Çocukluk çağında diyabet (şeker hastalığı) nedir?

Çocuklarda diyabet (şeker hastalığı), görece seyrek görülen bir hastalık olmasına karşın en önemli özelliği kronik (yaşam boyu süren) bir hastalık olmasından kaynaklanıyor. Diyabet çocukluk çağında görülen kronik hastalıkların başında geliyor.

Çocuklarda diyabetin kontrol edilememesi durumunda, erken yaşlarda böbrek yetmezliği, görme kaybı, sinir hücrelerinde zedelenme, erken kalp ve damar hastalıkları görülüyor.

Eğer çocuğunuzda diyabet varsa , diyabetin ne olduğunu bilmeli ve çocuğunuza bu yaşam biçiminde destek olmalıyız.Diyabet bakımından sorumlu olan ebeveynlerdir, ama çocuğunda yardımcı olmasına olanak tanınmalıdır.

Okul öncesi dönemde çocuklar hastalığı kötü davranışlarından dolayı kendilerine verilmiş bir ceza olarak algılar.Çocuklara kuralları ve yasakları koyarken çok dikkatli davranmak gerekir.Sürekli diyabetli olduğunu hissettirmek hastalığından nefret etmesini sağlar.

Diyabette sık görülen davranışsal sorunlar;

  • Sinirlilik
  • İçe kapanıklık
  • Diyete uymama,saatleri kaçırma
  • Tedaviye uymamak
  • Hastalığı reddetmek
  • Kan şekerini gizlemek
  • Hastalığın ardına gizlenmek
  • Spor, gezi, doğum günü, yemek davetleri gibi sosyal aktivitelere katılmamak vb.

0-5 yaş arasında; ailenin diyabeti ve insülinleri bilmesi gerekir.

6-7 yaş arasında;

Diyabetli olduklarını, vücutlarının bacak ya da karından enjekte edilmesi gereken insüline gereksinim duyduğunu, insülin aldıkları ve düzenli olarak yemek yedikleri zaman, kan şekerlerinin iyi olduğunu, kendilerini iyi hissettiklerini ve tıpkı diğer çocuklar gibi yaşayabileceklerini söyleyebilmelidir ler. Diyabet hastalığının sürekli devam edeceği, diyabet olmalarının ne kendi ne de başkalarının hatası olmadığını, neden bazı insanların diyabete yakalandığını kimsenin bilmediğini, diyabetin bulaşıcı olmadığını bilmelidirler.

İnsülin: İnsülin enjeksiyonları ebeveynlerin sorumluluğundadır. Bu yaştaki çocuklar kendilerine enjeksiyon yapabilir, ancak eğer çocuk kendisi de yapmayı isterse daima bir büyüğünün gözetiminde olmalıdır.

Yiyecekler: Çocuk okulda ya da günlük bakım merkezinde ne zaman yemek yiyeceğini bilmelidir. Yemek molaları, örneğin; teneffüste ya da çocuğun saatindeki alarm çaldığında verilebilir. Şeker ikram edildiğinde çocuk diyabeti olduğunu açıklayabilmelidir.

Egzersiz: Eğer çocuk spor yapıyorsa, ekstra yiyecek sağlamak ve/veya insülin dozunu ayarlamak ebeveynlerin sorumluluğundadır.

Kan şekeri ölçümü: Çocuk kan şekeri ölçümüne yardım edebilir, ama bu ancak bir büyüğünün gözetimi altında olmalıdır. Düşük kan şekeri olan bir çocuk yaşadığı belirtileri tarif edebilmelidir. Kan şekerleri düşük ise, 2-3 glikoz tableti yemeleri ya da bir bardak meyve suyu içmeleri gerektiğini bilmelidirler.

8-9 yaş arasında;

6-7 yaş arasındaki çocukların bilmesi gereken her şeyi 8-9 yaş arası çocuklar da bilmelidir.

İnsülin: Tedavi hala ebeveynlerin sorumluluğundadır.

Yiyecekler: Ara ve ana öğünlerin vakitlerine ve içeriğine dikkat edilmeli, öğretmenleride bu konuda bilgilenmeli ve çocuğu desteklemelidir.

Egzersiz: Çocuklar egzersiz ya da spor yapmanın daha fazla yiyecek ve belki de daha az insülin gerektirdiğini bilmelidir. Ebeveynler hala diyabet bakımının sorumluluğu taşır, ama çocuğun yardımıyla.

Kan Şekeri Ölçümü: Çocuklar kan şekeri ölçümlerini kendileri yapabilmelidir, ama sonucu bir ebeveynin değerlendirmesi gerekir. Çocuk kan şekeri değerinin ne zaman çok yüksek ve düşük olduğunu bilmeli ve bir büyüğüne haber vermelidir.

Ev dışında yemek yemek ya da uyumak : Çocuklar artık kendi kendilerine iğne yapabilse de, insülin dozu ve ne zaman enjekte edileceği hala yetişkinin sorumluluğunda olmalıdır.

12-13 arasında;

Çocuklar önemli iç organlarını tanımalıdır. Sindirim sistemi ve pankreasın işlevi konusunda bilgi sahibi olmalıdırlar.

İnsülin; Çocuklar günlük insülinlerini kimseye bağlı olmadan almalıdır. Çocuklar yavaş yavaş kan şekeri değerleri (ve kan şekeri profiline) ile beslenme, insülin ve egzersiz arasındaki ilişkiyi gitgide daha çok öğrenmelerine dayanarak insülin dozlarını değiştirme sorumluluğunu üstlenmeye başlamalıdır. Doğum günü gibi özel durumlarda ya da kan şekerleri çok yükseldiğinde almaları gereken kısa etki süreli insülin (ya da hızlı-etkili insülin analogu) miktarını bilmelidir.

Egzersiz; Yiyecek ve insülin dozunu egzersiz düzeylerine göre ayarlayabilmelidir.

Kan şekeri ölçüm; Kendi kan şekeri değerlerini yorumlayabilmeli ve bunu kan şekeri düzeylerini kontrol etmek için kullanabilmelidir. Y üksek ve düşük kan şekerinin nedenleri ve semptomlarını ve bundan kaçınmak için alınması gereken tedbirleri bilmelidir.

14-15 arasında;

Çocuklar pankreasın işlevi ve insülinin vücut üzerindeki etkisini tam anlamıyla anlamalıdır.

Yiyecekler; Buluğ çağındakiler hangi yiyeceklerin onlar için en iyi olduğunu bilmelidir.

İnsülin; Buluğ çağındakiler kan şekeri değerlerine (kan şekeri profiline) bağlı olarak kendi insülin dozlarını ayarlamayı öğrenmelidir.

Kan şekeri ölçümü; Kendi kan şekeri ölçümlerinden sorumludur. Düşük ve yüksek kan şekerinin nedenleri ve semptomlarını, bundan kaçınmak için alınması gereken tedbirleri ve ortaya çıktığında uygulanması gereken tedaviyi bilmelidir.

Hastalık; Hastalık sırasında diyabeti idare etmek hala bir yetişkinin sorumluluğundadır. Buluğ çağındakiler hasta olduklarında kendi ateşini ve kan şekerini kontrol etmek ve keton olup olmadığını görmek için idrar testi yaptırmak zorunda olduklarını bilmelidir.

Ev dışında yemek yemek ya da uyumak; Diyabet bakımlarını kendileri halledebilmelidir. Önlem olarak öğretmeni ya da başka yetişkinlerin gencin diyabeti olduğunu bilmesi gerekir.

Alkol; Bu dönemde eğer alkol alıyorlarsa , tercihen ekmek yemek zorunda olduklarını ve uyumadan önce kan şekerlerini ölçüp, bir şeyler yemeleri gerektiğini bilmelidir. İçtikleri gecenin ertesi sabahında, hipoglisemi olabileceğini bilmelidir.

Uzun dönem komplikasyonlar; Çocuklar iyi şeker kontrolünün neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilmek için kan şekeri seviyeleri ile uzun dönem komplikasyonlar arasındaki bağlantıyı anlamalıdır.

16-17 yaş arasında;

Yiyecekler; Ergenlik çağındakiler gıdalar ve genelde yiyecekler konusunda ayrıntılı bilgi edinmelidir. Beslenme prensiplerini spor yapmak, “fast food” yemekleri her gün almaması gerektiği bilmelidir.

İnsülin; Ergenlik çağındakiler ne kadar yedikleri ve ne kadar egzersiz yaptıklarına bağlı olarak kan şekeri değerlerini (ve kan şekeri profilini) kendi başlarına bütün insülin çeşitlerinin dozlarını değişiklik göstereceğini bilmelidir.

Egzersiz; Hafif koşu, uzun yürüyüşler gibi günlük bir egzersiz rutini ile ilgili bütün egzersiz önlemlerini uygulayabilmelidir.

Kan şekeri ölçüm; Kendi kan şekeri ölçümlerinden sorumludur. Düşük ve yüksek kan şekerinin nedenleri ve semptomlarını, bundan kaçınmak için alınması gereken tedbirleri ve ortaya çıktığında uygulanması gereken tedaviyi bilmelidir.

Hastalık; Hastalık sırasında diyabeti idare etmek hala bir yetişkinin sorumluluğundadır. Ergenlik çağındakiler hasta olduklarında kendi ateşini ve kan şekerini kontrol etmek ve keton olup olmadığını görmek için idrar testi yaptırmak zorunda olduklarını bilmelidir.

Ev dışında yemek yemek ya da uyumak; Diyabet bakımlarını kendileri halledebilmelidir. Önlem olarak öğretmeni ya da başka yetişkinlerin gencin diyabeti olduğunu bilmesi gerekir.

Uzun dönem komplikasyonlar; Çocuklar iyi şeker kontrolünün neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilmek için kan şekeri seviyeleri ile uzun dönem komplikasyonlar arasındaki bağlantıyı anlamalıdır.

Cinsellik ve hamilelik; Ergenlik çağındakiler güvenli seks yapmanın önemini bilmelidir.

HbA1c

HbA1c (A1c) son üç aylık ortalama kan şekeri düzeyini veren bir kan testidir.

Kan şekeri testi

Kan şekeri günde iki ila dört kez ölçülmelidir. Ölçümlerden biri gece kan şekeri düzeyinde düşmelerden kaçınmak için mutlaka yatmadan önce yapılmalıdır. Kan şekerini hastalık, partiler ya da spor müsabakaları gibi olağandışı durumlarda daha sık ölçmek şarttır. Kan şekeri değerlerini bir yere kaydetmek önem taşır.

Eğitim ve diyabet kliniklerine yapılan takip ziyaretleri

Eğitim ve diyabet kliniklerine yapılan takip ziyaretleri iyi bir kan şekeri kontrolünün temelidir. Diyabeti olanların kan şekerini iyi kontrol altında tutmak için ellerinden geleni yapması önem taşır. Diyabetli bir çocuğun, etrafındaki insanlardan destek görmesi şarttır.

Evdeki iyi diyabet bakımına ek olarak, diyabetli kişiler tedavi planına değişik yollarla da katılır:

  • Bütün klinik randevularına uyarak
  • Diyabet bakım ekibine karşı dürüst olarak
  • Gerektiğinde soru sorup, tavsiye alarak
  • Kurs, kitap ve broşür gibi eğitim materyallerinden faydalanarak

Albumin için idrar testi (mikroalbuminüri)

Zaman içerisinde diyabet böbreklere zarar verebilir. Ancak, kan şekeri ve kan basıncı iyi kontrol altında tutulduğunda, diyabetik böbrek rahatsızlığı (nefropati) gelişme riski çok düşüktür. Böbrek rahatsızlığının ilk dönemlerinde idrara az miktarlarda albumin sızar. Buna mikroalbuminüri denir.

Göz muayenesi

Ergenlikten başlayarak yıllık göz muayenelerine gidilmesi önemlidir. Erken tedavi, gözlerin daha fazla zarar görmesini önleyebilir.

Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)

Hafif şiddette hipoglisemi

  • Açlık ve terlemedir. Çocuğun elleri ve ayakları titrer. Solgun ve biraz da ağır hareket ediyor gözükür. Genellikle kötü bir ruh hali veya sersemlik gibi davranış değişiklikleri ortaya çıkar. Ayrıca baş ağrısı, baş dönmesi ve görme bozuklukları yaşayabilir.

Orta şiddette hipoglisemi

  • Çocuk yavaş ya da ağır hareket ediyor görünür ve aptalca ya da “sarhoş” gibi hareket edebilir. Orta şiddette hipoglisemi tehlikelidir çünkü diğer insanlar her zaman durumun ciddiyetinin farkına varmaz. Bunun yanı sıra, çocuk tedaviyi başlatmaya kalkışanlara agresif tepkiler verebilir.

Ağır hipoglisemi

  • Ağır hipoglisemi vakalarında çocuk bilincini yitirecektir, havale geçirebilir.

Tedavi; Hafif ve orta şiddette hipoglisemi vakalarında,

Bir kaç kesme şeker veya 1 bardak meyve suyu ya da şekerli limonata verilmelidir. Eğer semptomlar devam ederse, bu tedavi 5-10 dakika sonra tekrar edilmelidir. Ağır hipoglisemi durumunda, çocuğun ağzına hiçbir şey koymayın. Bunun yerine glukagon enjekte edin. Küçük çocuklar için sadece yarım doz glukagon kullanın. Kan şekeri enjeksiyondan yaklaşık 5 dakika sonra yükselecektir ve çocuk yavaş yavaş kendine gelecektir. Bütün hipoglisemi vakalarında kan şekerini bir veya 2 dilim ekmek yiyerek dengelemek önemlidir.

Herhangi bir hipoglisemi nöbeti sonrasında kan şekerinin sık sık ölçülmesi gerekir. Ağır bir hipoglisemi nöbetinden sonra, çocuk şiddetli bir mide bulantısı hissedebilir ve bunun da hastanede tedavi edilmesi gerekebilir.

Egzersiz;

Egzersizin kalp, dolaşım sistemi ve genel sağlık üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Ayrıca, diyabetli insanlarda, vücudun insüline karşı duyarlılığını artırır ve kan şekeri seviyesini düşürür.

Düşük kan şekerinin genellikle egzersizden bir kaç saat sonra ortaya çıktığını unutmayınız.

250 mg/dl’nin üzerinde bir kan şekeri seviyesi ile egzersiz yapmayın. Vücudunuzda insülin eksiği bulunmaktadır ve keton oluşma olasılığı ile birlikte kan şekeri seviyenizde daha fazla artış riskine girersiniz.

İnsülin; İnsülin dozlarınızı egzersiz tipinize göre doktorunuzla görüşün.

Çocukların, diyabeti kendi başlarına yönetmeleri mümkün değildir. Birkaç önemli püf nokta, ebeveynlere bu konuda yol gösterebilir.

  • Ebeveynler; çocuğun yaşı kaç olursa olsun, diyabetin yönetiminde etkin olarak rol almalıdır.
  • Pediatrik diyabet konusunda uzman bir ekibin desteği alınmalıdır.
  • Çocuğun tıbbi sağlık kontrolleri düzenli olarak yapılmalıdır.
  • Ebeveynler, sağlık ekiplerine karşı dürüst olmalı ve gerek çocuğun gerekse kendilerinin hangi konuda zorlandığını paylaşmaktan korkmamalıdırlar.
  • Ebeveynler, çocuklarına karşı pozitif olmalı ve çocuklarının yapamadığı şeylere değil yapabildiklerine odaklanmalıdır.
  • Ebeveynler, çocuklarına nasıl davrandıklarına ve ne söylediklerine dikkat etmelidir. Özellikle de, kan şekeri ölçümünde yüksek bir sonuç çıktıysa.
  • Diyabetli çocuğa, diğer çocuklara davranıldığı gibi davranmak ve okuldan gelir gelmez kan şekerinin kaç olduğunu sormak yerine ona okulda neler yaptığını sormak; çocuğun motivasyonu için çok önemlidir.
  • Ailenin tüm bireyleri için aynı yemeklerin pişirilmesine ve bu yemeklerin sağlıklı olmasına özen gösterilmelidir.

Özellikle okul çağındaki diyabetli çocuklar için en önemli noktalar:

  • Çocuğun okulda rutin olarak insülin ve şeker ölçümü yapması,
  • Çocuğa, kendi şekerini takip etmesi için gerekli bilgilerin verilmesi,
  • Çocuğa düşük ve yüksek şekerin belirtilerinin öğretilmesi,
  • Çocuğun ana öğünlerini ve atıştırmalıklarını yanında taşıması,
  • Fiziksel aktivite yapması için teşvik edilmesi,
  • Acil durumlarda bağlantıya geçilecek kişilerin iletişim adreslerinin, diyabetli çocuğun üzerinde bulundurulması gerekir.
Paylaşın

Serumen (Kulak Kiri, Buşon) nedir, neden olur?

Dış kulak olarak tanımlanan ve kulak kepçesi ile kulak zarı arasında yer alan bölgede oluşan Serumen (Kulak Kiri, Buşon), sanılanın aksine kir değil, vücudun doğal bir salgısıdır. Bu salgı, dışarıdan gelen toz ve diğer partikülleri tutarak dış kulak yolundaki cildi enfeksiyonlardan korumak için üretilir. 

Bu salgının temizlenmesi kulak zarını enfeksiyonlara karşı savunmasız bırakır. Serumen, zaman içinde kulağın iç kısmına doğru giren partikülleri yakalayarak katılaşır. Buşon olarak adlandırılan katılaşmış ya da sıkışmış serumen, görevini tamamladığında kulak tarafından dışa doğru atılır. Tozlu ortamlarda uzun süre ile bulunmak, buşon miktarının artmasına yol açan faktörlerden biridir.

Belirtileri;

  • Kulak ağrısı, kulakta dolgunluk ve kulakta tıkanıklık hissi
  • Kısmi veya giderek artan işitme azlığı
  • Çınlama, kulakta zil veya gürültü sesi
  • Kulak kaşıntısı, kulaktan kötü koku gelmesi ve koyu renkli kulak akıntısı
  • Kuru öksürük

Nedenleri;

Kulak kiri olarak adlandırılan buşon, normalde kulak tarafından düzenli olarak kulak kepçesine atılan, işlevini tamamlamış vücut salgısıdır. Bu yüzden kulak kiri olarak adlandırılması yanlıştır. Serumen, sürekli olarak üretilerek kulak zarını korur. Havayı sürekli olarak filtreleyen serumenin partikülleri yakalayarak kuruması, buşon olarak adlandırılan yarı katı cisimlerin oluşmasına yol açar. Farklı bir deyişle buşonun oluşmasının sebebi, havada bulunan partiküllerin kulak ile temasından kaynaklanır. Kulak kiri olarak bilinen kulak salgısının kulakta birikmesinin sebepleri aşağıda sıralanmıştır:

  • Tozlu ve kirli ortamlarda çalışmak ya da uzun süre bulunmak
  • Denize girdikten ya da banyo yaptıktan sonra buşonun şişmesi
  • Dış kulak yolunda var olan yapısal darlık nedeniyle buşonun kulak dışına atılamaması
  • İşitme cihazı, kulaklık ve tıkaç gibi cihazların kullanılması
  • Kulağın sürekli olarak yabancı cisimlerle temizlenmeye çalışılması

Neler yapılmalı?

İlk olarak bir Kulak Burun Boğaz uzmanının fizik muayenesi sonrasında tıkanıklığın gerçekten kulak kirine bağlı olup olmadığı belirlenmelidir. Kulak kiri belirlendikten sonra yapılacak tek şey kiri çıkarmaktır. Bunun için en sık kullanılan üç yöntem:

  • Küret ile temizleme
  • Aspiratör ile vakumlama
  • Su ile yıkama

Bu metotlardan hangisinin kullanılacağı, dış kulak yolunun ve kirin durumuna göre Kulak Burun Boğaz uzmanı tarafından seçilir. Su ile yıkamanın tek dezavantajı kulak zarının delik olduğu durumlarda orta kulağa zarar vermesi ve dış kulak yolu iltihaplarında da uygulanmasının sakıncalı olmasıdır.

Kulak temizliği nasıl yapılmalı?

Kulaklar, hiçbir zaman herhangi bir aletle temizlemeye çalışılmamalıdır. Dış kulak yolunun en derin kısmında kulak zarı bulunduğundan dolayı; kulağı temizlemek için sokulacak herhangi bir cisim kulak salgısını zara doğru itebileceği gibi kulak zarına da zarar verebilir. Pamuklu kulak temizleme çubuğu kullanan kişiler, pamuğun ucuna sıvanan salgıyı gördüklerinde kulağı temizlediklerini düşünürler fakat salgının çoğunu zara doğru itmektedirler.

Kulak zarı delinmesi, kulak zarı çökmesi, kulak zarına tüp uygulanmış hastalar, kontrolsüz diyabet ve bağışıklık yetmezliği olan hastaların kulak kiri temizliğine özellikle özen gösterilmeli ve mutlaka Kulak Burun Boğaz hastalıkları uzmanı tarafından yapılmalıdır. Kulak kiri temizlenmesi sonrasında zaman zaman bir dakika kadar süren dengesizlik görülebilmekte olup bu durum normaldir.

Hekim, kulak temizliğini nasıl yapar?

Halk arasında kulak kiri olarak adlandırılan buşon, kesinlikle kulak çubuğu, kulak temizleme mumu gibi temizlik aletleriyle temizlenmemelidir. Kulakta tıkanma, dolgunluk, tıkanıklık hissi, çınlama, uğultu, işitme şiddetinde azalma ve kulaktan akıntı ya da koku gelmesi gibi semptomların varlığında mutlaka kulak burun boğaz hekimine başvurulmalıdır. Hekim, kulakta biriken ve kişiye rahatsızlık veren buşonu şu yollarla temizleyebilir:

  • Lavaj: Kulağın yıkanması olarak da bilinen lavaj işlemi, en sık kullanılan kulak temizleme işlemleri arasında yer alır. Hekim, hastanın kulağına özel bir solüsyon sıkarak kulak içindeki tüm yabancı yapıların ve buşonun yumuşamasını sağlar. Temizlenecek olan kulağın zemine bakacak şekilde konumlandığı işlem sırasında bu solüsyon sürekli olarak kulak içine püskürtülür. Solüsyon berrak bir görünüm alana kadar işleme devam edilir. İşlem sonrasında kişi, hemen gündelik hayatına dönebilir.
  • Aspirasyon: Vakumlama işlemi olarak da bilinen bu yöntemde kullanılan aspiratör cihazıyla kulak içinde yer alan sertleşmiş buşon, dışarı çıkarılır. İşlem öncesinde özel solüsyon kullanılarak buşonun yumuşaması sağlanır.
  • Küret: Hekim, özel solüsyonla yumuşatılan buşonu küret aleti kullanarak dışarı çıkarır.

Kulak temizletmek alışkanlık yapar mı?

Kulak temizletmenin ve özellikle kulak yıkatmanın alışkanlık yarattığına dair yaygın bir inanış olsa da bu doğru değildir. Kulağın temizlendikçe daha fazla buşon üretmesi, daha sık tıkanması mümkün değildir. Kulağın sıklıkla buşon yüzünden tıkanması, çoğunlukla kişinin kirli havaya maruz kalmasıyla alakalı bir durumdur. Dış kulak yolunda var olan yapısal darlık da buşonun kulak dışına atılmasını zorlaştıran etkenlerden biridir.

Bu gibi durumların varlığında kişi, kulaklarını daha sık temizletme ihtiyacı hisseder. Ancak kulak temizletme ihtiyacının kulağın yıkanması ya da temizletilmesi ile direkt bir ilişkisi bulunmaz. Siz de işitme ile ilgili problem yaşıyorsanız, gerekli taramaların yapılması ve gerekiyorsa kulağınızın temizlenmesi için uzman bir hekime başvurmayı unutmayın.

Paylaşın

Bradikardi (Kalp Ritmi) nedir? Teşhisi, Tedavisi

Belki sizde de farkında olmadığınız bir aritmi olabilir. Kalpteki ritim bozukluklarından biri bradikardidir. Bradikardi mutlaka dikkatle takip edilmelidir. Eğer kontrol altına alınmazsa bayılmaya, kalp yetmezliğine ve ani ölümlere yol açabilir.

Kalp atışlarının dakikada 60’tan az olması bradikardi olarak değerlendirilir. Sağlıklı insanlarda dinlenme halinde kalp ritmi 60 ila 100 arasındadır. 100’den fazla olduğu durumlar da yine ritim bozukluğu sınıfına girer. Buna taşikardi denir.

Nedenleri;

  • Yaşlılık:İleri yaşlarda kalbin ileti dokusunun iletkenliğinin azalması sebebiyle olur.
  • Damar tıkanıklığı:Kalp krizi sonrasında ileti sisteminin hasar görmesine bağlı olur.
  • Kalp dokusunun enfeksiyonu.
  • Doğumsal kalp bozuklukları.
  • Tiroid bezinin az çalışması.
  • Potasyum ve kalsiyum gibi elektrolit bozuklukları.
  • Uykuda solunum durması (OSAS).
  • Kalp ameliyatı sonrası oluşabilecek komplikasyonlar.
  • İlaç veya bal zehirlenmesi.

Belirtileri;

Bradikardi olunca kalbin oksijenden zengin kanı yeterli derecede pompalayamamasına bağlı olarak aşağıdaki belirtiler olabilir:

  • Baş dönmesi
  • Aşırı halsizlik
  • Bayılma
  • Nefes darlığı
  • Göğüs ağrısı
  • Erken yorulma
  • Göz kararması
  • Bilinç bulanıklığı

Teşhisi;

Bayılma, sürekli halsizlik gibi şikayetler ile doktora gittiğinizde size ailenizde kalp hastalığı geçiren var mı diye soracaktır. Hastanın aile öyküsünün alınması çok önemlidir çünkü bu tip şikayetlerin çok sayıda sebebi olabilir. Bayılma kardiyolojik kökenli olabileceği gibi nörolojik kökenli de olabilir. Önce hastanın fizik muayenesi yapılır, kullandığı ilaçlar ve şikayetlerin ne zaman başladığı sorulur.

Fizik muayenede doktor kalp ritmini bizzat kendisi ölçer ve atışların düzenini kontrol eder. Doktor hareket etmenizi veya oturmanızı söyleyebilir. Tiroid sorunlarından şüphelenirse tiroid belirtilerine bakacaktır. Örneğin boğazı muayene ederek bezlerin şişkinliğini kontrol eder. Saçların ve cildin ne kadar kuru olduğunu inceler.

İleri tetkiklerde elektrokardiyografi (EKG) çekilerek hastada bradikardi değerlendirmesi yapılır. Belki EKG çektirmişsinizdir. Çok kolay ve hızlı bir görüntüleme yöntemidir. Kalbin atışları bir kağıt üstüne dökülür. Bazı bradikardi türleri EKG’de belli olmayabilir. Böyle durumlarda ambulatuvar EKG çekilir. Bu testte hasta Holter adı verilen giyilebilir bir EKG cihazını üstüne geçirir. Holter genellikle 24 saat boyunca hastanın üzerinde kalır. Eğer bradikardinin belirtileri sık sık olmuyorsa Holterin süresi uzayabilir. Bradikardinin halsizlik, yorgunluk gibi belirtileri ortaya çıktığında Holterin kayıt düğmesine basmalısınız. Bu şekilde en net kalp ritmi elde edilir.

Tedavisi;

Sağlıklı bir atlette bradikardi için çoğu zaman tedaviye ihtiyaç duyulmaz. Bu kişilerin kalp atışları normalden az olsa bile vücut yeterli miktarda kanı alır. Hastaların günlük hayatlarını zorlaştıracak bir belirtileri bulunmuyorsa doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamayabilir. Bunun yerine hasta önce takip edilir. Eğer sinüs nodunda veya atriyoventriküler nodda bir bozukluk varsa o zaman tedavi gerekir.

Bradikardiden korunmak için özel bir yöntem yoktur. Genel olarak sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Dengeli ve sağlıklı beslenin, düzenli sporunuzu yapın. Kullandığınız ilaçların yan etkisi sonucu oluşan bradikardi vakaları ilacı bıraktığınızda geçecektir. Bazen dozu azaltmak da çare olabilir. Hangi yöntemi denerseniz deneyin bir doktor kontrolünde olduğunuzdan emin olun.

Paylaşın

Göz kapağı iltihabı (Blefarit) nedir? Teşhis, Tedavi

Cinsiyet farkı gözetmeksizin her yaş grubunda görülebilen Göz Kapağı İltihabı (Blefarit), göz kapağının iltihaplanması sonucu yaşanan ve kronikleşmeye yatkın bir hastalıktır. Bu hastalık göz kuruluğu ve kirpik batması hastalığı ile birlikte seyredebilir.

Hastalık ön blefarit ve arka blefarit olmak üzere 2’ye ayrılır. Ön blefaritte göz kapağının dış kenarı ve kirpik dipleri etkilenir. Vücuttaki bakterilerin aşırı miktarda çoğalması ve derinin yağlı/ kepekli olmasından dolayı blefarit meydana gelmektedir. Arka blefaritte ise kapağın gözün içine değen kısmı etkilenir, gözyaşı yağ bezlerinin normal çalışmaması ile ilişkilidir.

Nedenleri;

Göz kapağı iltihabının oluşumunda her zaman için bir neden olmak zorunda değildir. Bazı durumlarda herhangi bir sebep yokken veya bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak blefarit oluşumu söz konusu olabilir. Bunun yanı sıra iltihabi bir hastalık olan blefarit oluşumunda risk artırıcı faktörler arasında değerlendirilebilecek hususlar şunlardır:

  • Kirli ve tozlu ortamlarda uzun süre kalmak
  • Gözlerde kuruluk sorununun varlığı
  • Stafilokok ve benzeri bakteri türlerinin neden olduğu enfeksiyonlar
  • Kontakt lens kullanımı
  • Gül hastalığı (akne rozasea – kırmızı yüz hastalığı)
  • Makyaj malzemeleri ve lens solüsyonlarına karşı alerji
  • Göz kapağındaki küçük yağ bezelerinde oluşan tıkanıklıklar
  • Seboreik dermatit
  • Kirpik bitleri ve akarları

Göz kapaklarında oluşan iltihaplanmalar, zamanında tedavi edilmedikleri durumlarda birtakım komplikasyonları da beraberinde getirebilmektedir. Kirpik problemleri, kronikleşmiş konjonktivitler, göz kapağı sorunları, kontakt lens kullanımında güçlük, arpacık, şalazyon ve kornea ülserleri bu komplikasyonlara örnek olarak verilebilir. Bu gibi durumların oluşumunun önlenebilmesi adına göz kapağı iltihabına gereken hassasiyet gösterilerek tedavi süreci aksatılmamalıdır.

Belirtileri;

Göz kapağı iltihabı belirtileri hemen hemen her hastada benzer şekilde görülmesine karşın enfeksiyonun şiddetine bağlı olarak semptomların yoğunluğu da değişkenlik gösterir. Başlangıç aşamasında yalnızca kaşıntı ve gözlerin kapatılması, ovuşturulması esnasında hissedilen hafif ağrılar şeklinde belirti veren blefarit, enfeksiyon ilerledikçe şu belirtilerle kendini göstermeye başlar:

  • Gözlerde yanma
  • Göze kum kaçmış hissi
  • Bulanık görme
  • Göz sulanması
  • Gözlerde kuruma ve şişlik
  • Yağlı görünen göz kapakları ve aşırı çapaklanma
  • Gözlerde ve kirpik diplerinde kızarıklıklar
  • Normalden daha sık göz kırpma isteği
  • Kirpiklerde dökülme
  • Hassasiyet ve parlak ışıkta görüşün azalması
  • Kirpiklerde dökülmeler
  • Kirpik diplerinde su baloncuğu benzeri yapılanmalar

Tanısı;

Göz kapağı iltihaplanması yani arpacık hastalığını teşhis etmek için göz muayenesinin yanı sıra göz kapağı içi muayenesine de ihtiyaç duyulmaktadır. El ve göz yordamı ile yapılacak muayene neticesinde tedavi planlaması yapılır ve ilaç tedavisi ile 1 hafta gibi kısa bir sürede tedavi etkisini gösterir.

Tedavisi;

Göz kapağı iltihabı, kolay tedavi edilebilen fakat tekrarlayabilen inatçı bir hastalıktır ve evde de tedavisi mümkündür. Tedavide her gün düzenli olarak, sıcak, nemli ve temiz bez ya da pamuk ile göz kapağına ve kirpik diplerine yapılan hafif bir masajla kirpik dibinin temizlenmesi önemlidir. Bu işlem 5 dakika boyunca günde 2-3 kere uygulanmalı ve çam ağacı ekstresi içeren özel şampuanlar ile kirpik dibi temizlenmelidir. Hastaların çoğu, bu rahatsızlığın nüksetmemesi için yaşam boyu günlük temizlik rutinini sürdürmek zorundadır. Ayrıca göz hekiminin yazacağı antibiyotikli kremler veya steroidli göz damlaları da komplikasyonları önlemek ve hastayı rahatlatmak için çok önemlidir. Ayrıca göz kuruluğu da varsa gözyaşı damlaları yine hekim tarafından önerilecektir.

Tedavisi sonrası dikkat edilmesi gerekenler;

Hijyen alışkanlıkları, zayıf bağışıklık sistemi  ve çevresel faktörler iltihaplanmaya yol açabilir.  Ve önlemle alınmazsa kronikleşerek sık aralıklarla yaşanarak yaşam kalitenizi düşürebilir.  Korunmak veya hafif atlatmak için nelere dikkat etmelisiniz?

  • Günün her saati ellerinizi yıkayamıyorsanız, gözlerinize, yüzünüze dokunma alışkanlığınızdan kurtulmaya çalışın.
  • Kişisel havlu, yastık kılıfı ve kozmetik ürünlerinizi ikinci kişiler ile paylaşmayın. Göz hastalıkları da nezle, grip gibi bulaşıcı olabilir.
  • Özellikle yağlı bir cildiniz varsa, göz kapaklarınızı ve kirpiklerinizi sabah akşam ılık su ile yıkamak iyidir.
  • Bu hastalığa yatkınlığınız var ise kozmetik ürünler kullanmamaya, sigara içilen yerlerde bulunmamaya özen göstermeniz önerilir.
  • Blefaritin kronikleşen bir hastalık olduğundan uygun bakım ile tekrarlama riskini en aza indirebilirsiniz.

Temiz havada yürüyüş yapın, beslenmenize dikkat edin, uyku düzeninize dikkat edin, ihtiyaç duydukça gözlerinizi dinlendirin.   Bu şekilde bağışıklık sisteminiz güçlenecektir.   Ve zamanla hastalığın tekrarlanma sıklığı azalacaktır.

 

Paylaşın

Bel Soğukluğu nedir? Belirtileri, Tedavisi

Cinsel yolla bulaşan yaygın hastalıklardan biri olan Bel Soğukluğu (Gonorea), hem kadın, hem de erkeklerle görülmekte birlikte, erkeklerde görülme saklığı daha fazladır. Özellikle 15-24 yaş arası gençlerde görülür.

‘Bel Soğukluğu’nun etkeni Neisseria gonorrhoeae olup özellikle üreme sisteminin serviks (rahim ağzı), rahim, tüpler ve üretra (idrar yolları) gibi sıcak ve nemli bölgelerinde kolayca çoğalabilmektedir. Ayrıca ağız, boğaz, göz ve anüs bölgelerinde de saptanabilmektedir.

Belirtileri;

Etken vücuda girdikten sonra 4-6 gün arasında belirtiler ortaya çıkar. Ancak bel soğukluğu kimi zaman belirti vermez. Belirti verdiğinde ise çoğunlukla cinsel organlarda gözle görülen bulgular vardır. Bunlar;

Erkeklerde;

  • İdrar yaparken ağrı ve yanma,
  • Penisten beyaz, sarı ya da yeşil renkte akıntı
  • Penis ucunda kızarıklık
  • Testislerde ağrı ya da şişlik (daha nadir)

Erkeklerin yüzde 10’unda hiçbir belirti görülmez. Kadınların ise çoğunda herhangi bir belirti görülmez ya da belirtiler vajina ya da idrar yolları enfeksiyonlarla karıştırılabilir. Belirtiler olmasa da enfeksiyonun ciddi sağlık sorunlarına yol açma riski vardır.

Kadınlarda;

  • Vajinal akıntı
  • İdrar yaparken ağrı ve yanma hissi
  • Dış genital bölgede kaşıntı
  • Adet dönemi dışında vajinal kanama, özellikle cinsel ilişki sonrasında kanama
  • Cinsel ilişki sırasında acı hissetme
  • Alt karın ya da pelvik bölgede ağrı
  • Vücudun diğer bölgelerinde bu enfeksiyonun yol açabileceği belirtiler şunlardır:

Rektum;

Anal kaşıntı, rektumdan akıntı, tuvalet kâğıdında görülebilen kırmızı lekeler (kanama), dışkılama sırasında ağrı.

Gözler;

Gonore virüsü gözleri etkilediğinde gözlerde ağrı, ışığa hassasiyet ve gözlerin biri ya da ikisinden iltihaplı akıntı görülür.

Boğaz;

Boğaz ağrısı ve boyundaki lenf bezlerinde şişlik görülebilir.

Eklemler;

Eklemlerden biri ya da birkaçı bu bakteri nedeniyle iltihaplanmışsa (septik artrit), enfekte olan eklemler kırmızı, şişmiş ve ağrılı olur.

Gonore, tedavi edilmediği takdirde kadın ve erkekte ciddi sağlık problemlerine yol açabilir.

Kadınlarda pelvik inflamatur hastalık (PID) oluşabilir ve bu nedenle tüplerde yapışıklık ve tıkanıklık, kısırlık, uzun dönemli kasık ve karın ağrılarına neden olabilir.

Erkeklerde testislerin bağlı olduğu tüplerde ağrı ve nadiren kısırlık ile sonuçlanabilir. Tedavi edilmeyen gonore kan ve eklemlere yayılabilir. Bu, hayati tehlike arz eden bir durumdur. Gonore geçiren kişi korunmasız ilişkiyle tekrar hastalığa yakalanabilir.

Tedavisi;

Çeşitli antibiyotikler ile gonore başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Birçok hastada gonore ile klamidya enfeksiyonu birlikte bulunur. Tedavide her ikisine yönelik antibiyotikler birlikte verilir. Gonoresi olan kişilerin diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar yönünden de araştırılması gerekir. Verilen tedavinin sonuna kadar kullanılması önemlidir. İlaç tedavisi ile enfeksiyon sona erse de oluşan kalıcı hasarlar geçmez.

Gonoresi tedavi edilmiş kişiler enfekte kişilerle temas sonrası  tekrar hastalanabilirler. Tedaviye rağmen belirtiler devam ediyorsa kişinin tekrar hekimine başvurması gerekir.

Çocuklarda gonore çeşitli antibiyotikler ile başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Tedavi edilmeyen gonore, kadınlarda ve erkeklerde çok ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir.

Kadınlarda genellikle pelvik inflamatuar hastalığa (PID) yol açmaktadır. PID; tüplere zarar veren, infertiliteye (kısırlık) veya dış gebeliğe neden olan bir hastalıktır. PID; çok hafif seyredebileceği gibi ateş ve karın ağrısı gibi ciddi semptomlara da neden olabilmektedir. PID rahim ağzından başlayarak, kadın genital organlarında enfeksiyona neden olmakta ve uzun dönemde kronik pelvik ağrıya dönüşmektedir.

Erkeklerde ise gonore epididimitise neden olmaktadır. Epididimitis; spermleri testislerden üretraya (idrar kanalı) taşıyan epididimis adı verilen organın enfeksiyonu olup tedavi edilmediğinde kısırlığa yol açabilmektedir.

Gonore kan veya eklemlere yayılabilmekte ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline gelebilmektedir. Ayrıca gonore hastalığı, hastanın HIV ile enfekte olma olasılığını arttırmaktadır.

Korunma yolları;

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmakta en önemli unsur, korunmasız cinsel ilişkiden kaçınmaktır. Ayrıca tek eşlilik önerilmektedir.

Latex kondomlar her seferinde ve doğru olarak kullanıldığında hastalık bulaşma riskini azaltırlar. Akıntı, idrar yaparken yanma, ağrı veya kızarıklık halinde hemen hekime başvurmalıdır.

Gonore tanı ve tedavisi olan kişinin yakın dönemde cinsel ilişkiye girdiği partnerlerinin de muayene, test ve gerekirse tedavilerinin yapılması gerekir. Böylece bu kişilerde gelişebilecek olası komplikasyonlar engellenebilir ve bunların enfeksiyonu tekrar tekrar bulaştırmaları önlenir.

Hastaların tedavi sonuçlanana kadar cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir. Ayrıca yılda bir kez herhangi bir yakınma olmasa bile kontrole gitmek ve test yaptırmak önerilmektedir.

Paylaşın

Bebekte mide çıkışı tıkanıklığı nedir? Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Nedeni tam olarak bilinmeyen Bebekte Mide Çıkışı Tıkanıklığı dediğimiz durum sindirilen gıdaların mideden ince bağırsağa geçtiği yerde meydana gelen tıkanma durumudur. Kısaca, midenin çıkış bölgesi olan Pilor’un darlığıdır.

Görülme sıklığının her 1000 canlı doğumun 1 ile 3’ündedir. İlk erkek bebeklerde görülme olasılığı diğer bebeklerden (mesela 2. erkek veya ilk kızdan) 4 kat daha fazla olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır.

Pilor darlığı (Pilor stenozu, Kısaca PS) Süt çocukluğu döneminin nadir ama önemli bir kusma nedenidir. Her kusan bebekte pilor stenozu çıkmaz ama gün geçtikçe artan kusmalarda pilor stenozu düşünmek gerekir. Pilor darlığı ile doğan bir bebek hayatının ilk günlerinde normal bir görünüme sahiptir; iyi beslenir, kusması her bebek kadar veya biraz daha fazla reflü kusması şeklindedir. Zamanla kusmalar giderek artar, basınçlı ve fışkırır tarzda olmaya başlar. Kusmalara bağlı su ve tuz (özellikle potasyum kaybı) ortaya çıkar.

Belirtileri;

Bebekte görülen ilk belirtiler yediğini yemeği çıkarma, kusma ile birlikte nadiren kan da görülmektedir. Kusma normal olarak beslenme esnasında veya beslenmeden kısa bir süre sonra meydana gelmektedir. Fakat saatler sonra da bu kusma meydana gelebilir. Kusma durumundan sonra bebek yeniden kendini aç hissedebilir ve yemek ister. Mide çıkışı tıkanması yaşayan bebek bağırsaklarından çok az yiyecek geçtiği için çok az dışkılama yapar.

Belirli bir süre sonra bebek zayıflamaya başlar, su kaybı görülür. Bebeğin gözleri içerisine çökmeye başlar, yanaklarda kırışıklıklar meydana gelir. Bu görünümle beraber bebek yaşlı bir insan gibi görünmeye başlar. Mide çıkışında tıkanma yaşayan bebek rahatsız görülebilir ancak çok büyük acı çekiyormuş gibi de gözükmez.

Teşhis ve tedavisi;

Mide çıkışı tıkanması durumunda doktor öncelikle fiziksel muayene yapacaktır. Karın bölgesinde yapılan muayene ile mide kapısında bir sorun olduğunun belirlenmesi neticesinde teşhisi yapılır. Doktor muayenesinde böyle bir bulguya rastlamaz ise ultrasonografik muayene gerekebilir. Mide çıkışı tıkanması ile dünyaya gelmiş bir bebek, damardan sıvı gıda verildikten kısa bir süre sonra mutlaka ameliyata alınmalıdır.

Ameliyatı ve sonrası;

Mide çıkışı tıkanması ameliyatı bebeğe damardan beslenme yapıldıktan sonra uygulanır. Ameliyattan ortalama 6 saat sonra bebek ağızdan yemeğe başlayacaktır. Doktorun da takibi ile verilen gıda miktarı yavaş yavaş artırılmalıdır. Bebeklerin çoğu ameliyattan 2 gün sonra taburcu edilmektedir. Mide çıkışı tıkanması yaşayan bebeğin sağlığına kavuşma süresi teşhisin erken yapılması ve bebeğin genel durumuna bağlı olarak değişim gösterebilmektedir. Fakat genel olarak bu iyileşme süreci oldukça hızlı olmaktadır.

 

Paylaşın

Baş Ağrısı neden olur, ne yapmalıyım?

Birçok kişiyi korkutan ‘Baş Ağrısı’nı Uluslararası Baş ağrısı Derneği, 14 ana grup ve yüzlerce alt grup olarak sınıflandırmıştır. Baş ağrısı şikâyeti olanların oranı toplumda yüzde 90’lara ulaşır. Tüm baş ağrılarının yüzde 90’ını ise migren ve gerilim tipi baş ağrıları oluşturur.

Yapılan çalışmalar aile hekimlerine başvuran 10 kişiden birinin baş ağrısı şikayeti nedeniyle geldiğini göstermiştir. Ayrıca nörolojiye yapılan her 3 sevkten 1 tanesi de baş ağrısı nedeniyle gerçekleşmektedir.

Kaç tip baş ağrısı vardır?

  • Baş ağrısına neden olan birçok hastalık vardır. Toplumda en sık görülen baş ağrısı tipi; gerilim tipi baş ağrısı denilen sinir, stres ve kaygıların neden olduğu baş ağrısıdır. Bu tip baş ağrısı, genelde başın etrafını saran bir ağrı olarak algılanır. Gerilim tipi baş ağrısı öğleden sonraları sık görülür ve başlangıçta ağrı kesicilere yanıt vermesine karşın sonraları yanıtsız hale gelebilir. Uzun sure ağrı kesici alan hastalarda, ağrı kesicilere bağlımide ve börek hastalıkları görülebilir. Bu nedenle bu tip baş ağrısının ağrı kesicilerden çok özgül tedavi yaklaşımları ile tedavi edilmesi önerilir. Bu tedavi yaklaşımları gerilim ve kaygıyı azaltacak ilaçlar, rahatlama egzersizleri ve psikoterapilerden birini içerebilir.
  • Bir diğer sık baş ağrısı nedeni ise migrendir. Migren de toplumda oldukça sık görülen bir hastalıktır. Genelde tek taraflı ve zonklayıcı ağrıya neden olur. Birlikte bulantı ve kusma görülebilir. Migren ağrısı çok şiddetli olabilir ve bu nedenle kişinin okul ve iş performansında ciddi düşmelere neden olur. Migrenin tedavisinde triptan denilen özel ağrı kesiciler kullanılabilir. Ancak kişide sık ataklar görülüyorsa, bu ataklara bağlı iş, okul ve aile hayatında sorunlar ortaya çıkıyorsa özel migren ilaçlarından faydalanılabilir. Bu ilaçlar beta-blokör denilen tansiyon ilaçları ve epilepsi ilaçları denilen anti-epileptiklerdir.
  • Sık görülen bir diğer migren tipi adetle ilişkili migrendir. Bazı kadınlarda her adet döneminde tekrarlayan migren atakları olur. Bu tip atakların tedavisinde de önleyici tedavi yaklaşımları uygulanabilir. Örneğin migren ilaçları sadece adet döneminde kullanılarak adete bağlı ağrılar önlenebilir.
  • Üçüncü sık görülen baş ağrısı tipi de nevraljilerdir. Bu tip ağrılar genelde elektrik çakması gibi algılanan kısa süreli ama çok şiddetli ağrılardır. En sık görüleni yüzde görülen trigeminal nevraljidir. Kişi yüzünde çok kısa süren ama çok rahatsız edici elektriklenmeler hisseder. Bu tip ağrıların tedavisinde ilk seçenek epilepsi ilaçlarıdır. Ancak bu tedaviden fayda görülmezse ilgili sinirin bokajı yoluna gidilebilir. Sinir blokajında ağrıya neden olan sinire lokal anestezik verilerek uyuşturulur. Böylece ağrıda uzun süreli kesilme sağlanabilir.

Baş ağrısı sebepleri nelerdir?

Baş ağrısının nedenleri nelerdir sorusuna verilecek cevap baş ağrısının tipine göre değişmektedir. Örneğin; primer tipi baş ağrılarında, genetik olarak yatkın kişilerde, çevresel faktörler beyinde bir aktivasyon yaratırlar. Bu aktivasyon, beyin damarlarında genişleme yapar ve kimyasal maddeler açığa çıkar. Bunlar sinirleri uyararak ağrıya neden olur.

Sekonder tip baş ağrılarının altında ise çok farklı  nedenler olabilir. Örneğin enfeksiyonlar (sinüs, kulak, beyin zarı iltihapları), kan damarlarındaki hasarlar (anevrizma, malformasyonlar, damar tıkanıklıkları),tümörler, hipertansiyon bu nedenlerden sadece birkaç tanesidir. Bu nedenle sekonder tip baş ağrılarının sebebinin belirlenmesi hayati önem taşır. Ayrıca kadınlarda adet sırasında baş ağrısı görülebilir. Bunun haricinde stres de önemli bir tetikleyici faktördür.

Sürekli baş ağrıları neden olur?

Sürekli ağrılarda sekonder bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır. Daha önce periyodik gelen ağrıları olan hastalarda ağrılar süreklilik kazanmışsa hastanın çok sayıda ağrı kesici ilaç kullanmış olabileceği ya da altta psikolojik nedenlerin yatıyor olduğu olasılığı düşünülmelidir.

Baş ağrısı için sürekli ağrı kesici  kullanmak doğru mu?

Ağrı kesiciler genelde masum ilaçlar olarak kabul edilir. Ama böbrek, mide gibi organlar üzerinde geri dönüşsüz hasarlar bırakabilirler. Bu nedenle uzun süreli ve düzenli ağrı kesici kullanımından kaçınmak gerekir. Özellikle baş ağrınız için haftada birden fazla ağrı kesici alma ihtiyacı hissediyorsanız bir nöroloji doktoru ile görüşmeniz gerekir.

Baş ağrısı nasıl geçer?

Baş ağrısı tedavisinde denenecek birçok ilaç bulunmaktadır. Migren tedavisindeki hedef, tetikleyici faktörleri azaltmak, sinir sistemindeki hassasiyeti ve ağrı sırasında ortaya çıkan damar ve damar çevresindeki olayları baskılamaktır. Temel tedavi, koruyucu ve atak tedavisi olmak üzere ikiye ayrılır. Burada hastanın ağrılarının sıklığı tedavi kararında etkilidir. Örneğin; hastanın ağrıları ayda bir iki kez görülüyorsa sadece atak sırasında tedavi önerilir.

Ağrı tedavisinde basit ağrı kesiciler, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar, ergotaminli ilaçlar ve triptanlar kullanılır. Ağrı kesici ilaçlar genelde masum ilaçlar olsa da, sürekli kullanıldıklarında böbrek ve diğer organlar üzerinde geri dönüşümsüz hasarları olabilir. Bu nedenle sürekli kullanımı tavsiye edilmez. Ağrı kesiciler atağın başında alınmalıdır. Koruyucu-önleyici tedavi ise bir ay içinde atak sayısı üçü, dördü geçiyorsa uygulanır. Koruyucu tedavide ilaçlar her gün alınır. Kalp ilaçları, depresyon ilaçları, epilepsi ilaçları bu amaçla kullanılmaktadır. Bu tip ilaçlar, kesinlikle doktora danışılmadan alınmamalıdır.

Bütün bu tedaviler dışında baş ağrılarında kullanılan bir takım alternatif tedavi yöntemleri vardır. Bunlara örnek olarak;

  • Gerilim tipi baş ağrısında biofeedback (geri iletim – gevşeme eğitimi),
  • Migrende akupunktur,
  • Kronik ağrılarda doku masajı, Riboflavin, magnezyum, ‘fever few’ bitkisi içeren ilaçlar verilebilir. Bu tedaviler hastaların bir kısmında yararlı olabilmektedir.
  • Botox son yıllarda baş ağrısı tedavisinde de kullanılmaya başlansa da, sık gelen ve kronik ağrılarda bir tedavi alternatifi olmakla birlikte çok pahalı olması nedeniyle öncelikli olarak kullanılan, pratik bir tedavi değildir.

Baş ağrısını engellemek için bir takım yaşam stili değişiklikleri yapabilirsiniz. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.

  • Baş ağrısı tetikleyicilerinizi keşfedin, genelde günün hangi saati ve hangi aktiviteleri yaptıktan sonra başınızın daha fazla ağrıdığını hissettiğiniz not edin. Bu aktiviteleri imkanınız varsa azaltın.
  • Alkol tüketiminizi sınırlayın. Alkol özellikle de kırmızı şarap baş ağrısına neden olmaktadır.
  • Nitrat içeren işlenmiş gıdalar, baş ağrısına neden olabilir. Bu gıdalara örnek olarak çikolata, işlenmiş etler verilebilir. Nitratlar vücuttaki kan damarlarına etki ederler. Bu nedenle beyindeki damarlar ile etkileşime girerek baş ağrısına sebep olabileceği düşünülmektedir.
  • Uyku yoksunluğu: Uyku kalitesi ve süresi sağlıklı yaşam için önemli olmasının yanı sıra migren veya baş ağrısı ataklarından korunmak için de önemli bir unsurdur.
  • Duruş bozuklukları: uzun süre bilgisayar ya da cep telefonu kullanımı sonrasında ense kaslarında bir takım yorulmalar ve ağrılar gözlenebilir. Bu gibi durumlarda sık sık pozisyon değiştirmek ağrı duymayı engelleyebilir.
  • Açlık bir baş ağrısı tetikleyici olduğundan dolayı öğünleri atlamamak baş ağrısından korunmak için önemlidir.
  • Stres: Bazı baş ağrı çeşitleri stres ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle yaşamınızda stresle başa çıkmak hem baş ağrılarınızın kontrolü hem de yaşam kalitenizi artırmanız açısından çok önemlidir.

Başı ağrıyan hasta ne zaman mutlaka doktora başvurmalı?

  • Ağrı sürekli ve artan şiddette ise
  • İlk kez ağrıyla tanışan kişinin yaşı 10’un altında, 50’nin üstündeyse,
  • Daha önce mevcut olan ağrının şiddeti, şekli değiştiyse, tedaviye cevap vermiyorsa,
  • Baş ağrısı şimdiye kadar hayatında karşılaştığı en şiddetli ağrıysa ve ağrı bir fiziksel aktivite sırasında (ağır bir yük kaldırmak, cinsel ilişki) ortaya çıkmış ve şiddetini arttırmışsa mutlaka doktora gitmek gerekir.
Paylaşın

B6 Vitamini nedir, hangi besinlerde bulunur?

Bağışıklık sistemi ve kan seviyelerindeki azalma için önemli olan ışığa ve alkali ortama duyarlı besinlerden aldığımız B6 Vitamini (Piridoksin), protein metabolizmasında koenzim olarak oldukça önemli görevleri bulunan ve nörotransmitterlerin sentezinde görev yapan bir suda çözünen vitamin türüdür. 

Hassas bir vitamin türüdür ve güneş ışığı, yüksek ısı, pişirme, bazik ortam gibi etkenlere maruz kalması halinde kolaylıkla bozularak işlevini yitirebilir. Dolayısıyla özellikle süt ve ürünleri, meyve ve sebzeler gibi taze olarak tüketilebilen kaynaklarının yeterli miktarda alınması, vitamine olan gereksinimin karşılanması açısından oldukça önemlidir.

Faydaları;

  • Enzimlerin sağlıklı bir şekilde salgılanmasını sağlar. 60’dan fazla enzimin çalışması için gereklidir
  • Hücrelerin çoğalmasında, çok önemli bir yeri olduğu için sağlıklı bir gebelik için gerekli bir enzimdir
  • B6 vitamini vücutta normal enerji oluşumun
  • Yorgunluk ve bitkinliğin azaltılmasın
  • Normal homosistenin metabolizmasın
  • Normal kırmızı kan hücrelerinin oluşumuna ve bağışıklık sisteminin korunmasına katkıda bulunur
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir. Vücudumuzu hastalıklardan korur
  • Kan üretimine destek vermesi nedeniyle böbreklerin sağlıklı şekilde çalışmasını sağlar
  • Uykusuzluk problemini önler
  • Kas kasılmalarını ve krampları önler
  • Yağ yakımı sürecini hızlandırdığı için kilo verme konusunda yardımcıdır
  • Sinir, stres etkilerini azaltır
  • B6 vitamini beyindeki kimyasal olaylar için de önemlidir

Hangi besinlerde bulunur?

  • Böbrek
  • Karaciğer
  • Beyin
  • Yumurta sarısı
  • Tavuk
  • Balık
  • Süt ve süt ürünleri
  • Bira mayası
  • Muz
  • Avakado
  • Patates
  • Ispanak
  • Bezelye
  • Yulaf

Eksikliğinin belirtileri nelerdir?

B6 vitamininin eksikliği iki farklı durumdan kaynaklanabilir. Bunlardan ilki düzensiz veya dengesiz beslenme, düşük kalorili diyet uygulama ya da B6 vitamini içeriği yüksek olan besinlerin az tüketimi gibi nedenlere bağlı olarak vitaminin vücuda yeteri kadar alınmamasıdır. Diğer neden ise sindirim sistemini ve besin ögelerinin emilimini etkileyen herhangi bir hastalıktan kaynaklı olarak vücuda alınan besinlerden yeterli düzeyde yararlanılamamasıdır. Her iki durumda da ortaya çıkabilen B6 vitamini eksikliği birtakım belirtilerle kendini gösterir. En yaygın belirtiler arasında şunlar yer alır:

  • Kırmızı kan hücrelerinin üretimindeki azalmaya bağlı olarak kansızlık (anemi) gelişimi
  • Sürekli yorgunluk, halsizlik ve enerji düşüklüğü
  • Deri döküntüleri
  • Dudaklarda çatlama, ağız ve dudakların çevresinde kuruluk ve dökülmeler
  • Bağışıklık sisteminin zayıf olması, sık olarak geçirilen enfeksiyon hastalıkları
  • El, ayaklar ve parmaklarda uyuşukluk, karıncalanma hissi
  • Bebeklerde huzursuzluk ve sürekli huysuzluk
  • Hamilelikte görülen sabah bulantılarının aşırılığı
  • Bilinç bulanıklığı, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık gibi bilişsel sorunlar

Söz konusu belirtiler hafif düzeydeki vitamin eksikliklerinde hissedilebilir düzeyde olmayabilir. Vitamin eksikliğinin uzun süre devam etmesi ve tedavi edilmemesi halinde ise belirtiler şiddetlenerek günlük yaşamı etkileyecek boyutlara ulaşabilir. Yukarıdaki belirtilere ek olarak yapılan bazı bilimsel araştırmalarda B6 vitamini eksikliğinin kanser gelişimini kolaylaştırdığı sonucuna varılmıştır. Özellikle mide ve yemek borusu kanserlerinde B6 vitamini eksikliğinin bir tetikleyici faktör olabileceği üzerinde durulmakta olup bu konu hakkındaki bilimsel araştırmalar halen devam ettirilmektedir.

Paylaşın

Büllöz pemfigoid nedir? Teşhisi, Tedavisi

Halk arasında bilinen bir adı olmayan Büllöz pemfigoid; içi su dolu kabarcıklar oluşturan ve bu su dolu kabarcıkların patlayıp açılması ile üzeri kabuklanan, yüzeysel yaralar şeklinde seyreden önemli bir deri hastalığıdır.

Bülöz pemfigoid tıp dilinde otoimmün bir hastalık olarak bilinir. Yani normalde insan vücuduna zararlı olabilecek mikrop ve yabancı maddelere karşı bir koruma sistemi olan bağışıklık sisteminin, kişinin kendi doku ve hücrelerini de yabancı olarak algılayıp buna karşı tepki vermesi sonucunda ortaya çıkan hastalıklardan birisidir.

Daha basit bir biçimde kimde olacağını önceden kestiremediğimiz büllöz pemfigoid hastalığı, henüz bilmediğimiz bir nedenle vücudun kendi derisini yabancı olarak algılaması ve buna karşı tepkime vermesi ile oluşur. Bu tepkimeyle, derideki hücreleri bir arada tutan bağlar, vücudun salgıladığı ve antikor adı verilen maddelerin etkisiyle kopar.

Bunun sonucunda hücrelerin birbirinden ayrıldığı alanlara sıvı toplanır. Böylece “bül” adı verilen içi berrak sıvı ile dolu olan kabarcıklar meydana gelir. Bu kabarcıklar zaman içerisinde patlarlar ve tabanı ıslak et görünümlü, kendi kendine iyileşmeyen yüzeysel yaralara dönüşür. Bu yaralardan sıvı ve vücut için gerekli maddelerin kaybedilmesi ya da bu yaralardan mikrop kapılması sonucunda hastalığın bazen yaşamı tehdit eden olumsuz sonuçları ortaya çıkar.

Büllöz pemfigoid nedenleri;

Kabarcıklar bağışıklık sisteminizdeki bir arıza nedeniyle ortaya çıkar. Vücudunuzun bağışıklık sistemi normalde bakteri, virüs veya diğer zararlı olabilecek yabancı maddelerle savaşmak için antikorlar üretir. Net olmayan nedenlerden dolayı, sisteminiz vücudunuzdaki belirli bir dokuya karşı bir antikor geliştirebilir.

Büllöz pemfigoidde, bağışıklık sistemi cildin dış tabakasını (epidermis) ve bir sonraki cilt tabakasını (dermis) bağlayan liflere antikorlar üretir. Bu antikorlar, kabarcıklar ve kaşıntı üreten iltihabı tetikler.

Büllöz pemfigoidin belirtileri;

İlk belirtileri yama tarzında kurdeşen benzeri kızarıklıklar ve şiddetli kaşıntıdır. Bu kızarıklıkların üzerinde günler ya da haftalar sonra bül denilen yanık benzeri içi su dolu gergin kabarcıklar meydana gelir. Büller kısa sürede patlayarak açılırlar ve tabanları ıslak, yüzeysel yaralara dönüşürler. Bu yüzeysel yaralar zamanla kuruyup
kabuklanırlar. Eğer tedavi edilirse yaralar, yerlerinde geçici kahverengi lekeler bırakarak iyileşirler. Ancak tedavi edilmezse hastalık yeni büllerin ortaya çıkması ile giderek şiddetlenebilir. Bu yaralar genellikle deride olsa
da hastaların dörtte birinde ağız içerisinde de çıkabilir.

Büllöz pemfigoid teşhisi;

Teşhisi doğrulamak için doktorunuz kan testleri isteyebilir ve laboratuvar testi için etkilenen cildin küçük bir örneğini alarak cilt biyopsisi yapabilir. Doktorunuz sizi belirtilerinize ve laboratuvar testlerinizin sonuçlarına bağlı olarak cilt (dermatolog) veya gözler (göz doktoru) konusunda uzmanlaşmış bir doktora yönlendirebilir.

Tedavisi;

Büllöz Pemfigoid tedavisinin temel amacı ve hedefi; hastalığa yol açan, vücut tarafından üretilen antikor adı
verilen maddelerin üretimini azaltmak ya da tamamen durdurmaktır. Bu amaçla, vücudun kendisine yönelmiş bağışıklık sistemini baskılayıcı birtakım ilaçlar veya kanın antikor adı verilen maddelerden temizlenmesine
yönelik birtakım yöntemler kullanılır. Bu amaca yönelik en sık kullanılan ilaçlar, deriye sürerek ya da hastalığın daha şiddetli olduğu durumlarda ağızdan hap şeklinde veya toplardamara enjeksiyon şeklinde kullanılan ‘kortizon’ ilaçlarıdır.

Genellikle kortizon içeren ilaçlar hastalığı baskılamakla birlikte; ilacın yetersiz olduğu veya uzun süre kullanımlarında yan etkileri sebebiyle kortizon düzeyinin minimum tutulmak istendiği durumlarda tedaviye immunsupresif ilaçlar eklenebilir. Sık kullanılan immunsupresif ajanlar arasında azatiyoprin, metotreksat, mikofenolat mofetil vardır.

Daha az kullanılan diğer ilaçlar arasında, nikotinamid, tetrasiklin, dapson, sülfonamidler, siklofosfamid, siklosporin, klorambusil gibi ilaçlar mevcuttur. Yukarıdaki tedavilerle olumlu sonuç alınamayan hastalarda daha ileri tedavi
yöntemleri (ritüksimab, plazmaferez, IVIG vb..) kullanılabilir.

Yaşam tarzı ve ev ilaçları;

Büllöz pemfigoid varsa, aşağıdaki kişisel bakım stratejileriyle durumunuzun bakımına yardımcı olabilirsiniz:

  • Yara bakımı: Kabarcıkların günlük bakımı için doktorunuzun tavsiyelerine uyun.
  • Gerekirse etkinlikleri sınırlayın: Ayak ve ellerde kabarcıklar yürümeyi veya günlük aktivitelere katılmayı zorlaştırabilir. Kabarcıklar kontrol altına alınana kadar rutininizi değiştirmeniz gerekebilir.
  • Güneşe maruz kalmaktan kaçının: Büllöz pemfigoidden etkilenen cildin herhangi bir bölgesinde uzun süre güneşe maruz kalmaktan kaçının.
  • Gevşek pamuklu kıyafetler giyin: Bu cildinizi korumaya yardımcı olur.
  • Ne yediğinize dikkat edin: Ağzınızda kabarcıklar varsa, cips, çiğ meyve ve sebze gibi sert ve gevrek yiyecekler yemekten kaçının, çünkü bu tür yiyecekler semptomları şiddetlendirebilir.
Paylaşın

Bulimya (Bulimia) Nedir? Teşhisi, Tedavisi

Bulimya (Bulimia); Belirli bir zaman dilimi içerisinde çoğu insanın yiyebileceğinden çok daha fazla yiyeceği yeme durumu ve başka bir deyişle yeme kontrolünün kaybolması durumudur. Bulimya (Bulimia), ileri safhada PEM (Protein Enerji Malnütrüsyonu) gelişir ve hastaneye yatırılması gerekebilir.

Kişide aşırı bir iştah, fakat aynı zamanda aşırı bir kilo alma korkusu vardır. Kişi çok fazla yemek tükettikten hemen sonra kendisini kusturarak yada diüretik ve laksatifler kullanarak yediklerinden kurtulmaya çalışır. Çoğunlukla bulimik kişi, birkaç gün çok fazla yemek tüketir. Sonra karın ağrısı ve uyku düzensizliği başlayınca kendisini kusturmaya başlar. Zorlama ile yapılan bu kusmalar diş çürüklükleri, özefajit , metabolik alkaloz, dehidratasyon, hipokalemi ve diğer elektrolit bozukluklarına yol açar.

Bulimia ne sıklıkta görülür?

Her 100 kişiden bir ila ikisi bulimia hastalığına yakalanır. Ancak bulimianın ayrı ayrı semptomları (hastalık belirtileri) daha sık görülür ve her 100 kişiden yaklaşık 5’inde bulunur.

Bu hastalık özellikle kadınlarda ve genç kızlarda görülür. Her 100 bulimikten 90’ı genç kız ve kadınlardan oluşur. Ancak son zamanlarda giderek daha çok genç erkek de şişmanlamaktan korktuğunu, yeme davranışını kontrol ettiğini, aşırı açlık krizlerine girdiğini, yediklerini çıkardığını, giderek daha çok spor yaptığını veya kilolarını korumak için müshil ilaçlarına yöneldiğini bildirmektedir.

Bulimia hastalığı kimlerde görülür?

  • Düşük özgüvenli kişiler
  • Depresif belirtileri olan kişiler (mutsuzluğa eğilimli, pekçok şeye karşı isteksizliği olan, bunlara ek olarak uyku,iştah, konsantrasyon, enerji sorunları, değersizlik düşünceleri yaşayanlar)  -sosyal anksiyete bozukluğu yaşayan kişiler
  • Çcuklukta aşırı düzeylerde kaygı belirtileri olan kişiler
  • Zayıf vücut idealinin içselleştirilmesi
  • Çocukluk çağlarında cinsel ve fiziksel istismar yaşayanlar
  • Çocuklukta obezitenin (şişmanlık) varolması, erken yaşlarda ergenliğe giriş
  • Ebeveynin aşırı veya yetersiz düzeyde müdahaleleri risk etmenleri arasında sayılmaktadır

Bulimia hastası olup olmadığınızı nasıl anlarsınız?

Bulimia hastalığı hemen bir günde oluşmaz. Mağdurların erkenden yardım aramaları çok önemlidir zira hastalığın sonlandırılması esasen tedaviye çabuk başlanmasına bağlıdır.

Bir yeme bozukluğu başlangıcının belirtileri şunlar olabilir:

  • Kendi yeme davranışından memnun olmama
  • Kişinin kilosu ve beslenmesiyle ilgili endişelenmesi
  • Kişinin vücuduyla ilgili endişelenmesi
  • Gizli yemek yemek
  • Kusma veya yeme krizleri

Çoğunlukla ilk olarak aile hekimiyle görüşülür. Mağdurun bir bulimia hastası olup olmadığı ise, ancak bir uzman hekim veya psikoterapistin kapsamlı teşhisiyle ortaya çıkar. Bunun için detaylı bir bedensel muayenenin yanısıra, hastanın yeme davranışı ve buna karşı önlemler hakkında ayrıntılı bir görüşme de yapılır.
Muayene sonucuna göre hangi tedavi şeklinin tavsiye edileceğine karar verilir.

Esas itibariyle, bulimia ne kadar erken teşhis edilirse, başarılı bir tedavi şansının da o kadar yüksek olacağı kabul edilir.

Bulimianın sonuçları nelerdir?

  • Amenore (adet görememe) ya da adet düzensizlikleri görülebilir
  • Kusma davranışları sonucu vücut su-tuz-mineral düzensizlikleri ciddi sorunlara yol açabilir
  • Yemek borusunda kusmalar sonrası yırtılma, midede delinmeler, kalp ritim bozuklukları gibi nadir ama ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilmektedir
  • Laksatif (dışkılamayı arttırıcı, kolaylaştırıcı) ilaçların uygunsuz kullanımı ile barsak hareketleri olumsuz etkilenir ve bunlar olmadan dışkılayamama gelişebilir, diğer mide-barsak sorunları, rektal prolapsus (barsağın anüsten sarkması) görülebilir
  • Duygu durum bozuklukları, kaygı bozuklukları, alkol, madde, uyarıcı nitelikte yasadışı ilaç kullanımı ve kişilik bozukluğu ile birlikte görülebilir

Nasıl Tedavi Edilir?

Bilişsel davranış terapisi esasına göre yapılan bir psikoterapinin özellikle etkili olduğu gözlemlenmiştir. Eğer bir davranış terapisi mümkün değilse, psikodinamik yaklaşıma göre bir tedavi de düşünülebilir. Yaklaşık her üç bulimik hastadan biri, psikoterapi ile kalıcı olarak iyileştirilebiliyor. Önemli olan, tedaviyi yapan terapistlerin yeme bozuklukları alanında hususi bilgilerinin ve önemli tecrübelerinin olmasıdır. Yaşı küçük hastalarda çoğunlukla, hastaların da görüşü alınarak hasta yakınları zaman zaman terapiye dahil edilir.

Ayakta psikoterapide mağdurlar genelde psikoterapistle haftalık görüşmeler yapar. Tedaviyi yapan hekimle anlaşarak tedaviyi tamamlaması açısından bazı durumlarda ilaç alınması da anlamlı olabilir.

Paylaşın