Bradikardi (Kalp Ritmi) nedir? Teşhisi, Tedavisi

Belki sizde de farkında olmadığınız bir aritmi olabilir. Kalpteki ritim bozukluklarından biri bradikardidir. Bradikardi mutlaka dikkatle takip edilmelidir. Eğer kontrol altına alınmazsa bayılmaya, kalp yetmezliğine ve ani ölümlere yol açabilir.

Kalp atışlarının dakikada 60’tan az olması bradikardi olarak değerlendirilir. Sağlıklı insanlarda dinlenme halinde kalp ritmi 60 ila 100 arasındadır. 100’den fazla olduğu durumlar da yine ritim bozukluğu sınıfına girer. Buna taşikardi denir.

Nedenleri;

  • Yaşlılık:İleri yaşlarda kalbin ileti dokusunun iletkenliğinin azalması sebebiyle olur.
  • Damar tıkanıklığı:Kalp krizi sonrasında ileti sisteminin hasar görmesine bağlı olur.
  • Kalp dokusunun enfeksiyonu.
  • Doğumsal kalp bozuklukları.
  • Tiroid bezinin az çalışması.
  • Potasyum ve kalsiyum gibi elektrolit bozuklukları.
  • Uykuda solunum durması (OSAS).
  • Kalp ameliyatı sonrası oluşabilecek komplikasyonlar.
  • İlaç veya bal zehirlenmesi.

Belirtileri;

Bradikardi olunca kalbin oksijenden zengin kanı yeterli derecede pompalayamamasına bağlı olarak aşağıdaki belirtiler olabilir:

  • Baş dönmesi
  • Aşırı halsizlik
  • Bayılma
  • Nefes darlığı
  • Göğüs ağrısı
  • Erken yorulma
  • Göz kararması
  • Bilinç bulanıklığı

Teşhisi;

Bayılma, sürekli halsizlik gibi şikayetler ile doktora gittiğinizde size ailenizde kalp hastalığı geçiren var mı diye soracaktır. Hastanın aile öyküsünün alınması çok önemlidir çünkü bu tip şikayetlerin çok sayıda sebebi olabilir. Bayılma kardiyolojik kökenli olabileceği gibi nörolojik kökenli de olabilir. Önce hastanın fizik muayenesi yapılır, kullandığı ilaçlar ve şikayetlerin ne zaman başladığı sorulur.

Fizik muayenede doktor kalp ritmini bizzat kendisi ölçer ve atışların düzenini kontrol eder. Doktor hareket etmenizi veya oturmanızı söyleyebilir. Tiroid sorunlarından şüphelenirse tiroid belirtilerine bakacaktır. Örneğin boğazı muayene ederek bezlerin şişkinliğini kontrol eder. Saçların ve cildin ne kadar kuru olduğunu inceler.

İleri tetkiklerde elektrokardiyografi (EKG) çekilerek hastada bradikardi değerlendirmesi yapılır. Belki EKG çektirmişsinizdir. Çok kolay ve hızlı bir görüntüleme yöntemidir. Kalbin atışları bir kağıt üstüne dökülür. Bazı bradikardi türleri EKG’de belli olmayabilir. Böyle durumlarda ambulatuvar EKG çekilir. Bu testte hasta Holter adı verilen giyilebilir bir EKG cihazını üstüne geçirir. Holter genellikle 24 saat boyunca hastanın üzerinde kalır. Eğer bradikardinin belirtileri sık sık olmuyorsa Holterin süresi uzayabilir. Bradikardinin halsizlik, yorgunluk gibi belirtileri ortaya çıktığında Holterin kayıt düğmesine basmalısınız. Bu şekilde en net kalp ritmi elde edilir.

Tedavisi;

Sağlıklı bir atlette bradikardi için çoğu zaman tedaviye ihtiyaç duyulmaz. Bu kişilerin kalp atışları normalden az olsa bile vücut yeterli miktarda kanı alır. Hastaların günlük hayatlarını zorlaştıracak bir belirtileri bulunmuyorsa doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamayabilir. Bunun yerine hasta önce takip edilir. Eğer sinüs nodunda veya atriyoventriküler nodda bir bozukluk varsa o zaman tedavi gerekir.

Bradikardiden korunmak için özel bir yöntem yoktur. Genel olarak sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Dengeli ve sağlıklı beslenin, düzenli sporunuzu yapın. Kullandığınız ilaçların yan etkisi sonucu oluşan bradikardi vakaları ilacı bıraktığınızda geçecektir. Bazen dozu azaltmak da çare olabilir. Hangi yöntemi denerseniz deneyin bir doktor kontrolünde olduğunuzdan emin olun.

Paylaşın

Göz kapağı iltihabı (Blefarit) nedir? Teşhis, Tedavi

Cinsiyet farkı gözetmeksizin her yaş grubunda görülebilen Göz Kapağı İltihabı (Blefarit), göz kapağının iltihaplanması sonucu yaşanan ve kronikleşmeye yatkın bir hastalıktır. Bu hastalık göz kuruluğu ve kirpik batması hastalığı ile birlikte seyredebilir.

Hastalık ön blefarit ve arka blefarit olmak üzere 2’ye ayrılır. Ön blefaritte göz kapağının dış kenarı ve kirpik dipleri etkilenir. Vücuttaki bakterilerin aşırı miktarda çoğalması ve derinin yağlı/ kepekli olmasından dolayı blefarit meydana gelmektedir. Arka blefaritte ise kapağın gözün içine değen kısmı etkilenir, gözyaşı yağ bezlerinin normal çalışmaması ile ilişkilidir.

Nedenleri;

Göz kapağı iltihabının oluşumunda her zaman için bir neden olmak zorunda değildir. Bazı durumlarda herhangi bir sebep yokken veya bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak blefarit oluşumu söz konusu olabilir. Bunun yanı sıra iltihabi bir hastalık olan blefarit oluşumunda risk artırıcı faktörler arasında değerlendirilebilecek hususlar şunlardır:

  • Kirli ve tozlu ortamlarda uzun süre kalmak
  • Gözlerde kuruluk sorununun varlığı
  • Stafilokok ve benzeri bakteri türlerinin neden olduğu enfeksiyonlar
  • Kontakt lens kullanımı
  • Gül hastalığı (akne rozasea – kırmızı yüz hastalığı)
  • Makyaj malzemeleri ve lens solüsyonlarına karşı alerji
  • Göz kapağındaki küçük yağ bezelerinde oluşan tıkanıklıklar
  • Seboreik dermatit
  • Kirpik bitleri ve akarları

Göz kapaklarında oluşan iltihaplanmalar, zamanında tedavi edilmedikleri durumlarda birtakım komplikasyonları da beraberinde getirebilmektedir. Kirpik problemleri, kronikleşmiş konjonktivitler, göz kapağı sorunları, kontakt lens kullanımında güçlük, arpacık, şalazyon ve kornea ülserleri bu komplikasyonlara örnek olarak verilebilir. Bu gibi durumların oluşumunun önlenebilmesi adına göz kapağı iltihabına gereken hassasiyet gösterilerek tedavi süreci aksatılmamalıdır.

Belirtileri;

Göz kapağı iltihabı belirtileri hemen hemen her hastada benzer şekilde görülmesine karşın enfeksiyonun şiddetine bağlı olarak semptomların yoğunluğu da değişkenlik gösterir. Başlangıç aşamasında yalnızca kaşıntı ve gözlerin kapatılması, ovuşturulması esnasında hissedilen hafif ağrılar şeklinde belirti veren blefarit, enfeksiyon ilerledikçe şu belirtilerle kendini göstermeye başlar:

  • Gözlerde yanma
  • Göze kum kaçmış hissi
  • Bulanık görme
  • Göz sulanması
  • Gözlerde kuruma ve şişlik
  • Yağlı görünen göz kapakları ve aşırı çapaklanma
  • Gözlerde ve kirpik diplerinde kızarıklıklar
  • Normalden daha sık göz kırpma isteği
  • Kirpiklerde dökülme
  • Hassasiyet ve parlak ışıkta görüşün azalması
  • Kirpiklerde dökülmeler
  • Kirpik diplerinde su baloncuğu benzeri yapılanmalar

Tanısı;

Göz kapağı iltihaplanması yani arpacık hastalığını teşhis etmek için göz muayenesinin yanı sıra göz kapağı içi muayenesine de ihtiyaç duyulmaktadır. El ve göz yordamı ile yapılacak muayene neticesinde tedavi planlaması yapılır ve ilaç tedavisi ile 1 hafta gibi kısa bir sürede tedavi etkisini gösterir.

Tedavisi;

Göz kapağı iltihabı, kolay tedavi edilebilen fakat tekrarlayabilen inatçı bir hastalıktır ve evde de tedavisi mümkündür. Tedavide her gün düzenli olarak, sıcak, nemli ve temiz bez ya da pamuk ile göz kapağına ve kirpik diplerine yapılan hafif bir masajla kirpik dibinin temizlenmesi önemlidir. Bu işlem 5 dakika boyunca günde 2-3 kere uygulanmalı ve çam ağacı ekstresi içeren özel şampuanlar ile kirpik dibi temizlenmelidir. Hastaların çoğu, bu rahatsızlığın nüksetmemesi için yaşam boyu günlük temizlik rutinini sürdürmek zorundadır. Ayrıca göz hekiminin yazacağı antibiyotikli kremler veya steroidli göz damlaları da komplikasyonları önlemek ve hastayı rahatlatmak için çok önemlidir. Ayrıca göz kuruluğu da varsa gözyaşı damlaları yine hekim tarafından önerilecektir.

Tedavisi sonrası dikkat edilmesi gerekenler;

Hijyen alışkanlıkları, zayıf bağışıklık sistemi  ve çevresel faktörler iltihaplanmaya yol açabilir.  Ve önlemle alınmazsa kronikleşerek sık aralıklarla yaşanarak yaşam kalitenizi düşürebilir.  Korunmak veya hafif atlatmak için nelere dikkat etmelisiniz?

  • Günün her saati ellerinizi yıkayamıyorsanız, gözlerinize, yüzünüze dokunma alışkanlığınızdan kurtulmaya çalışın.
  • Kişisel havlu, yastık kılıfı ve kozmetik ürünlerinizi ikinci kişiler ile paylaşmayın. Göz hastalıkları da nezle, grip gibi bulaşıcı olabilir.
  • Özellikle yağlı bir cildiniz varsa, göz kapaklarınızı ve kirpiklerinizi sabah akşam ılık su ile yıkamak iyidir.
  • Bu hastalığa yatkınlığınız var ise kozmetik ürünler kullanmamaya, sigara içilen yerlerde bulunmamaya özen göstermeniz önerilir.
  • Blefaritin kronikleşen bir hastalık olduğundan uygun bakım ile tekrarlama riskini en aza indirebilirsiniz.

Temiz havada yürüyüş yapın, beslenmenize dikkat edin, uyku düzeninize dikkat edin, ihtiyaç duydukça gözlerinizi dinlendirin.   Bu şekilde bağışıklık sisteminiz güçlenecektir.   Ve zamanla hastalığın tekrarlanma sıklığı azalacaktır.

 

Paylaşın

Bel Soğukluğu nedir? Belirtileri, Tedavisi

Cinsel yolla bulaşan yaygın hastalıklardan biri olan Bel Soğukluğu (Gonorea), hem kadın, hem de erkeklerle görülmekte birlikte, erkeklerde görülme saklığı daha fazladır. Özellikle 15-24 yaş arası gençlerde görülür.

‘Bel Soğukluğu’nun etkeni Neisseria gonorrhoeae olup özellikle üreme sisteminin serviks (rahim ağzı), rahim, tüpler ve üretra (idrar yolları) gibi sıcak ve nemli bölgelerinde kolayca çoğalabilmektedir. Ayrıca ağız, boğaz, göz ve anüs bölgelerinde de saptanabilmektedir.

Belirtileri;

Etken vücuda girdikten sonra 4-6 gün arasında belirtiler ortaya çıkar. Ancak bel soğukluğu kimi zaman belirti vermez. Belirti verdiğinde ise çoğunlukla cinsel organlarda gözle görülen bulgular vardır. Bunlar;

Erkeklerde;

  • İdrar yaparken ağrı ve yanma,
  • Penisten beyaz, sarı ya da yeşil renkte akıntı
  • Penis ucunda kızarıklık
  • Testislerde ağrı ya da şişlik (daha nadir)

Erkeklerin yüzde 10’unda hiçbir belirti görülmez. Kadınların ise çoğunda herhangi bir belirti görülmez ya da belirtiler vajina ya da idrar yolları enfeksiyonlarla karıştırılabilir. Belirtiler olmasa da enfeksiyonun ciddi sağlık sorunlarına yol açma riski vardır.

Kadınlarda;

  • Vajinal akıntı
  • İdrar yaparken ağrı ve yanma hissi
  • Dış genital bölgede kaşıntı
  • Adet dönemi dışında vajinal kanama, özellikle cinsel ilişki sonrasında kanama
  • Cinsel ilişki sırasında acı hissetme
  • Alt karın ya da pelvik bölgede ağrı
  • Vücudun diğer bölgelerinde bu enfeksiyonun yol açabileceği belirtiler şunlardır:

Rektum;

Anal kaşıntı, rektumdan akıntı, tuvalet kâğıdında görülebilen kırmızı lekeler (kanama), dışkılama sırasında ağrı.

Gözler;

Gonore virüsü gözleri etkilediğinde gözlerde ağrı, ışığa hassasiyet ve gözlerin biri ya da ikisinden iltihaplı akıntı görülür.

Boğaz;

Boğaz ağrısı ve boyundaki lenf bezlerinde şişlik görülebilir.

Eklemler;

Eklemlerden biri ya da birkaçı bu bakteri nedeniyle iltihaplanmışsa (septik artrit), enfekte olan eklemler kırmızı, şişmiş ve ağrılı olur.

Gonore, tedavi edilmediği takdirde kadın ve erkekte ciddi sağlık problemlerine yol açabilir.

Kadınlarda pelvik inflamatur hastalık (PID) oluşabilir ve bu nedenle tüplerde yapışıklık ve tıkanıklık, kısırlık, uzun dönemli kasık ve karın ağrılarına neden olabilir.

Erkeklerde testislerin bağlı olduğu tüplerde ağrı ve nadiren kısırlık ile sonuçlanabilir. Tedavi edilmeyen gonore kan ve eklemlere yayılabilir. Bu, hayati tehlike arz eden bir durumdur. Gonore geçiren kişi korunmasız ilişkiyle tekrar hastalığa yakalanabilir.

Tedavisi;

Çeşitli antibiyotikler ile gonore başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Birçok hastada gonore ile klamidya enfeksiyonu birlikte bulunur. Tedavide her ikisine yönelik antibiyotikler birlikte verilir. Gonoresi olan kişilerin diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar yönünden de araştırılması gerekir. Verilen tedavinin sonuna kadar kullanılması önemlidir. İlaç tedavisi ile enfeksiyon sona erse de oluşan kalıcı hasarlar geçmez.

Gonoresi tedavi edilmiş kişiler enfekte kişilerle temas sonrası  tekrar hastalanabilirler. Tedaviye rağmen belirtiler devam ediyorsa kişinin tekrar hekimine başvurması gerekir.

Çocuklarda gonore çeşitli antibiyotikler ile başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Tedavi edilmeyen gonore, kadınlarda ve erkeklerde çok ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir.

Kadınlarda genellikle pelvik inflamatuar hastalığa (PID) yol açmaktadır. PID; tüplere zarar veren, infertiliteye (kısırlık) veya dış gebeliğe neden olan bir hastalıktır. PID; çok hafif seyredebileceği gibi ateş ve karın ağrısı gibi ciddi semptomlara da neden olabilmektedir. PID rahim ağzından başlayarak, kadın genital organlarında enfeksiyona neden olmakta ve uzun dönemde kronik pelvik ağrıya dönüşmektedir.

Erkeklerde ise gonore epididimitise neden olmaktadır. Epididimitis; spermleri testislerden üretraya (idrar kanalı) taşıyan epididimis adı verilen organın enfeksiyonu olup tedavi edilmediğinde kısırlığa yol açabilmektedir.

Gonore kan veya eklemlere yayılabilmekte ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline gelebilmektedir. Ayrıca gonore hastalığı, hastanın HIV ile enfekte olma olasılığını arttırmaktadır.

Korunma yolları;

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmakta en önemli unsur, korunmasız cinsel ilişkiden kaçınmaktır. Ayrıca tek eşlilik önerilmektedir.

Latex kondomlar her seferinde ve doğru olarak kullanıldığında hastalık bulaşma riskini azaltırlar. Akıntı, idrar yaparken yanma, ağrı veya kızarıklık halinde hemen hekime başvurmalıdır.

Gonore tanı ve tedavisi olan kişinin yakın dönemde cinsel ilişkiye girdiği partnerlerinin de muayene, test ve gerekirse tedavilerinin yapılması gerekir. Böylece bu kişilerde gelişebilecek olası komplikasyonlar engellenebilir ve bunların enfeksiyonu tekrar tekrar bulaştırmaları önlenir.

Hastaların tedavi sonuçlanana kadar cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir. Ayrıca yılda bir kez herhangi bir yakınma olmasa bile kontrole gitmek ve test yaptırmak önerilmektedir.

Paylaşın

Bebekte mide çıkışı tıkanıklığı nedir? Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Nedeni tam olarak bilinmeyen Bebekte Mide Çıkışı Tıkanıklığı dediğimiz durum sindirilen gıdaların mideden ince bağırsağa geçtiği yerde meydana gelen tıkanma durumudur. Kısaca, midenin çıkış bölgesi olan Pilor’un darlığıdır.

Görülme sıklığının her 1000 canlı doğumun 1 ile 3’ündedir. İlk erkek bebeklerde görülme olasılığı diğer bebeklerden (mesela 2. erkek veya ilk kızdan) 4 kat daha fazla olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır.

Pilor darlığı (Pilor stenozu, Kısaca PS) Süt çocukluğu döneminin nadir ama önemli bir kusma nedenidir. Her kusan bebekte pilor stenozu çıkmaz ama gün geçtikçe artan kusmalarda pilor stenozu düşünmek gerekir. Pilor darlığı ile doğan bir bebek hayatının ilk günlerinde normal bir görünüme sahiptir; iyi beslenir, kusması her bebek kadar veya biraz daha fazla reflü kusması şeklindedir. Zamanla kusmalar giderek artar, basınçlı ve fışkırır tarzda olmaya başlar. Kusmalara bağlı su ve tuz (özellikle potasyum kaybı) ortaya çıkar.

Belirtileri;

Bebekte görülen ilk belirtiler yediğini yemeği çıkarma, kusma ile birlikte nadiren kan da görülmektedir. Kusma normal olarak beslenme esnasında veya beslenmeden kısa bir süre sonra meydana gelmektedir. Fakat saatler sonra da bu kusma meydana gelebilir. Kusma durumundan sonra bebek yeniden kendini aç hissedebilir ve yemek ister. Mide çıkışı tıkanması yaşayan bebek bağırsaklarından çok az yiyecek geçtiği için çok az dışkılama yapar.

Belirli bir süre sonra bebek zayıflamaya başlar, su kaybı görülür. Bebeğin gözleri içerisine çökmeye başlar, yanaklarda kırışıklıklar meydana gelir. Bu görünümle beraber bebek yaşlı bir insan gibi görünmeye başlar. Mide çıkışında tıkanma yaşayan bebek rahatsız görülebilir ancak çok büyük acı çekiyormuş gibi de gözükmez.

Teşhis ve tedavisi;

Mide çıkışı tıkanması durumunda doktor öncelikle fiziksel muayene yapacaktır. Karın bölgesinde yapılan muayene ile mide kapısında bir sorun olduğunun belirlenmesi neticesinde teşhisi yapılır. Doktor muayenesinde böyle bir bulguya rastlamaz ise ultrasonografik muayene gerekebilir. Mide çıkışı tıkanması ile dünyaya gelmiş bir bebek, damardan sıvı gıda verildikten kısa bir süre sonra mutlaka ameliyata alınmalıdır.

Ameliyatı ve sonrası;

Mide çıkışı tıkanması ameliyatı bebeğe damardan beslenme yapıldıktan sonra uygulanır. Ameliyattan ortalama 6 saat sonra bebek ağızdan yemeğe başlayacaktır. Doktorun da takibi ile verilen gıda miktarı yavaş yavaş artırılmalıdır. Bebeklerin çoğu ameliyattan 2 gün sonra taburcu edilmektedir. Mide çıkışı tıkanması yaşayan bebeğin sağlığına kavuşma süresi teşhisin erken yapılması ve bebeğin genel durumuna bağlı olarak değişim gösterebilmektedir. Fakat genel olarak bu iyileşme süreci oldukça hızlı olmaktadır.

 

Paylaşın

Baş Ağrısı neden olur, ne yapmalıyım?

Birçok kişiyi korkutan ‘Baş Ağrısı’nı Uluslararası Baş ağrısı Derneği, 14 ana grup ve yüzlerce alt grup olarak sınıflandırmıştır. Baş ağrısı şikâyeti olanların oranı toplumda yüzde 90’lara ulaşır. Tüm baş ağrılarının yüzde 90’ını ise migren ve gerilim tipi baş ağrıları oluşturur.

Yapılan çalışmalar aile hekimlerine başvuran 10 kişiden birinin baş ağrısı şikayeti nedeniyle geldiğini göstermiştir. Ayrıca nörolojiye yapılan her 3 sevkten 1 tanesi de baş ağrısı nedeniyle gerçekleşmektedir.

Kaç tip baş ağrısı vardır?

  • Baş ağrısına neden olan birçok hastalık vardır. Toplumda en sık görülen baş ağrısı tipi; gerilim tipi baş ağrısı denilen sinir, stres ve kaygıların neden olduğu baş ağrısıdır. Bu tip baş ağrısı, genelde başın etrafını saran bir ağrı olarak algılanır. Gerilim tipi baş ağrısı öğleden sonraları sık görülür ve başlangıçta ağrı kesicilere yanıt vermesine karşın sonraları yanıtsız hale gelebilir. Uzun sure ağrı kesici alan hastalarda, ağrı kesicilere bağlımide ve börek hastalıkları görülebilir. Bu nedenle bu tip baş ağrısının ağrı kesicilerden çok özgül tedavi yaklaşımları ile tedavi edilmesi önerilir. Bu tedavi yaklaşımları gerilim ve kaygıyı azaltacak ilaçlar, rahatlama egzersizleri ve psikoterapilerden birini içerebilir.
  • Bir diğer sık baş ağrısı nedeni ise migrendir. Migren de toplumda oldukça sık görülen bir hastalıktır. Genelde tek taraflı ve zonklayıcı ağrıya neden olur. Birlikte bulantı ve kusma görülebilir. Migren ağrısı çok şiddetli olabilir ve bu nedenle kişinin okul ve iş performansında ciddi düşmelere neden olur. Migrenin tedavisinde triptan denilen özel ağrı kesiciler kullanılabilir. Ancak kişide sık ataklar görülüyorsa, bu ataklara bağlı iş, okul ve aile hayatında sorunlar ortaya çıkıyorsa özel migren ilaçlarından faydalanılabilir. Bu ilaçlar beta-blokör denilen tansiyon ilaçları ve epilepsi ilaçları denilen anti-epileptiklerdir.
  • Sık görülen bir diğer migren tipi adetle ilişkili migrendir. Bazı kadınlarda her adet döneminde tekrarlayan migren atakları olur. Bu tip atakların tedavisinde de önleyici tedavi yaklaşımları uygulanabilir. Örneğin migren ilaçları sadece adet döneminde kullanılarak adete bağlı ağrılar önlenebilir.
  • Üçüncü sık görülen baş ağrısı tipi de nevraljilerdir. Bu tip ağrılar genelde elektrik çakması gibi algılanan kısa süreli ama çok şiddetli ağrılardır. En sık görüleni yüzde görülen trigeminal nevraljidir. Kişi yüzünde çok kısa süren ama çok rahatsız edici elektriklenmeler hisseder. Bu tip ağrıların tedavisinde ilk seçenek epilepsi ilaçlarıdır. Ancak bu tedaviden fayda görülmezse ilgili sinirin bokajı yoluna gidilebilir. Sinir blokajında ağrıya neden olan sinire lokal anestezik verilerek uyuşturulur. Böylece ağrıda uzun süreli kesilme sağlanabilir.

Baş ağrısı sebepleri nelerdir?

Baş ağrısının nedenleri nelerdir sorusuna verilecek cevap baş ağrısının tipine göre değişmektedir. Örneğin; primer tipi baş ağrılarında, genetik olarak yatkın kişilerde, çevresel faktörler beyinde bir aktivasyon yaratırlar. Bu aktivasyon, beyin damarlarında genişleme yapar ve kimyasal maddeler açığa çıkar. Bunlar sinirleri uyararak ağrıya neden olur.

Sekonder tip baş ağrılarının altında ise çok farklı  nedenler olabilir. Örneğin enfeksiyonlar (sinüs, kulak, beyin zarı iltihapları), kan damarlarındaki hasarlar (anevrizma, malformasyonlar, damar tıkanıklıkları),tümörler, hipertansiyon bu nedenlerden sadece birkaç tanesidir. Bu nedenle sekonder tip baş ağrılarının sebebinin belirlenmesi hayati önem taşır. Ayrıca kadınlarda adet sırasında baş ağrısı görülebilir. Bunun haricinde stres de önemli bir tetikleyici faktördür.

Sürekli baş ağrıları neden olur?

Sürekli ağrılarda sekonder bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır. Daha önce periyodik gelen ağrıları olan hastalarda ağrılar süreklilik kazanmışsa hastanın çok sayıda ağrı kesici ilaç kullanmış olabileceği ya da altta psikolojik nedenlerin yatıyor olduğu olasılığı düşünülmelidir.

Baş ağrısı için sürekli ağrı kesici  kullanmak doğru mu?

Ağrı kesiciler genelde masum ilaçlar olarak kabul edilir. Ama böbrek, mide gibi organlar üzerinde geri dönüşsüz hasarlar bırakabilirler. Bu nedenle uzun süreli ve düzenli ağrı kesici kullanımından kaçınmak gerekir. Özellikle baş ağrınız için haftada birden fazla ağrı kesici alma ihtiyacı hissediyorsanız bir nöroloji doktoru ile görüşmeniz gerekir.

Baş ağrısı nasıl geçer?

Baş ağrısı tedavisinde denenecek birçok ilaç bulunmaktadır. Migren tedavisindeki hedef, tetikleyici faktörleri azaltmak, sinir sistemindeki hassasiyeti ve ağrı sırasında ortaya çıkan damar ve damar çevresindeki olayları baskılamaktır. Temel tedavi, koruyucu ve atak tedavisi olmak üzere ikiye ayrılır. Burada hastanın ağrılarının sıklığı tedavi kararında etkilidir. Örneğin; hastanın ağrıları ayda bir iki kez görülüyorsa sadece atak sırasında tedavi önerilir.

Ağrı tedavisinde basit ağrı kesiciler, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar, ergotaminli ilaçlar ve triptanlar kullanılır. Ağrı kesici ilaçlar genelde masum ilaçlar olsa da, sürekli kullanıldıklarında böbrek ve diğer organlar üzerinde geri dönüşümsüz hasarları olabilir. Bu nedenle sürekli kullanımı tavsiye edilmez. Ağrı kesiciler atağın başında alınmalıdır. Koruyucu-önleyici tedavi ise bir ay içinde atak sayısı üçü, dördü geçiyorsa uygulanır. Koruyucu tedavide ilaçlar her gün alınır. Kalp ilaçları, depresyon ilaçları, epilepsi ilaçları bu amaçla kullanılmaktadır. Bu tip ilaçlar, kesinlikle doktora danışılmadan alınmamalıdır.

Bütün bu tedaviler dışında baş ağrılarında kullanılan bir takım alternatif tedavi yöntemleri vardır. Bunlara örnek olarak;

  • Gerilim tipi baş ağrısında biofeedback (geri iletim – gevşeme eğitimi),
  • Migrende akupunktur,
  • Kronik ağrılarda doku masajı, Riboflavin, magnezyum, ‘fever few’ bitkisi içeren ilaçlar verilebilir. Bu tedaviler hastaların bir kısmında yararlı olabilmektedir.
  • Botox son yıllarda baş ağrısı tedavisinde de kullanılmaya başlansa da, sık gelen ve kronik ağrılarda bir tedavi alternatifi olmakla birlikte çok pahalı olması nedeniyle öncelikli olarak kullanılan, pratik bir tedavi değildir.

Baş ağrısını engellemek için bir takım yaşam stili değişiklikleri yapabilirsiniz. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.

  • Baş ağrısı tetikleyicilerinizi keşfedin, genelde günün hangi saati ve hangi aktiviteleri yaptıktan sonra başınızın daha fazla ağrıdığını hissettiğiniz not edin. Bu aktiviteleri imkanınız varsa azaltın.
  • Alkol tüketiminizi sınırlayın. Alkol özellikle de kırmızı şarap baş ağrısına neden olmaktadır.
  • Nitrat içeren işlenmiş gıdalar, baş ağrısına neden olabilir. Bu gıdalara örnek olarak çikolata, işlenmiş etler verilebilir. Nitratlar vücuttaki kan damarlarına etki ederler. Bu nedenle beyindeki damarlar ile etkileşime girerek baş ağrısına sebep olabileceği düşünülmektedir.
  • Uyku yoksunluğu: Uyku kalitesi ve süresi sağlıklı yaşam için önemli olmasının yanı sıra migren veya baş ağrısı ataklarından korunmak için de önemli bir unsurdur.
  • Duruş bozuklukları: uzun süre bilgisayar ya da cep telefonu kullanımı sonrasında ense kaslarında bir takım yorulmalar ve ağrılar gözlenebilir. Bu gibi durumlarda sık sık pozisyon değiştirmek ağrı duymayı engelleyebilir.
  • Açlık bir baş ağrısı tetikleyici olduğundan dolayı öğünleri atlamamak baş ağrısından korunmak için önemlidir.
  • Stres: Bazı baş ağrı çeşitleri stres ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle yaşamınızda stresle başa çıkmak hem baş ağrılarınızın kontrolü hem de yaşam kalitenizi artırmanız açısından çok önemlidir.

Başı ağrıyan hasta ne zaman mutlaka doktora başvurmalı?

  • Ağrı sürekli ve artan şiddette ise
  • İlk kez ağrıyla tanışan kişinin yaşı 10’un altında, 50’nin üstündeyse,
  • Daha önce mevcut olan ağrının şiddeti, şekli değiştiyse, tedaviye cevap vermiyorsa,
  • Baş ağrısı şimdiye kadar hayatında karşılaştığı en şiddetli ağrıysa ve ağrı bir fiziksel aktivite sırasında (ağır bir yük kaldırmak, cinsel ilişki) ortaya çıkmış ve şiddetini arttırmışsa mutlaka doktora gitmek gerekir.
Paylaşın

B6 Vitamini nedir, hangi besinlerde bulunur?

Bağışıklık sistemi ve kan seviyelerindeki azalma için önemli olan ışığa ve alkali ortama duyarlı besinlerden aldığımız B6 Vitamini (Piridoksin), protein metabolizmasında koenzim olarak oldukça önemli görevleri bulunan ve nörotransmitterlerin sentezinde görev yapan bir suda çözünen vitamin türüdür. 

Hassas bir vitamin türüdür ve güneş ışığı, yüksek ısı, pişirme, bazik ortam gibi etkenlere maruz kalması halinde kolaylıkla bozularak işlevini yitirebilir. Dolayısıyla özellikle süt ve ürünleri, meyve ve sebzeler gibi taze olarak tüketilebilen kaynaklarının yeterli miktarda alınması, vitamine olan gereksinimin karşılanması açısından oldukça önemlidir.

Faydaları;

  • Enzimlerin sağlıklı bir şekilde salgılanmasını sağlar. 60’dan fazla enzimin çalışması için gereklidir
  • Hücrelerin çoğalmasında, çok önemli bir yeri olduğu için sağlıklı bir gebelik için gerekli bir enzimdir
  • B6 vitamini vücutta normal enerji oluşumun
  • Yorgunluk ve bitkinliğin azaltılmasın
  • Normal homosistenin metabolizmasın
  • Normal kırmızı kan hücrelerinin oluşumuna ve bağışıklık sisteminin korunmasına katkıda bulunur
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir. Vücudumuzu hastalıklardan korur
  • Kan üretimine destek vermesi nedeniyle böbreklerin sağlıklı şekilde çalışmasını sağlar
  • Uykusuzluk problemini önler
  • Kas kasılmalarını ve krampları önler
  • Yağ yakımı sürecini hızlandırdığı için kilo verme konusunda yardımcıdır
  • Sinir, stres etkilerini azaltır
  • B6 vitamini beyindeki kimyasal olaylar için de önemlidir

Hangi besinlerde bulunur?

  • Böbrek
  • Karaciğer
  • Beyin
  • Yumurta sarısı
  • Tavuk
  • Balık
  • Süt ve süt ürünleri
  • Bira mayası
  • Muz
  • Avakado
  • Patates
  • Ispanak
  • Bezelye
  • Yulaf

Eksikliğinin belirtileri nelerdir?

B6 vitamininin eksikliği iki farklı durumdan kaynaklanabilir. Bunlardan ilki düzensiz veya dengesiz beslenme, düşük kalorili diyet uygulama ya da B6 vitamini içeriği yüksek olan besinlerin az tüketimi gibi nedenlere bağlı olarak vitaminin vücuda yeteri kadar alınmamasıdır. Diğer neden ise sindirim sistemini ve besin ögelerinin emilimini etkileyen herhangi bir hastalıktan kaynaklı olarak vücuda alınan besinlerden yeterli düzeyde yararlanılamamasıdır. Her iki durumda da ortaya çıkabilen B6 vitamini eksikliği birtakım belirtilerle kendini gösterir. En yaygın belirtiler arasında şunlar yer alır:

  • Kırmızı kan hücrelerinin üretimindeki azalmaya bağlı olarak kansızlık (anemi) gelişimi
  • Sürekli yorgunluk, halsizlik ve enerji düşüklüğü
  • Deri döküntüleri
  • Dudaklarda çatlama, ağız ve dudakların çevresinde kuruluk ve dökülmeler
  • Bağışıklık sisteminin zayıf olması, sık olarak geçirilen enfeksiyon hastalıkları
  • El, ayaklar ve parmaklarda uyuşukluk, karıncalanma hissi
  • Bebeklerde huzursuzluk ve sürekli huysuzluk
  • Hamilelikte görülen sabah bulantılarının aşırılığı
  • Bilinç bulanıklığı, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık gibi bilişsel sorunlar

Söz konusu belirtiler hafif düzeydeki vitamin eksikliklerinde hissedilebilir düzeyde olmayabilir. Vitamin eksikliğinin uzun süre devam etmesi ve tedavi edilmemesi halinde ise belirtiler şiddetlenerek günlük yaşamı etkileyecek boyutlara ulaşabilir. Yukarıdaki belirtilere ek olarak yapılan bazı bilimsel araştırmalarda B6 vitamini eksikliğinin kanser gelişimini kolaylaştırdığı sonucuna varılmıştır. Özellikle mide ve yemek borusu kanserlerinde B6 vitamini eksikliğinin bir tetikleyici faktör olabileceği üzerinde durulmakta olup bu konu hakkındaki bilimsel araştırmalar halen devam ettirilmektedir.

Paylaşın

Büllöz pemfigoid nedir? Teşhisi, Tedavisi

Halk arasında bilinen bir adı olmayan Büllöz pemfigoid; içi su dolu kabarcıklar oluşturan ve bu su dolu kabarcıkların patlayıp açılması ile üzeri kabuklanan, yüzeysel yaralar şeklinde seyreden önemli bir deri hastalığıdır.

Bülöz pemfigoid tıp dilinde otoimmün bir hastalık olarak bilinir. Yani normalde insan vücuduna zararlı olabilecek mikrop ve yabancı maddelere karşı bir koruma sistemi olan bağışıklık sisteminin, kişinin kendi doku ve hücrelerini de yabancı olarak algılayıp buna karşı tepki vermesi sonucunda ortaya çıkan hastalıklardan birisidir.

Daha basit bir biçimde kimde olacağını önceden kestiremediğimiz büllöz pemfigoid hastalığı, henüz bilmediğimiz bir nedenle vücudun kendi derisini yabancı olarak algılaması ve buna karşı tepkime vermesi ile oluşur. Bu tepkimeyle, derideki hücreleri bir arada tutan bağlar, vücudun salgıladığı ve antikor adı verilen maddelerin etkisiyle kopar.

Bunun sonucunda hücrelerin birbirinden ayrıldığı alanlara sıvı toplanır. Böylece “bül” adı verilen içi berrak sıvı ile dolu olan kabarcıklar meydana gelir. Bu kabarcıklar zaman içerisinde patlarlar ve tabanı ıslak et görünümlü, kendi kendine iyileşmeyen yüzeysel yaralara dönüşür. Bu yaralardan sıvı ve vücut için gerekli maddelerin kaybedilmesi ya da bu yaralardan mikrop kapılması sonucunda hastalığın bazen yaşamı tehdit eden olumsuz sonuçları ortaya çıkar.

Büllöz pemfigoid nedenleri;

Kabarcıklar bağışıklık sisteminizdeki bir arıza nedeniyle ortaya çıkar. Vücudunuzun bağışıklık sistemi normalde bakteri, virüs veya diğer zararlı olabilecek yabancı maddelerle savaşmak için antikorlar üretir. Net olmayan nedenlerden dolayı, sisteminiz vücudunuzdaki belirli bir dokuya karşı bir antikor geliştirebilir.

Büllöz pemfigoidde, bağışıklık sistemi cildin dış tabakasını (epidermis) ve bir sonraki cilt tabakasını (dermis) bağlayan liflere antikorlar üretir. Bu antikorlar, kabarcıklar ve kaşıntı üreten iltihabı tetikler.

Büllöz pemfigoidin belirtileri;

İlk belirtileri yama tarzında kurdeşen benzeri kızarıklıklar ve şiddetli kaşıntıdır. Bu kızarıklıkların üzerinde günler ya da haftalar sonra bül denilen yanık benzeri içi su dolu gergin kabarcıklar meydana gelir. Büller kısa sürede patlayarak açılırlar ve tabanları ıslak, yüzeysel yaralara dönüşürler. Bu yüzeysel yaralar zamanla kuruyup
kabuklanırlar. Eğer tedavi edilirse yaralar, yerlerinde geçici kahverengi lekeler bırakarak iyileşirler. Ancak tedavi edilmezse hastalık yeni büllerin ortaya çıkması ile giderek şiddetlenebilir. Bu yaralar genellikle deride olsa
da hastaların dörtte birinde ağız içerisinde de çıkabilir.

Büllöz pemfigoid teşhisi;

Teşhisi doğrulamak için doktorunuz kan testleri isteyebilir ve laboratuvar testi için etkilenen cildin küçük bir örneğini alarak cilt biyopsisi yapabilir. Doktorunuz sizi belirtilerinize ve laboratuvar testlerinizin sonuçlarına bağlı olarak cilt (dermatolog) veya gözler (göz doktoru) konusunda uzmanlaşmış bir doktora yönlendirebilir.

Tedavisi;

Büllöz Pemfigoid tedavisinin temel amacı ve hedefi; hastalığa yol açan, vücut tarafından üretilen antikor adı
verilen maddelerin üretimini azaltmak ya da tamamen durdurmaktır. Bu amaçla, vücudun kendisine yönelmiş bağışıklık sistemini baskılayıcı birtakım ilaçlar veya kanın antikor adı verilen maddelerden temizlenmesine
yönelik birtakım yöntemler kullanılır. Bu amaca yönelik en sık kullanılan ilaçlar, deriye sürerek ya da hastalığın daha şiddetli olduğu durumlarda ağızdan hap şeklinde veya toplardamara enjeksiyon şeklinde kullanılan ‘kortizon’ ilaçlarıdır.

Genellikle kortizon içeren ilaçlar hastalığı baskılamakla birlikte; ilacın yetersiz olduğu veya uzun süre kullanımlarında yan etkileri sebebiyle kortizon düzeyinin minimum tutulmak istendiği durumlarda tedaviye immunsupresif ilaçlar eklenebilir. Sık kullanılan immunsupresif ajanlar arasında azatiyoprin, metotreksat, mikofenolat mofetil vardır.

Daha az kullanılan diğer ilaçlar arasında, nikotinamid, tetrasiklin, dapson, sülfonamidler, siklofosfamid, siklosporin, klorambusil gibi ilaçlar mevcuttur. Yukarıdaki tedavilerle olumlu sonuç alınamayan hastalarda daha ileri tedavi
yöntemleri (ritüksimab, plazmaferez, IVIG vb..) kullanılabilir.

Yaşam tarzı ve ev ilaçları;

Büllöz pemfigoid varsa, aşağıdaki kişisel bakım stratejileriyle durumunuzun bakımına yardımcı olabilirsiniz:

  • Yara bakımı: Kabarcıkların günlük bakımı için doktorunuzun tavsiyelerine uyun.
  • Gerekirse etkinlikleri sınırlayın: Ayak ve ellerde kabarcıklar yürümeyi veya günlük aktivitelere katılmayı zorlaştırabilir. Kabarcıklar kontrol altına alınana kadar rutininizi değiştirmeniz gerekebilir.
  • Güneşe maruz kalmaktan kaçının: Büllöz pemfigoidden etkilenen cildin herhangi bir bölgesinde uzun süre güneşe maruz kalmaktan kaçının.
  • Gevşek pamuklu kıyafetler giyin: Bu cildinizi korumaya yardımcı olur.
  • Ne yediğinize dikkat edin: Ağzınızda kabarcıklar varsa, cips, çiğ meyve ve sebze gibi sert ve gevrek yiyecekler yemekten kaçının, çünkü bu tür yiyecekler semptomları şiddetlendirebilir.
Paylaşın

Bulimya (Bulimia) Nedir? Teşhisi, Tedavisi

Bulimya (Bulimia); Belirli bir zaman dilimi içerisinde çoğu insanın yiyebileceğinden çok daha fazla yiyeceği yeme durumu ve başka bir deyişle yeme kontrolünün kaybolması durumudur. Bulimya (Bulimia), ileri safhada PEM (Protein Enerji Malnütrüsyonu) gelişir ve hastaneye yatırılması gerekebilir.

Kişide aşırı bir iştah, fakat aynı zamanda aşırı bir kilo alma korkusu vardır. Kişi çok fazla yemek tükettikten hemen sonra kendisini kusturarak yada diüretik ve laksatifler kullanarak yediklerinden kurtulmaya çalışır. Çoğunlukla bulimik kişi, birkaç gün çok fazla yemek tüketir. Sonra karın ağrısı ve uyku düzensizliği başlayınca kendisini kusturmaya başlar. Zorlama ile yapılan bu kusmalar diş çürüklükleri, özefajit , metabolik alkaloz, dehidratasyon, hipokalemi ve diğer elektrolit bozukluklarına yol açar.

Bulimia ne sıklıkta görülür?

Her 100 kişiden bir ila ikisi bulimia hastalığına yakalanır. Ancak bulimianın ayrı ayrı semptomları (hastalık belirtileri) daha sık görülür ve her 100 kişiden yaklaşık 5’inde bulunur.

Bu hastalık özellikle kadınlarda ve genç kızlarda görülür. Her 100 bulimikten 90’ı genç kız ve kadınlardan oluşur. Ancak son zamanlarda giderek daha çok genç erkek de şişmanlamaktan korktuğunu, yeme davranışını kontrol ettiğini, aşırı açlık krizlerine girdiğini, yediklerini çıkardığını, giderek daha çok spor yaptığını veya kilolarını korumak için müshil ilaçlarına yöneldiğini bildirmektedir.

Bulimia hastalığı kimlerde görülür?

  • Düşük özgüvenli kişiler
  • Depresif belirtileri olan kişiler (mutsuzluğa eğilimli, pekçok şeye karşı isteksizliği olan, bunlara ek olarak uyku,iştah, konsantrasyon, enerji sorunları, değersizlik düşünceleri yaşayanlar)  -sosyal anksiyete bozukluğu yaşayan kişiler
  • Çcuklukta aşırı düzeylerde kaygı belirtileri olan kişiler
  • Zayıf vücut idealinin içselleştirilmesi
  • Çocukluk çağlarında cinsel ve fiziksel istismar yaşayanlar
  • Çocuklukta obezitenin (şişmanlık) varolması, erken yaşlarda ergenliğe giriş
  • Ebeveynin aşırı veya yetersiz düzeyde müdahaleleri risk etmenleri arasında sayılmaktadır

Bulimia hastası olup olmadığınızı nasıl anlarsınız?

Bulimia hastalığı hemen bir günde oluşmaz. Mağdurların erkenden yardım aramaları çok önemlidir zira hastalığın sonlandırılması esasen tedaviye çabuk başlanmasına bağlıdır.

Bir yeme bozukluğu başlangıcının belirtileri şunlar olabilir:

  • Kendi yeme davranışından memnun olmama
  • Kişinin kilosu ve beslenmesiyle ilgili endişelenmesi
  • Kişinin vücuduyla ilgili endişelenmesi
  • Gizli yemek yemek
  • Kusma veya yeme krizleri

Çoğunlukla ilk olarak aile hekimiyle görüşülür. Mağdurun bir bulimia hastası olup olmadığı ise, ancak bir uzman hekim veya psikoterapistin kapsamlı teşhisiyle ortaya çıkar. Bunun için detaylı bir bedensel muayenenin yanısıra, hastanın yeme davranışı ve buna karşı önlemler hakkında ayrıntılı bir görüşme de yapılır.
Muayene sonucuna göre hangi tedavi şeklinin tavsiye edileceğine karar verilir.

Esas itibariyle, bulimia ne kadar erken teşhis edilirse, başarılı bir tedavi şansının da o kadar yüksek olacağı kabul edilir.

Bulimianın sonuçları nelerdir?

  • Amenore (adet görememe) ya da adet düzensizlikleri görülebilir
  • Kusma davranışları sonucu vücut su-tuz-mineral düzensizlikleri ciddi sorunlara yol açabilir
  • Yemek borusunda kusmalar sonrası yırtılma, midede delinmeler, kalp ritim bozuklukları gibi nadir ama ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilmektedir
  • Laksatif (dışkılamayı arttırıcı, kolaylaştırıcı) ilaçların uygunsuz kullanımı ile barsak hareketleri olumsuz etkilenir ve bunlar olmadan dışkılayamama gelişebilir, diğer mide-barsak sorunları, rektal prolapsus (barsağın anüsten sarkması) görülebilir
  • Duygu durum bozuklukları, kaygı bozuklukları, alkol, madde, uyarıcı nitelikte yasadışı ilaç kullanımı ve kişilik bozukluğu ile birlikte görülebilir

Nasıl Tedavi Edilir?

Bilişsel davranış terapisi esasına göre yapılan bir psikoterapinin özellikle etkili olduğu gözlemlenmiştir. Eğer bir davranış terapisi mümkün değilse, psikodinamik yaklaşıma göre bir tedavi de düşünülebilir. Yaklaşık her üç bulimik hastadan biri, psikoterapi ile kalıcı olarak iyileştirilebiliyor. Önemli olan, tedaviyi yapan terapistlerin yeme bozuklukları alanında hususi bilgilerinin ve önemli tecrübelerinin olmasıdır. Yaşı küçük hastalarda çoğunlukla, hastaların da görüşü alınarak hasta yakınları zaman zaman terapiye dahil edilir.

Ayakta psikoterapide mağdurlar genelde psikoterapistle haftalık görüşmeler yapar. Tedaviyi yapan hekimle anlaşarak tedaviyi tamamlaması açısından bazı durumlarda ilaç alınması da anlamlı olabilir.

Paylaşın

RSV (Respiratuar Sinsityal Virus) nedir? Teşhisi, Tedavisi

Tüm yaş gruplarında özellikle bebekler ve yaşlılarda yaşamı tehdit eden solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan RSV (Respiratuar Sinsityal Virus); Grip ve soğuk algınlığına benzer şikayetlere neden olurken, tedavisinde gecikildiğinde akciğerleri tehdit ediyor.

Çocukların tümü 2 yaşına kadar en az bir kez RSV ile hastalanmakta ve hayat boyu bu enfeksiyonun tekrarı sık olarak görülmektedir. Büyük çocuk ve erişkinlerde RSV genellikle üst solunum yolu enfeksiyonu; bebek ve küçük çocuklar ile prematüre doğanlarda, bağışıklık yetmezliği olanlarda ve yaşlılarda ciddi alt solunum yolu enfeksiyonları geliştirebilmektedir.

Belirtileri;

RSV tıpkı grip ve nezle bulgularına benzer şikayetlere neden olurken prematüre doğanlarda veya bebeklerde huzursuzluk, beslenmeme, sık nefes alma ya da solunum düzensizliklerine neden olmakla birlikte virüsün tek kaynağının insanlardır. Çevreden yada yakınlarındaki bu bulguları sergileyenlerden bireye çabucak bulaşır. RSV virüsünün bulaşması enfekte salgılar ile doğrudan ve yakın temasla oluşurken, virüs çevre yüzeylerce saatlerce, ellerde ise yarım saatten fazla canlı kalabiliyor.

RSV enfeksiyonunun tanısı solunum yolu sekresyonlarında RSV antijenine bakılarak konulur. Bu yaygın olarak kullanılan, hızlı sonuç veren ve % 90 oranında doğru sonuç veren bir yöntemdir. RSV virüsü genellikle kış ve erken ilkbahar aylarında yıllık salgınlar şeklinde görülmektedir. Hastalık genellikle Kasım- Aralık aylarında başlamakta, Ocak ve Şubat ayında zirveye ulaşmakta, Nisan ayı sonunda da sona ermektedir.

Tedavisi;

RSV enfeskiyonlar özellikle hassas yaş gurupları olan bebekler ve yaşlılar ile özellikli altta yatan hastalığı olanlarda ağır seyirlidir. Bu hastalarda oral alım bozulacağından hastalıkta ilk tedaviyi destek tedavisi oluşturur.  Sıvı kaybının yerine konması, solunumun dikkatle değerlendirilmesi ve oksijen desteği, üst solunum yolu aspirasyonu ve gerekirse solunum cihazına bağlanma uygulanması gerekebilir. RSV bronşiti sonrasında kulak iltihabı veya bakteriyel akciğer enfeksiyonu gelişirse antibiyotik kullanılır, bubnun dışında antibiotik etkisi söz konusu değildir. Ağır seyirli vakalarda hastane yatışı ile takip sıkça uygulanan bir durumdur. Özellikle 6 aylıktan küçük bebeklere tanı durumunda hastane yatışı önerilmektedir.

RSV’den korunmak münkün mü?

Anne sütünün desteklenmesi, sigara maruziyetinin engellenmesi, standart enfeksiyon kontrol önlemleri, risk gruplarının belirlenmesi, kalabalık ortamlardan uzak durulması, rutin aşılama programına uyulması, hastanede yeni olguların hızla saptanması ve temas izolasyonu RSV’den korunma esastır. Hastalığın bulaşması hasta kişinin solunum sekresyonlarıyla kontamine olmuş yüzeylere dokunmakla veya öksürdüğü havadaki damlacıklar yoluyla olur. Hasta kişiyle kontağın sınırlandırılması, maske kullanımı ve el yıkama yayılımı azaltabilir.

RSV için kullanılabilir rutin bir aşı bulunmamaktadır; ancak 29 haftadan küçük doğan yüksek riskli prematürelerde, doğumsal kalp hastalığı ya da kronik akciğer hastalığı olan çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonunu önlemek için pasif immünizasyon yani RSV antikoru içeren Palivizumab(RSV monoklonal antikor)isminde yalnızca uzman hekim önerisiyle ve rapor çıkartılarak kullanılan bir ilaç mevcuttur.

RSV virüsünden korunmak için yüksek riskli bebeklere pasif immunizasyon yani ayda bir antikor verilmesi(palivizumab) önerilmektedir. Pasif immunizasyon uygulanması gereken hastalar şunlardır:

  • Gebelik haftası 29 haftadan küçük ve 1 yaşından küçük bebekler
  • Kronik akciğer hastalığı olan ve 2 yaşından küçük bebekler
  • Tedavi gerektiren kalp hastalığı olan 2 yaşından küçük bebekler

İlaç uygulaması RSV sezonu denilen Ekim-Mart ayları arasında ayda bir kez yapılmaktadır. Bu uygulamanın sezonda tam ve düzenli olarak yapılması ile ağır hastalık gelişimi ve hastaneye yatışlar azalmaktadır.

(Kaynak: medicalpark.com.tr)

Paylaşın

Böcek ısırması, sokması nedir ve ne yapılmalı?

Böcek sokması ve ısırması bazen böceğin türüne göre ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Böcekler çoğu zaman kendilerini savunma amacıyla sokarlar. Ancak sadece beslenme amaçlı sokan böcek türleri de bulunmaktadır. 

Toplumda en fazla görülen böcek sokmaları bal arısı, eşek ve yaban arısı sokması, akrep, kene, sivrisinek, pire, tahtakurusu olarak gösterilebilir. Görülecek belirtilerin şiddeti böceğin cinsinin yanı sıra kişinin duyarlılık düzeyine göre de farklılık gösterir. Bebek ve çocuklar, hamileler, alerjik bünyeye sahip bireyler ile yaşlılar genellikle böcek sokmalarında daha ciddi belirti gösteren gruplar arasındadır.

Böcekler zehirleme ve alerjik reaksiyon oluşturmanın yanı sıra bulaşıcı hastalıkların kişiden kişiye bulaşmasına da aracılık edebilirler. Sıtma, tifüs ve sarıhumma gibi hastalıklar böcek ısırmaları sonucunda bulaşabilecek hastalıklar arasında yer alır. Özellikle sıcak ve tropikal iklime sahip bölgelerde bulunan böceklerde bulaşıcı hastalık taşıma olasılığı daha yüksektir.

Böcek sokması belirtileri;

Böceğin ısırma anı genellikle biraz ağrıya neden olur. Isırmanın hemen ardından ciltte alerjik reaksiyon gelişmeye başlar ve ısırılan bölgede ısınma, kızarıklık, kaşıntı ve benzeri belirtiler ortaya çıkar. Gelişen alerjik reaksiyonu tetikleyen etken, böceğin iğne veya tükürük sıvısı yoluyla cilde bıraktığı zehirli maddedir. Genellikle çoğu böcek ısırığında bu belirtiler hafif seyreder ve kısa süre içerisinde azalarak kaybolur. Fakat böceğin salgılarına karşı alerjisi bulunan bireylerde belirtiler giderek artarak şiddetli sağlık problemlerini beraberinde getirebilir. Böcek ısırması belirtileri arasında şunlar yer alır:

  • Isırılan bölgede kızarıklık, kaşıntı, tahriş, ağrı ve şişlik
  • Su kabarcıkları ve iltihaplanma
  • Tek veya küme şeklinde oluşan kabarcıklar
  • Mide bulantısı ve kusma
  • İshal ve karın ağrısı
  • Nefes darlığı, göğüste sıkışma
  • Hırıltılı solunum
  • Dil şişmesi

Bunların yanı sıra ısırılan bölgede renk değişimi şeklinde bir böcek sokması belirtisi de söz konusu olabilmektedir. Böcek ısırması morarması gibi renk değişimi durumlarında mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurularak muayeneden geçilmelidir.

Böcek sokması türleri;

Arılar, pireler, sivrisinek ve diğer sinekler, karıncalar, tahtakuruları, akarlar, at sinekleri, keneler, örümcekler, akrepler ve bazı diğer böcek türleri böcek sokmasına neden olabilir. Görülen belirtiler böcek ısırması türleri arasında değişkenlik gösterir. Çok yaygın olarak görülen sivrisinek ısırıklarında ısırılan bölgede küçük bir kabarıklık, hafif kızarıklık ve şiddetli kaşıntı olur. At sineği ısırıkları oldukça ağrılı olabilir ve ısırılan bölgede genellikle böcek sokması ve su toplaması bir arada görülür. Kene ısırıkları genellikle başlangıçta hiçbir belirti ve reaksiyona neden olmaz ve kişiler tarafından geç fark edilebilir.

Doğal ortamlarda yapılan aktiviteler sonrasında vücut ayna karşısında mutlaka kontrol edilmelidir. Keneler kırım Kongo kanamalı ateşi ve bazı diğer bulaşıcı hastalıkları taşıma olasılığı çok yüksek olan hayvanlardır. Bu nedenle kene ısırmasının fark edilmesi halinde asla bir müdahale yapılmamalı ve derhal hastaneye gidilmelidir. Bir diğer böcek ısırığı olan akar ısırmalarında genel olarak çok fazla kaşıntı söz konusu olur.

Örümcek ısırıkları örümceğin türüne göre değişmekle birlikte çok ağrılı olabilir, şiddetli kızarıklık ve şişlik meydana gelebilir. Ayrıca bazı örümcek türleri mide bulantısı, kusma, karın ağrısı gibi daha ciddi ve tıbbi müdahale gerektiren reaksiyonlara da yol açabilir. Arı sokmalarında şiddetli ağrı, ani şekilde gelişen bir şişlik ve kızarıklık söz konusudur. Karınca ısırıklarında genellikle iltihaplı şişlikler ortaya çıkarken akrep sokmalarında ciltte uyuşma, ağrı, yanma, şişme ve kızarıklık gibi durumlar ortaya çıkabilir. Tüm bu durumlarda alerjik bireylerde ani gelişen çok ciddi reaksiyonlar söz konusu olabildiğinden bir an önce sağlık kuruluşlarına başvurulması gerekmektedir.

Böcek sokması durumunda ilk olarak ısırılan bölgede ağrı, ısı artışı, şişme, kızarıklık gibi etkiler ortaya çıkar. Bunlar normal reaksiyonlardır. Çoğu zaman birkaç saat içinde etkisini yitirirler. Ancak daha sonra alerjik reaksiyon gelişme riski her zaman vardır. Özellikle böcek sokmasına maruz kalan kişinin alerjik yapısı varsa böceğin ısırdığı alanda kızarıklık daha yaygın olur. Ayrıca başka reaksiyonlarda ortaya çıkabilir. Astımı olan, alerjik yapısı olan ya da ürtikere yatkın kişilerde baş dönmesi, yutkunma zorluğu, kalp ritminin düzensizleşmesi, bulantı ve kusma, ateş, ishal gibi belirtiler görülebilir.

Böcek sokması durumunda ilk ne yapılmalı?

Böcek sokması durumunda ilk müdahale bölgenin sabunlu su ile yıkanmasıdır. Bölge sabunlu suyla yıkanarak antiseptik bir solüsyon sürülmelidir. Böylece olası bir enfeksiyon gelişimi önlenebilir. Ancak yıkama sırasında bölgenin kaşınmaması, çizilmemesi gerekir. Arı sokması söz konusu ise iğnenin çıkarılması da gerekecektir. Bu durumda cildin tahriş edilmemesi önemlidir. Şişlik varsa bölgeye buz sürülmelidir. Böcek sokması kollarda ve ellerde olursa bölgenin kalp seviyesinden üstte tutulması gerekir. Bu şekilde şişmeye engel olunabilir.

Kene sokması durumunda ilk müdahaleyi kendiniz yapmamalısınız. Bu parazit oval ya da yassı, kahverengi renkte olabilir. Genellikle otlaklarda, sulak yerde, hayvanların bulunduğu yerlerde görülen keneler soktukları zaman insanlara virüs bulaştırabilir. Isırma sonrasında bölgede şişme, kızarıklık ve kaşıntı ortaya çıkar. Özellikle kene sokması sonrası şiddetli ağrı, ishal, bulantı, kusma, ateş gibi belirtiler varsa müdahale etmeden bir doktora gidilmelidir.

Böcek sokması durumunda bölgeye kolonya sürülmesi de bölgede tahrişe neden olabileceği için önerilmemektedir. Ayrıca böcek sokması sonrası zehirlenme olmasın diye yoğurt, ayran tüketimi de etkili değildir. Yapılacak ilk müdahale her zaman bölgenin enfeksiyon kapmamasını sağlamak olmalıdır. Böceklerin daha fazla görüldüğü tatil yörelerinde bulunulacağı zaman yanınızda topikal steroid ve antihistaminik kremler de bulundurursanız bunları böceğin ısırdığı bölgeye tatbik edebilirsiniz.

Tedavisi;

Böcek sokması ilk yardım uygulamalarının ardından alerjik reaksiyon veya ciddi komplikasyon söz konusu ise sağlık kuruluşlarına başvurmayı gerektirir. Alerjik reaksiyonunun olmadığı durumlarda böcek ısırması tedavisi olarak ilk yardım uygulamaları genellikle yeterli olur. Su ve sabunla yıkama ve ardından dezenfekte etme, buz kompresi uygulama gibi işlemleri içeren ilk yardımın ardından alerjik reaksiyonlar nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvuran hastalarda öncelikle hekim tarafından fiziksel muayene yapılır. Ardından genellikle antihistaminik ilaç tedavisi önerilir ve bunlar bölge üzerine uygulanan krem ve merhemler, ağızdan alınan ilaçlar veya damar yoluyla verilen antihistaminikler şeklinde olabilir.

Böcek sokması kaşıntı ve kabarıklıklara neden olduysa antihistaminik ilaçlar bunların iyileştirilmesine de yardımcı olur. Ağrı söz konusu ise ağrı kesici ilaçlardan yararlanılabilir. Kene ısırması durumunda birey kesinlikle bilinçsiz şekilde keneyi çıkarmaya çalışmamalıdır. kenenin yanlış yöntemle çıkarılması bir kısmının vücut içerisinde kalmasına ve ciddi sağlık sorunlarına yol açmasına neden olabilir. Bu nedenle sağlık kuruluşlarına başvurarak kenenin uzman kişiler tarafından çıkarılması sağlanmalıdır.

Ardından yapılacak tanı testleri ve muayenenin ardından enfeksiyon söz konusu ise buna yönelik tedavi uygulanır. Herhangi bir komplikasyon göstermeyen hastalar hekim tarafından verilecek öneriler doğrultusunda taburcu edilir. Alerji teşhisi alan hastalarda bir sonraki böcek sokmasında hemen kullanabilmek adına tedbir amaçlı ilaçlar reçetelendirilebilir. Böyle durumlarda özellikle de doğal ortamlara giderken bireyler bu ilaçları mutlaka yanlarında bulundurmalıdır.

Eğer siz de böcek sokması yaşadıysanız öncelikle ilk yardım uygulamalarını yapmalı, ardından alerjik reaksiyonlar gözlemlemeniz durumunda sağlık kuruluşlarına başvurarak hekim kontrolünden geçmelisiniz. Olası bir alerji durumunda bir an önce sağlık kuruluşuna başvurarak ciddi komplikasyonların gelişimini önleyebilirsiniz. Böcek sokması ile ilgili merak ettiğiniz konuları Grup Florence Nightingale Hastaneleri’nin uzman ekibine sorabilir, sorunuzla ilgili öneriler isteyebilirsiniz. Bize ulaşmak için web sitemizde yer alan iletişim formunu kullanabilir ya da 444 0436 numaralı telefonu arayabilirsiniz.

Paylaşın