Domuz gribi nedir? Belirtileri, Tedavisi

İnsanlarda mevsimsel gribe benzer hastalığa yol açan viral bir hastalık olan Domuz Gribi, sıklıkla kış aylarında görülen ve mevsimsel grip hastalığı ile aynı belirtilerle kendini gösteren bir hastalıktır. Kaynağı, A (H1N1) tipi virüstür. Bu yeni virüs; insan, domuz ve kuş virüslerinin karışımıdır.

Virüsün hızlı bir şekilde yapısal değişikliğe uğrayabilmesi nedeniyle domuz gribi başlangıçta çok tehlikeli olmayan ve hafif seyreden bir hastalık iken zamanla daha tehlikeli bir hastalık haline gelmiştir. Domuz gribi, yediden yetmişe her yaştan insanı etkileyebilen, tehlikeli olabilen bulaşıcı bir hastalıktır.

H1N1 virüsü 2009 ile 2010 seneleri arasındaki grip mevsimi boyunca, insanlarda yaygın olarak domuz gribi olarak adlandırılan solunum enfeksiyonuna neden olmuştur. Dünya Sağlık Örgütü dünyadaki birçok insanın bu süre zarfında hastalanması nedeniyle H1N1’in neden olduğu gribi küresel bir salgın ilan etmiştir. Bu salgın gerekli sağlık önlemlerinin alınması ile birlikte gerilemiş ve Dünya Sağlık Örgütü 2010 senesinin Ağustos ayında salgının sona erdiğini ilan etmiştir.

Bulaşma yolları;

Domuz gribi, mevsimsel grip gibi, solunum (hava) yoluyla bulaşır. Hastalanan kişi; öksürürken ve hapşırırken havaya virüslü tükürük zerrecikleri yayılır. Hasta olmayan kişiler bu zerreciklerle temas ederse virüs onlara da bulaşır. Şöyle ki; kişi, grip virüsünün bulaşma oranının yüksek olduğu masa, sandalye gibi yüzeylere dokunduktan sonra ellerini, ağız,göz ya da burnuna götürürse hastalık etkenini kendi vücuduna bulaştırmış olur. Bu yüzeylerde virüsün ne kadar süreyle canlı kalabileceğini ısı, nem oranı, yüzey niteliği gibi pek çok faktör etkiler. Ancak her ihtimale karşı, hasta kişinin temas ettiği yüzeylere dokunulmamalı, herhangi bir sebeple dokunulduysa eller mutlaka yıkanmalıdır.

Belirtileri;

Domuz gribi hastalığı, yani H1N1 virüsünün sebep olduğu hastalığın belirtileri, mevsimsel grip ile hemen hemen aynıdır. Kişisel özelliklere göre değişmekle beraber domuz giribi belirtileri şu şekilde sıralanabilir;

  • Ateş
  • Boğaz ağrısı
  • Öksürük
  • Vücut ağrıları
  • Baş ağrısı
  • Ateşe bağlı olarak üşüme en genel domuz gribi belirtilerindendir

Bunların yanında vücutta yorgunluk ve bitkinlik, nadir olmakla beraber kusma ve ishal bu belirtilere eşlik eder. Kronik hastalığı olan insanlar veya vücut direnci düşük olan insanlar, mevsimsel gribi daha ağır geçirdiği gibi domuz gribi hastalığını da daha ağır bir şekilde geçirirler. Hastalığı daha ağır seyreden hastalarda farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Çeşitli organlarda iltihaplanmalar görülebilir. İltihabın en yaygın olarak görüldüğü organ akciğerdir. Akciğer enfeksiyonu, yani bilimsel adıyla pnömoni hastalığın ölümle sonuçlanmasına sebep olabilir. Bunun dışında astım hastalığı, H1N1 virüsü ile birleştiği zaman ileri düzey solunum yetmezliğine yol açarak yine hastalığın ölümle sonuçlanmasına sebep olabilir.

Teşhisi;

Doktorlar domuz gribi teşhisi için tıpkı normal grip teşhisinde olduğu gibi önce bir fiziksel muayene gerçekleştirerek grip belirtilerini ve semptomlarını ararlar. Bu süreçte grip virüslerini tespit eden bir laboratuvar testinin yapılması gerekli olabilir.

Grip teşhisi sürecinde kullanılan birkaç farklı test vardır, ancak grip olan herkesin test edilmesi gerekli değildir. Bir çok vakada bireyin grip olduğunu bilmek, semptomlar için uygulanacak tedavi planında bir değişikliğe yol açmaz. Ancak doktorlar halihazırda hastanede bulunan, gripten kaynaklı daha ağır komplikasyonlar geliştirme riski bulunan veya bu komplikasyonları geliştirme riski bulunan başka bireylerle yaşayan kişiler için test uygulayabilir.
Bunun yanı sıra grip dışında başka bir sorunun belirtileri de mevcutsa, doktor bireyin sağlık sorununun gerçekten gripten kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemek için grip testini gerekli görebilir. Bu tür sorunlar arasında kalp yetmezliği veya kalp kaslarında enfeksiyon, astım veya zatürree gibi akciğer ve solunum yolu problemleri, ensefalopati veya ensefalit gibi beyin ve sinir sistemi problemleri, septik şok veya organ yetmezliği sayılmaktadır.

Grip tanısında en yaygın olarak kullanılan test, burundan veya boğazın içinden bir pamuklu çubuk ile örnek alıp, bu örnekte antijen madde arayan grip tanı testidir. Bu tür testler yaklaşık 15 dakika içinde sonuç verebilir. Bununla birlikte, elde edilen sonuçların güvenilirliği grip virüsünün türüne büyük ölçüde değişir ve her zaman kesin doğru değildir. Testten negatif bir sonuç alınsa bile, semptomlara dayanarak grip teşhisi konulması mümkündür. Bununla birlikte daha hassas ve yavaş yapılan grip testleri mevcuttur.

Tedavisi;

Domuz gribinden korunmanın en iyi yolu öncelikli olarak o hastalığa yakalanmaktan kaçınmaktır. Domuz gribinden kaçınmak için uygulanması gereken birçok yöntem vardır.

  • Salgınların yaygın olduğu, özellikle mevsim geçişlerinde kalabalık ortamlardan kaçınmak,
  • İş yerlerinde, evlerde ve okullarda en çok ortak kullanıma açık olan kapı kollarını, lavabo başlıklarını sık sık dezenfektanlar ile temizlemek,
  • Hastalığa yakalanmış kişilerle yakın temastan kaçınmak, hatta mümkünse aynı ortamda bulunmamak,
  • Eğer hastalığa yakalanılmış ise hastalığın daha fazla yaygınlaşmasını önlemek için maske kullanmak ve gerekirse sosyal yaşamdan uzaklaşmak,
  • Evde kullanılan yatak örtüleri, yastık kılıfları, yorgan, çarşaf, havlu vb. kişisel eşyaların temizliğine dikkat etmek ve sık sık değiştirmek,
  • Elleri sık sık, özenle yıkamak,
  • Hastalığı meydana çıkaran H1N1 virüsü sürekli evrim geçirerek yapısı değişse de önerilen domuz gribi aşısı kullanmak, bu hastalıktan korunmanın en etkili yöntemleridir.

Her ne kadar hastalıktan kaçınmanın çeşitli yolları olsa da H1N1 virüsünün sürekli evrimleşmesi ve buna bağlı olarak sürekli genetiğinin değişmesi sebebiyle domuz gribi tedavisinin kesin bir çözümü yoktur. Mevsimsel gripte kullanılan ilaçların birçoğu, domuz gribi tedavisi için de kullanılmaktadır. Mevsimsel gripte ve diğer bütün hastalıklarda olduğu gibi domuz gribi tedavisi için kullanılacak domuz gribi ilaçları da mutlaka doktor kontrolünde alınmalıdır. Yanlış alınacak ilaçlar vücudun direncini düşürebileceğinden ciddi sorunlara yol açabilir. Doktor kontrolünde alınacak ilaçlar dahi hastalığın ortadan kalkmasını sağlayamaz. Alınacak ilaçlar, domuz gribi hastalığından dolayı ortaya çıkan bulguların hafifleyerek, daha rahat bir hastalık geçirilmesini sağlar.

Vücudun günlük rutini dışında ortaya çıkarttığı belirtileri her zaman dikkate alınız. Diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi domuz gribinde de belirtiler, tedavinin erken başlaması için ipucu görevi görür. Bu nedenle kendinizde bu belirtilerin başladığını hissettiğiniz an çok gecikmeden bir uzmana görünmeyi ihmal etmeyin.

Korunmak için nelere dikkat edilmeli?

  • Hasta görünen, ateşli ve öksürüğü olan kişiler ile yakın temas etmek zorundaysanız (1 metre kadar yakınına gelinecekse) maske takın ve temastan sonra elerinizi sabunlu su ile yıkayın.
  • Ellerinizi sık sık su ve sabun ile yıkayın. Özellikle öksürdüğünüzde veya hapşırdığınızda mutlaka yıkayın.
  • Yıkama olanağı yok ise alkol bazlı el dezenfektanları kullanın.
  • Öksürdüğünüzde veya hapşırdığınızda ağzınızı kağıt mendil ile kapatın. Mendili çöp kutusuna atın. Ardından ellerinizi yıkayın.
  • Ellerinizi gözünüze, burnunuza ve ağzınıza sürmeyin. Virüsün bu yolla yayıldığını unutmayın.
  • Eğer hasta iseniz evde kalın ve diğer kişilerle temasınızı sınırlandırın.
Paylaşın

Diyet Posası nedir? Fonksiyonları

Diyet Posası; bitki hücre duvarını oluşturan nişasta olmayan polisakkaritler, sindirilmeyen oligosakkaritler, lignin ve dirençli nişastadan oluşan bileşiklerdir. Posa İngilizce fiber ve roughage terimleri ile ifade edilir ve bu terimler genelde birbirleriyle eş anlamlı olarak kullanılır.

Diyet posası, fiziksel ve fizyolojik fonksiyonları, gastrointestinal yoldaki farklı lokal ve sistemik etkileri nedeni ile beslenmede ve diyet tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Diyet posası; besinlerin bir bileşeni olarak insan vücudunun sindiremediği veya kan dolaşımına emilimini yapamadığı kompleks karbonhidratlar olarak tanımlanmaktadır.

Diyet posası, bitkilerde temel olarak bulunan sindirilemeyen karbonhidratlar ve ligninden oluşurken nişasta olmayan polisakkaritleri (selüloz, petkin, gumlar, hemiselüloz, β-glukan, yulafta ve tahıl kepeğinde bulanan posa) bitki karbonhidratları (inülün, oligosakkaritler ve fruktanlar), lignin ve bazı dirençli nişastaları içermektedirler. Diyet posasının diyette yeterli düzeyde olması sağlıklı yaşamın sürdürülmesi ve bazı hastalıklardan korumak için önemlidir.

Aynı zamanda bazı hastalıkların beslenme tedavisindeki yeri ve önemi tartışılamaz. Sağlıklı yaşamın sürdürülmesi ve hastalıklardan korunmak için diyet posası doğal besinlerden alınmalıdır. Böylece; gereksinim olan besin ögeleri ve besin ögesi olmayan ögeler (örneğin; prebiyotikler, fitoestrojenler) de vücuda alınmış olmaktadır.

Diyette posanın bulunması; besin emiliminin, sterol metabolizmasını, karbonhidrat ve yağ metabolizmasını, dışkı hacmini ve ağırlığını, çekum/kolon fermantasyonunu, bağırsak yapısını, bariyer fonksiyonunu etkiler. Mide boşalmasını geciktirir, yeme isteğini azaltır, ince bağırsakta viskositeyi arttırarak basit karbonhidratların emilimini azaltır.

Kalın bağırsakta, fermente edilebilirliği yüksek çözünür posa bakteriler tarafından daha fazla oranda kısa zincirli yağ asitleri oluşturur. Çözünmez posanın fermente edilebilirliği daha düşüktür. Diyet posası dışkılama sıklığı ve dışkı ağırlığını arttırarak bağırsakta oluşan artıkların ve toksinlerin hızla dışarı atılmasını sağlar.

Paylaşın

Diyabet (Şeker Hastalığı) nedir? Tedavisi

Tıptaki adı ile Diabetes Mellitus olan ve çağın hastalıkları arasında en ön sıralarda yer alan Diyabet (Şeker Hastalığı), pankreasın yeterli miktarda insülin salgılayamaması veya salgılanan insülinin yeterli derecede kullanılamaması nedeniyle kan şekerinin yükselmesi durumu olarak tanımlanmaktadır.

Diyabet (şeker hastalığı), ölümcül birçok hastalığın oluşumunda birinci sırada rol oynayan ve dünyanın her yerinde çok yaygın olarak görülen bir hastalık türüdür. Diyabetin insüline bağımlı (Tip I) ve insüline bağımsız (Tip II) olmak üzere başlıca iki tipi vardır.

Tip 2 Diyabet Nedir?

Tip 2 diyabet, kandaki şeker seviyesinin (glikoz) çok yüksek olmasına neden olan ve oldukça yaygın bir durumdur. Ancak Tip 2 diyabetin belirtileri insanları her zaman kötü hissettirmediği için kolaylıkla fark edilmeyebilir.

Vücudun hücrelerinin normal olarak üretilen insüline karşı direnç kazanması, bu nedenle de kandaki şekerden faydalanamaması durumudur. Aşırı kilo, hareketsiz yaşam tarzı, stres, ailede şeker hastalığı görülmesi ve ilerleyen yaş Tip 2 diyabetin nedenleri arasındadır.

Normalde görülen aşırı susama, sık idrara çıkma ve yorgunluk gibi semptomların yanı sıra kalp ve sinirlerle ilgili ciddi sorunların ortaya çıkması ihtimalini arttırır. Tip 2 diyabet kişinin günlük yaşamını hayat boyu etkileyecek bir durumdur. Kontrol altına alınması için diyet değişikliği, ilaç kullanımı ve düzenli tıbbi kontroller gerektirebilir.

Tip 1 Diyabet Nedir?

Tip 1 Şeker Hastalığı, ya da Tip 1 diyabet, vücudun kan şekerini kontrol etmek için yeterli miktarda insülin hormonu üretememesi durumudur. Bunun sonucunda da kandaki şeker (glikoz) seviyesi çok yüksek değerlere ulaşır.Tip 1 diyabette kan şekeri seviyesini kontrol altında tutmak için günlük insülin enjeksiyonlarına ihtiyacınız duyulur. Tip 1 diyabet genellikle küçük yaşta ortaya çıkar. Vücudun kendi bağışıklık sisteminin pankreasın insülin üreten hücrelerine saldırmasından kaynaklanır.

Tip 1 şeker hastalığı diyabetik ketoasidoza yani DKA’ya neden olabilir. DKA, vücutta ciddi insülin eksikliği olduğunda ortaya çıkar. Enerji için şeker kullanamayan vücut, bunun yerine vücutta bulunan depolanmış yağdan faydalanmaya başlar. Depolanmış yağ vücut tarafından kullanılırken geriye ketonlar adı verilen kimyasallar bırakılır.

Bu durum kontrol altına alınmazsa ketonlar kanda birikirler ve kanın asit değerini yükseltirler. Özellikle başta çocuklar olmak üzere Tip 1 şeker hastalığı olduğundan habersiz bireyler, DKA nedeniyle kötüleşmeden teşhis edilemeyebilirler. Bu nedenle DKA’nın belirtilerini ve semptomlarını hızlı bir şekilde tedavi edebilmek için tespit etmek önemlidir.

Bunlar arasında başta planlanmamış kilo kaybı gelir. Eğer vücut yiyeceklerden enerji alamazsa, bunun yerine enerji için var olan kas ve yağları yakmaya başlayacaktır. Beslenme ve hareket tarzını değiştirmeden kilo vermeye başlamanın nedeni budur. Vücudun yağ yakarken ortaya çıkardığı ketonlar mide bulantısı ve kusma hissi oluşturabilir. Ketonlar kanda hayatı tehdit edebilecek tehlikeli seviyelere kadar yükselebilir.

Belirtileri;

  • Sık idrara çıkma
  • Ağız kuruluğu
  • Çok su içme
  • Açlık hissi
  • Cilt yaralarının geç iyileşmesi
  • Kuru ve kaşıntılı bir cilt
  • Ellerde ve ayaklarda uyuşma
  • Karıncalanma
  • Halsizlik ve yorgunluk hissi
  • Hızlı ve istemsiz kilo kaybı
  • Bulanık görme

Nedenleri;

Şeker hastalığı nedenleri konusunda yapılan birçok araştırmanın neticesinde, diyabet hastalığında genetik ve çevresel nedenlerin birlikte rol aldığı sonucuna varılmıştır. Temelde Tip 1 Diyabet ve Tip 2 Diyabet olarak iki türü bulunan şeker hastalığında hastalığa neden olan etmenler bu türlere göre farklılık göstermektedir.

Tip 1 Diyabet nedenleri arasında yüksek oranda genetik faktörler rol oynamakla birlikte kan şekerinin düzenlenmesinde görev alan insülin hormonunu üretimi yapan pankreas organına zarar veren virüsler ve vücut savunma sisteminin çalışmasındaki aksaklıklar da hastalığa sebep olan etmenler arasındadır. Bunun yanı sıra şeker hastalığının daha yaygın görülen türü olan Tip 2 diyabetin nedenleri arasında şu şekilde belirtilebilir:

  • Obezite (aşırı kilo)
  • Ebeveynlerde diyabet öyküsünün bulunması
  • İleri yaş
  • Hareketsiz yaşam tarzı
  • Stres
  • Gebelik sırasında gestasyonel diyabet oluşumu ve normalden yüksek doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme

Teşhisi;

Kesin tanı için diyabet şüphesi olan hastalarda kan şekeri ölçümleri yapılmalıdır.

  • Açlık plazma kan şekeri 110 mg/dl. üzerinde ise;
  • Herhangi bir saatte bakılan plazma kan şekeri 200 mg/dl. üzerinde ise;

Diyabetin yol açtığı sorunlar;

Diyabette yıllar geçtikçe etkilenen organlara göre değişik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu sorunlar ;

  • Göz problemleri
  • Ayak yaraları
  • Böbrek bozuklukları
  • Kalp ve damar bozuklukları
  • Enfeksiyonlara yatkınlık
  • Cinsel problemlerdir

Tedavisi;

Diyabet tedavi yöntemleri, hastalığın türüne göre farklılık gösterir. Tip 1 diyabette insülin tedavisi ile birlikte tıbbi beslenme tedavisi titizlikle uygulanmalıdır. Hastanın diyeti doktor tarafından önerilen insülin dozu ve planına göre diyetisyen tarafından planlanır. Besinlerin içerdiği karbonhidrat miktarına göre insülin dozunun ayarlanabildiği karbonhidrat sayımı uygulaması ile birlikte Tip 1 diyabetli bireylerin hayatı oldukça kolaylaştırılabilmektedir. Tip 2 diyabetli bireylerde ise tedavi beslenme düzeninin sağlanmasının yanı sıra genellikle hücrelerin insülin hormonuna duyarlılığını artırmaya veya doğrudan insülin hormonu salınımını artırmaya yönelik oral antidiyabetik ilaçların kullanılmasını içerir.

Diyabet hastalığında dikkat edilmesi gerekenler ve önerilen tedavi ilkelerine uyulmadığı durumlarda kan şekerinin yüksek seviyelerde seyretmesi, başta nöropati (sinir harabiyeti), nefropati (böbreklerde hasar oluşumu) ve retinopati (göz retinasında hasar oluşumu) olmak üzere birçok sağlık sorununa yol açar. Bu nedenle eğer siz de diyabet hastalığına sahip bir bireyseniz, düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyiniz.

Paylaşın

Disleksi nedir? Belirtileri, Nedenleri, Tedavisi

Toplumda nadir olarak görülebilen ve halk arasında öğrenme güçlüğü olarak bilinen Disleksi, bir bireyin normal zeka düzeyinde olmasına rağmen dil, okuma, ve yazma becerilerinde sorunlar yaşamasına neden olan bir özel öğrenme bozukluğudur.

1890’lı yıllarda keşfedilen bu hastalık, hastalık tespit edilen kişiler üzerinde yapılan incelemelerde konuşma farklılıkları ve hafıza zayıflığı öne çıkmıştır. Disleksi olan bireyler normal zekaya sahiptir ve genellikle görüşleri ile ilgili bir sorun yaşamazlar. Disleksi olan çocukların çoğu özel ders veya özel bir eğitim programı ile okulda başarılı olabilir. Duygusal destek disleksi ile başa çıkma sürecinde oldukça önemli bir rol oynamaktadır.

Disleksi için belirli bir tedavi olmamasına rağmen, erken teşhis ve müdahale en iyi sonucu verir. Ancak bazı vakalarda disleksi yıllarca teşhis edilmez ve yetişkinliğe kadar tanınmaz, Yine de disleksi için yardım ve destek almak için asla çok geç değildir.

Belirtileri;

  • Harflerin anlamakta güçlük çekme
  • Harf sırasını atlama
  • Benzer eş sesli harfleri karıştırma
  • Okuma esnasında bir sonraki alt satıra geçmede zorluk
  • Hece tekrarları yapma
  • Harfleri okurken, yazarken harflerin yerini değiştirme
  • Çocuğun yaşıtlarına göre geç okuyup yazması disleksi belirtisi olabilir.

Nedenleri;

Disleksi hastalığı ile ilgili çalışmalar uzun yıllardır devam ediyor olsa da bilim insanları halen bu hastalığın kesin nedenlerine ulaşabilmiş değiller. Tüm bunlara rağmen disleksinin gen veya beyin gelişimi farklılıklarından kaynaklandığı bilinmektedir. Bu görüşün ortaya atılmasının en büyük nedeni, disleksi hastalığı görülen bireylerin kardeşlerinin yaklaşık %40’ının okuma güçlüğü çektiğinin belirlenmesi, aynı şekilde ebeveynlerinin yaklaşık %49’unun disleksi hastası olmasıdır.

Ayrıca bilim insanları okuma ve anlama güçlüğünün bağlı olduğunun düşünüldüğü birkaç gen de keşfetmişlerdir. Beynin anatomisinden ve işleyişinden dolayı bu hastalığın ortaya çıktığının düşünülmesindeki sebep ise, disleksi hastası olan ve olmayan bireyler arasındaki beyin yapısı farklılıklarıdır. Disleksi hastalığının kesin nedenlerinin tespit edilebilmesi için ise bilimsel araştırmalar halen devam etmektedir.

Disleksi kaça ayrılır?

Disleksi semptomları yaşa ve kişiye bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Küçük çocuklarda geç konuşma, yeni kelimeler öğrenmede zorluk çekme ve oyun oynarken sorunlarla karşılaşma gibi durumlar yaşanabilir. Disleksi semptomları, genellikle çocukların okula başlamasıyla birlikte daha da belirgin hale gelir. Disleksinin 6 farklı tipi bulunmaktadır. Bunlar;

  • Fonolojik Disleksi: Bu disleksi türünde kişiler bazı kelimeleri seslendirmede zorluk çekebilir. Disleksinin bu türünde işitselden daha çok görsel işleme sorunu ön plana çıkar.
  • Yüzeysel Disleksi: Sözcüklerin tanınması ve yazılmasında zorluk çekilen türüdür.
  •  Görsel disleksi:  Görsel problemlerden (fiziksel nedenlere bağlı) veya görsel işleme bozukluklarından (bilişsel / nörolojik nedenler) kaynaklanan okumada güçlük çekilmesidir.
  • Birincil Disleksi: Disleksinin en yaygın türüdür. Beynin sol beyin kabuğu (serebral korteks) tarafında gerçekleşen işlevsel bir bozukluktur ve yaşla değişmez.
  • İkincil (Gelişimsel) Disleksi: İkincil disleksi, fetal gelişimin erken aşamalarında beyin gelişiminde yaşanan problemlerden kaynaklanır. Gelişimsel disleksi, çocuğun büyümesiyle birlikte azalabilir.
  • Travma Disleksisi: Yetişkin veya çocuklarda, travma veya hastalık nedeniyle beyinde meydana gelen hasara bağlı gelişir.

Teşhisi;

Disleksi hastalığının birden çok belirtisi olduğu için teşhisi oldukça zor olabilmektedir. Peki, disleksi nasıl anlaşılır? Hastalığın kesin teşhisi için okulda veya bireysel olarak bir değerlendirme yapmak gerekir. Okullarda bu teşhisin yapılmasının en etkili yolu, sınıf öğretmenlerinin öğrencilerini iyi tanımalarından geçer. Disleksi hastalığı belirtilerinin görüldüğü ilkokul çağı çocukları, öncelikle işitme veya görme ile ilgili bir problemi olup olmadığının teşhisi için hastaneye sevk edilmelidir.

Eğer çocuğun duyularında herhangi bir görünür problem bulunmuyor ise disleksi değerlendirmesi yapılabilir. Bu değerlendirmenin yapılabilmesi için yurt dışında okul psikologları olsa da, ne yazık ki bu uygulama henüz ülkemizde bulunmamaktadır. Ancak okullardaki psikolojik danışmanların yapacağı birkaç disleksi testi ile çocuğun zayıf yönleri tespit edilebilir. Bulgular test sonuçları ile karşılaştırılarak teşhis koyulması kolaylaştırılabilir. Eğer aile bireylerinde de disleksi hastalığı varsa, disleksi şüphesi kuvvetlenmektedir. Tüm bu sonuçların bir uzman tarafından değerlendirilmesi ile hastalığın kesin teşhisi koyulabilir.

Disleksi;

Disleksi bir hastalık değildir, altta yatan herhangi psikiyatrik rahatsızlık yoksa özel eğitim ile düzelebilir.

  • Disleksi ve tüm öğrenme güçlüklerinin tedavisi eğitimdir.
  • Özel eğitim okulda verilenden farklıdır çocuk normal bir okulda eğitime devam ederken yanı sıra bireysel ya da grup halinde özel bir eğitime alınır.
  • Eğitim bu alanda uzmanlaşmış kişiler tarafından verilmelidir.
  • Öğrenme güçlüğünü ortadan kaldıracak ilaç tedavisi bulunmamaktadır. Ancak eşlik eden psikiyatrik bir hastalık (kaygı bozukluğu, depresyon vs.) varsa onların tedavisi önemlidir.
  • Dikkat eksikliği eşlik eden bireylerde dikkati artıracak ilaçlar kullanılabilir.
  • Disleksinin şiddetine göre sunulan eğitim desteğinin süresi ve yoğunluğu değişir. Hafif düzeydeki olgularda kısa süreli eğitim desteği bile yeterliyken; ağır vakalarda destek sürmesine rağmen akademik zorluklar devam edebilir.

 

Paylaşın

Dermatit ve Egzama nedir? Belirtileri, Tedavisi

Kronik bir cilt hastalığı olan Egzama (Atopik Dermatit), birçok nedenden dolayı ortaya çıkabilmektedir. Egzama her yaş ve cinsiyette insanı etkileyebilir. Egzama vakalarının çoğu çocukluk döneminde başlar, ancak yetişkinlerde de egzama gelişmesi mümkündür.

Egzama (Atopik Dermatit) gibi deri hastalıkları, neden olduğu rahatsızlığın yanı sıra estetik açıdan da olumsuzluklara yol açtığı için insanların yaşamlarını olumsuz etkiler.

Nedenleri;

Egzemanın kesin olarak nedeni bilinmemektedir, ancak genetik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklandığı düşünülmektedir. Vücudun içinden veya dışından bir madde bağışıklık sistemini tetiklediğinde aşırı reaksiyona girer ve iltihap oluşturur. Cildin kırmızı, kuru ve kaşıntılı olmasına neden olan şey bu iltihaptır.

Ayrıca araştırmalar egzama olan bazı insanların, filaggrin oluşturmaktan sorumlu genlerin mutasyona uğramış olduğunu göstermiştir. Filaggrin, insan vücudunun cildin en üst katmanında sağlıklı ve koruyucu bir bariyer tutmasına yardımcı olan bir proteindir. Güçlü bir cilt koruması için vücutta yeterince filaggrin bulunması gereklidir. Aksi durumlarda cilde gerekli olan nem vücutta tutulamaz ve cilt bakteri ve virüsler için açık hedef haline gelir. Bu yüzden atopik olan birçok insanın çok kuru ve enfeksiyonlara yatkın bir cildi vardır. Atopik dermatitin ebeveynlerde görülmesi halinde çocuklarda da gelişme riskinin yüksek olduğu bilinmektedir. Ancak bunun kesin nedeni hala kanıtlanmış değildir. Bu ebeveynlerde astım ve saman nezlesi var ise çocuklarda bu tür hastalıkların gelişme olasılığı %50’dir. Eğer hem anne hem de babada bu hastalıklardan herhangi birisi varsa bu oran daha da artar.

Dünyadaki insanların %10’luk bir kısmı yaşamlarında bir dönem atopik dermatitten etkilenir. Durum kentsel alanlarda ve gelişmiş oralarda daha yüksektir.

Belirtileri; 

Egzamanın belirtileri kişiden kişiye değişmekle beraber, bebekler ve küçük çocuklarda lezyonlar genellikle dirsek, diz, kafa derisi ve yüz bölgelerinde görülür.

Daha büyük çocuklar ve yetişkinlerde ise genellikle eller, ayaklar, kol içleri ve dizlerin arkası lezyonların daha sık görüldüğü bölgelerdir. Semptomlar şunları içerebilir;

  • Kuru, pullu lezyonlar
  • Kuru bir cilt
  • Ciltte kalınlaşma
  • Deride su toplanması
  • Ciltte kızarma ve şişlik
  • Cilt renginde değişiklikler
  • Duyarlılık ve hassasiyet
  • Kaşıma esnasında ciltte olan yaralanmalar

Bulaşıcı mıdır?

Atopik dermatitin herhangi bir bulaşıcılığı yoktur. Dokunmayla veya diğer başka bir durumla başka bir bireye bulaşması söz konusu değildir. Ayrıca kozmetik ürünler, parfüm, deodorant, deterjan, temizleyici, kimyasallar ve bazı bitkilerin cildi kuruttuğundan dolayı alerjik egzama riskini arttırdığı da söz konusudur.

Teşhisi;

Dermatolog tarafından muayene bulguları ve ciltteki belirtilerden yola çıkarak egzama teşhisi koyabilir. Bunun yanı sıra, egzamalı kişilerde sık görülen bir takım alerjik durumları tespit etmek için Deri Prick Testi ve kan testi gibi bir takım alerji testleri istenebilir.

Tedavisi;

Atopik dermatitin kronik olma olasılığı çok yüksektir. Böyle durumlarda aylar veya yıllar boyu süren çeşitli tedavilerin denenmesi gerekir. Tedavilerin başarılı olması halinde bile hastalık yeniden ortaya çıkabilir. Her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken tanı ve tedavi önemlidir. Düzenli cilt nemlendirmesi ve cildin kurumasına neden olan maddelerden kaçınmak tedavi için yardımcı olabilir.

Bunun dışında doktor tarafından kaşıntıları kontrol altına alan ve cildi onarmaya yardımcı olan kremler tavsiye edilir. Bu kremler kortikosteroid içeriklidir ve dozunda kullanmak önemlidir. Doz aşımı olduğu durumlarda cildin aşırı derecede incelmesine neden olur ve başka reaksiyonlara yol açar.

Takrolimus ve pimekrolimus gibi kalsinörin inhibitörleri içeren bazı kremler de bağışıklık sistemini güçlendirmesi için önerilir. Ciltte meydana gelen reaksiyonları önlemek ve kontrol altına almak için 2 yaşından büyük bütün bireylerde kullanıma uygundur. Bu tür kremler kullanıldıktan sonra güneşten korunmak gerekir. Bunun yanında ciltte herhangi bir enfeksiyon meydana gelmişse antibiyotik tedavisi de gerekir. Bu enfeksiyonu tedavi etmek için kısa süreli antibiyotik kullanımı gerekebilir.

Bireysel olarak uygulanabilecek en etkili yöntem ise cildin yeterince nemlendirilerek, cildi kurutan maddelerden kaçınılmasıdır. Cildin nemli olması alerjik egzamanın önüne geçecek, hali hazırda hasta olan bireylerde ise rahatlamayı sağlayacaktır.

Paylaşın

Depresyon nedir? Belirtileri, Tedavisi

Bir ruh halini tanımlayan sözcük olan Depresyon, bireyin gündelik yaşamında, kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissetmesi olarak tanımlayabiliriz. Depresyon şu anda dünyada en fazla yeti kaybı oluşturan hastalıklar sıralamasında dördüncü.

İyi tedavi edilmemiş depresyon; alkol-madde bağımlılığına, başka ruhsal bozukluklara ve bedensel hastalıklara zemin hazırlayabiliyor. Bir kişi için ‘depresyonda’ denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır.

Nedenleri;

Depresyonun tek bir nedeni yoktur. Psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin her biri depresyona neden olabilir.

Depresyon için risk etkenleri;

  • Erken ebeveyn kaybı
  • Madde ve alkol kötü kullanımı
  • Anksiyete bozuklukları
  • Kadın olmak
  • Erken ebeveyn kaybı
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • Ayrı yaşama, boşanmış olma
  • İşsizlik: İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında işte verimliliği azalmasının önemli nedenlerindendir.
  • Daha önce depresyon geçirmiş olma
  • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri
  • Kişilik yapısı
  • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
  • Bazı ilaçlar
  • Tıbbi hastalıklar
  • Hormonal değişiklikler.

Belirtileri;

  • Karamsar ve kederli duygu-durumu ;
  • Kötümser düşünce içeriği
  • Umutsuzluk
  • Çaresizlik hisleri
  • Hayattan zevk alamama
  • Günlük hayatta her konuda ilgi kaybı yer alır.
  • Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresiftir. Beraberinde boşluk hissi olur ve her şey anlamsız gelebilir.
  • Motivasyon kaybı nedeniyle gelecekle ilgili hedef belirleyebilmek ve hedefe odaklanabilmek güçleşir.
  • Kaygı ve korkular da bulunabilir. İç huzursuzluğu ve gerginlik hisleri olabilir. Hüzünlü duygu duruma eşlik eden ağlama olabileceği gibi bazı hastalar ağlayamamaktan şikâyetçidir.
  • Geçmişte yaşanmış olumsuz olaylar sık sık akla gelmeye başlar, pişmanlık hissi yoğunlaşabilir
  • Şimdiki zamanda ise hasta kendini sürekli değersiz, yetersiz, ya da suçlu hisseder kendine ve çevreye güvenmekte zorlanır.
  • Alınganlık artar.
  • Yalnızlık hissedilebilir.
  • Gelecekle ilgili olumsuz düşünceler olabilir.
  • Düşünce yavaşlayarak konuşmanın da yavaşlamasına ve azalmasına neden olur.
  • Unutkanlık olur. Dikkat bozulabilir.
  • Yeni bir şeyler öğrenmek güçleşir. Enerji düşer, kişi çabuk yorulur.
  • Uykuya dalmak zorlaşabilir. Gece boyunca uykuda bölünmeler ya da sabaha karşı yorgun bir şekilde uyanma ve tekrar dalamama görülebilir. Tersine, uykuya meyil ve uyku süresinde uzama da olabilir.
  • İştah azalması ve kilo kaybı olabileceği gibi aşırı yemek yeme ihtiyacı da olabilir.
  • Ağır durumlarda kişi kendine zarar verme planları yapabilir ya da zarar verebilir. İntihar düşüncesi /planı / girişimi olabilir.

Depresyon tekrarlar mı?

Depresyon yineleyici bir hastalık. Daha önce yaşanmış olması tekrarlama olasılığını arttırıyor. Depresyonda yineleme için risk etkenleri:

  • Daha önceki depresyondan kalıntı belirtilerin varlığı
  • Aile öyküsü olması
  • Daha önce geçirilmiş depresyonda anksiyete ve madde kullanımının olması
  • Depresyonun 60 yaş üzerinde başlaması

Teşhisi-Tanısı;

Depresyon tanısı koyabilmek için anlatılan belirtilerin tamamının bulunması gerekmez. Yukardaki belirtilerden bir küme işlevselliği bozacak kadar ağır ise ve başka nedenlere bağlanamıyorsa tanı konur.

Çocuklarda depresyon görülür mü?

Evet. Çocukluk döneminde de depresyon görülebilir. Tedavi edilmemesi halinde uzayabilir ve erişkinlikte de sürebilir. Çocuklarda depresyon belirtileri bazen erişkinliktekinden ayrılabilir. Okul reddi, hastalık uydurma, ebeveynlerini kaybetme kaygısı, okul sorunları biçiminde kendini gösterebilir.

Depresyon genetik bir hastalık mıdır?

Hem depresyon hem de bipolar bozukluk (iki uçlu hastalık) ailesel yatkınlık gösterir. Yakın akrabalarda bu iki hastalığın görülme sıklığı genel topluma göre 2-5 kat daha fazladır. İkiz çalışmaları da genetiği desteklemektedir. Ancak genetik etkiler yatkınlık düzeyindedir. Depresyon hastalığı çevresel stres etkenlerindeden önemli ölçüde etkilenir.

Tedavisi;

Depresyon tedavisi, kişinin ruh halini ve duygu durumunu etkileyebilen olumsuzlukların giderilmesini amaçlayan tedavi planına verilen isimdir. Depresyon tedavisinde psikoterapi, ilaçlar ve beyin uyarımı teknikleri kullanılır. Etkin bir tedavi ile haftalar içinde kısmi düzelme, 2-4 ay aralığında da tam düzelme elde edilebilir.

Hafif şiddetteki depresyonda psikoterapi, majör stresörün ortadan kalkmasıyla birlikte, tek başına yeterli olabilir. Ayaktan takip edilen orta şiddette bir hastada ise, psikoterapiyle birlikte ilaç tedavisi ya da Mevsimsel depresyonda Fototerapi de uygulanır. İstenen düzelme elde edilemezse ikinci aşamada güçlü bir “beyin uyarım tekniği” olan Manyetik Uyarım Tedavisi (TMU) kullanılabilir.

Ağır durumlarda, intihar riski olan hastalarda hastaneye yatış yapılır ve yoğun bireysel psikoterapi, gerekli durumlarda eş/aile terapisi ve yanında biyolojik tedaviler uygulanır. İlaç ve beyin uyarım teknikleri (TMU, Elektrokonvülsif Tedavi-EKT) yanı sıra, bazı ilaçların damar yoluyla verilmesi gibi farklı tedavi yöntemleri de kullanılabilir.

Tedavi ilk kez depresyon geçirenlerde en az altı ay sürdürülür, sonra kişinin durumuna göre sonlandırma planı yapılabilir. Birkaç kez depresyon geçiren hastalarda ise tedavinin koruyucu amaçlı daha uzun yıllar sürdürülmesi önerilmektedir.

Standart tedavilerle yanıt alamadığımız depresyon hastalarında ağırlıklı olarak Ketamin Infuzyon tedavisi uygulanır.

Günümüzde çoğu insan zaman zaman kendini üzgün ya da depresyonda hissetmektedir. Yoğun yaşam şartları mücadelesi içerisinde bu, normal bir durumdur.

Ancak aşırı mutsuz, umutsuz, yoğun üzüntü içerisinde kendini değersiz hissetmek tarzında duygular içerisinde olup, bu duygular da günlerce sürüyorsa bu durum artık tıbbi bir rahatsızlıktır ve kişinin depresyon tedavisi alması gerekir. Depresyon (klinik depresyon ya da majör depresif bozukluk) yaygın ve ciddi bir ruh hali, duygudurum bozukluğudur. Depresyon tanısı konulan kişiye bir uzman tarafından depresyon tedavisi planlaması yapılması gerekmektedir.

Depresyon günlük hayatı etkileyerek, üretkenliğin düşmesine, ilişkilerin bozulmasına hatta sıklıkla da sağlık durumunun bozulmasına neden olabilir. Depresyon tedavisi yapılmazsa kişide; astım, kalp ve damar rahatsızlıkları, diyabet, kanser, obezite gibi rahatsızların ilerlemesine neden olabilir.

Depresyon tedavisi kişiye özeldir. Çünkü depresyon kişileri aynı şekilde etkilenmez. Bir kişi için işe yaratan tedavi başkası için işe yaramayabilir. Depresyonu tedavi etmek için en iyi yol tedavi seçenekleri hakkında bilgi sahibi olmak ve bunları ihtiyacı karşılayacak şekilde uyarlamak olacaktır.

Depresyon da zihinsel bir rahatsızlık sayılmaktadır. Ancak tedavi edilebilmektedir. Depresyonlu kişilerin yaklaşık yüzde 85’i tedaviye olumlu yanıt vermektedir. Tedavi sonrasında neredeyse tüm hastalarda semptomların azaldığı ve yaşam kalitesinin arttığı gözlemlenir.

Bir tanı ya da tedaviden önce uzman bir hekimle görüşülmeli ve fiziki bir muayene de dahil olmak üzere ayrıntılı teşhis sürecinden geçilmelidir. Depresyonun tiroit problemi gibi tıbbi bir durumdan kaynaklanmadığına emin olmak için de kan testi yaptırılmalıdır. Durumu değerlendirmek, bir tanı koymak ve bir hareket planı belirlemek için spesifik semptomları, ailenin tıbbi geçmişini, çevresel faktörleri tespit etmek önemlidir.

Depresyon tedavisinde, antidepresan kullanımının ilk haftalarında bir miktar iyileşme olsa da asıl fayda iki ya da üç ay sonrasında görülmeye başlar. Hasta, birkaç hafta sonrası iyileşme hissederse veya hissetmediği durumlara göre uzman doktor ilaçların dozajını arttırabildiği veya eksiltebildiği gibi ilaçları da değiştirebilir. Doktorlar, genel olarak semptomlar düzelmiş olsa bile altı ya da daha fazla ay boyunca ilaç kullanımına devam edilmesini önermektedir.

Depresyon tedavisinde psikoterapi sıklıkla kullanılmaktadır. Orta ve şiddetli depresyon tedavilerinde ise antidepresan ilaçlar kullanılır. Psikoterapide, depresyonun ciddiyetine bağlı olarak, süreç birkaç hafta veya daha uzun da sürebilir. Ortalama 10 ile 15 seans sonrasında önemli gelişmeler elde edilir.

Depresyon tedavisinde, elektrokonvülsif tedavi (ECT), hastanın diğer tedavilere cevap vermediği şiddetli majör depresyon ya da bipolar bozukluğu olan durumlarda başvurulan bir tedavi yöntemidir. Bu tedavide anestezi altındaki hastanın beynine kısa elektrik akımları verilir. Bu tedavi, uzman psikiyatr, anestezi uzmanı ve bir hemşire gibi eğitimli tıbbi profesyonellerden oluşan bir ekip tarafından uygulanır.

Yeniden hastalanmamak için ne yapılmalıdır?

Bu konuda en uygun yol doktorunuzun önerilerine uymaktır. Yineleyen depresyonlarda en önemli neden gerek ilacın dozu gerekse tedavi süresi açısından yetersiz tedavidir. Doz ve tedavi süresine uymak depresyondan yüksek oranda korunmayı sağlar.

Çevresel nedenlerin belirgin olduğu durumlarda stres etkenlerini azaltacak veya kontrol edecek önlemler depresyonun yinelemesini azaltabilir. Örneğin aile içi iletişim sorunlarının belirgin olduğu durumlarda aile veya bireysel psikoterapi yarar sağlayabilir.

Paylaşın

Depilasyon ve epilasyon nedir, nasıl uygulanır?

Depilasyon  ve Epilasyon istenmeyen kıllar ve tüylerden kurtulma yöntemleridir. Depilasyon, vücuttaki istenmeyen kıllardan, tüylerden geçici olarak kurtulma işlemi iken, Epilasyon, istenmeyen kıllardan, tüylerden kalıcı bir şekilde kurtulmadır.

Depilasyonda istenmeyen kıl ve tüyler kısa süreli olarak vücuttan uzaklaştırılır. Bunun için traş, tüy dökücü krem, losyon gibi yöntemler kullanılabilir. Bu tip uygulamalarda kıl kökleri alınmadığı için tüyler 2-3 gün sonra tekrar çıkar ve yeniden işlem yapmanız gerekir. Epilasyonda ise kıl köklerine ulaşılır ve kıl kökü tahrip edilir. Bu yolla istenmeyen kıllardan, tüylerden kalıcı bir şekilde kurtulma imkanı oluşur.

Depilasyon yöntemleri;

Depilasyon işleminde farklı depilasyon cihazları, yöntemleri kullanılabilir. Bunların bazıları daha acısız çözümler sunarken bazıları da görece daha uzun süreli çözümler sunar.

Tıraş yöntemi;

Ağrısız ve acısız bir şekilde kıllardan tüylerden kurtulma yollarından biridir. Ancak birkaç gün içinde fark edilir şekilde uzayacaktır. Hafif ve seyrek tüylü insanlar için önerilir, kalın ve yoğun tüylü insanlar tıraş uygulamasından sonra bile tüylü görüntüden kurtulamayabilirler.

Klasik ağda yöntemi;

Klasik ağdalar evde şeker, limon ve su ile hazırlanabilecek, bilinen en eski depilasyon yöntemidir. Kılların çıkış yönüne doğru uygulanır ve kılların çıkış yönünün tersine doğru çekilir. Acı veren bir yöntemdir. Kıllar kökünden çekilir ve görece daha uzun süre alır kılların görünür hale gelmesi. 2-3 hafta sonra kıllar görünür hale gelir. Sir ağdada şeker bulunmadığı için düzenli kullanımda kıl kökleri zayıflar. Bu yöntem kılların incelmesini ve seyrelmesini sağlayacaktır.

Tüy dökücü kremler;

İçeriğindeki özel kimyasallarla kılın organik yapısını tahrip eder. Bu şekilde kıllar yumuşar ve çözülür. Derinin üzerine bir tabaka halinde sürülen krem gerekli süre geçtikten sonra ciltten temizlenirken kıllar da kremle beraber gelir. Kıllar yalnızca cilt yüzeyinden temizlendiği için birkaç gün içinde, yeniden fark edilebilecek bir uzunluğa gelecektir.

Epilatör kullanımı;

Epilatör denen elektrikli aletler hızlı ve acılı bir çözüm sunar istenmeyen tüylerden kurtulmak için. Ulaşılabilir bir yöntemdir. Görece daha uzun süren bir temizlik sağlar ancak en geç 2-3 hafta içinde kıllar çıkmaya başlayacaktır.

Epilasyon yöntemleri;

İğneli epilasyon yöntemi;

İğneli epilasyonda öncelikle uygulama yapılacak bölge alkolle temizlenir, iğneyle kıl köküne girilir ve elektrik verilerek kıl kökü tahrip edilir. Kıl kökündeki büyümeden sorumlu foliküller yok edilir. Kıllardan bu şekilde kurtulmak hedeflenir. Bu işlem her kıl için uygulanır ve kopma işlemi gibi bir acı verebilir. Acıyı azaltmak için çeşitli yöntemlere başvurulabilir. Hamileler için önerilen bir yöntem değildir.

Blend yöntemi;

İğneli epilasyona benzeyen bir yöntemdir. Kıl köküne elektrik yerine sıvı verilir bu sıvının kıl kökünü tahrip etmesi beklenir.

Radyo frekansı uygulması;

Kıl köküne ses dalgaları ile ısı verilir ve bu yolla kıl kökü tahrip edilir.

Lazer epilasyon;

Lazer epilasyonda deriye lazer ışınları verilerek kıl kökü tahrip edilir. Kılların büyümesini sağlayan foliküller tamamen yok edilmez, deforme edilir. Kıl kökündeki melanin hedeflenir ve melanine zarar vererek kılların uzamasını durdurmak hedeflenir. Genellikle %80 oranında bir başarı sağlanır. Açık ve koyu renkli kıllarda melanin yapısı farklı olacağından bunların tedavisinde farklı makineler kullanılır.

Foto epilasyon;

Lazer epilasyondaki gibi yoğun ışın kullanımı ile kıl kökünü yakma hedeflenir. Ancak lazer ışınlarından daha kısa dalga boyundaki ışınlar verildiği için daha acısız bir yöntemdir.

Paylaşın

Demiyelinizan nedir? Belirtileri, Tedavisi

Demiyelinizan sinir hücrelerinin miyelin kılıflarının hasar gördüğü bir sinir sistemi hastalığıdır. Miyelini etkileyen hastalıklar etkilenen sinirlerdeki sinyallerin iletilmesini bozar. İletim yeteneğinde azalma, hasar görmüş sinirlerde duyu yitimi, hareket, biliş veya diğer işlevlerin eksikliğine neden olur.

Sinir hücrelerinden oluşan sistem elektrik kablolarına benzetilebilir. Sinir hücresi boyunca ilerleyen iletinin kayıpsız olarak hedefe hızlıca ulaşması için dışarıdan yalıtılmış olması gerekir. Sinir hücresi dışını kaplayan miyelin, uyarının hızlıca ilerlemesine olanak sağlayacak şekilde yalıtım görevi üstlenir.

Yapısal olarak başlangıçta normal olan miyelinin radyasyon gibi çevresel sebeplerle veya kalıtım, mikrobik etkenler gibi biyolojik nedenlerle yeterli işlev gösterememesi  sonucu ortaya çıkan sinir sistemindeki ileti yitimi, demiyelinizan hastalık olarak değerlendirilir. Örneğin, hareketten sorumlu sinir sisteminde gelişecek demiyelinizan hastalık kuvvet azalmasına, hareketi doğru yapamamaya veya felce yolaçabilir.

Demiyelinizan hastalıklar, ömür boyu süren ve ilerleme gösterebilen hastalıklardır. Tedavi ile  myelinin kılıfı ve sinir hücre yapısının bozulmasının önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Beyin dokusu veya omurilikte yapılan MR incelemelerinde bu bozulmalar beyaz lekeler şeklinde görülmektedir. Ayrıca beyin omurilik sıvısında bağışıklık sisteminin durumu ile ilgili laboratuar incelemeleri de yapılmaktadır.

Demiyelinizan hastalıklar çok ciddi ve tedavisi zor hastalıklarıdır. İleri düzeyde bilgi ve deneyim gerektiren bu hastalıkların tanı ve tedavisi  için hastanemiz ve doktorlarımız gerekli  olan donanıma ve tecrübeye sahiptir.

Miyelin kılıf nedir?

Miyelin kılıf; sinir hücresinin elektriksel uyarıyı taşıyan uzun ve silindir biçimindeki akson adlı parçasının çevresini saran ve onu koruyan bir kılıftır. Sinir sisteminde tüm hücreler miyelin kılıfa sahip değildir.

Miyelinsiz nöronlar üzerinde sinyal iletimi saniyede 50 santimetre kadarken, miyelinli nöronlarda bu hız saniyede 120 metre kadardır. Bu bakımdan miyelin kılıf; sadece aksonu korumakla kalmaz, bunun yanı sıra elektrik akımının iletimini de hızlandırır ve ileti kaybını önler. Miyelin kılıfa bir zarar gelirse sinyal iletimi bozulur ve yavaşlar.

Merkezi ve çevresel sinir sisteminde miyelin kılıf farklı hücreler tarafından üretilmektedir. Merkezi sinir sisteminde oligodendrosit hücreleri tarafından, çevresel sinir sisteminde ise Schwann hücreleri tarafından yapılırlar.

Demiyelinizan – Dismiyelinizan farkı nedir?

Demiyelinizan hastalıklarda normal üretilmiş olan miyelin kılıf yapısının yıkımı söz konusudur. Dismiyelinizan hastalıklar ise miyelin kılıf yapısının hatalı yapımı ya da hatalı yıkımı ile ortaya çıkar.

Demiyelinizan hastalıklar neden olur?

Demiyelinizan hastalıklarda normal miyelin kılıf yapısı çeşitli nedenlerle bozulur. Bazı enfeksiyon hastalıkları, bağışıklık sisteminde rol olan hücrelerin kendi hücrelerine saldırmasıyla karakterize otoimmün hastalıklar, alkol gibi bazı toksik maddeler, B12 vitamini eksikliği ve beyin damar hastalıkları miyelin kılıf üretimini bozarak ya da oluşan miyelin kılıfa zarar vererek hastalık tablosu oluşmasına neden olabilir.

Demyelinizan hastalıklar nelerdir?

Çok sayıda hastalığı kapsayan demyelinizan hastalıklar arasında en çok bilinen ve yaygın olarak görülen hastalık Multiple Skleroz (MS)’dur. MS, otoimmun mekanizmayla ortaya çıkar. Akut disemine ensefalomyelit (ADEM) ve Devic hastalığı daha çok merkezi sinir sistemini ilgilendirirken; Guillain–Barre sendromu ve periferik nöropatiler (çevresel sinir sistemindeki miyelinlerin harabiyeti) çevresel sinir sisteminde hastalığa yol açmaktadır.

Demiyelinizan hastalıkların belirtileri nelerdir?

Çok geniş bir hastalık yelpazesine sahip demyelinizan hastalıklar grubunda sinir sisteminin tutulduğu bölge ve hastalığın etkilediği nöron gruplarının işlevine göre farklı klinik tablolar ve belirtiler ortaya çıkmaktadır. Ancak yaygın olarak görülen belirtiler arasında; kol ve bacaklarda güçsüzlük/his kaybı, çift görme (diplopi) veya bulanık görme, konuşma ve yürüme gibi temel motor faaliyetlerde aksama, bellek-konsantrasyon-dikkat bozukluğu gibi bilişsel yakınmalar sayılabilir.

Demiyelinizan hastalıklara nasıl tanı konur?

Demyelinizan hastalıklar grubundaki hastalıkların tek bir tanı koyma yöntemi yoktur. Genellikle tüm tanı gereçleri birlikte değerlendirilerek tanı konur. Hastadan alınan öykü, nörolojik muayene bulguları, beyin ve spinal (omurilik) MR (manyetik rezonans) bulguları, bazı durumlarda beyin-omurilik sıvısı bulguları (belden su alarak) ve gerektğinde de elektrofizyolojik bazı testlerle tanı konur. Çok nadiren diğer tanı olasılıklarını dışlamak için sinir biyopsisi yapılması gerekebilir.

Demiyelinizan hastalıklar nasıl tedavi edilir?

Tedavi modelleri hastaya özgüdür. Hastalığın ilerleme seyrine ve semptomların ciddiyetine bağlıdır. Semptomların yönetimi veya demiyelinizasyon oranının yavaşlaması ile hastanın yaşamında iyileşmeler sağlanabilir.

İlaç tedavileri, yaşam tarzı değişiklikleri (sigarayı bırakma ve beslenme tarzı değişiklikleri vb.), fiziksel egzersizin teşvik edilmesi ve hasta eğitimi hastalık yönetiminde tercih edilebilen yöntemlerdir.

Paylaşın

Demir eksikliği nedir? Belirtileri, Tedavisi

Toplumda kansızlık olarak bilinen demir eksikliği anemisi, kandaki kırmızı kan hücrelerinin yapısında oksijenin taşınması ve bu hücrelerin kırmızı olmasını sağlayan hemoglobin miktarının azalmasıdır. Demik eksikliği dünyada en çok görülen anemi yani kansızlık türüdür.

Demir eksikliği, kadınların %35’inde, erkeklerin ise %20’sinde ortaya çıkan önemli bir sağlık problemidir. Gebe kadınlarda ise bu oran %50’ye kadar çıkmaktadır.

Demir eksikliği anemisi genellikle başarı ile tedavi edilebilir. Tedavi durumun nedenine ve ağırlığına bağlıdır. Tedavide beslenmenizde değişiklik, ilaçlar ve cerrahi girişim yer alabilir. Ağır demir eksikliği anemisinde hastanede tedavi, kan nakli, demir enjeksiyonları veya damar içi demir tedavisi gerekebilir.

Nedenleri;

  • Gebelik
  • Emzirme dönemi
  • Sık aralıklarla doğum yapmak
  • Büyüme çağında olmak
  • Ergenlik dönemi şekilde sıralanabilir.

Yetersiz demir alımı sonucu demir eksikliği nedenleri ise;

  • Yetersiz ve dengesiz beslenme
  • Demir yönünden zengin olan et, karaciğer ve diğer sakatatların tüketilmediği vejeteryan beslenme şeklidir (Bitkisel gıdalarda yeterli miktarda demir bulunmasına rağmen, bulunan form vücutta zayıf şekilde değerlendirilebilir. Hayvansal kas yapısındaki miyoglobin ise çok kolay emilebilir demir içerir.).

Vücuttan demir kaybı sonucu eksiklik nedenleri;

  • Adet kanamalarının şiddetli olması
  • Mide ülseri, hemoroid, kaza gibi nedenlerle aşırı kan kayıplarının ortaya çıkması
  • Aşırı egzersiz yapılması nedeniyle idrar ve terle demir gibi mineral ve diğer eser elementlerin kaybında artış olmasıdır.

Yukarıda sayılan nedenlere ek olarak aşağıdaki faktörler demir eksikliğine neden olabilir:

  • Mide asit salgısının yetersiz olması
  • Mide ya da onikiparmak bağırsağında ülserler olması
  • Mide ya da ince bağırsağın bir kısmının operasyonla alınması
  • Vücuda alınan demirin, çölyak gibi hastalıklar nedeniyle bağırsaklar tarafından yeterli düzeyde emilim olmaması
  • Çay, kahve, kola gibi kafeinli içecekler yemeklerle birlikte tüketildiğinde demir emilimini önemli oranda engellemesi
  • Kalıtsal demir eksikliği
  • Emilimi bozan ilaçların kullanımı

Belirtileri;

Demir eksikliğine bağlı kansızlık bazı durumlarda belirti göstermez. Demir eksikliği rutin sağlık kontrollerinde yapılan kan tahlillerinde teşhis edilebilir.Demir eksikliğinin belirtileri arasında;

  • Cilt solgunluğu,
  • Vücutta güçsüzlük, yorgunluk,
  • Konsantrasyon bozukluğu,
  • Baş ağrısı,
  • Ellerde ve ayaklarda uyuşma,
  • Sinirlilik hali,
  • Kulakların uğuldaması,
  • Dudaklarda çatlaklar ve ağız kenarında yaralar,
  • Tırnakların çabuk kırılması,
  • Saçlarda dökülme sayılabilir.

Demir eksikliğinin ileri derece belirtileri arasında; çarpıntı, toprak veya buz yeme, yavaşlayan tiroit fonksiyonları ve huzursuz bacak sendromu gibi durumlar da görülür. Çocuklarda demir eksikliği belirtilerinde ise karşımıza çocuklarda yürüme-oturma-konuşmasında gecikme, öğrenmede güçlük  ortaya çıkabilir.

Teşhisi; 

Demir eksikliği genellikle başka amaçlarla yapılan ya da rutin kan sayımı sırasında tespit edilir. Demir eksikliği durumunda, vücut önce demir depolarını boşaltır. Bu rezervler tamamen tükendiği zaman demir eksikliği anemisi ortaya çıkar. Bu sebeple demir eksikliğinin erken teşhisi için demir depolarının durumunu gösteren kan testlerinin yapılması gerekir.

Demir eksikliğini düşündüren şikâyetleriniz varsa bir sağlık kuruluşuna başvurabilirsiniz. Doktorunuz yaşam ve besin alışkanlıklarınızı sorgulayacak ve aynı zamanda önceden var olan hastalıkları ve ilaçları içeren  ayrıntılı bir tıbbi öykü incelemesi yapacaktır. Öte yandan, genç kadınlarla adet döneminin sıklığı, süresi ve ciddiyeti hakkında sorular sorar. Yaşlılara ise sindirim sistemi, idrar ve genital organlardan kanama olup olmadığını araştırır. Kansızlık nedeninin bilinmesi tedavinin başarılı olabilmesi için kilit noktayı oluşturur.

Demir dengesi hakkında kesin bilgi ancak kan testleri ile mümkündür. Testlerle hemoglobin, hematokrit, eritrosit sayısı, transferin gibi çeşitli parametrelere bakılarak tanı konulmaya çalışılır.

Tedavisi;

Demir eksikliği anemisi tedavisi altta yatan nedene ve durumun ağırlığına göre değişir. Tedavi yöntemleri arasında beslenme tarzı değişiklikleri, takviyeler, ilaçlar ve cerrahi girişim bulunur. Ağır demir eksikliği anemisi hastanede yatarak tedavi gerektirebilir, kan nakli, demir enjeksiyonları veya damardan demir tedavisi uygulanması gerekebilir. Demir eksikliği anemisinde tedavinin amaçları altta yatan nedeni iyileştirmek ve alyuvar, hemoglobin ile demir düzeylerini normale getirmektir.

Beslenme değişiklikleri ve takviyeler;

Demir;

  • Demir düzeylerinizi olabildiğince hızla yükseltmek için demir takviyesi almanız gerekebilir. Demir takviyeleri düşük demir düzeylerini aylar içinde düzeltebilir. Takviyeler tablet halinde veya çocuklar için damla şeklindedir.
  • Demirin fazlası zararlı olabilir, Bu nedenle demir takviyelerini sadece doktorunuzun önerdiği şekilde almanız gerekir. Demir takviye ilaçlarını çocukların erişemeyeceği yerlerde bulundurun. Böylece yanlışlıkla aşırı doz demir almaları önlenebilir.Demir takviyelerinin dışkının renginde koyulaşma, mide rahatsızlıkları ve yemek
  • borusunda yanma hissi gibi yan etkileri olabilir. Demir ayrıca kabızlık yapabilir, bu nedenle doktorunuz dışkı yumuşatıcı bir ilaç kullanmanızı da önerebilir.
  • Doktorunuz demirden zengin gıdaları daha fazla tüketmenizi isteyebilir. En iyi demir kaynakları özellikle sığır eti ve ciğer olmak üzere kırmız ettir. Tavuk, hindi, balık ve kabuklu deniz ürünleri de iyi birer demir kaynağıdır.
  • Vücut kırmızı etteki demiri diğer gıdalardakine göre daha iyi emilime uğratır. Bununla birlikte, diğer gıdalar da demir düzeylerinizin yükseltilmesinde yararlı olur.
  • Etin dışında, demir kaynağı olan gıdalar arasında şunlar bulunur:
  • Ispanak ve diğer koyu yeşil yapraklı sebzeler
  • Yer fıstığı, fıstık ezmesi ve badem
  • Yumurta
  • Bezelye, mercimek, beyaz ve kırmızı fasulye
  • Üzüm, kayısı ve şeftali gibi meyvelerin kurutulmuşları
  • Erik suyu
  • Demir mısır gevreği, ekmek ve makarna gibi bazı gıdalara eklenebilir. Paketlenmiş gıdalarda o gıdanın ne kadar demir içerdiğini üzerlerinde yazan “beslenme bilgi”sinden öğrenebilirsiniz. Paketlerin üzerinde günlük ihtiyacınız olan demirin yüzde kaçını içerdiği yazar.

C Vitamini

  • C vitamini vücutta demir emilimine yardımcı olur. C vitamini bakımından zengin gıdalar meyve sebzelerdir, özellikle tropikal bir meyve olan guava, tatlı kırmızıbiber, kivi, portakal ve portakal suyu, yeşilbiber ve greyfurt suyu iyi birer C vitamini kaynağıdır.
  • İlaçlar kullanıyorsanız doktorunuza ya da eczacınıza greyfurt ve greyfurt suyu tüketip tüketemeyeceğinizi sorun. Bu meyveler bazı ilaçların gücünü ve yararlılığını etkileyebilir.
  • C vitamini bakımından zengin olan diğer meyveler çilek, kavun, papaya, ananas ve mangodur. C vitamininden zengin sebzeler arasında sebze ve domates suları, Brüksel lahanası, kohlrabi (Akdeniz turpu), brokoli, tatlı patates, ve kıvırcık lahana bulunur.
  • Taze ve dondurulmuş meyve sebzelerde, konservelere oranla daha fazla C vitamini bulunur.

Kanamanın durdurulması için uygulanan tedaviler;

  • Demir eksikliği anemisine kan kaybı neden oluyorsa, tedavi de kanamanın sebebine yönelik olacaktır. Örneğin, kanayan bir ülseriniz varsa doktorunuz ülseri tedavi etmek için antibiyotikler ve diğer ilaçlar yazabilir.
  • Kan kaybınız bağırsağınızdaki bir polipe veya kanserli bir tümöre bağlı ise bunların çıkarılması için ameliyat olmanız gerekebilir.
  • Kan kaybınız menstruasyon kanamasının aşırı olmasından kaynaklanıyorsa doktorunuz bunu azaltmak için doğum kontrol hapı yazabilir. Bazı durumlarda cerrahi girişim önerilebilir.

Ağır demir eksikliği anemisinde tedaviler;

  • Demir eksikliği aneminiz şiddetli ise, alyuvar nakli gerekebilir. Kan nakli, sık uygulanan ve oldukça güvenli bir işlemdir. Toplardamarlarınızdan birinin içine kan verilir. Kan naklinde alıcı ile vericinin kanlarının uyuştuğundan emin olmak gerekir.
  • Alyuvar nakli aneminizi hızla düzeltir. Alyuvarlar ayrıca vücudunuzun tekrar kullanabileceği bir demir kaynağı da sağlar. Bununla birlikte, nakiller sadece kısa süreli bir tedavidir. Doktorunuzun aneminin nedenini bulup tedavi etmesi gerekir.
  • Demir ayrıca kas içine veya bir kanül vasıtasıyla damar içine de verilebilir. Ancak, damardan demir tedavisinde bazı güvenlik çekinceleri bulunur. Bu işlemin bir hastanede veya bir klinikte, deneyimli personelin varlığında yapılması gerekir. Bu tedavi genellikle uzun dönem demire gereksinimi olan, ancak ağızdan demir takviyesi alamayan veya demir eksikliği anemisi için bir an önce tedavi edilmesi gereken kişilere uygulanır.

Demir eksikliği anemisi nasıl önlenebilir?

  • Demirden zengin gıdalar içeren dengeli bir beslenme demir eksikliği anemisinin önlenmesinde yardımcı olur.
  • Besinlerle yeteri kadar demir alamıyorsanız (doktorunuzun yazdığı şekilde) demir takviyesi alınması da demir eksikliği anemisi riskinizi azaltabilir.
  • Beslenme ve takviyelerle ilgili daha fazla bilgi için “Demir Eksikliği Anemisi Nasıl Tedavi Edilir?” bölümüne bakınız.
  • Özel önlemlerle bu durum açısından riski açısından en fazla risk altında olan gruplarda (bebekler, küçük çocuklar ve kadınlar) demir eksikliği anemisinden korunabilir.

Bebekler ve küçük çocuklar;

  • Bir bebeğin beslenme şekli demir eksikliği anemisi açısından risk altında olup olmadığına etki eder. Örneğin, inek sütünde demir azdır. Bu ve diğer nedenlerden ötürü ilk bir yıl içinde bebeklere inek sütü verilmesi önerilmez. İlk yıldan sonra bebeğinizin içtiği inek sütü miktarını sınırlamanız gerekebilir.
  • Ayrıca, bebekler büyüyüp katı gıda yemeye başladıklarında da daha fazla demire gereksinim duyarlar. Sağlıklı bir beslenme rejimi ve çocuğunuzun yeterli demir almasına yardımcı olacak gıda seçimleri hakkında çocuğunuzun doktoruyla görüşün.
  • Çocuğunuzun doktoru demir damlası önerebilir. Bununla birlikte, çocuklara çak fazla demir vermek de zararlı olabilir. Doktorun bilgilendirmelerine uymak ve demir takviyeleri ile vitaminleri çocuklardan uzak tutmak önemlidir. Çocuğun açamayacağı şekilde paketlenmiş takviyeler çocuklarda aşırı doz alımını önlemekte yararlı olabilir.

Kadınlar;

  • Çocuk doğurma çağındaki kadınlara özellikle aşağıdaki durumlar varsa demir eksikliği anemisi tarama testleri yapılabilir:
  • Demir eksikliği anemisi öyküsü
  • Adet kanamalarının çok fazla olması
  • Demir eksikliği anemisi açısından diğer risk faktörlerinin varlığı
  • Hamile kadınlarda gebelik süresince yapılan kontrollerde anemi taraması da uygulanır. Ayrıca doktorunuz demir takviyesi yazabilir veya demirden zengin gıdalar tüketmenizi önerebilir.
Paylaşın

Davranışsal terapi nedir, nasıl uygulanır?

Bireyin psikolojik sorunların tedavisinde kullanılan Davranışçı Terapi, bireylerin öğrenme yaşantılarıyla ilgili farklı bakış açılarını kapsayan çeşitli model ve tekniklerden oluşan bir psikoterapi yöntemidir.

Davranış terapisinde Ivan Pavlov, Skinner, Joseph Wolpe ve Albert Bandura’ nın büyük rolleri olmuştur. Psikolojik bozuklukları olan insanların davranışlarının değiştirilmesini sağlayan Davranışsal Terapi, insanların öğrenmeleri ve belli davranış kalıplarını neden geliştirdikleriyle ilgili birçok teoriye göre uygulanır.

Davranış terapilerinde, geleneksel olarak üç temel yaklaşım söz konusudur.

Uygulamalı davranış analizi; Burada temel nokta edimsel koşullamaya dayanır. Yani davranışın kendi sonuçları, belli işlevler doğuracaktır. Bunu en çok Skinner kullanmıştır. Pekiştirme, ceza, uyarıcı kontrolü, sönümleme gibi teknikler edimsel koşullamadan doğmuştur. Pekiştirme bir tür ödüllendirme ya da bir tepkinin arkasından oluşan itici, istenmeyen uyaranı uzaklaştırma anlamındadır. Edimsel koşullamada ana fikir davranışların esas olarak sonuçlarından etkilendiğidir.

Ara bulucu uyarıcı- tepki modeli; Bu yaklaşım klasik koşullama prensiplerine dayanır ve Ivan Pavlov’ un köpeğin ağzına yiyecek koyup salya salgısını tespiti ve yiyeceğin tekrar tekrar bir zil sesi gibi nötr uyaranla verilmesi, en sonunda da köpeğin sadece zil sesine salya salgısı artışı ile reaksiyon verdiğinin görülmesini temel alır. Kaygı bozuklukları ve fobi tedavilerindeki sistematik duyarsızlaştırma ve maruz bırakma teknikleri buna dayalıdır

Sosyal öğrenme ve sosyal bilişsel kuram; Albert Bandura’ ya göre davranışı oluşturan süreç, çevresel etkilerin nasıl algılandığı ve bireyin bunu nasıl yorumladığını yöneten bilişsel bakış açısına bağlıdır. Kişinin inançları, tercihleri, beklentileri, kendilik algısı gibi bireysel özellikleri de sosyal bilişsel kuram içinde değerlendirilir. Temel inanç, insanların davranışlarına yön verebildikleri gibi bunları değiştirme yetisine de sahip olduklarıdır. Bandura’ ya göre bilinçli bir birey, bir duruma her zaman yön verebilme, arzuladığı değişikliği yapabilme becerisine sahiptir, bunu da o inanç ve beklentiye sahip olduğu ölçüde yapar.

Sekiz temel ilkesi vardır;

Davranışçı terapide geleneksel tanılar yerine yaşamdaki problemler ve davranışsal bozukluklar tartışılır. Davranışçı terapinin sekiz temel ilkesi vardır.

  • İster özel ister genel olsun, bir davranış sonucu tarafından zayıflatılır veya güçlendirilir.
  • Ödüllendirilen davranışlar gelişir, cezalandırılanlar azalır.
  • Bu terapi yapısaldan çok fonksiyoneldir.
  • Pozitif veya negatif çevresel uyaranla eşleştirilen nötr uyaran, sunulduğu ve koşullandığı çevrenin özelliklerini kazanabilir.
  • Davranışçılık mentalizme karşıdır.
  • Davranışçı terapi, verileri kullanır ve deneysel temellidir.
  • Terapide yapılan değişikliklerin danışanın günlük yaşantılarına genellenmesi gerekir.
  • İçgörü, bir danışan için tek başına yararlı değildir.

Davranışçı terapide süreç;

  • Terapist öncelikle danışanın davranışının işlevsel analizini yapar. Hedef davranışı belirler. Problem ve müdahale kısa biçimde danışana anlatılır.
  • Davranışsal modeli öğretmeye yönelik tedavi süreci başlar.

Davranışsal terapi şu sorunlara karşı yardımcı olabilir:

  • Anksiyete
  • Sigara içme, aşırı yemek yeme, parmak emme, uykuda idrar kaçırma, tırnak yeme gibi alışkanlıklar
  • Depresyon
  • Obsesif kompulsif bozukluklar
  • Madde istismarı
  • Uyku bozuklukları

Davranışçı terapi düşünce ve duyguları göz ardı ederek, gözlenebilen davranışlara odaklandığından eleştirilebilir. Danışanın geçmişini inkâr etmek de bir hatadır. Bundan dolayı salt davranış terapisi fobi tedavileri hariç günümüzde pek kullanılmamaktadır. Bilişleri ve diğer içsel olayları da dikkate alan bilişsel-davranışçı terapi bir çok psikolojik sorun ve ruhsal hastalıkta etkin biçimde tercih edilmektedir. Her şeye rağmen problem odaklı hızlı çözümlerde davranışçı terapinin yerini inkâr edemeyiz.

Davranışçı terapi, özetle, duyguyu değil davranışı hedef alan, terapist ile danışan arasındaki ilişkinin ikinci planda olduğu, iç görü kazandırmaya yönelik olmayan, bozukluğun sebebine değil bulgularına odaklanan kullanım alanı çok yaygın bir psikoterapi yöntemidir.

Paylaşın