Trump’tan Türkiye’ye Yüzde 15 Ek Gümrük Vergisi

ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’den ithal edilecek ürünlere uygulanacak yüzde 15 ek gümrük vergisi kararını imzaladı. Türkiye için daha önce yüzde 10’luk bir gümrük vergisi açıklanmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump, çok sayıda ülkeye ek gümrük vergileri açıkladı. İmzalanan kararda ülkelere uygulanacak olan vergi oranları, yüzde 10 ile 41 arasında değişti.

ABD’nin Türkiye’den ithal ettiği bütün ürünler yüzde 15 ek gümrük vergisine tabi olacak. Türkiye için daha önce yüzde 10’luk bir gümrük vergisi açıklanmıştı. Bu oran yüzde 50 artmış oldu.

Avrupa Birliği’ne (AB) getirilecek verginin Türkiye’den yüksek olması bazı fabrikaların Türkiye’ye taşınması beklentisi vardı ancak bu gerçekleşmedi. AB’ye uygulanan vergi de Türkiye’ye uygulanan vergi de yüzde 15 oldu.

Türkiye’nin komşularından Suriye’ye yüzde 41 ve Irak’a ise yüzde 35 ek gümrük vergisi getirildi.

Yayımlanan kararname, 8 Ağustostan itibaren yürürlüğe girecek. Trump bu vergileri göreve geldikten sonra açıklamış fakat ticaret anlaşması müzakereleri yürütmek için yürürlüğünü ertelemişti.

Öte yandan Trump, Kanada’ya uygulanan gümrük vergisi oranının yüzde 25’ten yüzde 35’e çıkarılmasını öngören bir kararnameyi de imzaladı. Kanada’ya yönelik yeni tarife oranının bugün (1 Ağustos) yürürlüğe gireceği bildirildi.

Avrupa Birliği için bu oran, geçen haftaki anlaşmada kararlaştırıldığı üzere yüzde 15 oldu.

ABD ile ticaret anlaşması imzalayan bir diğer ülke olan İngiltere de yüzde 10 ek gümrük vergisine tabi olacak.

ABD’ye geçen yıl 63 milyar dolar ihracat yapan İsviçre ise Suriye, Laos ve Myanmar’ın ardından en çok gümrük vergisi getirilen ülke oldu. Trump, İsviçre’ye yönelik ek gümrük vergisi oranını yüzde 39 olarak belirledi.

İsviçre Devlet Başkanı Karin Keller-Sutter, gümrük vergileri açıklanmadan önce Trump’la bir son dakika görüşmesi yaptığını fakat bir anlaşmaya varamadıklarını söyledi.

Trump, Hindistan’a yüzde 25, Tayvan’a ise yüzde 20 ek gümrük vergisi getirdi. Tayvan Devlet Başkanı Lai Çing-te, ABD ile müzakerelerin sürdüğünü ve açıklanan oranın geçici olduğunu söyledi.

Çin’e yönelik yeni gümrük vergileri ise 12 Ağustos’a kadar ertelenmişti. İki ülke arasındaki görüşmeler devam ediyor. Yine Meksika’ya yönelik gümrük vergileri de müzakereler için 90 günlüğüne ertelendi.

Trump, 8 Ağustos’a kadar Ukrayna ile bir ateşkes imzalamaması durumunda Rusya’dan gaz ve petrol alan ülkelere de ek bir gümrük vergisi uygulamayı planlıyor.

Paylaşın

ABD Merkez Bankası’ndan Faiz Oranlarını Sabit Tutma Kararı

ABD Merkez Bankası (Fed), politika faizini yüzde 4,25 – 4,50 aralığında sabit tutma kararı aldı. Fed Başkanı Jerome Powell, mevcut para politika duruşunun olası gelişmelere çabuk yanıt verebilmek için uygun bir pozisyonda olduğunu söyledi.

ABD Merkez Bankası (FED), Federal Açık Piyasa Komitesi politika toplantısının sonunda, piyasa beklentilerine paralel olarak, politika faizini yüzde 4,25 – 4,50 aralığında sabit tutma kararı aldı. Fed böylece 5 toplantı üst üste faizlerde değişikliğe gitmedi.

Faiz kararı 2’ye karşı 9 oyla alındı. Fed üyelerinden Michelle Bowman ve Christopher Waller 25 baz puan indirimden yana oy kullandı. Böylece 1993 yılından beri ilk kez 2 Fed üyesi karara karşı oy kullandı.

Karar metninde, “Net ihracattaki dalgalanmalar verileri etkilemeye devam etse de, son göstergeler yılın ilk yarısında ekonomik aktivitede büyümenin ılımlılaştığını gösteriyor” ifadesi yer aldı. Fed daha önce büyümeyi “sağlam bir hızda” büyüme olarak nitelendirmişti.

Çoğu politika yapıcı, Fed’in tarifelerin enflasyon üzerindeki etkisini ölçmek için faiz indirimlerinden uzak durması gerektiğini savundu. Bazı yetkililer ise güçlü işgücü piyasasının sabırlı kalmalarına olanak sağladığını vurguladı.

Açıklamada işsizlik oranının düşük seyretmeye devam ettiği, işgücü piyasasının sağlam olduğu ve enflasyonun “bir miktar yüksek kalmaya devam ettiği” ifade edildi.

Haziran toplantısında Fed yetkilileri, yıl sonuna kadar 2 indirim öngörmüştü. Yatırımcıların bu toplantıda faiz indirimi beklentisi çok düşüktü, ancak piyasalarda Eylül ayında faiz indirimi ihtimali yaklaşık yüzde 60 olarak fiyatlanıyor.

Sıkça Fed Başkanı Powell’ı faiz konusunda eleştiren ABD Başkanı Donald Trump karardan hemen önce açıklama yaparak Fed’den bugün indirim beklemediğini söyledi. Trump “Fed’in Eylül’de faiz indireceğini duydum. Bugün faiz indirse bile Powell her zaman fazla geç kalıyor” dedi.

Karar sonrası konuşan Fed Başkanı Jerome Powell mevcut para politika duruşunun olası gelişmelere çabuk yanıt verebilmek için uygun bir pozisyonda olduğunu söyledi. Powell Eylül ayına dair henüz bir karar almadıklarını, verileri göz önünde bulundurarak karar vereceklerini belirtti.

Powell’ın konuşmasında öne çıkanlar şöyle;

Artan belirsizliğe rağmen ekonomi iyi konumda.
İşsizlik düşük ve dar bir bantta hareket etmeye devam ediyor.
Para politikamız ılımlı şekilde sıkılaştırıcı.
Enflasyon 2022’ye göre geriledi ancak hala yüksek.
Tarife müzakerelerinde gelişmeler var ama biz hala beklemek istiyoruz. Hala çok belirsizlik var.
Tüketici fiyatlarında bir miktar yukarı hareket görmeye başlıyoruz.
Şu anda gördüğümüz şey, gümrük vergileri kaynaklı enflasyonun başlangıç aşaması.

ABD’de Haziran ayında enflasyon, beşinci ay üst üste tahminlerin altında kaldı; ancak oyuncaklar, giyim eşyaları ve elektronik eşyalar gibi gümrük vergilerine doğrudan maruz kalan bazı malların fiyatları arttı. İşsizlik oranı ise yüzde 4,1’e geriledi.

Paylaşın

Yabani Pirinçli Mantar Çorbası, Malzemeleri, Hazırlanışı

Sevdikleriniz için iyi bir çorba tarifi mi arıyorsunuz? Tavuklu nane çorbası aradığınız çorba tarifi olabilir. Öyleyse hemen verilen adımları takip edin ve bu kolay tarifi sevdikleriniz için yapın! 

Haber Merkezi / Tarifi denedikten sonra yorum bölümüne değerlendirebilirsiniz.

Malzemeleri;

1 yemek kaşığı zeytinyağı
Yarım beyaz soğan, doğranmış
0,25 su bardağı doğranmış kereviz
0,25 su bardağı doğranmış havuç
1,5 su bardağı dilimlenmiş taze beyaz mantar
0,5 su bardağı beyaz şarap veya 1/2 su bardağı düşük sodyumlu, yağsız tavuk suyu
2,5 su bardağı düşük sodyumlu, yağsız tavuk suyu
1 su bardağı yağsız yarı yarıya
2 yemek kaşığı un
0,25 çay kaşığı kurutulmuş kekik
Karabiber
1 su bardağı pişmiş yabani pirinç

Hazırlanışı;

Tencereye zeytinyağını koyup orta ateşte ısıtın, doğranmış soğan, kereviz ve havuçları ekleyin, yumuşayana kadar pişirin, mantarları, beyaz şarabı ve tavuk suyunu ekleyin, kapağını kapatın ve iyice ısıtın.

Bir kasede süt kremasını, unu, kekiği ve karabiberi karıştırın, ardından pişmiş yabani pirinci ekleyip karıştırın, pirinç karışımını sebzelerle birlikte sıcak tencereye dökün, orta ateşte pişirin.

Koyulaşıp kabarcıklar oluşana kadar sürekli karıştırın. Ilık servis edin. Afiyet olsun…

Paylaşın

ABD Hegemonyası Çöktü Mü?

II. Emperyal Paylaşım Savaşı (II. Dünya Savaşı) sonrası dönemde, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlükle şekillenen ABD hegemonyası, Bretton Woods sistemi, IMF, Dünya Bankası, NATO ve doların küresel rezerv para birimi olması gibi unsurlarla pekişmiştir.

Kurtuluş Aladağ / Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte 1990 yıllarda tek kutuplu bir dünya düzeni kuran ABD, bu dönemde ekonomik (serbest piyasa kapitalizmi), askeri (NATO ve küresel üsler) ve kültürel (Hollywood, teknoloji, yumuşak güç) alanlarda rakipsiz bir konuma ulaşmıştır.

Son yıllarda ise, ABD hegemonyasının göreli olarak zayıfladığına dair çeşitli göstergeler öne çıkmaktadır:

Çin’in yükselişi, ABD’nin küresel ekonomik liderliğini sorgulatan bir faktör konumuna gelmiştir. Çin, “Tek Kuşak Tek Yol” girişimi ve Asya’daki serbest ticaret anlaşmalarıyla (örneğin, RCEP) kendi ekonomik etki alanını genişletmektedir.

ABD’nin federal borcu, GSYH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 110’una yaklaşmış durumda ve bu borcun 2050’ye kadar GSYH’nin yüzde 200’ünü aşabileceği öngörülmektedir. Bu borç yükü, ABD’nin küresel liderlik iddiasını sorgulatmaktadır.

ABD’nin Afganistan (2021’de Taliban’a teslimiyet), Irak ve Suriye gibi bölgelerdeki başarısızlıkları, askeri hegemonyasının sınırlarını ortaya koymuştur. Örneğin, Gazze Savaşı ve Kızıl Deniz’deki Husi faaliyetleri, ABD’nin bölgesel kontrol gücünün azaldığını göstermiştir.

Rusya ve Çin’in askeri teknolojideki ilerlemeleri (örneğin, hipersonik füzeler, nükleer kapasite) ve diğer ülkelerin (Türkiye, İran) kendi savunma teknolojilerini geliştirmesi, ABD’nin askeri tekelini kırmaktadır.

Ayrıca, Kızıl Deniz’de İran destekli Husilerin Çin ve Rusya gemilerine geçiş izni verirken, Batı güçlerinin gemilerini engellemesi, ABD’nin deniz hakimiyetinde gerileme sinyalleri vermektedir. Kızıl Deniz’deki operasyonlara müttefiklerin katılmaması, ABD’nin liderlik kapasitesinin sorgulanmasına neden olmuştur.

ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkileri, özellikle Donald Trump döneminde, ciddi şekilde zedelenmiştir. Joe Biden yönetiminin hegemonyayı restore etme çabaları, Çin ve Rusya’ya karşı bir “demokrasi cephesi” oluşturma girişimiyle sınırlı kalmış ve bu çabalar büyük ölçüde başarısız olmuştur.

Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler (örneğin, İngiltere’nin ABD’ye yakın duruşu, kıta Avrupası’nın daha bağımsız politikaları) ve Çin – Rusya ittifakı, ABD’nin küresel ittifaklar üzerindeki etkisini sınırlamaktadır.

ABD’nin demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla desteklenen yumuşak gücü, özellikle Ortadoğu’daki başarısız müdahaleler (Irak, Suriye, Afganistan) ve iç politikadaki kutuplaşma nedeniyle aşınmış durumda.

Ayrıca, Çin’in “serbest piyasa sosyalizmi” modelinin bazı ülkeler için cazip hale gelmesi, ABD’nin liberal kapitalizm modeline olan güveni sarsmaktadır.

Hegemonya hala devam ediyor mu?

Buna rağmen, ABD’nin küresel hegemonyasının tamamen çöktüğünü iddia etmek için erken olabilir:

ABD, hala dünyanın en büyük ekonomisi ve teknolojik inovasyonun merkezi (Silikon Vadisi, yapay zeka, ileri teknoloji) konumunda. Dolar, küresel rezerv para birimi olarak konumunu korumaktadır. ABD’nin IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi kurumlar üzerindeki etkisi devam etmektedir.

ABD’nin küresel askeri varlığı (700’den fazla üs, uçak gemileri, nükleer cephanelik) hala rakipsiz. Çin ve Rusya, bu alanda belirli ilerlemeler kaydetse de, ABD’nin toplam askeri kapasitesine yaklaşamamaktadırlar.

Hollywood, İngilizce ve Amerikan pop kültürü, küresel çapta etkili olmaya devam etmektedir.

Yeni bir dünya düzeni mi?

Mevcut veriler, ABD hegemonyasının bir çöküşten ziyade bir “göreli gerileme” sürecinde olduğunu göstermektedir. Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş hızlanmıştır ve bu süreçte Çin ve Rusya gibi aktörler daha fazla rol oynamaktadır.

Çin’in ekonomik ve stratejik yükselişi, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde, küresel güç merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığını göstermektedir. Rusya’nın Ukrayna Savaşı ve Ortadoğu’daki hamleleri, ABD’nin küresel sistemdeki tek belirleyici güç olmadığını ortaya koymuştur.

Sonuç olarak; Çin ve Rusya gibi ülkelerin yükselişi, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zorlamak birlikte, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlüğü hala ABD’ye önemli bir avantaj sağlamakta. Gelecekte, ABD’nin bu değişime nasıl yanıt vereceği (taktiksel geri çekilme, vekalet savaşları veya yeniden liderlik hamlesi) hegemonyanın seyrini belirleyecektir.

Paylaşın

ABD’nin İki Partili “Demokrasi” Aldatmacası

Dünyanın en zenginlerinden biri olan Elon Musk, hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere meydan okuyacak yeni bir siyasi parti olan “Amerika Partisi”ni kuracağını duyurdu.

Kurtuluş Aladağ / Demokratlar, 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçilere destek olmak için yüz milyonlarca dolar harcayan Musk’ın gelecekte bu parayı Cumhuriyetçilere karşı harcaması ihtimalinden memnun olurken, ABD Başkanı Donald Trump, Musk’ın parti kurma çabasını gülünç olarak nitelendirdi.

Ancak ABD’de üçüncü partilerin başarısız olmasının nedeni, kuralların ve yasa koyucuların onlara karşı olmasıdır.

ABD’nin iki partili sistemi, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin egemen olduğu bir yapıdır. Bu sistem, eleştirmenler tarafından yapısal özellikleri ve sonuçları nedeniyle sıkça eleştirilir. Eleştiriler genellikle sistemin, iki büyük partinin hegemonyasını pekiştiren ve alternatif sesleri (üçüncü partiler) marjinalleştiren bir düzen olarak görülmesine odaklanır.

İki partili sistemin temel özellikleri ve eleştiriler

Seçim sistemi: ABD’de kullanılan “kazanan hepsini alır” (first-past-the-post) seçim sistemi, bir bölgede en çok oyu alan adayın tüm temsiliyeti kazanmasını sağlar. Bu, küçük partilerin sandalye kazanmasını zorlaştırır ve iki büyük partinin dominantlığını güçlendirir.

Seçiciler kurulu: Başkanlık seçimlerinde halk doğrudan başkanı seçmez; seçiciler kurulu delegelerine oy verir. 538 delegeden en az 270’ini kazanan aday başkan olur. Bu sistem, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır ve iki büyük partiye odaklanmayı teşvik eder.

Siyasal kültür ve finansman: İki büyük parti, güçlü finansal kaynaklara, köklü organizasyonlara ve medya erişimine sahiptirler. Üçüncü partiler, bu kaynaklara erişimde zorlanırlar ve genellikle “oy israfı” olarak görülürler, bu da seçmenleri iki büyük partiden birine yönlendirir.

Üçüncü partilerin dışlanması: Sistem, üçüncü partilerin sandalye kazanmasını neredeyse imkansız hale getirir. Ancak üçüncü partiler, oy bölen etkisi oluşturabilirler. Örneğin, 2000 seçimlerinde Ralph Nader’ın Yeşil Parti adaylığı, Demokrat Al Gore’un oylarını böldüğü için George W. Bush’un kazanmasına yol açtığı düşünülür.

Kurumsal engeller: Seçimlere katılmak için gerekli imza ve finansal gereklilikler, üçüncü partiler için büyük bir engeldirler. Ayrıca, iki büyük parti, seçim kurallarını kendi lehlerine şekillendirebilen yasal ve politik avantajlara sahiptirler.

Seçmen manipülasyonu: Eleştirmenlerin bir bölümü, iki partinin seçmenleri “ya o ya bu” ikilemine sıkıştırdığını ve bunun da demokratik çeşitliliği sınırlandırdığını savunur.

Medya ve kamuoyu: Medya, genellikle iki büyük partiye odaklanır ve üçüncü partilere sınırlı yer verir. Bu, seçmenlerin algısını şekillendirerek iki partili sistemi pekiştirir.

İki partili sistemin avantajı, siyasi istikrar sağlar ve koalisyon ihtiyacını ortadan kaldırır. Partiler, geniş kitlelere hitap etmek için genellikle merkeze yakın, ılımlı politikalar benimserler. Sistemin dezavantajı ise farklı siyasi eğilimlerin temsil edilmesini zorlaştırır. Sistem, yenilikçi veya radikal fikirleri engeller ve seçmenlerin seçeneklerini kısıtlar.

İki partili sistemi savunanlar, sistemin ABD’nin federal yapısına ve tarihsel koşullarına uygun olduğunu belirtirler. Örneğin, ABD’nin geniş coğrafyası ve eyalet temelli seçim sistemi, iki büyük partinin organize olmasını kolaylaştırırken, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır.

Sonuç olarak; İki partili sistem, siyasi çeşitliliği bastırması, seçmenleri sınırlı seçeneklere zorlaması ve küçük partilere karşı yapısal engeller oluşturması nedeniyle eleştirilir. Bu sistem, demokratik katılımı ve temsiliyeti kısıtlayarak, seçmenlerin gerçek tercihlerini ifade etme özgürlüğünü azaltır.
Paylaşın

Trump’ın Vergi Tarifeleri ABD’li Şirketlere Nasıl Zarar Veriyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın 2025 yılının başlarında uygulamaya koyduğu ek gümrük vergileri, ABD’li şirketleri olumsuz yönde etkiliyor: Artan maliyetler, düşen satışlar, borsa kayıpları…

Haber Merkezi / Uzmanlar, ek gümrük vergilerinin, küresel ticaret savaşını körükleyebileceğini ve uzun vadede ABD ekonomisine zarar verebileceğini söylüyor.

Artan üretim maliyetleri: Ek gümrük vergileri, ithal edilen hammaddeler ve ara malların maliyetini daha da artırıyor. Özellikle Asya, Avrupa ve diğer bölgelerden ithalat yapan şirketler (örneğin, Apple, Nike, Target), vergi artışlarıyla birlikte ek maliyetlerle karşı karşıya.

Tüketici fiyatlarında artış: Şirketler, gümrük vergilerinin getirdiği ek maliyetleri genellikle tüketicilere yansıtıyor. Bu da, enflasyon artışıyla birlikte tüketicilerin satın alma gücünü belirli bir oranda düşürebilir.

Misilleme vergileri: Trump’ın ek gümrük vergilerine karşılık, Çin, Avrupa Birliği (AB), Kanada gibi ülkeler ABD ürünlerine misilleme vergileri uygulamaya başladı. Bu, ABD’li ihracatçıların (örneğin, Harley-Davidson) dış pazarlarda rekabet gücünü azaltıyor.

Piyasa değerlerinde düşüş: Ek gümrük vergileri, borsalarda ciddi dalgalanmalara neden oldu. Örneğin; S&P 500 endeksi, 2020’den bu yana en büyük düşüşü yaşayarak yüzde 4,8 geriledi. Apple, Nvidia, Nike gibi büyük şirketlerin hisseleri yüzde 5-14 arasında değer kaybetti.

Tedarik zinciri aksamaları: Şirketler, özellikle otomotiv ve teknoloji sektörlerinde, küresel tedarik zincirlerine bağımlı durumda. Örneğin, Meksika ve Kanada’dan gelen otomobil parçalarına uygulanan ek gümrük vergileri, üretim süreçlerinde aksamalara neden olabilir.

İstihdam kayıpları: Moody’s Analytics, ek gümrük vergilerinin ABD ekonomisinin büyümesini yüzde 0,6 azaltabileceğini ve 250 bin iş kaybına yol açabileceğini öngörüyor. Örneğin, bir otomotiv şirketi, vergilere yanıt olarak ABD’deki beş fabrikasında 900 çalışanı geçici olarak işten çıkardığını duyurdu.

E-ticaret ve teknoloji şirketleri üzerindeki etki: Çinli e-ticaret devleri (Shein, Temu) için düşük değerli kargolara uygulanan muafiyetin kaldırılması, Amazon gibi şirketlerin rekabet gücünü etkileyebilir.

Ayrıca, teknoloji sektöründe yarı iletken üreticileri (Nvidia, TSMC) muafiyetlerden faydalansa da, e-ticaret ve tüketici elektroniği şirketleri ek maliyetlerle karşı karşıya.

Paylaşın

Kilo Verme İlaçlarının İşe Yaramamasının Nedenleri

Kilo verme ilaçlarının işe yaramamasının temel nedenleri, fizyolojik farklılıklar, ilaçların yanlış kullanımı, yaşam tarzı hataları, altta yatan sağlık sorunları ve gerçekçi olmayan beklentilerdir.

Haber Merkezi / İlaçların etkili olabilmesi için, doktor ve diyetisyen eşliğinde kişiye özel bir plan oluşturulmalı, sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıkları benimsenmelidir. Ayrıca, hormonal veya metabolik sorunların araştırılması ve psikolojik destek alınması, başarı şansını artırabilir.

İşte, kilo verme ilaçlarının etkisiz olmasının başlıca nedenleri:

Fizyolojik farklılıklar

Metabolizma hızı: Her bireyin metabolizma hızı farklıdır ve bu, ilaçların etkisini değiştirebilir. Yavaş bir metabolizma, kilo verme ilaçlarının beklenen etkiyi göstermesini zorlaştırabilir.

Hormonal dengesizlikler: İnsülin direnci, tiroid hormonlarının yetersizliği (hipotiroidizm), kortizol fazlalığı (Cushing Sendromu) veya leptin/ghrelin gibi iştah düzenleyici hormonlardaki bozukluklar, kilo verme sürecini engelleyebilir. Örneğin, insülin direnci olan kişilerde, vücut yağ depolamaya eğilimli olduğundan ilaçlar etkisiz kalabilir.

Genetik faktörler: Genetik yapı, ilaçların vücuda nasıl işlediğini etkileyebilir. Bazı kişiler, genetik olarak belirli ilaçlara daha az yanıt verebilir.

Yanlış ilaç kullanımı

Uygunsuz doz veya süre: Kilo verme ilaçlarının etkili olabilmesi için doktorun önerdiği dozda ve sürede kullanılması gerekir. Erken bırakma veya düzensiz kullanım, etkisizliğe neden olabilir.

Doktor kontrolü olmadan kullanım: Reçetesiz veya uygunsuz şekilde kullanılan kilo verme ilaçları, yanlış dozaj veya uygunsuz bir sağlık durumu için alındığında işe yaramayabilir.

Yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıkları

Yetersiz diyet ve egzersiz: Kilo verme ilaçları genellikle diyet ve egzersizle birlikte kullanıldığında etkilidir. Eğer kalori alımı kontrol edilmez, öğün atlanır veya hareketsiz bir yaşam tarzı sürdürülürse, ilaçlar tek başına yeterli olmaz. Örneğin, düşük kalorili diyetlerin yanlış uygulanması veya öğün atlama, metabolizmayı yavaşlatarak kilo kaybını durdurabilir.

Gizli kalori alımı: Farkında olmadan tüketilen yüksek kalorili yiyecekler (örneğin, şekerli içecekler, atıştırmalıklar, soslar) veya porsiyon kontrolünün olmaması, ilaçların etkisini gölgeleyebilir.

Yetersiz uyku ve stres: Yetersiz uyku, ghrelin (açlık hormonu) seviyelerini artırırken leptin (tokluk hormonu) seviyelerini düşürebilir, bu da iştahı artırarak kilo vermeyi zorlaştırır. Stres ise kortizol üretimini artırarak yağ depolanmasını teşvik eder.

Altta yatan sağlık sorunları

İnsülin direnci ve diyabet: İnsülin direnci, vücudun glikozu enerjiye dönüştürmesini zorlaştırır ve yağ depolanmasını artırır, bu da kilo verme ilaçlarının etkisini azaltabilir.

Tiroid hastalıkları: Hipotiroidizm, metabolizmayı yavaşlatarak kilo vermeyi zorlaştırır. Tiroid hormonlarının düşük olması, ilaçların etkisini sınırlayabilir.

Polikistik Over Sendromu (PKOS): PKOS, insülin direnci ve hormonal dengesizliklerle ilişkilidir ve kilo vermeyi zorlaştırabilir.

Psikolojik durumlar: Depresyon, anksiyete veya yeme bozuklukları (örneğin, anoreksiya veya bulimiya), ilaçların etkisini dolaylı olarak azaltabilir. Stres veya olumsuz beden algısı, sağlıklı beslenme alışkanlıklarını sürdürmeyi zorlaştırabilir.

İlaçlara bağlı faktörler

İlacın etki mekanizması: Kilo verme ilaçları genellikle iştahı baskılama, yağ emilimini azaltma veya metabolizmayı hızlandırma yoluyla çalışır. Ancak, bu mekanizmalar her bireyde aynı etkinlikte çalışmayabilir. Örneğin, bazı ilaçlar sadece iştahı kısa süreli baskılar, ancak uzun vadede alışkanlık değişmezse etkisi azalır.

Vücudun adaptasyonu: Uzun süreli ilaç kullanımı, vücudun ilaca alışmasına (tolerans gelişmesine) neden olabilir, bu da ilacın etkisini zamanla azaltır.

Yan etkiler: Bazı kişilerde ilaçların yan etkileri (örneğin, mide bulantısı, yorgunluk) ilaca uyumu zorlaştırabilir, bu da düzenli kullanımı engeller.

Psikolojik ve davranışsal engeller

Ya hep ya hiç düşüncesi: Kilo verme sürecinde mükemmeliyetçi bir yaklaşım, küçük kaçamaklarda motivasyon kaybına yol açabilir. Bu, diyet ve ilaç kullanımını sürdürmeyi zorlaştırır.

Motivasyon eksikliği: Kilo verme sürecinde plato evresi (kilo vermenin durması) gibi durumlar, bireylerin ilaçlara olan inancını azaltabilir. Bu, ilaca bağlı kalmayı zorlaştırabilir.

Olumsuz beden algısı: Kendi bedeninden memnun olmama, kilo verme sürecini psikolojik olarak sabote edebilir ve ilaçların etkisini dolaylı olarak azaltabilir.

Plato etkisi

Kilo verme sürecinde vücut, enerji dengesini korumak için metabolizmayı yavaşlatabilir. Bu, “plato etkisi” olarak bilinir ve ilaçların etkisini sınırlayabilir. Vücut, daha az kalori harcayarak kilo kaybını durdurabilir.

Sağlıksız beklentiler

Hızlı sonuç beklentisi: Kilo verme ilaçlarının hızlı ve mucizevi sonuçlar vereceği beklentisi, gerçekçi olmayabilir. Sağlıklı kilo verme, haftada 0.5-1 kg gibi sürdürülebilir bir hızda gerçekleşir. Hızlı kilo verme girişimleri genellikle su ve kas kaybına yol açar, bu da ilaçların uzun vadeli etkisini gölgeler.

Kilo geri alımı: İlaçlar bırakıldığında, eğer yaşam tarzı değişiklikleri yapılmazsa, verilen kilolar hızla geri alınabilir (yo-yo diyeti). Bu, ilacın işe yaramadığı algısına neden olabilir.

Paylaşın

İran, ABD’nin Saldırılarına Nasıl Karşılık Verebilir?

ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine saldırıları, Orta Doğu’yu daha da istikrarsız bir konuma sokarken, tüm gözler Tahran’ın Washington’a nasıl bir karşılık vereceğine çevrildi.

Haber Merkezi / İran’ın ABD’nin nükleer tesislerine yönelik saldırılarına karşılık verme yöntemleri, mevcut jeopolitik durum, askeri kapasite ve uluslararası hukuka dayalı meşru müdafaa hakkı çerçevesinde şekillenebilir. Ancak, bu tür bir yanıt, bölgesel ve küresel sonuçları nedeniyle oldukça karmaşık ve riskli olacaktır.

Askeri misilleme: İran, 3 binden fazla balistik füzeye ve günlük 150’den fazla fırlatma kapasitesine sahip. ABD’nin bölgedeki askeri üslerini (örneğin, Katar, Bahreyn veya Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki üsler) hedef alabilir. İran, daha önce Irak’taki ABD üslerine füze saldırısı düzenlemişti ve benzer bir strateji izleyebilir.

İran, Hizbullah, Husiler veya diğer vekil güçler aracılığıyla ABD veya müttefiklerine (örneğin, İsrail) karşı dolaylı saldırılar düzenleyebilir. Bu, Yemen’deki Husiler’in Kızıldeniz’deki gemilere saldırısını yoğunlaştırması veya Lübnan’daki Hizbullah’ın İsrail’e yönelik roket saldırılarını artırması şeklinde olabilir.

İran, Stuxnet gibi geçmişte kendisine karşı kullanılan siber saldırılara benzer şekilde ABD’nin kritik altyapısına (enerji şebekeleri, finansal sistemler) yönelik siber saldırılar düzenleyebilir. İran’ın siber kapasitesi, son yıllarda önemli ölçüde gelişti.

Diplomatik ve hukuki yanıtlar: İran, ABD’nin saldırılarını Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) taşıyarak uluslararası hukukun ihlali olarak kınayabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BM Şartı’nın meşru müdafaa maddesine dayanarak misilleme hakkını saklı tuttuklarını belirtti.

İran, NPT’den çekilerek nükleer programını daha serbest bir şekilde sürdürebilir. Bu, uluslararası toplumda ciddi bir gerilim yaratabilir ve İran’ın nükleer silah geliştirme potansiyelini artırabilir. İran, ABD ile nükleer müzakereleri tamamen durdurabilir. Arakçi, İsrail’in saldırılarından sonra nükleer görüşmelerin gereksiz hale geldiğini ifade etmişti.

Ekonomik ve stratejik misilleme: İran, küresel petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulundu ve bu yönde bir karar aldığı iddia edildi. Bu, petrol fiyatlarını dramatik şekilde artırabilir ve küresel ekonomiyi sarsabilir.

İran, İsrail’in Buşehr’deki doğal gaz tesislerini vurmasına yanıt olarak enerji altyapısını koruma veya petrol üretimini durdurma gibi adımlar atabilir. Bu, enerji piyasalarında dalgalanmalara neden olabilir.

İç ve dış propaganda: İran, ABD’nin saldırılarını “saldırganlık” ve “uluslararası hukukun ihlali” olarak nitelendirerek iç kamuoyunu konsolide edebilir ve bölgesel müttefiklerini (örneğin, Rusya ve Çin) harekete geçmeye çağırabilir.

İran, sosyal medya ve devlet medyası aracılığıyla ABD’nin nükleer tesislere yönelik saldırılarını “sivil katliam” veya “nükleer felaket riski” olarak çerçeveleyerek uluslararası kamuoyunda destek arayabilir.

İran’ın vereceği yanıt, muhtemelen asimetrik askeri eylemler (vekil güçler veya siber saldırılar), diplomatik hamleler (NPT’den çekilme tehdidi veya BM’ye şikayet) ve ekonomik misilleme (Hürmüz Boğazı’nı kapatma) kombinasyonu olacaktır. Ancak, İran’ın tepkisinin kapsamı, ABD’nin sonraki adımlarına ve uluslararası toplumun tepkilerine bağlıdır.

Paylaşın

ABD, Suriye’deki İki Üsten Daha Çekildi

ABD, Suriye’nin Haseke vilayetindeki El-Vazir ve Tel Beydar üslerinden çekildi. Böylece, Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak göreve başlamasından bu yana ABD’nin Suriye’de çekildiği üs sayısı en az dört oldu.

Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) komutanı, bu çekilmelerin IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) yeniden güç kazanmasına zemin hazırladığını söyledi.

Reuters muhabirlerinin yaptığı saha gözlemleri, Amerikan askerlerinin ülkedeki varlığını hızla azalttığını ortaya koydu. Muhabirlerin son bir haftada ziyaret ettiği iki üs, büyük ölçüde boşaltılmış durumda. Her iki üs de yaklaşık on yıldır ABD tarafından desteklenen Kürt güçler liderliğindeki SDG mensuplarının küçük birlikleri tarafından korunuyor.

Üslerde daha önce kullanılan gözetim kameralarının söküldüğü, çevre güvenliği için kullanılan jiletli tellerin sarkmaya başladığı gözlemlendi. Üslerden birinde yaşayan bir Kürt siyasetçi, ABD askerlerinin artık orada olmadığını söyledi. Diğer üste görev yapan SDG askerleri de Amerikan güçlerinin kısa süre önce ayrıldığını doğruladı ancak tam tarih vermedi. Pentagon konu hakkında yorum yapmayı reddetti.

Bu gelişmeyle birlikte, gazeteciler ilk kez sahadan doğrulama yaparak ABD’nin Haseke vilayetindeki El-Vazir ve Tel Beydar üslerinden çekildiğini belgelemiş oldu. Böylece Başkan Donald Trump’ın göreve gelmesinden bu yana ABD’nin Suriye’de çekildiği üs sayısı en az dört oldu.

Trump yönetimi, bu ay başında yaptığı açıklamada, Suriye’nin kuzeydoğusundaki sekiz üssün yedisinden çekilerek sadece birinde kalacağını belirtmişti. The New York Times’ın nisan ayında bildirdiğine göre, asker sayısı 2.000’den 500’e düşürülebilir.

SDG, şu an bölgede kaç ABD askeri kaldığına ve açık olan üslerin sayısına ilişkin soruları yanıtsız bıraktı.

Ancak SDG Komutanı Mazlum Abdi, yaptığı açıklamada yalnızca bir üste birkaç yüz askerin bulunmasının IŞİD tehdidini önlemek için ‘yetersiz’ olduğunu belirtti. Abdi, “IŞİD tehdidi son dönemde ciddi şekilde arttı. Ama bu ABD ordusunun planıydı. Uzun zamandır biliyoruz ve onlarla birlikte hareket ederek boşluk oluşmaması ve baskının sürmesi için çalışıyoruz,” dedi.

Abdi, bu açıklamayı Cuma günü, İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları başlattığı gün yaptı. Yeni başlayan İsrail-İran savaşının Suriye’ye sıçrayıp sıçramayacağına dair bir değerlendirme yapmaktan kaçındı ancak “Kendimi burada, ABD üssünde güvende hissediyorum,” dedi.

Röportajdan sadece birkaç saat sonra, iki SDG güvenlik kaynağına göre İran yapımı üç füze El Şedadi üssünü hedef aldı ancak ABD savunma sistemleri tarafından düşürüldü.

IŞİD, Suriye kentlerinde yeniden faaliyete geçiyor

2014-2017 yılları arasında Irak ve Suriye’nin geniş bölgelerini kontrol eden IŞİD bu dönemde kent meydanlarında halka açık infazlar yapmış, Ezidi kadınları seks kölesi olarak kaçırmış ve yabancı gazetecilerle yardım çalışanlarını idam etmişti.

Grup, Suriye’nin Rakka ve Irak’ın Musul kentlerindeki kalelerinden, Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine ölümcül saldırılar düzenlemişti.

ABD öncülüğündeki 80’den fazla ülkeden oluşan koalisyon, uzun süren bir askeri operasyonla IŞİD’in toprak hâkimiyetine son verdi. Operasyonlar, Irak ordusu ve SDG’ye destekle yürütülmüştü.

Ancak SDG Komutanı Abdi’ye göre, Aralık ayında Beşar Esad’ın İslamcı gruplar tarafından devrilmesinin ardından IŞİD yeniden güç kazanmaya başladı. Abdi, bazı kentlerde IŞİD hücrelerinin aktif hale geldiğini ve Suriye rejimine karşı savaşmış bazı yabancı cihatçıların da örgüte katıldığını belirtti. Ayrıntı vermedi.

Ayrıca, Esad rejiminin düşüşünden sonra oluşan kaosta, IŞİD’in rejime ait silah ve mühimmat depolarını ele geçirdiğini de ifade etti.

Bazı Kürt yetkililer Reuters’a verdikleri demeçlerde, IŞİD militanlarının ABD’nin boşalttığı üslerin çevresinde -özellikle Deyrizor ve Rakka kentleri yakınlarında- daha rahat hareket etmeye başladığını söyledi.

Fırat Nehri’nin doğusundaki SDG kontrolündeki bölgelerde, IŞİD son dönemde birçok saldırı düzenledi ve en az 10 SDG savaşçısı ile güvenlik görevlisini öldürdü. Bu saldırılar arasında, Abdi’nin röportaj verdiği ABD üssü yakınlarında bir petrol tanker konvoyuna yönelik yol kenarına döşenmiş bomba saldırısı da yer alıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Nükleer Güçlerin Rekabeti Tırmanıyor

Nükleer güç olan ABD, Rusya, Kuzey Kore, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve İsrail’in 2024’te nükleer silahlar için harcamaları yüzde 11 oranında artarak 100 milyar 200 milyon dolara ulaştı.

Bu artışın nükleer silahların modernizasyonu ve nükleer silah cephaneliğinin güçlendirilmesi için yapılan yatırımları yansıttığı belirtiliyor. Beş yıl önce nükleer güçlerin nükleer silahlara toplam harcaması 68 milyar dolar tutarındaydı. Yani son beş yılda nükleer silahlara harcamalar yüzde 47’den fazla artmış olması dikkat çekiyor.

Dünyada nükleer silahlara sahip dokuz devletin nükleer silahlarını modernize etme ve cephanelerini arttırma yarışı yeni bir boyut kazanıyor.

Nükleer Silahların İmha Edilmesi Koalisyonu (ICAN) tarafından bugün Cenevre’de açıklanan rapor, nükleer güçlerin nükleer cephanelerini modernize etmek ve güçlendirmek için geçtiğimiz yıl harcamalarını dikkat çekici bir oranda artırdığına dikkat çekiyor.

ICAN raporuna göre nükleer güç olan ABD, Rusya, Kuzey Kore, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve İsrail’in 2024’te nükleer silahlar için harcamaları yüzde 11 oranında artarak 100 milyar 200 milyon dolara ulaştı.

Bu artışın nükleer silahların modernizasyonu ve nükleer silah cephaneliğinin güçlendirilmesi için yapılan yatırımları yansıttığı belirtiliyor. Beş yıl önce nükleer güçlerin nükleer silahlara toplam harcaması 68 milyar dolar tutarındaydı. Yani son beş yılda nükleer silahlara harcamalar yüzde 47’den fazla artmış olması dikkat çekiyor.

ABD, 2024’te 56 milyar 800 milyon dolara ulaşan tutar ile nükleer silahlara diğer tüm ülkelerin toplamından daha fazla harcama yapan ülke oldu. ABD’yi, 12 milyar 500 milyon dolar ile Çin, 10 milyar 400 milyon dolar ile İngiltere izledi.

Raporda, “Nükleer silaha sahip ülkelerin 2024’te nükleer silah geliştirmek ve bunları muhafaza etmek için harcadıkları para, neredeyse Birleşmiş Milletler bütçesinin 28 katına eşit” tespitine yer verildi. Bu verileri açıklayan ICAN, küresel çapta nükleer silahsızlanma için mücadele sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu bir koalisyon.

ICAN 2017’de Birleşmiş Milletler’de (BM) 122 ülke tarafından kabul edilen ve 2021’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın yolunun açılmasına öncülük etmişti. Bu başarısından dolayı 2017’de Nobel Barış Ödülü’nü layık görülmüştü.

ICAN’ın politika ve araştırma koordinatörü Alicia Sanders-Zakre, özellikle İngiltere ve Fransa’daki harcama artışının Ukrayna’daki savaş ve artan gerginliklerle ilişkili olabileceğini belirtti. Sanders-Zakre “İngiltere ve Fransa’daki harcama artışında, en azından siyasi liderlerin söylemlerinde, Ukrayna’daki devam eden savaşa ve gerginliklere atıfta bulunulduğunu gördük ve bu bir rol oynuyor olabilir” dedi.

İngiltere ve NATO’daki diğer müttefikler artık Rusya’yı Avrupa için en önemli tehdit olarak görüyor. Bu nedenle Almanya gibi pek çok ülke savunma harcamalarını devasa boyutta artırarak silahlanmaya hız veren planlarını da uygulamaya başladı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın