kadar çok toplum alt ayrıntılarda yeni kadrolar oluşturursa, o ülke gelişmiştir. Eskiden “doktordur” derdik değil mi? Şimdi, “hangi doktor” diyoruz? Kadın doğum mu, kulak-burun-boğaz mı, kalp cerrahı mı, çocuk cerrahı mı, sinir mi, bevliye mi? Neyse… Demek ki küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden ülke, gelişmiş ülkedir. Bir kişiye bütün yetkilerin verildiği ülke de felaket ülkesidir. Kendi ülkesine, kendi halkına yardım yapmayan ülke demektir. Türkiye’yi felakete sürükleyen ülke demektir.

Değerli arkadaşlarım; devleti yöneten kadroların asgari düzeyde kendi tarihlerini bilmesi lazım. Kendi tarihini bilmeyen insan, sağlıklı bir yönetimi gerçekleştiremez, bürokrasiye sağlıklı bir talimat da veremez. Eğer Türkiye’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Montrö Sözleşmesi’nin ne anlama geldiğini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ne kadar önemli olduğunu bilmiyorsa, o koltukta oturamaz, oturmamalıdır.

“Sarayın vekilleriyle, milletin vekilleri ayrıdır. Biz milletin vekiliyiz”

Şimdi, “efendim ben öyle söylemedim.” Bırakın onları, bırakın onları. Bir gece yarısı, bir kararla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesine ipotek kondu mu, konmadı mı? Kondu. İstanbul Sözleşmesi ne oldu? “Ben iptal, feshettim” diyor. Meclisi Başkanı’ndan bir haber var mı? “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesini ipotek altına alamazsın” deniyor mu? Diyemiyor, cesaret edemiyor. Neden? Koltuğunu ona borçlu da ondan. Bir kişiye borçlu koltuğunu, bir kişiye hizmet ediyor, devlete değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne değil, bir kişiye hizmet edenler 83 milyona hizmet edemezler. Ak Parti milletvekilleri ve MHP milletvekilleri, parlamentodaki, tamamı ama tamamı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bir kişiye hizmet ediyorlar, 83 milyona değil. Bir kişiden talimat alıyorlar. “Beyler elleri kaldırın”, hep beraber kalkıyor. “Beyler elleri indirin”, hep beraber iniyor. Ne için el kalktı, ne için indi? Haberleri var mı? Haberleri yok. İradesini bir kişiye teslim edenler, milletin vekili olamazlar. Sarayın vekilleriyle, milletin vekilleri ayrıdır. Biz milletin vekiliyiz.

Yine ifade edeyim: O zorba gidecek, İstanbul Sözleşmesi geri gelecek. Hiç kimse endişe etmesin.
Dedik ki: Kendi içinde barışık bir toplum olması lazım. Devleti yöneten kadronun, kendi içinde barışık bir toplum yaratması lazım ve dolayısıyla sosyal devleti güçlendirmesi lazım. “Emeklilere Ramazan ve Kurban Bayramı’nda birer maaş ikramiye” demiştik. Noterden taahhüt etmiştim, noterden “yapacağım” diye. Dönemin bakanı demişti ki: “Buyurun yapın bakalım. Eğer yaparsanız ben de gidip CHP’ye oy vereceğim.” Yaptılar mı, yaptılar. 2018, 2019, 2020, 2021; niye zam yok? Emeklilere niye zam verilmiyor? Enflasyon sıfır mı? Enflasyon sıfırsa, vermeyin zam, tamam biner lira verin. Hesabını yaptık değerli arkadaşlarım; 2018’den bugüne kadar eğer zam uygulansaydı, enflasyon uygulansaydı, emeklinin alacağı aylık ikramiye normalde 1658 lira olacaktı. Hadi bunu yapmıyorsun diyelim, hadi “imkanım yok diyorsun” diyelim, hadi “bütçede para yok” diyorsun. O zaman 1500 lira yap. “Ramazan ve Kurban Bayramı’nda emeklilere 1500 lira emekli ikramiyesi veriyorum” diyeceksin. “Bu toplumun huzuru için, barışı için veriyorum” diyeceksin. Verir mi? Vermesini isterim. Vermezse biz vereceğiz arkadaşlar, biz vereceğiz, biz vereceğiz.

Çiftçilerin durumu da sıkıntılı, bakın rakamları çıkardık. Kamu ve özel bankalara çiftçilerin borcu 134 milyar lira. Kamu ve özelden kredi almışlar 134 milyar lira. Tarım Kredi Kooperatiflerinden aldıkları kredi de, borç da 8 milyar 260 milyon lira. Yani toplam 142 milyar lira çiftçinin borcu var bankalara ve Tarım Kredi’ye, 142 milyar lira… Ayrıca hani mazot, ilaç, gübre, bayilere borç, su, elektrik borçları hariç bankalardan aldıkları krediler bunlar. Kanun geldi buraya, “çiftçilerle ilgili yeniden yapılandırma yapalım” dedik. Teklifler yapıldı, parlamentoda söylendi. “Hayır, yapmayacağız” dediler ve yapmadılar. Ama Bankalar Birliği şöyle bir açıklama yaptı: “173 firmanın, 35 milyar liralık borcu yeniden yapılandırıldı.” Yüzbinlerce çiftçinin borcu yapılandırılmıyor, 173 firmanın borcu yeniden yapılandırıldı. Niçin? Bunlar iktidara yakın, seçim zamanında para veriyorlar, yardım yapıyorlar, adamları destekliyorlar. Hatta biliyorsunuz Katarlı bir firma sözleşmeye bile uymadı. “Ben ödeyemiyorum borcumu” dedi. Firma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne rest çekti, resti saray gördü. “Tamam” dedi, “sesimi çıkarmıyorum” ve indirdi. 90 milyon dolar bir seferde indirdi. Çiftçiye gelince yeniden yapılandırma yok. Çiftçilere sözüm var, bütün çiftçilere sözüm var. Pandemi döneminde Tarım Kredi’den veya bankalardan aldığınız kredilerin faizlerini sıfırlayacağız ve anaparayı da makul takside bağlayacağız. Sözümdür bu.

Efendim, “devleti yönetenlerin adaletli olması lazım” dedik ve devleti yönetenlerin devletin kurumlarına saygı göstermesi gerekir. O kurumların içinde bulunduğu sorunları da çözmesi gerekir. Muhtarlıktan söz ediyorum ve muhtarlardan söz ediyorum. Değerli arkadaşlarım; Sayın Bahçeli, 13. Olağan Büyük Kurultayı’nda açıklama yapıyor: “Kılıçdaroğlu; her muhtarlığa bir özel kalem müdürü atanırsa, işsizliğin sona ereceğini cahilce müjdelemiş.” Birazdan geleceğim… Erdoğan’da -fırsat yakalamışlar ya; Kılıçdaroğlu bir şey söyledi, nasıl eleştiririz diye- yine kendi kongrelerinde, büyük kongrelerinde: “Bay Kemal kalkmış muhtarlara özel kalem müdürleri atayacağız diyor. Eğer gelirsen atarsın.” Geleceğim ve atayacağım, geleceğim ve atayacağım.

“Haklı mıyım? Haklıyım sonuna kadar”

Az önce söyledim, az önce söyledim. Devleti yönetenlerin en azından kendi ülkelerinin tarihini bilmesi lazım. Kizir ne demektir bilirler mi acaba? Kiziroğlu Mustafa’yı da bilirler mi acaba? Kiziroğlu’nun ne olduğunu biliyorlar mı acaba? Muhtar yardımcısı demek. Ben muhtara yardımcı personel vereceğim. Niye itiraz ediyorsun? Hangi gerekçeyle itiraz ediyorsun? Muhtarı küçümsüyor, muhtarı aşağılıyor. Kardeşim belediye başkanını seçen halk, muhtarı da seçiyor mu? Evet. Milletvekilini seçiyor mu? Evet. Cumhurbaşkanını seçiyor mu? Evet. Peki, neden muhtara bir yardımcı personel vermiyorsun? Muhtar bir yere gittiğinde kapatıyor muhtarlığı. Yardımcı personel olsa kapatmayacak. Haklı mıyım? Haklıyım sonuna kadar. Kesinlikle bütün muhtar kardeşlerime sesleniyorum: Sizin hakkınızı sonuna kadar savunacağım. Onlar duymadı, bir daha söyleyeyim: Hem yardımcı personel vereceğim, hem size, her birinize özel bütçe vereceğim.

Tarihi bilmeyenler, benimle yarışmaya kalkıyorlar. Sen tarihi bil, tarihi. Tarih cahilleri bana ders vermeye kalkıyorlar. Sen ne Milli Kurtuluş tarihini bilirsin, Ne Osmanlı tarihini Bilirsin. “Beş tane Osmanlı tarihini yazan insanı say” desem, sayamazlar. Devleti yönetmek farklı bir şeydir. Devlet bilgiyle, birikimle yönetilir. Kendi ülkenin tarihini bilmeyeceksin, kalkıp bana laf edeceksin. Değerli arkadaşlarım, her kesimin sorunu var, her kesimin. Devleti yöneten insanlar -az önce söyledim- topluma örnek olmak zorundadırlar. Söylemleri ve eylemleri, yani tavırları, yani hareketleri arasında tutarlılık olması lazım, tutarlılık. Efendim pandemi var, sosyal mesafeyi koruyalım, sokağa mümkünse az çıkalım. Güzel, kim söylüyor? En tepedeki adam koro halinde söylüyorlar. Peki Türkiye niye kıpkırmızı oldu? Lebâleb doldurdunuz salonları, bir de onunla övündün, bir de doktorluğa soyundun: “Efendim, kar yağdı, mikroplar öldü.” Akla bakın Allah aşkına, akla bakın ya ve bunlar devleti yönetiyorlar.

İşin garip tarafı, bunlar devleti yönetiyorlar. Şimdi yeniden kapanma başladı. Fatura kime? Esnafa çıkacak fatura, kime çıkacak fatura? Sarayda oturanlara fatura mı çıkar? Bir elleri yağda, bir elleri balda zaten. Esnaf kardeşim, sana sesleniyorum: Beni biliyorsun, ailemi de biliyorsun, çoluk çocuğumu da biliyorsun. Nasıl yaşadığımı da biliyorsun. Saraydakileri de biliyorsun. Ben bütün bu tabloyu senin vicdanına havale ediyorum. Her kuruşun hesabını vereceğim, sana destek olacağım. Sen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin orta direğisin. Orta direği güçlendireceğiz.
Halı saha işletmecileri perişan vaziyetteler, perişan vaziyettedir. Son 12 ayda sadece 3 ay çalışmışlar. 500 bin kişilik bir aile bunlar. Dertleriyle ilgilenen var mı? Sorunlarıyla ilgilenen var mı? “Ya arkadaş hangi derdiniz var?” diye soran var mı? İcrayla karşı karşıyalar. Yerler söküldü, ellerinden alındı ama saraydakilerin hiç haberi yok. Değerli arkadaşlarım; ne dedik? Devleti yönetenlerin topluma örnek olması lazım; davranışıyla, hareketleriyle, karakterleriyle, ahlaklarıyla topluma örnek olmaları lazım. Ailesi ile topluma örnek olması lazım. 50 bin avroluk çantayla gezemezsiniz. Bu kadar açlık, yoksulluk, fakirlik, fukaralık varken, 50 bin avroluk çantayla kimse gezemez arkadaş. Gezmemelidir, ahlaklı olan gezemez, gezemez.

“Bu mudur devleti yönetmek? Bu mudur ahlak, bu mudur adalet?”

Asgari ücretli, 2 bin 825 lira net varılıyor. 2 bin 825 lira… Brütü 3 bin 577 lira. Her ay devlete 752 lira gelir vergisi ödüyor. Zam yapın dedik, 2 bin 825 lira yaptılar. Biz bütün belediyelerimizde 3 bin 100 lira yaptık. Bizim yaptığımızı, devleti yöneten kadro yapamadı. Bizim verdiğimiz parayı, onlar veremediler. Bizim belediyelerimiz ödüyor, Gaziantep Büyükşehir ödeyemiyor ama Karkamış Belediyemiz ödüyor. En küçük belediyemizden, en büyük belediyemize kadar işin hakkını vermeye çalışıyoruz. Diyeceksiniz ki, bunu niye anlattınız? Şunun için: Bir Borsa İstanbul var malum. Onun da bir yönetim kurulu var. Onlar da maaşlarına zam yapmışlar ama asgari ücret gibi değil. Yüzde 33. Niçin? Enflasyon yüzde 33 de onun için. Yüzde 33 oranında hadi zam yaptılar, net kaç lira alıyorlar 24 bin lira alıyorlar, net 24 bin lira. Her ay tıkır tıkır 24 bin lira para alacaklar. Asgari ücretli 2 bin 825 lira. Ama bir şey var. Asgari ücretli 752 lira vergi öderken, Borsa İstanbul’un yönetim kurulu üyeleri 5 kuruş vergi ödemiyorlar. “Vergiyi Borsa İstanbul ödeyecek” diyorlar. Bu mudur devleti yönetmek? Bu mudur ahlak, bu mudur adalet?

Daha garip bir şey: Birden fazla işverenden ücret alırsa -olur ya, bir yerden, iki yerden, üç yerden, ücret almaları dolayısıyla gelir vergisi beyannameleri vermesi gereken durumlarda -çünkü birden fazla aldığı zaman gelir vergisi beyannamesi verecek- ortaya çıkacak ilave vergiyi de Borsa İstanbul ödeyecek. Kaymaklı kadayıf… Şimdi ben bütün asgari ücretlilere sesleniyorum: Sana 2 bin 825 lira veriyorlar ama kendi yandaşlarına net 24 bin lira. Ayrıca vergilerin tamamını da onlar değil başkaları ödüyor. Borsa İstanbul ödüyor, neden? Sağlıklı ve tutarlı bir devlet yönetimiyle bunun bir ilgisi var mı? Ahlakta ilgisi var mı? Adaletle ilgisi var mı? Vicdan sahibi olan herkese soruyorum, vicdan sahibi: Ne oluyor bu? Yağma Hasan’ın böreği mi orası? Bu kadar büyük uçurum neden yaratılıyor? Bir avuç kişiye neden dünyanın parası, milyonlarca kişiye neden 2 bin 825 lira? Bunu soracağız değerli arkadaşlar, sormak zorundayız. Sarayın beslemelerinden soracağız… Net şunu söylüyorum: Hesabını soracağız. Her birisinin burnundan fitil fitil getireceğiz, fitil fitil getireceğiz.

Kin ve öfkeyle devlet yönetilmez dedik. Kin ve öfkeyle devlet yönetilirse, kin ve öfke sokağa taşar. Antalya’da çöplerden kağıt toplayıp satmaya çalışan bir Suriyeli 3 kişi tarafından önce darp ediliyor. Motosikleti eziliyor, sonra yakılıyor. Sonra bu kişiyi darp edenler gözaltına alınıyor ve hepsi serbest bırakılıyor. Değerli arkadaşlarım; Ak Parti’nin Suriye politikasını en sert şekilde eleştiren benim ama asla ırkçılık yapmam, asla. Çöpte kağıt toplayan Suriyeli, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak için yapıyor onu. Suriye politikasını eleştirmek ayrı, ırkçılığa kapı aralamak ayrı. Biz ona karşıyız. Herkesin kimliğine ve inancına saygılıyız.

Darp eden 3 kardeşime de seslenmek istiyorum. Kabahat o Suriyelide değil. O Suriyeliyi Türkiye’ye gelmeye mecbur edende kardeşim; sarayda oturuyor o adam. Onun adı Erdoğan; sen bilmiyor musun hâlâ? Göçmen politikası ayrı, ırkçılık ayrı; ırkçılığa karşıyız. Her insana, coğrafyanın neresinde yaşarsa yaşasın her insana saygı duyacağız.
Devlet bilgiyle yönetiliyor dedik, ehliyetle yönetilir dedik, akılla yönetilir dedik; tecrübeyle yönetilir devlet dedik. Neredeyse her hafta bir Merkez Bankası başkanı değişiyor. Ne oluyor? Ne oluyor Allah aşkına? Şimdi bir vurgunun hikayesini anlatacağım. Bir haftalık… 20 Mart’la, 27 Mart arası; 20 Mart-27 Mart ve bütün rakamlar devletin rakamları; hazineden, borsadan alınan rakamlar. Örnek vereyim size. Önce şunu söyleyeyim: Neden sık sık Merkez Bankası Başkanı değişti ve en son Merkez Bankası Başkanı neden değişti? Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı Cemil Ertem şu açıklamayı yapıyor: “Belki ekonomi dışı bir beyin jimnastiği olabilir.” “Belki ekonomi dışı bir beyin jimnastiği olabilir. O gerekçeyle Merkez Bankası Başkanı alınmıştır.” Ne demek beyin jimnastiği ya? Devlet bilgiyle yönetilir dedik. Devlet ahlakla yönetilir, erdemle yönetir dedik. Bakın değerli arkadaşlar; merkezi yönetimin dış borcu: 20 Mart’ta dolar kuru 7,28’di o ara, 765 milyar 800 milyon lira merkezi yönetimin dış borcu var, Türk Lirası olarak. 27 Mart’ta, o süre içinde, 7 günlük süre içinde 765 milyar, 841 milyar 600 milyon liraya çıktı. Dolar kurunu 8 liradan aldık, bugün 8 lirayı da aşmış. Şimdi bu 800 değil, belki de bugünün kuruyla çarparsak 900 milyarı falan bulacak. Merkezi yönetimin dış borcu, sadece 7 günde 75 milyar 800 milyon lira arttı. 7 günde bu milletin sırtına yüklenen yük, 75 milyar 800 milyon lira artı. Kim ödeyecek? Saraydakiler mi ödeyecek? Hayır efendim, onlar ha bire ceplerini dolduruyorlar. İşte o çöpten kağıt toplayanlar, işte o asgari ücretler, işte çiftçiler, işte esnaf, işte sanayici, KOBİ’ci, manav, bakkal, kasap… Bunlar ödeyecek bu parayı.

“Ortaya çıkan tablo, bir vurgun tablosudur. Tepeden tırnağa bir vurgun tablosudur”

Bu merkezi hükümet… Reel sektörün dış borcu bir haftada yaklaşık 126 milyar Türk Lirası arttı. Bir haftada reel sektörün dış borcu 126 milyar lira arttı, 126 milyarlık ek yük geldi. Borsa İstanbul’un değeri ise 30 milyar dolar düştü arkadaşlar. İşlem gören 100 büyük şirketin değeri 30 milyar dolar düştü. Bir haftada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne tam bir felaket yaşattılar, tam bir felaket. Manava soruyorum, kasaba da soruyorum, çöpten kağıt toplayan adama da soruyorum, sanayiciye de soruyorum, üreten herkese soruyorum, muhtar kardeşime de soruyorum: Böyle bir felaketin faturası sana çıkacak. Ak Partili ve MHP’li kardeşlerime de soruyorum. Az önce dedim ki, devleti yöneten kadronun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ekonomik olarak dışa bağımlı hale getirmemesi lazım. Bir haftada milyarlarca liralık yükü bu milletin sırtına yıktılar. Hesabını ben soracağım. Az önce söyledim, burunlarından fitil fitil getireceğim. Burunlarından fitil fitil getireceğim. Bu millet sahipsiz değildir. Bu millet sahipsiz değildir.
Değerli arkadaşlarım; bir tarafta bunlar yaşanırken, bir tarafta da zevki sefa içinde olan AK Partili gençler var. Dünyadan habersiz bu gençler. Yukarıya bakıyorlar. Herkesin keyfi yerinde, bohem hayatı yaşıyorlar. Altlarında lüks arabalar, her türlü imkan, vurgun deseniz, yolsuzluk deseniz gırla gidiyor. “Ben de yapayım” diyor. “Ne kadar çok çalarsan, itibarın o kadar artıyor. Eee.. siz hırsızdan büyükelçi yaptığınıza göre, o zaman ben de malı götürürsem, ben de yükselirim” diyor. Malı götürüyor ve yükseliyor. Burada hani kokain, şeker falan; bunlardan söz etmek istemiyorum. Allah şifalar versin, inşallah sağlığına kavuşur. Ama ortaya çıkan tablo, bizim değerlerimizle barışık bir tablo değildir. Ortaya çıkan tablo, bir vurgun tablosudur. Tepeden tırnağa bir vurgun tablosudur. Daha önce de AK Parti Gençlik Kolları Başkanı vardı Şanlıurfa’dan jakuzi eğlenirken ne diyordu: “Lan fakirler; oğlum beni rahatsız etmeyin tamam mı? Biraz keyif ediyorum” diye. Düşünceye bakın arkadaşlar. Vatan sevgisi var mı burada. İnsan sevgisi var mı burada? Kul hakkını korumak var mı burada? “Lan fakirler; beni rahatsız etmeyin, keyif çatıyorum burada” diyor. Kimin isteği üzerine? Sarayın isteği üzerine yapıyor. Kimi örnek alıyor? Sarayı örnek alıyor. Efendim AK Parti’de büro görevlisi olarak çalışıyormuş. Kastamonu’dan geliyor. Bütün Kastamonulular tabloyu çok iyi biliyorlar. Bütün Kastamonuluların benim başımın üstünde yeri var. Milli Kurtuluş Savaşı’nda Kastamonu ne yaptığını çok iyi biliyorum. Orada verilen mücadeleyi de biliyorum. Kuvayı Milliye silahlarının nasıl geldiğini, nasıl yönlendirildiğini de gayet iyi biliyorum. Dolayısıyla Kastamonu’yu tümüyle bunun dışında tutuyoruz. Bir kişi kalkıp lüks arabalar, debdebe şaşaa içinde yaşıyor ve bir büro personeli; kimse görmüyor mu bunu ya bu yaşam nereden geliyor böyle? Görmüyor, çünkü herkes aynı durumda, herkes aynı pozisyonda. Değerlerden söz ediyorlar. Hangi değerler? Bizim tarihimizde böyle bir değer var mı arkadaşlar? “Balık baştan kokar” demişler. Baştan da kokuyor zaten. Rüşvetçiyi büyükelçi yaptığınız andan itibaren, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin itibarını sıfırlıyorsunuz, sıfırlıyorsunuz. Bu da ortaya çıkmasaydı, bu da öyle gidecekti. Ne olacak; bunu da bir ara büyükelçi tayin ederlerdi. Yetkileri var, bir gecede parlamentonun iradesinin sıfırlıyorsun. E ne olacak? Onu da büyükelçi, üstelik Washington’a büyükelçi de atasınlar.

Değerli arkadaşlarım; ülke açlıktan kırılıyor, açlıktan, yoksulluktan kırılıyor. Binlerce çocuk yatağa aç giriyor. Bu lüks nedir? Bu şatafat nedir? Bütün gençlere sesleniyorum: Sizler hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bugünü, hem de yarınısınız. Bütün gençlerle gurur ve onur duyuyoruz; ahlaklı gençlerle, ülkesini seven gençlerle… Öyle bir tablo inşa ettiler ki, gençler geleceklerini Türkiye’de değil neredeyse yurt dışında arayacaklar. Bunun hesabını soracağız değerli arkadaşlar, sormak zorundayız. Sormak zorundayız. Bu çocuğu bu hale kim getirdi, kimler getirdi, kimler görmedi? Hesabını sormak zorundayız. Dolayısıyla bütün gençlere şunu söylemek isterim: Sizden çalınan her şeyi size iade edeceğim. Sizden çalınan her şeyi, onlardan alıp, size iade edeceğim. Telafi edeceğim, bu rezaleti telafi edeceğim. Hakkınızı teslim edeceğim size.

Değerli arkadaşlarım; ülke bu durumda, ülke perişan ama kendisine milliyetçiyim diyen bir partinin genel başkanı, onun da tek gündem konusu benim. Allah aşkına ben bütün ülkücülere seslenmek isterim. Esnafa, çiftçiye, emekli, herkese seslenmek isterim. Ya Allah rızası için, bir gün ama bir gün ya Sayın Bahçeli’nin: “Ya bu esnafın derdi nedir?” diye sorduğunu duydunuz mu? Bir daha söylüyorum: Ya bir gün “bu esnafın derdi nedir?” diye sorduğunu duydunuz mu? Duymadınız, duyamazsınız. Onun derdi biziz. Peki, hadi esnafı unuttu diyelim. Bir güne bir gün Sayın Bahçeli’nin, “ya bu çiftçilerin derdi nedir?” diye bir soru sorduğunu duydunuz mu? Duyamazsınız. Onun için esnaf, çiftçi, hepsi hikaye. Onun tek bir arzusu var. Muhterem beyefendi orada nasıl kalacak? Ben de altına halı olayım. Olmaz. Ve yine Sayın Bahçeli’nin bir güne bir gün, “ben o Tank-Palet Fabrikasını alacağım, şanlı ordumuza geri iade edeceğim” dediğini duydunuz mu?

Ve yine Sayın Bahçeli’nin: “Ben milliyetçi olarak, ülkücü olarak Süleyman Şah Türbesi’nden bayrağın indirilmesine asla içime sindiremiyorum. Türbenin kaçırılmasını içime sindiremiyorum. O bayrağı alacağım, vatan toprağına tekrar dikeceğim” dediğini duydunuz mu? Duyamazsınız. Bunları kimden duyuyorsunuz? Bu kardeşinizden duyuyorsunuz, bu kardeşinizden. Kim gerçek milliyetçi? Biziz. Gerçek milliyetçi, gerçek vatansever, gerçek ülke seven, insanını seven biziz.

Değerli arkadaşlarım; iyi ki Cumhuriyet Halk Partisi var. Bir daha söyleyeyim: İyi ki bu ülkede Cumhuriyet Halk Partisi var. Bakın pandemi döneminde, 11 Mart 2020’den, 29 Mart 2021’e kadar 9 milyon 600 bin vatandaşa ayni yardım yapıldı. 9 milyon 600 bin vatandaşa belediyelerimiz ayni yardım yaptılar. 1 milyon 700 bin vatandaşımıza da nakdi para yardımı yaptılar. Sokağa çıkma yasakları sürerken, 42 milyon 500 bin öğün ihtiyaç sahiplerine yemek götürdüler. 42 milyon 500 bin öğün, evden çıkamayan insanlar aç kalmasınlar diye, imkanları yok diye onlara öğün yemek götürdüler. 42 milyon 500 bin… 78 milyondan fazla maske ve dezenfektan dağıttılar, üstelik bedava. Parayla değil, 78 milyondan fazla… Pandemi süreci boyunca 1 milyon 200 bin kişinin borcu olduğu halde suyu kesilmedi. Değerli arkadaşlarım; ayrıca 483 bin 189 fatura, askıda fatura uygulamasıyla ödendi. Toplamı 48 milyon Türk Lirası. Bu ülkeye yaptığımız hizmeti Mısır’daki sağır sultan biliyor, saraydakiler bilmiyor. Aynı şekilde bütün belediye başkanlarımız, bütün engellemelere rağmen görevlerini yapıyorlar. “Yardım yapmayacaksın” diyorlar. Yardım yapıyorlar. “Para vermeyeceksin,” veriyorlar. Efendim yapılan bağışları bankalardan el koydular, koysunlar. Fakirlere yemek yapan yere bile müdahale ettiler Eskişehir’de. Ama yaptık kararlılıkla, hiçbir belediye başkanımız şikayet etmedi. Çünkü söyledim: Şikayet yasak, göreve devam. Bütün engelleri aşacaksınız ve aştılar.

“Milletin cebini düşündük, millet için çalıştık”

AK Parti ve MHP’den devraldığımız Ankara, Adana, Antalya, İstanbul, Mersin. Bu 5 Büyükşehir Belediye Başkanımız 2018 yılında, AK Parti döneminde ve MHP döneminde 492 milyon 724 bin lira tutarında sosyal yardım yapmışlardı. Yaklaşık diyelim 500 milyon yaptıkları sosyal yardım. Biz belediyeleri devraldıktan sonra, 2020 yılında, 500 milyon değil, 959 milyon 527 bin liralık sosyal yardım yaptık. Tam iki katı. Ne diyorlardı? CHP gelirse sosyal yardımlar kesilir. Hiç kimse cebi için kavga vermedi, cebini düşünmedi. Milletin cebini düşündük, millet için çalıştık. Kısa çalışma ödeneği bitecek. Bunun sürmesi lazım. Esnaf ve çiftçinin borçlarının yeniden yapılandırılması, pandemi döneminde alınan faizlerin silinmesi lazım.

Bakın değerli arkadaşlar; AK Parti kongrelerini yaptı, Türkiye’yi bu hale getirdi. Pandemi sürecinde sokağa çıkma yasağının yeniden gelmesinin tek sorumlusu var, o da sarayda oturan zattır. Dışarıdakine ceza kesiyor. Bakın son 3 ayda 254 bin 317 kişiye para cezası kestiler. Neden? Kurallara uymadın diye. E sen hiç uymadın, hiç uymadın. Sen de uymadın. Milleti döktün sokağa, onlar da uymadılar. İnsanlar Covid-19 Türkiye haritasını kırmızıya çekti. Ceza yazıyorsun. Söyledim, bu cezaların tamamını faizleriyle beraber iade edeceğiz. Ceza yazılacaksa, bunlara yazılacak; vatandaşın ne günahı var?

Biraz da gülelim değerli arkadaşlar: Su Şura’sını açtılar, “Suyu korumak, vatanı korumak zor” diyor Sayın Erdoğan, doğrudur; su kutsaldır, kutsalımızdır. Suyu korumak, vatanı korumaktır. Şimdi Ergene ile ilgili Meclis’te bir araştırma önergesi verilmişti. Ergene Nehri, kaynakla suyun denize döküldüğü yer; bir tarafta pırıl pırıl çok güzel bir su var, öbür tarafta simsiyah bir su var ve canlı bile yaşamıyor içinde. Gereği yapıldı, yapılmadı; o tartışmayı bir tarafa bırakıyorum. 3 Kasım 2020’de Erdoğan bir açıklama yapıyor. Gene tabii dayanamamış. Artık Ergene nehrinden atık su akmadığını, Ergene Nehri’nden atık su akmadığını, tamamen arıtılmış ve içme suyu kalitesinde su olduğunu aktarıyor ve devam ediyor: “Bu durarak yapılmadı. Bu Bay Kemal’in mantığıyla olmaz. Bu emek ister, emek; bu çalışma ister, çalışma.” İşte netice ortada. O zaman bir çağrım var: Ergene Nehri’nin saraya bağla suyunu. O suyu iç bakalım, içebiliyor musun?

 

 

Kılıçdaroğlu: Devlet kinle, intikam duygusuyla, cehalet içinde yönetilmez

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında açıklamalarda bulunan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Öyle bir noktaya geldik ki akşam yatarken yarın sabaha ne olacağını bilmiyoruz. Sabah kalktığımızda hangi kabusa uyanacağımızı da bilmiyoruz. Çünkü devlet yönetilmiyor. Devlet kinle, intikam duygusuyla, cehalet içinde yönetilmez. Birilerinin egemen güçlerinin talimatıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti yönetilemez. Geldiğimiz nokta budur. ” dedi.

Haber Merkezi / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin çok sorunlarının olduğunu, herkesin Türkiye’nin bir buhran içinde olduğunu gördüğünü ve bildiğini belirten Kılıçdaroğlu, devletin iyi yönetilmediğini artık Mısır’daki sağır sultanın da duyduğunu söyledi.

Konuşmasında, “Yandaşlarına milyar dolarları kazandırdığını da biliyoruz. İşi olanı işinden ettiğini de biliyoruz. Ama 42 milyon kadına ihanet edeni de artık şimdi biliyoruz ve öğreniyoruz” diyen Kılıçdaroğlu’nun grup konuşmasındaki açıklamaları şöyle;

Değerli arkadaşlarım; Türkiye’nin birçok sorunu var. Artık Türkiye’de yaşayan ve aklı baliğ olan herkes Türkiye’nin bir buhran içinde olduğunu biliyor, görüyor ve yaşıyor; hayatı öyle zaten. Devletin iyi yönetilmediğini artık Mısır’daki sağır sultan da duydu, o da görüyor. Ciddi bir karamsarlık hakim, ama buradan 83 milyon vatandaşımıza açık ve net çağrıda bulunuyorum, hiçbirimizin umutsuzluğa kapılma hakkı yoktur. Beraber, birlikte, 83 milyon olarak Türkiye’yi aydınlığa çıkarmak hepimizin namus borcudur. Bunu yapacağız, birlikte yapacağız, dostlarımızla beraber yapacağız. İşçiyle yapacağız, sanayiciyle yapacağız, köylüyle yapacağız, emekliyle yapacağız, emeklilikte yaşa takılanlarla yapacağız; bütün dostlarımızla, apartman görevlileriyle yapacağız, herkesle bir araya geleceğiz. Toplumun her kesimine ulaşmak, her kesimine moral vermek bizim görevimizdir. Bunu yapacağız, kararlıyız. Ne yaparlarsa yapsınlar, inandığımız yoldan hiçbir güç bizi geri döndüremeyecektir. Dolayısıyla bu mücadele, bir hak mücadelesidir, bunu böyle bilelim.

18 Mart’ta Tekirdağ’a gittim. Oradan Çanakkale’ye geçtik, esnafımızla buluştuk, çiftçilerimizle buluştuk. Şehit yakınlarıyla, gazilerimize bir akşam yemeği yedik. Çanakkale Şehitler Abidesine çelengimizi, mezar başlarına da birer karanfil bıraktık. Aynı zamanda büyük bir şair, düşünür Namık Kemal’in de mezarını ziyaret ederek oraya da bir deste karanfillimizi bıraktık. Hem geçmişten, hem bugünden hepimizin alacağı ciddi dersler vardır. Her karış toprağında şehitlerimizin olduğu bir bölgede, “Çanakkale geçilmez” destanı yazıldı. Milletin iradesi, Çanakkale geçilmez demekti. Bir kişinin iradesi o düşmanların Çanakkale’yi geçmesine yol açtı, bir kişinin iradesi… Milletin iradesi geçilmez kıldı, padişahın iradesi “geçebilirsiniz” dedi. Neden tek adam rejimine karşıyız? Neden tek adamın her söylediği geçerli olsun diyen bir düşünceye karşıyız? Milliyeti bir kişiye, Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir kişiye emanet edemeyiz. 83 milyon, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sahibidir. Böyle düşünüyoruz.

19 Mart’ta da Balkan Ülkeleri Yerel Yönetimler İşbirliği Çalıştayı’nı yaptık. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Gagavuz Yeri, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan ve Yunanistan’dan gelen belediye başkanlarımızla -bir kısmı çevrimiçi katılım yaptılar- güzel bir toplantı gerçekleştirdik. Bizim belediye başkanlarımız ile bu saydığım yerlerdeki belediye başkanları arasında dostluk ilişkilerimizi pekiştireceğiz ve büyüteceğiz.

Ben, Tekirdağ ve Çanakkale’deyken, bir grup arkadaşımız Artvin, Kars ve Ardahan’daydı. Bir başka milletvekili grubu arkadaşımız da Van, Hakkari, Şırnak, Mardin ve Batman’daydı. Dolayısıyla Türkiye’nin her coğrafyasına gidiyoruz, vatandaşla konuşuyoruz, onlara umut veriyoruz, “umutsuzluğa kapılmayın” diyoruz. Sorun çözülür, Türkiye’nin çözülemeyecek hiçbir sorunu yoktur, bütün sorunları aşacağız, önce Allah’a güveneceksiniz diyoruz, sonra kendinize güveneceksiniz, sonra bize güven vereceksiniz, bize güveneceksiniz. Türkiye’yi aydınlığa beraber çıkaracağız, birlikte yapacağız.

Bir grup milletvekili arkadaşımız da Şanlıurfa’ya da gitti. Şanlıurfa, büyükşehir aynı zamanda. Bir süredir çiftçiye elektrik ve su verilmiyordu. CHP milletvekilleri gidince, elektrik ve su vermeye başladılar, bu güzel bir şey, umarım bir daha kesmezler. Sulama birliklerinin fiyatları çok yüksek. Çiftçi bundan büyük şikayet ediyor. Çiftçilere yapılan destekleme ödemelerine, sulama birlikleri ve elektrik şirketleri el koyuyor. Sözde devlet teşvik veriyor ama onlar gelip bu teşviki alıyorlar. Çiftçilerin tamamı şikayetçi. “Gübre alıyoruz dolarla, fide alıyoruz dolarla, tohum alıyoruz dolarla, ilaç alıyoruz dolarla; sürekli zam…” Niye? “Efendim dolar yükseldi, biz de fiyatı yükseltmek zorundayız.” Ama çiftçi diyor ki; “Benim sattığım Türk lirasıyla, onda da alıcı bulamıyorum, zarar ediyorum.”

Şanlıurfalı çiftçi de beni dinlesin, Şanlıurfalı kardeşlerim de beni dinlesin: Uzun yıllardır bir partiye koşulsuz oy verdiniz, AK Parti’ye oy verdiniz. Nasıl şimdi Şanlıurfa? Sahipsiz değil mi? Şanlıurfa sahipsizse, Türkiye sahipsiz demektir. Şanlıurfa’da sorun varsa, Türkiye’de sorun var demektir. Harran oradadır, Harran hepimizin iftiharıdır. Dolayısıyla ne Şanlıurfa sahipsizdir ne de Türkiye sahipsizdir.

Esnaf diyor ki bana; “Yaptıkları kira yardımı, elektrik faturasını bile karşılamıyor.” Hastanelerinde Uzman doktor yok. Uzman doktor eksiği var. 21’inci yüzyılda, bir büyük şehirde devlet hastanesinde uzman doktor yok. Şehir hastanesinin de 5 kez temeli atılmış, hâlâ inşaat devam ediyor. 530 bin öğrenciden, 450 bini EBA’ya ulaşamamış, eğitim alamamış ve Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi 8 aydır toplu sözleşme yapmıyor.

Arkadaşlarım notu ilettiler, Şanlıurfalı bir esnafımız aynen şunu söylüyor: “Paran yoksa, karın yüzüne bakmaz. Paran yoksa, çocuğun yüzüne bakmaz. Paran yoksa, komşun yüzüne bakmaz. Ama en acısı hem paran, yok hem Urfalıysan devlet yüzüne bakmaz, insan yerine koymaz seni.” Devlet yüzüne bakmaz değil, sarayda oturanlar senin yüzüne bakmaz. Devlet olarak, herkesin yanında olacağız. Millet olarak, herkesin yanında olacağız. Cumhuriyet Halk Partisi olarak herkesin yanında olacağız. Herkes bunu bilsin.

Değerli arkadaşlarım; öyle bir noktaya geldik ki, akşam yatarken yarın sabaha ne olacağını bilmiyoruz, sabah kalktığımızda hangi kabusa uyanacağımızı da bilmiyoruz. Çünkü devlet yönetilmiyor. Devlet, -defalarca söyledim- bilgiyle yönetilir, erdemle yönetilir, tecrübeyle yönetilir, ahlakla yönetilir, istişareyle yönetilir. İşin özü, adaletle yönetilir bir devlet. Devlet kinle yönetilmez, intikam duygusuyla yönetilmez, öfkeyle yönetilmez, cehalet içinde yönetilmez; birilerinin, egemen güçlerin talimatıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönetilemez. Geldiğimiz nokta budur. İsrafla devlet yönetilmez. Savurganlıkla devlet yönetilmez. Bütün bunları biliyoruz. Atalarımız demiş ki: “Taç giyen baş akıllanır.” Yani artık tacı giydiğine göre, adaletle devleti yöneten lazım. Ama bunlar olmuyor değerli arkadaşlarım. Kini ve öfkeyi öyle noktalara taşıdı ki, gazetede okuduğumda gerçekten içim cız etti. Süleyman Demirel; cumhurbaşkanlığı yapmış, başbakanlık yapmış, Barajlar Kralı olarak milletin gönlünde yer almış bir kişiyi, Konya Selçuk Üniversitesi’nde onun adını taşıyan kültür merkezinden adını siliyorsunuz. Hangi ahlaka sığar? Bu devletin, bizim ecdatlarımızın hangi geleneğine, hangi töresine sığar? Bu kadar kin, bu kadar öfke nasıl oluyor? Nasıl oluyor da bu kin ve öfke saraydan, ta üniversitelere kadar yansıyor? Ahlak denen bir şey yok mu ya? Vefa denen bir şey yok mu? Vefayı, ahlakı, adaleti unutturmaya çalışıyorlar ama biz unutmayacağız. Kimsenin de unutulmasını istemem.

Değerli arkadaşlar; bir bakıyorsunuz bir milletvekilinin attığı bir Tweet dolayısıyla dokunulmazlığı kaldırılıyor. Yargıtay talimatla hemen toplanıyor, derhal cezayı onaylıyor, yıldırım hızıyla milletvekilliği düşürülüyor. Hangi adalet bu değerli arkadaşlar, hangi adalet! Yukarıdakiler, yani saraydakiler Müslümanlığı kimseye bırakmıyorlar, onların dışında bu memlekete sanki hiç Müslüman yok. Peki, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan ise, bu haksızlığı nasıl sineye çekiyorsunuz siz? Bu haksızlığı, öfkeyle nasıl besliyorsunuz siz? Bunu anlamak mümkün değil.
Hemen yıldırım hızıyla bir partinin kapatılması için Cumhuriyet Savcılığına talimat gidiyor “Bunu kapatın” diyorlar. Demokrasilerde parti kapatmak doğru değildir değerli arkadaşlarım, seçimle gelen seçimle gider. Defalarca söyledim, yine söylüyorum; bir parti milletten destek almazsa zaten tarihin çöp sepetine gider. Hem demokrasi diyeceksiniz, hem milli irade diyeceksiniz, sonra kalkacaksınız adaletsiz pek çok uygulamanın altına imza atacaksınız. Bunlar doğru değil değerli arkadaşlarım.

Bir kişi kalktı dedi ki; “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesini, ben feshediyorum.” Kararı Resmi Gazetede gördük. Kimsin sen! Kimsin sen! Adaletsizliğin ağababasıysan eyvallah. Biz onu zaten biliyoruz. Kinle, öfkeyle devleti yönetiyorsan, onu da biliyoruz. Siyaseti cep doldurma aracı olarak gördüğünü de çok iyi biliyoruz. Yandaşlarına milyar dolarlar kazandırdığını da biliyoruz. İşi olanı işinden ettiğini de biliyoruz. Biz bunları çok iyi biliyoruz ama 42 milyon kadına ihanet edeni de artık şimdi gayet iyi öğreniyoruz ve biliyoruz! Devleti tek başına yönetirseniz, kinle, öfkeyle yönetirseniz, toplum buraya taşınır değerli arkadaşlarım.

Hakkı, hukuku herkes istiyor. Çek mağdurları aramızda doğrudur, 81 ilden gelmişler, doğrudur. Mağdurlar mı? Evet, doğrudur. Dolandırıcıları affediyorsun, “Devletten alacağım var, alacağımı verin, çekimi ödeyeceğim” diyen adama devlet borcunu ödemiyor, o da çekini ödeyemiyor. “Seni hapse atacağız” diyorlar. Bu mudur adalet? Bu mudur adalet arkadaşlar? Milyar dolarları götürenlerin, devlete ödemesi gereken kiraları bir kalemde siliyorsun. Çek mağdurlarına, “buyurun beyler, hapse gireceksiniz” diyorsunuz. Bu mudur adalet? Çek mağduru bütün kardeşlerime de söylüyorum: Endişeye kapılmayın. Hapishaneler zaten tıka basa dolu, hapishanelerde size yer yok değerli arkadaşlar. Bakın bu da hayatın bir başka gerçeği, bu da hayatın bir başka gerçeği ama sizin hakkınızı savunacağız, sonuna kadar savunacağız.

Değerli arkadaşlarım; 1923 yılında Cumhuriyetimizi kurduk. Cumhuriyet, aslında halkçılık demektir. Neden? Egemenlik, “kayıtsız şartsız milletindir” felsefesinin özü cumhuriyettir. Bir kişinin değil, padişahın değil, milletindir. “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir”, 1921 Anayasası, madde bir. Bugünkü anayasamızda da var: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletinse, o zaman bir kişi egemenlik hakkını tek başına kullanamaz. Mevcut Anayasamızda da böyle bir şey yok. “Egemenlik hakkını yasama, yargı ve yürütme kullanır” diyor. Yasama ve yargının üzerindeki vesayet dolayısıyla egemenlik hakkını bir kişi kullanıyor ve kalkıyor bir sabah, 42 milyon kadının hakkını elinden alıyor. Bu cumhuriyet kurulurken kadınlara, bu ülkenin kadınlarına büyük önem verilmiştir. Bakın, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıktı, kadın ve erkeğin eşit koşullarda eğitim almasına imkân sağladı. 1924 arkadaşlar, 1924; cumhuriyetten bir yıl sonra, kız çocukları, erkeklerle birlikte eşit şartlarda eğitim alsınlar diye… 1926 yılında, kadınlara en büyük hakkı veren Medeni Kanun kabul edildi. 1930 yılında, kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı, 1934 yılında genel seçimlere katılma, seçme ve seçilme hakkı verildi. Önemini vurgulamak için şunların altını özellikle çizmek isterim: Yeni bir devlet kurulmuş, adı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yeni bir anayasası var ve o anayasanın birinci maddesi: “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir “diyor ve bunu getiriyor.

“Cumhur değil, koltuk ittifakı”

Kadına olağanüstü büyük önem veriyor. Üstelik kendisini gelişmiş sayan ülkelere rağmen veriyor, onlardan çok daha önde bazı haklar getiriyor. Örnek; 1934’te kadınlara milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verildi. Bu hak Fransa’da 10 yıl sonra, 1944’te verildi, Japonya’da 11 yıl sonra verildi, 1945’te. İtalya, Arjantin ve Meksika’da 12 yıl sonra verildi 1946’da. Çin’de 1947 yılında yani 13 yıl sonra verildi. Yunanistan’da 1952’de, 18 yıl sonra verildi kadınlara seçme ve seçilme hakkı. Belçika’da 1960 yılında, 26 yıl sonra verildi. İsviçre’de 1971 yılında, Türkiye’den 37 yıl sonra kadınlara seçime girme hakkı verildi. Bunun için, “Mustafa Kemal gibi bir insan yüz yılda bir çıkar” diyorlar. O yüz yıl için de bize nasip oldu, bu topraklara nasip oldu. Bunu kim söylüyor? Bütün dünya söylüyor. Geleceği görüyor; kadının bu toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve ikinci sınıf bir yurttaş olmadığını, kadın-erkek toplumsal cinsiyet eşitliğinin olması gerektiğini, onun da erkekler gibi seçimlere girme ve kazanma hakkı, devleti yönetme hakkı olduğunu kabul ediyor ve bu düzenlemeleri pek çok gelişmiş ülkeden çok önce yapıyor.
Sadece bunlar yapılmıyor. Kadınlarla ilgili, kadınların lehine olan bütün uluslararası sözleşmeleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti kabul ediyor. Birleşmiş Milletlerin, Avrupa Birliği’nin, Avrupa Sosyal Şartı’nın, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın yaptığı bütün düzenlemeleri kabul ediyor. Baştan söyledim, yine söyleyeyim: Devlet, önyargıyla yönetilmez, kinle, öfkeyle yönetilmez. Devlet, “bu koltukta kalayım, ne olursa olsun” anlayışıyla da yönetilmez. Koltuğa tapılan, koltuk için toplumun feda edildiği bir ülkede, ne gelişmeyi, ne demokrasiyi, ne kadın-erkek eşitliğini asla bulabilirsiniz.
Kısa adı İstanbul Sözleşmesi. Adı, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, adı bu. Herkes bu uzun ismi kullanmayalım diye, İstanbul Sözleşmesi diyor, bütün dünya öyle diyor. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi, temel norm bu. Şimdi değerli arkadaşlarım, bir sabah kalktık, bu parlamentodan, yani bu Gazi Meclis’ten oybirliğiyle çıkan, kendisinin de imzaladığı, yürürlüğe koyduğu bir sözleşmeyi, “ben feshettim” diyor. Kime danıştın, kime sordun? Hangi kadına sordun sen? Bu ülkenin kadınlarına sordun mu? Bu kadınlar ne düşünüyor diye sordun mu? Bu kadınların nasıl şiddete uğradığını sen biliyor musun? “Ben feshettim” diyor. Değerli arkadaşlarım; çoğu vatandaşımız bu sözleşmenin içeriğini tam bilmiyor, kabul etmek lazım. Oturup, baştan aşağı okumuyor. Ben şimdi bizi dinleyen, özellikle Ak Parti’ye oy veren kadınlara ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy veren kadınlara seslenmek isterim: Diyorlar ya, Cumhur İttifakı… Aslında Cumhur değil, koltuk ittifakı var orada, orada ilkeler yok.

Koltuğu korumaya yönelik olarak… Bütün mücadele onun üzerine: “Koltuğumu nasıl korurum ben?” Memleket tufan olabilir, yeter ki ben koltukta kalayım. Bakın şimdi, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi11 Mayıs 2011 tarihinde kabul edilmiş. Bu sözleşmenin amacı ne? Yazıyor: Maksatlar, tanımlar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması, genel yükümlülükler, bölüm bir, madde bir. Sözleşmenin maksatları, yani sözleşmenin amacı nedir? “Bu sözleşmenin amacı şunlardır” diyor.

a) Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak. Şimdi bütün kadınların huzurunda Erdoğan’a soruyorum: Sen bunun neresine karşısın?

b) Kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak. Yine bütün kadınların huzurunda Erdoğan’a soruyorum: Bunun nesine karşısın? Bu cümlenin neresine karşısın?

c) Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlama… Yine bütün kadınların huzurunda Erdoğan’a soruyorum: Bu maddenin nesine karşısın? Neresi seni rahatsız etti?

d) Kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak. Yine bütün kadınların huzurunda Erdoğan’a soruyorum: Bu maddenin neresine karşısın?

e) Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla, kuruluşların ve kolluk kuvvetlerinin birimlerinin, birbirleriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak. Yani kadın şiddete uğradığında, aile içi şiddet olduğunda, güvenlik kuvvetleri gelecekler, işbirliği içinde bu şiddeti önleyecekler.

Şimdi yine bütün kadınların huzurun Erdoğan’a soruyorum: Bunun neresine karşısın? Neresine karşısın? Hangi gerekçeyle bunu feshettin? Hangi gerekçeyle? Bir hakkı kadınların elinden almak, zorbalıktır. Zorbalığa asla izin vermeyeceğiz.

Bütün kadın kardeşlerime sesleniyorum: Mağdur olan sizsiniz. Sizin haklarınız sizin elinizden alınmak isteniyor. “Kadın mı? Şiddete uğrayabilir… Kadın mı? Öldürebilir… Kadın mı, çocuk mu? Tecavüz edilebilir…” Böyle bir anlayış olur mu? Böyle bir anlayışın ahlaklı yönü var mıdır? İnsan yahu. Neşet Ertaş diyor ya, “Kadın insandır, ben de insanoğlu” diye. Hâlâ onu anlamış değiller, hâlâ anlamış değiller. İnsanlığın ne olduğunu anlamış değiller. Ki bu sözleşme, parlamentodan alay-ı vâlâ ile geçti. O gün Ak Partililerin, Milliyetçi Hareket Partililerin ağzında güller vardı: “Bunu ilk biz yaptık, ilk biz imzalıyoruz, yaşasın, adı da İstanbul Sözleşmesi, bütün dünya bundan sonra Türkiye’yi, İstanbul’u anacak” diye yere göğe sığdıramıyorlardı. Onların Meclis’te konuşmaları var, vakit almamak için o konuşmaları ifade etmiyorum. Herkes ama herkes; eller kalktı, eller indi, oy birliğiyle kabul edildi.

“Koltuğu zorbalıkla koruyanların sonu kötü olur”

Konuşanların hepsi, “bu başarı Türkiye’ye aittir, kadınların başarısıdır” diye bir sürü güzel laflar ettiler. Ama bir kişi kalktı, bir gece yarısı, “Ben kadınlara verilen hakkı geri alıyorum” dedi. “Sözleşmeyi feshediyorum” dedi. Neye göre feshediyorsun? Anayasa’ya göre mi? Hukuka göre mi? Ahlaka göre mi? Adalete göre mi? Hayır efendim; “Ben zorbayım, ben despotum; ben istediğim kişiye hak veririm, istediğim kişiden hakkı alırım” diyor. Böyle bir anlayış Ortaçağ’da bile yoktur.

Ayrıca şunu da söylemek isterim: En çok itiraz etmesi gereken kişi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanıdır. Milletin iradesi gasp edilmiştir. Onun için diyorum, “Sen kimsin?” Burada 600 milletvekili var. Her birisinin arkasında da milletin oyu var. Her partiden insan var ve buradan oybirliğiyle geçti. Keyfe keder, koltuğumu nasıl korurum diye; cumhurbaşkanlığı seçimi olursa nasıl ben burada kalabilirim diye arayışı içine girenlerin, bu ülkeye toplu iğne ucu kadar faydası olmaz. Koltuğu zorbalıkla koruyanların sonu kötü olur. Bu millet demokratik yollarla, özellikle de kadınların oylarıyla; o zorbayı oradan aşağıya demokratik yollarla indirecektir, buna inanıyorum.

Öyle bir noktaya geldik ki değerli arkadaşlarım; bakınız bu sözleşmenin 56 ncı maddesinin birinci fıkrası, “Mağdurun en azından kendisinin veya ailesinin tehlikede olabileceği durumlarda, failin kaçması veya geçici veya kesin olarak serbest bırakılması halinde, mağdurun bilgilendirilmesini sağlamak” diyor. Ne oldu? Daha dün hapishaneden çıkan kişi gitti, eski karısını öldürdü. Peki, nedir bu anlayış? Bu düzenleme, kanunlarımızda yok. İstanbul Sözleşmesinde vardı, şimdi bu da uygulanmayacak. O kadının günahı, sarayda oturanın boyundadır.
Hiç kimse endişe etmesin, kadın kardeşlerim de endişe etmesin. Zaten siz mücadelenizi yapacaksınız. Bizim görevimiz, sizin haklı mücadelenize destek vermektir. Adım gibi biliyorum, o zorbayı oradan indireceksiniz. Kimse kadınların önünde takoz olmayacak.

Teşekkür ederim. Sözleşmenin maddelerini, burada okuduğum maddeleri bütün kadınlara anlatın, bütün kadınlara. Alacaksınız, “Bu haklar bizim elimizden alındı” diyeceksiniz. Hangi kadın olursa olsun, hangi eğitim düzeyinde olursa olsun, hangi bölgede yaşıyorsa yaşasın, her kadın şiddetten mağdur, “Şiddet istemiyorum ben” diyor. “Öldürülmek istemiyorum” diyor. Parlamentodan bir hak alıyorsunuz, bir kişi geliyor gece yarısı, “Ben hakkınızı elinizden aldım” diyor. Destekçisinden de tık yok. Onu da ifade edelim. Tık yok oradan…

Değerli arkadaşlarım, eskiden denirdi ki, bir ay sonra ne olacak? Bir hafta sonra ne olacak? Bir gün sonra ne olacak? Şimdi yatıyoruz, sabah ne olacağını düşünüyoruz. İzlenen ekonomi politikası dünyada alay konusu. Diyorlar ki: “Bir ekonomi var, bir de Erdonomi var.” Erdonomi ne demek? 128 milyar doları birilerine vermek. Erdonomi ne demek? Ekonomiden bihaber olmak. Erdonomi ne demek? İstediği adamı istediği yere getirmek, istediği zaman görevden almak. Erdonomi ne demek? Evlerde tencerenin kaynamaması demek, işi olanın işinden olması demek. Hep birlikte bu sorunu aşacağız. Ne yaparsa yapsın, Devleti bilimin kuralları neyse o kurallara uygun yöneteceğiz. Ekonomiyi de o kurallara göre yöneteceğiz. Herkes yarın sabah ne olacağını, sabah uyandığımızda ne olacağını değil, 20 yıl sonrasını bilecek, 30 yıl sonrasını bilecek. Çiftçi, bu yıl ektiği ürünün seneye kaça satılacağını bilecek. Her şey planlı, programlı olacak. Biz bunu yapacağız. Erdonomi ne demek? Cuma günü 450 milyon dolar satıldı, kime satıldı? Kim vurgunu vurdu? Bu bilinmiyor. Açıklanır mı? Açıklanamaz.

Değerli arkadaşlarım; eskiden bir kişi çalışır, bütün aileye bakardı. Şimdi 83 milyon kişi çalışıyoruz, saraya ve Londra’daki bir avuç tefeciye bakıyoruz. Şanlıurfalı kardeşlerim de duysunlar. Siz de dahil 83 milyon kişi çalışıyoruz, saray, beslemeleri ve Londra’daki bir avuç tefeciye hizmet ediyoruz.

“İktidara güven yok, Erdoğan’a da güven yok”

Şikayet ediyorsun, “verdikleri kira yardımı elektrik masrafını bile karşılamıyor” diye, karşılamaz zaten. Niye karşılasın ki? Ama bütün bunlara rağmen hiç kimse umudunu kaybetmesin, umutsuzluğa kapılmasın. Biz bu ülkeye umudu getireceğiz. Biz bu ülkeye huzuru getireceğiz. Biz bu ülkede barışı sağlayacağız. Biz bu ülkede kadına şiddeti önleyeceğiz. Biz bu ülkede herkesin huzur içinde yaşamasını sağlayacağız, her evde tencerenin kaynamasını sağlayacağız. İşsizlik belasını bu topraklarda bitireceğiz. Bunları yapacağız.

Yine vicdanım el vermedi dedim ki: Ülke bu kadar derin bir buhran içindeyse, o zaman buradan nasıl çıkılacağını benim anlatmam lazım. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı olarak benim böyle bir tarihi sorumluluğum var. Benim bunu anlatmam lazım, vatandaşın da dinlemesi lazım. Sadece eleştiri değil, bu derin buhrandan kısa sürede nasıl çıkarız? Geçen hafta hatırlarsanız buhrandan çıkış demiştim ama şimdi kısa sürede bu felaketi nasıl atlatırız? Dokuz madde halinde bilginize sunacağım değerli arkadaşlarım.

Öncelikle, yaşanan sorun bir güven sorunudur. İktidara güven yok, Erdoğan’a da güven yok. Zaten iktidar dediğimiz bir kişi. Tümüyle güven iflas etmiş vaziyette. Bir söylediği, öbürünü tutmuyor. Öncelikle güvenin inşa edilmesi lazım. Güvenin inşa edilmesi için ne yapılması lazım?

1) Kesinlikle, kesinlikle Erdoğan’ın “ben ciddi bir israfa son paketini açıklayacağım” deyip, milletin önüne çıkması lazım. İsrafa son paketi… Diyecek ki: “13 uçağım var, 2’sini tuttum, diğerlerini satıyorum. Araba saltanatına kesinlikle son veriyorum. Kanal İstanbul gibi ucube, ne olduğu belli olmayan, kaynakların birilerine peşkeş çekildiği projeleri yapmayacağım.”

Değerli arkadaşlarım; zorunlu olmadıkça temsil törenleri, falan filan bunlar da olmayacak. Vatandaşa tasarruf derken, önce kendisinin tasarruf yaparak güveni sağlaması lazım. İsrafa son programı açıklaması lazım.

2) Kamu mali yönetimi ve bütçe birliğini sağlaması lazım. Bunu söyleyecek, taahhüt edecek. Milletin önüne çıkacak, diyecek ki: “İsrafa son; şunu, şunu, şunu, yapacağım, bitireceğim.” Bütçe disiplini sağlayacağım, mali disiplini sağlayacağım. Devletin nerelerde parası var, ben bilmiyorum. Tamamını bütçeye getireceğim. Vatandaş da bilecek, ben de bileceğim, 600 milletvekili de bilecek paraların nerede olduğunu. Bunu yapacak, bütçe disiplini sağlayacak. Bütçe dışı fonların tamamını, bütçe içine alacağım, güçlü bir bütçe olacak, diyecek. Güven sağlamak istiyorsanız, bunu yapacaksınız.

3) “Bağımsız kurumlara asla siyasi müdahalede bulunmayacağım” diye açık ve net açıklama yapması lazım. Bağımsız kurumlara siyasi müdahale yapmayacağım. Bunun için önce Merkez Bankası Başkanını ve Para Politikası Kurulu’nu hemen görevden alınması lazım. Bir daha ifade edeyim: Merkez Bankası Başkanı ve Para Politikası Kurulu’nun görevden alınması lazım. Oraya mümkünse Merkez Bankası’nın içinden, hem içerde, hem dışarda saygınlığı olan bir kişiyi getirip, Merkez Bankası Başkanı yapması lazım ve bütün dünyaya mesaj vermesi lazım. “Ben, Merkez Bankası’nın içinden sizin de bildiğiniz, Türkiye’nin de bildiği, dünyadaki bütün ekonomi çevrelerinin de bildiği saygın bir insanı getirdim, Merkez Bankası Başkanı yaptım.”

Para Politikası Kurulunu o belirleyecek. Bir kişi hariç, onu hükümet belirliyor. Dolayısıyla yeni bir anlayışı, güven anlayışını ihya ediyorum diyecek. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu; buradaki siyasileri de geri çekecek. Oralar arpalık değil, siyasilerin arpalığı değil. Devlet liyakatle yönetilecekse, layık olan kişileri getireceksiniz. Eğer Merkez Bankası, BDDK, Kamu İhale Kurumu… Buraları arpalığa döndürdüyseniz ne millet size güvenir, ne dışarıdan kimse gelir. Kimse güvenmez. Dışarıdan gelenler, vurgun vurmak için Türkiye’ye geliyorlar. Mali açıdan en büyük vurgunu Türkiye’de elde ediyorsun. Merkez Bankası Başkanı 5 yıl süreyle görevde kalacak. “Kanun getireceğim, kimse ona müdahale etmeyecek; o, fiyat istikrarından sorumlu olacak ve gereğini yapacağım. Ben onun araçlarına siyasi müdahalede bulunmayacağım” diyecek. Bunu açıklayacak, dünyaya açıklayacak.

4) Bir Ekonomik ve Sosyal Konseyimiz vardı, Rahmetli Ecevit kararnameyle kurmuştu. Hemen, derhal Ekonomik ve Sosyal Konseyi toplayacaksın kardeşim. Memlekette buhran var. Sanayici şikayetçi, esnaf şikayetçi, çiftçi şikayetçi, emekli şikayetçi, işçi şikayetçi. Şikayet etmeyen kimse yok. Topla kardeşim, şikayet edenleri topla, sen de bakanları karşısına diz, memleketin sorunlarını anlatsınlar, oturun çözümü beraber üretin. Akıl akıldan üstündür. Bunu yapman lazım. Defalarca söylüyorum, bunları yapmazsanız, dünyaya güven vermezseniz, bizim sanayiciye güven vermezseniz, kimse gelip Türkiye’de yatırım yapmaz. Bizim işadamı da zaten yatırım yapmıyor. “Efendim benim 5’li çetem var.” Senin 5’li çeten de Türkiye’deki vurgunu yaptıktan sonra paralarını Londra bankalarına yatırıyor. Beyefendi’nin haberi yok mu? Hepsinden haberi var, hepsini biliyor. O kadar biliyor ki, kimin yurtdışı bankalarında ne kadar parası var, hepsini biliyor.

Değerli arkadaşlarım; bakın şimdi son 5 yılda 4 tane Merkez Bankası Başkanı değişti. Birinci başkanı, “niye faizi indirmeden” diye görevden aldılar. Dönem değişti, ikinci başkanını getirdiler. Onu da “niye faizi artırmadın” diye görevden aldılar. Üçüncü başkanı da “sen niye bu kadar faiz artırdın” diye görevden aldılar. Dördüncü başkanı “faizi indireceksin” diye getiriyorlar. Devlet böyle mi yönetilir? Allah akıl fikir versin bunlara. Devleti perişan ettiler, ekonomiyi perişan ettiler.

Değerli arkadaşlarım; yeni gelen Merkez Bankası Başkanı 128 milyar doların kimlere satıldığının araştırmasını yapacak ve kamuoyunu bilgilendirecek. Rivayet olunur ki, görevden alınan Merkez Bankası Başkanı: “Bu 128 milyar doları kimlere peşkeş çektiniz?” diye soru sormuş. Sen misin bunu soran? Görevden alınmış. Fakirin, fukaranın hakkını kim savunacak? Beşikteki yetimin hakkını kim savunacak?

5) Döviz garantili işler var değerli arkadaşlar. Pandemi dönemi yaşıyoruz. Herkese diyoruz ki, “bu pandemi döneminde sorunlar var, ciddi sıkıntılar var, dolayısıyla her birimiz biraz fedakarlığa katlanacağız”. Güzel… İşçisi katlanıyor, memuru katlanıyor, esnafı katlanıyor, sanayicisi katlanıyor. Peki, kardeşim bu dövizle ihale alanlar neden fedakarlık yapmıyor? Güven vermek istiyorsan, millete güven vermek istiyorsan, çıkıp milletin önüne diyeceksin ki: “Esnaf kardeşim fedakarlık yaptı, çiftçi kardeşim fedakarlık yaptı, emekçi kardeşim fedakarlık yaptı, memur kardeşim fedakarlık yaptı, sanayici kardeşim fedakarlık yaptı ama asıl fedakarlık yapması gerekenler, sizden kat be kat çok daha fazla kazanan kamu özel işbirliği veya yap-işlet-devret dolayısıyla döviz bazında gelir elde edenlerdir. Şimdi onlar da fedakarlık yapacaklar. Hakkaniyet ölçüsünde bunların bütün taahhütlerini Türk lirasına çevireceğiz.” Mücbir sebep, Türk lirasına çevireceksin.

Ve millete şunu söyleyeceksin: “Bak kardeşim en büyük fedakarlığı ben bunlardan istedim. Yıllardır biz bunlara bakıyoruz, yıllardır dünyanın parasını ödedik. Şimdi bunlar da fedakarlık yapıyorlar. Dövizden vazgeçtiler, Türk lirasıyla anlaşmalarımızı yaptık.”

Değerli arkadaşlarım; bırakın bunları fedakarlık yapmayı, bunların kira borçlarını sildiler. Devlete ödemeleri gereken kiralarını sildiler. Açıklama yaptı Erdoğan: “Efendim basit usule tabi 850 bin esnafımız, gelir vergisinden muaf olacak.” Esnafımıza da “hayırlı olsun” dedi. Biz de baktık. Gelir İdaresi Başkanlığının kayıtlarına göre basit usule tabi esnaf 808 bin 490 kişi. Bunların ödediği vergi de toplam 228 milyon lira. Yıllık ortalama 281 lira 97 kuruş vergi vermişler, böldüğümüz zaman; aylık 23 lira 49 kuruş. Vergiden muaf olsun mu? Olsun. Hiçbir itirazım yok. Hatta vergiden muaf olsun, zor durumdaysa Devlet, ayrıca sosyal devlet olarak destek versin. Ama ben 803 bin esnafımıza şunu söylemek isterim: Sana ayda 23 lira 49 kuruş bir avantaj sağladılar. İstanbul Havaalanını yapan 4 kişiye kaç lira sağladılar? Bunların 18 milyar liralık kiralarını sildiler. Öbürü, 23 lira 49 kuruş. Esnaf kardeşimin unutmaması lazım. Ben neden ısrar ediyorum? Bunlar da fedakarlık yapsın, asıl fedakarlığı bunların yapması lazım. Ödemesi gereken parayı ödemiyor, kirayı ödemiyor. Kirayı siliyorsunuz, büyük avantaj sağlıyorsunuz. Esnaf çıkıp masasını, sandalyesini yakıyor Konya’da “geçiniyorum” diye. Oraya gelince sesiniz yok, polisleri gönderiyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım; şöyle bir hesap yapmış arkadaşlarımız: İstanbul Havalimanı’nın bir yıllık kirası alınsaydı ne olurdu? Yani devlet ne yapabilirdi? 1 milyon 240 bin esnafa verilen yardım, yaklaşık 2,5 kat artabilirdi. Yaklaşık 263 bin asgari ücretlinin bir yıllık maaşı ödenirdi. Yaklaşık 3 milyon 678 bin SSK emeklisinin bir aylık maaşı ödenirdi. Yaklaşık 5 milyon 355 bin BAĞ-KUR emeklisinin bir aylık maaşı demektir. Bu kadar büyük bir para değerli arkadaşlarım. Bunun sağlanması lazım ve bunların da dediğim gibi her halükarda fedakarlıkta bulunmaları lazım.

6) Tahsili gecikmiş alacaklar var. Devlete ödemesi gereken parayı ödemiyor. Döviz bazında veya Türk Lirası bazında dünyanın kredisini çekmiş. Bunlar para babaları, bunların fabrikaları var, bunların gazeteleri var. Dünyanın parasını çekmişler kamu bankalarından; zamanı geliyor, öde! “Ödemem” diyor. Niçin? Koşa koşa gidiyorlar Erdoğan’a: “Ya bu banka bizi sıkıştırıyor. Yeniden borçları yapılandıralım” diye yeniden erteliyorlar. Çek mağdurları? Ödemezseniz doğru hapse diyorlar. Peki bunlara, diyorlar mı “Parayı niye ödemiyorsunuz Ödemezseniz hapse…” Diyemiyorlar, söyleyemiyorlar.

7 ) Ve salgının en çok etkilediği kesimler için bir toplumsal dayanışma programını açıklamak zorundadır Erdoğan. Bakın değerli arkadaşlar, bu tasarruflar yapıldıktan sonra, söylediğim israf önlendikten sonra, o bazı varlıklıların devlet bankalarından aldıkları krediler geri ödendikten sonra, yap-işlet-devret, kamu-özel işbirliği dolayısıyla olan döviz yükümlülükleri Türk lirasına dönüşüp oradan da devlet ciddi bir tasarruf elde ettikten sonra, elde edilen tasarruflar mutlaka ve mutlaka üretim ve istihdam yaratacak toplumsal alanlara aktarılmalıdır. Bir toplumsal dayanışmayı sağlamak zorundayız. Bunu sağladığımız zaman, istihdama da büyük ölçüde katkı olacaktır ve esnafımız da rahatlayacaktır, üretici de rahatlayacaktır, çiftçi de rahatlayacaktır.

8) Kısa vadeli istihdam olanağının mutlaka sağlanması lazım. Atama bekleyen öğretmenler var. Sayıştay’a göre 138 bin öğretmen açığı var, atanması lazım. Sağlık kadrolarında boşluk var, sağlık kadrolarının atanması lazım. Engelli kadroları boş, engelli kadrolarının atanması lazım. Güvenlik kadroları boş, güvenlik kadrolarının atanması lazım. Bunları atadığınız zaman, en azından 300-400 bin kişi kamuda görev alacak. En azından, “ya evet, galiba bir gelişme var, bir şeyler var, bir şeyler olacak” algısı oluşacaktır. Erdoğan’ın izlediği politikadaysa, işi olanlar işinden oldu, çalışanlar işinden oldu. Son iki yılda işi olup da işinden olan 1 milyon 926 bin kişi var.

9) Bu İhvan politikasından vazgeçecek. Şimdi ağır ağır adımlar atıyor, inşallah devam eder ve yurtta barış, dünyada barış eksenli bir dış politikayı oturtmak zorunda. Bu yanlış politika, Türkiye’ye büyük maliyetler yükledi. Bunları aşmak zorundayız.

Efendim her toplantının sonunda biraz da gülelim diyorum, yine gülelim, size bir şeyler anlatayım: Erdoğan bundan bir süre önce, bu Covid-19’da yaşanan aksaklıklardan sorumlu ben değilim, başkalarıdır demek için “Ben tıp mensubu değilim, benim alanım ekonomi” diyor. “Ben ekonomistim” diyor. Ekonominin geldiği yer malum. İyi ki yani Allah yüzümüze bakmış da doktor değil, doktor olsa memlekette yaşayacak kişi kalmayacak.

HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu serbest kaldı

Sabahın erken saatlerinde gözaltına alınan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, Kavaklıdere Şehit Mithat Ülker Polis Merkezi Amirliğinde alınan ifadesinin ardından serbest bırakıldı. 18 Mart’ta aldığı ceza TBMM Genel Kurulu’ndan okunarak düşürülen Gergerlioğlu, AYM kendisi halkında karar verene kadar TBMM’de eylem yapacağını açıklamıştı ve Genel Kurul salonunu terk etmemişti.

Haber Merkezi / Milletvekilliği 18 Mart’ta aldığı ceza TBMM Genel Kurulu’ndan okunarak düşürülen ve bunun üzerine Anayasa Mahkemesi kararını TBMM’de kalarak bekleyeceğini açıklayan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, sabahın erken saatlerinde gözaltına alındı.

HDP Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu ve Şırnak Milletvekili Hüseyin Kaçmaz dahil HDP’li vekiller ile polis arasında yaşanan gerginliğin ardından Gergerlioğlu, Kavaklıdere Karakolu’na götürüldü. Gergerlioğlu, ifadesinin ardından serbest bırakıldı

AA’nın aktardığına göre Gergerlioğlu, ifadesinde, milletvekilliğinin Anayasa Mahkemesi kararı beklenmeden düşürüldüğünü ifade ederek, “Milletin Meclisi’nde milletin ferdinin bulunması suçu mu uyduruldu? TBMM demokrasinin beşiği, milletin temsiliyet yeridir. Eski bir milletvekili ve bir vatandaş olarak TBMM’de bulunmamdan, açıklamalar yapmamdan daha doğal bir şey olamaz” dedi.

Gergerlioğlu, ‘terör örgütü propagandası yaptığı’ suçlamasına ilişkin görüntülerin ise kendisinin içinde bulunduğu grupla alakalı olmadığını dile getirerek, “Sahte ithamlar yanıltıcıdır” ifadesini kullandı.

Ne olmuştu?

Gergerlioğlu’nun milletvekilliği, 18 Mart’ta aldığı ceza TBMM Genel Kurulu’ndan okunarak düşürülmüştü. Gergerlioğlu, Anayasa Mahkemesi kendisi halkında karar verene kadar TBMM’de eylem yapacağını açıklamıştı ve Genel Kurul salonunu terk etmemişti.

​Aynı akşam HDP’ye kapatma davası açılması kararı sonrası eylemine HDP grup katında devam etme kararı almıştı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Gergerlioğlu’nun eyleminin sona erdirilmesi ve Meclis’ten çıkarılması gerektiğini açıklamıştı.

 

CHP’li Çeviköz’den Gergerlioğlu’na dayanışma ziyareti

CHP İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz, TBMM Genel Kurulu’nda milletvekilliğinin düşürülmesi sonrası Meclis’i terk etmeyip HDP toplantı odasında kalan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ziyarette bulundu. Gergerlioğlu’na dayanışma dileklerini ileten Çeviköz, ‘Hepimiz aynı gemideyiz’ ifadesini kullandı.

Haber Merkezi / CHP İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz, HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ziyarette bulundu. Konuya ilişkin sosyal medya hesabından bir açıklama yapan HDP, açıklamasında, şu ifadelere yer verdi:

“CHP İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz, Meclis’teki Adalet Nöbetimizi ziyaret etti. Milletvekilimiz Ömer Faruk Gergerlioğlu’na dayanışma dileklerini ileten Çeviköz, ‘Hepimiz aynı gemideyiz’ ifadesini kullandı.”

Hakkındaki kesinleşmiş yargı kararı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda okunmasıyla HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği sona ermişti.

Gergerlioğlu hakkında milletvekili seçilmeden önce yaptığı sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası kararı, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından onanmış ve dosya Meclis’e gönderilmişti.