Millet İttifakı’nı ‘Siyasi Komisyon’ Şekillendirecek

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem hedefiyle geçen yıl Ekim ayından bu yana üzerinde çalıştıkları ortak metin üzerinde uzlaşan ve bu metni 28 Şubat’ta düzenlenen törenle kamuoyuna ilan eden 6 muhalefet partisi, ittifak çalışmalarına hız verdi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin değiştirilmesi hedefiyle aynı çatı altında bir araya gelen 6 muhalefet partisinden DEVA ve Gelecek partilerinin Millet İttifakı’na katılıp katılmayacağına ilişkin tartışmalar sürerken bu konuda önemli bir hazırlığın da başladığı öğrenildi.

DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün haberine göre; Muhalefet partilerinin yetkililerinden edinilen bilgiye göre bu doğrultuda birden fazla komisyon kurulması yönünde karar alındı ve hazırlıklara başlandı. Kurulması kararlaştırılan ve öncelik verilecek olan komisyonlar arasında Siyasi Komisyon, Seçim İşleri Komisyonu ve Ekonomi Komisyonu bulunuyor.

İttifakın ilke ve esaslarını belirleyecek

Siyasi Komisyon’un çalışma alanı, genişlemesi hedeflenen ittifakın ilke ve esaslarının belirlenmesi üzerine olacak. Gelecek ve DEVA partilerinin, bu yöndeki talepleri kamuoyuna yansımış, ortak metin hazırlanma sürecinde de bir süre kriz yaşandığı iddiaları gündeme gelmişti. Krizin aşılmasının ardından da ortak metinde uzlaşılmış ve kamuoyuna ilan edilmişti. Hazırlıkları devam eden Siyasi Komisyon’da partilerin siyasi işlerle ilgili genel başkan yardımcılarının görev alması bekleniyor. Bu arada komisyon, ittifakın ilke ve esasları üzerinde çalışırken ittifak kararı için bir yandan da AKP’nin TBMM’ye getirmeyi hedeflediği Seçim Yasası beklenecek.

Ekonomi ve Seçim Güvenliği Komisyonları

6 partinin ortak çalışma kararı aldığı komisyonlardan birisi de Ekonomi Komisyonu olacak. Partilerin ekonomi kurmaylarının görevlendirileceği komisyon, ittifakın ekonomiye ilişkin yol haritasını şekillendirecek olan ilkeler üzerinde çalışacak. Seçim Güvenliği Komisyonu da, olası bir seçim ittifakında sandık güvenliği, örgütler arasındaki iş birliği konuları üzerine çalışma yürütecek. Öte yandan genel başkanların 6’lı buluşması da ayda bir kez olmak üzere devam edecek. Önümüzdeki günlerde DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın ev sahipliğinde düzenlenecek buluşmalar, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın ev sahipliğindeki toplantıyla sürecek.

CHP-HDP arasında Semra Güzel çatlağı

Öte yandan Millet İttifakı’na yönelik “HDP’nin yok sayıldığı” eleştirileri sürerken, bu konuda bir çatlak da HDP’li milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik oylamada yaşandı. TBMM Genel Kurulu’ndaki oylama sırasında söz alan HDP Batman Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryaki, AKP, MHP, İYİ Parti ile birlikte CHP’nin de grup kararı almış olmasını eleştirdi. Yapılan oylamada ise 111 CHP’li milletvekili oylamaya katılmazken 24 CHP’li milletvekili “Evet” oyu verdi. CHP’nin bu konudaki grup kararı, bir süredir Millet İttifakı’nın ortak adayı konusunda “Yerel seçimlerdeki gibi kayıtsız şartsız destek olmayacak” yönünde açıklamalar yapan HDP’de tepkiyle karşılandı.

“CHP, 2016’da da “Evet” demişti”

HDP’li üst düzey bir yetkili, CHP’nin 2016 yılında da Meclis’te dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği oylamasında “Evet” oyu verdiğini hatırlattı. Bir yandan demokrasi platformunu genişletmek için hazırlıklarına devam ettiklerini belirten yetkili, “Bir yandan da açıkladığımız tutum belgemizdeki ilkelere uyan bir aday olursa Cumhurbaşkanlığı seçiminde destekleyeceğimizi söylüyoruz. Fakat, CHP’nin bu tavrı, bu ilkelerden uzaklaşıldığını ortaya koyuyor” ifadesini kullandı.

Paylaşın

Erdoğan’dan AK Partili Milletvekillerine Uyarı

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partili milletvekillerine, Sizler sürekli sahada olun ve vatandaşımıza 20 yıllık AK Parti iktidarının bu ülkeye kazandırdığı katma değeri anlatın… Neyi, nasıl yaptığımızı anlatalım; anlatalım ki elimiz daha güçlü olsun.” uyarısında bulundu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, partili milletvekilleri ile gruplar halinde görüşmelerini sürdürüyor. Erdoğan, dün de 50 dolayındaki milletvekiliyle parti genel merkezinde bir araya geldi, önümüzdeki sürece ilişkin atılması gereken adımlara ilişkin önerileri aldı.

Erdoğan’ın daha önceki milletvekili buluşmalarından farklı olarak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ile çok sayıda bakan da toplantıya katıldı, milletvekillerinin taleplerini not aldı. Toplantıya Oktay’ın yanı sıra Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ile Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu da katıldı.

Karaismailoğlu’nun 18 Mart’ta açılışı yapılacak olan Çanakkale Köprüsü ile ilgili bilgilendirme yaptığı belirtildi. Basına kapalı yapılan toplantıda, Erdoğan’ın açış konuşmasında özellikle ekonomik gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulunduğu öğrenildi.

Edinilen bilgiye göre Erdoğan, koronavirüs salgını ve son olarak Rusya’nın Ukrayna’yı işgali nedeniyle bütün dünyada küresel ölçekte ekonomide sorunlar yaşandığını ve bunun Türkiye’ye de yansımaları olduğunu, ekonomide zorlu bir süreçten geçildiğini ancak iktidar olarak bu durumun farkında olduklarını ve gereken önlemleri hızla devreye soktuklarını ifade etti.

Yansıyan bilgilere göre Erdoğan, “Yaşadığımız ekonomik sıkıntılar, içinden geçtiğimiz dönem göz önünde bulundurulduğunda, bugünden yarına çözülemiyor. Gerekli tedbirleri aldık, almaya da devam edeceğiz. Bu tedbirler yeterli mi, değil ama şartlar düşünüldüğünde hepsi bir anda olmuyor” görüşünü dile getirdi.

“Kazandırdığımız katma değeri anlatın”

Muhalefetin ekonomiye yönelik eleştirilerine de tepki gösteren Erdoğan, “20 senedir hiçbir şey yapmadan, sanki bugün ortada bir projeleri varmış; iktidara gelecek ve sorunları çözeceklermiş gibi atıp tutuyorlar. Ama unutmayın ki sorunları çözecek olan da biziz” değerlendirmesinde bulundu.

Milletvekillerinin ekonomi ile ilgili sahadan yansıyan izlenimlerini ve şikayetlerini de not alan Erdoğan sıkıntıların farkında olduklarını, ancak iktidar olarak ekonomide aldıkları önlemlerin de sahada iyi anlatılması gerektiğini söyledi.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre Erdoğan, milletvekillerine de şu uyarılarda bulundu:

  • Halkımız meselelerin çözümünün de bizde olduğunu biliyor, görüyor.
  • Sizler sürekli sahada olun ve vatandaşımıza 20 yıllık AK Parti iktidarının bu ülkeye kazandırdığı katma değeri anlatın.
  • Projelerimize, ortaya koyduğumuz vizyona sahip çıkın.
  • Tarımda üreticilere verdiğimiz destekleri, teşvikleri hatırlatın.
  • Bunlar bugün için yeterli bulunmayabilir ancak zaman zaman bunun gereğini yine biz yerine getireceğiz.
  • Bugüne kadar vatandaşımızı bu yük altında ezdirmemek için çok şey yaptık ama biz yaptıklarımızı sahada gerektiği kadar satmıyoruz, halka anlatmıyoruz.
  • Neyi, nasıl yaptığımızı anlatalım; anlatalım ki elimiz daha güçlü olsun.”
Paylaşın

Türkiye’den AİHM’e Başvurular İkiye Katlandı

CHP’li Ali Haydar Hakverdi, AİHM başvurularının Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ikiye katlandığını belirterek, “Geldiğimiz noktada, vatandaşlarımızın iç hukuka olan güveni azalmış ve AİHM’ e yapılan başvuru sayısı iki katından fazla artmıştır” dedi. Hakverdi, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 2021 Yılında 15 bin 251 başvuru yapıldığını belirterek, konuyu Meclis gündemine taşıdı.

Hakverdi, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın cevaplaması istemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına verdiği soru önergesinde, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yayınladığı 2021 istatistiklerine göre, ülkemiz 15 bin 251 başvuru ile Rusya’dan sonra ikinci sırada yer almıştır. Başkanlık referandumunun yapıldığı 2017 yılında, 7 bin 518 başvuru yapılmıştır. Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçildiği 2018 yılında ise 7 bin 107 başvuru yapılmıştır. Geldiğimiz noktada, vatandaşlarımızın iç hukuka olan güveni azalmış ve AİHM’ e yapılan başvuru sayısı 2 katından fazla artmıştır.” ifadelerini kullandı.

“3 bin 151 kez ihlal kararı verildi”

Hakverdi, “AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne kadar AİHM’ e 111 bin 771 başvuru yapılmış ve ülkemiz aleyhine ‘Yaşam Hakkı, Kötü Muamele, İfade Özgürlüğü, Güvenlik Hakkı ve Adil Yargılama’ gibi konularda 3 bin 151 kez ihlal kararı verildi. 2021 yılında AİHM’ in vermiş olduğu 986 ihlal kararının 76’sı Türkiye’den, bu ihlal kararlarına ek olarak; AİHM tarafından 43 başvuruya ‘Dosthane Çözüm’, 30 tanesine ise ‘Tek Taraflı Deklarasyon’ nedeniyle düşme kararı verildi” bilgisini paylaştı.

Bakan Bozdağ’dan 4 soru

Hakverdi, önergesinde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a şu soruları yöneltti:

– 2021 yılında AİHM’ e Türkiye tarafından 15.251 başvuru yapılmıştır. Yapılan bu başvurular ile Rusya’nın ardından ikinci ülke konumundayız. Son 5 yılda, ülkemiz tarafından AİHM’ne yapılan başvurularda sürekli bir artışın yaşanmasının sebepleri nelerdir?

– 2002-2021 yılları arasında Türkiye tarafından AİHM’ ne 111.771 başvuru yapılmış, 3151 kez ihlal kararı verilmiştir. Ülkemiz bu kararlar sonrasında ne kadar tazminat ödemek zorunda kalmıştır?

– 2002-2021 yılları arasında, 3151 kez verilen ihlal kararları hangi konularda verilmiştir?

– 2021 yılında yapılan 15.251 başvurudan, kaçı gözaltı süreçleri ya da cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ile ilgilidir?

(Kaynak: İleri Haber)

Paylaşın

Babacan: Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ilişkin değerlendirmede bulunan DEVA Partisi Lideri Babacan, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu savaşın ekonomik sonuçları da yıkıcı olacaktır. Temel ham madde fiyatlarındaki artış küresel ölçekte yeni enflasyon dalgasını tetikleyecek.” dedi.

Dış politika konusunda iktidara eleştiriler yönelten Babacan, ”Dış politikada bugüne kadar yaptığı hatalarla ciddi bir eksen sorununa yol açan Erdoğan-Bahçeli-Perinçek troykasının dış politikadaki yalpalama devri artık sona ermelidir.” ifadelerini kullandı.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin genel merkezinde düzenlediği haftalık değerlendirme toplantısında gündemi değerlendirdi. Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı bu saldırı temelsizdir, ikna edici hiçbir gerekçeye dayanmamaktadır. Rusya Federasyonu’nun kışkırtılması söz konusu değildir. Bu saldırının meşru hiçbir boyutu yoktur. Bağımsız bir ülkeye kukla bir rejim getirmek gibi arkaik bir ihtiras, yeni bir insanlık krizine kapı aralamıştır. Nükleer saldırı tehdidinin işaret edilmesi insanlık adına utanç verici bir gelişmedir. Nükleer savaşın kazananı olmaz. Kaybedeni ise tüm dünyadır.”

“Belli ki bizim hükûmet, Rus saldırısının sadece Ukrayna’nın doğusundaki Donbass bölgesi ile sınırlı kalacağını hesap etmiş” diyen Babacan Ukrayna’daki Türkiye vatandaşlarının tahliye işlemlerine ilişkin şunları söyledi:

“İngiltere, ABD, Avustralya, İsrail saldırıdan 10-13 gün önce vatandaşlarına tahliye çağrısı yaparken siz uyuyor muydunuz? Niçin vatandaşlarımızı ateşin ortasında bıraktınız? El alem açık açık çağrı yapmış, bizimki ‘İletişim bilgisi kayıtlı olanlara ikazda bulunduk’ diyor. Dışişleri açıklamasında tahliyeye 25 Şubat’ta başlandığını görüyoruz. İşgal başlamış, millet savaş ortasında kalmış, bizim hükûmet anca tahliye etmeyi aklına getirebilmiş. Jeton o zaman düşmüş.

Bundan böyle, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa ülkelerinin güvenlik stratejisinin tümüyle güncellenmesi gerekecektir. Türkiye, bir Avrupa ülkesidir. Türkiye’nin de içinde olduğu Avrupa, çok net ve hızlı adımlarla bu yeni dönemin gereklerini yerine getirmek zorundadır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu savaşın ekonomik sonuçları da yıkıcı olacaktır. Temel ham madde fiyatlarındaki artış küresel ölçekte yeni enflasyon dalgasını tetikleyecek.

Her konuşmamda hukukun üstünlüğüne ve demokrasi seviyemize yaptığım vurgular, milletimizin güvenliği ve refahı için acil uyarı niteliğindedir. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacı sadece iyi niyetli bir söylem değil, ertelenemez bir beka meselesi haline gelmiştir. Bu konu, diplomatik bir pazarlık konusu değildir. Bu konu bizim insanımız içindir.

Türkiye’yi dış politikada her anlamda zayıflatan akıl dışı maceralar artık sınıra gelmiştir. Bundan sonrası ülkenin güvenliğine de ekonomisine de büyük zarar verir. Dış politikada bugüne kadar yaptığı hatalarla ciddi bir eksen sorununa yol açan Erdoğan-Bahçeli-Perinçek troykasının, dış politikadaki yalpalama devri artık sona ermelidir. Türkiye’nin, pek çok Avrupa kurumunun onurlu bir üyesi olarak, sorumluluğunun gereğini yapması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Avrupa Birliği doğrultusunda bir an evvel kararlı adımlar atması gerekir. Bunun yolu ise, ülkeyi yöneten troykanın işine son verip, hızlıca demokratikleşmektir.”

‘Otoriter iktidar sona erdiğinde Avrupa Birliği hedefi mümkün olacak’

Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB’ye hitaben kullandığı “Birileri saldırdığı zaman mı Türkiye’yi gündeminize alacaksınız?” ifadelerini şu sözlerle eleştirdi:

“Türkiye’nin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti sınavındaki başarısız karnesi devam ettiği sürece, siz hiç sağa sola bakmayın. Otoriter iktidarınız sona erdiğinde, zaten Avrupa Birliği hedefinden söz etmek mümkün olacaktır. AİHM kararlarını uygulamak başta olmak üzere, evrensel hukuka uyduğunuz zaman AB hedefinden söz etmek zaten mümkün olacaktır. Yalpalama dönemi sona erip, uluslararası toplumda ülkemize güven ve itibar kazandıracak hamleler yaptığımızda, AB hedefinden söz etmek zaten mümkün olacaktır.”

Babacan’dan hükûmete 4 tavsiye

Babacan, hükûmete yönelik acil ekonomik tavsiyelerini ise şu sözlerle paylaştı:

“Derhal, enflasyon üzerindeki baskıların dengelenmesine yönelik adımlar atılmalıdır. Gıda güvenliği konusunda, Beştepe’deki ithalat lobisinin faaliyetlerine son verilmeli ve devlet artık Rusyalı çiftçiyi değil, kendi çiftçimizi desteklemelidir. Türkiye’nin enerji arz güvenliği sağlanmalı ve tek bir ülkeye bağımlılığın azaltılmasına yönelik çalışmalara acilen başlanmalıdır. Bu amaçla tarım ve enerji sektörlerinde alternatif kanallar geliştirilmelidir.”

Muhtemelen bugünlerde Merkez Bankası yine arka kapıdan yoğun döviz satıyor. Rakamlar çıkar ortaya. İstedikleri kadar gizlemeye çalışsınlar. Kur artışı demek de enflasyonda yeni bir artış dalgasının gelmesi demek. Bu savaşın ekonomimize en az 20-25 milyar dolarlık bir zarara yol açacağını öngörebiliyoruz. Ülkemizdeki otoriter ortaklığın, dış gelişmeler karşısında ekonomimizi kırılgan hale getirmesinin ağır sonuçlarını yaşıyoruz.”

Şu anda sadece Türkiye değil, eğer Avrupa doğal gaz tedariki konusunda alternatif kaynaklara sahip değilse, Rusya’ya aşırı bir bağımlılık varsa, bunun en önemli sebeplerinden birisi şu andaki hükûmetin Türkiye’nin doğusundaki ve güneyindeki ülkelerle siyasi ilişkileri bozmasıdır. Bilerek yaptılar: Dışarıda düşman gösterip, içeride oy potansiyelini korumaya çalıştılar. Dar ideolojik bakışlarını ülkenin dış politikasını berbat etmek için kullandılar.”

Sürekli kriz üreten mevcut otoriter ittifakla vedalaştığımızda, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile her bireyin tek tek güçlendiği bir Türkiye’ye kavuşacağız. Her bir vatandaşımız kendisini ülkenin eşit ve güçlü bir vatandaşı hissedecek. İktidarın irili ufaklı ortaklarından gelen laflara bakmayın. Korkunç rahatsızlar. Böyle bir şey beklemiyorlardı. Onlar uzun süredir istişareyi, farklı siyasi kimlikteki insanlarla birlikte hareket etmeyi, dinlemeyi unuttukları için böyle konuşuyorlar. Unuttukları için bizi anlayamazlar.”

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: 189 Can Kaybı

Kovid 19’da son 24 saatte 56 bin 780 yeni vaka tespit edilirken, 189 kişi hayatını kaybetti. Dün, 59 bin 885 vaka tespit edilirken, 203 kişi hayatını kaybetmişti. 18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,12, birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 92,95 olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 407 bin 536 test yapılırken, 56 bin 780 yeni vaka tespit edildi. 189 kişi hayatını kaybederken, 68 bin 268 kişi sağlığına kavuştu.

18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,12, birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 92,95 olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de bugüne kadar uygulanan aşı miktarı 145 milyon 801 bin 884 doza yükseldi.

18 yaş ve üstü nüfusta en az iki doz aşı yaptıranların oranının en yüksek olduğu 10 il Osmaniye, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Zonguldak ve Manisa oldu. En az iki doz aşı uygulananların oranının en düşük olduğu iller ise Şanlıurfa, Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ olarak sıralandı.

Bakanlığın 1 Mart verilerine göre, dün 403 bin 117 test yapılmıştı. Dün, 59 bin 885 vaka tespit edilirken, 203 kişi hayatını kaybetmiş ve 71 bin 545 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

Açık Alanlarda Maske Zorunluluğu Ve HES Kodu Uygulaması Kalktı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüsle (Kovid-19) mücadele kapsamında uygulanan maske takma zorunluluğunun açık havada kaldırıldığını, kapalı ortamlarda ise mesafe kuralına göre uygulanacağını bildirdi.

Bakan Koca, Bakanlığın Bilkent Yerleşkesi’nde düzenlenen Koronavirüs Bilim Kurulu Toplantısı’nın ardından basın mensuplarına açıklama yaptı, soruları yanıtladı.

Şu an için Türkiye’nin koronavirüsün vaka sayılarına kıyasla en az etkilediği ülkeler arasında olduğunu söyleyen Koca “Bugün ısrarların sabırları sınadığı konularda size nihayet beklediğiniz haberleri vereceğim” dedi.

Salgının toplumsal hayatı eskisine oranla çok daha az etkilediğini ifade eden Koca, sağlık çalışanlarına teşekkür etti. “Birlikte eşsiz bir mücadele verdik” dedi.

Kovid 19’la mücadelenin bundan böyle aşıyla verileceğini kaydetti. “Şimdi sıra salgını toplumsal hayatımızın hakim unsuru olmaktan sağduyulu bir şekilde çıkarmakta, bir bakıma salgın esaretinden gerçek hayata geçmekte” diye konuştu.

Salgının etkisini yitirdiğinin gözle görülür bir gerçek olduğunu ifade eden Koca “Salgını günlük hayatın ana kriteri olmaktan çıkarmalıyız. Salgınla toplum olarak kısıtlamalar aracılığı ile mücadele etme döneminden hastalıktan bireysel olarak korunma aşamasına geçmeliyiz. Kişisel korunma da istersek süregelen alışkanlıklarımızı sürdürebiliriz. Maskeleri hayatımızdan çıkarmıyoruz, maskeyi gerektiğinde hemen takmak üzere yanımızda taşıyoruz” dedi.

Daha sonra da aldıkları şu kararları açıkladı:

  • Artık açık havada maske kullanmak zorunda değil
  • Kapalı ortamlarda havalandırma yeterliyse mesafe kuralına uyum gösteriliyorsa maske şart değil
  • Yeni dönemde HES kodu uygulaması kaldırıldı. Hiçbir kurum ya da kuruluşa girişte HES kodu kontrolü yapılmayacak
  • Hastalık şüphesi olmayan kişilerde test istenmeyecek.
  • Okullarda pozitif çıkan öğrencileri izole edilmesi yeterli bulunacak ve eğitim devam edecek
Paylaşın

13 Yeni Dokunulmazlık Fezlekesi Meclis’e Gönderildi: HDP, TİP, CHP

11 milletvekili hakkında 13 yeni fezleke Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’na gönderildi. Meclis Başkanlığı gelen 13 fezlekeyi Adalet ve Anayasa Komisyonu’ndan oluşan Karma Komisyon’a gönderdi.

Haber Merkezi / Haklarında TBMM’ye fezleke gönderilen milletvekilleri şöyle: HDP Milletvekilleri Berdan Öztürk, Meral Danış Beştaş, Ayşe Acar (2), Ömer Öcalan, Feleknas Uca, Murat Sarısaç, Dersim Dağ (2) Sait Dede, Pero Dündar, TİP Genel Başkanı Erkan Baş, CHP Milletvekili Veli Ağbaba.

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

Paylaşın

HDP: Bizler Kazanacağız, Darbeciler Kaybedecek

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu, 2 Mart 1994 tarihinde Demokrasi Partisi (DEP) milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve Meclis’te gözaltına alınıp, tutuklanmasının 28’inci yıldönümüne ilişkin yazılı açıklama yaptı.

Yaşanan sürecin utanç olduğu ve dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekillerinin Kürt sorununa yönelik ezberlerin dışında çözüm önerileri sundukları hatırlatılan açıklamada, milletvekillerinin savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı, inkara karşı hakikati savunduklarının altı çizildi.

Kürt halkının iradesini “terörist” olarak nitelendiren 90’lı yılların karanlık ruhun bugün de varlığını sürdürdüğü belirtilen açıklamada, “Aradan geçen 28 yılda iktidarların Kürtlere bakışında ve Kürt halkı ve siyasi temsilcilerine yönelik saldırılarında ne yazık ki hiçbir değişiklik olmadı. Aksine çok daha düşmanlık ve nefret dolu yöntemlerle demokratik siyaseti hedef alan saldırılar devam ettiriliyor” ifadelerine yer verildi.

“Utanç bir kez daha yaşatıldı”

Açıklamada, dönemin Başbakanı Tansu Çiller iktidarının yerini AKP iktidarı aldığı belirtilerek, 2 Mart darbesinin 28’inci yıldönümünde aynı söylem ve ezberlerle HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırıldığı ifade edildi. Açıklamanın devamın şu ifadelere yer verildi:

“90’lı yıllarda bu ülkeye reva görülen utanç bir kez daha yaşatıldı. Çiller iktidarının yerini AKP aldı. 1994’te DEP’lilerin, 4 Kasım 2016’da o dönemki eş genel başkanlarımız ve milletvekillerimizin dokunulmazlıklarını kaldırmak için sıraya giren muhalefet de bugün Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması için sıraya girdi.

Son 6 yılda yapılanların tamamı demokratik siyasete yönelik işleyen darbe mekaniğinin çaresizliğini de gösteriyor. Ne kayyım ve 4 Kasım darbeleri ne Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın rehin alınması ne de bugün Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması darbecileri kurtaracak. Kapatma davası ve Kobanî Kumpas Davası da darbeciler için kurtarıcı olmayacak. Çünkü onlar darbe yaptıkça Kürt siyaseti büyüdü, demokratik siyaset Türkiye’de siyasi dengeleri belirleyecek temel aktör haline geldi.

“Bizler kazanacağız, darbeciler kaybedecek”

2 Mart ve sonrasında demokratik siyasete yönelik kesintisiz sürdürülen darbelerin ‘hem sanığı hem tanığı hem de mağduru’ olan Kürt siyasetinin emektarı Sevgili Ahmet Türk 1994’te Meclis’e şöyle sesleniyordu: ’12 Eylül’de içeri alındım ama 1987 seçimlerinde halkın oyuyla tekrar Meclis’e geldim. Eğer sağ çıkarsam inanıyorum halkın iradesiyle yine geleceğim. Bunun bilinmesini istiyorum.

Biz, her zaman toplumsal barıştan yana olduk, sorunların barış ve siyasal diyalog içinde çözümünden yana olduk.’ Tarih Ahmet Türk’ü ve Kürt siyasetini haklı çıkardı; Meclis’ten darbeyle uzaklaştırılanlar her seferinde halkın iradesiyle geri döndü. Bugünkü darbeler de elbette hükümsüz kalacak, tıpkı 94 darbesinin aktörleri gibi bugünün darbecileri de tarih olacak.

Bizler 2 Mart darbesi ve dün akşam Meclis’te yaşatılan darbe de dahil tüm sivil ve askeri darbeleri lanetliyoruz. Dün Leyla Zana, Ahmet Türk, Orhan Doğan, Hatip Dicle, Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak boyun eğmedi, bugün de cezaevindeki yoldaşlarımız aynı onurlu ve kararlı tutumu sürdürüyor. Bizler de bu direnişi ve onurlu duruşu sonuna kadar devam ettireceğiz. Bizler kazanacağız, darbeciler kaybedecek.”

Paylaşın

Akşener’den Erdoğan’a Çok Sert ‘İki Ayyaş’ Tepkisi

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sert sözlerle yüklenen İYİ Parti Lideri Akşener, “Birinci ayyaş dedikleri Birinci Dünya Savaşı’nın küllerinden bir devlet bir ülke kurdu! Utanmadan anasına genel evde çalışıyor dediniz, ayıp, ayıp, ayıp! İkinci ayyaş dediğiniz II. Dünya Savaşı’na sokmadı bu ülkeyi, bir gencinin burnunun kanamasına izin vermedi!” dedi.

Haber Merkezi / İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Akşener’in açıklamaları şöyle;

6 siyasi parti olarak çok önemli bir adım attık. Milletimizi işsizlik, umutsuzluğa hapseden; devletimizi liyakatsizliğe mahkum eden partili cumhurbaşkanlığı sistemi ucubesinden kurtulmak için çok önemli bir adım attık.

Yaşadığınız hayata size sunulan koşullara baktığınızda aklınıza ilk ne geliyor? ‘Ne çektik be?’ mi diyorsunuz yoksa ‘Ne çektiniz be cumhurbaşkanım’ mı diyorsunuz. Cevap gün gibi ortada. Memleketin gerçekleriyle bağını koparalı uzun zaman olmuş Sayın Erdoğan’ın da o cevabı duymaya ihtiyacı var. Neden mi? Çünkü fark etmişsinizdir. Telefonunu çıkar bakalımcı dayıların büyük üstadı, dizilerdeki bilge adamlar edasıyla teksir kağıdı nedir biliyor musunuz diye soruyor.

“Gençlere nasihat vermekten, nutuk atmaktan artık vazgeç be kardeşim!”

Sayın Erdoğan bizler teksir kağıdından sarı defterlerle okuduk bugünlere geldik. Peki sen kuşe kağıtla okumasına rağmen okuduğu okulun hiçbir faydasını görememek nedir bilir misin? Binbir emekle okulunu bitirip atanamamak nedir bilir misin? Üniversiteden mezun olup annenden babandan harçlık almaya, zincir markette kasiyerliğe mahkum olmak nedir bilir misin? Hayallerinin hayatını şekillendirmesi gereken yaşta AVM köşelerinde yitip umutsuzluğa hapsolmak nedir bilir misin? Bilmiyorsun Sayın Erdoğan, çünkü sen de aynı benim gibi Cumhuriyetimizin sunduğu fırsat eşitliğinden faydalandın. Bugün senin yönettiğin Türkiye’de gençlerimiz Cumhuriyetin sunduğu imkan ve fırsatlardan yoksun kaldı. Bu gerçeği ne kağıtla, ne binayla ne de hamasetle kapatamazsın. Ben büyüdüğüm Türkiye’nin imkanlarını bugün gençlerimize sağlayamadığım için suçlu hissediyorum. Sen de takkeni önüne koy, bu gerçeklerle yüzleş. Gençlere nasihat vermekten, nutuk atmaktan artık vazgeç be kardeşim! Sıktı artık, bıktırdın artık!

Biliyorsunuz, Bay Kriz ve arkadaşları için, her şey sayılardan ibarettir. Ancak kendileri, verdikleri sayıların niteliğiyle, karşılığıyla ve sonuçlarıyla, asla ilgilenmezler. Mesela çıkıp; ‘Bizden önce, 526 bin olan öğretmen sayısını, 993 bin 670’e çıkardık’ derler. Ama, o 993 bin öğretmenimizin içerisinde; atanamadığı için, intihar eden kardeşlerimizle, asla ilgilenmezler. Mesela çıkıp ‘Bizden önce 76 üniversite vardı, biz bu sayıyı 207’ye çıkardık’ derler. Ama o üniversitelerden mezun olduktan sonra; işsizlik sarmalında çile çeken gençlerimizle, asla ilgilenmezler. Madem bu arkadaşlar, sayıları bu kadar çok seviyor, o zaman gelin, biz de bazı sayılardan bahsedelim…

Mesela, enflasyondan konuşalım. TÜİK’in açıkladığı hâliyle bile yıllık gıda enflasyonumuz, yüzde 55 olmuş. Bırakın OECD’yi, Arjantin’e bile, 5 puan fark atmışız. “Zampiyonlar Ligi’ne” çevirdikleri memleketimizde, sadece bir yılda; Patlıcanın fiyatı yüzde 166,  Patatesin fiyatı yüzde 123, salatalığın fiyatı yüzde 111 artmış. Çok değil, bundan daha bir yıl önce; Markete gittiğimizde, 100 lira ödediğimiz ürünlere bugün 156 lira ödüyoruz.

Bugün çiftçi dostu olarak kurulup, iktidarın yandaş müteahhitlerinin dostu hâline getirilen Ziraat Bankası’nda tarıma verilen krediler, toplam kredilerinin yüzde 14’ünü oluşturuyor.  Yani Ziraat Bankası’nın verdiği, her 100 liralık kredinin, sadece 14 lirası, tarıma gidiyor.  İşte bu yüzden, hep söylediğimiz gibi İYİ Parti iktidarında, Ziraat Bankası’nı yeniden çiftçinin dostu yapacak, kamu bankalarının sırtına, adeta sülük gibi yapışan, yandaş şirketleri de söküp atacağız.

“Enerji enflasyonunda Avrupa’da açık ara birinci sıradayız”

1 sene içerisinde elektrik üretiminde kullanılan doğal gaza yüzde 341, sanayide yüzde 435, konutlarda ise yüzde 47 zam yapıldı. Ben böyle deyince Avrupa’da da zam var demeye başlayacak olan arkadaşlar var. Avrupa’da pandemi sonrası genişleme ve uluslararası alandaki istikrarsızlıktan kaynaklanan enerji enflasyonu Eurostata göre sadece yüzde 25. Yani yüzde 435’e varan zamlar ile Avrupa’da açık ara birinci sıradayız.

O sandık gelecek ve bu harami düzenden kurtulacağız. İYİ Parti iktidarında milletimizi hak ettiği refaha kavuşturacağız.

Sayın Erdoğan’ın, her sıkıştığında arkasına saklandığı cümlelerden biri; ‘Bütçeden bir kuruş harcamadan köprü, yol, havaalanı yapıyoruz’ cümlesidir. Ne var ki 2022 yılı bütçesine bu dolar garantili ödemeler için 42,5 milyar lira ödenek kondu. Bununla kalsa yine iyi, Türk lirası değer kaybedince bu ödeme miktarı 65 milyar liraya çıktı. Yanlış duymadınız. 65 milyar lira. Yani, Sayın Erdoğan’a göre, bütçeden kuruş harcanmayan projelerin, sadece 2022 yılı için bütçeye getirdiği yük 65 milyar lira. Bu arkadaşımız ya göz göre milletine yalan söylüyor ya da artık ipin ucunu o kadar kaçırmış ki, olan bitenin farkında değil. Bu rezaletin başka bir açıklaması olamaz.

Ülkemizde canımızı yakan bir başka konu da akaryakıt fiyatları. Biz şu an yakıtı Amerika’dan, Angola’dan, Arjantin’den daha pahalıya kullanıyoruz. Hatta Taliban’ın Afganistanı’ndan, Esad’ın Suriyesi’nden bile daha pahalıya kullanıyoruz. Ülkemizde son 1 sene içerisinde benzin yüzde 134, mazot fiyatları yüzde 139, LPG ise yüzde 143 arttı. Utanmadan çıkıp domates tarlada 1 lira, markette neden 20 lira diye nara atıyorlar. Yahu el insaf. Mazot 17 lirayı geçmişken tarladaki 1 liralık domates tezgahta nasıl 1 lira kalsın. Sayın Erdoğan sağda solda düşman aramaktan artık vazgeç. Hayat pahalılığını neden bitiremiyorsunuz, bu gıda fiyatları neden uçuyor diye sorduğumuzda suçu domates, biber, patlıcan lobisine atarak meseleyi çözemezsin. Domatesin tarlada 1 lira markette 20 lira olmasının sebebi bizzat sensin sen.

“Ukrayna’nın cesur evlatlarını saygıyla selamlıyorum”

Bugün Türk milleti olarak hepimizin yüreği bir başka millet için çarpıyor. Ukrayna’nın vermiş olduğu mücadeleyi belki de en iyi biz anlıyoruz. Bu vesileyle Ukrayna’nın cesur evlatlarını saygıyla selamlıyorum.

Tarihin kırılma noktalarından birisine tanıklık ediyoruz. Ukrayna’nın şehirleri, sivillerin yaşam alanları hedef alındı. Bunun bir işgal girişimi olduğunu söylemek zorundayız. Çünkü Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna halkının iradesini tanımıyor. Siyasi egemenliğine saygı duymuyor. Askeri yollarla düpedüz vali atamaya çalışıyor. Bunlarla da yetinmiyor. Adeta paranoya nöbeti geçiren bir Rus kahramanı gibi ülkesini güvende kılmak için istediği ülkeyi işgal etme hakkını da kendinde görüyor. Bu durum her bakımdan bir dönüm noktasıdır. Artık dünyamızın bir Rusya yayılmacılığı sorunu var. Rusya, uluslararası hukuku ve BM prensiplerini tanımadığını çık şekilde dile getirdi. Karşımızda herhangi bir ülke tarafından saldırıya uğramadığı halde istediği ülkeyi işgal etme hakkını kendinde gören zihniyet tüm gerçekliğiyle duruyor.

Bu tavır bize İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Doğu Avrupa’yı, adım adım kontrolü altına alan Stalin’i hatırlatıyor. Stalin, sınırlarını genişletme konusunda, öylesine hırslıydı ki, kendi sözünü dinlemeyeceğini düşündüğü, Doğu Avrupalı komünist siyasetçileri bile, ortada kaldırmış, yerlerine kendi emir erlerini atamıştı. Yani Soğuk Savaş dünyasında da mesele, komünizmin yayılmasından çok, Rusya’nın yayılmasıydı. İşte o nedenle;1956 yılında Budapeşte’de, 1968 yılında ise Prag’da dolaşan Sovyet tanklarının, tek bir amacı vardı: O amaç, Rusya’nın tahakkümünü korumaktan başka bir şey değildi. O yıllarda, Sovyetler’in uyguladığı bu strateji, sosyalizmin arkasına gizlenebiliyordu. Soğuk Savaş sona erdikten sonra, artık geride ardına gizlenecek bir ideoloji de kalmadı. Ancak bu Rus devletinin yayılmacılık tutkusunun bittiği anlamına gelmiyor. Bugün bunu tüm çarpıcılığıyla görebiliyoruz. Bu tutku Putin ile birlikte yeniden dirilmiş durumda.  Bu defa ise, sosyalizm terimlerinin yerini, Çarlık Rusya nostaljisi almış gibi görünüyor.

Putin’in zulmüne maruz kalan onca insanı kaderlerine terk edemeyiz. Vakit, çekimser kalma değil zalimin karşısında dik durma vaktidir. Rusya’nın bu durumu ortadayken Türkiye’nin güvende olduğunu kim iddia edebilir. Putin’in kafasındaki Rusya’nın eksik parçalarının Kars, Erzurum ve Ardahan olmadığını kim rahatlıkla söyleyebilir.

Bugün, bölgemizdeki tüm bağımsız devletler, bu soruyu kendi ülkeleri için soruyorlar.  Ve herkes, Putin’in idaresindeki Rusya nedeniyle, güvenliğinin tehlikede olduğunun farkında. Bunun farkında olmayan ve Rusya’nın bu halinden memnun olan, tek bir bölge ülkesi var, o da maalesef Türkiye.  Mevlana diyor ki; “Kuş avlamak isteyen, kuş taklidi yapar.” O nedenle; Rusya’nın mevcut durumundan, memnuniyet duyanların, Türkiye’nin Rusya ile girdiği, asimetrik ilişkiyi destekleyenlerin, Ukrayna’da zulüm sürerken, Rus televizyonlarında yorumculuğa soyunanların, kendilerine milliyetçi diyerek, milli güvenlik konularında, ahkam kesmeleri beni hiç de şaşırtmıyor.

Halbuki ortada, çok açık bir gerçek duruyor. Karşımızda, bölgesindeki ülkelerin sınırlarını, bağımsızlığını ve siyasi egemenliğini tanımayan, bunu da açıkça beyan eden bir Rusya var. Aklı başında insanlar tarafından yönetilen her devlet eğer bağımsızlığını ve egemenliğini Rusya’ya karşı korumak istiyorsa belirli adımlar atmalıdır.  Ancak üzülerek söylüyorum ki; Türkiye, bu adımları atamayacak kadar, Rusya’ya bağımlı hale getirilmiştir. İki ülke arasındaki ilişki, dengeli ve simetrik değildir.

Bu ilişki, Rusya lehine asimetrik bir ilişkidir. S400’lerden Suriye’ye, Akkuyu’dan turizme kadar, hemen her alanda bu asimetrinin, Türkiye’yi düşürdüğü kırılgan durumun yansımalarını görüyoruz.

Bakın size hemen bir örnek vereyim.  Geçen hafta, Sayın Erdoğan çıktı ve Ukrayna krizinde, NATO’yu göreve çağırdı. Ukrayna’ya daha fazla destek olmuyorlar diye NATO ülkelerini eleştirdi, içeride de gazetelere demeç verdi. Aynı günün akşamında ise Strazburg’da, Rusya’nın, Avrupa Konseyi’ndeki üyelik haklarının, askıya alınmasına dair, bir oylama vardı. Peki orada ne oldu? Sabah Rusya’yı eleştiren ve batılı devletleri göreve çağıran Sayın Erdoğan, aynı günün akşamı konseyin 47 ülkesinden bir tek Ermenistan’ın Rusya’ya destek olduğu oylamada, çekimser kaldı.  Aynı gün.  İşte size, Ak Parti iktidarının, dış politikada memleketimizi düşürdüğü kırılgan durum.

Artık tüm dünyada, yeni bir dönemin başladığına inanıyorum. Memleketimiz, badireler coğrafyasında, badireli zamanlara alışkın bir ülkedir. Ancak bizler, yaşanan bu badirelere sadece milletimizi, topraklarımızı ve egemenliğimizi korumak ve kollamak adına müdahil oluruz. Çünkü biliriz ki bu prensibe bağlı kalınmadığı zaman, ‘galip kahraman olma hayalleri’, süratle ‘galiz kahramanlığa’ dönüşür. Tarihimiz, bunun nice örnekleriyle doludur. Ve şanlı tarihimiz, havanda su dövmenin yeri değil, ders alıp gelişmenin mutfağıdır. Nitekim; Lozan’ı ve Montrö’yü imzalayıp, Anadolu ve Trakya’nın tapusunu, milletin, evrak-ı metrukesine koyanlar; barışın bedelini unutmayalım diye, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ demişlerdir. Devlerin savaşında, bu toprakların genç fidanları başkalarının ütopyaları uğruna toprağa düşmesin diye, ‘Ne başkasının bir karış toprağında gözümüz var ne de başkasına bir karış toprak veririz’ demişlerdir. Ama maalesef Türkiye, böylesine hassas bir dönemde burnunun ucunu bile görmekten aciz olduğu halde görmediği ufkun ardındakilerin masalını, milletine anlatma cüretini kendine hak gören laf ebeleri tarafından, sevk ve idare ediliyor.

‘İki ayaş’ tepkisi

Öyle ki; 1’inci Dünya Savaşı’nın yangınının küllerinden, bir memleket kuranların, hakir görüldüğü, 2’inci Dünya Savaşı’nın yangınını bu memlekete sıçratmayanların basiretsiz bulunduğu bir acayip delilik hali. Hani iki ayyaş deniliyor ya ondan bahsediyorum. Kimse de sesini çıkarmıyor ya ondan bahsediyorum. Birinci ayyaş dedikleri birinci dünya savaşının küllerinden bir devlet bir ülke kurdu. Anadolu’nun her evinde en az iki gencimizin şehit olduğu bir dönemden bahsediyorum. Havza’dan Amasya’ya giderken otomobilinin tekerliği patladığında onun tamiri için beklerken çit süren bir çiftçinin yanına giden Gazi Mustafa Kemal der ki ‘İzmir işgal edildi efendi sen çiftini sürüyorsun haberin mi yoktur yoksa nedir?’ Beyim haberim var ama oğlum Çanakkale’de Abim Yemen’de Sarıkamış’taki ailesinin fertlerini sayar. Bu kadar erkeğin evladı bana bakıyor. Bu topal ayakla kırık kola bu gariban öküze bakıyor. Onun için bu tarlayı sürmek zorundayım. Hele İzmir’deki işgalciler gelsin tarlamın sınırına o zaman bakarım. Bunu diyen o çiftçiden o köylüden yıllar sonra afet İnan gaziye sorar ne olmuştur? Der ki Sakarya’da şehit düştü. Tamam mı! İşte bu devlet bu akılla bu vicdanla bu yürekle kuruldu. Ayyaş dediğiniz buydu. Utanmadan anasına genel evde çalışıyor dediniz. Ayıp ayıp ayıp! İkinci ayyaş dediğiniz II. Dünya Savaşı’na sokmadı bu ülkeyi, bir gencinin burnunun kanamasına izin vermedi!

Dün, 1 Mart tezkeresinin yıl dönümüydü. O ret kararı milli meclisimizin o günlerde ortalıkta ‘BOP Eşbaşkan adayıyım’ diye gezenlere verdiği en önemli cevaptı.  Milli egemenliğin ve milli iradenin, Türkiye’nin varlık senetlerine meydan okuyan, bir karanlık iradeye karşı isyanıydı. Aradan 19 yıl geçti. Ve o aynı karanlık irade; 1 Mart 2003’te, Gazi Meclisimize karşı açtığı, hırs ve intikam savaşında adına bir de utanmadan ‘Türk Tipi’ dedikleri, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi ucubesiyle galip geldiğini zannetti. Tıpkı eski ‘abilerinin’ ona öğrettiği gibi büyük yalanlarla, büyük mesafeler aldığını zannetti. İşte o nedenle bugün bizlerin, arkamıza millet iradesini alarak çıktığımız bu kutlu yol milletimizi, mehmetçiğimizi ve devletimizi herhangi bir zaman, herhangi bir şekilde, herhangi bir amaçla, herhangi müstevlinin aracı, maşası veya yancısı yapma olanaklarını ortadan kaldırmaktır. Meclisimizin gücünü ve iradesini, tek adamcılık oynayan, kravatlı ergenlere karşı her daim üstün kılabilme çabamızın altındaki sebeplerin en önemlisi işte budur.

“Atatürk, yozlaşmış Avrasya rejimlerine duyulan hayranlığı gizleyecek bir maske değildir”

Nitekim bugün; Türk’ün incinen gururunun rüzgarını, arkasına alarak, ‘Ey Batı’, ‘Ey NATO’ diye çıktıkları yolda dünün eş başkanları, bugünün matruşka bebeği olma hevesine kapılmışlardır. Dahası, söz konusu kimseler, Aziziye tabyalarını, Allahuekber Dağları’nı, Plevne’yi, Kırım’ı, Erzurum’u, Nene Hatun’u unutmuşlar ama ne hikmetse, yerlilik ve millilik panayırları düzenlemekten de, geri durmamaktadırlar. Amma kirli ve kara para ağlarının, karanlık iş ilişkilerinin, mafyatik idarelerin ortak dostlarıyla bir araya gelmek isteyenler ve Türk Milleti’ni merdiven altı parya düzeninin köleleri yapmak isteyenler, bilsinler ki bu millet ölmedi ve yılmadı.

Büyük Türk Milleti! Ne bugün, bizzat kendisinin, mucidi olduğunu iddia ettiği fakat onlara her icraatıyla ihanet eden ve bizzat şovunu yaptığı değerlere ve anlaşmalarına uymakta nazlanan bir Batı’nın; Ne de yüze gülen, ama arkandan kuyu kazan, bir sözde Avrasya’nın veya çöllerinde altın kaplama jipler üzerinde, borsa simsarlığı yapan bir alemin “küçük-stratejik ortağı” olamazsın! Kaderini ne 11 askerinin başına çuval geçiren hadsizlere ne de 34 askerini bombalayarak şehit eden bir zorbaya bağlayamazsın. Ne vatandaşlığını bir avuç dolara satanların ne de topraklarını, limanlarını, birkaç küçük avantaya devredenlerin, marabası olamazsın. Ne burnunun dibinde savaş tamtamları çalarken Afrika seyahatine çıkan öngörü şampiyonlarının ne de ‘Boğazlardan para kazanamıyoruz’ diyerek milletin tartışılmaz egemenlik haklarını, berhava etmeye kalkanların kara düzenine araç olamazsın. Büyük Türk Milleti! Türkiye küresel bir Dünya’da, yalnız kalamaz, yalnız bırakılamaz. Türkiye her şeyi ikiye ayırmaya alışkın, köhnemiş dimağların, boynu bükük bir köprüsü yapılamaz. Türkiye ya Natocusun ya Avrasyacı; ya doğucusun ya batıcı denilerek iç ya da dış tek adamcıların, hüllecisi olamaz.

Atatürk, yozlaşmış Avrasya rejimlerine duyulan hayranlığı gizleyecek bir maske değildir. Medeni dünyanın kurallarını yok sayan, diplomasiyi küçümseyen ruh hastalığını da stratejik zeka zanneden kendini bilmezlerin de referans noktası değildir. Atatürk’ün, ülkemizi, medeni milletler ailesinin, onurlu bir üyesi yapma gayreti revizyonist olmayan dış politikası hamaset yerine, aklı önceleyen felsefesi ve egemenlik kavramına duyduğu saygı bizim ilham kaynağımızdır. O’nun sahip olduğu ülkemizin kalkınmasına ve refahına ket vuran değil kalkınmayı destekleyen dış politika anlayışı, bizim de anlayışımızdır.”

Paylaşın

Putin, Rusya’nın Nüfuz Alanlarını Nasıl İnşa Etti?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’yı işgal ederek Rusya’nın nüfuzunu genişletme sürecini bir üst noktaya taşıdı. Gazeteci Fehim Taştekin, Putin’in hamlelerini “Çeçenistan, Gürcistan ve Ukrayna: Putin, Rusya’nın nüfuz alanlarını nasıl inşa etti?” başlıklı yazı ile BBC Türkçe için analiz etti Taştekin’in yazısı şöyle;

Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in dağılmış Sovyet coğrafyasındaki Rus gücü ve nüfuz alanlarının yeniden inşasında Ukrayna çok farklı bir noktaya işaret ediyor.

“Çar’ın dönüşü” yakıştırmasına konu olan bu süreç; Çeçenistan’daki savaştan Gürcistan’dan bağımsızlığını ilan etmiş Abhazya ve Güney Osetya’nın tanınmasına, Güney Kafkasya ve Orta Asya’da istikrar misyonlarından Ukrayna’daki son müdahaleye kadar farklı çerçevelerde ilerleyen bir yol izledi.

Tüm bunlar, Sovyetler döneminin milliyetler siyasetine kara çalıp, imparatorluk döneminin kodlarıyla konuşan Putin’in ilan edilmemiş “Çar” tablosunu peyderpey tamamlar nitelikteydi.

2000’lerin ortalarından bu yana, Rusya Federasyonu’nun temelini oluşturan özerk cumhuriyetler ve oblastların (Slavca eyalet ve bölge anlamına geliyor) özerk karakterlerini daraltan otoriter bir merkezileşme yaşanıyor.

Hakim unsur, Rus kültürü ve kimliği

Bu sürece paralel olarak, Rus kültürü ve kimliği hakim unsur olarak tahkim ediliyor.

Komünist sistemde gerileyen muhafazakâr değerler desteklenirken, Çarlık ve imparatorluk dönemlerinde sisteme meşruiyet katan Ortodoks Kilisesi’ne itibarı iade ediliyor.

Ekonomik alanda sadakatlerini sunanlar hariç, oligarkların kontrol altına alınması “muktedir lider” imgesinin inşasında diğer ayağı oluşturuyor.

Savunmadan hücum pozisyonuna geçilirken, Batı’nın propaganda hegemonyasını kırmak için “agresif” bir medya yaratılıyor.

Bütün bunlar sistemin önce toparlanmasına, sonra otoriter sistemin yeniden inşasına hizmet etti.

Çeçenistan’a tankların sürülmesi ve Putin’in yükselişi

Çeçenistan’da 1994-1996’da Rusya aleyhine biten savaş hem Sovyetlerin çöküşünün biriktirdiği öfkeyi hem de iç bütünlüğü koruma kaygısını yansıtıyordu. Batı açısından da Rusya’nın toparlanmasını geciktiren bir savaştı.

1996’da Hasavyurt Anlaşması’yla Çeçenler karşısında yenilgiyi kabul eden Rusya’nın 1999’da yeniden Çeçenistan’a tankları sürmesi ile Putin’in yükselişi arasında bir bağ var.

Çeçenistan’da bağımsızlık iradesi tamamen ezilip Çeçen müftü Ahmet Kadirov ve oğlu Ramazan Kadirov eliyle Kremlin’e bağlı bir rejim oturtulurken, otoritenin restorasyonunda iki kolaylaştırıcı faktöre başvuruldu:

İlk olarak, Çeçenistan’ın siyasi, idari, bürokratik, güvenlik ve askeri birimleri Çeçenlere bırakıldı. Yani operasyon dahilde bir Ruslaştırılma işlemi değildi. Asi cumhuriyeti “Çeçenizasyon” ile merkeze taşıyan bir strateji güdüldü.

İkinci unsur, direngen Çeçen karakterini pasifize edecek Sufi İslam geleneğinin desteklenmesiydi.

Putin düzenli olarak Ortodoks Kilisesi’ne giderken Kadirov’un da kafasındaki takkesiyle dua edip Çeçenleri etrafında toplayacağı Osmanlı tarzı bir cami inşa edilmişti. Yerle yeksan edilmiş Grozni’nin yeni simgesiydi.

Direnişi ezme görevini Ruslardan devralan Kadirov’un İslam ve Çeçen geleneği adına yadırganan ya da tepki çeken ne kadar eylemi varsa Kremlin’in sonsuz hoşgörüsüne sahipti.

‘Muktedir’ lider Putin

Çeçenistan zaferi, Putin’i “muktedir” bir lidere dönüştürdü. Artık “Slavik” altın çağını yaşayabilirdi. Çeçenistan’daki kanlı dönem Rusya için gücünü ispat ve toparlanma iddiasıydı. Ve sonra sıra civara geldi.

Putin, Kafkasya’daki isyanı tamamen dış kaynaklı aşırılıkçı Vahabizme indirgeyen söylemine, El Kaide’nin 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra Amerikalılardan karşılık buldu.

Ancak Çeçenistan’da savaşın bitmesinden sonra Batı’nın Rus nüfuz alanlarına yönelik operasyonları Gürcistan’da kendini gösterdi.

2003’te Mihail Saakaşvili’yi iktidara taşıyan “Gül Devrimi”, Sovyet kadrolarından gelmiş kliğin kırılmasında ilk başarıydı.

İkinci halka ertesi yıl “Turuncu Devrim”le Ukrayna’da koptu. Ardından sıra 2005’te Kırgızistan’daki Lale Devrimi’ne (Sarı Devrim) geldi. Orta Asya değişim sancısına tutulmuştu.

Afganistan işgaliyle ABD’nin Orta Asya’da edindiği üslere karşın Rusya da nüfuz alanını kaybetmemeye çalışıyordu.

Bu dönemde ayrıca Putin, Balkanlarda Slav dünyasının aleyhine gelişmelere dikkat kesilmek durumundaydı.

2006-2008’de Kosova’nın bağımsızlığını ve Birleşmiş Milletler kararı olmadan tanınmasını “Olumsuz emsal olur” uyarılarıyla karşılamıştı.

Rusya yakın çevrede Rus etkisine karşı gelişmeleri birkaç yıl izlemekle yetindi. Rusya’nın sabır saati rövanşın alınacağı günlere ayarlıydı.

Rusya’nın argümanı: ‘Vatandaşlarımız saldırıya uğradı, yanıtsız bırakamazdık’

ABD’nin 2002’den itibaren Gürcistan’da Türkiye’nin de yakın işbirliği ile yürüttüğü “Eğit ve Donat” programıyla Gürcü ordusunu bir savaşa hazırladığı yıllar sonra anlaşılacaktı.

Hedef Abhazya ve Güney Osetya’yı geri almaktı.

Durumu yakından izleyen Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu kararı uyarınca ambargo uyguladığı Abhazya ile Güney Osetya’da daha belirgin bir korumacı politikaya yöneldi; Abhazlar ve Osetlere Rus pasaportu dağıtmaya başladı.

Gürcistan’ın 2008’de Güney Osetya’ya askeri harekât başlatıp operasyonun ilk anlarında başkent Tshinval’deki Rus Barış Gücü Karargâhı’nı vurunca Putin’e tarihi fırsat doğmuştu.

Tankları birkaç saat içinde Vladikavkaz’dan Tshinval’e indirmekle kalmayıp Tiflis yakınlarına kadar sürerek, Gürcistan yönetimine “Güney Osetya ve Abhazya’yı ebediyen unutabilirsin” demiş oldu.

Rusya’nın argümanı, “Vatandaşlarımız saldırıya uğradı, yanıtsız bırakamazdık” şeklindeydi.

Ardından iki “de facto” bağımsız cumhuriyeti tanıyan adımlar atıldı. Fakat Abhazya ve Güney Osetya ilhak edilmedi. Abhazya, Güney Osetya ve Moldova’nın ayrılıkçı bölgesi Trans-Dinyester yıllardır pek çok konuda üçlü fotoğraf veriyor.

Rusya askeri güç bulundurduğu ve pasaport dağıttığı Trans-Dinyester’i henüz tanımadı. Yıllardır “Rusya ile geleceğe doğru” sloganıyla yaşayan Trans-Dinyester 2006’da Rusya’ya katılma önerisini yüzde 97 oyla referandumdan geçirmiş, 2014’te Duma’dan bu konuda adım atılmasını istemişti.

2008’e gelindiğinde Putin için izleme dönemi bitmiş, arka bahçeyi toparlama vakti gelmişti. 2013’de Mihail Saakaşvili’nin koltuğu kaybedip ülkesinde istenmeyen adam durumuna düşmesiyle Gürcistan, Rusya ile daha sakin bir döneme girdi.

Ukrayna’da Yanukoviç dönemi ve kaybedenler

Ukrayna’da ise Rus yanlısı Viktor Yanukoviç, 2003’te koltuğu Batı yanlılarına kaptırmanın intikamını 2010’daki seçimde alma şansını buldu. Ama Putin’in Ukrayna’yı yeniden yoğuracak siyasi araçlara sahip olduğu söylenemezdi.

Yanukoviç Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşması için şansını denemiş ancak kredi için Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) dayattığı reformlar konusunda epey zorlanmıştı.

Sonunda 2013’te yüzünü tekrar Rusya’ya döndüğünde, Meydan Gösterileri (EuroMaidan) tetiklenecekti.

2014’te Almanya, Polonya, Fransa ve Rusya’nın arabuluculuğunda Yanukoviç; erken seçim, 2014 anayasasına dönüş ve parlamenter sistemin güçlendirilmesini öngören bir anlaşmayı muhalif liderlerle birlikte imzalamıştı.

Ancak Rus istihbaratının yardımı ve keskin nişancılarla Meydan’ın dağıtılacağına dair gizli belgelerin sızdırılmasıyla olaylar tekrar çığırından çıkmış, imzalanan anlaşma çöpe atılmış ve milislerin tehdidi altındaki parlamento Yanukoviç’in fişini çekmişti.

Kaybeden sadece Yanukoviç değildi. Radikal sağ, aşırı milliyetçi ve neo-Nazi gruplarının zehirlediği siyasal iklimde etnik Ruslar da ayrılıkçı yola sürüklenecekti.

Paylaşın