Ömer Faruk Hatipoğlu Kimdir? Hayatı, Eserleri

31 Mart 1958 yılında Konya’nın Cihanbeyli ilçesinde dünyaya gelen Ömer Faruk Hatipoğlu’nun babası Molla Mehmet (d.1927- ö.2010) vaizlik ve Cumhuriyet Halk Partisi İlçe Başkanlığı yapmıştır. Annesi Nazik Hanım (d.1932- ö.2017). Hatipoğlu ailesinin yüz elli yıla dayanan bir medrese geleneği vardır.

Haber Merkezi / Sanatçının babası Molla Mehmet Bey bu halkanın son parçasıdır. Dedesinin babası ve amcası, müderristir. Köylerine medrese kurmuşlardır. Şair 1975 yılı Konya Cihanbeyli Lisesinden mezun olmuştur. Kimi özel sebeplerden dolayı üniversite eğitimi görememiş ticaretle ilgilenmiştir.

Çıcukluğun itibaren şiir kaleme alan Hatipoğlu, ancak otuz yedinci yaşında ilk kitabının sahibi olabildi. Kaleme aldığı ilk yazısı ”Erzincan Ölümün Yurdu” adlı eserdir. Bu yazı 1994 yılında Kıyı dergisinde yayımlandı. Öncesinde bir işçi gazetesinde yayımlanmış şiirleri de vardır.

Şiirleri Edebiyat ve Eleştiri, Kıyı, Papirüs, Çalı, Yom, Sanat, Berfin Bahar, Deliler Teknesi dergilerinde yer almıştır. Hatipoğlu, şiirin her şeyden önce şiir olması, olabilmesi gerektiğine inanmaktadır. Ona göre, sanat ne kadar uzak durmaya çalışırsa çalışsın hayatın her alanında belirleyici olan politika ile kesişir. Ancak sanatın, politikadan değil ama slogandan uzak durması gerektiğini belirtir. Hatipoğlu, iyi bir şiirde ses, ritim, duygu düşünce dengesinin buluşmasını ister.

Eserleri

Düş Değil, 1995
İnce, 1997
Sevdim Çocuk Yanımla, 2000

“Yüzlerce Yıl Yeşil”

yüzlerce yıl yeşil gözlerine baksam
kırpmadan yaşartmadan
uyumak beynimin inilmez kuyusundan
çekilse kirpiklerinle
alınsa taze badem kabuğu gibi gözlerimden

ne büyük bir yitim gözlerin varken
gözlerimi yummak
büyütülse büyütülse günün doğuşu gibi
çevren’den çevren’e gök kubbe yeşil gözlerin
sarı saçların çiçek yaprak rüzgârı
göğsün bahar
uzansam yağmur kokun çalsa
çevren’den çevren’e gök kubbe yeşil gözlerin
günün batışı yok
yüzlerce yıl yeşil gözlerine baksam
yüzlerce yıl yeşil

“Sevdim Çocuk Yanımla”

bu çocuğu bir abinin
çatık kaşıyla sevdim
ablamın derdime düşen
uykusuz başıyla

çocuktu, beyaz güvercinler
gözündeki saçaklardan
küren küren kalkıyordu

sonra bir annenin
yüzünde çizgiyle sevdim
babamın dışkapıda direk
oyuksuz gözüyle

çocuktu kitap sayfalarından
uçuşan harflerin kanadında
tümce tümce özgürlüğe

sonra bir dostun
kucaklar tokasıyla sevdim
yoldaşımın yitik yolda
şaşmaz pusulasıyla

çocuktu darasız terazisiz
dünyayı çıplak gözüyle
gram gram tartıyordu

ve sonra bir sevgili gibi sevdim
benliğimi salıverdim göğüne
terzi bildim acemi aşkını
ustaca parçalanmış yüreğime

sevdim en çocuk yanımla
bir çocuk bir çocuğu
nasıl severse öyle

“Ülkemle Ben”

I
biz hem bir elin parmağıyız
hem hiç benzemez parmak izimiz

üç yanı deniz bir yanı kara ülkemin
benim dört sınırım kara bir yanım yar
iç sınırlarımız uç sınırlarımız var bizim
sinirlerimiz kadar sınırdan
oturulacak toprak kalmamış
bir de göklere buluttan denize sudan
insana geçmişten sınır çizeriz

biz hem bir elin parmağıyız
hem başka kollarda bileğimiz

ben geçmişi görmedim o önünü görmez
tepesinde alıcı kara bulutlar çevreninde talaz
bense bulutların üstündeyim, ülkemin altında biraz
kayan yıldızları tutmak isterim o yutar durmadan-
altımızdan kayıp giderken her şeyimiz
say ki bu kokmuş et ortasında bir şey kalır gibidir
kemik halk ve içinde ilik tiranlarımız

biz hem bir elin parmağıyız
hem bir elde kırk yumruk gibiyiz

II

yüreğim de benzer ülkeme
dört mevsim beş iklimi bir güne sığdırırız
don keser çiçeği,kanar meyvemiz

onu şeytanî şeyler sallarmış, göğsümü insanî haller
okunmayan kitaplar,köyler yakılır birinde
birinde yaşanmamış aşklar
bir gün karanlık sonsuzluğun
eşiğinde erken durur yüreğim
ülkem de yanı uçurum bu yolda
gecikmez yüreğime benzer

Paylaşın

Ömer Erdem Kimdir? Hayatı, Eserleri

21 Ocak 1997 yılında Konya’nın Bozkır ilçesine bağlı Harmanpınar köyünde dünyaya gelen Ömer Erdem, bazı yapıtlarını A. Can Yakın, İshak Buhar, N. Yerli ve Yusuf Kikoğlu imzaları ile kaleme aldı. İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamlayan Ömer Erdem, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.

Haber Merkezi / Bir süre İkinci Yeni şiiri üzerine çalışmalar yaptı. 1992’de TRT’de kameraman olarak çalışmaya başlayan Ömer Erdem, bu kurumda Eğitim Kültür ve Drama Programları’nda yöneticilik ve Kültür Dairesi müdürlüğü yaptı. 1997 yılında çıkmaya başlayan edebiyat dergisi Kaşgar’ın yayın yönetmenliği görevini üstlendi. Erdem, yaşamını halen İstanbul’da sürdürmektedir.

Ömer Erdem’in ilk şiiri 1998’de Diriliş dergisinde yayımlandı. Daha sonra ürünleri Dergah, Nar, Göçebe, Düşler ve Kaşgar, Hece, Kitap-lık, Yasak Meyve  dergileri ile Yeni Şafak gazetesinde yer aldı. Ömer Erdem’in Yarım Ağaçlar adlı kitabı 2002 Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülüne değer görülen ilk kitap oldu.

Birhan Keskin, Ömer Erdem hakkında: “Ömer Erdem özellikle son yıllarda bütün bu bilgilerin yüküyle ve dikkatiyle yazıyor, bunu görüyorum. Dünyanın ve hayatın hakiki bilgisinin ağırlığıyla yüzleşe yüzleşe, ontolojik meselelerin uç verdiği o ağrılı yerlerden, o ağrılı soruların peşinden, yer yer kapalı denemelerle, bazen de kendini sonuna kadar açan bir gülün çağrısı ile yazıyor. Ömer Erdem şiirini belki bu sebeple, sanırım en çok bu sebeple seviyorum…” derken Arif Umut: “Ömer Erdem’in yumuşak bir üslûbu var. Kimi zaman büyük şeyler söyleme kaygısı taşır gibi görünen, hikmetli söyleniş kaygısına düşen mısraları bile varoluşun özünü nahif bir şekilde kavrama çabası olarak yansıyor okura ve söyleyişin yumuşaklığına zarar vermiyor” değerlendirmesini yaptı. (Kaynak: turkedebiyatcilar.net)

Eserleri;

  • Dünyaya Sarkıtılan İpler (1996)
  • Mesafesi Kadar İnleyen Rüzgâr (1997)
  • Yitirişler (1998)
  • Yarım Ağaçlar (2001)
  • Evvel (2006)

“Kayzerin şehri”

yürürken düşünüyor musun beni sabahleyin
kayzerin şehrinde
yara kabukları gibi karışıyor mu sesine sesim

üstüm açılıyor mu geceleri kayıyor mu yorganım
hayat sökülmüş bir kaldırım
su damarı var mı içinde su içtiğin bardağın

“Yeniden”

parmakların bildiği var gücü gibi dizlerin
ve kemiklerin hafızasından ışıyan lamba gibi
derinin bile rengi var bu yüzden
unutmuyor yanık izini buz lekesini

sırtını duvara yaslamış
bir gün bir saatte bir köşede beklerken
içerden bir soru birden
her şeyin sonuna geldiysek eğer
nedir bu yenilik şimdi nedir

sözler uyurken gelecek kışın ambarında
yastıklara sinmiş buzdolabı kapısından bakan
banyodaki tatlı köpük
atların şarkısı gibi şimdi nereye gidiyor

omzunda yılların rafından inmiş bir top kumaş
yokuşlarda seni iten rüzgâr var
poyraz mı o, hangi yönden esiyor
poyraz ki bozkırın lodosudur diyorlar
sürükler gülü dikeni ayırmadan
öyle bir poyraz mı bu
dikenin yolculuğu mu gülle
şaşkın ve geçimsiz dikenin
gülün yanında gülden ayrı kaderi mi
yoksa bu yenilik böyle bir şey mi

Paylaşın

Ömer Bedrettin Uşaklı Kimdir? Hayatı, Eserleri

1904 yılında Uşak’ta dünyaya gelen Ömer Bedrettin Uşaklı,  24 Şubat 1946’da İstanbul’da vefat etti. İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu.

Haber Merkezi / Bursa’da maiyet memuru olarak stajının ardından Mudanya Kaymakam Vekilliği’ne atandı. Daha sonra. Manavgat, Ünye, Şavşat ve Edremit ilçelerinde kaymakamlık, Artvin’de vali vekilliği yaptı. Beş yıl süreyle mülkiye müfettişliği görevinin ardından 7. dönem Kütahya milletvekili seçilerek meclise girdi.

İlk şiirlerini üniversite yıllarında Milli Mecmua’da yayımlandı. Hece ölçüsü geleneğine bağlı kalmıştır. Şiirleri biçim olarak Hecenin Beş Şairi’ne yakın ise de öz yönünden onlardan ayrılır. Faruk Nafiz Çamlıbel ve Orhan Seyfi Orhon’un şiirine daha yakındır. Çağdaş Fransız şiirinin yapı özelliklerinden yararlanmıştır.

Şiirlerinde izlenimci bir gözle algıladığı doğayı, ülke gerçekleri ve bireysel duyarlılığını özgün bir yaklaşımla yansıtır. Annesi ile çocuğunun ölümü, ayrılık acısı, gurbet tedirginlikleri, görev yaptığı, gezip gördüğü yerlerdeki toplumsal sorunlar duyarlılığını besleyen başlıca öğeler oldu.

Ömer Bedrettin Uşaklı, şiirlerini Deniz Sarhoşları (1926), Yayla Dumanı (1934), Sarıkız Mermerleri (1942) adlı kitaplarda toplamıştır. Deniz Sarhoşları kitabında yirmi beş, Yayla Dumanı’nda kırk altı, Sarıkız Mermerleri’nde otuz bir olmak üzere toplamda 102 şiiri bulunan şairin on tane de (Ona, Köy Yıldızı, Karlı Bir Dağ Dizinde, Yirminci Asra, Melikenin Hayali, Denizimde, Mezarlık Ağaçları, Doğan Güneşe, Hayal ve Hatıra, Ay Işığında Bekleyiş) kitaplarına girmemiş şiiri vardır.

“Aşkımın Kini”

O çoşkun gençliğimi bütün yoluma verdim,
Git, kanlı gözlerimde ateşlenmesin derdim..
İçimde şimdi sana bir fırtına var kinden,
Hicran zamanlarında mesuttum şimdikinden…

Şimdi harap gönlüme ne gelen var, ne giden,
Şimdi öksüz ruhumda eser yok hiç sevgiden,
Gönlüm bahtımdan ölgün, ben gönlümden ölgünüm,
Yakıyor, zehirliyor beni her geçen günüm..

Ruhum serinleyecek, hiç kalmayacak tasam,
O zalim yüreğini bir kere parçalasam! ..

“Engin Şarkısı”

İşte yapayalnızız
Güzelim, altım tacım.
Bırakta sandalımız
Engine yelken açsın;
Ben senden utangacım
Sen benden utangaçsın..

Meleğim, can kaynağım,
Engine…ah, engine!
Korkup ta bakmadığım
Gözlerinin rengine
Enginde bakacağım! .

Kıskanç, hain bakışlar;
Hasutlar görmesin de,
Nefesim nefesinde,
Ne olur görsün bizi;
Seyretsin ikimizi,
Perişan sesli rüzgar,
Yorgun kanatlı eşler…
Benden yangın akşamlar,
Sanden solgun güneşler…

Utangaç aşıklara
Çok tenha bir yer ister;
Bu sahiller bize dar,
Bize aşkımız kadar
Derin enginler ister! ..

Meleğim can kaynağım;
Engine…ah, engine! ..
Enginde bakacağım
Gözlerinin rengine! ..

“Sevgiliye Üç Sual”

İnerken çiçekli bir uçuruma
Gönül yoldaşından ayrılır mısın?
Çıpklak kollarına hasret boynuma
Bir çılgın neşeyle sarılır mısın? …

Gece bahçelerde kalma her zaman,
Şen güneş yüzüne doğmadan uyan.
Bir sabah rüyanı tamamlamadan
Uykundan uyarsam darılır mısın? ..

Paylaşın

Ömer Aygün Kimdir? Hayatı, Eserleri

8 Nisan 1975 yılında New York’ta dünyaya gelen Ömer Aygün, 1994 yılında Galatasaray Lisesini bitirdi. Üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. Galatasaray Üniversitesinde ve İstanbul Üniversitesinde felsefe ve Fransız dili üzerine iki ayrı yüksek lisans yaptı.

Haber Merkezi / Bugün ABD Pennsylvania’da felsefe eğitimini sürdürüyor. Galatasaray Üniversitesindeki yüksek lisansı sırasında, Ray Cooney’nin Karmakarışık adlı oyunundaki Ronnie karakterini de başarıyla canlandırdı. Felsefe, resim, heykel ve müzik üstüne yazılar yazdı. Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya beş yıl kadar yazıcılık, Yapı Kredi Yayınlarında bir süre editörlük yaptı.

Ömer Aygün’ün İlk şiiri 1992 yılında Beyaz dergisinde yayımlandı. Mediterraneans, Kitap-lık ve Defter vb. dergilerde şiirleri yayımlandı. Yves Bonnefoy, Maurice Blanchot ve Henri Michaux gibi yazarların önemli eserlerini Türkçeye çevirdi. Ömer Aygün,’ün Taş Gün (2002) ilk şiir kitabı; 1994-2001 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşur. Bu eserindeki şiirlerinde; Aygün’ün felsefecilere özgü mesafeli bakışını, kavramsal düşünme tarzını ve soğukkanlılığını yansıtır. Aygün’ün şiiri, insanlığın büyük meselelerine değinen bir şiirdir.

Şair; zaman, gelip geçicilik, sadakat, dostluk ve yeryüzünde kendisine bir çıkış yolu, bir ikâmet yeri arayan insanı sade bir dil ile anlatır. Aygün, Türkiye’de yayımlanan ilk derli toplu Profil -Stéphane Mallarmé (2003) kitabını da hazırlamıştır. Kitabında, Fransız ünlü şair Stephane Mallarme’nin hayatını ve dünya edebiyatına kazandırdığı kendine has Mallarme şiir üslubunu anlatır.

Eserleri;

Taş Gün
Rimbaud monografisini (çeviri)
Henri Michaux’nun Yüzleşmeler’i (çeviri)
Stéphane Mallarmé / Profil (çeviri)

“Dalga”

Dalga, bir dalga yabani otların sıcaklığından geçen
Bir dalga, sürüklenen çayırların arkasında kabaran
Ot, kendi kendine çıkan
Odunu ısıran alev
Alıyor alevi el
Mutsuzluktan
Dalga duman, en derin derin
Uğuldayan göz kamaştırıcı
Döne döne sarıyor atardamar gibi
Bütün çalışkan kolları bacakları
Göğüsleri boğazları kanatları koşuları çabaları

Debi,
Sıçrayan köpükler ve sinekler,
Hıçkırıklar, yabani otların sıcaklığından geçen,
Katılan bir gürültüyle
Alçalıyor artık sessizliğin buzdan köprüleri
Yatıştırıyor nabzın basıncını en hararetli kanat çırpmaları
Toprak ağaç

Bazı aylar
Bazı günler
Hareketlenen gerçek bir sürü, ormanda

Paylaşın

Ömer Akşahan Kimdir? Hayatı, Eserleri

1 Ocak 1953 yılında Aydın İncirliova’da dünyaya gelen Ömer Akşahan, Ortaokuldan sonra Nazilli İlköğretmen Okulunu yatılı olarak 1973 Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’ndeki eğitiminden sonra, Lisansını AÖF Coğrafya bölümünde tamamlamış ve eğitim ordusuna katılmıştır.

Haber Merkezi / İlköğretim ve Öğretmenevi Müdürlüğü görevlerinden sonra M.E. Bakanlığı tarafından Almanya’nın Bavyera eyaletinde beş yıl süreliğine öğretmen olarak atanmıştır. Emekliliği sonrası çalışma hayatına özel bir sektörde devam etmiş, Evliya Çelebi misali Anadolu topraklarını karış karış gezmiştir.

İçindeki edebiyat ruhunu her daim yüreğinde taşıyan Akşahan, görevlerinin yanı sıra Almanya’da Almanca Gemeinsam adlı yayın, 1990’da Ödemiş Efe Dergisini çıkarmıştır. Kıyı, Kurşun Kalem, Beşparmak, Eliz, Akat alpa, Yaratı, İzlek, Pir Sultan Abdal, Varlık, Alaz, Batı söz, Cumhuriyet Kitap, Sunak, Ozan Ağacı dergilerinde de deneme, şiir, öykü ve kitap tanıtım yazıları yayınlanmıştır. Ödemiş yerel basınında “Kırık Tebeşir” adlı köşesinde yerel ve genel konulara ilişkin yazılar yazmış; şimdilerde www.haberhurriyeti.com sitesinde köşe yazarlığını sürdürmektedir.

2012 Nisan ayından bu yana aylık olarak yayınlanan Tmolos Edebiyat dergisinin sahibi ve sorumlu yayın yönetmenliğini yapmaktadır. ÇYDD Ödemiş Şubesi’nde başkanlık görevinin yanı sıra, ÖDEV Ödemiş Eğitim Vakfı’nın genel sekreterliğini de yürütmektedir.

Şiir, öykü, gezi, inceleme, anı ve kitap tanıtım yazıları ile öne çıkan Ömer Akşahan, edebiyat ve özellikle şiire ilişkin görüşlerini içeren yazılarının yanı sıra, hayata dair düşüncelerini ortaya koyduğu denemelerle tanınmıştır.

Eserlerinde; doğaya, insanoğluna olan sevgisi, hayat çarkının içinde dönen çarpık düzenlere olan isyanları, ortak duyarlılıkları işleyen Akşahan, yeni Türk şiirini mevcut Türkçe ve edebiyat kitaplarından öğrenemeyen gençlere yeni Türk şiirinin kapısını aralamaya çalışıyor.

Ömer Akşahan, Soloları’ndan sonra yayımladığı ilk hikâye kitabı Salvador Nerede? (2013) kitabında; içli dünyasında besleyip büyüttüğü esintilerini, bilinen keskin kaleminin mürekkebinden özenle damlatıp yazdığı hikâyeleri, okuyucuda bambaşka bir haz bırakıyor. Akşahan, okuyucuya biraz söyleşi, biraz sitem, biraz da ders niteliğindeki hikâyelerle yepyeni ufuklara yelken açıyor. (Kaynak: teis.yesevi.edu.tr)

“Şiir Cini”

soyulmuş bir elma kabuğuydum yerlere atılmış
yalnızlığımla kalakaldım taş kaldırımlı sokakta

soylu bir söylence değil miydi bize anlatılanlar
hep kapıyı açık bırakırken ak sakallı amcamlar

yahu dedim kendime çekip gitsen şu evrenden
bir ılık rüzgâr olup savurdu saçlarımda gezinen

şiir yazmak değildi kastım yalnızca kendine gülen
küçük bir sincap nasıl bakarsa merakla sana gelen

git be işine ey ayna sıkılmadın mı şu kara beneklerden
yalvardı yüzüm bırak onunla kalayım gülmesen de sen
neden yazıyorsun bunca zamandır yok mu derdin tasan
koluma girdi gene yalnızlık, aldırma aynaya, bana inan

buğulandı gözlerim sonbahar sisi miydi cama usulca tıklayan
kır tüy kalemini uyandır şu şiir cinini gümüş ibriğinde uykudan

gelme üstüme n’olur ey gece!
sabaha daha çok şey olacak…

“Küçük Mariya için kar senfonisi”

Yol sinyalleri çalarken sabah olmuş hayli zaman
Şu havlayan köpek gözleriyle yarışan asi ruhum
Kar zerrecikleriyle kaybolup gidiyor umutlarım

Beklenen fırtına kopmuş, yüreğim uğuldayan orman
Güneş sancılı, öykünen katilim olurken hain geceme
Salınan gölgesiz yalnız ağaçtır vurgun yemiş bir aşk

Ey çoban kral! Yaksan şu ayazda ateş-i dilberi tez elden
Huysuz bir dilin sınırlarında sürerken savaşım çığlıklarla
Sürünerek girmeliyim Felluce’nin yoksulluk kapılarından

Tezek kokar ellerin, yanık dilinden akıyor hırçın şu Zap
Velad olmuş gözlerinden çakan tutkularıysa yakan bir ok
Acı türküler yakılmış yurdundan Mariya nasıl çağlayacak?

Paylaşın

Ömer Aksay Kimdir? Hayatı, Eserleri

1961 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen Ömer Aksay, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Eğitimi Bölümünü bitirdi. Aksay, İstanbul’da birçok reklam ajansında grafikerlik yaptı.

Haber Merkezi / Ömer Aksay, andırın’da Mart 1993’ten Ekim 1994’e kadar ‘İkindiyazıları’ dergisinin son altı sayısını yönetti. Yalnızca birinci sayısı çıkan ‘Taşra’nın Dış Duvarı’ dergisini Haziran 2006’da çıkardı.  Haruniye’de resim öğretmenliği yapıyor.

Şiirleri, 1982’den 84’e kadar ‘Bilâl Cerîr’ mahlasıyla değişik edebiyat dergilerinde yayımlandı. Daha sonra kendi adıyla; Gergedan, Yedi İklim, Hece, İkindiyazıları, Derkenar, Kırklar, Le Poète Travaille, Kitap-lık, Yom, Mor Taka, Atlılar, Fayrap, Akatalpa, Karayazı gibi dergilerde yayımlandı ve yayımlanmaktadır.

Eserleri;

Eski Bir Yalnızlık Dilinde (Siyahkalem, 2002, İstanbul)
Bahçe’nin Epik Sürgünü (Hece, 2008, Ankara)

“yuhalanan takımdaki yahuda …”

yuhalanan takımdaki yahuda
için kayda değer mi, bilmediğim notlar

tek şey elde edildi bu meçhul yolculuktan
tek işe yarar şey: pensilvanya transatlantiğinin kayalara dank ettiği!

her şey yinelense bile çok açık değil, zaten
basit, amele için fazla bir ikramiye bu, tayfalar kim, niçin ikram
kimilerine göre )kimileri: cemaatin aşırı taraftarları
oynak havalarda sotaya yatanlar, para sayarken
parmağıyla iki dilinin ucuna dokunanlar( malum
onlar için bir kere her şey çok açık, yahuda’nın göğü gibi
açık denizler gibi yetmiş mil açıkta her şey çok.

burada
ter boşanıp duran bir materyale dönüşür hep bir süre sonra
hatta demir yumuşar -hadid- hamur olur, beyaz undan, ümran görmüş
çarşılar dolar durur, çarşılarda dolar durur, dolar dolar olarak durur
çarşılarda, her yanda durur, amerikan pazarı çarşılar, amerikan futbolu
amerikan bezi satılan çarşılar, amerikan mısırı, amerikan donu
amerikan sineması, çarşılarda amerikan arabaları
bir bereketlilik. pırıl pırıl parlar insanlar, güneşin altında durur
som halde terk edilir liman ve çarşı.

tam da bu esnada
sürekli barış kelimesine vurgu yapan bir dışişleri bakanı kadar
sevimsizdir, çok açık bağrışan kalabalık, kale arkasında, geminin
kıçında saldırgan bir tutuma karşılık beklenmedik teyakkuz
üstüme gelişi bildiklerime benzemeyen sarışın kalabalığın
daha önce bir sarışın kalabalıkla karşılaşmamıştık, ihtiyar
babama benzemeyen, akrabalarıma benzemez barışın
kalabalığın üstümüze gelişi, neticede biraz da biz ölelim yani
kanaryamız da ölsün hadi, tek harfli bir tabanca verin, dann!

tam da bu esnada
barışın tehlikede olduğu gece sularında, hükümet yetkilileri
nasıl olsa bizden yana olacaklardır yani bizi bırakacak
düşmana kafire atacak kadar namert değiller yani biz
otoritelerden izin almadık diye otorite bize kızmaz
kabul edin artık, yorulduk, yeter, barışın! nefret etmeyi bırakın
sonu gelmez barış görüşmelerinden usandık be. en büyük fener
sarışın adam çok sinirli; çok çektik yeter, geminin kıçından çekilin!

boşuna daniel guiza’nın aidiyet sorununa dikkat etmişim
ispanya gol kralı yabancı statüsünde oynayacak bir adam değildi
vuruşundan, bakışından, kalenin önünde duruşundan belliydi
topa vururken yerli bir duruş sergileyen guiza’ya rağmen
fener’in yerli futbolcuları biraz yabancılık çekseydi bari, ne gezer
sonuçta kim yerli kim yabancı birbirine karıştı
ne gariptir ki hiç kimse nereye aitse onu kanıtlayamadı.

işte böylece bahar bizi suça icbar eder, devletin kamusal düzenine karşı
birlikte ve ikinci yenilginin getirdikleriyle suça teşvik
yaşlanınca ne söylediklerini bilemeyen avam şairler var
orta halli bir tüketimden üst seviyede bir performans beklentisi gibi
la poetica commedia şairimiz gibi avam olarak nobele aday
yaşlanınca bir tuhaf oluyorlar, uysal, safdil, uz, mutedil
ılımlı, yalıtkan
fazla edilgen, düşmana fazla yaltaklanan barış görüşmeleri
kendisi de onaylıyor bunu zaten “[…] yeryüzünün bütün
yufka yürekli şairleri gibi ben de” diyerek
âkif gibi gayri muaf olamıyorlar artık, yazık, yazık.

keynesyen ekonomi çökeli otuz beş seneyi geçmiş
bahane, kimse umreye giderken bunu göz önüne almadı
sözgelimi büyük ödülü dikkate alarak yardım konvoyuna katılmadı kimse
korkunç öfkeler içinde arıtım sağlandı, içinde-
kini artırmakla meşgûldü sadece
şiir dışı bir kazanımla.

doygun imp.luklar düşle kıyam arasındaydı
suyla toprak, alefle heves
arafla araf arasında meselâ yahya kemal beyatlı vardı
yunus’la yunan
avamla havas arasında arınmayı uman kirli bir fistan
kadar siftahsız
bir imp.luk düşünden sarsılarak uyanan halk şairleri vardı.

bizim sûretimizle birlikte âlemin sûreti sürekli gaybtedir. bu söz
ibn arabî hazretlerine ait bir sözdür, kaybetmek istemem
yani biz hep aynanın arka yüzünde taranıp duran eşhas
hepimizde kaybedilme korkusu bir anda
zulmete maruz kalma korkusu, zalim olma
ne zaman ortaya çıkacak içimizdeki zalim, deccal, kayıp mehdi
ayna bize dönük değil çünkü
biz hep aynanın arkasında taranıyoruz, aynaya baktığımızı sanarak
üstelik nazenin ve nazan, puf koltuklarda kırıtarak
aynaya bazan bile görüntümüz aksetmiyor, aksedemez aslâ
yüzümüze dönük bir ayna, bir tecelli bile yok ara sıra
niçin aynaya özgü değilse bir bunu anlayan olsa zulmette.

köpükten bir köprü üzerinde, yar yüzünde
buzdan ve dahi karanlık gaybe ait cisimden
rahmete yönelik rahmetle, gergin bir deri şeklinde
uzanır eğrilik ve sapma yoktur onda.

tek harfin uğultusu bende, kelimenin içindeki ikilem benim.

bir vesveseyle beni rejiminde zorunlu kıldı nefes
hükümetin nefesini geminin kıçında duyduk
bu yüzden geminin her yanını bayraklarla donattık ki
biz aslında bu işlerin adamı değildik, gemi de bizi tutardı
ama biz gemiyi tuttuk.

sonuçta prefabrik çocuk parkı projesi üzerinden cihat tasarımları da
yapıldı, ne alâ, kara paraları aklama yöntemlerinden biri olarak
armatörlük, kara parçalarını aklama projesi
yer altı tünellerinde konser verilebilir yahudiler çatlasın diye
islâmî bir arge… insanî bir tutum… çok sesli, çok renkli
çok ideolojili, çok psikolojili, çok demokrasili, çok sosyal
çok barışsever, çok entelektüel, çok bilmem ne, çokçokçok
çok uluslu şirketin başında bir işçi, devlet başkanı bir işçi
diktatörlük yapan bir işçi; gerçekleşti bu, oldu yani ütopya değil bu
arka plandaysa sefil ruhlar aleminde beş vakit amele marx
insanî diyalektik budur işte
ve işte sintinedeki kan boşaltıldı çaktırmadan
köpüklü kan, ithal kan, fazla kan, gemi azıya alan.

“ah o gemide ben de olsaydım/ açık denizlere yol alsaydım”

“Kahinle üleştiğim karamsarlık”

İçgüdülerine boyun eğen filbahriler küskün
kime küsüleceği bile meçhul, susmuş bir ormanlık
hafif soluk alıp verişinde suça eğilimli meltemler gizli
dua yön verecek kalemlerimize, karbon salımının
oranına, buzulların erime biçimine
rüzgârın gözetiminde ellerini açan ağaçlara
dua onlara yanaştığında sessiz bekler, öksüz
güneşte soluk bir yakarışla hicvedilen karamsarlık
artan petrol fiyatlarına, ceset torbalarının rengine
bir markus tullyus çiçero daha sürgünden dönerken
dua karar verecek bütçe açığının nasıl kapatılacağına
roma’nın ne zaman saldıracağına
merak etmeyin diyecek tipik bir cemaat.com
ortaklaşa dua edilecek, veto edilecek
ortalama bir düzeyde anlaşılmadan okunaksız
diplomatik mektûbât irtibatı koparacak
buluşma yerinde asılı kalan salâlarsa
kime verildiği anlaşılmadan sürekli okunup duracak.

Kâhin susar
evet beklemesin kimse, herkese küskünüm
kaldıysa eğer hâlâ bir parça bereketli toprak
uzaktaki çocuğa gönderin lütfen bir oyuncak dua
uzaktaki çocuğa, ağrıdan artakalan tepkilerden
esirgemediğiniz bir dua olsun
kabir azabından artakalan uğultu kabilinden
uysal çocukların sanrısı için düşlenen intikam
son ölgün yolculuğuna çıkmadan habil
ezan okunacak, çan çalacak, sirenler ötecek
siyasî coğrafya üzerinde faik reşit unat’ın ismi hâlâ
dünya atlasının dış kısmına bakan yüzünde
pencereden buraya doğru bir yoksunluk içinde
sefil çocuk ölümleri gibi sarkıyor aynı nedenle
ağaçlar üzgün güpegündüz aynı nedenle
çocuk ölüleri gayr-i safî millî hâsıla halindedir.

Düşkün ölü bedenler kaydettim
eğrik, yampiri, kavisli kemiklerle çatışan harflerden
çocukların harfleri
belirgin bir iyimserlik taşıyan mahreçleri çocukların
hep daha olgun ama her tarafına taşra korkusu sinmiş
tahrif olmuş bir mezar taşı gibi geçersiz
çocuklar hep aynı gecenin mürekkebinden dağılan
şehrin kaypak yüzüne çekilen perdahla mahrem
peçesiz ölü yüzler kaydettim, hepsi genç
belki de bu yüzden üzüntüm.

Sütunlardan ürküyor atım, mermer sütunlar somurtkan
çünkü hep hazreti isa iniyor satır aralarına
daha doğmadığı için çok seyrek harfler
uçsuz bucaksız bir boşluk var
binlerce kilometre yıl ötedeki kentten geliyor
bir haber bekliyorum küçük bir haber
antik güneş, yorgun tapınak. duyarsız bir ot yastık
yastığın içinde belir(-siz-leş)en küf
sürekli işleyen pratik bir yasa beynimde
beklendiğine göre her şey değişiyor
toprağın içinde devinen hep şimdiki zaman
toprağın altındayken gelen umarsızlık
erişkin bir temmuzdur merdivenin ilk çağında debelenen
sürgün masalların kahramanı yaşlı avukat
romalı çiçero, markus tullyus o da benden haber bekliyor
isa’dan önce yüzaltı doğum bir bekleyiş
isa’dan önce kırküç ölüm, yinelenen ölüm bir bekleyiş
masalın içinde çok başka duruyordur kesin
bugüne aitse hiçbir valinin ismi yok
bilâd-ı rum aynı roma beldesi olarak
neden markus tullyus çiçero ve neden sürgün
hangi tarih sinsice geçmişe götürecek yolu açar
sürgün yeri selanik irkilten bir soyuntu kadar
soyut kaldı bu sürgün
sonra klikya eyaleti çıktı yani bereketli topraklar
kendince bir sürü antik masal uyduruyor
rahibelerin çıplak ayaklı masallarından
dinsel törenlerden arta kalanlardan
közler üzerinde dans eden rahibe ayaklarından
yanmayan topuklardan parmaklardan aşıklardan.

Neden gösterideki aslanlar birer masal
kurbanını yerken çıkan canhıraş bağırtıdan
etkilenmiyor rahibeler
en çok onlar ağıta müstahak
nereli oldukları bilinmeyen kendilerini adamış kadınlar
garip bir tılsım tadında ergin bilekler
zeytin ağaçları, hafif bir rüzgar
o zamandan beri gözünü dikmiş bakıyor
o zamanlar zorlukla gergin bir temmuzu taşıyor
keçilerin çanları, incir sütünden yayılan esrik koku
yerfıstığının bereketi, yılanın ıslığı kadar taze
düşmanın verdiği korku, garip bir tılsım
sakin kan etkilenmiyor. bence rahibeler bu yüzden güzel
rahibelerin çıplak beyaz ayaklarında izler
güneş lekeleri, toprağın buseleri
ateşin yaladığı şehvetli ılık rüzgar
ırmağın akan gürültüsü ağır ağır
ama sesi var ırmağın izi yok, rüzgar kurutuyor
rahibenin saçını, kaygan ipekten ıslak serin
kıvamlı bir sözcük elimi okşuyor
keten uçuyor gözkapaklarımdan sırtımdan kefen
sıyrılırken güneş uzlete çekiliyor, güneş kendini devrediyor
zaman kendinden emin, ama zillet içinde zillet
ırmak sancılanıp kalıyor usul usul
kabuğuna, kovuğuna çekiliyor, sıcak.

Paylaşın

Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi Macerasını Puansız Tamamladı

UEFA Şampiyonlar Ligi C Grubu’ndaki son maçında Borussia Dortmund’a konuk olan Beşiktaş, sahadan 5 – 0 mağlup ayrıldı.  Devler Ligi macerasını puansız tamamladı. Son maçında da puan alamayan Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi macerasını puansız tamamladı.

Haber Merkezi / Gruptaki ilk maçında evinde Dortmund’a 2-1 yenilen Beşiktaş, Ajax’a 2-0 ve 2-1, Lizbon’a ise 4-1 ve 4-0 skorlarla mağlup olmuştu.

Borussia Dortmund 29. dakikada Malen’in attığı golle 1-0 öne geçti. 45+2’de Dortmund penaltı kazanırken; Fransız hakem François Letexier, Welinton’a kırmızı kart gösterdi ve Beşiktaş 10 kişi kaldı. Penaltı vuruşunu gole çeviren Reus skoru 2-0’a getirdi. İlk 45 dakika bu sonuçla tamamlandı. 53. dakikada Reus farkı 3’e çıkardı. 68. dakikada Alman ekibinin yıldız ismi Haaland skoru 4-0’a getirdi. 81’de bir kez daha sahneye çıkan Norveçli golcü maçın sonucunu ilan etti: 5-0.

Goller

29. dakikada Borussia Dortmund öne geçti. Bellingham ile atağa kalkan Dortmund’da sol tarafta topla buluşan Malen ceza sahasına girdikten sonra takımını öne geçiren golü kaydetti.1-0

43. dakikada hakem ceza sahasına giren Dahoud’un Welinton tarafından düşürüldüğünü belirterek penaltı noktasını gösterdi. Beşiktaşlı futbolcuların yoğun itirazları sonrası VAR kontrolü yapan Fransız hakem kararını değiştirmeyince Reus 45. dakikada penaltıdan Dortmund’u 2-0 öne geçiren golü kaydetti.

53. dakikada Dortmundlu futbolcu Reus takım arkadaşı Dahoud ile duvar pası yaptıktan sonra ceza sahasında iki Beşiktaşlı futbolcuyu geçti ve ardından düzgün bir vuruşla kendisinin ikinci takımının üçüncü golünü attı.3-0

68. dakikada sol taraftan Schulz’un ortasında Dortmund’un topa iyi yükselen Haaland topu kafa vuruşuyla filelerle buluşturdu.4-0

81. dakikada Dortmund’un kullandığı kornerde Haaland kendisinin ikinci takımının beşinci golünü kaydetti.5-0

Stat: Signal Iduna

Hakemler: François Letexier, Cyril Mugnier, Mehdi Rahmouni ( Fransa)

Borussia Dortmund: Kobel, Meunier (Dk 46. Reinier), Hummels, Zagadou (Dk. 73 Pongracic), Schulz, Witsel, Dahoud, Bellingham (Dk 73 Guerreiro), Wolf, (Dk. 62 Passlack), Reus (Dk 63 Haaland), Malen

Beşiktaş: Ersin, Montero, Umut Meraş, Welinton, Necip, Mehmet Topal, Souza (Dk 82 Atiba Hutchinson), Can (Dk 76 Salih), Kenan Karaman (Dk 46 Rosier), Larin (Dk 69 Ghezzal), Batshuayi

Goller: Dk. 29 Malen, Dk. 45 (Penaltıdan) ve Dk. 53 Reus, Dk. 68 ve 81 Haaland (Borussia Dortmund)

Kırmızı Kart: Dk. 43. Welinton (Beşiktaş)

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: Bakan Koca’dan Uyarı

Kovid 19’da son 24 saatte 22 bin 687 yeni vaka tespit edilirken, 198 kişi hayatını kaybetti. Verileri yorumlayan Bakan Koca, “Aşılı kişilerin hastalığı büyük oranda hafif geçirmesi de tesadüf değil. Geride kalan 10 ayın sonuçlarına güvenin” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 355 bin 317 test yapılırken, 22 bin 687 yeni vaka tespit edildi. 198 kişi hayatını kaybederken, 24 bin 366 kişi sağlığına kavuştu.

Bakan Koca’dan uyarı

Güncel verilerle ilgili değerlendirmesini sosyal medya hesabından paylaşan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şu ifadeleri kullandı; Türkiye’nin her yerinde yoğun bakımda yatan Covid-19 hastaları var. Bunların önemli bir bölümünün hiç aşı yaptırmamış veya aşıları eksik kişiler olması tesadüf değil. Aşılı kişilerin hastalığı büyük oranda hafif geçirmesi de tesadüf değil. Geride kalan 10 ayın sonuçlarına güvenin.

18 yaş ve üzeri nüfusun aşılanması verilerinde 1’inci doz Türkiye ortalaması yüzde 90.90, 2’nci doz ortalaması yüzde 81.75 olarak ölçüldü. Ayrıca, 1’inci dozda 56 milyon 422 bin 378, 2’nci dozda 50 milyon 740 bin 424 ve 3’üncü dozda 12 milyon 448 bin 995 olmak üzere toplam 121 milyon 160 bin 790 aşı uygulandı.

En az 2 doz aşı olan kişi sayısının en yüksek olduğu iller; Ordu, Osmaniye, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Zonguldak ve Burdur olurken, 2 doz aşı yapılan kişi sayısının en az olduğu iller ise Şanlıurfa, Batman, Siirt, Diyarbakır, Muş, Bingöl, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Bayburt oldu.

Paylaşın

Kasım Ayında En Çok Altın Kazandırdı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “Kasım 2021 Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getiri Oranları” verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, en yüksek aylık reel getiri, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 9,10, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 15,93 oranlarıyla külçe altında gerçekleşti. 

Haber Merkezi / Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; yatırım araçlarından BIST 100 endeksi yüzde 6,69, Amerikan doları yüzde 6,08 ve euro yüzde 4,28 oranlarında yatırımcısına kazandırırken; mevduat faizi (brüt) yüzde 8,07 ve Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) yüzde 8,53 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi. TÜFE ile indirgendiğinde ise BIST 100 endeksi yüzde 13,37, Amerikan doları yüzde 12,72 ve Euro yüzde 10,81 oranlarında yatırımcısına kazandırırken; mevduat faizi (brüt) yüzde 2,32 ve DİBS yüzde 2,80 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi.

Külçe altın, üç aylık değerlendirmede; Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 9,72, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 20,17 oranında yatırımcısına en yüksek reel getiri sağlayan yatırım aracı olurken; DİBS, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 13,57, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 5,33 oranında yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.

Altı aylık değerlendirmeye göre Amerikan doları; TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 13,43 oranında yatırımcısına en yüksek reel getiri sağlarken; Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 0,78 oranında yatırımcısına kaybettirmiştir. Aynı dönemde DİBS, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 17,12, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 5,26 oranında yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.

Finansal yatırım araçları yıllık olarak değerlendirildiğinde Amerikan doları; TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 10,35 oranında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan yatırım aracı olurken; Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 13,43 oranında yatırımcısına kaybettirdi.

Yıllık değerlendirmede, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; yatırım araçlarından BIST 100 endeksi yüzde 13,88, külçe altın yüzde 15,22, Euro yüzde 16,56, mevduat faizi (brüt) yüzde 27,60 ve DİBS yüzde 32,29 oranlarında yatırımcısına kaybettirmiştir. TÜFE ile indirgendiğinde ise BIST 100 endeksi yüzde 9,77, külçe altın yüzde 8,06 ve Euro yüzde 6,36 oranlarında yatırımcısına kazandırırken; mevduat faizi (brüt) yüzde 7,72 ve DİBS yüzde 13,70 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi.

Paylaşın

Demirtaş: Halk Devleti Nasıl Denetleyecek?

Kasım 2016’dan bu yana Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve beraberindeki heyete kapılarını açmamasını eleştiren bir yazı kaleme aldı.

Selahattin Demirtaş, yazısında “Devlet ve kurumları kimsenin babasının malı değildir, hükümetlerin hiç değildir. Devletin bir toplu iğnesi bile halka aittir. Devleti yönetenler, o toplu iğneyi nasıl kullandığının hesabını halka vermek zorundadır. Bu hesap verme işi hükümetlerin keyfine bağlı değildir, Anayasal ve ahlaki bir zorunluluktur.

Peki halk devleti nasıl denetleyecek? Elbette seçtiği temsilciler, milletvekilleri ve yargı aracılığıyla. Dolayısıyla TÜİK’e giden milletin vekilleri bilgi edinme hakkı kapsamında değil, TBMM’nin, Anayasa’nın ve milletin onlara verdiği denetleme hakkı, yetkisi, görevi kapsamında oradadırlar” ifadelerini kullandı.

Ana muhalefet partisinin bilgi almak için devlet kurumunu ziyaret etmek istemesinin iktidar kanadınca ‘TÜİK baskını’ olarak nitelendirildiğini belirten Demirtaş,  “TBMM içtüzüğü ve Anayasa, milletvekillerine iki temel görev vermiştir. Birincisi yasama yani kanun yapma, ikincisi ise denetleme yani iktidarın icraatlarını teftiş etmedir” diye yazdı.

Demirtaş, yasama görevi ve yetkisinin yaygınca bilindiğini, ancak denetleme görevi ve yetkisinin ya pek bilinmediğini ya da kutsal devlet zihniyeti nedeniyle hiç kullanılmadığını, kullandırılmadığını söyledi.

Demirtaş’ın Gazete Duvarda yer alan yazısı şöyle: “Ana muhalefet partisi temsilcilerinin Türkiye İstatistik Kurumu’nu (TÜİK) ziyaret etmek istemeleri üzerine iktidarın verdiği tepki buydu, TÜİK baskını! Muhalefet partilerinin ne yapacakları, nasıl davranacakları kendi bilecekleri bir iş.

Bu ziyaretle ilgili dikkatimi çeken bir şey oldu. Kimileri, milletvekillerinin kamu kurumlarından bilgi edinme hakkı kapsamında ve TÜİK’i, kurumun kendi web sitesindeki açıklama çerçevesinde kamu kurumlarını ziyaret edebileceklerini savunurken kimileri bunu bir baskın olarak niteledi. İki anlayış da devlet kavramına bakış açısında ciddi bir yetersizlik, bir çarpıklık içeriyor.

İki yaklaşım da özünde otoriter kutsal devlet anlayışını onaylıyor, normalleştiriyor. Muhalefet bunu bilmeden, farkında olmadan, iktidar ise bile isteye yapıyor.

Temsili demokrasi

Ne demek istediğimi açıklamayacağım. Ama önce, temsili demokrasinin ne olduğuna değinmek gerekiyor. Antik Yunan şehir devletlerinde doğrudan demokrasi uygulanırdı. Yurttaş sayılanlar şehrin meydanında toplanır ve tüm kararlar halk meclisinde alınırdı. Bu, doğrudan demokrasiydi. Halk temsilcileri, milletvekilleri, başkaca seçilmişler yoktu. Yurttaş olarak kabul edilenler kendi kararlarını doğrudan kendileri alırlardı.

Sonra şehirler giderek kalabalıklaştı, yurttaş kabul edilenlerin sayısı arttı ve artık şehir meydanlarına sığmayacak, sağlıklı tartışıp karar alınamayacak bir kitleselliğe ulaştı.

Bunun üzerine çözüm olarak herkesin halk meclisinde toplanması yerine, halk adına birilerinin seçilmeleri ve seçilen temsilcilerin halk adına toplanıp karar alması uygun görüldü, böylece temsili demokrasi doğdu.

Zamanla temsili demokrasi halkın aleyhine işledi, temsilciler ele geçirdikleri halk iradesi sayesinde ayrıcalıklı bir sınıfa dönüştüler. Bu temsilciler, halk adına karar alıp devleti yönetmek yerine, kendilerini devletin sahibi olarak görmeye başladılar ve maalesef halk da zaman içinde bunu kabullendi, normalleştirdi.

Yani öyle oldu ki, başlangıçta doğrudan halka ait olan devleti yönetme iradesi, temsilciler (milletvekilleri) aracılığıyla halkın elinden alınıp gasp edildi. Böylece, devlet halkın üzerinde bir yerde konumlanırken devleti yöneten seçilmişler halkın üzerinde bir statü elde etmiş oldular.

Yani sevgili halk, ne devlet sizin üzerinizdedir ne milletvekilleri. Ne devlet kutsaldır ne de oylarınızla seçilenler. Hele hele TÜİK hiç kutsal değildir. Devlet de onu yönetenler de sadece ve sadece halkın hizmetkârıdırlar. Bunu unuttuğumuz anda devlet başımıza çöreklenir ve otoriter zulüm devletine dönüşür.

Denetleme yetkisi ve görevi

Bu değerlendirmeden sonra gelelim mevcut vakaya. TBMM içtüzüğü ve Anayasa, milletvekillerine iki temel görev vermiştir. Birincisi yasama yani kanun yapma, ikincisi ise denetleme yani iktidarın icraatlarını teftiş etmedir.

Yasama görevi ve yetkisi yaygınca biliniyor, açıklamaya gerek yok. Ama denetleme görevi ve yetkisi ya pek bilinmiyor ya da kutsal devlet zihniyeti nedeniyle hiç kullanılmıyor, kullandırılmıyor. Oysa iktidarın istisnasız tüm faaliyetleri yargı ve yasama denetimine tabidir.

En azından Anayasa böyle söylüyor. Yani millet, vekilleri aracılığıyla, devleti yönetenlerin her şeyini ama her şeyini denetleme hakkına hatta sorumluluğuna sahiptir.

Devlet ve kurumları kimsenin babasının malı değildir, hükümetlerin hiç değildir. Devletin bir toplu iğnesi bile halka aittir. Devleti yönetenler, o toplu iğneyi nasıl kullandığının hesabını halka vermek zorundadır.

Bu hesap verme işi hükümetlerin keyfine bağlı değildir, Anayasal ve ahlaki bir zorunluluktur. Peki halk devleti nasıl denetleyecek? Elbette seçtiği temsilciler, milletvekilleri ve yargı aracılığıyla.

Dolayısıyla TÜİK’e giden milletin vekilleri bilgi edinme hakkı kapsamında değil, TBMM’nin, Anayasa’nın ve milletin onlara verdiği denetleme hakkı, yetkisi, görevi kapsamında oradadırlar.

Sen halksın yaparsın

Bir iktidar milletvekili herhangi bir kamu kurumuna gittiğinde onu kapıda önünü ilikleyerek karşılayan bürokratlar, bir muhalefet milletvekili gittiğinde kapıyı açmıyorsa ortada ciddi bir zihniyet çarpıklığı ve otoriter devlet var demektir.

TBMM’de her milletvekili aynı hakka sahipken iktidar, devletin sahibi gibi davranıyor ve bu da normal karşılanıyorsa durum vahim demektir. Gerçek bir demokratik parlamenter sisteme geçilecekse milletvekillerinin devleti denetleme yetkisi özellikle düzenlenmelidir.

Özetle sevgili ve değerli halk; devlet senindir, senin öz malındır. Ne hükümetin ne bürokratlarındır. Eğer senin vekilin senin adına senin kurumlarını denetlemeye gittiğinde birileri buna baskın diyorsa bil ki sana ait olanı birileri gasp etmiş demektir. Ne yapacaksın o halde? Elbette onu geri alacaksın. Sen halksın, yaparsın. “

Paylaşın