Makrosefali nedir? Detayları

Makrosefali; aşırı büyük bir kafayı ifade eder. Başka bir ifadeyle, kafanın orantısız büyümesi ve bunun sonucunda büyük kafa yapısının oluşmasına verilen addır. Genellikle beyindeki komplikasyonların bir belirtisidir. Erkek cinsiyette kadın cinsiyete göre 3 kat daha fazla görülür. 

Çoğunlukla anne karnında yapılan muayeneler sonucu, doğum sırasında veya bebeklik döneminde tanı alır. Ancak bazı kişiler erişkin dönemde de tanı alabilir. Bu kişilerde genellikle nörolojik bir bozukluk olmaz, tesadüfen tanı konulur.

Makrosefali bir hastalık değildir. Hekimin kafa muayenesi sonucunda elde ettiği bir muayene bulgusudur. Pek çok benign (iyi huylu) ve malign (kötü huylu) nedenler makrosefaliye neden olabilir.

  • İyi huylu makrosefali; İyi huylu olan makrosefali hastalığı genetik bozukluklardan dolayı oluşur. Gebeliğin 6. ayına girilince bu durum ultrason muayenelerinde doktor tarafından tespit edilip anne adayı bilgilendirilir
  • Kötü huylu makrosefali; Bu makrosefali daha ciddi sebeplerden dolayı ortaya çıkar. Tümör, iltihap ya da  apse sebebi ile ortaya çıkan kafa büyüklüğüne kötü huylu makrosefali denir

Makrosefali nedenleri nelerdir?

Makrosefali oluşmasının bazı bilinen nedenleri vardır. Bunları sıralamak istersek;

  • Anne karnında geçirilen enfeksiyon hastalıkları
  • Genetik faktörler
  • Anne adayının uyuşturucu kullanması
  • Kafada su toplanması
  • Bazı sendromlar
  • Beyin kanaması geçirilmesi
  • Kafa içinde yer alan lezyonlar
  • Metabolik hastalıklar gibi nedenler sonucunda makrosefali görülebilir

Makrosefali belirtileri nelerdir?

Makrosefali genel olarak kafanın normal duruma göre giderek büyümesine ya da doğuştan büyük olmasına verilen addır. Ancak bunun yanında makrosefali pek çok nörolojik probleme de yol açabilir. Bu problemler hastalık belirtisi olarak yansır.

Bu belirtiler;

  • Büyük kafa; Anne karnındaki bebeğe çekilen ultrasonografi (USG) ya da bebeklik döneminde yapılan muayenelerde bebeğin kafasının olduğundan daha büyük ölçülmesine denir. Bu durumun altında pek çok iyi ve kötü huylu neden olabilir. Hastalar bazen sadece bu belirti ile hekime başvurabilir
  • Bulantı, kusma; Makrosefaliye sahip bireylerde en sık görülen bulgulardandır. Genellikle kötü huylu makrosefalide görülür. Kafa içi basıncının herhangi bir nedenle artması sonucu beyindeki kusma merkezi uyarılır ve beyinden mideye uyarılar giderek kusma gerçekleşir
  • Başını dik tutamama; Bebeklerde başı dik tutma 2.aya kadar gerçekleştirilmesi gereken nörolojik muayene bulgusudur. Bu muayene bulgusu pek çok nedenden dolayı ortaya çıkabilir. Bu nedenlerden biri de makrosefalidir. Özellikle kötü huylu makrosefalide bu muayene bulgusuna sık rastlanır. Sinir hasarının belirtisidir
  • Oturamama; Bebekler 5.aya kadar destekli; 8.ayda ise desteksiz oturmayı öğrenirler. Bu durumun zamanına uygun gerçekleşmemesi olası bir nörolojik problemi düşündürür. Bu problemlerden biri de makrosefalidir. Özellikle kötü huylu makrosefalide nörolojik problemlere ek olarak destekli, desteksiz oturamama görülebilir
  • Nöbet geçirme; Bazen makrosefaliye sahip bireylerde beyinde etkilenmiş bir odak bulunabilir. Bu odağın aşırı aktivasyonu sonucu vücutta epileptik nöbetler (sara hastalığındakine benzer kasılmalar) görülebilir.
  • Kas tonusu kaybı; Kas tonusu; bir kasın hareketsiz durumdaki kasılma gücünü gösterir. Nörolojik hasar oluştuğunda bu güç azalır. Hastada kaslar yumuşar, hareket zorlaşır. Makrosefalide bu muayene bulgusuna da rastlanabilir
  • Fontanellerin (bıngıldakların) açık kalması: Fontaneller kafatası kemikleri arasında bulunan, anne karnında ve doğum sonrası kafatası gelişmesine yardımcı olan dokulardır. Normalde ön tarafta bulunan fontanelin 12-18.aylarda; arka fontanelin ise 3.ayda kapanmış olması gerekmektedir. Bu fontaneller kapanmazsa bebeğin kafatası gelişimi devam eder ve kafa büyür. Bu durum makrosefali ile sonuçlanır

Makrosefali nasıl teşhis edilir?

Kafa çevresinin doğumdan itibaren belirli aralıklarla ölçülmesi Makrosefali teşhisi için yapılan en yaygın yöntemdir. Hastalığa dair bazı belirtilerin olması ve ailede başka bir bireyde de makrosefali olması hastalığın teşhisini kolaylaştırır. Bu hastalıkta genetik faktörler önemli olduğu için ailede birinde anne ve baba da makrosefali olması hastalığın olma riskini de arttırır.

Gerek görülürse eğer bebek veye çocuğa çeşitli nörolojik testler yapılır. Bebekte veya çocukta aşırı sinirlilik hali, kusma, baş ağrısı, gibi belirtiler olduğu zaman ultrason veya MR görüntüsü sayesinde beynin bazı bölümleri incelenir.

Makrosefali tedavisi;

Makrosefalinin tedavisi makrosefaliyi oluşturan nedene göre değişiklik gösterir. Ailesel makrosefalisi olan ve herhangi bir nörolojik problemi bulunmayan kişilerde tedaviye gerek yoktur. Bu kişiler herhangi bir nörolojik bozukluk oluşmadığı sürece takip edilir. Bozukluk oluştuğu zaman tedavi altına alınır.

Hastalarda nörolojik problemler, davranış bozuklukları, nöbet geçirme gibi belirtiler ortaya çıkmışsa fizik tedavi uygulamaları ve davranış terapileri yararlı olabilir.

Fizik tedavide hastanın tonusu azalmış kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizler yaptırılır. Davranış terapisinde hastadaki davranış bozuklukları (hırçınlık, aşırı uyku hali gibi) varsa tedavi edilir.

Kemik mineralizasyon bozukluğu (raşitizm) nedeniyle oluşan makrosefalide tedavi için D vitamini takviyesi verilip hastanın günde 15 dakika güneş görmesi istenir.

Kötü huylu makrosefalide neden hidrosefali, beyin tümörü, kemik tümörü gibi hastalıklarsa tedavide cerrahi müdahale gerekebilir. Hastalarda cerrahi müdahale sonrası kafa büyümesinin önüne geçilmek için bazı ilaçlar, kemoterapi ve radyoterapi uygulamaları kullanılabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Magnezyum nedir? Detaylar

İnsan vücudunda en bol bulunan dördüncü mineral olan Magnezyum, vücudun ve beynin sağlığında önemli rol oynar. Alkali toprak metalleri sınıfından bir element olan Magnezyum, ortalama bir yetişkinde yaklaşık 24 gram bulunur. Vücudumuzda bulunan magnezyum rezervinin sürekli doldurulması gerekmektedir. Bir başka deyişle, bu mineralin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için, vücuda sürekli olarak verilmesi gerekir.

İlk defa 1808 yılında, Sir Humphrey Davy tarafından bulunduğunda vücudumuzdaki önemi bilinmemekteydi. Son yirmi yıl içerisinde yapılan çalışmalar, magnezyumun hem hücreler arasında, hem de hücre içi iletişimde çok önemli rolleri olduğunu göstermiştir. Magnezyumun bu kadar önemli olmasının temel nedeni; vücudumuzda bulunan 300’den fazla enzimin çalışması için kilit bir role sahip olmasındandır. Vücut, bu önemli elementi, kendi başına üretemediği için dışarıdan besinler yoluyla alması gerekir.

Magnezyum içeren besinler;

  • Yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, pazı..)
  • Kuruyemiş, tohumlar (kaju, susam, kabak- ay çekirdeği..)
  • Baklagiller (nohut, mercimek, barbunya, kuru fasulye..)
  • Sebzeler (brokoli, taze fasulye, enginar, pırasa..)
  • Deniz ürünleri (somon, uskumru, karides..)
  • Bitter çikolata
  • Hindistan cevizi
  • Meyveler (muz, çilek, incir..)
  • Bazı baharatlar (kimyon, karanfil)
  • Domates
  • Rezene

Magnezyum faydaları;

Magnezyum faydaları ile öne çıkan minerallerden biridir. Magnezyumun faydaları:

Biyokimyasal süreçlere etkisi; Magnezyumun ana rollerinden biri, enzimlerin gerçekleştirdiği biyokimyasal süreçlerde kofaktör veya yardımcı molekül olarak hareket etmektir. Bu yönüyle 600’den fazla reaksiyonun temelini oluşturur. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi
  • Amino asitlerden yeni proteinler oluşturma
  • Kasların kasılmasına/gevşemesine destek olma
  • DNA ve RNA’nın oluşturulması ve onarılmasında görev alma
  • Sinir sisteminin düzenlenmesi

Egzersiz performansına etkisi; Magnezyumun egzersiz performansına katkı sağladığını gösteren güçlü çalışmalar vardır. Örneğin egzersiz sırasında birikip yorgunluğa sebep olan laktatın vücuttan atılmasına ve kan şekerinin kaslara taşınmasına yardımcı olur. Böylece özellikle sporcular ve yaşlıların egzersiz performansının artırılmasında rol oynar. Başka bir çalışmada ise magnezyum takviyesi alan triatlon sporcularının daha hızlı koşma, daha hızlı bisiklet sürme ve daha hızlı yüzme etkinliklerine karşılık insülin ve stres hormonu seviyelerinin düşük seyrettiği gözlenmiştir.

Depresyona etkisi; 65 yaşın altındaki katılımcılar eşliğinde yapılan araştırmalar, vücuttaki magnezyum eksikliğinin %22 daha fazla depresyon riski yarattığını göstermektedir. Bazı uzmanlar magnezyum düşüklüğünün akıl hastalıklarını tetiklediğini düşünseler de bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

Tip 2 Diyabete etkisi; Magnezyum eksikliğinin diyabete olan etkisi üzerine yapılan araştırmalar, tip 2 diyabete sahip hastaların diğer insanlara kıyasla %48 daha düşük magnezyuma sahip olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda düşük magnezyum seviyesi, kişilerin diyabet geliştirme riskini de yükseltebilmektedir. Bunların yanı sıra magnezyum tüketimi, insülin seviyelerini düşürerek insülin direncini de azaltabilir.

Yüksek tansiyona etkisi; Yüksek tansiyon hastaları üzerinde yapılan çalışmalar, magnezyum takviyesinin sistolik ve diyastolik kan basıncında düşüş sağladığını göstermektedir. Ancak bu etki yalnızca yüksek tansiyonu olan kişiler için geçerlidir; kan basıncı normal seviyede olanları kapsamamaktadır.

Kronik iltihaplanmaya etkisi; Araştırmalar; magnezyumun yaşlılarda, aşırı kilolu kişilerde ve prediyabetik hastalarında CRP ile iltihap belirtilerini azalttığını göstermiştir.

Tüm bu bulgular küçük araştırma gruplarında elde edilmiş bulgulardan. Bunlardan yola çıkarak magnezyum takviyesi tedavi amacı ile kullanılamaz. Eğer depresyon, Tip 2 diyabet, yüksek tansiyon ve kronik iltihaplanma gibi şikayetleriniz var ise mutlaka doktora danışmanız gerekir.

Magnezyum eksikliği neden oluşur?

  • Yeterli oranda magnezyum minerali içeren besinler tüketilmemesinden
  • Sindirim sistemi ve bağırsak sistemi gibi magnezyum mineralinin emilimini engelleyen sorunlar
  • Kullanılan ilaçların yan etkileri
  • Kafein içeren içeceklerin aşırı tüketimi (çay, kahve)
  • Aşırı stres
  • Sigara, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı
  • Sürekli potasyum ve kalsiyum eksikliği görülen kişilerde
  • Yanlış beslenme alışkanlıklarından
  • Çok işlenmiş topraktan
  • Organik besinleri üretirken kullanılan kimyasal gübrelerden
  • İşlenmiş gıdaların (beyaz un, rafine şeker) tüketiminden gibi durumlarda ortaya çıkabilmektedir.

Magnezyum eksikliğinin belirtileri;

Magnezyum eksikliği tıpta hipomagnezemi olarak adlandırılır. Toplumda hipomagnezemi sıklığı hakkında kesin veriler olmamakla beraber hastaneye yatan hastalar üzerinde yapılan taramalarda % 6.9-11 hastada magnezyum seviyesi düşük bulunmuştur. Hipomagnezemi semptomları kardiyak etkiler, metabolik etkiler ve nörolojik etkiler olarak 3 grupta toplanabilir.

Erken bulgular arasında;

  • İştahsızlık
  • Bulantı
  • Kusma
  • Yorgunluk ve halsizlik

Şiddetli magnezyum eksikliği;

  • Kas krampları
  • Kardiyak aritmiler
  • Fibromiyalji
  • Uyuşma,
  • Dikkatte azalma ve zihinsel bulanıklık

Açıklanamayan hipokalsemi (kandaki kalsiyum eksikliği) ve hipokalemi (kandaki potasyum eksikliği) vücutta magnezyum eksikliğinin de olabileceğini akla getirmelidir.

Magnezyum eksikliği tedavisi;

Kendinde magnezyum eksikliği olduğunu düşünen kişiler, öncelikle bir sağlık uzmanına danışmalıdır. Magnezyum eksikliği tedavisinde, magnezyum ilaçları ya da magnezyum içeren multivitaminler kullanılır. Bununla beraber sağlıklı bir diyetle, doğal yoldan alınan magnezyum da önemlidir. Magnezyum preperatları genelde magnezyum tuzu halinde bulunur. Farklı magnezyum tuzlarının vücut tarafından emiliminde ve kullanımında (biyoyaralanımlarında) farklılıklar vardır. Bu nedenle bir uzmana danışmadan tedaviye başlanmamalıdır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Multipl skleroz (MS) nedir? Detayları

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sistemini (CNS) içeren kronik bir hastalıktır. Hastalık, bağışıklık sistemi, sinir liflerinin etrafındaki koruyucu tabaka olan miyelini etkiler. İltihaplanma, yaraya veya lezyonlara neden olan hastalık, beyninizin vücudunuzun geri kalanına sinyal göndermesini zorlaştırır.

Multipl skleroz (MS) hayatı tehdit eden bir hastalık değildir. Bazı hastalarda ileriki yaşlarda hareket ve bazı bilişsel kayıplara rastlanabilir. Hastalığın kesin tedavisi olmasa da günümüzde tıptaki gelişmeler, erken tanı ve doktor kontrolünde alınacak önlemler, yaşanan sıkıntıları azaltmaktadır.

Nedenleri;

Multipl Skleroz’un oluşumunda çevresel etkenler (iklim, yaşanan bölge vb.) ve geçirilmiş viral enfeksiyonların yanı sıra, genetik yatkınlık da önemli rol oynuyor. MS Hastalığı, genetik ve çevresel nedenlerin bir araya gelmesi sonucunda da meydana gelebilir. Multipl Skleroz (MS) hastalığı, özellikle 20-40 yaş arasında ve çoğunlukla kadınlarda görülüyor ancak bu farkın nedeni bilinmiyor.

MS’in kuzey ülkelerinde görülme sıklığı ekvatora yakın ülkelere göre 3 kat fazlayken bunun nedeni konusunda araştırmalar sürüyor. Kuzey ülkelerinde güneşli gün sayısının ekvatoral bölgelere kıyasla azlığından yola çıkan kimi araştırmalar, D vitamini eksikliğinin MS için bir risk faktörü olabileceğinin üstünde duruyor.

Multipl Skleroz çeşitleri;

Hastalık her kişide farklı olarak seyreder. Hastaların hepsinde sinirler zarar görür ancak ortaya çıkan belirtiler farklı olabilir. MS’in tanımlanan başlıca dört tipi bulunur;

  • Atak ve iyileşmeler ile giden MS; Ataklar ile ortaya çıkar. Ataklar tam veya kısmen geri dönüşlüdür. MS’li hastaların çoğu başlangıçta atak ve iyileşmeler ile giden seyir gösterir. Atakların ne sıklıkta geleceğini tahmin etmek ise mümkün değildir. Ataklar bazen yılda birkaç kez, bazen 2-3 yılda bir, bazı hastalarda ise ancak yıllar sonra tekrar ortaya çıkabilir
  • Sekonder ilerleyici MS; Atak ve iyileşmeler ile giden MS hastalarının bir kısmında daha sonra ataklar azalır ya da görülmezken, örneğin yürüme güçlüğü ve konuşma ve denge bozukluğu ya da bilişsel engellilikte devamlı bir ilerleme olur
  • Primer ilerleyici MS; Hastalık sinsi başlıyor ve yıllar içinde gittikçe artan engellilik ortaya çıkıyor. İlerleme hızı değişken olmakla birlikte genellikle yavaş seyirli oluyor. Bu gruptaki hastalar MS’li olguların daha az bir bölümünü oluşturuyor
  • Ataklarla ilerleyici MS; Başlangıçtan itibaren sinsi ve ilerleyici seyretmekle beraber arada ataklar da görülebiliyor

Belirtileri;

MS belirtileri hastadan hastaya değişir. Her bireyin kendine özgü semptomları, sorunları ve kendi seyri vardır. MS hastalığı belirtileri kişiden kişiye göre değişebilse de MS’in  en yaygın belirtileri vücudun çeşitli yerlerinde uyuşma veya karıncalanma, vücudun bir veya daha fazla yerinde güçsüzlük, yürüme güçlüğü, baş dönmesi, yorgunluk, görsel bulanıklık ve bazen çift görmedir. Hastalarda ayrıca Lhermitte fenomeni adı verilen ve boyunlarını öne doğru eğdiklerinde sırtlarında, kollarında veya bacaklarında elektriksel karıncalanma veya şok hissettiği bir semptom olabilir.

MS’li hastalar, aşağıdaki problemlerin herhangi birini ataklar ve düzelmeler veya yavaş kötüleşen bir seyir izleyerek yaşayabilirler:

  • Uyuşukluk, karıncalanma, iğnelenme
  • Güç kaybı, spazm, kas sertliği, kramp, ağrı. Güç kaybı vücudun bir tarafındaki kol ve bacakta veya her iki bacakta birden olabilir
  • Görme kaybı, çift görme
  • İdrar kaçırma ve idrar aciliyeti
  • Kabızlık
  • Konuşma bozukluğu
  • Cinsel fonksiyon bozuklukları
  • Denge kaybı, bulantı
  • Yorgunluk
  • Depresyon
  • Kısa süreli hafıza problemleri
  • Yutma zorluğu da MS belirtileri arasındadır

MS hastalığının ilk belirtileri, kol ya da bacakta kuvvet azalması-güçsüzlük şikayeti ile başlar. MS’li hastalar genellikle yeni gelişen duyu bozuklukları, bulanık görme, denge bozuklukları, çift görme gibi belirtiler ile doktora başvurular. MS hastalığının belirtilerinin her hastada birbirinden farklı olabileceğini akılda tutmak gerekir.

MS hastalığı belirtileri, miyelin konusu ile doğrudan bağlantılıdır. Merkezi sinir sisteminde sinir liflerini çevreleyen ve koruyan “miyelin” isimli bir tür kılıf vardır ve bu kılıf sinir liflerinin elektrik uyarılarını iletmelerine yardımcı olur. MS’de miyelin kılıfı hasara uğrar ve bazı bölgelerde yok olur. Hasar gören bu bölgeler ‘plak’ olarak da bilinir. Miyelin sadece sinir liflerini korumakla kalmayıp, görevlerini yerine getirmelerini de sağlar. Miyelin yok olduğunda veya hasar gördüğünde, sinirlerin beyine giden veya beyinden gelen elektrik uyarılarını iletebilme kapasiteleri kesintiye uğrar; bu durum çeşitli MS belirtilerine neden olur.

En belirgin MS belirtileri, halsizlik, yüzde veya vücutta uyuşma ve karıncalanma, hissizlik, yorgunluk, denge problemleri, görme bozuklukları, kas sertleşmesi, bozuk konuşma, bağırsak veya mesane problemleri, dengesiz yürüme (ataksi), cinsel işlev sorunları, ısıya hassasiyet ve kısa süreli bellek sorunları şeklinde sıralanabilir.

Tanısı;

Tanı, birçok hastalıkta olduğu gibi nörolojik öykü, muayene bulguları ve tetkikler sonucunda konulur. Kesin tanı için geçmişte değişik tanısal ölçütler geliştirilmiştir ve bu ölçütler kısmen zaman içerisinde elde edilen yeni bilgiler ile değiştirilmektedir. Yeni tanı ölçütleri 2005 yılında tekrar düzenlenmiştir. Bu ölçütlere göre kesin MS, muhtemel MS tanısı konur ya da tanı dışlanır. Ortak fikir belirti ve bulguların zaman ve alan açısından yayılımını esas alır. Hastalığın başlangıç aşamalarında tanı ölçütlerini karşılamayan hastalar kafa karıştırıcı olmuştur. Bazı durumlarda klinik belirtileri olan bir atak olur ama eMaR görüntülemede yaygın plaklar tespit edilir. Bu durum doğrudan MS adını almasa da klinik izole hastalık tablosu olarak adlandırılır.

Genellikle sık yapılan bir yanlış, MR görüntülemede bazen rastlantısal tespit edilen parlak alanların gereğinden fazla MS’e eşdeğer kabul edilmesidir. Klinik belirtilerin de MS ile uyumlu olması gerekir. Bu görüntüler sık baş ağrısı yaşayanlarda (migrende), ileri yaşlarda, damar cidarını etkileyen bazı hastalıklarda (Sjögren sendromu, sarkoidoz, sistemik lupus eritromatozus, poliarteritis nodoza, Behçet hastalığı) sıklıkla izlenir.

MS tanısı konduktan sonra Kırmızı Bayrak ya da Işık durumu varsa tanıyı tekrar gözden geçirmek gerekir. Bu durumda MS dışında diğer hastalıklar da araştırılmalıdır: 1. ailede nörolojik hastalık varsa, 2. beyinde değil de sınırlı olarak omurilik alt kısımlarında plak görüntüsü varsa, 3. eşlik eden devamlı sırt ağrısı varsa, 4. sadece belli bölge ile ilişkili bulgular varsa, 5.hastalığın 60 yaş üzerinde ya da 15 yaş altında başlaması ve 6. ilerleyici hastalık olması. Bunlar varsa MS tanısı kabul edilmeden diğer hastalıklar da aranmalıdır.

Tedavisi;

MS’in temel olarak 3 tip tedavisi var; belirtilere yönelik tedavi, atak tedavisi ve atakları önleme tedavisi. Bağışıklık sistemini düzenleyen, baskılayan ve/veya atak sırasında uygulanan bu tedaviler MS hastalarına yardımcı oluyor.

Günümüzde MS tedavisinde çok sayıda ilaç seçeneği bulunuyor. Hastanın atakları ve hastalığın şiddetine göre hangi ilaca başlayacağına karar veriliyor. Ataklar erken dönemde kontrol altına alındığında, bu atakların yaratacağı hasar da engellenmiş oluyor. MS’i tamamen durduracak kesin tedavi henüz olmasa da, bazı türlerinde erken tanı ve tedaviyle atakların sıklığı ile şiddeti de belirgin olarak azalıyor.

Bunun sonucunda hastaların atak döneminde yaşadıkları görme bozukluğu, konuşma güçlüğü, denge sağlama ve idrar tutamama gibi nörolojik bulgulara bağlı sıkıntılardan az etkileniyor. Ayrıca hastaların atak nedeniyle sık aralarla yüksek doz kortizon almaktan kurtulmaları yaşam kaliteleri açısından oldukça önem taşıyor.

Ayrıca erken dönemde tedavi başlanan hastalarda başta zihinsel işlevler olmak üzere yürüme ve denge gibi merkezi sinir sistemi etkilenmesine bağlı olarak özürlülüğe neden olan bozuklukların da daha geç ya da daha az geliştiği görülüyor. Bugün hem MS hastalığının daha kötüye gitmesine engel olacak, hem de alevlenmeleri yatıştıracak birçok ilaç tedavide kullanılıyor. Bununla birlikte, fizik tedavi gibi farklı rehabilitasyon türleri de kişinin ev ve iş hayatında yardımcı olabiliyor.

MS, kronik bir hastalık olduğundan hem kaliteli uzun bir yaşam, hem de atakların önüne geçebilmek için egzersiz de önem taşıyor. Egzersiz, zayıf kasların neden olduğu problemleri önleyebiliyor, mesane ve bağırsak problemlerinin çözümüne de destek sağlıyor. Yaygın bilinen aksine hastalığın cinsel isteği etkileme ihtimali bulunuyor ve bu durumda ilaç ve terapi yoluna gidilebiliyor. Ancak olası cinsel sorunlara karşın MS hastalığı çocuk sahibi olabilme yeteneğini etkilemiyor.

Her kronik hastalıkta olduğu gibi MS’de de kişinin ve çevresinin doğru bilgilere sahip olması tedavinin etkinliği, kaliteli bir yaşam ve hastalıkla savaşacak gücü bulması için önem taşıyor. Türkiye’de MS konusunda çalışan dernekler ve farkındalık kampanyaları bulunuyor.

MS hastalığı hamileliğe engel değildir ve çocukta herhangi bir gelişim bozukluğuna neden olmaz. Hamilelik ve doğum süreci, MS hastası olmayan kadınlarla aynıdır. Hamileliğiniz planlarken doktorunuza MS hastası olduğunu söyleyerek hamileliğiniz esnasındaki tedavi sürecini doktorunuz ile beraber düzenleyebilirsiniz.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Miyelodisplastik sendrom (MDS) nedir? Detaylar

Nedeni bilinmeyen ve daha çok 40 yaş ve üzeri bireylerde ortaya çıkan Miyelodisplastik Sendrom (MDS), kemik iliğinde yapılan kan hücrelerinin olgunlaşamaması ve normal formlarından farklı bir gelişim göstermeleri ile karakterize durumdur. MDS’li hastalarda kan yapımında azalmanın sonucu anemi (kansızlık) görülür. 

İlk olarak 1950 yılında MDS ile ilişkili kemik iliğinde farklılıktan söz edilmiştir. Hastalık 1982 yılında Fransız-Amerikan ve İngiliz çalışma gurubu tarafından Miyelodisplastik Sendrom (MDS) olarak ifade edilmeye başlanmıştır.

Sebepleri;

MDS’nin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hastalığın ortaya çıkmasında kalıtımsal özellik sadece çocuklarda daha sık gözlenen Fanconi anemili hastalarda gözlenir. Hastaların büyük bir kısmında hastalık ile ilişkili bir neden saptanamaz. Boya sanayi ve ayakkabıcılıkta sık olarak kullanılan benzene maruz kalma ile hastalık arasında ilişki vardır. Ayrıca habis hastalıkların tedavisi için kullanılan ilaçlar veya  radyoterapiden  yıllar sonra MDS  ortaya çıkabilir.

Habis hastalıklarda kullanılan ilaçlara örnek olarak siklofosfamid, klorambusil, melfalan, ifosfamid ve etoposid gösterilebilir. Bununla beraber alkolizm, kurşun zehirlenmesi, tüberküloz ilaçlarının kullanımı seyri veya sonrasında MDS gelişebilir. Ancak ileri yaşın da önemli bir faktör olduğunu unutmamak gerekir. Hastaların yarısından fazlasında 5, 7, 8, 11, 12 ve 20. kromozomlarda kopma veya kırılma olduğu bilinmektedir. Bugünkü bilgilerimize göre MDS’nin bakteri, virüs ile oluştuğuna dair kanıt yoktur. Hastalığın bulaşıcı özelliği yoktur.

Belirtileri;

Belirtiler hangi kan hücrelerinin tutulduğuna göre değişir. Hastaların çoğunda sadece kırmızı kan hücreleri tutulur. Bu hastalar kansızlığın ana belirtisi olan halsizlik ile doktora başvururlar. Halsizlik uzun süreli yol yürümekle veya merdiven çıkmakla oluşur. Halsizliğe sıklıkla nefes darlığı ve çarpıntı eşlik eder. Bazı hastalarda ayağa kalkarken baş dönmesi ve göz kararması olabilir. Kol ve bacak ağrısı ya da uyuşması da görülebilir. Lökositler etkilenmişse sık enfeksiyonlara yakalanma; trombositler etkilenmişse kol veya bacaklarda kanamalar, kolay çürük oluşumu görülür.

Tanısı;

Hastanın muayenesinde deride, dudaklarda solukluk vardır. Bazı hastalarda boyun ve koltuk altlarında ya da kasıklarda lenf bezlerinde büyüme bulunabilir. Karaciğer veya dalakta büyüme saptanabilir. Kol veya bacaklarda küçük kanama odakları gözlenebilir. Ateşi olan hastalarda enfeksiyon bölgesi ile ilgili belirtiler bulunabilir. Bu belirtiler sonrası tam kan sayımı tahlili yapılır. Tanının kesinleşmesi için bir ileri tetkik, kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisidir.

Tedavisi;

MDS tedavisinde yaş, MDS alt grubu, hastanın şikayetleri ve laboratuvar bulguları dikkate alınır. İnatçı anemi genellikle demir, folik asit veya B vitamini takviyesine yanıt vermez. Semptomatik hastalara eritrosit transfüzyonu gereklidir. Trombosit düşükse trombosit süspansiyonları ile yerine konmaya çalışılır. Eğer kanda eritropoietin hormonu beklenen oranda yüksek değilse, bu hormon cilt altından uygulanarak kök hücrenin kan üretmesi uyarılabilir. Özel bir kromozom anomalisi (5q-) saptanırsa, lenalidomid tedavisi başarılı olabilir. 65 yaş altındaki hastalarda kemik iliğinde blast artışı varsa, en kesin tedavi yöntemi kemik iliği naklidir.

Miyelodisplastik Sendrom başka hastalıklar karışabilir mi?

MDS başka hastalıklarla karışabilir. Bu hastalıkların başında B12 vitamini eksikliği gelmektedir. Bununla beraber bazen hem B12 hem de demir eksikliğinin birlikte olduğu durumlarda da ayırıcı tanı önemlidir. Folik asit eksikliği çok nadiren MDS ile karışır. Bu nedenle serum da demir, B12 vitamini, folik asit ve ferritin düzeyi bakılarak demir eksikliği ve B12 vitamini eksikliği tanıda dışlanmaya çalışılır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın

Minimal invaziv cerrahi nedir? Detaylar

Minimal invaziv cerrahi, cerrahın yapması gereken kesiklerin boyutunu ve sayısını sınırlayan teknikleri kullanmasına olanak tanır. Genellikle açık cerrahiden daha güvenli kabul edilir ve hastanın daha çabuk iyileşmesini sağlar.

Geleneksel açık cerrahide, cerrahınız vücudunuzun ameliyat ettiği bölümünü görmek için büyük bir kesik yapar. Minimal invaziv cerrahide, cerrahınız cildinizdeki birkaç küçük kesikten geçen küçük aletler, kameralar ve ışıklar kullanır. Bu, cerrahınızın çok fazla deri ve kası açmadan ameliyat yapmasını sağlar.

Bazı minimal invaziv ameliyatlar, ameliyat üzerinde daha hassas kontrol sağlayan robotik teknoloji ile yapılır. Diğer minimal invaziv ameliyatlar robotik yardım olmadan yapılır.

Minimal invaziv cerrahi nasıl çalışır?

Robotik cerrahi veya robotik yardımlı cerrahi, bilgisayara benzeyen bir elektronik ameliyathane ile yapılır. Bu istasyondan doktorunuz veya cerrahınız, ameliyatı gerçekleştiren yüksek çözünürlüklü bir kamerayı ve robotik kolları kontrol eder.

Robotik destekli ameliyatların çoğunu gerçekleştirmek için doktorunuz veya cerrahınız:

  • Ameliyat boyunca sizi uykuda tutmak için anestezi kullanır
  • Ameliyat sırasında robotik kolların kullanacağı aletleri kurar
  • Aletlerin yerleştirileceği birkaç küçük kesik yapar
  • Robotik kollara bağlı aletleri kesiklerden vücudunuza yerleştirir
  • Üzerinde ışık ve kamera bulunan, endoskop adı verilen dar bir tüpü başka bir kesikten sokar. Bu, çalıştıkları alanı görmelerini sağlar
  • Ekrandaki endoskop görüntülerine bakarken robotik kollarla işlemi gerçekleştirir
  • Kesiklerden tüm aletleri çıkarır
  • Prosedür tamamlandıktan sonra kesikleri diker

Minimal invaziv cerahi hangi durumlarda kullanılır?

Robotik destekli teknikler kullanılarak birçok ameliyat gerçekleştirilebilir:

Akciğerler;

  • Tümörler
  • Kanser
  • Amfizem

Kalp;

  • Kalp kapakçıklarının onarımı
  • Atriyal fibrilasyon (AFib)
  • Mitral kapak prolapsusu

Ürolojik sistem;

  • Mesane kanseri
  • Böbrek kanseri
  • Prostat kanseri
  • Böbrek taşı
  • Böbrek kistleri
  • Böbrek tıkanıklığı
  • Böbrek çıkarma
  • Böbrek nakli
  • İdrara çıkma veya bağırsak hareketlerinizi kontrol etmekte sorun yaşamak

Jinekolojik sistem;

  • Endometriozis
  • Yumurtalık kistleri
  • Yumurtalık kanseri
  • Rahmin alınması (histerektomi)
  • Yumurtalıkların alınması (ooferektomi)

Sindirim sistemi;

  • Mide kanseri
  • Safra kesesi kanseri
  • Karaciğer kanseri
  • Kolon veya rektal kanser

Diğer genel alanlar;

  • Obezite için mide baypas
  • Safra kesesi enfeksiyonu veya taşları
  • Pankreas kanseri
  • Gastroözofageal reflü hastalığı (GERD)

Minimal invaziv cerrahinin yararları ve riskleri nelerdir?

Yararları;

  • Ameliyat sırasında daha az kan kaybetme
  • Cilde, kaslara ve dokuya daha az hasar
  • Daha kısa, daha az ağrılı iyileşme süresi
  • Daha küçük enfeksiyon riski
  • Daha küçük, daha az görünür izler

Riskleri;

Her ameliyatta olduğu gibi, genel anestezi ve enfeksiyonlarda riskler mümkündür. Robotik cerrahi, açık cerrahiden daha uzun sürebilir. Bunun nedeni, doktorunuzun işlem yapılmadan önce robotik ekipmanı kurması gerektiğidir. Anestezi riskleri artabilir. Bazı durumlarda, robotik cerrahi başarılı bir şekilde bitirmelerine izin vermiyorsa doktorunuz açık ameliyat yapabilir. Bu, daha uzun bir iyileşme süresine ve daha büyük bir yara izine yol açabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.
Paylaşın

Micro TESE nedir, nasıl yapılır? Detaylar

Biyolojik baba olmak isteyen ancak Obstrüktif Olmayan Azoospermi (NOA) olarak adlandırılan bir duruma sahip erkekler için farklı yöntemler geliştirilmiştir. Micro TESA’da bu yöntemlerden biridir. MESA (Mikroskop altında Epididimal Sperm Aspirasyonu), menide hiç sperm bulunmaması durumunda erkeklerin kanallarından lokal yada genel anestezi altında mikrocerrahi yöntemiyle (MESA) sperm elde edilmesi işlemidir.

Erkek kısırlığı alanında son yıllarda görülen en göz kamaştırıcı gelişme kuşkusuz menisinde hiç sperm hücresi bulunmayan erkeklerde görülmektedir. Yumurta kanallarının herhangi bir nedenle tıkalı olması veya yumurtalıklardaki üretimin yetersiz olmasına bağlı bu durumlarda, sperm hücresi elde etmek için başka bir kaynağa başvurmak gerekir.

Yumurtalık kanallarının tıkalı olması veya doğuştan yokluğu durumunda sperm hücreleri kanallardan alınmakta ve bu hücrelerle mikroenjeksiyon uygulanmaktadır. Tıkanmanın olmadığı durumlarda ise problem daha karışıktır. Bu durumlarda erkek yumurtalığının çeşitli bölümlerinde çok kısıtlı da olsa bir üretim söz konusu olabilmektedir. Mikro TESE yöntemi böyle vakalarda sperm elde etme şansını büyük oranda arttırmaktadır.

Genel anestezi altında yumurtalıklar açılarak mikroskop altında incelenir. Bu yöntemle yumurtalıkta sperm üretilen bölgeler daha iyi seçilmekte ve alınan doku miktarı daha az olduğundan çok sayıda alandan parça alınabilmektedir. Bu dokular laboratuarda embriyolog tarafından kesilerek kanalların içine dökülmüş yada kanallara yapışık olan sperm hücreleri ayıklanarak mikroenjeksiyon işleminde kullanılır.

Micro TESE kimlere uygulanır?

  • Sperm kanallarında tıkanıklık
  • Sperm kanallarının doğuştan olmaması
  • Hormonal nedenler
  • Genetik nedenler; erkekte sperm üretimini sağlayan genler Y kromozomu üzerindedir. Bu genlerdeki problem sperm üretimini etkiler
  • Radyasyon; özellikle kanser tedavisi nedeniyle radyasyon alınması bazen sperm üretimini tamamen ortadan kaldırabilir ve bu durum kalıcı olabilir
  • İlaçlar; özellikle kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar sperm üretimini kalıcı olarak durdurabilir
  • Enfeksiyon (Kabakulak sonrası)

Mikro TESE nasıl yapılır?

Mikro TESE operasyonunda testis tek bir kesi ile tamamen açılır ve doku mikroskop ile 24 kat büyütülerek sperm yapımı olması muhtemel bölgeler tespit edilir. Sperm üreten kanallar geniş bir şekilde görülebildiği için kolaylıkla ayırt edilir ve gerekli dokular işlemi gerçekleştiren ürolog tarafından toplanır. Bu doku örnekleri birtakım işlemlerden geçirilerek içlerindeki canlı sperm hücreleri ayrıştırılır. Canlı sperm bulunursa ve mikroenjeksiyon için anne adayından toplanan yumurtalar hazırsa aynı gün tüp bebek işlemi yapılır. Fazla sayıda sperm elde edilmesi durumunda, kullanılmayan sperm hücreleri dondurularak saklanır ve ileride gerçekleştirilecek tüp bebek tedavilerinde çözülerek kullanılır.

Mikro TESE yöntemi, eskiden uygulanan çoklu biyopsi yöntemine kıyasla çok daha fazla sayıda ve daha iyi kalitede sperm elde etme imkanı sunar. Mikro TESE yönteminin diğer bir avantajı ise mikroskop altında testisi besleyen damarların daha iyi gözlenmesi ve testise verilen hasarın asgari düzeye indirilmesidir.

Mikro TESE kaç saat sürer?

Mikro TESE, ameliyathane koşullarında ve genel anestezi altında gerçekleştirilen bir operasyondur ve yaklaşık 1-2 saat sürmektedir. Operasyona 6 saatlik açlık ile gelinmesi gerekmektedir. Mikro TESE ameliyatı sonrası hasta 3-4 saat gözlem altında tutulur. Taburcu edildikten sonra da 3–4 gün ev istirahati önerilmektedir. Hastanın 10 gün süre ile ağır bir işle uğraşmaması ve fiziksel aktiviteden uzak durması gerekmektedir.

Mikro TESE öncesi dikkat edilmesi gerekenler;

  • Operasyon öncesi en az 6 saat hiçbir şey yememeli ve içmemelisiniz (Su dahil).
  • Operasyon bölgesini jiletle temizleyiniz. Banyo yapınız.
  • Operasyon sonrası testisler üzerine baskı ağrıya neden olacağından, yanınızda bol pantolon veya eşofman altı getiriniz.

Mikro TESE sonrası dikkat edilmesi gerekenler;

  • Mikro TESE operasyonundan çıkan hastalar, narkozun etkisi geçinceye kadar (2-3 saat) gözlem altında tutulduktan sonra evlerine dönebilirler
  • Hastanın Mikro TESE ameliyatı sonrası evine giderken araç kullanmaması önerilir
  • Ameliyat sonrası hastanın yatması gerekmez ancak 10 gün kadar ağır fiziksel aktivite yapılmaması ve cinsel ilişkiye girilmemesi önerilir
  • Ameliyattan 48 saat sonra pansuman yaptırılmalıdır
  • Mikro TESE ameliyatından 3 gün sonra duş alınabilir
  • Operasyon sonrası hastaların 10-15 gün sıkı iç çamaşırı veya suspansuar kullanmaları önerilir
  • Dikişler kendiliğinden yaklaşık bir haftada eriyeceğinden dikiş almaya gerek yoktur

Riskleri;

Mikro TESE sonucunda canlı sperm hücresi elde edilemeyebilir. Bu risk altta yatan nedene bağlıdır. Sperm kanallarında tıkanıklık olan bir hastada sperm bulunma şansı; hormonal veya genetik problemi olan hastaya göre daha yüksektir. Ameliyat sonrası nadiren operasyon yerinde enfeksiyon, kanama olabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Mide yanması (ekşimesi) nedir? Tedavisi

Mide yanması (ekşimesi), midede ve yemek borusunda hissedilen yanma durumudur. Farklı bir tanımla, göğsünüzde sıklıkla boğazınızda veya ağzınızda acı bir tatla ortaya çıkan yanma hissidir. Mide ekşimesi, büyük bir öğün yemek yedikten sonra veya uzandığınızda daha da belirginleşebilir.

Mide ekşimesini evde başarıyla tedavi edebilirsiniz. Bununla birlikte, mide ekşimesi yemek yemeyi veya yutmayı zorlaştırıyorsa, daha ciddi bir tıbbi durumun işareti olabilir. Bu durumda doktorunuza görünmenizi tavsiye edebiliriz.

Mide yanmasına (ekşimesine) ne sebep olur?

Mide ekşimesi tipik olarak mideden gelen içeriğin yemek borusuna geçmesiyle ortaya çıkar. Yemek borusu, yiyecek ve sıvıları ağızdan mideye taşıyan bir tüptür. Yemek borunuz mideye alt yemek borusu sfinkteri olarak bilinen bir bağlantı noktasından bağlanır. Sfinkter düzgün çalışıyorsa yemek yemek borusundan geçip mideye girdiğinde kapanır.

Bazı insanlarda sfinkter düzgün çalışmaz veya zayıflar. Bu, mide içeriğinin yemek borusuna geri sızmasına yol açar. Mide asitleri yemek borusunu tahriş eder ve mide ekşimesine neden olabilir. Mide ekşimesi, mide fıtığının bir sonucu da olabilir. Bu, midenin bir kısmı diyaframdan göğse doğru itildiğinde olur.

Mide ekşimesi, hamilelik sırasında da sık görülen bir durumdur. Bir kadın hamile kaldığında, progesteron hormonu alt yemek borusu sfinkterinin gevşemesine neden olabilir. Bu, mide içeriğinin yemek borusuna girmesine ve tahrişe neden olmasına izin verir.

Diğer sağlık koşulları veya yaşam tarzı seçimleri de mide ekşimesine neden olabilir;

  • Sigara içmek
  • Aşırı kilolu veya obez olmak
  • Kafein, çikolata veya alkol tüketmek
  • Baharatlı yiyecekler yemek
  • Yedikten hemen sonra uzanmak
  • Aspirin veya ibuprofen gibi bazı ilaçları almak

Mide ekşimesi konusunda doktora ne zaman görmeliyim?

Çoğu insan zaman zaman mide ekşimesi yaşar. Bununla birlikte, haftada ikiden fazla mide ekşimesi yaşıyorsanız veya evde denediğiniz tedaviyle düzelmeyen mide ekşimesi yaşıyorsanız, doktorunuzla iletişime geçmelisiniz. Bu daha ciddi bir durumun işareti olabilir.

Mide ekşimesi genellikle yemek borusu ve mide zarında yaralar olan ülserler veya gastroözofageal reflü hastalığı gibi diğer gastrointestinal rahatsızlıkların yanında ortaya çıkar. Mide ekşimesi varsa aşağıdaki durumlarda doktorunuza başvurun:

  • Yutma güçlüğü
  • Yutma ile ağrı
  • Koyu, katranlı veya kanlı dışkı
  • Nefes darlığı
  • Sırtınızdan omzunuza yayılan ağrı
  • Baş dönmesi
  • Göğüs ağrısı varken terleme

Mide ekşimesi kalp krizi ile ilişkili değildir. Bununla birlikte, mide ekşimesi olan birçok insan, semptomlar çok benzer olabileceği için kalp krizi geçirdiklerine inanıyor. Aşağıdaki durumlarda kalp krizi geçiriyor olabilirsiniz:

  • Şiddetli veya ezici göğüs ağrısı
  • Nefes almada zorluk
  • Çene ağrısı
  • Kol ağrısı
Mide ekşimesi için tedavi seçenekleri nelerdir?

Ara sıra mide ekşimesi yaşarsanız, semptomlarınızı hafifletmeye yardımcı olabilecek birkaç ev ilacı ve yaşam tarzı değişikliği vardır. Şunlardan da kaçınmalısınız:

  • Yemeklerden sonra uzanmak
  • Tütün ürünlerini kullanmak
  • Çikolata tüketmek
  • Aalkol tüketmek
  • Kafeinli içecekler tüketmek

Bazı yiyecekler mide ekşimesi yaşama olasılığını artırabilir;

  • Karbonatlı içecekler
  • Turunçgiller
  • Ddomates
  • Nane
  • Kızarmış yiyecekler

Bu tedaviler iyileştirmezse, doktorunuza görünmeniz gerekebilir. Doktorunuz tıbbi geçmişinizi gözden geçirecek ve size belirtilerinizi soracaktır. Doktorunuz ayrıca mide ekşimenize neyin sebep olduğunu bulmak için birkaç test isteyebilir. Testler şunları içerebilir:

  • Mide veya karın röntgeni
  • Boğazınızdan aşağıya ve midenize bir kamera ile donatılmış küçük bir tüpün geçirilmesini içeren yemek borusu veya mide astarında ülser veya tahriş olup olmadığını kontrol etmek için bir endoskopi
  • Yemek borunuzda ne kadar asit olduğunu belirlemek için pH testinde

Teşhisinize bağlı olarak, doktorunuz semptomlarınızı azaltmanıza veya ortadan kaldırmanıza yardımcı olacak tedavi seçenekleri sunabilecektir.

Ara sıra mide ekşimesi tedavisinde kullanılan ilaçlar arasında antasitler, pepcid gibi mide asidi üretimini azaltmak için H2 reseptör antagonistleri ve asit üretimini bloke eden proton pompası inhibitörleri bulunur, örneğin:

  • Prilosec
  • Prevacid
  • Protonix
  • Nexium

Bu ilaçlar yardımcı olabilse de yan etkileri vardır. Antasitler kabızlığa veya ishale neden olabilir. Herhangi bir ilaç etkileşimi riski altında olup olmadığınızı görmek için zaten aldığınız ilaçlar hakkında doktorunuzla konuşun.

Mide ekşimesi ile ilişkili komplikasyonlar nelerdir?

Ara sıra mide ekşimesi yaşıyorsanız endişe etmenize gerek yoktur. Ancak sık sık yaşıyorsanız tedavi gerektiren ciddi bir sağlık sorununuz olabilir.

Ciddi mide ekşimesi için tedavi görmezseniz, yemek borusu iltihabı gibi özofajit veya Barrett özofagusu gibi ek sağlık sorunları geliştirebilirsiniz. Barrett’s özofagusu, yemek borusu iç yüzeyinde yemek borusu kanseri riskinizi artırabilecek değişikliklere neden olur.

Uzun süreli mide ekşimesi, yaşam kalitenizi de etkileyebilir. Günlük yaşamınızı sürdürmekte zorlanıyorsanız veya mide ekşimesi nedeniyle aktivitelerinizde ciddi şekilde kısıtlıysanız, bir tedavi süreci belirlemek için doktorunuza görünün.

Mide ekşimesini nasıl önleyebilirim?

  • Belirtilerinize neden olabilecek yiyeceklerden veya aktivitelerden kaçının
  • Semptomlar başlamadan önce mide ekşimesini önlemek için yemeden önce çiğnenebilir bir antiasit tablet gibi reçetesiz satılan bir ilaç da alabilirsin
  • Zencefilli atıştırmalıklar veya zencefil çayı, birçok mağazadan satın alabileceğiniz yararlı ev ilacıdır
  • Sağlıklı bir yaşam tarzı sürün ve alkol ve tütünden kaçının
  • Gece geç saatte atıştırmaktan kaçının. Bunun yerine yatmadan en az dört saat önce yemeyi bırakın
  • Sindirim sisteminiz üzerindeki etkiyi hafifletmek için iki veya üç büyük öğün yerine daha sık daha küçük öğünler yiyin

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Mide ülseri nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Mide Ülseri, mide zarında meydana gelen ağrılı yaralardır. Mide ülseri, bir tür peptik ülser hastalığıdır. Peptik ülserler, hem mideyi hem de ince bağırsakları etkileyen ülserlerdir. Mide ülseri, midenizi sindirim sıvılarından koruyan kalın mukus tabakası azaldığında ortaya çıkar.

Mide ülserleri kolaylıkla tedavi edilebilir, ancak uygun tedavi edilmezse daha şiddetli hale gelebilir.

Mide ülserlerine ne sebep olur?

  • Helicobacter pylori (H. pylori) bakterisi ile enfeksiyon
  • Aspirin, ibuprofen veya naproksen gibi nonsteroid antiinflamatuar ilaçların (NSAID’ler) uzun süreli kullanımı
  • Nadiren, Zollinger-Ellison sendromu olarak bilinen bir durum, vücudun asit üretimini artırarak mide ve bağırsak ülserlerine neden olabilir.

Bu sendromun tüm peptik ülserlerin yüzde 1’inden daha azına neden olduğundan şüpheleniliyor.

Mide ülseri belirtileri;

Mide ülseri ile ilişkili bir dizi semptom vardır. Semptomların şiddeti ülserin şiddetine bağlıdır. En yaygın belirti, göğsünüz ile göbek deliğiniz arasında karnınızın ortasında yanma hissi veya ağrıdır. Tipik olarak, mideniz boşken ağrı daha yoğun olur ve birkaç dakika ila birkaç saat sürebilir. Ülserlerin diğer yaygın belirtileri ve semptomları şunlardır:

  • Midede donuk ağrı
  • Kilo kaybı
  • Acı yüzünden yemek yemek istememek
  • Bulantı veya kusma
  • Şişkinlik
  • Kolayca dolu hissetmek
  • Geğirme veya asit reflü
  • Göğüste yanma hissi olan mide ekşimesi
  • Yediğinizde, içtiğinizde veya antasit aldığınızda iyileşebilecek ağrı
  • Yorgunluk, nefes darlığı veya soluk cilt
  • Kanlı veya kahve telvesi gibi görünen kusmuk

Mide ülseri nasıl teşhis edilir?

Teşhis ve tedavi semptomlarınıza ve ülserinizin ciddiyetine bağlı olacaktır. Mide ülserini teşhis etmek için doktorunuz, semptomlarınız ve aldığınız reçeteli veya reçetesiz satılan ilaçlarla birlikte tıbbi geçmişinizi gözden geçirecektir.

H. pylori enfeksiyonunu dışlamak için kan, dışkı veya nefes testi istenebilir. Nefes testi ile, berrak bir sıvı içmeniz ve daha sonra mühürlenen bir torbaya nefes vermeniz istenecektir. H. pylori varsa , nefes örneği normalden daha yüksek seviyelerde karbondioksit içerecektir. Mide ülserlerini teşhis etmek için kullanılan diğer testler ve prosedürler şunlardır;

  • Baryum yutması;  Üst gastrointestinal sisteminizi kaplayan ve doktorunuzun midenizi ve ince bağırsağınızı röntgende görmesine yardımcı olan kalın beyaz bir sıvı (baryum) içersiniz
  • Endoskopi (EGD); İnce, ışıklı bir tüp ağzınızdan mideye ve ince bağırsağın ilk kısmına sokulur. Bu test ülser, kanama ve anormal görünen dokuları aramak için kullanılır
  • Endoskopik biyopsi; Laboratuarda analiz edilebilmesi için bir parça mide dokusu çıkarılır

Mide ülserlerinin tedavisi;

Tedavi ülserinizin nedenine bağlı olarak değişecektir. Ülserlerin çoğu doktorunuzun reçetesiyle tedavi edilebilir, ancak nadir durumlarda ameliyat gerekebilir.

Bir ülseri derhal tedavi etmek önemlidir. Aktif olarak kanayan bir ülseriniz varsa, muhtemelen endoskopi ve ülser ilaçları ile yoğun tedavi için hastaneye kaldırılacaksınız.

Cerrahi olmayan tedavi;

Mide ülseriniz H. pylori’nin sonucuysa , antibiyotiklere ve proton pompa inhibitörleri (ÜFE’ler) adı verilen ilaçlara ihtiyacınız olacaktır . ÜFE’ler asit üreten mide hücrelerini bloke eder.

Bu tedavilere ek olarak doktorunuz şunları da önerebilir:

  • H2 reseptör blokerleri (asit üretimini de engelleyen ilaçlar)
  • Tüm NSAID’lerin kullanımını durdurma
  • Takip endoskopi
  • Probiyotikler ( H. pylori’yi öldürmede rolü olabilecek yararlı bakteriler )
  • Bizmut takviyesi

Ülserin semptomları tedavi ile hızla azalabilir. Ancak belirtileriniz ortadan kalksa bile, doktorunuzun yazdığı ilaçları almaya devam etmelisiniz. Bu, tüm bakterilerin yok edildiğinden emin olmak için H. pylori enfeksiyonlarında özellikle önemlidir. Mide ülseri tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkileri şunları içerebilir:

  • Mide bulantısı
  • Baş dönmesi
  • Baş ağrısı
  • İshal
  • Karın ağrısı

Bu yan etkiler tipik olarak geçicidir. Bu yan etkilerden herhangi biri aşırı rahatsızlığa neden olursa, ilacınızı değiştirmek için doktorunuzla konuşun.

Cerrahi tedavi;

Çok nadir durumlarda, karmaşık bir mide ülseri ameliyat gerektirir. Bu, şu ülserler için geçerli olabilir:

  • Dönmeye devam eden
  • İyileşmeyen
  • Kanamaya devam eden
  • Mideyi parçalayan
  • Yiyeceklerin mideden ince bağırsağa akmasını önleyen

Cerrahi operasyon şunları içerebilir:

  • Tüm ülserin çıkarılması
  • Bağırsakların başka bir kısmından doku almak ve ülser bölgesine yapıştırmak
  • Kanayan bir atardamarı bağlamak
  • Mide asidi üretimini azaltmak için mideye giden sinir beslemesini kesmek

Sağlıklı beslenme;

Geçmişte beslenmenin ülsere neden olabileceği düşünülüyordu. Artık bunun doğru olmadığını biliyoruz. Ayrıca, yediğiniz yiyeceklerin mide ülserine neden olmayacağını veya tedavi etmeyeceğini biliyoruz, ancak sağlıklı beslenmenin bağırsak sisteminize ve genel sağlığınıza fayda sağlayabileceğini de biliyoruz. Genel olarak, bol miktarda meyve, sebze ve lif içeren bir diyet yemek iyi bir fikirdir.

Bununla birlikte, bazı yiyeceklerin H. pylori’yi ortadan kaldırmada rol oynaması olasıdır . H. pylori ile savaşmaya veya vücudun kendi sağlıklı bakterilerini artırmaya yardımcı olabilecek yiyecekler şunları içerir:

  • Brokoli, karnabahar, lahana ve turp, ıspanak ve lahana gibi yapraklı yeşillikler
  • Lahana turşusu, miso, kombu çayı, yoğurt gibi probiyotik açısından zengin besinler (özellikle lactobacillus ve Sacharomyces ile )
  • Elma, yaban mersini, ahududu, çilek ve böğürtlen
  • Zeytin yağı
  • Ek olarak, mide ülseri olan kişilerde asit reflü hastalığı olabileceğinden, ülser iyileşirken baharatlı ve ekşi yiyeceklerden uzak durmak iyi bir fikirdir

Mide ülseri için ev ilaçları;

Sağlıklı yiyecekler yemenin yanı sıra, aşağıdaki maddeler birçok mide ülserinden sorumlu bakteri olan H. pylori’nin etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bu takviyelerin reçeteli ilaçların veya mevcut tedavi planınızın yerini alması amaçlanmamıştır.

  • Probiyotikler
  • Bal
  • Glutamin (besin kaynakları arasında tavuk, balık, yumurta, ıspanak ve lahana bulunur)

Mide ülserlerinin önlenmesi

Mide ülserine neden olabilecek bakterilerin yayılmasını önlemek için ellerinizi düzenli olarak sabun ve suyla yıkayın. Ayrıca, tüm yiyeceklerinizi gerektiği gibi temizlediğinizden ve gerektiğinde iyice pişirdiğinizden emin olun.

NSAID’lerin neden olduğu ülserleri önlemek için, bu ilaçları kullanmayı bırakın (mümkünse) veya kullanımlarını sınırlayın. NSAID almanız gerekiyorsa, bu ilaçları alırken önerilen dozu takip ettiğinizden ve alkolden uzak durduğunuzdan emin olun. Ve her zaman bu ilaçları yiyecek ve yeterli sıvıyla birlikte alın.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Metastatik akciğer kanseri nedir? Detaylar

Kanser, vücudun bir bölgesinde veya organında gelişir. Bu alan birincil bölge olarak bilinir. Vücuttaki diğer hücrelerin aksine, kanser hücreleri birincil bölgeden ayrılabilir ve vücudun diğer bölgelerine gidebilir. Kanser hücreleri vücutta kan dolaşımı veya lenf sistemi yoluyla hareket edebilir.

Lenf sistemi, sıvı taşıyan ve bağışıklık sistemini destekleyen damarlardan oluşur. Kanser hücreleri vücuttaki diğer organlara gittiğinde buna metastaz denir. Akciğerlere metastaz yapan kanser, vücudun başka bir bölgesindeki kanser akciğere yayıldığında gelişen yaşamı tehdit eden bir durumdur. Herhangi bir birincil bölgede gelişen kanser, metastatik tümörler oluşturabilir.

Yaygın olarak akciğerlere yayılan birincil tümörler şunları içerir:

  • Mesane kanseri
  • Meme kanseri
  • Kolon kanseri
  • Böbrek kanseri
  • Nöroblastom
  • Prostat kanseri
  • Sarkom
  • Wilms tümörü

Metastatik akciğer kanserinin belirtileri nelerdir?

Metastatik akciğer kanseri her zaman semptomlara neden olmaz. Semptomlar geliştiğinde, tanımlanması zor olabilir. Bunun nedeni, semptomların kanser dışındaki sağlık koşullarına benzer olabilmesidir.

Metastatik akciğer kanserinin semptomları şunları içerebilir:

  • Kalıcı bir öksürük
  • Kan veya kanlı balgam öksürmek
  • Göğüs ağrısı
  • Nefes darlığı
  • Hırıltılı solunum
  • Zayıflık
  • Ani kilo kaybı

Metastatik akciğer kanseri nasıl gelişir?

Kanser hücrelerinin metastaz yapabilmesi için birkaç değişikliğe uğraması gerekir. İlk olarak, hücreler birincil bölgeden kopmalı ve kan dolaşımına veya lenf sistemine girmenin bir yolunu bulmalıdır.

Kan dolaşımına veya lenf sistemine girdikten sonra, kanser hücreleri kendilerini yeni bir organa hareket etmelerine izin verecek bir damara bağlamalıdır.

Hücreler akciğere ulaştığında, yeni yerde büyümek için tekrar değişmeleri gerekecektir. Hücreler ayrıca bağışıklık sisteminden gelen saldırılara da dayanabilmelidir.

Tüm bu değişiklikler metastatik kanseri birincil kanserden farklı kılar. Bu, insanların iki farklı kanser türüne sahip olabileceği anlamına gelir.

Metastatik akciğer kanseri nasıl teşhis edilir?

Metastatik kanserden şüpheleniliyorsa doktorunuz fizik muayene yapacak ve çeşitli teşhis testleri isteyecektir. Doktorunuz aşağıdakiler gibi bir teşhis testi kullanarak teşhisini doğrulayacaktır:

  • Göğüs röntgeni; Bu test akciğerin ayrıntılı görüntülerini oluşturur
  • CT tarama; Bu test , akciğerin net, kesitsel resimlerini üretir
  • Akciğer iğnesi biyopsisi; Doktorunuz analiz için küçük bir akciğer dokusu örneğini alır
  • Bronkoskopi; Doktorunuz küçük bir kamera ve ışıkla akciğerler dahil solunum sisteminizi oluşturan tüm yapıları doğrudan görselleştirebilir

Metastatik akciğer kanseri nasıl tedavi edilir?

Tedavinin amacı, kanserin büyümesini kontrol etmek veya herhangi bir semptomunu hafifletmektir. Farklı tedavi türleri mevcuttur.

  • Yaşınız
  • Genel sağlığınız
  • Tıbbi geçmişin
  • Birincil tümör tipi
  • Tümörün yeri
  • Tümörün boyutu
  • Tümör sayısı

Kemoterapi genellikle akciğerlerdeki metastatik kanseri tedavi etmek için kullanılır. Bu ilaç tedavisi vücuttaki kanserli hücrelerin yok edilmesine yardımcı olur. Kanserin daha ilerlemiş olduğu ve vücuttaki diğer organlara yayıldığı zaman tercih edilen tedavi seçeneğidir.

Bazı durumlarda, akciğerdeki metastatik tümörleri çıkarmak için ameliyat da yapılabilir. Bu genellikle bir kişinin birincil tümörü zaten çıkarılmışsa veya kanser akciğerin yalnızca sınırlı bölgelerine yayılmışsa yapılır.

Doktorunuz ayrıca şunları önerebilir:

  • Radyasyon; Yüksek enerjili radyasyon, tümörleri küçültür ve kanser hücrelerini öldürür
  • Lazer tedavisi; Yüksek yoğunluklu ışık, tümörleri ve kanser hücrelerini yok eder
  • Stentler; Doktorunuz hava yollarını açık tutmak için küçük tüpler yerleştirir

Metastatik kanser için deneysel tedaviler de mevcuttur. Akciğerlerdeki kanser hücrelerini yok etmek için ısı probları kullanılabilir. Kemoterapi ilaçları ayrıca akciğerin metastatik tümörü içeren etkilenen bölgesine de uygulanabilir.

Metastatik akciğer kanseri olan insanlar için uzun vadeli görünüm nedir?

Uzun vadeli görünümünüz, birincil tümörünüzün boyutuna ve konumuna bağlı olacaktır. Ayrıca kanserin ne kadar yayıldığına da bağlı olacaktır. Akciğerlere yayılan bazı kanserler kemoterapi ile çok tedavi edilebilir.

Akciğerlere yayılan böbrek, kolon veya mesanedeki birincil tümörler bazen ameliyatla tamamen çıkarılabilir.

Çoğu durumda, metastatik kanser tedavi edilemez. Bununla birlikte, tedaviler yaşamınızı uzatmaya ve yaşam kalitenizi artırmaya yardımcı olabilir.

Metastatik akciğer kanseri nasıl önlenebilir?

Akciğerlere metastatik kanseri önlemek çok zordur. Araştırmacılar önleyici tedaviler üzerinde çalışıyorlar, ancak henüz yaygın bir uygulama yok. Metastatik kanseri önlemeye yönelik bir adım, birincil kanserinizin hızlı ve başarılı bir şekilde tedavi edilmesidir.

Metastatik akciğer kanseri ile başa çıkmak;

Hissettiğiniz herhangi bir stres ve endişeyle başa çıkmanıza yardımcı olabilecek güçlü bir destek ağına sahip olmak önemlidir.

Bir danışmanla konuşmak veya endişelerinizi başkalarıyla tartışabileceğiniz bir kanser destek grubuna katılmak isteyebilirsiniz. Doktorunuza bölgenizdeki destek grupları hakkında danışın.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Adet döngüsü nedir? Detaylar

Ergenlik ile menopoz arasında geçen yıllar boyunca her ay, kadının vücudu olası hamileliğe hazır hale gelmek için bir takım değişikliklerden geçer. Bu hormon kaynaklı değişiklikler dizisine adet döngüsü adı verilir.

Her adet döngüsü sırasında bir yumurta gelişir ve yumurtalıklardan salınır. Astar rahim kurar. Hamilelik olmazsa, uterus astarı adet döneminde dökülür. Ardından döngü yeniden başlar.

Bir kadının adet döngüsü dört aşamaya ayrılır:

  • Adet dönemi
  • Foliküler faz
  • Yumurtlama aşaması
  • Luteal faz

Her aşamanın uzunluğu kadından kadına farklılık gösterebilir ve zamanla değişebilir.

Adet dönemi;

Adet aşaması, adet döngüsünün ilk aşamasıdır. Aynı zamanda regl olunduğu zamandır. Bu aşama, önceki döngüden bir yumurta döllenmediğinde başlar. Hamilelik gerçekleşmediğinden östrojen ve progesteron hormonlarının seviyeleri düşer.

Bir hamileliği destekleyecek olan uterusunuzun kalınlaşmış astarı artık gerekli değildir, bu nedenle vajinadan dökülür. Regl dönemi boyunca rahimden bir kan, mukus ve doku kombinasyonu salgılanır.

Belirtileri;

  • Kramplar
  • Hassas göğüsler
  • Şişkinlik
  • Ruh hali değişikliği
  • Sinirlilik
  • Baş ağrısı
  • Yorgunluk
  • Bel ağrısı

Kadınlar 3 ila 7 gün süreyle adet döngüsünün adet fazı içindedir. Bazı kadınların adet fazı diğerlerinden daha uzun sürebilir.

Foliküler faz;

Foliküler aşama, adetinizin ilk gününde başlar (bu nedenle adet aşaması ile bir miktar örtüşme vardır) ve yumurtladığınızda sona erer.

Hipotalamus, folikül uyarıcı hormonu (FSH) salmak için hipofiz bezinize bir sinyal gönderdiğinde başlar . Bu hormon, yumurtalıklarınızı folikül adı verilen yaklaşık 5 ila 20 küçük kese üretmeye teşvik eder. Her folikül olgunlaşmamış bir yumurta içerir.

Sadece en sağlıklı yumurta sonunda olgunlaşacaktır. (Nadir durumlarda, bir kadının iki yumurtası olgunlaşabilir.) Foliküllerin geri kalanı vücudunuza yeniden emilecektir.

Olgunlaşan folikül, östrojende uterusun iç yüzeyini kalınlaştıran bir artışa neden olur. Bu, embriyonun büyümesi için besin açısından zengin bir ortam yaratır. Ortalama foliküler faz yaklaşık 16 gün sürer. Döngünüze bağlı olarak 11 ila 27 gün arasında değişebilir.

Yumurtlama aşaması;

Foliküler faz sırasında yükselen östrojen seviyeleri, hipofiz bezinizi luteinize edici hormonu (LH) salması için tetikler. Yumurtlama sürecini başlatan şey budur.

Yumurtlama, yumurtalıklarınızın olgun bir yumurta bıraktığı zamandır. Yumurta, sperm tarafından döllenmek üzere fallop tüpünden uterusa doğru hareket eder. Yumurtlama aşaması, adet döngünüzde hamile kalabileceğiniz tek zamandır. Yumurtladığınızı aşağıdaki gibi belirtilerle anlayabilirsiniz:

  • Bazal vücut ısısında hafif bir artış
  • Yumurta beyazı dokusuna sahip daha kalın akıntı
  • Yumurtlama, 28 günlük bir döngünüz varsa – adet döngünüzün tam ortasında – 14. gün civarında gerçekleşir. Yaklaşık 24 saat sürer. Bir gün sonra yumurta döllenmemişse ölür veya çözülür.

Luteal faz;

Folikül yumurtasını bıraktıktan sonra korpus luteuma dönüşür. Bu yapı başta progesteron ve bir miktar östrojen olmak üzere hormon salgılar. Hormonlardaki artış rahim zarınızı kalın ve döllenmiş yumurtanın implante edilmesi için hazır tutar.

Hamile kalırsanız, vücudunuz insan koryonik gonadotropini (hCG) üretecektir. Bu, gebelik testlerinin tespit ettiği hormondur. Korpus luteumun korunmasına yardımcı olur ve uterus astarını kalın tutar.

Hamile kalmazsanız, korpus luteum küçülür ve yeniden emilir. Bu, döneminizin başlamasına neden olan östrojen ve progesteron seviyelerinin azalmasına yol açar. Rahim duvarı regl döneminiz boyunca dökülecektir.

Bu aşamada hamile kalmazsanız , adet öncesi sendrom (PMS) semptomları yaşayabilirsiniz . Bunlar şunları içerir:

  • Şişkinlik
  • Göğüs şişmesi, ağrı veya hassasiyet
  • Ruh hali değişiklikleri
  • Baş ağrısı
  • Kilo almak
  • Cinsel arzudaki değişiklikler
  • Yemek isteği
  • Uyku problemi
  • Luteal faz 11 ila 17 gün sürer. ortalama uzunluk 14 gündür.

Yaygın sorunlar;

Her kadının adet döngüsü farklıdır. Bazı kadınlar adetlerini her ay aynı saatte alırlar. Diğerleri daha düzensiz . Bazı kadınlar diğerlerinden daha ağır veya daha uzun süre kanar.

Adet döngünüz, hayatınızın belirli dönemlerinde de değişebilir. Örneğin menopoza yaklaştıkça daha düzensizleşebilir.

Adet döngünüzle ilgili herhangi bir sorun yaşayıp yaşamadığınızı anlamanın bir yolu, adetlerinizi takip etmektir. Ne zaman başlayıp bittiğini yazın. Ayrıca, kanamanızın miktarı veya sayısı ve dönemler arasında lekelenme olup olmadığındaki değişiklikleri de kaydedin.

Bunlardan herhangi biri adet döngünüzü değiştirebilir:

  • Doğum kontrolü; Doğum kontrol hapı dönemlerinizi kısaltabilir ve hafifletebilir. Bazı hapları kullanırken, hiç adet görmeyeceksiniz.
  • Hamilelik; Adet dönemleriniz hamilelik sırasında durmalıdır. Kaçırılan adetler, hamile olduğunuzun en belirgin ilk belirtilerinden biridir.
  • Polikistik yumurtalık sendromu (PCOS); Bu hormonal dengesizlik, yumurtalıklarda yumurtanın normal gelişimini engeller. PCOS, düzensiz adet döngülerine ve gözden kaçan adetlere neden olur.
  • Rahim fibroidleri; Rahminizdeki bu kanserli olmayan büyümeler adet dönemlerinizi normalden daha uzun ve ağırlaştırabilir.
  • Yeme bozuklukları; Anoreksi, bulimia ve diğer yeme bozuklukları adet döngünüzü bozabilir ve adetlerinizi durdurabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın