Orta Doğu’dan Hint-Pasifik’e: ABD Stratejisinin Kırılma Noktası
İran’a yönelik saldırıların hedefleri oldukça iddialıdır: İran tehdidini ortadan kaldırmak, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devretmek ve stratejik kaynakları Hint-Pasifik’e yönlendirmek.
Aynı zamanda ABD’nin muazzam askerî gücünün sergilenmesi, Pekin’i Tayvan’a yönelik girişimleri konusunda caydırabilir. Kısacası, İran’a yönelik saldırılar; ABD’nin nihayetinde Hint-Pasifik’e ve Çin tehdidine odaklanabilmesini amaçlayan daha geniş bir “büyük stratejinin” parçası olarak görülebilir.
Eğer amaç, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devrederek Hint-Pasifik için kapasite yaratmaksa, bu hedef doğrultusunda tasarlanmış diplomatik mimari zaten mevcuttu. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile kilit Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmeyi ve Amerikan müdahalesinin azalmasıyla işleyebilecek bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmayı hedefliyordu.
2023 İsrail-Hamas savaşı diplomatik normalleşmeyi sekteye uğratmış olsa da, anlaşmaların güvenlik iş birliği boyutu büyük ölçüde korunmuştur. Paradoksal olarak, mevcut İran harekâtı, bu sağlam kalmış mimariyi dahi tehlikeye atmaktadır.
Daha derin bir yapısal sorun ise “İran sonrası” iyimserliğini zayıflatmaktadır: İsrail ve Suudi Arabistan’ı bir arada tutan temel unsur, İran tehdidine yönelik ortak algıdır. Bu tehdidin ortadan kalkması hâlinde ittifakın devam edeceğine dair ikna edici bir argüman henüz ortaya konmamıştır. Ortak bir düşmanın ortadan kaldırılması otomatik olarak kalıcı barış sağlamaz; aksine, bastırılmış rekabetleri yeniden gün yüzüne çıkarabilir.
İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bölgesel aktörlerin Amerikan desteği olmaksızın kolektif sorumluluk üstleneceği beklentisi, bölge tarihinde pek de örneği bulunmayan bir iş birliği varsayımına dayanmaktadır.
Nükleer Durum ve Petrol Denklemi
İran, silah yapımına yakın seviyede önemli miktarda uranyum biriktirmiş, ancak nihai silahlandırma aşamasına geçmemiştir. Nitekim, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Senato İstihbarat Komitesi’ndeki ifadesinde; İran’ın bir önceki yıl gerçekleştirilen “Gece Yarısı Çekiç Operasyonu”ndan bu yana zenginleştirme kapasitesini yeniden oluşturmak için herhangi bir adım atmadığını belirtmiştir. Bu durum, Pyongyang’ın aktif biçimde bölünebilir madde ürettiği ve muhtemelen silahlanma kapasitesine ulaştığı 1994 Kuzey Kore Yongbyon krizinden niteliksel olarak farklıdır.
Tartışmanın bir diğer boyutu enerji güvenliğidir. İran’ın petrolünün yaklaşık %90’ını Çin’e ihraç ettiği göz önüne alındığında, zayıflayan bir İran’ın Çin’in enerji arzını ciddi şekilde aksatacağı öne sürülmektedir. Ancak Çin, enerji ihtiyacının büyük bölümünü kendi kaynaklarıyla karşılamaktadır. Kömür, toplam tüketimin %51’inden fazlasını oluşturan birincil enerji kaynağı olmaya devam ederken; yenilenebilir enerji 2024 itibarıyla petrolü geride bırakarak ikinci sıraya yükselmiştir. Ham petrol ise toplam enerji tüketiminin %20’sinden daha azını oluşturmaktadır.
Nomura Grubu’nun hesaplamalarına göre, Hürmüz Boğazı’ndan geçen İran petrolü, Çin’in toplam enerji ihtiyacının yalnızca yaklaşık %6,6’sına karşılık gelmektedir.
Pekin ayrıca bu tür senaryolara karşı önemli bir önlem almıştır: Mart ayı başı itibarıyla Çin’in stratejik rezervlerinde yaklaşık 1,39 milyar varil petrol bulunmaktadır; bu miktar, yaklaşık 120 günlük net ham petrol ithalatını karşılayabilecek düzeydedir.
ABD’nin Orta Doğu’daki büyük bir gücü yenmesi durumunda, Pekin’in Tayvan konusunda Washington’ı sınamadan önce duraksayıp duraksamayacağı kritik bir sorudur. Bu yaklaşım, bir bölgedeki askerî başarının başka bir bölgede caydırıcılık yaratacağı varsayımına dayanan “modern domino teorisi” ile açıklanabilir.
Operasyonel başarılar (100 saat içinde 2.000 hedefin vurulması, yapay zekâ entegrasyonu, üst düzey liderliğin tasfiyesi) rakipler tarafından dikkatle incelenmektedir.
Ancak bu caydırıcılık yaklaşımı önemli bir soruyu da beraberinde getirmektedir: Bu mesajı iletmenin tek yolu gerçekten büyük ölçekli bir savaş mıdır? Askerî yetenekler, gerçek envanter tüketilmeden de tatbikatlar ve kontrollü teknolojik gösterimler aracılığıyla sergilenebilir. Sürekli muharebe operasyonları ise bu yetenekleri ortaya koyarken aynı zamanda onları mümkün kılan kaynakları da tüketmektedir.
Yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri etkileyici olsa da, kullanılan Tomahawk, SM-3 ve THAAD önleme sistemleri sınırlı sayıdadır ve üretim süreçleri yavaştır.
Maliyet asimetrisi bu noktada belirginleşmektedir: İran, yaklaşık 500.000 dolarlık bir Fateh-313 füzesine karşılık, ABD’nin yaklaşık 3,9 milyon dolarlık PAC-3 önleyici füzelerini kullanmak zorunda kalmasına neden olmaktadır. Ucuz İHA’lar pahalı savunma sistemlerini tüketirken, ardından balistik füze saldırıları gelmektedir.
ABD’de Soğuk Savaş döneminde 51 olan ana savunma yüklenicisi sayısı günümüzde 5’e düşmüştür. Savunma sektöründeki iş gücü ise 1985 seviyesinin yaklaşık üçte birine gerilemiştir.
Tayvan’ın teslim edilmemiş yaklaşık 20 milyar dolarlık silah siparişi bulunurken, müttefiklerin hava savunma sistemlerinin Orta Doğu’ya kaydırılması Pasifik’teki savunma mimarisini zayıflatmaktadır.
ABD, potansiyel uzun vadeli kazanımlar (İran tehdidinin ortadan kaldırılması ve zorunlu yeniden silahlanma süreci) karşılığında Hint-Pasifik’te kısa vadeli ciddi riskler alıyor olabilir. Bu stratejik tercihin başarısı; harekâtın süresine, savunma sanayiinin mobilizasyon hızına ve Pekin’in bu “aşırı genişleme” durumunu bir fırsat olarak görüp görmemesine bağlıdır.
Müttefikleri rahatlatan unsur, uzaktan gerçekleştirilen bombardımanlar değil; ihtiyaç duyulan bölgelerdeki somut askerî varlıktır. ABD açısından temel sorun, caydırıcılık kapasitesini binlerce kilometre ötede tüketirken Pasifik’teki güvenilirliğini nasıl koruyacağıdır.
Kaynak: FPRI






























