Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

“Okula Aç Giden Çocuklar” Krizin Sessiz Kurbanı

Ekonomik kriz nedeniyle Türkiye’de her beş çocuktan biri okula aç gidiyor. Uluslararası Okul Yemeği Koalisyonu’na göre ücretsiz okul yemeği, çocukların gelişimi ve eğitimde fırsat eşitliği için evrensel bir hak.

Ekonomik krizin derinleşmesiyle Türkiye’de “okula giden çocuklar” sorunu büyüyor.

12 Mart Dünya Okul Yemeği Gününde açıklama yapan Uluslararası Okul Yemeği Koalisyonu (UOYK), ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin yüzde 19,2’sinin haftada en az bir kez derse girdiğini, Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında en kötü durumda gösterdiğini açıkladı. Koalisyon, bunun sadece bireysel yoksulluk değil, çocukların gelişimini doğrudan etkileyen yapısal bir kriz olduğunu vurguladı.

karnına sınıfa giren çocukların eğitim hakkı fiilen askıya alınmış oluyor. Koalisyon, Türkiye’nin bir yıllık kamu harcamasının sadece yüzde 1,5’iyle 15 milyon öğrenciye ücretsiz yemek sağlanabileceğini ve her 1 dolarlık yatırımın ekonomiye 35 dolarlık katkı sunduğunu belirtti.

Ücretsiz okul yemeği, bir lütuf değil, her çocuğun evrensel hakkı. Fransa, Finlandiya ve Brezilya gibi ülkelerde uzun yıllardır başarıyla uygulanan program, çocukların sağlıklı gelişimi ve eğitimde fırsat eşitliği için kritik öneme sahip. Koalisyon, Türkiye’de de tüm devlet okullarını kapsayacak evrensel bir sistem kurulmasını ve uygulamanın dönemsel sosyal yardım aracı olmaktan çıkarılmasını talep ediyor.

İstatistikler, her beş çocuktan birinin okula gittiğini gösteriyor. Ders başında kahvaltı yapmadan okula gelen çocuklar, öğrenmenin önündeki en sessiz ama en yıkıcı engeli temsil ediyor. Bu tablo, okul yemeğinin hem eğitim hem ekonomi hem de sosyal adalet açısından stratejik bir gereklilik olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Enflasyon Şampiyonu

OECD ülkelerinde enflasyon ortalama yüzde 3,3’e gerilerken Türkiye yüzde 30,7 ile açık ara ilk sırada yer aldı. Türkiye ayrıca gıda ve enerji enflasyonunda da diğer üye ülkelerden belirgin biçimde ayrıştı.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) yayımladığı Ocak 2026 tüketici fiyat endeksi verileri, üye ülkelerde enflasyonun genel olarak gerileme eğilimine girdiğini ortaya koyarken Türkiye’nin yüksek enflasyon oranıyla diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını gösterdi.

Verilere göre OECD genelinde yıllık enflasyon yüzde 3,3 seviyesine gerilerken Türkiye’de aynı dönemde yıllık enflasyon yüzde 30,7 olarak hesaplandı. Böylece Türkiye, OECD ülkeleri arasında açık ara en yüksek enflasyona sahip ülke konumunu sürdürdü.

Ocak 2026 verilerine göre Türkiye’nin ardından en yüksek enflasyon yüzde 5,4 ile Kolombiya’da kaydedildi. İzlanda’da yıllık enflasyon yüzde 5,2 olurken Avustralya ve Meksika’da yüzde 3,8, Estonya’da ise yüzde 3,7 seviyesinde gerçekleşti.

OECD ortalamasının yüzde 3,3 olduğu tabloda birçok ülkede enflasyon oranı yüzde 3 civarında ya da altında kaldı. Birleşik Krallık’ta yıllık enflasyon yüzde 3,2, Litvanya ve Yeni Zelanda’da yüzde 3,1, Letonya’da ise yüzde 2,9 olarak ölçüldü.

Gelişmiş ekonomilerde ise daha düşük oranlar dikkat çekti. ABD’de yıllık enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3 seviyesinde gerçekleşirken Almanya’da yüzde 2,1 olarak hesaplandı. Fransa’da yüzde 0,3 ve İsviçre’de yüzde 0,1 gibi oldukça düşük oranlar kaydedildi.

OECD verileri, gelişmiş ekonomilerde enflasyonun daha dengeli seviyelerde seyrettiğini ortaya koydu. Euro Bölgesi ekonomilerinde enflasyon genel olarak yüzde 2 civarında gerçekleşti. Almanya’da yüzde 2,1, Hollanda’da yüzde 2,4, İtalya’da ise yüzde 1 seviyeleri kaydedildi.

G7 ülkelerine bakıldığında da benzer bir tablo dikkat çekiyor. ABD’de enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3, Almanya’da yüzde 2,1 ve Japonya’da yüzde 1,5 seviyesinde gerçekleşti. Birleşik Krallık’ta yüzde 3,2 ile G7 içinde görece yüksek bir oran görülürken Fransa’da yıllık enflasyon yüzde 0,3 olarak ölçüldü.

Bu veriler Türkiye ile G7 ve Euro Bölgesi ekonomileri arasındaki fiyat artışı farkının oldukça yüksek seviyelere ulaştığını ortaya koydu.

Gıda Fiyatlarında da Türkiye Zirvede

OECD’nin yayımladığı gıda enflasyonu verileri de Türkiye’nin diğer ülkelerden belirgin şekilde ayrıştığını gösterdi. OECD genelinde gıda fiyatları Ocak 2026 itibarıyla yıllık bazda yüzde 3,7 artarken Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 31,7 olarak hesaplandı.

Bu oran OECD ülkeleri arasında en yüksek gıda enflasyonu olarak kaydedildi. Türkiye’nin ardından Estonya’da gıda fiyatları yüzde 6 artarken İzlanda’da yüzde 5,9, Kolombiya’da yüzde 5,1 ve Yeni Zelanda’da yüzde 5,1 oranında yükseldi.

Birçok Avrupa ülkesinde ise gıda fiyat artışlarının oldukça sınırlı kaldığı görüldü. Almanya’da gıda enflasyonu yüzde 2,6, ABD’de yüzde 2,1, Fransa’da yüzde 2 ve İsrail’de yüzde 2,1 seviyesinde gerçekleşti.

Enerji fiyatları açısından ise OECD genelinde farklı bir eğilim gözlendi. Ocak 2026 itibarıyla OECD ülkelerinde enerji fiyatları yıllık bazda ortalama yüzde 0,6 geriledi.

Türkiye’de ise aynı dönemde enerji fiyatları yüzde 28,2 artış gösterdi. Bu oran Türkiye’yi enerji enflasyonunda da OECD ülkeleri arasında ilk sıraya taşıdı.

Türkiye’nin ardından Avustralya’da enerji fiyatları yüzde 8,8, Yeni Zelanda’da yüzde 7, İsveç’te yüzde 5,9 ve Norveç’te yüzde 5,3 oranında arttı. Buna karşılık birçok OECD ülkesinde enerji fiyatlarının gerilediği görüldü. Danimarka’da enerji fiyatları yüzde 15 düşerken Kanada’da yüzde 10,9, Fransa’da yüzde 7,3 ve İtalya’da yüzde 6,1 oranında gerileme kaydedildi.

OECD verileri, küresel ölçekte enflasyonun genel olarak kontrol altına alınmaya başladığını gösterirken Türkiye’nin hem genel enflasyon hem de gıda ve enerji fiyatlarındaki artış bakımından diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını ortaya koydu.

Paylaşın

Türkiye’nin Brüt Dış Borcu 520 Milyar Dolar

2025’in dördüncü çeyreğinde Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku yüzde 4 artarak 519,9 milyar dolar seviyesine ulaştı; kısa vadeli borçlar sınırlı artarken, uzun vadeli borçlarda yükseliş dikkat çekti.

Haber Merkezi / 2025 yılının dördüncü çeyreği itibarıyla Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku, bir önceki çeyreğe göre yüzde 4 artış göstererek 519,9 milyar dolar seviyesine yükseldi. Aynı dönemde kısa vadeli dış borçlar yüzde 0,4 artışla 167,4 milyar dolar olurken, uzun vadeli dış borçlar yüzde 5,8 artışla 352,6 milyar dolar olarak kaydedildi.

Alt sektörler incelendiğinde, kamu sektörü borcu yüzde 5,4 artarak 196,8 milyar dolar, özel sektör borcu yüzde 4,5 artarak 298,2 milyar dolar seviyesine ulaştı. Öte yandan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın dış yükümlülükleri yüzde 10 azalarak 25,0 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Kredi ve borç senetlerinin ödeme projeksiyonları, anapara geri ödemelerinin 24 ay ve üzeri vadelerde yoğunlaştığını gösteriyor. 13–24 ay aralığında ödemeler sınırlı kalırken, kısa vadede (0–12 ay) ödemelerin büyük kısmı özel sektör kredilerinden kaynaklanıyor.

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın

İran’dan Ateşlenen Füze Türkiye Hava Sahasında İmha Edildi

İran’dan ateşlenen ve Türkiye hava sahasına giren bir balistik füze, Doğu Akdeniz’de konuşlu ATO  savunma unsurları tarafından Gaziantep semalarında etkisiz hale getirildi.

Füze parçaları boş arazilere düşerken olayda can kaybı yaşanmadı. Ankara, hava sahasına yönelik tehditlere karşı gerekli adımların kararlılıkla atılacağını vurguladı.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), İran’dan ateşlenen ve Türkiye’nin hava sahasına giren bir balistik füzenin, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO savunma unsurları tarafından imha edildiğini açıkladı.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, füzenin parçalarının Gaziantep’teki boş arazilere düştüğü ve olayda herhangi bir can kaybı ya da yaralanma yaşanmadığı bildirildi.

Açıklamada Türkiye’nin iyi komşuluk ilişkilerine ve bölgesel istikrara büyük önem verdiği vurgulanırken, “Ülkemizin topraklarına ve hava sahasına yönelen her türlü tehdide karşı gerekli tüm adımların kararlılıkla ve tereddütsüz atılacağı bir kez daha vurgulanmaktadır” denildi.

NATO da İran’dan ateşlenerek Türkiye yönüne gelen bir füzenin savunma sistemleri tarafından önlendiğini doğruladı. NATO Sözcüsü Allison Hart, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, “NATO tüm müttefiklerini her türlü tehdide karşı savunmaya hazırdır” ifadelerini kullandı.

Yetkililer, 4 Mart’ta da İran’dan ateşlenen bir füzenin Türkiye hava sahasına girdiğini ve NATO sistemleri tarafından etkisiz hale getirildiğini hatırlattı. NATO, ilk olayda füzenin Türkiye’ye kasıtlı olarak yönlendirilmiş olabileceğini değerlendirdiğini açıklamıştı.

İran Genelkurmay Başkanlığı ise bu iddiaları reddederek Türkiye’nin hedef alınmadığını savundu.

Öte yandan ABD merkezli The New York Times gazetesi, ABD’li askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde söz konusu füzenin İncirlik Hava Üssü’nü hedef almış olabileceğini yazdı.

NATO, ilk füzenin Türkiye hava sahasına girmesinin ardından balistik füze savunma sistemlerinde alarm ve hazırlık seviyelerini yükseltti.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Başkanı Burhanettin Duran, füzenin Gaziantep Şahinbey semalarında NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından zamanında etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

Duran, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada olayda herhangi bir can kaybı veya yaralanma olmadığını belirterek, gerekli savunma ve güvenlik önlemlerinin hızla devreye alındığını ifade etti.

Duran ayrıca İran ve çatışmanın taraflarına çağrıda bulunarak, “Bölgedeki gerilimin daha da tırmanmaması ve çatışmaların daha geniş bir alana yayılmaması büyük önem taşımaktadır. İran başta olmak üzere tüm tarafları, bölgesel güvenliği riske atan ve sivilleri tehlikeye sokabilecek eylemlerden uzak durmaya davet ediyoruz” dedi.

Paylaşın

Tekstil Sektörü Kan Kaybediyor!

Tekstil ve hazır giyimde kriz derinleşiyor. SGK verilerine göre son üç yılda sektörde istihdam yaklaşık yüzde otuz azalırken, 10 bine yakın fabrika ve atölye faaliyetini durdurdu.

Türkiye’nin ihracat ve istihdam deposu olarak bilinen tekstil ve hazır giyim sektörleri, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini geçiriyor. Artan üretim maliyetleri, küresel rekabet baskısı ve finansmana erişim zorlukları, son üç yılın bilançosunu “sektörel bir çöküş” seviyesine taşıdı.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verileri, on binlerce çalışanın işsiz kaldığını ve binlerce işletmenin faaliyetlerine son verdiğini ortaya koydu.

Nefesin haberine göre, sektördeki en büyük yıkım istihdam cephesinde yaşandı. 2022 yılı sonunda 1 milyon 222 bin seviyesinde olan toplam sigortalı çalışan sayısı, 2025 yıl sonu itibarıyla 845 bin 904’e geriledi.

Son üç yılda sektördeki her 10 çalışandan 3’ü işini kaybetti.

Sadece hazır giyim kolunda çalışan sayısı 500 bin sınırına kadar çekilerek, son yılların en düşük seviyelerini gördü.

İstihdamdaki düşüşe paralel olarak işletme sayılarındaki azalma, üretim kapasitesinin de ciddi oranda daraldığını kanıtlıyor. 2022 sonunda toplam 64 bin 50 olan iş yeri sayısı, üç yıl içinde 54 bin 114’e düştü.

Kapanan Şirketler: Hazır giyimde son üç yılda 8 bin 93, tekstilde ise 1.843 iş yeri faaliyetini durdurdu.

Yıllık Kayıp: Sadece son bir yıl içinde iki sektörde kapanan şirket sayısı 5 bine yaklaştı. Uzmanlar, kapanan bu işletmelerin çoğunlukla yüksek kapasiteli üretici fabrikalar olduğuna dikkat çekiyor.

Sektördeki daralma dış ticaret verilerine de yansıdı. 2025’in ilk iki ayında 2,7 milyar dolar olan hazır giyim ve konfeksiyon ihracatı, 2026’nın aynı döneminde 2,6 milyar dolara gerileyerek düşüş eğilimini sürdürdü. Türkiye’nin dünya hazır giyim ihracatındaki payının yüzde 6,2 seviyelerine kadar çekilmesi, küresel pazardaki rekabet gücünün zayıfladığını gösteriyor.

Paylaşın

Türkiye’de Her Yüz Kadından 13’ü Fiziksel Şiddet Görüyor

TÜİK’in İstatistiklerle Kadın 2025 Araştırması, Türkiye’de yaşayan kadınların yüzde 13’ünün hayatlarının bir döneminde, bir erkeğin fiziksel şiddetine uğradığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2025 verilerini açıkladı.

Araştırma, Türkiye’de kadın ve erkeklerin demografik, eğitim ve çalışma hayatına ilişkin göstergeleri, toplumdaki dönüşümü ve devam eden eşitsizlikleri birlikte ortaya koyuyor. Resmî istatistikler, nüfus yapısından eğitime, iş gücüne katılımdan siyasete kadar birçok alanda önemli değişimlerin yaşandığını gösteriyor.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye’de kadın nüfus 43 milyon 32 bin 734 kişi, erkek nüfus ise 43 milyon 59 bin 434 kişi oldu. Buna göre toplam nüfusun yüzde kırk doksan sekizini kadınlar, yüzde elli sıfır ikisini erkekler oluşturdu.

Genel nüfusta cinsiyetler arasında denge bulunmasına karşın, yaş ilerledikçe bu tablo değişiyor. Kadınların daha uzun yaşaması nedeniyle 60 yaş ve üzerindeki gruplarda kadınların oranı artıyor. Kadın nüfus oranı 60-74 yaş grubunda yüzde elli bir virgül dokuz olurken, 90 yaş ve üzeri grupta yüzde altmış dokuz virgül yediye kadar yükseliyor.

Hayat tablolarına göre Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 2022-2024 döneminde ortalama 78,1 yıl olarak hesaplandı. Bu süre kadınlarda 80,7 yıl, erkeklerde ise 75,5 yıl oldu. Böylece kadınların erkeklerden ortalama 5,2 yıl daha uzun yaşadığı görüldü.

Ancak sağlıklı yaşam süresi açısından tablo farklı. Günlük yaşamı sınırlayan sağlık sorunları olmadan yaşanması beklenen süre Türkiye genelinde 57,6 yıl olarak ölçüldü. Bu süre kadınlarda 56,3 yıl, erkeklerde ise 58,9 yıl oldu. Buna göre erkeklerin sağlıklı yaşam süresi kadınlardan 2,6 yıl daha uzun.

Ulusal Eğitim İstatistikleri verilerine göre Türkiye’de 25 yaş ve üzeri nüfusun ortalama eğitim süresi son yıllarda önemli ölçüde arttı. 2011 yılında ortalama eğitim süresi Türkiye genelinde 7,3 yıl iken, 2024 yılında 9,5 yıla yükseldi. Aynı dönemde kadınların ortalama eğitim süresi 6,4 yıldan 8,8 yıla, erkeklerin ortalama eğitim süresi ise 8,3 yıldan 10,2 yıla çıktı.

En az bir eğitim düzeyini tamamlayan 25 yaş ve üzeri nüfusun oranı da önemli ölçüde yükseldi. Bu oran 2008 yılında yüzde yetmiş beş virgül bir iken 2024 yılında yüzde doksan iki virgül altıya ulaştı. Kadınlarda bu oran yüzde altmış yedi virgül beşten yüzde seksen sekiz virgül üçe yükselirken, erkeklerde yüzde seksen iki virgül sekizden yüzde doksan yediye çıktı.

Yükseköğretim mezunu oranı da hızlı artış gösterdi. 2008 yılında yüzde dokuz virgül bir olan yükseköğretim mezunu oranı 2024 yılında yüzde yirmi beş virgül ikiye ulaştı. Kadınlarda yükseköğretim mezunu oranı yüzde yedi virgül birden yüzde yirmi üç virgül altıya çıkarken, erkeklerde yüzde on bir virgül ikiden yüzde yirmi altı virgül sekize yükseldi.

Araştırmalar, ebeveynlerin eğitim seviyesinin çocukların eğitimini doğrudan etkilediğini de gösteriyor. Annesi yükseköğretim mezunu olan 25 yaş ve üzeri bireylerin yüzde seksen dört virgül dördünün kendilerinin de yükseköğretim mezunu olduğu görülüyor.

Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı yüzde elli dört virgül iki olarak ölçüldü. Bu oran kadınlarda yüzde otuz altı virgül sekiz, erkeklerde ise yüzde yetmiş iki oldu.

Kadınların işgücüne katılımı eğitim seviyesi yükseldikçe artıyor. Okuryazar olmayan kadınlarda işgücüne katılım oranı yüzde on dört virgül altı iken, lise mezunlarında yüzde otuz sekiz virgül beşe, yükseköğretim mezunlarında ise yüzde altmış sekiz virgül yediye kadar çıkıyor.

İstihdam oranı ise Türkiye genelinde yüzde kırk dokuz virgül beş olarak hesaplandı. Kadınların istihdam oranı yüzde otuz iki virgül beş, erkeklerin ise yüzde altmış altı virgül dokuz oldu.

Bölgesel dağılıma bakıldığında en yüksek istihdam oranı yüzde elli dört virgül yedi ile Antalya, Isparta ve Burdur’un bulunduğu TR61 bölgesinde görülürken, en düşük oran yüzde otuz dokuz virgül beş ile Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt’i kapsayan TRC3 ile Van, Muş, Bitlis ve Hakkari’yi kapsayan TRB2 bölgelerinde kaydedildi.

Kadın istihdamının en yüksek olduğu bölge yine TR61 olurken, en düşük oran yüzde yirmi virgül dokuz ile TRB2 bölgesinde gerçekleşti.

Hanede üç yaşın altında çocuğu bulunan 25-49 yaş grubunda istihdam oranı 2024 yılında yüzde altmış oldu. Ancak cinsiyetlere göre fark oldukça belirgin. Aynı grupta istihdam oranı kadınlarda yüzde yirmi altı virgül dokuz iken erkeklerde yüzde doksan virgül dokuz olarak ölçüldü.

Kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsili de son yıllarda artış gösterdi. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre kadın büyükelçi oranı 2011 yılında yüzde on bir virgül dokuz iken 2025 yılında yüzde yirmi sekiz virgül dörde yükseldi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ise 2025 yılı sonunda 592 milletvekilinin 118’i kadın oldu. Böylece kadın milletvekili oranı yüzde on dokuz virgül dokuza ulaştı. Bu oran 2007 yılında yüzde dokuz virgül bir düzeyindeydi.

Yükseköğretimde görev yapan kadın akademisyenlerin oranı da artıyor. Kadın profesörlerin oranı 2010-2011 öğretim yılında yüzde yirmi yedi virgül altı iken 2024-2025 döneminde yüzde otuz dört virgül dokuza çıktı. Kadın doçent oranı ise aynı dönemde yüzde otuz iki virgül ikiden yüzde kırk üç virgül üçe yükseldi.

Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarında kadın oranı 2012 yılında yüzde on dört virgül dört iken 2024 yılında yüzde yirmi bir virgül beşe ulaştı. Borsa İstanbul’da işlem gören en büyük elli şirketin yönetim kurullarında kadın üyelerin oranı ise 2016 yılında yüzde on iki virgül ikiden 2025 yılında yüzde on sekiz virgül üçe çıktı.

Araştırma-Geliştirme faaliyetlerine katılan kadınların sayısı da yükselişte. 2024 yılında tam zaman eşdeğeri hesaplamaya göre 106 bin 74 kadın Ar-Ge personeli görev yaptı. Bu sayı toplam Ar-Ge personelinin yüzde otuz dört virgül ikisini oluşturdu.

Kadın Ar-Ge personel oranı yükseköğretimde yüzde kırk yedi virgül dokuz, kamu sektöründe yüzde otuz virgül altı, özel sektörde ise yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak hesaplandı.

Evlenme istatistiklerine göre 2025 yılında kadınların ortalama ilk evlenme yaşı 26, erkeklerin ise 28,5 oldu. En yüksek ortalama evlenme yaşı kadınlarda 29,6 ve erkeklerde 32,4 ile Tunceli’de görülürken, en düşük yaş kadınlarda 23,7 ile Kilis’te, erkeklerde 26,4 ile Şanlıurfa’da kaydedildi.

2025 yılında kesinleşen boşanma davalarında çocukların velayeti çoğunlukla anneye verildi. Çocukların yüzde yetmiş dört virgül altısının velayeti anneye, yüzde yirmi beş virgül dördünün velayeti ise babaya bırakıldı.

İnternet kullanan bireyler arasında üretken yapay zeka kullandığını belirtenlerin oranı 2025 yılında yüzde on dokuz virgül iki oldu. Bu oran kadınlarda yüzde on sekiz virgül sekiz, erkeklerde yüzde on dokuz virgül dört olarak ölçüldü.

En yüksek kullanım oranı yüzde otuz dokuz virgül dört ile 16-24 yaş grubunda görüldü. Bu yaş grubunda yapay zeka kullanan kadınların oranı yüzde kırk virgül beş, erkeklerin oranı ise yüzde otuz sekiz virgül üç oldu.

Yoksulluk Riski Kadınlarda Daha Yüksek

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunanların oranı 2025 yılında toplam nüfusun yüzde yirmi yedi virgül dokuzunu oluşturdu. Bu oran kadınlarda yüzde otuz virgül bir, erkeklerde ise yüzde yirmi beş virgül altı olarak hesaplandı.

Kadına yönelik şiddet araştırmasına göre kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türü psikolojik şiddet oldu. Yaşamının herhangi bir döneminde psikolojik şiddete maruz kalan kadınların oranı yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak belirlendi. Ekonomik şiddet oranı yüzde on sekiz virgül üç, fiziksel şiddet yüzde on iki virgül sekiz, ısrarlı takip yüzde on virgül dokuz, dijital şiddet yüzde sekiz virgül üç ve cinsel şiddet yüzde beş virgül dört olarak kaydedildi.

Araştırma, şiddetin çoğunlukla kadınların yakın çevresinden geldiğini de ortaya koydu. Kadınların yüzde otuz dokuz virgül beşi en fazla eşleri, eski eşleri ya da birlikte oldukları kişiler tarafından şiddete maruz kaldıklarını belirtti.

Türkiye’de eğitim, temsil ve kamusal hayata katılım alanlarında ilerleme görülse de özellikle istihdam ve toplumsal eşitsizlikler konusunda kadınların hâlâ önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu görülüyor. İstatistikler, kadınların toplumsal yaşamda daha güçlü yer alabilmesi için politikaların ve sosyal destek mekanizmalarının önemini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye’de Kadınların İşgücüne Katılımı Erkeklerin Yarısından Daha Az

Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre; 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı yüzde elli dört virgül iki olarak ölçüldü. Bu oran kadınlarda yüzde otuz altı virgül sekiz, erkeklerde ise yüzde yetmiş iki oldu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2025 verilerini açıkladı.

Araştırma, Türkiye’de kadın ve erkeklerin demografik, eğitim ve çalışma hayatına ilişkin göstergeleri, toplumdaki dönüşümü ve devam eden eşitsizlikleri birlikte ortaya koyuyor. Resmî istatistikler, nüfus yapısından eğitime, iş gücüne katılımdan siyasete kadar birçok alanda önemli değişimlerin yaşandığını gösteriyor.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye’de kadın nüfus 43 milyon 32 bin 734 kişi, erkek nüfus ise 43 milyon 59 bin 434 kişi oldu. Buna göre toplam nüfusun yüzde kırk doksan sekizini kadınlar, yüzde elli sıfır ikisini erkekler oluşturdu.

Genel nüfusta cinsiyetler arasında denge bulunmasına karşın, yaş ilerledikçe bu tablo değişiyor. Kadınların daha uzun yaşaması nedeniyle 60 yaş ve üzerindeki gruplarda kadınların oranı artıyor. Kadın nüfus oranı 60-74 yaş grubunda yüzde elli bir virgül dokuz olurken, 90 yaş ve üzeri grupta yüzde altmış dokuz virgül yediye kadar yükseliyor.

Hayat tablolarına göre Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 2022-2024 döneminde ortalama 78,1 yıl olarak hesaplandı. Bu süre kadınlarda 80,7 yıl, erkeklerde ise 75,5 yıl oldu. Böylece kadınların erkeklerden ortalama 5,2 yıl daha uzun yaşadığı görüldü.

Ancak sağlıklı yaşam süresi açısından tablo farklı. Günlük yaşamı sınırlayan sağlık sorunları olmadan yaşanması beklenen süre Türkiye genelinde 57,6 yıl olarak ölçüldü. Bu süre kadınlarda 56,3 yıl, erkeklerde ise 58,9 yıl oldu. Buna göre erkeklerin sağlıklı yaşam süresi kadınlardan 2,6 yıl daha uzun.

Ulusal Eğitim İstatistikleri verilerine göre Türkiye’de 25 yaş ve üzeri nüfusun ortalama eğitim süresi son yıllarda önemli ölçüde arttı. 2011 yılında ortalama eğitim süresi Türkiye genelinde 7,3 yıl iken, 2024 yılında 9,5 yıla yükseldi. Aynı dönemde kadınların ortalama eğitim süresi 6,4 yıldan 8,8 yıla, erkeklerin ortalama eğitim süresi ise 8,3 yıldan 10,2 yıla çıktı.

En az bir eğitim düzeyini tamamlayan 25 yaş ve üzeri nüfusun oranı da önemli ölçüde yükseldi. Bu oran 2008 yılında yüzde yetmiş beş virgül bir iken 2024 yılında yüzde doksan iki virgül altıya ulaştı. Kadınlarda bu oran yüzde altmış yedi virgül beşten yüzde seksen sekiz virgül üçe yükselirken, erkeklerde yüzde seksen iki virgül sekizden yüzde doksan yediye çıktı.

Yükseköğretim mezunu oranı da hızlı artış gösterdi. 2008 yılında yüzde dokuz virgül bir olan yükseköğretim mezunu oranı 2024 yılında yüzde yirmi beş virgül ikiye ulaştı. Kadınlarda yükseköğretim mezunu oranı yüzde yedi virgül birden yüzde yirmi üç virgül altıya çıkarken, erkeklerde yüzde on bir virgül ikiden yüzde yirmi altı virgül sekize yükseldi.

Araştırmalar, ebeveynlerin eğitim seviyesinin çocukların eğitimini doğrudan etkilediğini de gösteriyor. Annesi yükseköğretim mezunu olan 25 yaş ve üzeri bireylerin yüzde seksen dört virgül dördünün kendilerinin de yükseköğretim mezunu olduğu görülüyor.

Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı yüzde elli dört virgül iki olarak ölçüldü. Bu oran kadınlarda yüzde otuz altı virgül sekiz, erkeklerde ise yüzde yetmiş iki oldu.

Kadınların işgücüne katılımı eğitim seviyesi yükseldikçe artıyor. Okuryazar olmayan kadınlarda işgücüne katılım oranı yüzde on dört virgül altı iken, lise mezunlarında yüzde otuz sekiz virgül beşe, yükseköğretim mezunlarında ise yüzde altmış sekiz virgül yediye kadar çıkıyor.

İstihdam oranı ise Türkiye genelinde yüzde kırk dokuz virgül beş olarak hesaplandı. Kadınların istihdam oranı yüzde otuz iki virgül beş, erkeklerin ise yüzde altmış altı virgül dokuz oldu.

Bölgesel dağılıma bakıldığında en yüksek istihdam oranı yüzde elli dört virgül yedi ile Antalya, Isparta ve Burdur’un bulunduğu TR61 bölgesinde görülürken, en düşük oran yüzde otuz dokuz virgül beş ile Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt’i kapsayan TRC3 ile Van, Muş, Bitlis ve Hakkari’yi kapsayan TRB2 bölgelerinde kaydedildi.

Kadın istihdamının en yüksek olduğu bölge yine TR61 olurken, en düşük oran yüzde yirmi virgül dokuz ile TRB2 bölgesinde gerçekleşti.

Hanede üç yaşın altında çocuğu bulunan 25-49 yaş grubunda istihdam oranı 2024 yılında yüzde altmış oldu. Ancak cinsiyetlere göre fark oldukça belirgin. Aynı grupta istihdam oranı kadınlarda yüzde yirmi altı virgül dokuz iken erkeklerde yüzde doksan virgül dokuz olarak ölçüldü.

Kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsili de son yıllarda artış gösterdi. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre kadın büyükelçi oranı 2011 yılında yüzde on bir virgül dokuz iken 2025 yılında yüzde yirmi sekiz virgül dörde yükseldi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ise 2025 yılı sonunda 592 milletvekilinin 118’i kadın oldu. Böylece kadın milletvekili oranı yüzde on dokuz virgül dokuza ulaştı. Bu oran 2007 yılında yüzde dokuz virgül bir düzeyindeydi.

Yükseköğretimde görev yapan kadın akademisyenlerin oranı da artıyor. Kadın profesörlerin oranı 2010-2011 öğretim yılında yüzde yirmi yedi virgül altı iken 2024-2025 döneminde yüzde otuz dört virgül dokuza çıktı. Kadın doçent oranı ise aynı dönemde yüzde otuz iki virgül ikiden yüzde kırk üç virgül üçe yükseldi.

Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarında kadın oranı 2012 yılında yüzde on dört virgül dört iken 2024 yılında yüzde yirmi bir virgül beşe ulaştı. Borsa İstanbul’da işlem gören en büyük elli şirketin yönetim kurullarında kadın üyelerin oranı ise 2016 yılında yüzde on iki virgül ikiden 2025 yılında yüzde on sekiz virgül üçe çıktı.

Araştırma-Geliştirme faaliyetlerine katılan kadınların sayısı da yükselişte. 2024 yılında tam zaman eşdeğeri hesaplamaya göre 106 bin 74 kadın Ar-Ge personeli görev yaptı. Bu sayı toplam Ar-Ge personelinin yüzde otuz dört virgül ikisini oluşturdu.

Kadın Ar-Ge personel oranı yükseköğretimde yüzde kırk yedi virgül dokuz, kamu sektöründe yüzde otuz virgül altı, özel sektörde ise yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak hesaplandı.

Evlenme istatistiklerine göre 2025 yılında kadınların ortalama ilk evlenme yaşı 26, erkeklerin ise 28,5 oldu. En yüksek ortalama evlenme yaşı kadınlarda 29,6 ve erkeklerde 32,4 ile Tunceli’de görülürken, en düşük yaş kadınlarda 23,7 ile Kilis’te, erkeklerde 26,4 ile Şanlıurfa’da kaydedildi.

2025 yılında kesinleşen boşanma davalarında çocukların velayeti çoğunlukla anneye verildi. Çocukların yüzde yetmiş dört virgül altısının velayeti anneye, yüzde yirmi beş virgül dördünün velayeti ise babaya bırakıldı.

İnternet kullanan bireyler arasında üretken yapay zeka kullandığını belirtenlerin oranı 2025 yılında yüzde on dokuz virgül iki oldu. Bu oran kadınlarda yüzde on sekiz virgül sekiz, erkeklerde yüzde on dokuz virgül dört olarak ölçüldü.

En yüksek kullanım oranı yüzde otuz dokuz virgül dört ile 16-24 yaş grubunda görüldü. Bu yaş grubunda yapay zeka kullanan kadınların oranı yüzde kırk virgül beş, erkeklerin oranı ise yüzde otuz sekiz virgül üç oldu.

Yoksulluk Riski Kadınlarda Daha Yüksek

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunanların oranı 2025 yılında toplam nüfusun yüzde yirmi yedi virgül dokuzunu oluşturdu. Bu oran kadınlarda yüzde otuz virgül bir, erkeklerde ise yüzde yirmi beş virgül altı olarak hesaplandı.

Kadına yönelik şiddet araştırmasına göre kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türü psikolojik şiddet oldu. Yaşamının herhangi bir döneminde psikolojik şiddete maruz kalan kadınların oranı yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak belirlendi. Ekonomik şiddet oranı yüzde on sekiz virgül üç, fiziksel şiddet yüzde on iki virgül sekiz, ısrarlı takip yüzde on virgül dokuz, dijital şiddet yüzde sekiz virgül üç ve cinsel şiddet yüzde beş virgül dört olarak kaydedildi.

Araştırma, şiddetin çoğunlukla kadınların yakın çevresinden geldiğini de ortaya koydu. Kadınların yüzde otuz dokuz virgül beşi en fazla eşleri, eski eşleri ya da birlikte oldukları kişiler tarafından şiddete maruz kaldıklarını belirtti.

Türkiye’de eğitim, temsil ve kamusal hayata katılım alanlarında ilerleme görülse de özellikle istihdam ve toplumsal eşitsizlikler konusunda kadınların hâlâ önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu görülüyor. İstatistikler, kadınların toplumsal yaşamda daha güçlü yer alabilmesi için politikaların ve sosyal destek mekanizmalarının önemini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye Çölleşiyor Mu? Bilim Ne Diyor?

Türkiye’de kuraklık, erozyon ve yanlış arazi kullanımıyla çölleşme riski artıyor. Bilim, doğa kadar insan faaliyetlerinin de toprağın geleceğini belirlediğini vurguluyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda Türkiye’de yaz ayları daha uzun, daha sıcak ve daha kurak geçiyor. Barajların doluluk oranları gündeme geliyor, kuruyan göllerin fotoğrafları sosyal medyada dolaşıyor. Bütün bunlar doğal olarak aynı soruyu gündeme getiriyor: Türkiye gerçekten çölleşiyor mu?

Bu soruya verilecek yanıt, basit bir “evet” ya da “hayır”dan biraz daha karmaşık. Çünkü bilimsel açıdan çölleşme yalnızca bir bölgenin kuraklaşması anlamına gelmiyor. Çölleşme; iklim değişikliği, yanlış arazi kullanımı, su kaynaklarının aşırı tüketimi ve ekosistemlerin bozulması sonucunda toprağın üretkenliğini kaybetmesi sürecini ifade ediyor. Yani mesele sadece yağmurun az yağması değil, toprağın yaşamı besleme kapasitesinin giderek zayıflaması.

Türkiye’nin coğrafi konumu bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Akdeniz iklim kuşağında bulunan ülkeler, küresel iklim değişikliğinin etkilerini en hızlı hisseden bölgeler arasında gösteriliyor. Bilim insanlarına göre Akdeniz havzası, küresel ortalamaya kıyasla daha hızlı ısınan bir bölge. Bu durum, Türkiye için daha sıcak yazlar, daha düzensiz yağışlar ve daha sık kuraklık anlamına geliyor.

Son yıllarda yaşanan bazı gelişmeler bu tabloyu daha görünür kıldı. Bir zamanlar Türkiye’nin önemli sulak alanlarından biri olan Tuz Gölü çevresindeki kuraklık, Konya Ovası’nda artan obruklar, Ege ve İç Anadolu’daki su stresi bu değişimin işaretleri olarak yorumlanıyor. Özellikle yeraltı sularının aşırı kullanımı, kuraklığın etkisini daha da derinleştiriyor.

Ancak bilim insanları Türkiye’nin tamamının bir çöl haline geleceği gibi dramatik bir senaryonun kısa vadede gerçekçi olmadığını da vurguluyor. Türkiye geniş ve farklı iklim bölgelerine sahip bir ülke. Karadeniz’in nemli iklimi, Doğu Anadolu’nun yüksek rakımlı ekosistemleri ve Akdeniz kıyılarının farklı yağış rejimleri bu çeşitliliğin parçaları. Dolayısıyla “Türkiye çöl oluyor” demek bilimsel olarak doğru bir ifade değil.

Bunun yerine bilim insanları daha dikkatli bir kavram kullanıyor: çölleşme riski.

Birçok araştırmaya göre Türkiye topraklarının önemli bir bölümü çölleşme riski altında. Özellikle İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve bazı Ege bölgelerinde yanlış sulama yöntemleri, aşırı tarım baskısı ve erozyon bu riski artırıyor. Türkiye’de her yıl milyonlarca ton verimli toprağın erozyonla taşınması, aslında sorunun iklim kadar insan faaliyetleriyle de ilgili olduğunu gösteriyor.

Bu noktada kritik bir gerçek ortaya çıkıyor: Çölleşme yalnızca doğanın değil, insanın da ürettiği bir sorun. Ormanların tahribi, plansız kentleşme, su kaynaklarının kontrolsüz kullanımı ve yanlış tarım politikaları bu süreci hızlandırabiliyor.

Öte yandan çözüm de tamamen imkânsız değil. Bilim insanları sürdürülebilir tarım yöntemleri, doğru su yönetimi, ağaçlandırma ve toprak koruma politikalarının çölleşme riskini önemli ölçüde azaltabileceğini belirtiyor. Yani mesele kader değil; büyük ölçüde tercih meselesi.

Türkiye gerçekten çölleşiyor mu? Belki henüz tam anlamıyla değil. Ama bilim bize başka bir şey söylüyor: Eğer doğayla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmezsek, bazı bölgeler için bu ihtimal giderek daha gerçekçi hale gelebilir.

Başka bir ifadeyle mesele sadece iklim değil; aynı zamanda nasıl yaşadığımız, nasıl ürettiğimiz ve doğayla nasıl bir gelecek kurmak istediğimiz. Çünkü toprağın hikâyesi, aslında bir ülkenin geleceğinin de hikâyesidir.

Paylaşın