Su Savaşları Yakın Mı? Türkiye’nin İklim Riskleri

İklim krizi artık yalnızca çevreyi değil, ekonomiyi, toplumsal düzeni ve ulusal güvenliği de tehdit ediyor. Türkiye için bu tehdidin merkezinde ise giderek daha kıt hâle gelen bir kaynak var: su.

Haber Merkezi / Uzmanlara göre Türkiye, sanılanın aksine “su zengini” bir ülke değil. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı, son yıllarda hızlı nüfus artışı, plansız kentleşme ve iklim değişikliğinin etkisiyle kritik eşiklere yaklaştı. Küresel ısınmanın hızlanmasıyla birlikte bu tablo daha da sertleşiyor.

Peki, bu gidişat Türkiye’yi gelecekte “su savaşları” olarak adlandırılan çatışmalara sürükleyebilir mi?

Bilimsel veriler, Türkiye’nin ortalama sıcaklığının küresel ortalamanın üzerinde arttığını gösteriyor. Yağış rejimleri değişiyor: Kışlar daha kurak, yağışlar daha kısa sürede ve şiddetli oluyor. Bu durum barajların dolmasını kolaylaştırmıyor; aksine suyun toprağa işlemeden akıp gitmesine neden oluyor.

Özellikle İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Ege bölgelerinde kuraklık artık geçici bir sorun değil, kalıcı bir risk olarak tanımlanıyor. Yer altı suları hızla çekiliyor, tarımsal sulama maliyetleri artıyor. Bugün yaşanan her kurak yıl, gelecekteki su stresini daha da derinleştiriyor.

Türkiye’de suyun yaklaşık dörtte üçü tarımda kullanılıyor. Ancak geleneksel sulama yöntemleri, değişen iklim koşullarıyla birlikte ciddi bir verimsizlik yaratıyor. Aynı su kaynağına şehirler, sanayi ve tarım aynı anda talip olduğunda ise kaçınılmaz bir rekabet ortaya çıkıyor.

Büyük şehirlerde baraj doluluk oranlarının her yaz manşetlere taşınması, bu rekabetin ilk sinyali. Kırsalda ise çiftçi ile çiftçi, hatta köyler arasında su paylaşımı gerilimleri artıyor. Uzmanlar, bugünün “yerel anlaşmazlıklarının” yarının daha büyük toplumsal sorunlarına dönüşebileceği uyarısında bulunuyor.

Su meselesi yalnızca ülke içinde değil, sınırların ötesinde de risk taşıyor. Türkiye’nin Fırat ve Dicle gibi sınır aşan nehirler üzerindeki konumu, iklim değişikliğiyle birlikte daha hassas bir hâl alıyor. Akış rejimlerindeki azalma, komşu ülkelerle su paylaşımı konusundaki diplomatik dengeleri zorlayabilir.

Bu noktada “su savaşları” ifadesi genellikle abartılı bulunsa da, uzmanlar gelecekte suyun dış politikada daha sert pazarlıkların konusu olacağını kabul ediyor. Su, enerji ve gıda güvenliğiyle birlikte stratejik bir başlık hâline geliyor.

Birçok uzmana göre mesele, doğrudan silahlı çatışmadan çok “yönetim krizi” riski taşıyor. Yanlış planlama, kısa vadeli çözümler ve iklim gerçeklerini hesaba katmayan politikalar, su kıtlığını bir güvenlik sorununa dönüştürebilir.

Oysa doğru su yönetimi, modern sulama teknikleri, şehirlerde kayıp-kaçak oranlarının düşürülmesi ve iklim uyum politikalarıyla bu risklerin önemli bir bölümü azaltılabilir. Sorun, suyun kendisinden çok, onu nasıl yönettiğimizde düğümleniyor.

Gelecek susuz mu olacak?

“Su savaşları” ifadesi çarpıcı ama asıl tehlike, sessiz ve yavaş ilerleyen bir kriz. Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerini en sert hissedecek ülkeler arasında yer alıyor. Bu nedenle su artık yalnızca çevre politikalarının değil, ekonomi, tarım ve ulusal güvenlik stratejilerinin de merkezinde olmak zorunda.

Su için savaşmak zorunda kalmamak, bugün alınacak akılcı kararlarla mümkün. Aksi hâlde, küresel ısınmanın en ağır faturalarından biri Türkiye’nin kapısını çalabilir.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

“Türkiye, S-400’leri Rusya’ya İade Etmek İstiyor” İddiası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiği öne sürüldü.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, Türkiye’nin Rusya’dan 2017 yılında yapılan anlaşma ile satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri konusunda yeni bir adım atmayı değerlendirdiğini ileri sürdü.

“Erdoğan, ABD’nin desteğini kazanmak için Putin’den füzeleri geri almasını istedi” başlığıyla yayınlanan haberde, Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiğini yazdı.

Haberde, Ankara’nın S-400’leri iade etmeye yönelik bir seçeneği gündemine alarak Washington ile bozulan ilişkileri yeniden rayına oturtmayı hedeflediği öne sürüldü.

Bloomberg’e konuşan ve isimleri açıklanmayan kaynaklara göre, S-400’lerin Rusya’ya iade edilmesi halinde Türkiye’nin uzun süredir beklediği F-35 savaş uçakları programına yeniden dahil olmasının önünün açılabileceği değerlendiriliyor.

ABD ve NATO, Türkiye’nin S-400 sistemlerini almasını ve kullanmasına baştan beri karşı çıkıyor. Söz konusu sistem, NATO’nun mevcut savunma ve radar sistemlerine entegre edilemiyor. ABD bu nedenle 17 Temmuz 2019’da Türkiye’yi, proje ortağı olduğu F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretim sürecinden çıkarmıştı.

Haberde Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının konuya ilişkin yorum yapmadığı, Kremlin’in ise iki lider arasındaki görüşmede böyle bir talebin gündeme gelmediğini savunduğu aktarıldı.

Bloomberg’in haberinde, Washington’ın son dönemde Ankara üzerindeki baskısını artırdığı ve Türkiye’den ileri düzey Rus savunma teknolojilerinden vazgeçmesini istediği ifade edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayında Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede de Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılım ihtimalinin ele alındığına dikkat çekildi.

Ankara’daki ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın da Aralık başında yaptığı açıklamada, Türkiye’nin S-400 dosyasını kapatmaya yakın olduğunu söylediği ve sorunun önümüzdeki dört ila altı ay içinde çözülebileceğini dile getirdiği hatırlatıldı.

Türkiye’nin S-400 alımına NATO müttefikleriyle ilişkilerin gerildiği bir dönemde karar verdiğine işaret edilen haberde, Ankara’nın o süreçte ABD’den Patriot hava savunma sistemi almak istediği ancak bu yönde somut bir anlaşmaya varılamadığı aktarıldı.

Bloomberg’e göre Türkiye, S-400’ler için ödediği bedelin telafi edilmesini de gündemine aldı. Bu kapsamda maliyetin, Rusya’dan yapılan petrol ve doğal gaz ithalatı üzerinden dengelenmesi gibi seçeneklerin değerlendirildiği, ancak bunun ayrı müzakereler gerektirdiği ifade edildi. S-400’lerin Türkiye’ye maliyetinin 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

Türkiye’nin hava savunma ağının en uzun menzilli sistemi şu anda S-400’ler; ancak o da kullanılamıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Gelir Artarken Refah Neden Artmıyor?

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Haber Merkezi / Resmî rakamlar iyimser.
Milli gelir yükseliyor, kişi başına düşen gelir artıyor, büyüme oranları manşetleri süslüyor.
Peki o zaman sokaktaki vatandaş neden hâlâ geçinemiyor?

Market poşetleri hafifliyor, faturalar kabarıyor, maaşlar ise yerinde sayıyor. İşte tam bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Gelir artıyorsa, refah neden artmıyor?

Ekonomik büyüme çoğu zaman soyut bir kavram. Grafiklerde yukarı çıkan oklar, mutfakta kaynayan tencereye yansımıyor. Çünkü büyüme ile refah aynı şey değil.

Gelir artışı çoğu ülkede eşit dağılmıyor. En üst gelir grupları pastadan daha büyük pay alırken, geniş halk kesimleri için artan gelir; enflasyon, vergiler ve zorunlu harcamalar karşısında eriyip gidiyor.

Kısacası, kazandığımız artıyor ama elimizde kalan azalıyor.

Maaşlı çalışanlar için gelir artışı çoğu zaman daha yüksek vergi dilimi anlamına geliyor. Üstelik dolaylı vergiler — KDV, ÖTV gibi — gelir düzeyine bakmadan herkesi aynı oranda vuruyor.

Zengin için küçük bir kesinti olan vergi, dar gelirli için hayat pahalılığı demek. Böylece gelir artışı, daha cebe girmeden buharlaşıyor.

Enflasyon yalnızca fiyat artışı değildir; emeğin görünmez kaybıdır.

Ücretler yılda bir kez artarken, fiyatlar her gün değişiyor. Resmî zamlar daha hesaba yatmadan, pazarda ve markette eriyor. Bu yüzden insanlar daha çok çalışıyor ama daha az hissediyor.

Gelir var, alım gücü yok.

Bir zamanlar refahın taşıyıcısı olan orta sınıf, bugün sistemin en kırılgan halkası. Ne sosyal yardımlara erişebiliyor ne de birikim yapabiliyor.

Kredi kartları refahın değil, geçinememenin göstergesi haline geliyor. Artan gelir, artan borçla birlikte anılıyor.

Büyüme kimin için?

Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Ekonomik büyüme kimin hayatını kolaylaştırıyor?

Eğer büyümenin meyveleri adil paylaşılmıyorsa, gelir artışı yalnızca istatistiksel bir başarı olarak kalır. Refah; güvenli iş, ulaşılabilir konut, kaliteli eğitim ve sağlıkla ölçülür. Bunlar yoksa, rakamların yükselmesi kimseyi doyurmaz.

Refah, yalnızca maaş bordrosunda değil; mutfakta, sokakta, geleceğe dair umutlarda hissedilir.

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Ve bugün birçok insan için hayat, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor.

Paylaşın

Gençler Neden Kendilerini Güvensiz Hissediyor?

Gençlerdeki suç korkusu, çoğu zaman suç oranlarındaki artıştan çok “algıdaki genişleme” ile açıklanıyor. Ancak bu korku, gençlerin yaşam tarzlarını, hareket özgürlüklerini ve sosyal ilişkilerini doğrudan etkiliyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda gençler arasında belirgin şekilde yükselen “suç korkusu”, artık yalnızca istatistiklere yansıyan bir olgu değil; günlük yaşamın, dijital dünyanın ve toplumsal atmosferin şekillendirdiği karmaşık bir gerçeklik.

Peki gençler neden kendilerini her zamankinden daha güvensiz hissediyor?

Geleneksel medyanın yerini büyük ölçüde sosyal ağlar almış durumda. Artık her olay, saniyeler içinde binlerce genç tarafından izleniyor, paylaşılıyor, tartışılıyor. Videoya çekilen kavga anları, hırsızlık görüntüleri ya da sokak şiddeti, gençlerin zihinlerinde “tehdit her yerde olabilir” algısı oluşturuyor.
Uzmanlar, “algılanan güvenlik” ile “gerçek güvenlik” arasındaki farkın giderek açıldığını vurguluyor.

İşsizlik, eğitim maliyetleri, konut sorunları… Ekonomik tablo gençler için zaten yeterince ağır. Bu belirsizlik, gençleri kırılgan ve güvensiz hissettiren bir zemin hazırlıyor. Ekonomik stres, güvenlik kaygılarını da tetikliyor. “Düzensizlik” duygusu, günlük hayatta şiddet ve suç korkusuna dönüşebiliyor.

Büyük şehirlerde yaşam, kalabalık toplu taşıma, karanlık sokaklar, gece geç saatlerde ulaşım zorluğu gibi faktörlerle gençler için ekstra risk algısı yaratıyor. Özellikle kadın gençler, taciz ve takip edilme korkusunun gölgesinde günlük rutinlerine devam ediyor.

Kentsel dönüşümle birlikte ortaya çıkan sosyal kopukluklar da bu korkuyu besliyor. Mahalle aidiyeti azaldıkça güven duygusu da zayıflıyor.

Ebeveynlerin güvenlik endişesi, her ne kadar koruma amaçlı olsa da gençlere olumsuz şekilde geçiyor. Sürekli “dikkat et”, “gece yalnız çıkma”, “o bölge tehlikeli” uyarıları, özellikle ergenlik dönemindeki gençlerde tehdit algısını pekiştiriyor.

Uzmanlar, sürekli işlenen şiddet içeriklerinin gençlerde travmatik stres yarattığını belirtiyor. Bu durum, gençlerin dünyaya daha tehditkâr bir gözle bakmasına neden oluyor. Kontrol edemeyecekleri bir ortamda yaşadıklarını düşünmek, suç korkusunu daha da artırıyor.

Gerçek tehlike mi, büyüyen algı mı?

Gençlerdeki suç korkusu, çoğu zaman suç oranlarındaki artıştan çok “algıdaki genişleme” ile açıklanıyor. Ancak bu korku, gençlerin yaşam tarzlarını, hareket özgürlüklerini ve sosyal ilişkilerini doğrudan etkiliyor.

Dolayısıyla uzmanlar, hem medyanın hem de ailelerin sorumluluğuna dikkat çekiyor: Daha dengeli bir bilgilendirme ve gençlerin güven duygusunu destekleyen politikalar, korku dalgasını hafifletebilir.

Paylaşın

Türkiye’nin Kredi Risk Primi 233 Puana Geriledi

Türkiye’nin 5 yıllık CDS (Credit Default Swap) puanı bugün itibariyle 233 seviyesine geriledi. Türkiye’nin 5 yıllık CDS 2020 yılında 643 baz puanla zirve yapmıştı.

Türkiye ekonomisi için önemli bir gösterge olan 5 yıllık kredi risk primi (CDS), son dönemde yaşanan gerilemeyle dikkat çekiyor. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), 233 baz puana gerileyerek Mayıs 2018’den bu yana en düşük seviyeye indi.

CDS primi nasıl hesaplanıyor?

Ülkelerin dış borçlanmalarına karşı CDS’leri genelde büyük uluslararası yatırım bankaları sağlıyor ve o ülkelerin borcunu çevirememesi halinde ödemeyi bu banka üstlenmiş oluyor. Bu bankalar da söz konusu ülkenin geri ödeme yeteneğini, makroekonomik koşullarını inceleyerek bir risk oranı belirliyor.

Bu oran belirlenirken uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar önemli bir rol oynasa da bunun dışında da bir çok faktör göz önünde bulunduruluyor.

Ekonomisi sağlam ve geri ödeme sorunu yaşamayacağı düşünülen ülkelerin risk primi düşük olurken geri ödemekte sorun yaşayacağı düşünülen ülkelerin risk primi yüksek bir orandan belirleniyor.

CDS priminin artmasının sonuçları ne olur?

Kamunun ve özel sektörün dış borçlanma maliyetleri CDS primine paralel olarak artar.

Burada kendini besleyen bir döngü oluşur. Borçlanma maliyetinin artması döviz girişini azalttığı için dış borcu ödemeyi zorlaştırır. Bu da riski daha da çok yükseltir.

Artan maliyetler, daha fazla kaynağın borç ödemesine ayrılması ve daha az harcanabilir gelir (yani refah kaybı) anlamına gelir.

Döviz girişinin azalması içerideki likidite krizini daha da derinleştirirken enflasyonist baskıları artırır.

Ulaşılabilecek en uç nokta, CDS ile sigortalanan temerrüt riskinin gerçekleşmesi durumudur. Dış borcun çevrilemez hale gelmesi ya da “iflas” durumu, başta enerji olmak üzere ithal ettiğimiz pek çok ürünü alamayacak hale gelmemiz, ithal ara malına dayalı üretim yapımızın durması anlamına gelir.

Paylaşın

Türkiye’de Yetişkin Nüfusun Yüzde 34,4’ü Obez

Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu durum, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Dünya genelinde halk sağlığını tehdit eden obezite sorunu, Türkiye’de kritik bir eşiğe ulaştı.

WorldObesity tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu oran, Türkiye’yi ABD, Şili ve Meksika gibi obezite yaygınlığının en yüksek olduğu ülkelerle aynı risk grubuna konumlandırıyor ve ülkenin bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Türkiye, yüzde 342,7 ile listenin başında yer alan ABD’nin ve yüzde 39,7 ile Şili’nin hemen ardından, yüzde 336,9’luk Meksika ile birlikte yüksek obezite oranlarına sahip ülkeler arasında bulunuyor. Bu yüksek prevalans, kalp hastalıkları, diyabet ve çeşitli kronik sağlık sorunlarının görülme sıklığını ciddi ölçüde artırıyor.

Özellikle İtalya (yüzde 317,8) ve Fransa (yüzde 310,0) gibi Akdeniz coğrafyasındaki komşulara kıyasla Türkiye’nin obezite oranları arasındaki uçurum dikkat çekerken, Japonya (yüzde 35,6) ve Güney Kore (yüzde 37,2) gibi sağlıklı yaşam tarzı modelleriyle öne çıkan ülkelerle aradaki fark, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Halk sağlığı uzmanları, bu alarm veren tabloya karşı tek çözümün, obeziteyle mücadelede sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yaygınlaştırılması ve düzenli fiziksel aktivitenin teşvik edilmesi olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin bu yüksek oranlarla mücadele edebilmesi için, bireysel farkındalığın artırılması ve obeziteyi önleyici kamu politikalarının güçlendirilmesi kritik önem taşıyor.

Paylaşın

The Economist: Türk Futbolu Siyaseti Kadar Kirli

Londra merkezli haftalık haber, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist, Türkiye’deki futbolda patlak veren geniş çaplı bahis skandalının boyutlarını “Türkiye futbolu siyaseti kadar kirli” ifadesiyle özetledi.

Dergi, 149 hakem ve 1.024 oyuncuya getirilen yasakların ülke spor tarihinde benzeri görülmemiş bir krizi ortaya çıkardığını yazdı.

Türkiye futbolunda son yılların en büyük skandalı yaşanıyor. The Economist’in haberine göre, bir Göztepe oyuncusunun kırmızı kart görmesi üzerine oynandığı iddia edilen 5,5 milyon liralık bahis, tartışmaları ülke gündeminin merkezine taşıdı. Olay sonrası Türk futbol kamuoyunda yankılar büyürken, federasyon tarafından yapılan denetim raporu skandalın yalnızca bir maçla sınırlı olmadığını ortaya koydu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) denetimi, profesyonel liglerde görev yapan 571 hakemin 371’inin bahis sitelerinde hesabı bulunduğunu gösterdi. Habere göre, bir hakem 18 binin üzerinde, başka hakemler ise 10 binin üzerinde bahis oynadı. Federasyon bunun üzerine 149 hakemi ve 1.024 futbolcuyu, maçlara bahis oynadıkları şüphesiyle süresiz olarak men etti. Polis soruşturmalarında ise aralarında Trendyol Süper Lig ekiplerinden Eyüpspor’un başkanının da bulunduğu en az 19 kişi gözaltına alındı.

Dergi, Türkiye’de hakemlik kurumuna yönelik güvensizliğin yeni olmadığını da hatırlattı. 2024-2025 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştıran José Mourinho’nun, “Hakemlerin durumunu bilseydim buraya gelmezdim” dediği, iki yıl önce Ankaragücü başkanının bir hakeme yumruklu saldırı nedeniyle futboldan men edildiği de aktarıldı.

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun geçmişte hakemlerle yaşadığı tartışmalar da haberde yer aldı. The Economist, Hacıosmanoğlu’nun bir dönem başkanı olduğu kulübün maçının ardından öfkelenerek hakemleri statta bir odaya kilitlettiğini, hakemlerin ancak dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonundan sonra serbest bırakıldığını yazdı.

Skandalın ortaya çıkmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Futbol temizlenmeli, ne gerekiyorsa yapılacak” açıklamasına yer veren dergi, taraftarların mahkemelerin de en az bu kadar kararlılık göstermesini beklediğini belirtti. Haberde ayrıca, 11 Kasım’da muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan 3.900 sayfalık iddianameye dikkat çekilerek, İmamoğlu’nun dokuz aydır cezaevinde bulunduğu ve 2.352 yıla kadar hapisle yargılandığı aktarıldı.

The Economist haberini, futbolun içindeki yolsuzluk iddialarının büyüklüğünün, ülkedeki siyasi tabloyla karşılaştırıldığı çarpıcı bir değerlendirmeyle noktaladı.

Paylaşın

1,47 Milyon Çocuk “Örgün Eğitim” Dışında

Eğitim Reformu Girişimi’nin raporuna göre; örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor.

Türkiye’de eğitim politikaları son yıllarda sık sık değişen uygulamalarla gündeme geliyor. Müfredat defalarca yenilendi; sınav sistemleri birden fazla kez düzenlendi; öğretmenlik kanunu ve atama süreçleri yeniden ele alındı. Okul türlerine, yönetmeliklere ve eğitim takvimine ilişkin kararlar da kısa aralıklarla değişti.

Bu dalgalı ortamın son örneği, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ara tatil uygulamasının kaldırılmasının değerlendirildiğini açıklaması oldu. Tam da bu tartışmalar sürerken Eğitim Reformu Girişimi’nin yayınladığı Eğitim İzleme Raporu 2025, eğitimdeki bu değişkenliğin etkilerini ve eşitsizlikleri verilerle ortaya koyuyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in aktardığına göre; Rapor, eğitimde hedeflerin ve mevzuatın sık değişmesi nedeniyle stratejik tutarlılık ve şeffaflığın zayıfladığını belirtiyor. 2024–2025 döneminde hem çocukların hem öğretmenlerin iyi olma halini merkeze alan, hesap verebilir ve kapsayıcı bir kamu-yurttaş diyaloğuna duyulan ihtiyacın devam ettiği vurgulanıyor.

Raporun en çarpıcı bulgularından biri, zorunlu eğitim çağındaki çocukların önemli bir bölümünün okula devam etmemesi. 2024–2025 eğitim-öğretim yılında 804 bin 250 çocuk, zorunlu eğitimde olması gerekirken örgün eğitimin dışında yer alıyor. Bunların 611 bin 612’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 192 bin 638’i ise yabancı uyruklu. Öte yandan eğitim çağında olup açıköğretim liselerine yönlendirilen 273 bin 557 çocuk ile MESEM kapsamında haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçiren 392 bin 887 öğrenci, fiilen okul dışı kalan çocukların toplam sayısını artırıyor.

Bu üç grup birlikte değerlendirildiğinde, örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor. Bu yaş aralığında eğitim dışı kalma oranı iki yıldır yüzde 8’in üzerinde. Bazı illerde oran çok daha yüksek: Muş’ta yüzde 34,4, Ağrı ve Şanlıurfa’da yüzde 32,8.

Eğitim dışılığın arka planında ekonomik koşullar belirleyici rol oynuyor. Türkiye’de çocukların yüzde 30,4’ü ciddi maddi yoksunluk içinde yaşıyor; yüzde 39,5’i “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski” altında bulunuyor.

Bu tablo çalışma hayatına erken katılımı da artırıyor. 15-17 yaş aralığındaki her dört çocuktan biri işgücüne dahil. Erkek çocuklarda bu oran yüzde 35,6’ya kadar yükseliyor. Rapor, bu yaş grubundaki çocukların eğitimle çalışma arasında seçim yapmak zorunda kaldığını ve bunun özellikle ortaöğretimde kopuşu hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Kız çocukları açısından durum daha da kırılgan. Ev içi bakım yükü ve erken yaşta evlilik riski nedeniyle eğitimi bırakma olasılığı daha yüksek.

Erken çocukluk dönemine ilişkin göstergeler de eğitimdeki eşitsizlikleri doğruluyor. Okul öncesi eğitimde öğrenci sayısı iki yıl üst üste düşmüş durumda. 2023–2024’te 1 milyon 954 bin olan öğrenci sayısı 2024–25’te 1 milyon 741 bine gerileyerek yüzde 10,9 azaldı.

Rapor, 3-5 yaş aralığında okullulaşmanın en düşük olduğu illerin Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Kahramanmaraş olduğunu belirtiyor. Ayrıca ortaöğretimde kız çocuklarının okullulaşma oranlarının pek çok ilde yüzde 80’in altına düşmesi, bölgesel eşitsizliklerin erken yaşlardan itibaren eğitim sürecine yansıdığını ortaya koyuyor.

Çocuklar risk altında

Rapor, örgün eğitimin dışına çıkışın önemli bir bölümünün Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) ve açıköğretim üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor. 2024–25 döneminde 392 bin 887 öğrenci, haftanın dört ila beş gününü işletmelerde geçiriyor. İş güvenliği denetimlerinin yetersizliği bu çocuklar açısından ciddi riskler doğuruyor.

Benzer şekilde açıköğretime geçiş de artıyor. Örgün eğitim hakkını kaybedip açık liseye yönlendirilen 18 yaş altı öğrenci sayısı bir yılda iki katına çıkarak 42 bin 807’ye yükseldi. Rapor, bu öğrencilerin okul aidiyetinin zayıfladığını ve koruma mekanizmalarının dışında kaldığını belirtiyor.

Eğitime erişim açısından kırsal bölgelerde de önemli değişiklikler yaşanıyor. Taşımalı eğitimden yararlanan öğrenci sayısı, azami mesafe sınırının 50 kilometreden 30 kilometreye indirilmesiyle birlikte yüzde 16,2 azalarak 846 binin altına düştü.

Yatılı bölge ortaokullarının sayısı 254’ten 224’e düştü; bu okullardaki öğrenci sayısı ise yüzde 18,7 azalarak 36 bin 174’e indi. Rapor, kırsalda eğitimin hala taşıma, pansiyon ve Yatılı Bölge Ortaokulu (YBO) kapasitesi gibi faktörlere bağımlı olduğunu vurguluyor.

Köylerde okul öncesi öğrenci sayısında yüzde 24,6’lık artış dikkat çekse de bu artışın genel okullulaşma oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yetmediği belirtiliyor.

Rapor, okulların çocuklar için yalnızca bir akademik alan değil aynı zamanda bir koruma alanı olduğunu hatırlatıyor. Ancak veriler, bu koruma alanının giderek zayıfladığını gösteriyor.

Maddi yetersizlik nedeniyle çocukların yüzde 10’u günlük taze meyve/sebze tüketemiyor; yüzde 23,1’i düzenli protein alamıyor. Türkiye’de çocukların yüzde 5,5’i yetersiz beslenme nedeniyle bodurluk yaşıyor. Bu durumun çocukların hem gelişim sürecini hem de okulla bağını olumsuz etkilediğine dikkat çekilen raporda, okullarda ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği verilmesi gerektiğine de dikkat çekiliyor.

Sosyal risk göstergeleri de benzer bir tablo ortaya koyuyor. 2024 yılında 202 bin 785 çocuk, “suça sürüklenen çocuk” gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirildi. Rapor, devamsızlık oranlarının tüm kademelerde yükseldiğini; özellikle ortaokullarda 20 gün ve üzeri devamsızlık oranının yüzde 14,8’den 23,7’ye çıktığını belirtiyor.

Öte yandan şiselerde sınıf tekrarının yeniden uygulanmasının ardından 2024 yılı, sınıf tekrarı oranlarındaki en belirgin artışın gözlendiği yıl oldu. Bu oran, genel ortaöğretimde oran yüzde 4,7’den 18,5’e, anadolu imam hatip liselerinde yüzde 4,9’dan 30’a, mesleki ve teknik ortaöğretimde oran yüzde 24,9’dan 28,5’e yükseldi.

Okul iklimini etkileyen bir diğer unsur da zorbalık. 2025 yılında yapılan bir araştırma, ebeveynlerin yüzde 68’inin çocuklarının okul çevresinde zorbalık vakalarına tanık olduğunu bildiriyor. Zorbalığa uğrayan çocukların yüzde 58’i okula gitmek istemiyor, yüzde 34’ünde akademik başarı düşüyor.

Buna karşın rehberlik hizmetlerine erişim sınırlı. Öğrencilerin yalnızca yüzde 18’i rehber öğretmenle düzenli görüşüyor. Bu görüşmelerin çoğunun sınav ve yönlendirme odaklı olması, psikososyal desteğin sınırlı kaldığını gösteriyor.

Rapor, öğretmen istihdamı ve yetiştirme modeline ilişkin belirsizliklerin sürdüğünü belirtiyor. Ücretli öğretmenlik uygulamasının devam etmesi ve yeni kurulan Millî Eğitim Akademisi çerçevesindeki düzenlemeler, mesleki istikrar açısından soru işaretleri yaratıyor.

Norm kadro ihtiyacı 100 bin 541 iken ücretli öğretmenliğin sürmesi, kalıcı öğretmen açığının ücretli istihdamla kapatıldığını gösteriyor. 2024-2025 döneminde 78 ilde görev yapan ücretli öğretmen sayısı 86 bin 138’i buluyor. Bu sayı bir önceki eğitim-öğretim yılında 72 bin 723 idi.

Yeni öğretim programlarına ilişkin öğretmen geri bildirimleri ise içerik yoğunluğu, soyut konuların erken yaşlarda verilmesi ve materyal eksiklikleri nedeniyle programın sınıflarda uygulanmasının zorlaştığını ortaya koyuyor.

Göç, ekonomik kriz ve 6 Şubat depremlerinin yarattığı etkiler, özellikle dezavantajlı bölgelerde okullaşma, devamsızlık ve öğrenme sürecini belirlemeye devam ediyor. Rapor, eğitim sisteminin bu çoklu kriz ortamında çocukların ve öğretmenlerin iyi olma halini destekleyecek daha güçlü ve bütüncül politikalara ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Çalışandan Biri Sigortasız

Türkiye’de toplam istihdam 33.09 milyon kişi olurken, bu çalışanlardan 8.91 milyonu herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değil. Başka bir ifadeyle Türkiye’de ortalama her dört çalışandan biri sigortasız.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılı üçüncü çeyrek verileri, çalışma hayatındaki “kayıt dışı” gerçeğini ve bunun ekonomiye faturasını bir kez daha gözler önüne serdi. Çalışma çağındaki 66,5 milyon kişinin yarısının bile istihdamda olmadığı Türkiye’de, çalışanların önemli bir bölümü sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında kalıyor.

Dünya Gazetesi’nden Naki Bakır’ın aktardığına göre, toplam 33 milyon 69 bin kişilik istihdam ordusunun 8 milyon 910 bini kayıt dışı, yani sigortasız çalışıyor. Bu rakam, toplam istihdamın yüzde 26,9’una denk geliyor.

Kayıt dışılıkta cinsiyet ve sektör dağılımı ise dikkat çekici:

Erkeklerde yüzde 23,9 olan kayıt dışı çalışma oranı, kadınlarda yüzde 33,1’e yükseliyor.
Tarım dışı sektörlerde kayıt dışılık yüzde 16,9 seviyesindeyken, tarım sektöründe bu oran yüzde 83,3’e fırlıyor.
“Ücretsiz aile işçisi” olarak tanımlanan grupta kayıt dışılık oranı yüzde 88,1 ile zirve yapıyor.

Kayıt dışı istihdamın SGK bütçesi üzerindeki etkisi hesaplandığında ortaya çıkan tablo ise çarpıcı.

Mevcut asgari ücret (Brüt 26.005 TL) baz alındığında, bir çalışan için SGK’ya ödenmesi gereken aylık toplam prim (işçi ve işveren payları dahil) 8 bin 516 TL seviyesinde. Bu, çalışan başına yıllık 102 bin 201 TL’lik bir prim geliri anlamına geliyor.

Eğer 8,9 milyon kayıt dışı çalışan sisteme asgari ücret üzerinden dahil edilebilseydi:

Aylık İlave Gelir: 75,9 milyar TL,
Yıllık İlave Gelir: 910,6 milyar TL olacaktı.

Bu rakam, SGK’nın 2025 yılı için hedeflediği 3 trilyon 752 milyar liralık toplam prim gelir hedefinin dörtte birine tekabül ediyor.

SGK’nın 2025 yılı bütçe hedeflerinde 322,8 milyar TL açık öngörülmüştü. Yılın ilk sekiz ayında açık 74,1 milyar TL olarak gerçekleşti. Kayıt dışı istihdamın oluşturduğu yıllık 911 milyar TL’lik teorik gelir kaybı, kurumun finansman açığını fazlasıyla kapatabilecek bir potansiyeli barındırıyor.

Uzmanlar, özellikle 3,2 milyon kişiyle en büyük grubu oluşturan ücretli ve yevmiyelilerin kayıt altına alınmasının bile kuruma yıllık 322 milyar TL kazandıracağını, bunun da sistemin sürdürülebilirliği için hayati önem taşıdığını vurguluyor.

Paylaşın