Dini Ortamlarda “Zorlayıcı Kontrol” Nasıl Çalışır?

Dini ortamlarda zorlayıcı kontrol, çoğu zaman görünmez, ince ve manevi çerçeveler içine yerleştirilmiş bir baskı biçimidir. Fiziksel şiddete başvurulmadan da kişinin düşünce, davranış ve kimliği üzerinde derin bir hâkimiyet kurulabilir.

Haber Merkezi / Bu nedenle dini yapılarda güç ilişkilerinin, otorite dengesinin ve topluluk dinamiklerinin dikkatle incelenmesi önemlidir. Bireylerin özgür iradesinin korunması, hem toplumsal hem de bireysel açıdan hayati bir gerekliliktir.

Dini yapılar tarih boyunca hem bireylere anlam ve topluluk hissi veren hem de toplumsal düzeni şekillendiren kurumlar olmuştur. Bununla birlikte, bazı kapalı veya otoriter dini gruplarda, manevi söylemlerin kontrol ve baskı mekanizması olarak kullanıldığı görülmektedir.

Bu durum fiziki zorlamayı gerektirmeden, kişinin özgür iradesi üzerinde kademeli fakat güçlü bir hâkimiyet kurulmasına yol açar. Zorlayıcı kontrol, bu bağlamda yalnızca bireysel değil, kültürel ve kurumsal dinamiklerin iç içe geçtiği bir süreçtir.

Zorlayıcı kontrol, Evan Stark tarafından “özgürlüğü sistematik biçimde aşındıran, görünmez ve sürekli bir istismar formu” olarak tanımlanır.

Dini ortamlarda bu mekanizmalar, kutsallık, itaat ve günah kavramlarıyla birleşerek daha güçlü hâle gelir. Çünkü dini otorite, dünyevi otoritenin ötesinde, ilahi bir meşruiyete dayanır. Bu, emirlerin sorgulanmasını zorlaştırır ve kontrol süreçlerini görünmez kılabilir.

Dini gruplarda kontrolün ilk aşaması, kutsal referansların liderlik ve grup kararlarını meşrulaştırmak için kullanılmasıdır. “Tanrısal görev”, “kutsal itaat”, “ruhsal olgunlaşma” gibi söylemler:

Emirleri sorgulamayı günahla ilişkilendirir,
Uyumu manevi bir zorunluluk haline getirir,
Liderin sözünü ilahi bir rehberlik gibi sunar.

Bu süreçte birey, yalnız lidere değil, daha yüksek ve dokunulmaz bir otoriteye itaat ettiğini düşünerek kendini denetleme eğilimindedir.

Dini topluluklar genellikle güçlü bir aidiyet duygusu sağlar. Ancak bazı yapılar bu aidiyeti kontrol aracı olarak kullanır. Grup içinde:

“Biz” ve “onlar” ayrımı keskinleştirilir,
Dış dünya “tehdit” veya “günah kaynağı” olarak tanımlanır,
Grup, bireyin “gerçek ailesi” veya “tek doğru yol” olarak sunulur.

Bu kimlik çerçevesi, bireyin eleştirel düşünme becerisini zayıflatmakla kalmaz, gruptan ayrılmayı kimlik kaybı veya manevi çöküş gibi hissettirdiği için bağımlılığı artırır.

Zorlayıcı kontrolün en etkili mekanizmalarından biri suçluluk ve utanç duygularıdır. Dini ortamlarda bu duygular:

Küçük hataların günahla ilişkilendirilmesi,
Bireyin manevi yetersizlikle suçlanması,
Sürekli öz-eleştiri ve pişmanlık ortamının teşvik edilmesi
üzerinden içselleştirilir.

Böylece kişi dış baskı olmaksızın kendi kendini denetleyen bir özneye dönüşür. Manevi tehditler—cehennem, ilahi cezalandırma, topluluktan dışlanma—bu kontrolü daha da yoğunlaştırır.

Çoğu otoriter dini yapıda bilgi akışı sıkı şekilde kontrol edilir. Dış kaynaklara yönelik güvensizlik telkin edilir, eleştirel içeriklerin zararlı veya “şeytani” olduğu iddia edilir. Ayrıca bireyin sosyal ilişkileri sınırlandırılır:

Grup dışı dostluklar caydırılır,
Aile bağlarının zayıflatılması teşvik edilebilir,
Sosyal çevre giderek daralır.

Bu durum, kişinin alternatif düşünce kaynaklarından ve destek sistemlerinden kopmasına neden olur. İzolasyon, zorlayıcı kontrolün en görünmez fakat etkili araçlarındandır.

Bazı dini topluluklarda bireyin ekonomik kaynakları üzerinde denetim kurulabilir. Düzenli bağışlar, grup faaliyetlerine katılım, “hizmet” adı altında yoğun emek harcama beklentileri:

Bireyin maddi bağımsızlığını zayıflatır,
Zaman yönetimini tamamen grubun ihtiyaçlarına göre şekillendirir,
Eleştirel düşünme için gerekli zihinsel alanı daraltır.
Bu süreç, kişiyi gruba hem duygusal hem ekonomik olarak bağımlı hale getirir.

Zorlayıcı kontrol mekanizmasının en belirgin noktası karizmatik ya da kutsallaştırılmış lider figürüdür. Lider, ilahi bir seçilmişlik, özel bir bilgi veya ruhani güç iddiasıyla sorgulanamaz hale getirilir. Liderin kararlarına karşı çıkmak, sadece örgütsel bir sorun değil, ruhsal bir sapma olarak etiketlenebilir. Bu nedenle otoriteyi sınırlayacak iç denetim mekanizmaları genellikle yoktur.

Her dini topluluk kontrolcü değildir. Sağlıklı dini yapılar:

Sorgulamayı teşvik eder,
Bireysel özerkliği destekler,
Maneviyatı korku veya baskıyla değil, anlam arayışıyla ilişkilendirir.
Zorlayıcı kontrol ise tam tersine:
İtaati eleştirel düşünmenin yerine koyar,
Kutsallığı hesap vermeme aracı olarak kullanır,
Bireyin özgürlüğünü sistematik biçimde aşındırır.

Dini ortamlarda zorlayıcı kontrol, çoğu zaman görünmez, ince ve manevi çerçeveler içine yerleştirilmiş bir baskı biçimidir. Fiziksel şiddete başvurulmadan da kişinin düşünce, davranış ve kimliği üzerinde derin bir hâkimiyet kurulabilir.

Bu nedenle dini yapılarda güç ilişkilerinin, otorite dengesinin ve topluluk dinamiklerinin dikkatle incelenmesi önemlidir. Bireylerin özgür iradesinin korunması, hem toplumsal hem de bireysel açıdan hayati bir gerekliliktir.

Paylaşın

Türkiye, Dini Azınlıkların Ayrımcılığa Maruz Kaldığı Ülkeler Arasında

“Kirche in Not”un raporunda, Türkiye, Mısır, Etiyopya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerle birlikte dini azınlıkların ayrımcılığa maruz kaldığı belirtilen 38 ülke arasında sayıldı.

Uluslararası Katolik yardım kuruluşu “Kirche in Not”, 2025 yılı din özgürlüğü raporunu yayımladı. Dünya çapında 62 ülkede din özgürlüğü hakkının ihlal edildiği tespitine yer verilen raporda ihlallerin daha çok Afrika ve Asya ülkelerinde görüldüğü kaydedildi.

Raporun baş editörü Marta Petrosillo, dünyada 5 milyar 400 milyon insanın, başka bir deyişle dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 65’inin din özgürlüğünün ihlal edildiği ülkelerde yaşadığını kaydetti.

Vatikan ile bağlantılı bir kurum olan Kirche in Not’un raporunda din özgürlüğüne yönelik ihlaller “hoşgörüsüzlük, ayrımcılık ve takibat” olmak üzere üç grupta sınıflandırıldı.

Türkiye; Mısır, Etiyopya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerle birlikte dini azınlıkların ayrımcılığa maruz kaldığı belirtilen 38 ülke arasında sayıldı.

Aralarında Çin, Hindistan, Nijerya ve Kuzey Kore’nin de bulunduğu 24 ülke ise dini azınlıkların takibata maruz kaldığı “en kötü” olarak sınıflandırılan kategoride yer aldı. Bu ülkelerin yüzde 75’inde durumun, son rapordan bu yana daha da kötüleştiğine işaret edildi.

Raporda, Batılı sanayi ülkelerinde de din özgürlüğü hakkına yönelik ihlallerin arttığı kaydedildi. Özellikle Hamas’ın İsrail topraklarına saldırdığı ve Gazze savaşının başladığı 7 Ekim 2023 tarihinden sonra İslam karşıtı ve antisemit nefret suçlarının güçlü bir şekilde arttığına dikkat çekildi. Almanya’da Gazze savaşı bağlantılı, sinagog ve camilere yönelik saldırı, taciz, internette nefret söylemi gibi toplam 4 bin 369 ceza vakasının kayıtlara geçtiği, bu sayının 2022’de sadece 61 olduğu kaydedildi.

Fransa’da da antisemit eylemlerin son iki yılda rekor seviyelere çıktığına işaret edilen raporda İslam karşıtı nefret suçlarının yüzde 29 arttığı, antisemit nefret suçlarının yüzde 1000 oranında artış gösterdiği belirtildi.

Raporda, “Bir temel hak olan din özgürlüğü sadece üçüncü dünya ülkelerinde değil, sanayi ülkelerinde de ihlal edilmektedir” denildi.

Rapora göre Batılı ülkelerde Hristiyanlara ve kiliselere yönelik saldırılarda da belirgin artış yaşandı. 2023 yılında Fransa’da Hristiyanlık karşıtı yaklaşık 1000 eylem kayıtlara geçerken Yunanistan’da kiliselere yönelik 600’ün üzerinde vandallık olayı yaşandı. Kanada’da da 2021-2024 arasında 24 kilisenin kundaklandığı belirtildi. İspanya, İtalya, İngiltere ve Hırvatistan’da da benzer eğilimler gözlemlendiği, din adamlarının, ibadet yerlerinin saldırıya uğradığı kaydedildi.

Kirche in Not’un İtalya bölümü başkanı Sandra Sarti, son 25 yılda din özgürlüğünde olumsuz yönde gelişmeler kaydedildiğini belirterek din özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların zorunlu göçün de temel nedenlerinden biri olduğuna vurgu yaptı.

1947 yılında kurulan Kirche in Not, Papalık hukukuna göre vakıf statüsüne sahip. Sadece bağışlarla finanse edildiğini belirten kuruluş, 1999 yılından bu yana yaklaşık 200 ülkede din özgürlüğünü mercek altına alıyor ve iki yılda bir raporlaştırıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Bağımsızlık Hareketlerinde “Din”

Dinin bağımsızlık hareketlerindeki rolü, tarihsel ve kültürel bağlama bağlı olarak değişmektedir. Genellikle birleştirici, mobilize edici ve meşrulaştırıcı bir unsur olsa da, dini farklılıklar bazen çatışmalara ve bölünmelere yol açmıştır.

Kurtuluş Aladağ / Din, bağımsızlık mücadelelerinde sadece manevi bir güç değil, aynı zamanda pratik bir örgütlenme aracı olarak da işlev görmüştür.

Bağımsızlık hareketlerinde din, tarih boyunca hem birleştirici hem de mobilize edici bir güç olarak önemli roller oynamıştır. Din, toplulukların kimliklerini güçlendirmiş, ortak değerler etrafında bir araya gelmelerini sağlamış ve sömürgecilik veya baskıcı rejimlere karşı direnişi meşrulaştırmada etkili olmuştur.

Ancak, dinin rolü bağlama göre değişiklik göstermiştir; bazı durumlarda birleştirici bir ideoloji olurken, bazılarında ayrıştırıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

Din, bağımsızlık hareketlerinde genellikle ortak bir kültürel ve manevi kimlik oluşturarak insanları bir araya getirmiştir. Örneğin:

Hindistan Bağımsızlık Hareketi: Mahatma Gandhi, Hinduizmin “Ahimsa” (şiddetsizlik) ilkesini kullanarak kitleleri mobilize etmiştir. Aynı zamanda, Müslüman liderler gibi farklı dini gruplar da İngiliz sömürgeciliğine karşı birleşmiştir, ancak din bazen Hindu-Müslüman gerilimlerini de körüklemiştir.

İrlanda Bağımsızlık Hareketi: Katoliklik, İrlandalıların İngiliz Protestan yönetimine karşı kimliklerini korumasında merkezi bir rol oynamıştır. Kilise, halkı birleştiren bir kurum olarak hareket etmiştir.

Din, sömürgeci güçlerin kültürel dayatmalarına karşı yerel kimliklerin korunmasında sembolik bir direniş aracı olmuştur.

Din, bağımsızlık mücadelelerine ahlaki ve manevi bir meşruiyet kazandırmıştır. Dini liderler ve söylemler, halkı harekete geçirmek için kullanılmıştır:

Cezayir Bağımsızlık Savaşı: İslam, Fransız sömürgeciliğine karşı direnişin temel dayanaklarından biri olmuştur. Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), İslami değerleri kullanarak halkı birleştirmiş ve mücadelelerini dini bir cihad çerçevesinde meşrulaştırmıştır.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı: Püriten ve diğer Hıristiyan mezhepleri, özgürlük ve adalet kavramlarını dini söylemlerle destekleyerek bağımsızlık fikrini güçlendirmiştir.

Dini kurumlar ve liderler, bağımsızlık hareketlerinde lojistik ve örgütsel destek sağlamışlardır:

Polonya’da Katolik Kilisesi: 19. ve 20. yüzyılda Polonya’nın Rus ve Prusya işgallerine karşı direnişinde Katolik Kilisesi, direnişçilerin buluşma noktası olmuştur.

Tibet’te Budizm: Dalai Lama gibi dini liderler, Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesinde sembolik ve manevi bir liderlik sağlamıştır.

Camiler, kiliseler ve tapınaklar genellikle gizli toplantı yerleri olarak kullanılmıştır.

Din, bazı durumlarda bağımsızlık hareketlerini böldü veya karmaşık hale getirmiştir:

Hindistan  -Pakistan Ayrılığı: Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında Hindu ve Müslüman topluluklar arasındaki dini farklılıklar, nihayetinde bölünmeye ve Pakistan’ın kurulmasına yol açmıştır.

Nijerya’da Biafra Savaşı: Dini farklılıklar (Hıristiyan Igbo’lar ve Müslüman Hausa-Fulani’ler) etnik ve bölgesel çatışmaları derinleştirmiştir.

Sömürgeci Güçlere Karşı Direniş:

Din, sömürgecilerin kültürel hegemonyasına karşı bir direniş sembolü olarak kullanılmıştır:

Afrika’da Yerli Dinler: Sömürgecilik döneminde Hristiyan misyoner faaliyetlerine karşı yerel dinler, kültürel kimliğin korunmasında önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, Kenya’daki Mau Mau İsyanı’nda geleneksel dini ritüeller direnişin bir parçasıydı.

Latin Amerika’da Katoliklik: İspanyol sömürgeciliğine karşı bağımsızlık hareketlerinde, Katoliklik hem birleştirici hem de yerel halkın haklarını savunan bir araç olarak kullanılmıştır (örneğin, Meksika’da Miguel Hidalgo’nun liderliği).

20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılda din, bazı bölgelerde bağımsızlık hareketlerinde hala etkili olmaktadır. Örneğin, İslam, Filistin’in İsrail’e karşı mücadelesinde halkın kimlik bilincinde önemli bir rol oynamaktadır.

Paylaşın

Din Ve Kimliklerin Yeniden İnşası

Kimlik, bir bireyin veya topluluğun kendisini tanımlama ve diğerlerinden ayırma biçimidir. Bireysel kimlik; kişilik, inançlar, değerler ve deneyimler gibi unsurları içerirken, toplumsal kimlik; dil, din, etnisite, kültür ve aidiyet gibi ortak özelliklerle şekillenir.

Kurtuluş Aladağ / Kimlik, statik olmayıp zamanla ve bağlama göre değişebilir.

Tarihi süreç içerisinde din, kimliklerin yeniden inşasında güçlü bir rol oynamıştır. Din, birey ve toplulukların anlam arayışı, ahlaki değerler, kültürel bağlar ve aidiyet duygusu oluşturmasında etkili bir araç olmuştur.

Bireylerin kendilerini anlamlandırmasına yardımcı olan din, inanç sistemleri, hayatın amacı, ölüm sonrası yaşam ve ahlaki ilkeler gibi konularda rehberlik ederek bireyin kimliğini şekillendirmiştir ve şekillendirmeye devam etmektedir. Örneğin, İslam, Hristiyanlık veya Budizm gibi dinler, takipçilerine belirli ritüeller, ibadetler ve etik kurallar sunarak bireysel kimliklerin oluşumunda çerçeve sağlamaktadır.

Toplulukları bir araya getiren adeta bir yapıştırıcı konumunda olan din, ortak inançlar, ritüeller ve bayramlar, bireyleri bir topluluğun parçası haline getirmektedir. Örneğin, İslam’daki hac ibadeti veya Hristiyanlıkta Paskalya kutlamaları, bireylerin kendilerini bir topluluğun parçası olarak görmesini pekiştirmektedir. Bu, özellikle diaspora topluluklarında veya kültürel geçiş dönemlerinde kimliklerin yeniden inşasında kritik bir rol oynamaktadır.

Din, bir toplumun kültürel mirasının ve tarihsel anlatısının önemli bir parçasıdır. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam, Türk kimliğinin temel taşlarından biri olmuş; Avrupa’da Hristiyanlık, Batı medeniyetinin şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Din, bu bağlamda, geçmişle bağ kurarak kimliklerin yeniden inşasını desteklemektedir.

Modernleşme, küreselleşme ve göç gibi süreçler, bireylerin ve toplulukların kimliklerini sorgulamasına neden olmaktadır. Din, bu tür değişim dönemlerinde sabit bir referans noktası sunarak kimliklerin yeniden inşasını kolaylaştırabilir. Örneğin, göçmen topluluklar, yeni bir ülkede dinî cemaatler aracılığıyla aidiyet duygusunu korur ve yeniden inşa etmektedirler.

Din, kimlik inşasında birleştirici olduğu kadar ayrıştırıcı da olabilir. Farklı dinî kimlikler, bazen etnik veya siyasi çatışmalara yol açarak kimliklerin yeniden tanımlanmasına neden olmaktadır. Örneğin, mezhep farklılıkları veya dinî radikalizm, bireylerin ve grupların kimliklerini keskinleştirip yeniden şekillendirebilir.

Türkiye’de din

Türkiye’de din, özellikle İslam, kimlik inşasında tarihsel ve güncel olarak önemli bir rol oynamıştır. Cumhuriyetin erken dönemlerinde sekülerleşme çabaları, dinî kimlikleri arka plana iterken, son yıllarda dinî söylemlerin siyasette ve toplumsal hayatta yeniden öne çıkması, bireylerin ve toplulukların kimliklerini yeniden tanımlamasına yol açmıştır. Örneğin, muhafazakâr kesimlerde dinî değerler, modern kimliklerin bir parçası olarak yeniden yorumlanmaktadır.

Sonuç olarak; Din, kimliklerin yeniden inşasında hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü bir etken konumundadır. Ancak bu rol, bağlama göre birleştirici veya ayrıştırıcı olabilir. Küreselleşme çağında, dinin bu rolü, bireylerin ve toplulukların değişen dünyaya uyum sağlama çabalarıyla birlikte daha karmaşık hale gelmektedir.

Paylaşın

Dinin Sömürgecilikteki Rolü

Din sömürgecilikte hem bir baskı ve asimilasyon aracı hem de direnişin bir unsuru olarak karmaşık bir rol oynamıştır. Hristiyanlık, Avrupa sömürgeciliğinin temel ideolojik dayanaklarından biri olurken, yerel dinler ve uyarlamalar, sömürgecilere karşı kültürel ve siyasi mücadelede önemli bir yer tutmuştur.

Kurtuluş Aladağ / Din, sömürgecilik tarihinde hem bir araç hem de bir gerekçe olarak önemli bir rol oynamıştır. Avrupa sömürgeciliği döneminde (15.-20. yüzyıllar), özellikle Hristiyanlık, sömürgecilik faaliyetlerini meşrulaştırmak ve yayılmacılığı desteklemek için kullanılmıştır.

Hristiyanlık, özellikle Katolik ve Protestan misyonerlik faaliyetleri, sömürgeciliği “medenileştirme” ve “kurtarma” misyonuyla haklı çıkarmak için kullanılmıştır. Sömürgeci güçler, yerli halkları “vahşi” veya “kafir” olarak nitelendirerek, onların Hristiyanlaştırılmasını ve Avrupa kültürünün empoze edilmesini bir “ilahi görev” olarak sunmuştur. Örneğin, İspanyol ve Portekiz sömürgecileri, Amerika kıtasında “kafirleri kurtarma” gerekçesiyle fetihlerini meşrulaştırmıştır.

Misyonerler, sömürgecilik sürecinde ön saflarda yer almışlardır. Afrika, Asya ve Amerika’da Hristiyanlığı yaymak için okullar, kiliseler ve hastaneler kurmuşlardır. Bu faaliyetler, yerel kültürleri ve inanç sistemlerini bastırarak Avrupa hegemonyasını güçlendirmiştir. Örneğin, Afrika’da misyoner okulları, yerli halkları Avrupa değerlerine uygun şekilde eğitmeyi amaçlamışlardır.

Din, yerel halkların asimilasyonunda bir araç olarak kullanılmıştır. Yerli inançlar ve ritüeller yasaklanırken, Hristiyan ritüelleri ve ahlak anlayışları dayatılmıştır. Bu, yerli kimliklerin erozyona uğramasına ve sömürgeci güçlerin kontrolünün kolaylaşmasına yol açmıştır.

Din, sömürgeci güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarlarını desteklemişlerdir. Örneğin, kilise Latin Amerika’da büyük topraklara sahip olmuş ve köle emeğiyle işletilen plantasyonları desteklemişlerdir. Ayrıca, dini otoriteler, sömürge yönetimleriyle iş birliği yaparak yerel halkların kontrol altında tutulmasına yardımcı olmuşlardır.

Din, aynı zamanda sömürgeciliğe karşı direnişin bir sembolü olmuştur. Bazı topluluklar, kendi inançlarını koruyarak veya Hristiyanlığı kendi kültürel bağlamlarına uyarlayarak sömürgecilere karşı direnmişlerdir. Örneğin, Haiti Devrimi’nde vudu inancı, kölelerin isyanında birleştirici bir rol oynamıştır.

Hristiyanlık dışındaki dinler de sömürgecilikle ilişkilendirilebilir. Osmanlı İmparatorluğu gibi Müslüman güçler, bazı bölgelerde İslam’ı yayarken, sömürgeci Avrupa güçleriyle çatışmıştır. Ayrıca, Asya’da Budizm ve Hinduizm, sömürgecilere karşı yerel direnişin bir parçası olmuşlardır.

Sömürgecilik Sonrası (Post-Kolonyal) Dönemde Dinin Etkileri

Din, sömürgecilik sürecinde şekillenen sosyal, kültürel ve siyasi yapıların devamı veya dönüşümü olarak kendini göstermiştir. Sömürge sonrası toplumlarda din, hem bir kimlik unsuru hem de toplumsal değişim ve çatışmaların merkezi bir ögesi olmuştur.

Sömürgecilik döneminde dayatılan Hristiyanlık veya diğer dışsal dinler, yerel inanç sistemlerini bastırmış ve kültürel kimliklerde derin kırılmalara yol açmıştır. Sömürge sonrası dönemde, birçok toplum geleneksel dinî pratiklerini yeniden canlandırmaya çalışmış, ancak bu süreçte melez (hibrid) inanç sistemleri ortaya çıkmıştır. Örneğin, Latin Amerika’da Katoliklik ile yerli inançların birleşimiyle ortaya çıkan senkretik dini pratikler yaygındır.

Din, sömürge sonrası bağımsızlık mücadelelerinde önemli bir rol oynamıştır. Bazı toplumlarda din, millî kimliğin birleştirici unsuru olmuş ve sömürgeci güçlere karşı direnişin sembolü haline gelmiştir. Örneğin, Hindistan’da Hinduizm ve İslam, bağımsızlık hareketlerinde etkili olmuş; Gandhi’nin dini motifleri kullanan pasif direnişi bu bağlamda öne çıkmıştır.

Sömürgecilik, dinî kurumları (özellikle kiliseleri) güçlendirmiş ve bu kurumlar sömürge sonrası dönemde de etkili kalmıştır. Örneğin, Afrika ve Latin Amerika’da Katolik Kilisesi, eğitim ve sağlık gibi alanlarda hala önemli bir rol oynamaktadır. Ancak bu kurumlar, sömürgecilikle özdeşleştirildikleri için bazı toplumlarda tepkiyle karşılanmıştır.

Sömürgecilik, farklı dini gruplar arasında yapay sınırlar ve gerilimler yaratmıştır. Sömürge sonrası dönemde bu gerilimler, etnik ve dinî çatışmalara yol açmıştır. Örneğin, Hindistan’ın bölünmesi (1947), Hindu ve Müslüman topluluklar arasındaki gerilimlerin sömürge politikalarıyla körüklenmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Sömürge sonrası dönemde, özellikle Hristiyan misyonerlik faaliyetleri, neo-kolonyal bir araç olarak devam etmiştir. Batılı yardım kuruluşları ve misyoner gruplar, Afrika ve Asya’daki bazı topluluklarda dini dönüşüm çabalarını sürdürmüş, bu da yerel kültürlerle yeni çatışmalara yol açmıştır.

Sömürge sonrası toplumlarda, yerli dinî geleneklerin yeniden canlanması ve yerel kimliklerin güçlendirilmesi çabaları görülmüştür. Örneğin, Afrika’da geleneksel animist inançların yeniden keşfi veya Latin Amerika’daki yerli hareketlerin kendi spiritüel pratiklerini öne çıkarması bu trende örnektir.

Sömürge sonrası dönemde küreselleşme, dinî etkilerin yayılmasını hızlandırmıştır. Örneğin, İslam, Hristiyanlık ve diğer dinler, diasporik topluluklar aracılığıyla küresel ölçekte yayılmış; bu da sömürge sonrası toplumlarda dinî kimliklerin yeniden tanımlanmasına katkıda bulunmuştur.

Sonuç olarak, din sömürgecilikte hem bir baskı ve asimilasyon aracı hem de direnişin bir unsuru olarak karmaşık bir rol oynamıştır. Hristiyanlık, Avrupa sömürgeciliğinin temel ideolojik dayanaklarından biri olurken, yerel dinler ve uyarlamalar, sömürgecilere karşı kültürel ve siyasi mücadelede önemli bir yer tutmuştur.

Dinin sömürge sonrası etkileri ise, hem sömürgecilik mirasının devamı hem de yerel toplulukların kendi kimliklerini yeniden inşa etme çabalarının bir yansıması olarak ifade edilmektedir. Bu etkiler, siyasi hareketlerden kültürel canlanmalara kadar geniş bir yelpazede kendini göstermektedir.

Paylaşın

Öldükten Sonra Bilince Ne Olur?

Öldükten sonra bilince ne olur? Bu, tüm tarih boyunca insanların ilgisini çeken bir sorudur. Bazıları ölümden sonra hiçbir şeyin olmadığına, bazıları ise ahiret veya reenkarnasyona inanır.

Haber Merkezi / Öldükten sonra bilince ne olacağı sorusunun tek bir cevabı yok, ancak ikna edici fikirler mevcut.

Bilimsel Perspektif: Modern bilime göre bilinç, beynin nöral aktivitelerine bağlıdır. Ölümle birlikte beyin fonksiyonları durur (oksijen ve kan akışı kesilir), bu nedenle bilinç de sona erer.

Şu anki bilimsel veriler, bilincin fiziksel bedenden bağımsız olarak varlığını sürdürebileceğine dair kanıt sunmaz. Nörobilim, bilincin beyindeki karmaşık sinir ağlarının bir ürünü olduğunu öne sürer.

Felsefi Perspektif: Bazı filozoflar, bilincin doğası hakkında farklı görüşler sunar.

Materyalistler, bilincin tamamen fiziksel süreçlere dayandığını ve ölümle sona erdiğini savunurken; dualistler, bilincin (veya ruhun) bedenden bağımsız olabileceğini ve ölümden sonra varlığını sürdürebileceğini öne sürer. Ancak bu, deneysel olarak kanıtlanamaz.

Dini ve Manevi Perspektifler:

İslamiyet: Öldükten sonra ruhun bedenden ayrıldığına ve ahiret hayatında yeniden yargılanmak üzere varlığını sürdürdüğüne inanılır. Kur’an, ölüm sonrası bilincin devam ettiğini ve kişinin ahirette yaptıklarından sorumlu tutulacağını belirtir.

Hristiyanlık: Çoğu mezhep, ruhun ölümden sonra cennet, cehennem veya ara bir duruma (örneğin, araf) gittiğine inanır.

Budizm: Bilinç, yeniden doğum döngüsü (samsara) içinde başka bir bedende devam edebilir. Nirvana’ya ulaşılmadıkça bilinç, karma’ya bağlı olarak yeniden doğar.

Hinduizm: Benzer şekilde, ruhun (atman) reenkarnasyon yoluyla başka bir bedende varlığını sürdürdüğü kabul edilir.

Parapsikolojik ve Deneyime Dayalı Görüşler: Yakın ölüm deneyimleri (NDE) yaşayan bazı kişiler, ölüm anında bilincin devam ettiğini iddia eder (örneğin, tünel ışığı, bedenden ayrılma hissi). Ancak bu deneyimler bilimsel olarak tartışmalıdır ve genellikle nörolojik süreçlerle açıklanır.

Sonuç olarak: Bilimsel açıdan, bilinç ölümle birlikte sona erer gibi görünse de, bu soruya kesin bir yanıt vermek mümkün değildir. Felsefi ve dini inançlar, kişinin dünya görüşüne bağlı olarak farklı cevaplar sunar.

Paylaşın

Asur İmparatorluğu, Dini Süper Güç Olmak İçin Nasıl Kullandı?

Din, uygarlığın başlangıcından beri iktidarı elinde tutan veya tutanlar tarafından, çıkarlar için kullanılmıştır. Asur İmparatorluğu, dini ve özellikle ulusal tanrıları Aşur’u (Assur) süper güç olmak için bir araç olarak kullanmıştır.

Haber Merkezi / Din, Asur İmparatorluğu’nun siyasi, askeri ve kültürel egemenliğini pekiştirmede merkezi bir rol oynamış, hem iç birliği sağlamış hem de fethedilen halklar üzerinde otorite kurmaya yardımcı olmuştur.

Aşur, Asur şehrinin tanrısından imparatorluğun tanrısına yükseltilmiş ve tüm Asur topraklarını sembolize eden bir figür haline gelmiştir. Asur kralları, kendilerini Aşur’un yeryüzündeki temsilcileri ve onun iradesini yerine getiren yöneticiler olarak sunmuşlardır. Bu, kralların otoritelerini tanrısal bir meşruiyetle güçlendirmelerini sağlamıştır.

Örneğin, kraliyet yazıtlarında zaferler ve fetihler, Aşur’un iradesi ve desteğiyle gerçekleşmiş gibi sunmuştur. Aşur’un gücü, imparatorluğun genişlemesiyle paralel olarak diğer tanrıları gölgede bırakacak şekilde yüceltilmiştir.

Asur ordusu, fetih seferlerini Aşur’un emriyle gerçekleştirdiğini öne sürerek, hem askerlerini motive etmiş hem de düşman üzerinde psikolojik bir baskı oluşturmuştur. Savaşlar, Aşur’un düşman tanrılarına karşı savaşı olarak çerçevelendirilmiştir.

Örneğin, Asur kralı II. Aşurnasirpal (MÖ 884 – 859) ve III. Tiglat Pileser (MÖ 745 – 727) gibi krallar, zaferlerini Aşur’un adıyla yüceltmiş ve bu zaferleri anıtlar, kabartmalar ve yazıtlarla propaganda aracı olarak kullanmışlardır.

Asur, fethedilen bölgelerdeki yerel tanrılara saygı gösterse de, Aşur’un üstünlüğünü vurgulamış ve bazen yerel tapınaklara Aşur heykelleri yerleştirerek sembolik bir egemenlik kurmuştur.

Ayrıca, Asur’un sürgün politikası (yerel halkları başka bölgelere taşıma ve Asurluları yerleştirme) dinî ve kültürel asimilasyonu hızlandırmış, Aşur kültünü yayarak imparatorluk birliğini güçlendirmiştir.

Asur kralları, Aşur’a adanmış büyük tapınaklar inşa ederek hem dini hem de siyasi güçlerini sergilemişlerdir. Bu tapınaklar, imparatorluğun zenginliğini ve Aşur’un üstünlüğünü gösteren mimari başyapıtlar olarak hizmet vermiştir.

Dinî festivaller ve ritüeller, halkı kraliyet otoritesine bağlamak için düzenlenmiş, bu etkinlikler sırasında kralların Aşur’la olan özel ilişkisi vurgulanmıştır.

Asur sanatı, özellikle kabartmalar ve heykeller, Aşur’un gücünü ve kralların tanrısal desteğini yüceltmek için kullanılmıştır.

Örneğin, Asurbanipal’in (MÖ 668 – 631) sarayındaki kabartmalar, kralın Aşur’un yardımıyla düşmanlarını yendiğini veya aslan avladığını göstererek hem tanrısal desteği hem de kralın kahramanlığını vurgulamıştır.

Asur kralları, Aşur’un otoritesini kullanarak merkeziyetçi bir yönetim kurmuşlardır. Örneğin, krallar Aşur tapınağının ve rahiplerinin etkisini kontrol altına alarak dini kurumları siyasi amaçlarına hizmet edecek şekilde yönlendirmişlerdir.

Aşur’un nitelikleri, Sümer ve Babil tanrıları Anu, Enlil ve Marduk’tan esinlenerek geliştirilmiş, böylece Asur’un dinî sistemi daha kapsayıcı bir hale getirilmiştir. Bu, farklı halkları imparatorluk ideolojisine entegre etmeyi kolaylaştırmış ve Asur’un çok uluslu bir süper güç olarak istikrarını artırmıştır.

Asur İmparatorluğu, dini inançları ve özellikle Aşur’u merkeze alan ideolojisini, süper güç statüsünü inşa etmek ve sürdürmek için ustalıkla kullanmıştır.

Aşur’un tanrısal otoritesi, kralların meşruiyetini güçlendirmiş, askeri fetihler tanrısal bir misyon olarak sunulmuş, fethedilen yerler dini asimilasyonla kontrol altına alınmış ve sanat ile propaganda aracılığıyla imparatorluk ideolojisi yaygınlaştırılmıştır.

Bu stratejiler, Asur’un MÖ 7. yüzyılda Yakın Doğu’nun en büyük imparatorluklarından biri olmasını sağlamıştır. Ancak, aşırı genişleme, iç karışıklıklar ve iklim değişikliği gibi faktörler, dini ideolojinin sağladığı bu gücü sürdürememiş ve imparatorluğun MÖ 612 – 609’da çöküşüne yol açmıştır.

Paylaşın

AK Parti’nin “Dindar Nesil” Politikaları Gençleri Neden Etkilemiyor?

AK Parti iktidarının ‘dindar nesil’ politikalarının Türkiye gençliği üzerinde etkili olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Ertit, başta din olmak üzere doğaüstü öğretiler yeni kuşakların hayatına daha az yön verdiğini belirtiyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çokça tartışılan “Dindar nesil yetiştireceğiz” cümlesini ilk kez kullanalı 13 sene geçti. Nüfusunun çoğunluğu hangi dine mensup olursa olsun, modernleşen ülkelerde sekülerleşme trendi görülüyor ve Türkiye de bunlardan biri.

Bundan yedi sene önce, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş çok konuşulan bir açıklama yapmış ve esasında bir tanrının varlığına inanıp kurumsal dinî yapıları inkâr etmek anlamına gelen deizmi “misyonerlerin Müslüman gençlere kurduğu tuzak” olarak tanımlamıştı.

Deizm, Cumhurbaşkanı’nın da radarına girmiş ve partisinin bir grup toplantısında dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı kürsüye çağırarak “Olmaz böyle bir şey” diyerek memnuniyetsizliğini belirtmişti.

Her ne kadar Yılmaz, olaydan sonra yaptığı bir açıklamada “gençlerin deizme kaydığına dair bir değerlendirmemiz yok” ifadelerini kullandıysa da, gençler arasında dindarlığın azaldığı, sadece akademik çalışmalarda değil dindar çevrelerin şikayetlerinde dahi ifade edilen bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Bugünlerde de sıkça gündeme gelen “kültürel iktidar” tartışmaları da, bu soyut kavramın İslam diniyle kesiştiği noktada meydana geliyor.

Kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan AK Parti’nin, iktidara geldiği dönemki Avrupa Birliği (AB) ve demokrasi yanlısı söylemlerinden büyük ölçüde uzaklaşmasının ve bilhassa eğitim-öğretimde Cumhurbaşkanı’nın tabiriyle “dindar nesil” anlayışına yönelmesinin üzerinden kabaca 10 yıldan fazla bir sürenin geçtiği göz önüne alındığında, ortaya çıkan tablodaki ironi dikkat çekiyor.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre 2012-2013 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde din öğretimine odaklanan 708 lise varken, aradan geçen 11 yılın ardından 2023-2024 eğitim-öğretim yılında bu sayı 1.723’e yükseldi.

İmam-hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin sayıca artışı, “dindar nesil” projesinin önemli bir ayağı olarak görülse de bu kurumların “dindar nesil” yaratmada ne ölçüde başarılı olduğu çokça sorgulanır oldu.

Nitekim Türkiye’de en çok tanınan dini liderlerden Cübbeli Ahmet Hoca da, 2021 yılında katıldığı bir programda “Deizm, ilahiyat okuyanlarda da artıyor. Deizm ya da ateizmin çoğalması bu durumda kaçınılmaz. Çözüm arıyoruz. Öyle bir durumdayız ki gençlerin nerden kafasını karıştırıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Tüm bu tartışmalar devam ederken din sosyoloğu Doç. Dr. Volkan Ertit, Euronews Türkçe‘ye dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Ertit, din sosyolojisi alanında Hollanda’nın Radboud Üniversitesi’nden doktora sahibi ve çalışmaları genç kuşakların sekülerleşme sürecine odaklanmış durumda.

Müslüman çoğunluğa sahip bir ülke olan Türkiye’nin gittikçe sekülerleştiğini gözlemliyoruz. Yaklaşık 10 senedir kitaplarınız ve makalelerinizle bu süreci betimlemeye ve arkasındaki dinamikleri açıklamaya çalışıyorsunuz. Sizce Türkiye’deki “dindar nesil” politikaları nasıl sonuç verdi?

Belki de bu soruyu bu politikaları hayata geçiren ya da Türkiye’de dindar nesil yaratmak isteyenlere sormak gerekiyor. “Sizce devlet eli ile sürdürülen dindarlaştırma politikaları başarılı oldu mu?” diye. Zira sekülerleşme merkezli doktora ya da yüksek lisans tezlerindeki bulgular ya da araştırma şirketlerinin anketleri dinin yeni kuşakların hayatına daha az dokunduğunu ortaya koyuyor. Yeni kuşaklar kendi ailelerine kıyasla ya dine daha az rol veriyorlar ya da dini farklı formlarda ve içeriklerde hayatlarına alıyorlar.

Nedir bu farklılıklar?

Farklılığı birkaç ana konu üzerinden tartışabiliriz. Ben kendi çalışmalarım için inanç, ibadet ve günlük yaşamı merkeze alıyorum. Yani “hangi kuşaklar Allah’a daha fazla inanıyor?, “Hangi kuşaklar daha fazla namaz kılıyor?”, “Hangi kuşakların kıyafet kodları daha dindar?”, “Kuşakların evlilik öncesi flört ve cinsellik konusundaki sınırları arasında fark var mı?”, “Camiler hangi kuşaklar için daha fazla önem taşıyor?”, “Kuşakların tatil algısında bir farklılaşma var mı?”, “Cenaze törenlerindeki dini unsurlarda dönüşüm var mı?” gibi sorular ilk aklıma gelenler.

Sizin tezinizin aksine Türkiye’nin dindarlaştığına dair bir görüş uzun süredir gündemde. Tarikatların devlet eli ile güçlenmesi, din merkezli okul sayılarının artması, diyanetin gün geçtikçe güçlenmesi… Türkiye’nin dindarlaştığına dair bu iddialar “Türkiye sekülerleşiyor” tezinizle çelişmiyor mu?

Türkiye’nin dindarlaştığına dair verdiğiniz örneklere karşı çıkmam mümkün değil. Hatta bu örnekleri ben de arttırabilirim. Ama fark edeceğiniz gibi, dindarlaşma diye bahsedilen başlıkların çoğu devletle ilgili konular. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar olduğu; hükümetlerin toplumu dindarlaştırmak için elindeki hegemonik araçları da kullanarak çabaladığı inkâr edilebilir mi, emin değilim.

Ancak bu konuların üst başlığı “laiklik”tir, sekülerleşme değil. Sekülerleşme toplumla ilgili bir kavramken laiklik ise devletle ilgili bir kavramdır. Türkiye’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar bir devlete sahip olduğu iddiasına karşı çıkan kimse olduğunu sanmıyorum. Ama sekülerleşme tartışmaları açısından esas konu devlet tarafından sayısı arttırılan İlahiyat fakülteleri değil, bu fakültelere giren öğrencilerin kendi ebeveynlerine kıyasla daha dindar hale gelip gelmedikleridir.

Hem toplumun sekülerleşmesi hem de devletin laiklikten uzaklaşması aynı anda olabilir mi?

Pek tabii ki. Devletler laiklikten uzaklaşırken, toplumlar da aynı anda sekülerleşebilirler. Bunlar birbirini çürüten şeyler değil. Benim iddialarımın zorlayıcı tarafı da sanıyorum bu ikisinin benzer döneme denk gelmesi oldu. Yani bir tarafta AK Parti hükümetleri ile daha dindar bir devlet, din ve devletin daha fazla hemhâl olması var; diğer tarafta ise günlük hayatına dini daha az alan bir toplum var.

Konu dışı ama devletin din konusundaki hassasiyetinin artmasının bir sebebi de bu olabilir gibi hissediyorum. Zira devlet kademesinin yaşanan sekülerleşme sürecinden haberdar olmadığını düşünmek naiflik olur. Devletin dindarlaşması toplumun sekülerleşmesini perdelemiş görünüyor. Hem sadece sokakta değil, 2010 yılından önce birkaç akademisyen hariç akademi dünyası dahi toplumun dinden bu denli uzaklaştığını çalışacak konulardan biri olarak görmüyordu.

Peki bu dönüşümü nasıl açıklıyorsunuz?

Hayat dönüşürken “din”e ya da diğer doğaüstü anlatılara daha az ihtiyaç duyulması ile açıklıyorum. Ama bu bana özgü orijinal bir açıklama değil aslında. 1960’lardan itibaren Batı’daki sekülerleşme tartışmalarının merkezinde bu “ihtiyaç” meselesi bulunuyor. Sekülerleşme kavramını “dinsizleşmek” değil “dine daha az ihtiyaç duymak” daha iyi açıklamakta. Geçmişe kıyasla dinin politikadaki gücü artarken toplumsal gücü sınırlanıyor.

Yeni kuşaklar kendi yaşamlarını idame ettirirken dini “daha az referans” alarak hareket ediyorlar. Muhakkak ki dinsizleşme de sekülerleşme demektir; ama esas konu bireylerin dinden tamamen kopması değil, geçmişe kıyasla hayatlarına dini daha az almalarıdır. “Modernleşme” süreci ile dinin hayata dokunduğu anlar kısıtlanıyor.

Sekülerleşme teorisinden mi bahsediyorsunuz?

Kesinlikle. Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşüm dünya tarihinde ilk defa yaşanmıyor. Bu sürecin  hayret uyandırıcı ya da ilginç olduğunu iddia etmek de kolay değil. “Dinler modernleşme ile günlük yaşamda daha güçsüz hale gelir” temel iddiasını sahip olan sekülerleşme teorisi, nasıl ki 1960’lardan itibaren modern Batı dünyasındaki din özelindeki toplumsal değişimi açıklamak için kullanılıyorsa, aynısı Türkiye için de geçerli. Türkiye bu anlamda tekil ve insanı dumura uğratan bir örnek olarak karşımızda durmuyor.

Türkiye kendi geçmişine kıyasla bilimsel gelişmelerin hayata daha fazla nüfuz ettiği, endüstriyel kapitalizmin, kentleşmenin ve dijitalleşmenin arttığı bir dönemden geçiyor. Yani modernleşiyor. Sekülerleşme teorisine göre, modernleşen ülkelerin sekülerleşmesi beklenir. Bu süreçleri yaşayan ülkeler dinden uzaklaşırken, Türkiye’nin bundan muaf kalacağını beklemek ya da düşünmek için elimizde veri yok. Sokaktaki dönüşüm de işte köklerini Batı dünyasında bulan sekülerleşme teorisinin iddialarının somutlaşmış hali aslında.

İddialarınızın kabul görmemesini neye bağlıyorsunuz?

Sanırım bu biraz da sekülerleşmeyi nasıl anladığımızla ilgili. Türkiye’nin sekülerleştiğini verilere rağmen kabul etmeyen insanları kümelere ayırmak mümkün değil. En azından benim böyle bir çalışmam yok. O nedenle az sonra söyleyeceklerimi speküle ediyorum. Bence ülkenin sekülerleştiğini kabul etmeyen insanlar içerisinde iki grup öne çıkıyor. Birincisi endişeli modernler diğeri ise Hıristiyan dünyasındaki sekülerleşme kavramını anlamına hiç dokunmadan Türkiye’de kullanmak isteyenler.

Biraz açabilir misiniz?

Tabii ki. Birinci grup, yani KONDA’nın 2008 yılındaki çalışması ile isimlerini almış olan “Endişeli Modernler”, sekülerleşmeyi bizatihi olumlu bir şey olarak algılıyor. Sekülerleşme ile demokrasi, laiklik ya da zenginlik arasında bir korelasyon olması gerektiğine inanıyorlar. Sekülerleşme ve kendi ilerleme anlayışlarına paralel bir toplumsal dönüşüm anlatısının neredeyse bir ve özdeş olduğunu sanıyorlar.  Ve “ülke sekülerleşiyor” iddiasını muhtemelen “Türkiye Batılılaşıyor, demokratikleşiyor, zenginleşiyor, laiklik güçleniyor.” şeklinde algılıyorlar. Öyle olunca da hali ile sekülerleşme iddiasına şüphe ile yaklaşıyorlar.

Bu yersiz bir şüphe mi?

Böyle bir beklentinin yersiz olduğunu iddia edemem. Çünkü gerçekten böyle bir korelasyon söz konusu. Zira dünya üzerinde çeşitli endekslerde en iyi durumda olan ülkeler ile en seküler ülkeler arasında bir binişme söz konusu. Ancak her ne kadar yersiz bir beklenti olmasa da, korelasyon ile sebep-sonuç ilişkisini karıştırılabiliyoruz. İki şeyin bir arada olması ile, birinin diğerinin sebebi olacağını düşünmek bizim de ülkemizde sıklıkla yapılan bir mantık hatası aslında.

Zira aynen Türkiye’de ve hatta İran’da olduğu gibi, devlet ve toplum söz konusu din olduğunda farklı pratiklere sahip olabilir. Toplumların sekülerleşmesi, yani günlük yaşamında dine daha az yer vermesi, toplumları ya da devletleri otomatikman evrensel değerlere yaklaştırmak zorunda değildir. Örneğin Kuzey Kore oldukça seküler bir ülke. Ama bahsi geçen değerlerden oldukça uzak. Sekülerleşmeyi bir öcü olarak ya da ulaşılması gereken bir seviye olarak görmek yaşanan dönüşümü anlamayı da güçleştiriyor.

Size katılmayan ikinci grubun temel iddiaları nedir?

Bu ikinci grup, sekülerleşmeyi tamamen dinsizlik olarak kodluyor. Öyle olunca da, eğer bir kişi halen dine inanıyorsa, ya da kendi anne-babasına kıyasla farklı bir dini formu benimsemişse, o zaman sekülerleşmeden bahsedilemeyeceğini düşünüyorlar. Halbuki inançlı kişi sayısı yüzde 90 değil yüzde 100 olsa dahi, yani bir toplumda bir kişi bile inancını kaybetmemiş olsa dahi o toplum hayatın birçok noktasında sert şekilde sekülerleşmiş olabilir.

Bu yaklaşım, yani yaratıcıya inanç oranını merkeze almak sekülerleşme tartışmaları için oldukça sorunlu bir yöntem. Batı’da belli tarihsel ve kültürel süreçlerle şekillenmiş bir kavramın imlediği şeyi kendi toplumumuza direkt entegre etme hatasına düşmüş oluyoruz.  Evet Batı’da inanıyor musun, inanmıyor musun üzerinden yapılıyor bu tartışmalar.

Böyle bir yöntemin Müslüman çoğunluk için kullanılması neden sorunlu?

Çünkü 21. yüzyılda Hristiyanlık ve İslam’ın günlük yaşama nüfuz etme biçimlerinde farklılıklar bulunmaktadır. İslam, ailevi direktifler, gelenekler, Kur’an-ı Kerim, toplumsal değerler, dinî fetvalar, hadisler, komşular ve benzeri araçlarla günlük yaşamı yönlendirme arzusundadır. Ve sekülerleşme için de esas tartışma toplumsal arenayı etkileme gücündeki değişimin yönüdür. Yoksa muhakkak ki inançlı insanlar vardır, ve hatta çoğunluktadırlar. Ama önemli olan inançlı olup olmamanız değil, inancınızın geçmişe kıyasla hayatınızı ne kadar etkilediğidir.

Türkiye’nin sekülerleşmesi bu şekilde sürecek mi sizce?

Bu soruya yanıt vermek için başa dönmek durumundayız. Türkiye neden sekülerleşiyor? Çünkü kendi geçmişine kıyasla modernleşiyor. Bu durumda bu modernleşme süreci tersine dönerse, yani iç savaş çıkarsa; seller, yangınlar, kuraklıklar, depremler ve diğer doğal felaketler günlük yaşamın pratiklerini tamamen etkilerse ve buna benzer büyük altından kalkılmaz altüst oluşlar yaşanırsa, bu gibi zor zamanlarda bireylerin dine ya da diğer doğaüstü anlatılara yönelmeleri beklenen bir durum. Ancak o zamana kadar, devlet eli ile toplumların dindarlaştırılabileceğini düşünmek çok gerçekçi bir beklenti olmayabilir.

Paylaşın

Araştırma: Dini İnancı Güçlü Olanlar Daha Fazla Cinsel Tatmin Yaşıyor

İngiltere’de yürütülen yeni bir çalışma, dini inancı daha güçlü kişilerin daha yüksek cinsel tatmin duygusu yaşadığını ortaya koydu. Araştırmacılar, bu bulguların cinsel davranışların ve cinsel doyumun oluşmasında sosyokültürel normların önemini gösterdiğini vurguladı.

The Journal of Sex Research dergisinde hafta içinde yayımlanan araştırmada, farklı medeni durumlardaki kadın ve erkeklerde dindarlık düzeyi ile cinsel ilişki sıklığı ve tatmin duygusu arasındaki bağlantı incelendi.

Araştırmada, 18 ila 59 yaş arasındaki kadın ve erkeklere yönelik İngiltere Ulusal Cinsel Tutumlar ve Yaşam Tarzları Araştırması’ndan elde edilen veriler kullanıldı.

Uzmanlar sonuçlara ilişkin, “Dindarlık genel olarak daha yüksek cinsel yaşam tatmini düzeyleriyle bağlantılıydı. Bu ilişkiye büyük ölçüde, cinsel ilişki için uygun koşullara yönelik tutumların neden olduğu görülüyor.” ifadelerini kullandı.

Öte yandan, verilere göre dinin hayatlarında daha büyük yer kapladığını belirten kadın ve erkeklerin cinsel ilişki sayısı ortalamada diğerlerine göre daha düşüktü.

‘Evliliğin kutsallığına ilişkin dini duygular kadınlar için daha önemli’

Çalışmayı yürüten uzmanlardan Norveç Halk Sağlığı Enstitüsü ve Columbia Üniversitesi’nden Dr. Vegard Skirbekk, “Dindar bireylerin gündelik cinsel ilişkiye girme olasılıkları daha düşük olduğundan ve cinsel aktiviteyi aşka dayalı bir ilişkiyle sınırlandırma olasılıkları daha yüksek olduğundan, resmi birlikteliğin dışındaki cinsel aktivitelere ilişkin beklentileri azalabilir. Bu ayrnı zamanda cinsel hayatlarında yaşadıkları doyumu artırabilir.” şeklinde konuştu.

Skirbekk, evlilik dışı cinsel ilişkinin onaylanmaması ve evliliğin kutsiyetine ilişkin dini duyguların kadınlar için erkeklere oranla daha fazla önem arz ettiğini söyledi. Ancak genel olarak dini hayatlarında daha önemli olarak görenlerin genel olarak cinsel yaşamlarından daha memnun olduğu görüldü.

Araştırma ayrıca yaşam boyunca hiç cinsel partnere sahip olmamanın ya da çok sayıda cinsel partnere sahip olmanın daha düşük cinsel tatmin oranlarıyla bağlantılı olduğu öne sürdü. Kadın ve erkeklerde günü birlik ya da aşk olmadan cinsel ilişkiye verilen onayın da cinsel tatmin duygusunu olumsuz etkilediği ifade edildi.

Araştırmacılar, bu bulguların cinsel davranışların ve cinsel doyumun oluşmasında sosyokültürel normların önemini gösterdiğini vurguladı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Belirsizlik ilkesini benimsemek!

Tanrı adına ortaya çıkan her şiddet ve baskı örneği, kör bir kesinliğe dayanıyordu. Kişinin varsayımları ve duruşuyla ilgili bir nebze belirsizlik, dinin halkın deliliğine dönüşmesini engelleyecekti. Dinde bağnazlığın karşılığı, siyasetteki totalitarizmdir.

Haber Merkezi / Karl Marx’ın kitlelerin afyonu olarak dini suçlaması, temel bir insan şaşkınlığına işaret ediyor. Gerçeklik nedir? Onunla nasıl ilişki kuracağız? Ya da gerçeği nasıl yanıltmayacağız ve onun için çıldırmayacağız?

Gerçeklik bir ve çoktan oluşur. Birçok kişi bir ile nasıl ilişki kurar? Geçmişte bu ilişkiyi açıklamak için farklı modeller geliştirilmiştir. Platon’a göre bir, çoğunun üstündedir. Plotinus’a göre, bir çoğunun kaynağıdır. Spinoza’ya göre bir, çoğunun temelidir. Hegel’e göre bir, çoğunda içkindir.

Dini kitaplarda özelikle İncil’de gerçeklik fikri, yapı olarak üçlüdür. Tanrı, benlik ve bilinmeyen onun üç parçasıdır. Kutsal üçleme, muamma ile kaplı bir gizemdir. Üçü farklıdır ancak bağımsız değildir. Bir, ancak çok. Daha da önemlisi, açık uçlu bir model içerirler; Dinler aleminin görmezden gelmeyi seçtiği bir şey.

Bu görüşe göre gerçeklik bilinmeyeni içerir. Verilen anda hiçbir şey tamamlanmadı. Gerçeklik insan kontrolünün ötesinde olduğundan, insanın diğer insanlara Tanrı’yı ​​oynaması saçmadır. Bugün uğraştığımız gerçeklik yarın ve daha sonra ortaya çıkabilecek olanı da içeriyorsa, onun üzerinde nasıl hükümdar olunur?

Bu, Heisenberg ilkesinin gerçeklikle ilişkilendirilmesinde bir marjı korur. Ruhsal olarak, insanlığın en iyi müttefiki kesinlik değil, gizemle bağlantılı olan saygılı bir belirsizlik duygusudur.

Bu ruhsal belirsizlik ilkesi, dinler tarihini kirleten muazzam sapkınlıklara karşı bir koruma görevi görebilirdi. Tanrı adına ortaya çıkan her şiddet ve baskı örneği, kör bir kesinliğe dayanıyordu. Kişinin varsayımları ve duruşuyla ilgili bir nebze belirsizlik, dinin halkın deliliğine dönüşmesini engelleyecekti. Dinde bağnazlığın karşılığı, siyasetteki totalitarizmdir.

Dindeki belirsizlik ilkesi, verinin ötesine bakma zorunluluğudur; zaman zaman tüm propagandalara ve savunuculara karşı sorumlu bir şekilde şüpheci olmak. Herkesi, uygunluğun gerektirdiği gibi, bir filin bir sütun ya da bir kaya olduğuna inanmaya ikna etmek propagandanın doğasındadır.

Maneviyat, propagandanın keskinliğinin aksine, hayatın gizemi karşısında saygılı bir sessizliği sürdürür. Ruhun durgunluğunda, çok renkli gökkuşağının güzelliği düşünülür; ama aynı zamanda ötesindeki beyaz parlaklığı seziyor.

Paylaşın