“Gençlik ve Spor Bakanlığı Ölülere Yüzme Öğretmiş” İddiası

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Yüzme Bilmeyen Kalmasın Projesi kapsamında yüzme öğretilen 5 milyon kişinin arasında yatağa bağımlı kişiler, iki aylık bebekler ve ölmüş vatandaşlar olduğunu öne sürdü. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bütçe maratonu sürüyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerine Yüzme Bilmeyen Kalmasın Projesi’yle ilgili bir iddia damga vurdu.

CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel, proje kapsamında portatif şişme havuzlarda 5 milyon kişiye yüzme öğretildiği bilgisinin verildiğini ama bu kişiler arasında yatağa bağımlı kişiler, iki aylık bebekler, hatta ölmüş vatandaşların olduğunu öne sürdü.

Sözcü’nün haberine göre, Mustafa Adıgüzel, Gençlik Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu’na “Sahte veri girişi yaparak kamuoyunu yanıltmak ve kişisel verileri izinsiz kullanmak yakışıyor mu?” diye sordu.

Pandemi döneminde 5 milyon kişi

Yüzme Bilmeyen Kalmasın Projesi çok enteresan. Portatif şişme havuzlarda hem de pandemi döneminde tam 5 milyon kişiye yüzme öğretilmiş. İki kişinin el ele tutuşup bir araya gelmekten çekindiği bir dönemde şişme havuzlarda 5 milyon kişi yüzme öğrenmiş.

İl müdürlerine talimat gitti

Gerçek ise öyle değil. Spor il müdürlerine talimat gitti, okullardan, nüfus müdürlüklerinden, birçok spor kulübünden listeler gitti. Bu listede yatağa bağımlı insanlar var. İki aylık çocuklar var. Ölmüş insanlar var. Bir derneğe üye eczacı hanımın, yüzme öğrendiğinden haberi yok.

Kimlere ne kadar kaynak aktardınız

Bunları hiçbirinin yüzme öğrendiğinden haberi yok. Okulların yüzme öğrencileri de dâhil edilmiş; her türlü fırıldak var. Bir bakana sahte veri girişi yaparak kamuoyunu yanıltmak ve kişisel verileri izinsiz kullanmak yakışıyor mu? Hangi yandaş vakıf, dernek ve gruplara ne kadar kaynak aktardınız?

Paylaşın

TIME, ‘Yılın İkonu’nu Belirledi: Michelle Yeoh

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli haber ve politika dergisi TIME, “Yılın İkonu”nu belirledi. TIME’den yapılan açıklamaya göre Çin asıllı Malezyalı ünlü oyuncu Michelle Yeoh, 2022’nin ikonu seçildi.

Michelle Yeoh, oyunculuk kariyerinde 40 yılı devirdi. Hollywood’a adım atmadan önce de Asya’da ünlü olan aktris, 1980’lerin sonu itibarıyla popüler Hong Kong aksiyon filmlerinde rol aldı. Yeoh, aksiyon sahnelerinde kendisinin oynamasıyla dikkat çekti.

60 yaşındaki oyuncu, TIME’a yaptığı açıklamada 1990’ların sonunda setlerden emekli olmayı ve çocuk yapmayı planladığını ifade etti. Ancak başarılı oyuncu, Ucuz Roman’ın (Pulp Fiction) tanıtımı için 1995’te Hong Kong’a gelen Quentin Tarantino’yla görüştükten sonra fikrini değiştirdi.

Tarantino, Yeoh’un dövüş sahnelerini ezbere anlatınca aktris etkilendiğini belirtti. Yeoh böylece sinemada henüz işini bitmediğini düşündü.

Aktris bunun ardından Hollywood’da James Bond serisinin 18. filmi Yarın Asla Ölmez’de (Tomorrow Never Dies) rol aldı. Yeoh, Kaplan ve Ejderha (Crouching Tiger, Hidden Dragon) ve Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı (The Mummy: Tomb of The Dragon) gibi filmlerle adını iyice duyurdu.

Yeoh ayrıca Galaksinin Koruyucuları 2 (Guardians of the Galaxy Vol. 2) ve Shang-Chi ve On Halka Efsanesi (Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings) gibi Marvel filmlerinde de rol aldı.

Ancak Yeoh adını, 8 Nisan’da vizyona giren Her Şey Her Yerde Aynı Anda’yla (Everything Everywhere All at Once) bütün dünyaya duyurabildi.

Yıldız oyuncu nisanda GQ’yla yaptığı röportajda “izleyicilere neler yapabileceğini gösterebilmek için uzun zamandır beklediğini” söyledi.

Malezyalı aktris, filmdeki rolüyle Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu dalında favoriler arasında.

Hollywood’daki Asyalı ve Asyalı kadın klişelerine karşı kariyeri boyunca mücadele etmesi gerektiğini söyleyen Yeoh, şöyle konuştu: Bu benim ırkımla ilgili olmamalıydı. Ancak bir savaş verdim. Denememe izin verilmeliydi.

Oscar’la ilgili de konuşan Yeoh, ödülü istediğini vurguladı.

Yeoh ayrıca Cate Blanchett, Olivia Colman ve Helen Mirren gibi Batılı oyuncularla aynı fırsatları olmadığını ve bu yüzden Her Şey Her Yerde Aynı Anda’da elinden gelenin en iyisini yaptığını söyledi: Böyle bir fırsat yakaladığınızda tüm kalbinizi ve ruhunuzu adamalısınız. Çünkü bir sonraki şansın ne zaman olduğunu bilemezsiniz.

Yeoh, Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanırsa bunu başaran ilk Asyalı olacak.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya Nüfusu Sekiz Milyara Ulaştı; Nüfusun Artması İklim Krizini Derinleştirir Mi?

Nüfus artışı ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi değerlendiren akademisyen Mine Yıldırım, “Güncel tartışmalara baktığımızda, iklim kriziyle nüfus artışı arasında dolaylı bir ilişki olduğunu ancak direkt bir ilişki kurmanın zor olduğunu düşünüyorum” derken, iktisatçı Levent Dölek ise iklim krizi ve nüfus artışı arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmanın gerçekçi olmadığını söylüyor.

Yıldırım, nüfus artışı ile iklim krizinin derinleşmesi arasında ilişkiyi kurarken dikkatli olunması gerektiğini vurgularken, Dölek, “Nüfus artışı iklim krizini etkiliyor ancak yüksek nüfus, iklim krizinin derinleşmesine sebep olan karbon emisyonlarının artışında merkezi olmayan bir konuma sahip” ifadelerini kullanıyor.

Birleşmiş Milletler’in 15 Kasım’da dünya nüfusunun sekiz milyara ulaştığını açıklamasından sonra, nüfus artışının yaşadığımız iklim krizini daha da derinleştireceğine dair tartışmalar da başladı. Çünkü sıcaklıkların artmasında en büyük pay sahibi, insan kaynakları karbon emisyonları.

Çeşitli konular için sayaçlar ve gerçek zamanlı istatistikler sağlayan worldometer sitesindeki verilere göre, en çok karbon emisyonuna sebep olan ilk beş ülke Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya.

Ancak toplam rakamlar ülkelerin nüfuslarına göre oranlandığında ortaya daha farklı bir tablo çıkıyor. Buna göre kişi başı karbon emisyonlarında en yüksek oran 37.29 tonla Katar’ın olurken onu Karadağ, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Kanada gibi ülkeler izliyor.

Kadir Has Üniversitesi’nden iklim krizi üzerine çalışmalar yürüten akademisyen Mine Yıldırım ve Yalova Üniversitesi İktisat ve İdari Bölümler Fakültesi İktisat Bölümü’nden iktisatçı akademisyen Levent Dölek, nüfus ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi bianet’ten Ozan Polat’a anlattı.

“Nüfusun büyümesinin de etkisi var”

İklim krizi, iklim adaleti, hayvan hakları, yaban hayatı, kentsel dayanıklılık, politik ekoloji gibi konularda çalışmalar yürüten akademisyen Mine Yıldırım, nüfus artışı ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi şöyle değerlendiriyor:

“Güncel tartışmalara baktığımızda, iklim kriziyle nüfus artışı arasında dolaylı bir ilişki olduğunu ancak direkt bir ilişki kurmanın zor olduğunu düşünüyorum. Fakat iklim krizinin geldiği noktada 1.5 derecelik devrilme noktası dediğimiz ya da geri dönüşü olmayan nokta olarak kabul edilen 1.5 derecelik ortalama sıcaklık artışında, nüfusun büyümesinin de etkisi var.”

Ancak, Yıldırım’a göre nüfus artışı faktörü, iklim krizini bugünkü durumuna getiren sebepler sıralandığında gerilerde kalıyor.

Yıldırım, nüfus artışı ile iklim krizinin derinleşmesi arasında ilişkiyi kurarken dikkatli olunması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam ediyor:

“Nüfus artışı tüketimi, enerji ve gıda ihtiyacını da artıracağı için iklim krizinin tetikleyicileri arasında olsa da nüfus siyasetiyle, iklim krizi siyaseti arasında paralel ilişkiler kurarken çok dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü iklim kriziyle mücadelede nüfus artışının kontrolü söz konusu olduğunda, her ülkenin beklentileri açısından, aslında ideolojik amaçların maskelendiği, egemen olanların elinde bir araç olması muhtemel bir şeyden bahsediyor olabiliriz.”

Etik-politik duruş olarak çocuk yapmamak

Dünya genelinde yaşlanan ve kırılganlaşan bir nüfus da bulunduğu için nüfus artışında da eşitsiz bir gelişimin olduğunu ifade eden Yıldırım’a göre “bir etik-politik duruş olarak çocuk yapmayı tercih etmemek” önemli.

İnsanlığın her şeyde küçülmeye gitmesinin gerektiğini vurgulayan Yıldırım’a göre çocuk yapmamak başka bağlamlarda da tartışılmalı:

“İklim kriziyle mücadele söz konusu olduğunda her anlamda küçülmeye gitmenin hem bir ekonomik kategori olarak hem bir tüketim kategorisi olarak hem de enerji dönüşümünden doğayla ilişkilenmemize, hayvanlarla ilişkilenmemize, gıdayı üretme şeklimize kadar her başlıkta önemli, etik-politik olarak radikal ve gerekli bir duruş olduğunu düşünüyorum. Çocuk sahibi olmamak da bu noktada yalnızca iklim felaketlerini düşünüp ‘Dünya yok olacak diye çocuk sahibi olmanın ne manası var’ düşüncesiyle değil, dünyada yeterince aç, yardıma muhtaç çocuk var, onlar için ne yapabiliriz diye düşünerek tartışılmalı.”

Yıldırım, bunun bir dayatmaya da dönüşmemesi gerektiğini vurguluyor:

“Ancak bu etik-politik karar bir tavır olarak sahiplenildiğinde, belki bu şekilde teşvik edildiğinde anlamlı. Bunun bir nüfus politikası olarak devlet tarafından zorunlu hale getirilmesi sorunu yalnızca kötüleştirebilecek, yalnızca nüfusun yaşlanması ve yaşlanan nüfusun da dünyanın her yerinde bakım emeğini büyütmesiyle sonuçlanacak bir şey olur. Ayrıca insan bedenine müdahale anlamına da geleceği için savunulamaz.”

En çok emisyon kimde?

İktisatçı Levent Dölek ise iklim krizi ve nüfus artışı arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmanın gerçekçi olmadığını söylüyor. Dünya üzerindeki kaynaklar, kaynakların bölüşümü, gelir eşitsizliği üzerine çalışmalar yapan Dölek’e göre nüfus artışı iklim krizini etkiliyor ancak yüksek nüfus, iklim krizinin derinleşmesine sebep olan karbon emisyonlarının artışında merkezi olmayan bir konuma sahip:

“Acaba kişi başına düşen karbon emisyonunun en fazla olduğu ülkeler nüfus yoğunluğu en yüksek olan ülkeler mi diye baktığınızda listenin üst sıralarında Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi düşük nüfuslu ama petrol üreticisi, fosil yakıt üreticisi ülkeleri görürsünüz.”

“Yoksulluk nüfusu arttırıcı bir şey”

Dölek, konunun özünün görülmediğini düşünüyor: “ABD, Kanada, Avrupa Birliği’ni es geçip kamerayı Çin’e çevirip suç atmak ya da Afrika’da nüfusun neredeyse yarısı elektrikten mahrumken fosil yakıtlarla ilgili yatırım yapılmasın diye bu ülkelere kredi vermemek, yine meselenin özünü görmezden gelmekle ilgili.”

“Kapitalist ekonomi varken”

İklim krizini derinleştiren asıl faktörün kapitalizmin kendisi olduğunu söyleyen Dölek, kapitalist ekonomi temel alındığı müddetçe krize çözüm üretilemeyeceğini belirtiyor:

“İklim krizi sistemsel bir kriz olduğu için çözümün de devrimci olması gerektiği sonucuna varıyoruz. Çünkü mevcut hiçbir öneri krizi çözmüyor, krizin derinleşmesine neden oluyor. Ukrayna Savaşı’nı ele alalım. Fosil yakıtlar olmasın, yenilenebilir enerjiler, güneş enerjisi ve benzer konuları konuşuyorduk. Bir baktık, gazı kestiler. Bütün Avrupa ülkeleri kömüre dönmeye başladı. Hiç kimse de savaşmasak mı acaba demedi. Çünkü dünya onlara göre bir şirket. Bir şirket 100 sene sonrayı düşünecekse 100 sene sonraki kârını da düşürür. İnsanları düşünmez. Dolayısıyla da mesele sistem meselesidir.”

Ortada “açık bir kriz”in var olduğunu belirten Dölek, “Burada bir kriz var. Bunun sorumlusu kimdir dediğimiz zaman popülasyoncular için olağan şüpheliler olarak, Çin ve Hindistan geliyor. Çin sanayisinin gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz fakat Hindistan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın yayımladığı en çok sanayi ürünü imalâtı yapan ülkeler listesinde bile o nüfusla sıralamada ilk beşe giremiyor. Toplam rakamlarda bile aşağıya düşüyorlar” diyerek şöyle devam ediyor:

“Ama bir de şöyle bakalım. Tarihsel olarak 1850’lerden bugüne 23 tane emperyalist ülke dünyanın geri kalanından daha fazla karbon emisyonuna sebep olmuş zaten. Bunların başında da ABD geliyor. ABD dünyayı mahvederek şu anda dünyanın en büyük ekonomik gücü olmuş durumda. Dolayısıyla bedeli de onun ödemesi gerekiyor. Kalkınmaya çalışan ülkelere dokunmayan ve emperyalistler devletlere bedel ödeten bir yapının da olması lazım.”

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü: İran’ın Göz Boyamasına İzin Vermeyin

İran’dan gelen “ahlak polisinin” lağvedildiğine ilişkin haberlerle ilgili bir açıklama yapan Uluslararası Af Örgütü Orta Doğu ve Kuzey Afrika Direktörü Morayef, “Uluslararası toplum ve küresel medya İran yetkililerinin göz boyamasına izin vermemeli.” dedi ve ekledi:

“Zorunlu örtünme, İran’ın güvenlik ve idare birimlerinin kadınları keyfi gözaltı ve tutuklamaya maruz bırakmasına ve saçlarını örtmedikleri takdirde hastanelere, okullara, devlet dairelerine ve havaalanlarına erişimlerini engellemelerine izin veren Ceza Kanunu’nda ve diğer yasalar ve düzenlemelerde yerleşik bir kuraldır. Bu yasa ve düzenlemelerin yürürlükten kaldırıldığı güne kadar, Mahsa (Jina) Amini’nin gözaltına alınması ve gözaltında ölümüne yol açan şiddetin aynısı diğer milyonlarca kadını ve kız çocuğu hedef almaya devam edecek.

Uluslararası Af Örgütü, son dönemde İran’dan gelen “ahlak polisinin” lağvedildiğine ilişkin haberlerle ilgili bir açıklama yaptı.

Af Örgütü, dün (6 Aralık) yaptığı açıklamada, İranlı yetkililerin bu konudaki “muğlak ve çelişkili açıklamalarının uluslararası toplumu kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet konusunda yanıltmaması gerektiğini” belirtti.

Bianet’tin aktardığına göre, Uluslararası Af Örgütü Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesel Direktörü Heba Morayef, konu ile ilgili açıklamasında, İran Başsavcısı Cafer Muntazeri’nin 3 Aralık tarihli açıklamasına atıfla, şu değerlendirmeleri paylaştı:

“İranlı yetkililer suçu birbirine atıyor”

“Başsavcının açıklaması kasten muğlak ve kadınlara ve kız çocuklara karşı zorunlu örtünme uygulamasını katı bir biçimde yürürlükte tutan hukuksal ve siyasi altyapıya değinmeyen bir açıklama.

‘Ahlak polisi’nin yargıyla hiçbir ilgisi olmadığını söylemek, on yıllardır kadınların ve kız çocuklarının, haklarını ihlal eden ayrımcı nitelikteki zorunlu örtünme yasaları kapsamında suçlu sayılmasının yargı eliyle tasdiklendiği gerçeğini çarpıtıyor.

İran yetkilileri, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddetin bu aşırı biçimine karşı İran’da ve küresel çapta ifade edilen öfke karşısında sorumluluktan kaçmak için suçu birbirine atıyor.

“İran’ın göz boyamasına izin vermeyin”

Uluslararası toplum ve küresel medya İran yetkililerinin göz boyamasına izin vermemeli.

Zorunlu örtünme, İran’ın güvenlik ve idare birimlerinin kadınları keyfi gözaltı ve tutuklamaya maruz bırakmasına ve saçlarını örtmedikleri takdirde hastanelere, okullara, devlet dairelerine ve havaalanlarına erişimlerini engellemelerine izin veren Ceza Kanunu’nda ve diğer yasalar ve düzenlemelerde yerleşik bir kuraldır.

Bu yasa ve düzenlemelerin yürürlükten kaldırıldığı güne kadar, Mahsa (Jina) Amini’nin gözaltına alınması ve gözaltında ölümüne yol açan şiddetin aynısı diğer milyonlarca kadını ve kız çocuğu hedef almaya devam edecek.

“Protestocular yeni bir sistem de talep ediyor”

İran’daki protestocuların sadece ‘ahlak polisi’nin lağvedilmesini değil, temel insan haklarına ve özgürlüklere saygı gösteren yeni bir siyasi ve hukuki sisteme geçişi de talep ettiğini akılda tutmak önemli.

Ülkenin dört bir yanına yayılan halk ayaklanması, İran halkına yönelik on yıllardır süregelen baskılara karşı ülke çapındaki öfkeyi yansıtıyor. Bu baskılar, çok sayıda insanın her gün yalnızca özgürlük, demokrasi ve insan hakları istediği için hukuksuzca öldürülmesiyle sonuçlanmaktadır.”

Ne olmuştu?

İran Başsavcısı Cafer Muntazeri 3 Aralık 2022’deki bir basın toplantısında, “Ahlak polisinin yargıyla hiçbir ilgisi yok ve geçmişte hangi birim tarafından kurulduysa o birim tarafından kapatıldı” dedi.

Ardından, “Yargı insanların toplum içindeki davranışlarını düzenlemeyi sürdürecek” diyerek, zorunlu başörtüsü yasaları kapsamında kadınların bedenleri üzerindeki denetimin devam edeceğine işaret etti.

Devlete bağlı medya kuruluşları ertesi gün, “İran’daki hiçbir resmi makam ahlak polisinin lağvedildiğini doğrulamadı” şeklinde haberler yaptı.

İran’ın “ahlak polisi,” İçişleri Bakanlığı’nın yetki alanındaki polis gücünün bir alt koludur. Başsavcı’nın yargıyı “ahlak polisi”nden ayrı tutmaya çalışan açıklamasına rağmen, İran Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca polis memurları, savcının denetimi ve talimatıyla gözaltı ve sorgulama yapabilen “yargı yetkilisi” olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın

“CHP’de 40’a Yakın İl Başkanı İstifa Hazırlığında” İddiası

Türkiye hızlı bir şekilde 2023’te yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimine giderken, Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) de adaylık çalışmaları başladı. İddialara göre çok sayıda il ve ilçe başkanı, milletvekili aday adaylığı için genel merkezin nabzını yokluyor. 40’a yakın il başkanının istifaya karar vermesi bekleniyor. 

CHP Genel Merkezi’nin, 22 Kasım’da il ve ilçe başkanlıklarına gönderdiği genelgede, milletvekili aday adayı olmak isteyen il ve ilçe başkanlarının istifa dilekçelerini 5 Aralık ile 26 Aralık tarihleri arasında parti genel sekreterliğine iletmeleri istenmişti.

T24’ten Eray Görgülü’nün haberine göre, il ve ilçe başkanlarına tanınan süre dün başlarken, milletvekili adayı olmak isteyen il ve ilçe başkanları da genel merkezde adaylık kulisi yürütmeye başladı. Edinilen bilgiye göre çok sayıda il ve ilçe başkanı, milletvekili aday adaylığı için genel merkezin nabzını yokluyor. 40’a yakın il başkanının istifaya karar vermesi bekleniyor. İstifa edecek il ve ilçe başkanlarının dilekçelerini 26 Aralık tarihine birkaç gün kala genel merkeze ileteceği ifade ediliyor.

Atama yöntemine Kılıçdaroğlu karar verecek

İstifa eden il başkanlarının yerine yapılacak görevlendirmede ise iki yöntem üzerinde duruluyor. Parti tüzüğüne göre il yönetim kurulları kendi içinden bir üyeyi başkan olarak seçebiliyor. Yine parti tüzüğüne göre 26 Aralık tarihi itibariyle, seçime 6 aydan az bir süre kalmış olacağı için genel başkan tarafından doğrudan atama yapılabiliyor. İstifa eden başkanların yerine hangi yöntemle görevlendirme yapılacağına Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu karar verecek.

Kaftancıoğlu aday olamıyor

Bu arada CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun durumu ise merak konusu olmaya devam ediyor. Yargıtay, 14 Haziran 2022’de CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun siyasi parti üyeliğini düşürmüş ve kararı CHP Genel Merkezi’ne iletmişti. Kaftancıoğlu, fiili olarak il başkanlığı görevini yürütse de siyasi yasağı bulunduğu için milletvekili adayı olamıyor.

Paylaşın

Demirtaş’tan Çarpıcı “Çözüm Süreci” Açıklaması

Selahattin Demirtaş, “Çözüm Sürecini bitiren biz değiliz, süreç devam ederken oyun içinde oyun oynamaya kalkanlardır. Paris suikastlerini yapanlardır, Ekim 2014 Milli Güvenlik Kurulunda “Çöktürme Planı”nı hazırlayanlardır, tüm ısrarlarımıza rağmen süreci TBMM’ye taşımayı kabul etmeyenlerdir, MİT’tir.” dedi ve ekledi:

“Şimdi hem beni suçsuz yere altı yıl bir hücrede tutup sonra da ‘Edirne’deki, en büyük hesabı İmralı’dakine verecek’ diyenlere işte bunları hatırlatmak istedim. Biz Çözüm Sürecinde HDP olarak tam bir dürüstlük, fedakarlık ve iyi niyet yaklaşımı içinde olduk. Aksini iddia edenler ya bilgi sahibi değildir ve yine ‘kandırılmış’tır ya da art niyetlidir.”

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Gazete Duvar için “Fil, hortumdan ibaret değildir” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Demirtaş’ın PKK Lideri Öcalan ile görüşme talebi ve ‘Çözüm Süreci’ne ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu yazısı şöyle:

“Rehineliğimizin siyasi yönünü ispatlamak için geçtiğimiz günlerdeki duruşmada dile getirdiğim bazı konular bir hayli gündem oldu ve tartışma yarattı. Tartışılmasında bir sakınca yok elbette ama hakikati bütünlüklü olarak görmek yerine, kim fili neresinden tutuyorsa öyle tanımlıyor.

Doğrusu, duruşmadaki beyanlarım yeterince açıktı fakat basına yansıması eksik ve hatalı olunca tartışmalar da yanlış bir çerçevede yürütüldü. Bu nedenle bazı noktaları bu yazıyla anlatma ihtiyacı duydum.

Öcalan ile görüşme başvurusunun amaçları nedir? 

Birinci konu, İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşme isteğimize ilişkin yaptığımız başvurulardır. Bu başvurumun amacı ve gerekçesi dilekçemde belirtilmişti ama kısaca hatırlatayım. Tecrit hukuka aykırıdır, suçtur, işkencedir. Bu gerekçeler yeter de artar bile. Ama bizim bunun yanı sıra toplumsal barışa, çatışmaların ve giderek artan gerilimin bitmesine dair son derece insani ve siyasi gerekçelerimiz de var.

Sınır ötesine asker gönderilsin demektense İmralı’ya heyetler gönderilsin demek çok daha ahlaki ve meşrudur.

Ayrıca Öcalan’ın söz kurma hakkı elinden alınmışken kendisiyle ilgili tartışmak doğru da etik de değildir.

Görüşme talebi mi hukuksuz yoksa tecrit mi? 

Görüşme talebimizin hukuki temeli de vardır, Adalet Bakanlığının özel izniyle cezaevlerinde görüşme yapılması yasaldır. Kaldı ki ben zaten avukatım ve avukatlık yetkilerimi de bu görüşme için kullanabilirim. Dolayısıyla, Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın “hukuken mümkün değil” şeklindeki açıklamasını yadırgadığımı belirtmek isterim. Kendisine düşen sorumluluk, tecridin hukuksuzluğuna vurgu yapmaktır benim başvurumun hukuksuzluğuna değil.

Diyelim ki ben hukuken görüşemem, peki kendileri İmralı’ya gidip Öcalan ile görüşemezler mi? Bir hükümlünün, yıllardır avukatlarıyla görüştürülmemesine hukuk adına karşı çıkamazlar mı? Bunu yapmaları da hukuka aykırı değildir herhalde?

Belki de bu şekilde, Türkiye’nin toplumsal barışına ve sorunlarımızın demokratik ve barışçıl çözümüne hep birlikte katkı sunmuş oluruz.

MİT Müsteşarı’ndan gelen görüşme talebi 

İkinci konu, Sırrı Süreyya Önder’in 2014 yılında MİT Müsteşarı’nın benimle görüşme talebini ilettiğine dair açıklamalarım üzerine yapılan, akıl ve ahlak sınırlarını aşan yorumlar. Sırrı Bey o dönemde İmralı Heyeti üyesiydi. Bu görevi nedeniyle de devletin ilgili kurumlarıyla doğal olarak sürekli temas halindeydi. Dolayısıyla görüşme talebinin Sırrı Bey üzerinden iletilmesi de gayet normaldi.

Sırrı Bey sadece talebi iletti. Beni görüşmeye ikna etmeye çalıştığı, görüşme teklifini kabul etmem için uğraştığı iddiaları hem ağır bir iftira hem de ahlaksızca bir karalamadır. Tam tersine Sırrı Bey, görüşme talebine ret yanıtı verilmesinde benimle aynı fikirdeydi.

Gerisi, Sırrı Bey’in bin bir emekle, fedakarlıkla, diğer heyet üyeleri gibi, hatta bazen çok daha fazla ortaya koyduğu çabaya, samimiyete, onurlu katkıya haksızlıktır, hakarettir. Bunu sineye çekmemizi kimse beklemesin. Çözüm Sürecindeki yapıcı ve özverili çalışmaları nedeniyle Sırrı Bey’e sadece teşekkür edilebilir, hakaret değil.

Çözüm süreci zorlu ve onurlu bir görevdi

Talep edilen görüşmenin konusu da “Demirtaş ile görüşüp onu Öcalan’ın yerine Çözüm Sürecinin muhatabı olarak görmek istiyoruz” şeklinde açık bir dille ifade edilmemişti. “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde liderlik özellikleri görüldü, kendisiyle daha farklı bir süreç değerlendirmesi yapmak isteriz” tarzında, diplomatik bir dille iletilmiş bir mesajdı.

Çözüm Süreci bizler açısından hem çok zorlu hem de bir o kadar onurlu bir görevdi. Binlerce insanın ölümünü engelleyen bir çabanın sahibi olmaktan her daim şeref duyacağız. Eksiklerimiz, yetmezliklerimiz olmuştur ancak niyetimizi sorgulamak kimsenin haddine değildir.

Ben de bir dönem İmralı Heyetinde yer aldım ve tüm iyi niyetimle, barış için yoğunca çalıştım. Heyetten de parti eşbaşkanlığının çalışma yükü üzerine kendi isteğimle, MİT Müsteşarı’nın görüşme talebinden önce ayrıldım.

Çözüm sürecini bitirenler

Bununla birlikte, dönüp dolaşıp Çözüm Sürecinin bitmesinin faturasını her seferinde bana çıkarmaya çalışan herkese bir hatırlatma niteliğinde, duruşmada bu konuyu dile getirdim. Çünkü Çözüm Sürecini bitiren biz değiliz, süreç devam ederken oyun içinde oyun oynamaya kalkanlardır. Paris suikastlerini yapanlardır, Ekim 2014 Milli Güvenlik Kurulunda “Çöktürme Planı”nı hazırlayanlardır, tüm ısrarlarımıza rağmen süreci TBMM’ye taşımayı kabul etmeyenlerdir, MİT’tir.

Şimdi hem beni suçsuz yere altı yıl bir hücrede tutup sonra da “Edirne’deki, en büyük hesabı İmralı’dakine verecek” diyenlere işte bunları hatırlatmak istedim. Biz Çözüm Sürecinde HDP olarak tam bir dürüstlük, fedakarlık ve iyi niyet yaklaşımı içinde olduk. Aksini iddia edenler ya bilgi sahibi değildir ve yine “kandırılmış”tır ya da art niyetlidir.

Toplumsal barışa katkı sunmaya hazırız

Tüm bunlarla birlikte biz İmralı’da Öcalan ile görüşmeye, toplumsal barışa katkı sunmaya hazırız. Peki siz hazır mısınız?

Ama bu kez oyun içinde oyun olmayacak, her şey olabildiğince açık, şeffaf yürüyecek, tüm süreç hukuki zeminde ve TBMM çatısı altında ilerleyecek.

Buyurun, herkes en az Öcalan kadar çözüm için yüreğini ortaya koysun ve seçim hesaplarından bağımsız şekilde çözüm için çaba sarf edelim.

Unutmayın ki bize kapanan, barış için açılmayan İmralı kapıları, yarın seçim için size hiç açılmaz.

Dünyanın tüm iktidarları tek bir evladımızın tırnağı etmez, var mısınız evlatlarımızın canlarını kurtarmaya?”

Paylaşın

AK Parti Toparladı Ama Seçimi Kazanmaya Yetmiyor

Yöneylem Araştırma Genel Koordinatörü Derya Kömürcü, “AKP 1,5 yıl boyunca devam eden istikrarlı oy kaybını durdurmayı başardı 3 aydır oyları artıyor. Kasım’da Türkiye vizyonu’yla seçim kampanyasının başlaması, asgari ücret ve EYT’yle ilgili beklenti, Taksim’deki saldırı ve Suriye harekatı kararsız AKP seçmeni üzerinde etkili oldu.” dedi ve ekledi:

“AKP’nin artan oy oranına rağmen 2018 seçimlerinin hala 10 puan gerisinde olduğunu, MHP’yle birlikte Cumhur İttifakı’nın 4,5 yılda 14 puan kaybettiğini görmek gerekir. Bu toparlanma seçim kazandırmanın epey uzağında. Artışın devam edeceğine ya da kalıcı olacağına dair bulgu yok.”

Yöneylem Araştırma Genel Koordinatörü Derya Kömürcü, yaptıkları anket sonuçlarından yola çıkarak bir seçim analizinde bulundu. Kömürcü’ye göre, Cumhur İttifakı’nda istikrarlı bir düşüş yaşandığını belirte Kömürcü, EYT meselesi, Taksim’deki saldırısı kararsız olan AK Parti seçmeni üzerinde etkili oldu. Ancak Kömürcü yaptığı açıklamada tüm gelişmelerle birlikte AK Parti’nin bir önceki seçimde yakaladığı oy oranında olmadığını söyledi.

Kömürcü, sosyal medya hesabından yaptığı analizde AK Parti’den bir yıl boyunca oy kaybettiğini söyledi. Kömürcü’ye göre AK Parti son dönemde toparlama aşamasına girdi. Kömürcü bu toparlanmayı da şöyle açıkladı: AKP 1,5 yıl boyunca devam eden istikrarlı oy kaybını durdurmayı başardı 3 aydır oyları artıyor. Kasım’da Türkiye vizyonu’yla seçim kampanyasının başlaması, asgari ücret ve EYT’yle ilgili beklenti, Taksim’deki saldırı ve Suriye harekatı kararsız AKP seçmeni üzerinde etkili oldu.

Kömürcü bu toparlamanın seçim kazandırmayacağını da belirtti: AKP’nin artan oy oranına rağmen 2018 seçimlerinin hala 10 puan gerisinde olduğunu, MHP’yle birlikte Cumhur İttifakı’nın 4,5 yılda 14 puan kaybettiğini görmek gerekir.  Bu toparlanma seçim kazandırmanın epey uzağında. Artışın devam edeceğine ya da kalıcı olacağına dair bulgu yok.

Kömürcü, kararsız olan AK Parti ve MHP seçmenine dikkat çekerek muhalefetin oy kaybetmediğini söylüyor: İktidar oylarındaki artış muhalefet seçmeninin karşı tarafa geçmesi şeklinde gerçekleşmiyor. AKP-MHP’nin oyları arttığında toplam muhalefet oyu azalmıyor. Bekleneceği üzere bir miktar kararsız ve oy kullanmayacak eski AKP-MHP seçmeni partilerine geri dönüyor.

“Muhalefet tarafındaki seçmenden iktidar tarafına bir geçiş olmadığını çok net bir biçimde cumhurbaşkanlığı seçimine dair tercihlerde görüyoruz” diyen Kömürcü şöyle devam etti: Erdoğan’a asla oy vermem” ve “muhalefet adayına oy veririm” diyenlerin %50 üzerindeki konsolidasyonu devam ediyor.

Kömürcü’nün CHP’yle ilgili analizi ise şöyle: CHP, 4 ay önce birinci parti olabilir yorumları yaptıran bir seviyedeydi. Şu an oy oranı o seviyenin çok da altına inmiş değil, ama AKP’deki oy artışıyla birlikte arada ciddi bir makas oluştu. CHP’nin %30’u geçemediği bir tabloda birinci parti olma olasılığı çok düşük.

Kömürcü son olarak şunları söyledi: CHP’nin 3 Aralık’taki “vizyon belgesi” toplantısının ardından, ama özellikle cumhurbaşkanı adayı belli olduktan sonra bir ivme kazanması beklenebilir. 3 Aralık toplantısının örgütte, partililerde ve CHP seçmeninde bir karşılığı olacaktır.

Paylaşın

TÜİK Açıkladı: Eğitim Harcamaları Yüzde 27,1 Arttı

Eğitim harcamaları 2021 yılında 2020 yılına göre yüzde 27,1 artarak 344 milyar 341 milyon TL oldu. 2021 yılında bir önceki yıla göre eğitim harcamalarının en çok yükseldiği eğitim düzeyleri; yüzde 37,7 ile yükseköğretim ve yüzde 28,3 ile ortaokul oldu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2021 Eğitim Harcamaları İstatistikleri’ni paylaştı. Buna göre, eğitim harcamaları 2021 yılında 2020 yılına göre yüzde 27,1 artarak 344 milyar 341 milyon TL oldu. 2021 yılında bir önceki yıla göre eğitim harcamalarının en çok yükseldiği eğitim düzeyleri; yüzde 37,7 ile yükseköğretim ve yüzde 28,3 ile ortaokul oldu.

Eğitim harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payı 2020 yılında yüzde 5,4 iken, 2021 yılında yüzde 4,8 oldu. Devlet eğitim harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payı ise 2020 yılında yüzde 4 iken, 2021 yılında yüzde 3,4 oldu.

Eğitim harcamaları hizmet sunucularına göre değerlendirildiğinde, devlet eğitim kurumlarınca yapılan harcamaların yüzde 35,6’sını yükseköğretim, yüzde 22,3’ünü ortaöğretim oluşturdu. Özel eğitim kurumlarınca yapılan harcamaların, yüzde 39,5’i yükseköğretime, yüzde 34,4’ü ortaöğretime yapıldı.

Türkiye’de 2021 yılında yapılan eğitim harcamalarının yüzde 72,5’i devlet tarafından finanse edildi. Eğitim harcamaları içerisinde hanehalklarının yaptığı harcamaların payı ise yüzde 22,0 oldu.

Öğrenci başına yapılan eğitim harcaması 2020 yılında 12 bin 311 TL iken, 2021 yılında 15 bin 500 TL olarak gerçekleşti.

Eğitim düzeylerine göre değerlendirildiğinde, 2021 yılında öğrenci başına harcamanın en yüksek olduğu eğitim düzeyi 28 bin 597 TL ile yükseköğretim oldu.

Öğrenci başına toplam eğitim harcaması bir önceki yıla göre yüzde 25,9 arttı. Öğrenci başına eğitim harcamalarının 2021 yılında 2020 yılına göre en fazla artış gösterdiği eğitim düzeyi yüzde 37,7 ile yükseköğretim oldu. Bunu yüzde 31,9 ile ortaokul takip etti.

Paylaşın

Ukrayna’da 419’u Çocuk 17 Bin Sivil Hayatını Kaybetti

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin (OHCHR) son verilerine göre Ukrayna – Rusya savaşının başladığı 24 Şubat tarihinden bugüne kadar, Ukrayna’da 419’u çocuk olmak üzere, 17 bin 23 sivil hayatını kaybetti.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) Ukrayna’daki son insani durum ve gelişmeler ele alındı. BM İnsani Yardımlardan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Martin Griffiths, Ukrayna’daki insani yardım operasyonlarıyla ilgili bilgi verdi.

Griffiths, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin (OHCHR) son verilerine göre Ukrayna’da Rus işgalinin başladığı 24 Şubat tarihinden bugüne kadar, 419’u çocuk olmak üzere, 17 bin 23 sivilin öldürüldüğünü açıkladı.

Griffiths, Ukrayna’da yaşanan savaşta, bin 148 çocuğa yönelik saldırı olduğunu, bu çocukların ya öldürüldüğünü ya da yaralandığını belirterek “Gerçek sivil ölüm ve çocuk ölüm sayısının çok daha fazla olduğunu biliyoruz” dedi.

Griffiths, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana meydana gelen yaygın ölüm, yıkım, yerinden edilme ve acılar içinde devam eden şiddet ve kışın getirdiği son durumlarla, acıların yaşandığı savaştaki son durumla ilgili bilgi vermek için New York’a geldiğini söyledi.

Griffiths, “Ukrayna’da ülke içinde yerinden edilmiş, 6,5 milyon ve Avrupa genelinde kaydedilen 7,8 milyondan fazla mülteci dahil olmak üzere, 14 milyondan fazla insan zorla evlerinden edilmiş durumda” dedi.

“765 bin çocuk travma yaşıyor”

Griffiths, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre, Ukrayna’nın sağlık sistemine yönelik en az 715 saldırı olduğunu belirterek ”Ukrayna’daki bu saldırılar, bu yıl dünya çapında bildirilen sağlık altyapısına yönelik tüm saldırıların yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor. Şu ana kadar milyonlarca kişi kaçtı, evlerinden ayrılmak zorunda kaldığını, şiddet görme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını” söyledi.

Ukrayna’daki savaşın yarattığı travmalardan yaklaşık 765 bin çocuğun etkilendiğini belirten Griffitsh, çocukların yaşadıkları bu travmayla başa çıkmalarına yardımcı olmak için psikolojik ve sosyal desteğe ihtiyaç duyduğunu kaydetti.

“Cinsel saldırı ve cinsel şiddet arttı”

Ülkede yerinde olan kişiler için mobil destek merkezleri kurulduğunu belirten Griffiths, kadınları ve kızları hedef alan cinsel saldırı ve şiddetin arttığını ancak cinsel saldırı ve tacize uğrayan kişilerin, yetkililere bu durumu aktarmaktan çekindiği belirterek, “Cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan kadınlar, kız çocukları, erkek çocukları ve erkekler için psikolojik destek veriyoruz” dedi.

Ukrayna’daki giderek artan kış şartlarının tüm yaşamı olumsuz olarak etkilediğini ifade eden Griffiths ”Hava sıcaklığının -20 santigrat derecenin altına düşmesi bekleniyor. Soğuk hava şartları durumu daha da zor bir hale getirecek. Ülkenin enerji altyapısına yönelik saldırıların devam etmesi, milyonlarca kişinin ısıya, elektriğe ve suya erişimini engelliyor. Kış şartları, savaşın neden olduğu insani krize tehlikeli bir boyut daha ekliyor. Bu saldırılar ayrıca insanları, temel sağlık hizmetlerinden ve çocukları eğitim hakkından mahrum bırakıyor” diye konuştu.

“İnsani yardım bütçesine 3,1 milyar dolar sağlandı”

BM Genel Sekreter Yardımcısı Griffiths, yaklaşık 690 yardım kuruluşuyla birlikte hareket ederek 13,5 milyon kişiye hayati önem taşıyan yardım sağladıklarını, kış şartları için hayati önem taşıyan hizmetler ve malzemeler sağlamak için gece gündüz çalışarak şimdiden, 630 binden fazla sivile ulaşıldığını, hastane ve temel hizmet veren tesislere yaklaşık 400 jeneratör sağladığını kaydetti.

Griffiths, yıl sonuna kadar gerekli olan 4,3 milyar dolarlık insani yardım bütçesine şimdiye kadar 3,1 milyar dolar aktarıldığını, Ukrayna’ya acil yardım çağrılarının uluslararası toplum ve ulusal hükümetler nezdinde karşılık bulduğunu belirtti.

(Kaynak: Voa Türkçe)

Paylaşın

Hamaney’den Dikkat Çeken Açıklama: Kültürde Devrime İhtiyaç Var

İran’da muhafazakar yönetimin bir numaralı ismi konumundaki Ali Hamaney, kültürde devrim çağrısı yaparak, “Yüksek Konsey, ülkenin farklı alanlarında kültürdeki zayıflıkları gözlemlemelidir” diye konuştu.

Mahsa Amini’nin ölümüyle patlak veren gösteriler, zamanla yaşam tarzına müdahale eden katı muhafazakar yönetim anlayışına yönelik protestolara dönüşmüştü. Yoğun tepkiler üzerine ahlak polisinin lağvedildiği yönünde Başsavcılığın açıklaması medyaya yansımış, ancak konuyla ilgili belirsizlik oluşmuştu.

22 yaşındaki Jina Mahsa Amini’nin, yeterince örtünmediği gerekçesiyle ahlâk polisi tarafından gözaltına alındıktan üç gün sonra, 16 Eylül’de kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmesi, haftalar sürecek protestoların fitilini ateşlemişti. İnsan hakları örgütlerinin verilerine göre protesto gösterilerinde 470 gösterici ve 60’ın üstünde güvenlik görevlisi öldü, 18 bin kişi tutuklandı.

Son olarak bugün Entekhab haber sitesi, ahlâk polisinin faaliyetlerinin durdurulduğunu bildirdi. Haber sitesi, ahlâk polisinin bağlı olduğu “İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakınma Merkezi”nin sözcüsü Ali Hanmuhammedi’nin, “Ahlâk polisinin faaliyetleri Başsavcılığın talimatıyla durdurulmuştur” açıklamasına yer verdi. Hanmuhammedi, İslami kıyafet formlarına uyumu sağlamanın diğer yolları ile ilgili kararın kısa zaman içinde verileceğini kaydetti.

İran’da kadınlara nasıl muamele yapılıyor?

İran, Afganistan’daki Taliban rejimi dışında kamusal alanda başörtüsü takmayı zorlayan tek ülke.

İranlı kadınların eğitime tam erişimi var, ev dışında çalışıyor ve kamu görevlerinde bulunuyorlar. Ancak, başörtüsü takmanın yanı sıra uzun, bol elbiseler de dahil olmak üzere halka açık yerlerde “mütevazı” giyinmeleri gerekiyor. Evli olmayan erkek ve kadınların birbirine yakın durması ve teması yasak.

1979 İslam Devrimi’nden sonraki günlere dayanan kurallar, “devletin her kademesinde yolsuzluk ve rüşvet gibi durumların aleniyet kazandığı ülkede” ahlak polisi tarafından uygulanıyor.

Resmi olarak Rehberlik Devriyesi olarak bilinen bu birimler, halka açık alanlarda geziyor ve hem erkeklerden hem de kadınlardan oluşuyor.

Uygulama, bir noktada ahlak polisini aşırı saldırgan olmakla suçlayan ve nispeten ılımlı olan eski Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani döneminde yumuşatıldı. 2017 yılında kadınların kıyafet kurallarını ihlal ettikleri için tutuklanmayacağı sadece uyarılacağı açıklandı.

Ancak geçen yıl seçilen sert görüşlü Reisi yönetiminde, ahlak polisinin ajanları farklı bir uygulamaya geçti.

BM insan hakları ofisi, son aylarda genç kadınların yüzlerine tokat atıldığını, coplarla dövüldüklerini ve polis araçlarına alındıklarını söylüyor.

Ne olmuştu?

İran’ın Sakız kentinden başkent Tahran’a akrabalarını ziyarete gelen Mahsa Amini erkek kardeşinin kullandığı aracı durduran ahlak polisince gözaltına alınmıştı. Kardeşine, nasihat edilip serbest bırakılacağı söylenerek götürülen genç kadının, gözaltına alındıktan iki saat sonra komaya girdiği ve kaldırıldığı hastanede öldüğü ortaya çıktı.

Devlet televizyonu Amini’nin dövüldüğü iddialarını yalanlayarak, polisin genç kadını “nasihat etmek ve eğitmek” üzere karakola götürdüğünü ve orada kalp krizi geçirdiğini söyledi. Akrabaları, kadının herhangi bir kalp rahatsızlığı olduğunu yalanladı.

Devlet televizyonu bir polis karakolunda Amini olduğu söylenen bir kadının oturduğu koltuktan bir yetkiliyle konuşmak üzere kalktıktan sonra yere düştüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları yayınladı. Ancak görüntülerden kadının Amini olduğu doğrulanamadı.

Amini’nin dövülerek öldürüldüğü yolunda sosyal medyada yayılan iddialarını reddeden Tahran emniyeti açıklamasında, “Ayrıntılı araştırmalara göre, Amini’nin araca alınması sonrasında ve tutulduğu karakolda fiziksel bir temas olduğunu” reddetti.

Ancak, İran’ın yarı resmi Fars haber ajansı, Mahsa Amini’nin ahlak polisince dövülmesi nedeniyle komaya girdiğini duyurdu.

Şu ana kadar Tahran, Senendec, Kerec, Tebriz, Meşhed, Kiş, Kirman, Yezd, Reşt, Bender Abbas, Abadan, Kirmanşah, Erdebil, İsfahan, Urumiye, Kazvin, Zencan, İlam, Mazenderan, Hemedan başta olmak üzere birçok şehirde gösteriler düzenlendi. Birçok noktada eylemciler ile güvenlik güçleri arasında şiddetli arbede yaşandı.

Paylaşın