Ortadoğu’da Hegemonya Yarışı: Washington, Pekin Ve Moskova’nın Hesapları

Ortadoğu, sahip olduğu enerji kaynakları, stratejik ticaret yolları ve jeopolitik konumu nedeniyle uzun yıllardır küresel güçlerin nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Haber Merkezi / Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bölgede belirleyici bir üstünlük kuran ABD, bugün Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın askeri ve diplomatik hamleleriyle daha karmaşık bir rekabet ortamıyla karşı karşıya. Ancak bu mücadele, yalnızca büyük güçlerin birbirlerine karşı üstünlük kurma çabasından ibaret değil. Bölge ülkeleri de farklı aktörlerle geliştirdikleri ilişkiler üzerinden kendi hareket alanlarını genişletmeye çalışıyor.

RAND Corporation, Carnegie Endowment for International Peace ve International Institute for Strategic Studies (IISS) gibi uluslararası düşünce kuruluşlarının çalışmalarında ele alınan gelişmeler, Ortadoğu’nun küresel rekabet açısından önemini koruduğunu gösteriyor. ABD, Çin ve Rusya’nın farklı araçlarla şekillendirdiği bu mücadele, bölgenin güvenlik dengelerinden enerji piyasalarına, ticaret ilişkilerinden diplomatik ittifaklara kadar geniş bir alanı etkiliyor.

ABD’nin Askeri Üstünlüğü ve Değişen Öncelikleri

ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığı, bölge ülkeleriyle kurduğu güvenlik ortaklıkları ve deniz yollarının güvenliğinde üstlendiği rolle küresel aktörler arasında önemli bir konumda bulunuyor. Washington yönetiminin temel öncelikleri arasında İsrail’in güvenliği, Körfez ülkeleriyle ilişkilerin sürdürülmesi, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve uluslararası ticaret açısından kritik öneme sahip deniz geçitlerinin açık tutulması yer alıyor.

Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı gibi geçiş noktaları, küresel enerji ticaretinin yanı sıra Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ticari bağlantılar açısından da stratejik önem taşıyor. Bu güzergâhlarda yaşanabilecek güvenlik sorunları, enerji fiyatlarından tedarik zincirlerine kadar pek çok alanda etkisini gösterebiliyor.

Bununla birlikte ABD’nin son yıllarda Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ağırlık verme isteği, Ortadoğu’daki rolünün geleceğine ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Washington, bölgedeki askeri yükünü yönetmeye çalışırken müttefikleri arasındaki iş birliğini güçlendirmeyi ve diplomatik girişimlerle yeni ilişkiler geliştirmeyi hedefliyor.

2010’lu yılların sonlarından itibaren gündeme gelen İbrahim Anlaşmaları da bu yaklaşımın önemli örneklerinden biri oldu. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında ilişkilerin normalleşmesini sağlayan anlaşmalar, bölgesel iş birliğini geliştirme arayışının parçası olarak öne çıktı. Ancak Filistin meselesi, İran’la yaşanan gerilimler ve bölgesel çatışmalar, bu sürecin önündeki temel sorunlar olmaya devam ediyor.

Çin’in Ekonomik Nüfuz Arayışı

ABD’nin bölgedeki askeri ağırlığına karşılık Çin, Ortadoğu’da daha çok ticaret, enerji, yatırım ve altyapı projeleri üzerinden etkisini artırıyor. Dünyanın önde gelen enerji tüketicilerinden biri olan Çin için Körfez ülkeleriyle ilişkiler, ekonomik büyümenin ve enerji arzının sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıyor.

Pekin yönetiminin Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yürüttüğü çalışmalar, Ortadoğu’yu Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ağının önemli bir parçası haline getiriyor. Limanlar, lojistik merkezleri, enerji projeleri, ulaşım altyapısı ve dijital teknolojiler alanındaki yatırımlar, Çin’in bölge ülkeleriyle ekonomik bağlarını güçlendiriyor.

Çin’in yaklaşımını ABD’den ayıran başlıca unsurlardan biri, siyasi ve ekonomik ilişkileri çoğunlukla iç işlerine müdahale etmeme söylemi çerçevesinde yürütmesi. Pekin, farklı siyasi sistemlere sahip ülkelerle eş zamanlı ilişkiler kurarak ekonomik ortaklıklarını genişletmeye çalışıyor. Bu politika, hem ABD ile yakın ilişkileri bulunan Körfez ülkeleriyle hem de Washington’ın yaptırımlarına maruz kalan İran’la iş birliği geliştirmesine olanak tanıyor.

Çin’in diplomatik alandaki görünürlüğü de son yıllarda arttı. Mart 2023’te Suudi Arabistan ile İran arasında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesine yönelik anlaşmanın duyurulmasında Pekin’in arabuluculuğu önemli rol oynadı. Bu gelişme, Çin’in Ortadoğu’daki etkisinin yalnızca ticaret ve yatırımlarla sınırlı olmadığını gösterdi.

Bununla birlikte ekonomik nüfuzun askeri ve güvenlik alanlarında aynı ölçüde belirleyici olduğu söylenemez. Çin’in bölgedeki çıkarlarını koruma kapasitesi, ABD’nin geniş askeri varlığı ve güvenlik ortaklıklarıyla karşılaştırıldığında farklı bir düzeyde bulunuyor. Pekin’in önündeki temel mesele, ekonomik ağırlığını ne ölçüde diplomatik ve stratejik etkiye dönüştürebileceği.

Rusya’nın Askeri ve Diplomatik Hamleleri

Rusya, Ortadoğu’daki etkisini büyük ölçüde askeri kapasitesi, silah ticareti, enerji politikaları ve farklı taraflarla ilişki kurabilme becerisi üzerinden sürdürüyor. Ekonomik gücü ABD ve Çin’le kıyaslandığında daha sınırlı olsa da Moskova, özellikle güvenlik krizlerinde doğrudan sahaya müdahil olabilmesi sayesinde önemli bir aktör olmayı başardı.

Rusya’nın Suriye’ye 2015 yılında gerçekleştirdiği askeri müdahale, bu stratejinin en belirgin örneklerinden biri oldu. Moskova’nın müdahalesi, Beşar Esad yönetiminin askeri açıdan ayakta kalmasına önemli katkı sağladı ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını güçlendirdi. Tartus’taki deniz tesisi ile Hmeymim’deki hava üssü, Rusya’nın bölgedeki askeri faaliyetleri açısından stratejik önem taşıdı. Suriye’de 2024 sonunda yaşanan siyasi değişimlerin ardından ise Rusya’nın bu ülkedeki askeri varlığının geleceği yeni bir belirsizlik alanına dönüştü.

Rusya’nın bölgesel etkisi yalnızca askeri müdahalelerle sınırlı değil. Moskova, Suudi Arabistan başta olmak üzere petrol üreticileriyle OPEC+ çerçevesinde iş birliği yaparak küresel enerji piyasalarında etkili olmayı sürdürüyor. Üretim politikaları üzerinden yürütülen koordinasyon, petrol arzı ve fiyatları üzerinde önemli sonuçlar doğurabiliyor.

Diplomatik alanda ise Rusya, tarihsel olarak birbirleriyle anlaşmazlık yaşayan aktörlerle aynı anda iletişim kurabilmesiyle öne çıkıyor. İran’la stratejik ilişkiler geliştiren Moskova, Körfez ülkeleriyle enerji alanında iş birliği yaparken İsrail ve Mısır gibi ülkelerle de diplomatik temaslarını sürdürmeye çalışıyor. Bu esnek yaklaşım, Rusya’ya kriz dönemlerinde yeni diplomatik fırsatlar sunabiliyor.

Ancak Ukrayna savaşı nedeniyle artan askeri ve ekonomik yükler, Rusya’nın Ortadoğu’daki kaynaklarını ve hareket alanını da etkiliyor. Bu nedenle Moskova’nın bölgedeki gelecekteki rolü, yalnızca diplomatik becerilerine değil, aynı zamanda askeri kapasitesini ve dış politika önceliklerini ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacak.

Rekabetin Yeni Alanları: Güvenlik, Enerji ve Teknoloji

ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet, Ortadoğu’da tek bir alanda yürümüyor. Üç ülkenin farklı araçlarla öne çıktığı bu mücadele; askeri güvenlik, enerji, altyapı, teknoloji ve diplomasi başlıklarında şekilleniyor.

ABD, askeri üsleri, güvenlik anlaşmaları ve savunma sanayisi ilişkileri sayesinde bölgedeki güvenlik mimarisinde ağırlığını koruyor. Çin, ticaret hacmi, altyapı yatırımları ve teknoloji projeleriyle ekonomik ilişkileri derinleştiriyor. Rusya ise askeri iş birlikleri, enerji koordinasyonu ve diplomatik temaslar üzerinden etkisini sürdürmeye çalışıyor.

Bu alanlar birbirinden bağımsız değil. Örneğin bir Körfez ülkesi, güvenliğini sağlamak için ABD ile savunma iş birliğini sürdürürken altyapı yatırımları için Çinli şirketlerle anlaşmalar yapabiliyor. Aynı ülke, petrol üretimi konusunda Rusya ile koordinasyona gidebiliyor. Böylece ekonomik ve güvenlik ilişkileri, tek bir küresel gücün kontrolünde toplanmıyor.

Teknoloji alanındaki rekabet de giderek önem kazanıyor. Telekomünikasyon altyapısı, dijital ağlar, liman yönetimi ve enerji sistemlerine yönelik yatırımlar, ülkelerin uzun vadeli ekonomik ilişkilerini etkiliyor. Bu projeler, ticari kazançların yanı sıra stratejik bağımlılıkların ve siyasi nüfuzun oluşmasına da zemin hazırlayabiliyor.

Bölge Ülkeleri Kendi Dengelerini Kuruyor

Ortadoğu’daki güç mücadelesinin önemli bir boyutunu da bölge ülkelerinin izlediği çok yönlü dış politika oluşturuyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe “hedging”, yani riskleri dağıtarak farklı güçler arasında hareket alanını koruma stratejisi olarak tanımlanan yaklaşım, özellikle Körfez ülkelerinin politikalarında dikkat çekiyor.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi ülkeler, ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken Çin’le ticaret ve yatırım bağlarını geliştiriyor. Rusya ile enerji alanındaki iş birlikleri de bu çok yönlü yaklaşımın bir parçasını oluşturuyor.

Bu politika, söz konusu ülkelerin tek bir dış aktöre bağımlı kalmadan ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma arayışını yansıtıyor. Küresel güçler arasındaki rekabet, bölge devletlerine alternatif ortaklıklar geliştirme ve müzakere güçlerini artırma fırsatı sunuyor. Ancak bu yaklaşım aynı zamanda hassas bir denge gerektiriyor. Büyük güçler arasındaki gerilimlerin tırmanması, ülkeleri ekonomik çıkarları ile güvenlik öncelikleri arasında zor tercihler yapmaya yöneltebiliyor.

Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri yalnızca ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet üzerinden açıklamak da yeterli değil. İran, İsrail, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi bölgesel aktörlerin kendi hedefleri, güvenlik kaygıları ve siyasi öncelikleri bulunuyor. Bu ülkeler, küresel güçlerin politikalarına yalnızca tepki veren aktörler değil; bölgesel dengelerin oluşumunda doğrudan rol oynayan taraflar.

Çok Kutuplu Ortadoğu’ya Doğru

Ortadoğu’daki küresel güç rekabeti, Soğuk Savaş dönemindeki gibi kesin çizgilerle ayrılmış iki bloktan oluşmuyor. Askeri, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin farklı düzlemlerde ilerlediği daha karmaşık bir yapı ortaya çıkıyor. ABD güvenlik alanındaki üstünlüğünü korumaya çalışırken Çin ekonomik nüfuzunu genişletiyor, Rusya ise askeri ve diplomatik araçlarla stratejik ağırlığını sürdürmeye yöneliyor.

Bu tablo, ABD’nin bölgedeki etkisinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine Washington, sahip olduğu askeri altyapı ve müttefik ağı sayesinde önemli bir konumda bulunmaya devam ediyor. Ancak Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın güvenlik politikaları, ABD’nin bölgedeki hareket alanını ve diğer aktörlerle ilişkilerini yeniden değerlendirmesini gerektiriyor.

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun siyasi ve ekonomik geleceğini belirleyecek unsurlardan biri, büyük güçlerin kendi aralarındaki rekabeti nasıl yöneteceği olacak. Bunun kadar önemli bir diğer unsur ise bölge ülkelerinin bu rekabet karşısında nasıl bir dış politika izleyeceği.

Ortadoğu artık yalnızca küresel güçlerin nüfuz kurmaya çalıştığı bir coğrafya değil. Aynı zamanda bölge devletlerinin farklı ortaklıklar arasında denge kurduğu, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını yeniden tanımladığı bir alan. Bu nedenle bölgenin geleceğini anlamak için yalnızca Washington, Pekin ve Moskova’nın hamlelerine değil, bu hamlelerin bölge ülkeleri tarafından nasıl karşılandığına da bakmak gerekiyor.

Paylaşın

AB’nin Çin Politikasında Denge Arayışı

Avrupa Birliği (AB) ile Çin arasındaki ilişkiler, ticari iş birliği ile jeopolitik rekabetin iç içe geçtiği çok boyutlu bir sürece dönüşüyor. Avrupa’nın Çin’e yönelik politikası, yalnızca ekonomik çıkarları korumayı değil, aynı zamanda kritik sektörlerdeki dışa bağımlılığı azaltmayı ve güvenlik risklerini sınırlamayı da hedefliyor.

European Council on Foreign Relations (ECFR), Mercator Institute for China Studies (MERICS) ve Bruegel gibi düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerinde de öne çıkan bu yaklaşım, Brüksel’in Pekin’i aynı anda hem iş birliği yapılabilecek bir ortak hem ekonomik bir rakip hem de farklı bir yönetişim modelini temsil eden sistemik bir rakip olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

AB’nin Çin politikası, bu üçlü yaklaşım çerçevesinde şekilleniyor. İklim değişikliği ve küresel sorunlar gibi alanlarda iş birliği ihtiyacı devam ederken, ticaret, teknoloji ve uluslararası güvenlik konularındaki anlaşmazlıklar ilişkileri daha karmaşık hale getiriyor.

Risk Azaltma Stratejisi Öne Çıkıyor

AB’nin Çin politikasında öne çıkan temel kavramlardan biri, ekonomik ilişkileri tamamen sona erdirmek yerine riskleri azaltmayı amaçlayan “de-risking” yaklaşımı. ABD’nin Çin’le ekonomik ve teknolojik bağları sınırlandırmaya yönelik politikalarından farklı olarak AB, ticari ilişkileri sürdürürken stratejik sektörlerde tek bir ülkeye bağımlılığı azaltmaya çalışıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde kritik hammaddeler bulunuyor. Avrupa’nın yeşil ve dijital dönüşümü için gerekli olan nadir toprak elementleri, lityum ve magnezyum gibi girdilerin tedarikinde Çin önemli bir konumda yer alıyor. Bu bağımlılık, olası ticari kısıtlamalar veya jeopolitik gerilimler karşısında Avrupa sanayisinin kırılganlığını artırıyor.

AB, Kritik Hammaddeler Yasası ile tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve stratejik hammaddelerde tek bir üçüncü ülkeye bağımlılığı sınırlamayı amaçlıyor. Düzenleme kapsamında, 2030 yılına kadar AB’nin yıllık tüketiminin her bir stratejik hammadde bakımından en fazla yüzde 65’inin tek bir üçüncü ülkeden karşılanması hedefleniyor.

Yarı iletkenler, yapay zekâ ve kuantum teknolojileri gibi stratejik alanlar da risk azaltma politikasının önemli bir parçasını oluşturuyor. AB, hassas teknolojilerin transferi ve bu alanlara yönelik yatırımların doğurabileceği güvenlik risklerini daha yakından izlemeye çalışıyor. Bu çerçevede, kritik teknolojilerdeki dış yatırımların değerlendirilmesine yönelik mekanizmalar da gündeme geliyor.

Ticaret Açığı ve Elektrikli Araç Gerilimi

AB ile Çin arasındaki ekonomik ilişkilerin en önemli sorunlarından biri, ticaretteki dengesizlik. Çin’den Avrupa’ya yapılan mal ithalatının yüksekliği, AB’nin dış ticaret açığını artırırken, Pekin yönetiminin sanayi politikaları ve şirketlere sağladığı devlet destekleri Avrupa’da rekabet koşullarına ilişkin tartışmalara yol açıyor.

Bu tartışmaların en görünür örneklerinden biri elektrikli araç sektörü. Çinli üreticilerin Avrupa pazarındaki paylarını artırması üzerine AB Komisyonu, Çin menşeli elektrikli araçlara yönelik sübvansiyon karşıtı soruşturma yürüttü. Soruşturmanın ardından Çin’den ithal edilen elektrikli araçlara, üretici bazında değişen oranlarda ilave gümrük vergileri uygulandı.

Brüksel, söz konusu önlemleri devlet desteklerinin Avrupa pazarındaki rekabeti bozmasını önleme amacıyla savunurken, Pekin yönetimi uygulamaları ticari ilişkileri olumsuz etkileyen adımlar olarak değerlendiriyor.

Gerilim elektrikli araçlarla sınırlı kalmıyor. Çin’in Avrupa menşeli bazı ürünlere yönelik anti-damping ve diğer ticaret soruşturmaları da taraflar arasındaki anlaşmazlıkları artırıyor. Tarım ürünleri, alkollü içecekler ve tıbbi ekipmanlar gibi sektörler, karşılıklı ticaret önlemlerinin etkileyebileceği alanlar arasında bulunuyor.

Bu tablo, iki tarafın ekonomik ilişkilerini sürdürmek istemesine rağmen stratejik sektörlerde giderek daha fazla karşı karşıya geldiğini gösteriyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı

AB ile Çin arasındaki ilişkilerde ticaret kadar belirleyici olan bir diğer konu da güvenlik. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşı, Brüksel’in Pekin’e bakışını önemli ölçüde etkiliyor.

Çin’in Rusya ile geliştirdiği yakın ilişkiler ve Rusya’nın askeri kapasitesini destekleyebilecek çift kullanımlı ürünlerin tedarikine ilişkin iddialar, Avrupa’da ciddi kaygılara neden oluyor. Sivil amaçlarla kullanılabilen ancak askeri alanlarda da değerlendirilebilen bu ürünler, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarının etkinliği bakımından önem taşıyor.

AB, yaptırımların aşılmasına yardımcı olduğu değerlendirilen bazı Çin ve Hong Kong merkezli şirketlere yönelik kısıtlayıcı önlemler de aldı. Bu adımlar, Brüksel’in Çin’le ekonomik ilişkileri koruma isteği ile Rusya’nın savaş kapasitesini sınırlama hedefi arasında denge kurmaya çalıştığını gösteriyor.

Tayvan Boğazı’ndaki gelişmeler de Avrupa’nın güvenlik gündeminde önemli bir yer tutuyor. Bölgedeki olası bir askeri gerilim, özellikle gelişmiş yarı iletkenlerin üretimi ve küresel tedarik zincirleri açısından ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Tayvan çevresindeki istikrar ve deniz yollarının güvenliği, AB’nin Hint-Pasifik yaklaşımında öne çıkan başlıklar arasında yer alıyor.

AB Ülkeleri Arasında Ortak Politika Arayışı

AB’nin Çin politikasını şekillendiren bir diğer unsur ise üye ülkelerin farklı ekonomik ve siyasi öncelikleri. Çin’le ticari ilişkilerden önemli ölçüde yararlanan ülkeler ile ekonomik ve güvenlik risklerinin azaltılmasını önceleyen ülkeler arasında yaklaşım farklılıkları bulunuyor.

Bazı üye ülkeler Çin pazarına erişimi ve ihracat olanaklarını korumaya öncelik verirken, diğerleri kritik sektörlerdeki bağımlılığın azaltılmasını ve ticari rekabette daha sıkı önlemler alınmasını savunuyor. Bu farklılıklar, AB’nin Çin’e karşı ortak bir tutum belirlemesini zaman zaman zorlaştırıyor.

Bununla birlikte, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, stratejik teknolojilerin korunması ve ekonomik güvenliğin güçlendirilmesi konularında ortak bir politika oluşturma çabası sürüyor.

AB’nin Çin stratejisi, ekonomik bağları tamamen koparmadan riskleri azaltma arayışına dayanıyor. Ancak ticaret, teknoloji ve güvenlik alanlarındaki gerilimlerin artması, Brüksel’in bu dengeyi korumasını giderek daha zor hale getiriyor. Avrupa’nın önündeki temel mesele, Çin’le iş birliğini sürdürürken stratejik bağımsızlığını ve ekonomik güvenliğini ne ölçüde güçlendirebileceği olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

ABD Emperyalizmi Yeniden Yükseliyor

ABD ile Çin arasındaki rekabet finans, teknoloji ve kritik kaynaklar üzerinden derinleşirken, Washington’ın sert hamleleri küresel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor.

Haber Merkezi / Uluslararası ilişkiler uzmanları ve analistler uzun süredir Batı’nın küresel ağırlığındaki değişimi ve çok kutuplu dünya düzeninin güçlenmesini tartışıyor. Ancak Washington’ın son dönemde ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında attığı sert adımlar, ABD’nin küresel güç politikasının yeniden şekillendiğini gösteriyor.

ABD’nin özellikle Çin ile yürüttüğü stratejik rekabette, geleneksel askeri araçların yanı sıra ticaret politikaları, teknoloji kısıtlamaları, yaptırımlar ve tedarik zincirleri ön plana çıkıyor. Foreign Affairs’te yayımlanan değerlendirmelerde de Washington’ın küresel finans, ticaret ve teknoloji ağlarındaki baskın konumunu bir dış politika aracına dönüştürdüğü ve “ekonomik güvenlik” anlayışının hiç olmadığı kadar hayati hale geldiği vurgulanıyor.

Teknoloji Yeni Güç Alanına Dönüşüyor

Küresel güç mücadelesinin en kritik muharebe alanı yarı iletkenler, yapay zekâ ve ileri teknoloji tedarik zincirleri oldu. ABD, Pekin’in teknolojik ve askeri kapasitesini sınırlandırmak amacıyla gelişmiş çipler ile bunların üretim teknolojilerinin ihracatına yönelik kapsamlı kısıtlamalar uyguluyor.

Foreign Affairs analizlerine göre Washington, bu ihracat kontrollerini Çin’in teknolojik sıçramasını engellemeye yönelik uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak kullanıyor. Öte yandan aynı değerlendirmeler, ABD’nin bu baskısının Pekin’i pes ettirmek yerine, kendi yerli teknolojik kapasitesini geliştirmeye ve dışa bağımlılığı hızla azaltmaya yönelttiğini gösteriyor. Bu durum, teknolojik altyapının yalnızca ticari bir yarış olmaktan çıkıp küresel güç dengelerinin ana belirleyicisi haline geldiğini kanıtlıyor.

Dolar ve Finansal Araçlar Dış Politikanın Silahı Oluyor

ABD’nin küresel finans sistemindeki merkezi konumu da dış politika enstrümanları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Yaptırımlar ve küresel finans ağlarına erişim kısıtlamaları, Washington’ın rakipleri üzerindeki baskı kapasitesini artırıyor.

Ancak Foreign Affairs’teki analizler, ABD’nin finansal ve ticari gücünü bu denli agresif kullanmasının, diğer ülkeleri alternatif mekanizmalar aramaya ittiğine dikkat çekiyor. Nitekim Financial Times’ın aktardığına göre Pekin, yabancı yaptırımlara karşı koymak ve kendi tedarik zincirlerini korumak amacıyla sınır ötesi hukuki yetkilerini genişleterek karşı adımlar atmaya başladı.

Askeri Gücün Yanında İttifaklar ve Teknoloji

ABD’nin küresel stratejisinde askeri kapasite önemini korurken, bölgesel ittifaklar da bu stratejinin merkezine yerleşiyor. Washington, Çin ile yürüttüğü rekabette müttefikleriyle teknoloji, savunma ve ekonomik güvenlik alanlarında daha sıkı bir koordinasyon kurmayı hedefliyor.

Foreign Affairs değerlendirmelerine göre, ABD’nin ittifak ağları Pekin ve ortaklarına karşı rekabetin temel taşı olmayı sürdürüyor; ancak Washington’ın dış politikasındaki bu sert dönüşüm, müttefikleri açısından da adaptasyon gerektiren yeni bir dönem başlatıyor.

Krizin Yeni Boyutu: Kritik Mineraller

İki dev arasındaki rekabet ticaret ve teknolojinin ötesine geçerek kritik mineraller ve tedarik zincirleri başlığına da sıçramış durumda. Çin’in nadir toprak elementlerindeki ezici üstünlüğü, Washington’ın hamlelerine karşı Pekin’in elindeki en güçlü koz olarak öne çıkıyor. Reuters’ın verilerine göre Çin, küresel nadir toprak elementleri madenciliğinin büyük bölümünü ve rafinaj kapasitesinin ezici çoğunluğunu elinde tutuyor.

Analistler, tarafların birbirlerinin ekonomik ve teknolojik bağımlılık noktalarını koz olarak kullandığı bu sürecin, kısa vadeli bir gerginlikten ziyade uzun soluklu bir stratejik yıpratma savaşına dönüştüğü görüşünde birleşiyor.

Küresel Düzen Yeniden Şekilleniyor

ABD’nin ekonomi, teknoloji, finans ve güvenlik araçlarını eş zamanlı devreye sokması, küresel sistemin geleceğine dair tartışmaları da alevlendiriyor. Bir kesim ABD’nin teknolojik ve ekonomik üstünlüğünü bu yolla koruyabileceğini savunurken, diğer bir kesim bu hamlelerin küresel ekonomiyi böleceğini ve ülkeleri ABD’den bağımsız alternatif finans, ticaret ve teknoloji sistemleri kurmaya zorlayacağını belirtiyor.

Sonuç olarak Washington-Pekin rekabeti, ikili bir gerilimin ötesine geçerek finans, ticaret, teknoloji, kritik kaynaklar ve güvenliği kapsayan yeni bir küresel düzenin temellerini atıyor.

Paylaşın

Orta Doğu’dan Hint-Pasifik’e: ABD Stratejisinin Kırılma Noktası

İran’a yönelik saldırıların hedefleri oldukça iddialıdır: İran tehdidini ortadan kaldırmak, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devretmek ve stratejik kaynakları Hint-Pasifik’e yönlendirmek.

Aynı zamanda ABD’nin muazzam askerî gücünün sergilenmesi, Pekin’i Tayvan’a yönelik girişimleri konusunda caydırabilir. Kısacası, İran’a yönelik saldırılar; ABD’nin nihayetinde Hint-Pasifik’e ve Çin tehdidine odaklanabilmesini amaçlayan daha geniş bir “büyük stratejinin” parçası olarak görülebilir.

Eğer amaç, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devrederek Hint-Pasifik için kapasite yaratmaksa, bu hedef doğrultusunda tasarlanmış diplomatik mimari zaten mevcuttu. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile kilit Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmeyi ve Amerikan müdahalesinin azalmasıyla işleyebilecek bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmayı hedefliyordu.

2023 İsrail-Hamas savaşı diplomatik normalleşmeyi sekteye uğratmış olsa da, anlaşmaların güvenlik iş birliği boyutu büyük ölçüde korunmuştur. Paradoksal olarak, mevcut İran harekâtı, bu sağlam kalmış mimariyi dahi tehlikeye atmaktadır.

Daha derin bir yapısal sorun ise “İran sonrası” iyimserliğini zayıflatmaktadır: İsrail ve Suudi Arabistan’ı bir arada tutan temel unsur, İran tehdidine yönelik ortak algıdır. Bu tehdidin ortadan kalkması hâlinde ittifakın devam edeceğine dair ikna edici bir argüman henüz ortaya konmamıştır. Ortak bir düşmanın ortadan kaldırılması otomatik olarak kalıcı barış sağlamaz; aksine, bastırılmış rekabetleri yeniden gün yüzüne çıkarabilir.

İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bölgesel aktörlerin Amerikan desteği olmaksızın kolektif sorumluluk üstleneceği beklentisi, bölge tarihinde pek de örneği bulunmayan bir iş birliği varsayımına dayanmaktadır.

Nükleer Durum ve Petrol Denklemi

İran, silah yapımına yakın seviyede önemli miktarda uranyum biriktirmiş, ancak nihai silahlandırma aşamasına geçmemiştir. Nitekim, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Senato İstihbarat Komitesi’ndeki ifadesinde; İran’ın bir önceki yıl gerçekleştirilen “Gece Yarısı Çekiç Operasyonu”ndan bu yana zenginleştirme kapasitesini yeniden oluşturmak için herhangi bir adım atmadığını belirtmiştir. Bu durum, Pyongyang’ın aktif biçimde bölünebilir madde ürettiği ve muhtemelen silahlanma kapasitesine ulaştığı 1994 Kuzey Kore Yongbyon krizinden niteliksel olarak farklıdır.

Tartışmanın bir diğer boyutu enerji güvenliğidir. İran’ın petrolünün yaklaşık %90’ını Çin’e ihraç ettiği göz önüne alındığında, zayıflayan bir İran’ın Çin’in enerji arzını ciddi şekilde aksatacağı öne sürülmektedir. Ancak Çin, enerji ihtiyacının büyük bölümünü kendi kaynaklarıyla karşılamaktadır. Kömür, toplam tüketimin %51’inden fazlasını oluşturan birincil enerji kaynağı olmaya devam ederken; yenilenebilir enerji 2024 itibarıyla petrolü geride bırakarak ikinci sıraya yükselmiştir. Ham petrol ise toplam enerji tüketiminin %20’sinden daha azını oluşturmaktadır.

Nomura Grubu’nun hesaplamalarına göre, Hürmüz Boğazı’ndan geçen İran petrolü, Çin’in toplam enerji ihtiyacının yalnızca yaklaşık %6,6’sına karşılık gelmektedir.

Pekin ayrıca bu tür senaryolara karşı önemli bir önlem almıştır: Mart ayı başı itibarıyla Çin’in stratejik rezervlerinde yaklaşık 1,39 milyar varil petrol bulunmaktadır; bu miktar, yaklaşık 120 günlük net ham petrol ithalatını karşılayabilecek düzeydedir.

ABD’nin Orta Doğu’daki büyük bir gücü yenmesi durumunda, Pekin’in Tayvan konusunda Washington’ı sınamadan önce duraksayıp duraksamayacağı kritik bir sorudur. Bu yaklaşım, bir bölgedeki askerî başarının başka bir bölgede caydırıcılık yaratacağı varsayımına dayanan “modern domino teorisi” ile açıklanabilir.

Operasyonel başarılar (100 saat içinde 2.000 hedefin vurulması, yapay zekâ entegrasyonu, üst düzey liderliğin tasfiyesi) rakipler tarafından dikkatle incelenmektedir.

Ancak bu caydırıcılık yaklaşımı önemli bir soruyu da beraberinde getirmektedir: Bu mesajı iletmenin tek yolu gerçekten büyük ölçekli bir savaş mıdır? Askerî yetenekler, gerçek envanter tüketilmeden de tatbikatlar ve kontrollü teknolojik gösterimler aracılığıyla sergilenebilir. Sürekli muharebe operasyonları ise bu yetenekleri ortaya koyarken aynı zamanda onları mümkün kılan kaynakları da tüketmektedir.

Yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri etkileyici olsa da, kullanılan Tomahawk, SM-3 ve THAAD önleme sistemleri sınırlı sayıdadır ve üretim süreçleri yavaştır.

Maliyet asimetrisi bu noktada belirginleşmektedir: İran, yaklaşık 500.000 dolarlık bir Fateh-313 füzesine karşılık, ABD’nin yaklaşık 3,9 milyon dolarlık PAC-3 önleyici füzelerini kullanmak zorunda kalmasına neden olmaktadır. Ucuz İHA’lar pahalı savunma sistemlerini tüketirken, ardından balistik füze saldırıları gelmektedir.

ABD’de Soğuk Savaş döneminde 51 olan ana savunma yüklenicisi sayısı günümüzde 5’e düşmüştür. Savunma sektöründeki iş gücü ise 1985 seviyesinin yaklaşık üçte birine gerilemiştir.

Tayvan’ın teslim edilmemiş yaklaşık 20 milyar dolarlık silah siparişi bulunurken, müttefiklerin hava savunma sistemlerinin Orta Doğu’ya kaydırılması Pasifik’teki savunma mimarisini zayıflatmaktadır.

ABD, potansiyel uzun vadeli kazanımlar (İran tehdidinin ortadan kaldırılması ve zorunlu yeniden silahlanma süreci) karşılığında Hint-Pasifik’te kısa vadeli ciddi riskler alıyor olabilir. Bu stratejik tercihin başarısı; harekâtın süresine, savunma sanayiinin mobilizasyon hızına ve Pekin’in bu “aşırı genişleme” durumunu bir fırsat olarak görüp görmemesine bağlıdır.

Müttefikleri rahatlatan unsur, uzaktan gerçekleştirilen bombardımanlar değil; ihtiyaç duyulan bölgelerdeki somut askerî varlıktır. ABD açısından temel sorun, caydırıcılık kapasitesini binlerce kilometre ötede tüketirken Pasifik’teki güvenilirliğini nasıl koruyacağıdır.

Kaynak: FPRI

Paylaşın

Çin Budist Sanatının İlk Zirvesi: Yungang Mağaraları

Kaya mimarisinin olağanüstü örneklerinden olan Yungang Mağaraları, Çin’in Shanxi eyaletinde, Datong şehrinin yaklaşık 16 kilometre batısında yer alan eski Budist tapınak mağaralarıdır.

Haber Merkezi / 2001 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan mağaralar, Kuzey Wei Hanedanı (386-534) döneminde, özellikle 5. ve 6. yüzyıllarda inşa edilmiştir ve Çin’in en ünlü üç Budist heykel alanından biri olarak kabul edilir (diğerleri Longmen ve Mogao mağaralarıdır).

Mağaralar, Wuzhou Shan dağlarının eteğinde, Shi Li nehri vadisinde, yaklaşık 1 kilometre uzunluğunda bir kumtaşı kayalığının güney yüzüne oyulmuştur. Toplamda 53 ana mağara, 51 binden fazla Buda heykeli ve nişi ile birlikte yaklaşık bin 100 küçük mağara bulunmaktadır.

Heykellerin boyutları birkaç santimetreden 17 metreye kadar değişir ve detaylı oymalarıyla dikkat çeker. Bu eserler, Güney ve Orta Asya’dan gelen Budist sanatının Çin kültürel gelenekleriyle başarılı bir şekilde harmanlandığını gösterir.

Yungang Mağaraları’nın yapımı, Kuzey Wei’nin Budizm’i devlet dini olarak benimsemesiyle başlamıştır. Başkentleri Pingcheng (bugünkü Datong) olan bu hanedan, mağaraları hem dini hem de politik bir sembol olarak kullanmıştır.

İlk mağaralar (16-20 numaralı mağaralar), 460’lı yıllarda ünlü rahip Tanyao’nun önderliğinde, hanedanın beş kurucu imparatorunu anmak için oyulmuştur. Daha sonraki dönemlerde ise sanat tarzı gelişmiş, heykellerde daha zarif ve Çin’e özgü özellikler ön plana çıkmıştır.

Mağaralar zamanla hava koşulları, kirlilik ve Gobi Çölü’nden gelen kum fırtınaları gibi tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Liao ve Qing hanedanları döneminde restorasyon çalışmaları yapılmış, 1950’lerden itibaren ise modern koruma çabaları hız kazanmıştır. Yungang Mağaraları hem tarihi hem de sanatsal değeriyle önemli bir turistik merkezdir.

Paylaşın

Tarihin Bilinen En Eski Anaerkil Toplumlarından Biri Keşfedildi

Doğu Çin’in Tai-Yi Dağları ile Bohai Denizi arasında yer alan bir bölgede, bir keşif antik toplumlar hakkında uzun süredir devam eden varsayımları altüst etti.

Haber Merkezi / Araştırmacılar, Fujia’daki alanda, anaerkil bir topluluğa dair dikkat çekici kanıtlar buldular.

Araştırma, on nesil boyunca sürdürülen, anne soyuna göre düzenlenmiş 250 yıllık bir soyağacını ortaya çıkardı. Araştırmacılar, Fujia topluluğunun muhtemelen anaerkil ilkeler etrafında örgütlendiğini gösterdiğini ifade ediyor.

Araştırma sonuçları, genetik özellikler ile mezarlık sınırları arasındaki güçlü uyumla destekleniyor. Shandong eyaletinde bulunan Fujia’daki alan, MÖ 2750 ila 2500 yıllarına tarihleniyor, 37 hektarlık bir alanı kaplıyor ve 500’den fazla mezar içeriyor.

Araştırmacılar, alanın kuzey tarafında biri ve güney tarafında diğeri olmak üzere iki ayrı mezarlığa gömülmüş 60 kişiden alınan antik DNA’yı analiz etti. Araştırmacılar, annelerden çocuklarına geçen özel bir DNA türü olan mitokondriyal DNA’ya (veya mtDNA) odaklandı.

Anaerkil toplum, sosyal, politik ve ekonomik yapıda kadınların baskın ya da lider rol oynadığı toplum düzenini ifade eder. Bu sistemde, soy genellikle anne üzerinden takip edilir (matrilineal), mülkiyet ve miras anneden kız çocuklarına geçer ve kadınlar ailede ya da toplulukta karar alma süreçlerinde öncelikli veya eşit güce sahiptir.

Anaerkil toplumlar, tarih boyunca bazı kültürlerde görülmüşse de, modern dünyada nadir bulunur. Örnek olarak, Minangkabau (Endonezya) gibi bazı topluluklar matrilineal özellikler taşır. Bu kavram, patriyarkinin (erkek egemen düzen) karşıtı olarak ele alınır.

Paylaşın

Nükleer Güçlerin Rekabeti Tırmanıyor

Nükleer güç olan ABD, Rusya, Kuzey Kore, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve İsrail’in 2024’te nükleer silahlar için harcamaları yüzde 11 oranında artarak 100 milyar 200 milyon dolara ulaştı.

Bu artışın nükleer silahların modernizasyonu ve nükleer silah cephaneliğinin güçlendirilmesi için yapılan yatırımları yansıttığı belirtiliyor. Beş yıl önce nükleer güçlerin nükleer silahlara toplam harcaması 68 milyar dolar tutarındaydı. Yani son beş yılda nükleer silahlara harcamalar yüzde 47’den fazla artmış olması dikkat çekiyor.

Dünyada nükleer silahlara sahip dokuz devletin nükleer silahlarını modernize etme ve cephanelerini arttırma yarışı yeni bir boyut kazanıyor.

Nükleer Silahların İmha Edilmesi Koalisyonu (ICAN) tarafından bugün Cenevre’de açıklanan rapor, nükleer güçlerin nükleer cephanelerini modernize etmek ve güçlendirmek için geçtiğimiz yıl harcamalarını dikkat çekici bir oranda artırdığına dikkat çekiyor.

ICAN raporuna göre nükleer güç olan ABD, Rusya, Kuzey Kore, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve İsrail’in 2024’te nükleer silahlar için harcamaları yüzde 11 oranında artarak 100 milyar 200 milyon dolara ulaştı.

Bu artışın nükleer silahların modernizasyonu ve nükleer silah cephaneliğinin güçlendirilmesi için yapılan yatırımları yansıttığı belirtiliyor. Beş yıl önce nükleer güçlerin nükleer silahlara toplam harcaması 68 milyar dolar tutarındaydı. Yani son beş yılda nükleer silahlara harcamalar yüzde 47’den fazla artmış olması dikkat çekiyor.

ABD, 2024’te 56 milyar 800 milyon dolara ulaşan tutar ile nükleer silahlara diğer tüm ülkelerin toplamından daha fazla harcama yapan ülke oldu. ABD’yi, 12 milyar 500 milyon dolar ile Çin, 10 milyar 400 milyon dolar ile İngiltere izledi.

Raporda, “Nükleer silaha sahip ülkelerin 2024’te nükleer silah geliştirmek ve bunları muhafaza etmek için harcadıkları para, neredeyse Birleşmiş Milletler bütçesinin 28 katına eşit” tespitine yer verildi. Bu verileri açıklayan ICAN, küresel çapta nükleer silahsızlanma için mücadele sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu bir koalisyon.

ICAN 2017’de Birleşmiş Milletler’de (BM) 122 ülke tarafından kabul edilen ve 2021’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın yolunun açılmasına öncülük etmişti. Bu başarısından dolayı 2017’de Nobel Barış Ödülü’nü layık görülmüştü.

ICAN’ın politika ve araştırma koordinatörü Alicia Sanders-Zakre, özellikle İngiltere ve Fransa’daki harcama artışının Ukrayna’daki savaş ve artan gerginliklerle ilişkili olabileceğini belirtti. Sanders-Zakre “İngiltere ve Fransa’daki harcama artışında, en azından siyasi liderlerin söylemlerinde, Ukrayna’daki devam eden savaşa ve gerginliklere atıfta bulunulduğunu gördük ve bu bir rol oynuyor olabilir” dedi.

İngiltere ve NATO’daki diğer müttefikler artık Rusya’yı Avrupa için en önemli tehdit olarak görüyor. Bu nedenle Almanya gibi pek çok ülke savunma harcamalarını devasa boyutta artırarak silahlanmaya hız veren planlarını da uygulamaya başladı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

ABD Ve Çin, Ticaret Tarifelerini Düşürmek İçin Anlaşmaya Vardı

ABD ve Çin, son dönemde uyguladıkları tarifelerin çoğunu geri çekme ve ticaret anlaşmazlıklarını çözmek için 90 günlük ateşkes ilan etme konusunda anlaşmaya vardıklarını bildirdi.

Haber Merkezi / Dünyanın iki büyük ekonomik gücü küresel ekonomiyi altüst eden bir çatışmadan geri adım atarken borsalar keskin bir şekilde yükseldi. Ekonomistler ise vergi tarifelerinin hala eskisinden daha yüksek olduğu ve gelecekteki görüşmelerin sonucunun belirsiz olduğu konusunda uyardı.

ABD-Çin arasında İsviçre’nin Cenevre kentinde iki gündür devam eden ticaret müzakereleri sona erdi. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng Cenevre’de bir araya gelerek görüşmeler gerçekleştirdi.

ABD ile Çinli yetkililer arasında İsviçre’de yapılan ticaret görüşmelerinin ardından Beyaz Saray internet sayfasından açıklama yapıldı. Açıklamada, Bessent ve ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer’ın, Çin ile İsviçre’de yapılan ticaret görüşmelerinin ardından yaptığı değerlendirmelere yer verildi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, “ABD ile Çin arasındaki çok önemli ticaret görüşmelerinde önemli ilerlemeler kaydettiğimizi bildirmekten memnuniyet duyuyorum” ifadelerini kullandı.

Görüşmelerin verimli geçtiğini belirten Bessent, ABD Başkanı Donald Trump’ı görüşmeler hakkında bilgilendirdiklerini aktardı. Scott Bessent, görüşmelerin ayrıntılarına ilişkin bugün kapsamlı bir bilgilendirme yapılacağını kaydetti.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, ABD’nin Çin mallarına uyguladığı yüzde 145’lik gümrük vergisi oranını 115 puan düşürerek yüzde 30’a, Çin’in de ABD mallarına uyguladığı gümrük vergisini aynı oranda düşürerek yüzde 10’a indirmeyi kabul ettiğini söyledi.

Anlaşma, Donald Trump’ın 2 Nisan’daki “Kurtuluş Günü” gümrük vergisi açıklamalarından bu yana iki ülke için ticaret konusunda atılan önemli bir adım.

Dünyanın iki büyük ekonomik gücü küresel ekonomiyi altüst eden bir çatışmadan geri adım atarken borsalar keskin bir şekilde yükseldi. Ekonomistler ise vergi tarifelerinin hala eskisinden daha yüksek olduğu ve gelecekteki görüşmelerin sonucunun belirsiz olduğu konusunda uyardı.

Paylaşın

Her 2 Kişiden 1’i Yeni Bir Dünya Savaşı’nın Yakın Olduğunu Düşünüyor

YouGov ‘un yaptığı yeni bir anket çalışmasına göre; Avrupa’da nüfusun yüzde 41 ile 55’i önümüzdeki 5 ile 10 yıl içerisinde III. Dünya Savaşı’nın çıkma ihtimali olduğunu düşünüyor. ABD’de bu oran yüzde 45 civarında.

Nazilerin koşulsuz teslimiyeti kabul etmesiyle Avrupa’da II. Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği ve sonrasında “Zafer Günü” olarak kutlanan 8 Mayıs’ın 80. yıldönümüne az bir süre kalmışken yeni bir anketin sonuçları yayımlandı.

Anket şirketi YouGov, merkezinin yer aldığı Birleşik Krallık’ın yanı sıra ABD, Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya’da bu çalışmayı gerçekleştirdi. Avrupa ülkelerinde 5-10 yıla III. Dünya Savaşı bekleyenlerin oranı yüzde 41’le 55 arasında değişti. ABD’de ise yüzde 45’i bu görüşü onayladı.

“III. Dünya Savaşı’nda nükleer silah kullanılır” cümlesini benimseyenlerin oranı yüzde 68 ila 76 olurken II. Dünya Savaşı’na kıyasla daha fazla can kaybı olacağını öngörenlerin oranları yüzde 57’yle 73 arasında değişti. Yeni bir cihan harbinde insanların çoğunun öleceğini düşünenlerse yüzde 25-44 bandında.

Yüzde 66’yla 89 arasında değişen oranlarda “Benim ülkem savaşa girer” dendi. Ancak Avrupa’da ordularının kendisini savunabileceğini düşünenler yüzde 16 ila 44’te kaldı. ABD’lilerin yüzde 71’i ordunun kendilerini koruyabileceğini savundu.

III. Dünya Savaşı’nın Rusya yüzünden çıkacağını düşünenlerin oranı yüzde 69’la 82 arasında değişti. Moskova korkusunu “İslamcı terör” izledi. Diğer yandan İspanya, Almanya ve Fransa’da çoğunluk ABD’yle yaşanan gerilimlerin küresel barışa tehdit oluşturduğunu da belirtti.

ABD’de yaşayanların yüzde 52’si, İspanya’dakilerinse yüzde 31’i Nazi Almanyası’nın işlediği türden suçların kendi ülkelerinde meydana gelmesini bizzat görmeyi beklediğini ifade etti. Diğer ülkelerin oranları bu ikisinin arasında kaldı.

Nazileri mağlup etmek için en çok kimin çaba harcadığı sorulduğunda Birleşik Krallık dışındaki ülkelerde ABD diyenler yüzde 40’la 52 arasında değişirken, Sovyetler Birliği yanıtını verenler yüzde 17 ila 28 oldu.

Birleşik Krallık’ta yüzde 41’in kendi ülkelerinin adını zikretmesi dikkat çekti. Zira diğer ülkelerde Londra’yı bu konuda etkili görenler yüzde 5’le 11 arasında değişiyor.

Almanların yüzde 46’sı, ülkelerinin 1945’ten sonra savaş hakkında iyi iş çıkardığını düşünürken yüzde 47’nin “Nazi geçmişi hakkında aşırı bilinçliyiz” dediği görüldü. Bu durumun güncel meselelerde sorun yarattığını savundular. Yüzde 24’se Almanya liderlerinin dengeyi doğru kurduğunu söylüyor.

Barışın korunmasında en çok kimin pay sahibi olduğu sorulduğunda yüzde 52’yle 66 arasında değişen oranlarda yanıt NATO oldu. Yüzde 45 ila 56 da Avrupa Birliği’nin kıtadaki barışın korunmasında etkili olduğunu düşünüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Çin, Gerçek Elmastan Yüzde 40 Daha Sert Elmas Üretti

Çinli bilim insanları, gerçek elmastan yüzde 40 daha sert yapay elmas üretti. Bu, kesme ve parlatma aletleri gibi birçok önemli sektörde çığır açabilecek bir gelişmeye neden olabilir.

En sert elmaslar, şimdiye kadar asteroit ve meteor kraterlerinde bulunmuştu; bu da bu elmasların nadir ve genellikle çok küçük oldukları anlamına geliyor.

Doğal ve sentetik elmasların çoğu kübik yapıya sahiptir, ancak kraterlerde bulunan ve lonsdaleite olarak bilinen en sert elmaslar altıgen yapıya sahiptir.

Lonsdaleite ilk olarak 1967 yılında Arizona’daki Canyon Diablo meteoritinde keşfedilmişti. Bu malzemenin laboratuvarlarda sentezlenmesi de birkaç çalışmanın ötesinde doğrulanmamıştı.

Ancak bilim insanları, lonsdaleit diye bilinen bu tür bir altıgen elmasın (hexagonal diamond,HD) uygulamalarının, elde edilen çoğu örneğin düşük saflığı ve küçük boyutu nedeniyle “büyük ölçüde keşfedilmemiş” olduğunu söylüyor.

Şimdiyse Nature Materials adlı akademik dergide yayımlanan yeni çalışmada, yüksek oranda sıkıştırılmış grafitin ısıtılmasıyla “iyi kristalleşmiş, neredeyse saf HD” sentezi rapor edildi.

Kuzeydoğu Çin’deki Jilin Üniversitesi’nden Liu Bingbing ve Yao Mingguang liderliğindeki araştırmacılar, bilim insanlarının “post-grafit faz” diye adlandırdıkları şeyden HD’nin oluşturulabileceğini gösteriyor. Bu süreç, grafitin sıcaklık gradyanları altında sıkıştırılması.

Bilim insanları, “Burada, hem yığın hem de nano boyutlu grafitli öncüller için geçerli, yüksek oranda sıkıştırılmış grafiti ısıtarak iyi kristalize edilmiş, neredeyse saf HD sentezini rapor ediyoruz” diye yazdı.

Bu yaklaşımın, ultra küçük HD nano katman yığınları içeren milimetre boyutunda, yüksek oranda yapılandırılmış bir blok oluşumuna yol açtığını buldular.

Bilim insanlarına göre bu “süper elmas” yapı, “1100 santigrat dereceye kadar yüksek termal kararlılık ve 155 gigapascal (GPa) gibi çok yüksek bir sertliğe” sahip. Buna karşılık, doğal elmaslar yaklaşık 100 GPa sertliğe ve yaklaşık 700C’ye kadar termal kararlılığa sahip.

Çalışmada bilim insanları, malzemenin yüksek termal kararlılığı ve sertliğinin “endüstriyel uygulamalar için büyük bir potansiyele sahip olduğunu” belirtiyor.

Bulguların aynı zamanda yüksek basınç ve sıcaklık altında grafitten elmasa dönüşüm için bir çerçeve sağladığını ve malzemenin uygulamalara uyacak şekilde üretilmesi adına daha fazla fırsat yarattığını söylüyorlar:

“Bulgularımız, yüksek basınç ve sıcaklık altında grafitten elmasa dönüşümle ilgili değerli bilgiler sunuyor ve bu eşsiz malzemenin üretimi ve uygulamaları için fırsatlar sağlıyor.”

Ancak bu, bir HD formunun laboratuvarda ilk kez sentezlenişi değil. SCMP’nin haberine göre, ABD’deki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’ndaki bilim insanlarının yürüttüğü 2021 tarihli bir çalışmada da altıgen elmaslar üretildiği bildirilmişti.

Bilim insanları, bu malzemenin işleme ve delme gibi yaygın uygulamalarda geleneksel elmaslara “üstün bir alternatif” olabileceğini söyledi. Bilim insanları, bu tür altıgen elmasların nişan yüzüklerine de dönüştürülebileceğini belirtti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın