Dünya Geçici “Mini Uydusuna” Veda Ediyor

Dünya’nın geçici “mini uydusu” asteroit 2024 PT5, Dünya’nın yörüngesine girişinden iki ay sonra yani 25 Kasım’da gezegenin yörüngesinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Haber Merkezi / 10 metre genişliğindeki asteroit, NASA’nın Asteroid Son Uyarı Sistemi (ATLAS) tarafından keşfedilmişti. Dünya için bir tehdit oluşturmasa da minik ay, Ay’ın tarihi hakkında değerli bilgiler sunmuştu.

Spektral analizler, 2024 PT5’in özelliklerinin NASA’nın Apollo programı ve Rusya’nın Luna görevleri de dahil olmak üzere geçmiş Ay görevlerinde toplanan materyallerle uyuştuğunu gösteriyor. Bu, 2024 PT5’in milyarlarca yıl önce meydana gelen bir çarpışma sırasında Ay’ın yüzeyinden fırlayan bir malzeme parçası olabileceği anlamına geliyor.

Madrid Complutense Üniversitesi’nde Profesör Carlos de la Fuente Marcos, bu asteroitin Ay kökenli olduğuna dair çok sayıda kanıt bulunduğunu söyledi. Marcos, mevcut araştırmaların, kanıtları desteklediğini de sözlerine ekledi.

Ay’ın aksine, 2024 PT5 gibi asteroitler Dünya yörüngesinde uzun süre kalmıyor. Düşük hızları nedeniyle geçici olarak yörüngeye yakalanırlar ve Ay’ın Güneş’in etrafında dönmesi gibi Dünya’nın etrafında dönerler.

Dünya ile minik uydusu ile arasındaki ilişki Ay’ın oluşumuna kadar uzanıyor. Dev çarpışma hipotezine göre Ay, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Dünya ile Mars büyüklüğünde bir gök cisminin çarpışması sonucu oluşmuştur.

Çarpmanın etkisiyle erimiş maddeler uzaya fırladı ve soğuyarak Ay’ı oluşturdu.

Mini ay nasıl keşfedildi?

“2024 PT5” isimli mini ay ilk olarak 7 Ağustos’ta Güney Afrika’nın Sutherland kentinde bulunan otomatik bir teleskop tarafından keşfedildi.

Bu otomatik teleskop, potansiyel olarak tehlikeli asteroitleri tespit etmeyi amaçlayan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından finanse edilen bir sistemin parçası.

Bu ayın başlarında Marcos ve araştırma ortağı Carlos de la Fuente Marcos, 2024 PT5’in keşfini Amerikan Astronomi Topluluğu Araştırma Notları dergisinde duyurdu.

Paylaşın

Dev Meteor Dünya’ya Çarptıktan Sonra Yaşam “Başlamış Olabilir”

Yeni bir araştırma, Everest Dağı’nın dört katı büyüklüğündeki bir meteorun yeryüzüne çarpmasının ardından Dünya’da yaşamın ortaya çıkmış olabileceğini öne sürüyor.

Milyarlarca yıl önce meteorlar sık sık yeryüzüne çarpıyordu ve bu meteorlardan biri de yaklaşık 3,26 milyar yıl önce Dünya’ya çarptı.

Denizlerin ısınmasına veya toz bulutlarının bitkilere güneş ışığının ulaşmasını engellemesine neden olabilen bu meteor çarpmaları, canlılar için felaket olarak değerlendiriliyor.

Ancak araştırmacılar, çapı 37 – 58 kilometre olan S2 meteorunun çarpması sonucu oluşan koşulların aslında bazı yaşam formlarının ortaya çıkmasına neden olmuş olabileceğini öne sürüyor.

S2 meteorunun dinozorları öldüren meteordan 200 kat daha büyük olduğu tahmin ediliyor.

Araştırmacılar, S2 meteorunun Dünya’ya çarpması sonrası okyanusun en üst tabakasının ve atmosferin ısındığını ve kalın bir toz bulutunun her yeri kapladığını söylüyor.

Independent’ın aktardığı araştırmaya göre, çarpma sonrası bakteriyel yaşam hızla toparlandı ve fosfor ve demir elementleriyle beslenen tek hücreli organizmaların popülasyonlarında keskin bir artış yaşandı.

ABD’deki Harvard Üniversitesi’n Jeolog Nadja Drabon, araştırmaya ilişkin bulguların, demir metabolize eden bakterilerin çarpışmanın hemen sonrasında çoğalmış olabileceğini gösterdiğini ifade ediyor.

Araştırmaya dair bulgular Ulusal Bilimler Akademisi Dergisi’nde yayımlandı.

Paylaşın

Yaşanabilir Gezegenler Bulma Yolunda “Büyük Adım”

Dünya’dan yaklaşık 100 ışık yılı uzaklıkta yer alan ve GJ 9827 d olarak adlandırılan gezegen, Dünya’nın yaklaşık iki katı büyüklüğünde ve neredeyse tamamen su buharından oluşan bir atmosfere sahip.

Haber Merkezi / GJ 9827 d bildiğimiz yaşamı desteklemese de, benzersiz atmosferi, diğer küçük gezegenleri ve bu gezegenlerin yaşam barındırma potansiyellerini incelemek için yeni olasılıklar sunuyor.

Montréal Üniversitesi’nden Caroline Piaulet – Ghorayeb liderliğinde yapılan yeni bir araştırmada, GJ 9827 d’nin atmosferik bileşimini ölçmek için transmisyon spektroskopisi adı verilen bir teknik kullanıldı.

Transmisyon spektroskopisi, bir gezegenin atmosferi tarafından farklı dalga boylarında veya ışık renklerinde ne kadar yıldız ışığının emildiğini ölçer.

Piaulet – Ghorayeb, bugüne kadar ölçülen atmosferlere sahip neredeyse tüm dış gezegenlerin en hafif elementlerden, tıpkı güneş sistemindeki gaz devleri Jüpiter ve Satürn gibi hidrojen ve helyumdan oluştuğunu söyledi.

Piaulet – Ghorayeb, “GJ 9827 d, güneş sisteminin karasal gezegenleri gibi ağır moleküller açısından zengin bir atmosfer tespit ettiğimiz ilk gezegen” dedi ve ekledi: Bu çok büyük bir adım.

Piaulet – Ghorayeb, “Bilim insanlarının gelecekte yaşam arayabileceği gezegen türleri olacak” diye ekledi.

GJ 9827 d ilk olarak 2017 yılında Kepler Uzay Teleskobu tarafından tespit edilmişti. Daha sonra, Hubble Uzay Teleskobu gezegenin atmosferinde su buharı izleri bulmuştu.

Bir gezegenin atmosferde su buharının izlerini tespit etmekle, atmosferin su buharıyla kaplı olduğunu söylemek arasında büyük bir fark var.

Bilim insanları, bu farkı ortaya koymak için James Webb Uzay Teleskobu’nun (JWST) Yakın Kızılötesi Görüntüleyici ve Yarıksız Spektrografı veya NIRISS ile yeni gözlemleri kullandılar.

Araştırmada yer alan bilim insanları, yıldızının önünden geçerken veya geçiş yaparken GJ 9827 d’nin atmosferinden geçen ışığın spektrumunu yakalamak için JWST’yi kullandılar.

Paylaşın

Ay’ın Yüzeyinin Altında Gizemli Bir Hareket Keşfedildi

Ay’ın engebeli yüzeyinin altında beklenmedik bir şey oluyor, bilim insanlarının Dünya’nın en yakın göksel komşusuna dair yeniden düşünmelerine neden olan derinlerde bir hareket.

Haber Merkezi / NASA ve Arizona Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırma, Ay’ın katı mantosu ve metalik çekirdeği arasında sıkışmış yarı erimiş bir malzeme tabakasının sürekli hareket halinde olduğunu ortaya çıkardı.

Bilim insanları, düşük viskoziteli malzemeden oluşan bu katmanın, hem Güneş hem de Dünya tarafından uygulanan yerçekimi kuvvetlerine tepki olarak hareket ederek Dünya’nın okyanus gelgitleri gibi davrandığını keşfetti.

AGU Advances’te yayınlanan araştırmaya göre, bu, Ay gelgitlerinin yıllık olarak nasıl dalgalandığının ilk ölçümü olup, Ay’ın kozmik ortaklarıyla olan yerçekimi dansına ışık tutuyor.

Ay’ın Dünya’nın okyanuslarını çekerek gelgitler oluşturması gibi, Dünya ve Güneş de Ay üzerinde benzer bir etkiye sahip ve Ay’ın içsel “yapışkan”ının yükselip alçalmasına neden oluyor.

Keşif uzun zamandır devam eden bazı soruları yanıtlarken, aynı zamanda yeni soruları da gündeme getiriyor. Bu yarı erimiş tabaka nasıl oluştu? Tam olarak neyden oluşuyor? Ve en önemlisi, onu bu kadar uzun zamandan sonra sıcak ve hareketli tutan şey nedir?

Keşif, Ay’ın şu anki durumunu anlamada değil; aynı zamanda geçmişi ve gelecekteki evrimi hakkında da derin öngörüler sunuyor. Bilim insanları artık Ay’ın nasıl geliştiğine ve hangi iç süreçleri yaşadığına ve gelecekte hangi süreçleri yaşayacağına dair yeni modeller geliştirebilirler.

Daha da heyecan verici olanı, bu araştırmanın gelecekteki keşifler için yeni yollar açmasıdır. Ay’ın yüzeyinin altında başka hangi gizemler yatıyor? Gezegensel oluşum ve dinamikler hakkındaki mevcut anlayışımızı zorlayacak daha beklenmedik keşifler olabilir mi?

Araştırmanın yazarlarının belirttiği gibi, bu erimiş tabakanın varlığı Ay’ın iç yapısı ve evrimi üzerinde önemli etkilere sahip ve hatta çekirdeğinin daha derinlerine inmeyi amaçlayan gelecekteki ay görevlerini bile etkileyebilir.

Paylaşın

Yeni Bir “Kıta” Keşfedildi

Kuzey Atlantik Okyanusu’nun buzlu sularının altında gizlenen yeni bir kıta keşfedildi. Keşif, Kanada’nın Baffin Adası ile Grönland arasında bulunan Davis Boğazı civarında yapıldı.

Haber Merkezi / Davis Boğazı, milyonlarca yıl önce iki ada arasındaki tektonik plakaların yer değiştirmesi ve Dünya’nın kabuğunun yeniden şekillenmesiyle oluşmuştur.

Bu durum, okyanusta kalın bir kıta kabuğunun oluşmasına neden oldu. Bilim insanları, bu kabuğu yeni kıta olarak tanımladı.

Gondwana Research dergisinde yeni yayımlanan araştırmada, bilim insanları, Davis Boğazı civarında yaklaşık 33 ila 61 milyon yıl önce meydana gelmiş olabilecek levha tektoniği hareketlerini yeniden yapılandırdı.

Popular Mechanics dergisinin belirttiğine göre, bunun sonucunda Grönland’ın batı sularında, 12 ila 15 mil uzunluğunda, kalın bir kıtasal kabuk levhasının oluştuğunu buldular.

Bilim insanlarına göre, bu yeni kara parçasının ve oluşumunun incelenmesi, benzer coğrafi yapıların daha geniş bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olacak.

Araştırmaya ilişkin yapılan değerlendirmede, “Mikro kıta oluşumuna ilişkin tespit ettiğimiz mekanizma, dünya genelindeki diğer mikro kıtalara da yaygın olarak uygulanabilir” ifadelerine yer verildi.

Paylaşın

Dünya’nın Merkezinde Gizemli Bir “Simit” Keşfedildi

Bilim insanları, Dünya’nın sıvı çekirdeğinin içinde halka biçimli bir bölge keşfetti. Bu bölge, gezegenin manyetik alanının dinamikleri hakkında yeni ipuçları veriyor.

Dünya’nın sıvı çekirdeğindeki halka biçimli bölge ekvatora paralel yalnızca düşük enlemlerde yer alıyor.

Dünya’nın kabuğu yani dış katmanı ortalama 30 ila 70 km, bunun altında yer alan manto yaklaşık 3 bin km kalınlığında. Manto katmanı Dünya’nın toplam hacminin yaklaşık yüzde 84’ünü oluşturuyor.

Ve mantonun altında da çekirdek yer alıyor. Çekirdek de katmanlara ayrılıyor; katı bir iç çekirdek ve sıvı bir dış çekirdek.

Dış çekirdek sıvı demir ve nikelden oluşuyor ve Dünya’nın manyetik alanını yaratıyor. Bu alan, Dünya’nın etrafını bir kalkan gibi sarıyor ve yaşamın sürmesi için gerekli ortamı oluşturuyor.

Bilim insanları Dünya’nın iç kısmına inip inceleme yapamadığı için bu katmanlar hakkında bilinenler çoğunlukla sismik verilerden geliyor.

Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden araştırmacılar, büyük depremler sırasında oluşan sismik dalgaları inceledi. Ancak normalden farklı olarak depremin başlamasından saatler sonra ilerleyen dalgaları takip ettiler.

Bilim insanları, mantoyla çekirdeğin sınırına yakın bir yerde dalgaların yavaşladığını gözlemledi.

Bulgularını Science Advances adlı hakemli dergide dün (30 Ağustos) yayımlayan ekip, dış çekirdekte dalgaların yavaşlamasına yol açan, simit şeklinde bir yapı olduğunu buldu. Bu şekillere matematikte torus adı veriliyor.

Araştırmacılar ekvatora paralel şekilde uzanan yapının sadece düşük enlemlerde olduğunu da kaydetti.

Makalenin ortak yazarı Prof. Hrvoje Tkalčić “Bölge ekvator düzlemine paralel uzanıyor, düşük enlemlerle sınırlı ve donut şeklinde” diyerek ekliyor: Donutun kalınlığını tam olarak bilmiyoruz ancak çekirdek-manto sınırının birkaç yüz kilometre altına ulaştığı sonucuna vardık.

Büyük ölçüde sıvı haldeki demir ve nikelden oluşan dış çekirdek, Dünya’yı zararlı kozmik radyasyondan koruyan manyetik alanı üretiyor.

Manyetik alan, yaşamın var olmasında elzem bir yer edindiğinden bilim insanları dış çekirdeğin yapısını daha iyi anlamaya ve bu sayede manyetik alanda yaşanabilecek değişimleri öngörmeye çalışıyor.

Yeni bulgular bu çalışmalara katkı sağlayabilir. Tkalčić “Svı çekirdekteki düşük hız, bu bölgelerde yüksek yoğunlukta hafif kimyasal elementler bulunduğu ve bu elementlerin sismik dalgaların yavaşlamasına yol açtığı anlamına geldiği için bulgularımız ilginç” diyerek ekliyor: Bu hafif elementler, sıcaklık farklılıklarının yanı sıra dış çekirdekteki sıvının karışmasını sağlıyor.

Çalışmanın diğer yazarı Dr. Xiaolong Ma ise yeni çalışmanın, manyetik alanın arkasındaki mekanizma hakkında bir fikir verdiğini ancak çok fazla gizemin çözülmeyi beklediğini söylüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, Dünya Hakkında “Yerçekimi Kadar Önemli” Bir Keşifte Bulundu

Bilim insanları, Dünya için yerçekimi ve manyetik alanlar kadar önemli olan ve Ambipolar elektrik alanı olarak bilinen elektrik alanını ilk kez başarıyla ölçtü.

Glyn Collinson, “Atmosferi olan herhangi bir gezegenin ambipolar alanı da olmalı” dedi ve ekledi: Artık bunu nihayet ölçebildiğimize göre, bizim gezegenimizi ve diğerlerini zaman içinde nasıl şekillendirdiğini öğrenmeye başlayabiliriz.

Dünya’yı çevreleyen elektriksel alan onlarca yıldır süren aramaların sonunda nihayet tespit edilip ölçüldü. NASA, ambipolar denen alanın yerçekimi ve manyetik alan kadar önemli olduğunu belirtiyor.

Kuzey ve Güney kutuplarındaki elektrik yüklü parçacıklar düzenli olarak uzaya karışıyor. Güneş’ten gelen ışınlar Dünya atmosferindeki parçacıkları ısıtıp uzaya kaçmalarına yol açtığı için kutup rüzgarı denen bu olay aslında pek şaşırtıcı değil.

Ancak yapılan incelemelerde kaçan parçacıkların çoğunun soğuk olduğu gözlemlendi. Bu nedenle bilim insanları sürecin arkasında Güneş dışında başka bir mekanizmanın da olması gerektiğini düşünüyordu.

1960’lardan beri, bir elektriksel alanın bütün gezegeni çevrelediği öne sürülüyor.

Atmosferdeki atomlar, yerden 250 kilometre kadar yükseklikte negatif yüklü elektronlara ve pozitif yüklü iyonlara ayrıştığı için ambipolar denen elektriksel alanın bu yükseklikte başladığı tahmin ediliyordu.

Ancak bugüne kadar böyle alanın varlığı kanıtlanamamıştı. NASA’nın Endurance görevinden araştırmacılar, Kuzey Kutbu yakınlarından bir roket fırlatarak ilk defa ambipolar alanı saptadı ve kuvvetini ölçtü.

Arktik Okyanusu’ndaki Svalbard’dan Mayıs 2022’de fırlatılan roket, 768 kilometre yüksekliğe çıktı ve 19 dakika sonra Grönland Denizi’ne düştü. Yaklaşık 518 kilometre yükseklikte veri toplayan araç, elektrik potansiyelinde 0,55 voltluk bir değişim kaydetti.

Bulgularını önde gelen hakemli dergi Nature’da 28 Ağustos Salı günü yayımlayan ekip, kutup rüzgarının arkasındaki süreci çözmüş oldu.

Makalenin başyazarı Glyn Collinson “Yarım volt neredeyse hiçbir şey değil; sadece bir saat pili kadar güçlü” diyerek ekliyor: Ama kutup rüzgarını açıklayan doğru miktar bu.

Hidrojen iyonları, kutup rüzgarında en çok bulunan parçacık türü. Araştırmacılar bu iyonların, ambipolar alan tarafından yerçekiminden 10,6 kat daha güçlü bir dış kuvvete maruz kaldığını söylüyor.

Collinson, “Atmosferi uzaya doğru kaldıran bir taşıma bandı gibi” diyor.

Çalışmanın ortak yazarı Alex Glocer ise “Bu, yerçekimine karşı koymak, hatta parçacıkları süpersonik hızlarda uzaya fırlatmak için fazlasıyla yeterli” diye açıklıyor.

Bilim insanları bu yarım voltluk alanın aynı zamanda Dünya’nın üst atmosferindeki iyonosfer tabakasını da şekillendirdiğini ortaya koydu.

Araştırmaya göre hidrojenden daha ağır oksijen iyonları da ambipolar alanın etkisiyle yükseliyor ve iyonosferin üst kısımlarındaki yoğunluğu yüzde 271 oranında artırıyor.

Endurance görevinden bilim insanları ambipolar alanın atmosferi henüz bilinmeyen şekillerde de etkiliyor olabileceğini ifade ediyor. Ayrıca böyle bir alanın Mars ve Venüs gibi gezegenlerde de olduğu düşünülüyor.

Collinson, “Atmosferi olan herhangi bir gezegenin ambipolar alanı da olmalı” diyerek ekliyor: Artık bunu nihayet ölçebildiğimize göre, bizim gezegenimizi ve diğerlerini zaman içinde nasıl şekillendirdiğini öğrenmeye başlayabiliriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dinozorları Öldüren Asteroitin Sıra Dışı Kökeni Bulundu

Yeni bir araştırma, 66 milyon yıl önce Dünya’ya çarpan ve canlıları yok eden Chicxulub Asteroiti’nin Dünya’ya ulaşmak için oldukça dolambaçlı bir yol izlediğini ortaya koydu.

Araştırma, Chicxulub Asteroiti’nin, Jüpiter’in yörüngesinin ötesinde, Güneş Sistemi’nin oluşumunun ilk dönemlerinde ortaya çıkan çok nadir karbonlu kondrit türde bir asteroit olduğunu ortaya çıkardı.

Dünya’ya 66 milyon yıl önce çarparak uçamayan dinazorlar da dahil olmak üzere yerküre üzerindeki canlıların yüzde 75’ini yok eden asteroitin, nereden geldiği ve nasıl oluştuğu ortaya çıktı.

Science Dergisi’nin internet sitesindeki habere göre, çalışmayı yürüten uluslararası araştırma ekibi, çarpmanın oluşturduğu yeryüzü katmanından alınan örneklerde eser miktarda rutenyum metali buldu.

Bulgular, dinozorların neslinin tükenmesine yol açan Chicxulub Asteroiti’nin, Jüpiter’in yörüngesinin ötesinde, Güneş Sistemi’nin oluşumunun ilk dönemlerinde ortaya çıkan çok nadir karbonlu kondrit türde bir asteroit olduğunu ortaya çıkardı.

Çalışmanın, Meksika’nın Yucatan Yarımadası’ndaki Chicxulub köyü yakınlarında, deniz yatağının altındaki çarpma kraterinde 2016’da yapılan araştırma ile uyumlu olduğu kaydedildi.

Karbonlu kondrit içeren asteroitlerin, Güneş Sistemi’nin oluşumunun hemen sonrasına yani 4,6 milyar yıl öncesine tarihlenen kalıntılar olduğu, Güneş’in sıcaklığıyla kolayca buharlaşabilen çok miktarda su, karbon ve diğer uçucu moleküller içerdiği biliniyor.

C-tipi asteroitlerin Dünya’ya ilk 1 milyar yıl boyunca çarptığı ve yaşamın oluşmasına yardımcı olabilecek su ve organik molekülleri sağladığı düşünülüyor.

Gezegenlerin çekim kuvvetlerinin, halen Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının dış bölgelerinde bulunan söz konusu asteroitleri Güneş sisteminin iç bölgelerine yönlendirdiği, Chicxulub asteroitine yakın büyüklükteki asteroitlerin ise her birkaç yüz milyon yılda bir Dünya’nın yörüngesiyle kesişecek yörüngelere fırlatılabileceği kaydediliyor.

(Kaynak: Sputnik)

Paylaşın

Ay’ın Muhteşem Görüntüsü

Kadife karanlığın içinde asılı duran gümüş bir küre olarak tanımlayabileceğimiz Dünya’nın uydusu Ay, asla gitmez, her zaman oradadır, bizi izler, kararlıdır, aydınlık ve karanlık anlarımızda bizi tanır, tıpkı bizim gibi sonsuza dek değişir. Her gün kendisinin farklı bir versiyonudur.

Haber Merkezi / İşte, 81 bin görüntüden ve 708 GB’ın üzerinde veriden oluşan Ay’ın son derece detaylı görüntüsü.

Paylaşın

Her Beş Kızdan Biri 18 Yaşına Girmeden Evlendiriliyor

Dünya genelinde her beş kızdan biri 18 yaşına girmeden önce evlendirilirken, her dört genç kadından biri eşi ya da birlikte olduğu erkeğin şiddetine maruz kalıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan bir araştırmadan çıkan sonuca göre dünya genelinde ergenlik dönemi ile 20 yaş arasındaki her dört genç kadından biri eşi ya da birlikte olduğu erkek tarafından şiddete maruz bırakılıyor.

DSÖ tarafından küresel ölçekte gerçekleştirilen ve sonuçları The Lancet Child & Adolescent Health adlı uzmanlık dergisinde yayınlanan araştırma göre 15-19 yaşları arasındaki yaklaşık 19 milyon genç kadın bu durumdan muzdarip. Bu sonuca göre dünya genelinde şiddete maruz kalan genç kadınların ortalaması yüzde 24.

Bölgesel olarak ele alındığında ise aynı yaş grubundaki kadınların şiddete uğrama oranları farklılık gösteriyor. Orta Avrupa’da bu oran yüzde 10 iken, Okyanusya bölgesindeki genç kadınların yüzde 47’si bu tür deneyimler yaşadı. Okyanusya bölgesi Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanı sıra daha küçük Pasifik ada devletlerini de kapsıyor. Sahra altı Afrika’da ise bu rakam yüzde 40 olarak kayıtlara geçti.

DSÖ, ilişkilerde partnerler tarafından uygulanan şiddetin sağlık, akademik ve mesleki performans ile gelecekteki ilişkiler açısından yıkıcı sonuçları olduğuna dikkat çekti. Hazırlanan raporda, bu tür şiddetin genç kadınlarda depresyon, anksiyete bozuklukları, istenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve ruh sağlığı sorunları riskini arttığı vurgulandı.

Araştırma ayrıca yoksul ülkelerde ve bölgelerdeki genç kadınların eğitim haklarının kısıtlandığını ortaya koyarken, söz konusu bölgelerdeki kızları ilk eğitimden sonra okula göndermeme ve 18 yaşından önce evlendirme eğilimlerinin arttığına dikkat çekti. Ayrıca söz konusu bölgelerde genç kızların kendilerinden daha yaşlı erkeklerle evlendirilmeleri nedeniyle çiftler arasında bir güç dengesizliği oluştuğu ve kızların izole edildiği sonucuna varıldı.

DSÖ tarafından yapılan açıklamada dünya genelinde her beş kızdan birinin 18 yaşından önce evlendirildiğine vurgu yapıldı. DSÖ genç kadınların durumlarının iyileştirilmesi için kız ve erkek çocuklarına okullarda sağlıklı ilişkiler ve kadın hakları konusunda eğitim verilmesi çağrısında bulundu.

DSÖ uzmanları araştırma çerçevesinde 161 ülkedeki kadına yönelik şiddetle ilgili 2000-2018 yılları arasındaki verileri mercek altına alırken, 15-19 yaş aralığındaki kadınların deneyimlerini inceleyip raporlaştırdı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın