Türkiye, NATO’ya Üye Olmak İsteyen Finlandiya Ve İsveç’ten Ne İstiyor?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Finlandiya ve İsveç’in NATO üyelikleriyle ilgili ‘olumlu bir görüşe sahip olmadıklarını’ açıklaması dünyada ‘şaşkınlıkla’ karşılandı. Ankara, İskandinav ülkelerinin Atlantik Konseyi’ne üye olmalarını açıkça veto etme tehdidinde bulunmasa da bu durum, Türkiye ile Batı arasında yeni bir krize dönüşme potansiyeli taşıyor.

NATO komitelerinde kararlar oybirliği ile alınıyor. Bu nedenle Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olabilmeleri için tüm üye ülkelerin onayı gerekiyor.

Finlandiya ve İsveç yetkilileri ile Türk mevkidaşları, bu konudaki ilk teması cumartesi günü Berlin’deki gayri resmi NATO toplantısında gerçekleştirdi. İki taraf arasındaki müzakereler önümüzdeki günlerde detaylı şekilde ele alınacak.

Stockholm Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Enstitüsü Direktörü Paul Levin, Türkiye’nin istediği F-16 savaş uçaklarını almak ya da resmi olmayan silah ambargosunun kaldırılması için mevcut durumu bir fırsat olarak gördüğünü söylüyor.

Benzer görüşü dile getiren Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi Direktörü (EDAM) Sinan Ülgen de, Türkiye’nin silah ambargosunun kaldırılması talebinin meşru olduğunu söylüyor.

Ülgen, “Bir NATO ülkesi olup aynı ittifak içinde bir başka müttefiğe silah ambargosu uygulamak çok savunulabilir bir tutum değil” dedi.

Türkiye’nin son çıkışının sadece İsveç’le sınırlı olmadığını düşünen Paul Levin, “Türkiye, Rusya’dan S-400 savunma sistemleri aldıktan sonra F-35 programından çıkarıldı ve Türkiye’ye yönelik diğer NATO ülkelerinin de resmi olmayan silah ambargosu var. Türkiye de bunu (Finlandiya ve İsveç’in NATO üyelik süreci) bir koz olarak kullanmak istiyor olabilir.” görüşünü dile getirdi.

Finlandiya ve İsveç PKK’ya destek mi veriyor?

Finlandiya Güvenlik ve İstihbarat Servisi’ne (SUPO) göre, PKK’nın Finlandiya’da teşkil ettiği tehdit unsuru ‘düşük’ düzeyde. İstihbarat Servisi’nin yayımladığı bir raporda PKK için şu ifadelere yer veriliyor:

“Finlandiya’da PKK daha çok maddi destek toplama faaliyetlerine yoğunlaşmış durumda. Bu aşırı sol grubun aktiviteleri, çoğunlukla aşırı sağ kampına karşı şiddet içermeyen bir karşıtlık ve Kürtlerin faaliyetleriyle işbirliği üzerine kurulu. Finlandiya’da bu aşırı sol kesimde şiddete destek minimum seviyede ve faliyetleri genel olarak daha çok Finlandiya dışında”

Finlandiya ve İsveç’in PKK’ya bakışında bir benzerlik söz konusu ancak EDAM Direktörü Sinan Ülgen’e göre burada asıl sorun İsveç.

Ülgen, Türkiye’nin, AB’nin de terör örgütü olarak gördüğü PKK’ya yönelik İsveç’in daha faal olmasını isteyeceğini belirtiyor ve ekliyor:

“İsveç’in YPG’ye silah ve finansman yardımını durdurması da istenecektir. Çünkü Türkiye YPG’yi PKK’nın kontrolünde olan bir örgüt olarak görüyor. Ve bu örgütle İsveç makamlarının görüşmemesini isteyecektir. Onlarla birlikte fotoğraf vererek onlara bir kamusal destek sağlanmasına yönelik politikalarını gözden geçirmesini isteyecektir. Bütün bunlar terörle mücadele kapsamına giren konular.”

“İsveç, PKK konusunda Türkiye ile aynı görüşü paylaşmıyor”

PKK ile ilgili rahatsızlığın “Türk hükümetinin gerçek kaygısı olduğuna inandıracak nedenler olduğunu” söyleyen Paul Levin, “Çünkü Türkiye’de PKK tehdidi, ana güvenlik kaygısı olarak algılanıyor.” diyor.

Levin ayrıca, Türkiye ile İsveç arasında yaşanan görüş ayrılığını da, İsveç’in PKK konusunda Türkiye ile aynı görüşü paylaşmamasına bağlıyor.

İsveç’in Türkiye dışında PKK’yı terör örgütü olarak kabul eden ilk ülkelerden biri olduğunu vurgulayan Paul Levin, “1980lerde İsveç’te bazı suikastler yaşandı ve bu olaylar, PKK’nin tehlikeli bir örgüt olarak algılanmasına neden oldu ve bu hala bu şekilde algılanıyor. PKK hala terör örgütü olarak sınıflandırılmış durumda ve özgürce hareket etmesine izin verilmiyor.” dedi.

İsveç’te aynı zamanda büyük bir Kürt diasporası olduğunu kaydeden Levin, söz konusu diasporanın PKK tarafından domine edilmediğini söylüyor. İsveç’in siyasi baskıdan kaçanlar için önemli bir sığınma merkezi olduğunu dile getiren Levin, Stockholm hükümetinin, ülkedeki azınlıkların özgürlüğünü NATO üyeliği ile değişmeyeceği mesajını veriyor.

Sinan Ülgen, Türkiye bakımından mevcut durumun artık temel özgürlükler meselesinin ötesinde olduğuna dikkat çekiyor:

“Burada İsveç’in kendi anayasası siyasi kültürü itibariyle temel hak ve özgürlüklere çok dğer verdiği açık. Türkiye’nin talepleri bu özgürlüklerin kısıtlanması olmayacaktır.  Bütün bunlar terörle mücadele kapsamına giren konular. Bu artık temel özgürlükler meselesi olması ötesinde bir durum teşkil ediyor Türkiye bakımından”

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan Milletvekillerine ‘İktidara Hazırlanın’ Talimatı

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun 51 ilde yurt gezileri yapacak milletvekillerine, “AKP’nin artık hiçbir sorunu çözme şansı yok. İktidara geliyoruz. Ticaret odaları, esnaf odaları, ziraat odaları gibi meslek örgütlerine gidin ve ‘Acil sorunlarınız neler’ diye sorun” talimatı verdiği öğrenildi.

Kılıçdaroğlu’nun vekillere iktidara geldiğimizde yapacaklarımızı hazırlayalım” talimatı verdiği de öğrenildi. Sığınmacılar konusunun da ele alındığı öğrenilen toplantıda Kılıçdaroğlu’nun, “Bu konuyu ilk gündeme getiren parti CHP’dir. Sığınmacıları iki yıl içerisinde göndereceğiz” değerlendirmesini yaptığı belirtildi.

CHP PM, dün Genel Başkan Kılıçdaroğlu başkanlığında partinin genel merkezinde toplandı. Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’ın haberine göre, toplantıda, 21 Mayıs’ta İstanbul Maltepe’de yapılacak mitingin sadece Yargıtay’ın CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’yla ilgili kararına tepki olarak değil, genel olarak tüm ülkedeki adaletsizliklere tepki olarak yapıldığı vurgulandı. Kılıçdaroğlu’nun, toplantıda, “Yol arkadaşlarımıza da sahip çıkacağız” dediği belirtildi.

Sandık güvenliğinin de konuşulduğu toplantıda, “bütün sandık görevlilerinin aranarak kontrol edilmesine yönelik karar alındığı” aktarıldı.

“İktidara geldiğimizde yapacaklarımızı hazırlayalım”

Partililerden daha önce 51 ilde ziyaretlerde bulunmalarını isteyen Kılıçdaroğlu’nun, milletvekillerine, “AKP’nin artık hiçbir sorunu çözme şansı yok. İktidara geliyoruz. Ticaret odaları, esnaf odaları, ziraat odaları gibi meslek örgütlerine gidin ve ‘Acil sorunlarınız neler’ diye sorun. İlk çözülmesini istedikleri sorunları öğrenin. İktidara geldiğimizde yapacaklarımızı hazırlayalım” talimatı verdiği de öğrenildi. Sığınmacılar konusunun da ele alındığı öğrenilen toplantıda Kılıçdaroğlu’nun, “Bu konuyu ilk gündeme getiren parti CHP’dir. Sığınmacıları iki yıl içerisinde göndereceğiz” değerlendirmesini yaptığı belirtildi.

Paylaşın

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg: Türkiye’nin Güvenlik Endişeleri Giderilmeli

Finlandiya’nın ardından İsveç de NATO’ya üyelik başvurusu yapacağını açıkladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Her iki ülkenin de terör örgütlerine karşı açık, net bir tavrı söz konusu değil” dedi. Jens Stoltenberg açıklama sonrası Çavuşoğlu ile telefon görüşmesi yaptı.

Sosyal medya hesabından açıklama yapan Stoltenberg, görüşmede Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine başvurma kararlarının ele alındığını belirtti, “Türkiye değerli bir müttefik ve güvenlik endişeleri giderilmeli.” ifadesini kullandı.

Stoltenberg, “böyle tarihi bir zamanda” birlikte olunması gerektiğini de açıklamasına ekledi.

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un ziyaretinin ardından ortak basın açıklaması yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir soru üzerine, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği konusunda “NATO’ya girmelerine biz ‘Evet’ demeyiz” demişti.

“Her iki ülkenin de terör örgütlerine karşı açık, net bir tavrı söz konusu değil. Bu süreç içerisinde bu terör örgütlerine biz karşıyız deseler bile, teslim etmeleri gereken bazı teröristleri teslim etmeyeceklerine dair açıklamaları var.”

“İsveç, terör örgütlerinin kuluçka merkezi. PKK yanlısı teröristler var parlamentolarında. Biz bunların neyine güveneceğiz?”

“Türkiye’ye geleceklermiş. Bizi ikna etmeye mi gelecekler? Kusura bakmasınlar, hiç yorulmasınlar.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta da bu iki ülkenin NATO üyeliği konusunda “Olumlu bir düşünce içinde değiliz” açıklaması üzerine, İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, görüşmeler yapmak üzere Türkiye’ye bir heyet göndereceğini açıklamıştı.

İsveç Devlet Televizyonu SVT’ye konuşan Hultqvist, “(Sorunun) ne olduğunu ve nasıl çözülebileceğini anlamak üzere görüşmeler yapmak için Türkiye’ye diplomatlardan oluşan bir heyet göndereceğiz” demişti.

Erdoğan, Türkiye’nin savunma sanayine yönelik yaptırımlara da değinerek “Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelerin, bir güvenlik örgütü olan NATO’ya girmelerine biz ‘evet’ demeyiz. Bir sokulduğumuz yerden bir daha sokulamayız, kusura bakmasınlar.” dedi.

Türkiye’nin 2019’da Suriye’de Fırat Nehri’nin doğusunda başlattığı (Barış Pınarı Harekatı) operasyonun ardından, İsveç ve Finlandiya da dahil bazı Batılı ülkeler Ankara’ya silah satışını kısmen veya tamamen durdurmuştu.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini de Rusya da tepki gösteriyor

Pazar günü Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinisto, resmi olarak NATO üyeliğine başvuracaklarını açıkladı.

İsveç Başbakanı Magdalena Andersson da, Pazartesi günü hükümetinin NATO üyeliği için resmi başvuruda bulunma kararı aldığını açıkladı.

Andersson, “İsveç ve İsveç halkı için en iyi şey NATO’ya katılmaktır” ifadesini kullandı, ancak ülkesinin topraklarında kalıcı NATO üsleri veya nükleer silahlar istemediğini söyledi.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişiminin en önemli sonuçlarından biri de askeri olarak tarafsız statüde olan bu iki İskandinav ülkesinin olası bir Rus saldırısına karşı NATO’ya katılmayı gündemlerine alması oldu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise ülkesinin Finlandiya ve İsveç ile herhangi bir sorunu olmadığını, bu ülkelerin NATO’ya katılmalarının kendi başına Rusya’ya doğrudan bir tehdit olmayacağını söyledi.

Vladimir Putin, askeri altyapının genişletilmesi halinde ise Rusya’nın tepki göstereceği uyarısında bulundu.

Putin, NATO’nun Rusya’nın güvenliğini tehdit edecek şekilde ABD tarafından yapay olarak genişletildiğini söylüyor.

Pazar günü Berlin’de yapılan NATO dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Finlandiyalı mevkidaşı Sauli Niinistö ile telefonda görüşen Putin, “Finlandiya’nın tarafsızlığını kaybetmesinin hata olacağını” söylemiş, ancak alınacak tutumla ilgili detay vermemişti.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı’ndan ise aynı gün, NATO birliklerinin ve silahlarının nereye konuşlandırılacağı ve kapsamına bağlı olarak savunma önlemleri alınacağı açıklaması gelmişti.

Çavuşoğlu ABD’ye gidiyor

Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Cuma günü gerçekleştirdiği basın toplantısında, Washington’ın “Türkiye’nin pozisyonunu netleştirmeye çalıştığını” söyledi.

Bu açıklamalarla aynı günlerde Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal da Washington’daydı. Önal, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’la görüştü. ABD tarafından yapılan açıklamada Türkiye ile ABD’nin “stratejik ilişkisinin ve birçok alandaki işbirliğinin önemine vurgu yapıldığı” belirtildi.

Sherman’ın Önal’a Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği destek için teşekkür ettiği de belirtilen açıklamada, “Rusya’nın Ukrayna saldırısı karşısında NATO müttefiklerinin birlikteliğine olan ihtiyacın konuşulduğu” bilgisine yer verildi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Çarşamba günü ABD’li mevkidaşı Antony Blinken’la “Türkiye-ABD Stratejik Mekanizması” kapsamında görüşmesi planlanıyor. Bu görüşmede Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine yaklaşımının da masaya yatırılması bekleniyor. İki bakan, cumartesi günü Berlin’de yapılan NATO dışişleri bakanları toplantısında bu konuyu görüşmüştü.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Ahmet Davutoğlu’nun Teklifi, Ali Babacan’ın Tavrı

Karar gazetesi yazarı Hakan Albayrak, Gelecek Partisi (GP) Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’a “uzattığı elin ısrarla havada bırakıldığı” görüşünü dile getirdi.

Albayrak, bugünkü köşe yazısında “AK Parti’deki yozlaşmayı hazmedemeyen ve AK Parti’nin kuruluş ilkelerini ihya edecek yeni bir siyasi hareketin başlatılması umutla bekleyen geniş bir kitlenin, Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın iki ayrı parti kuracağını anlayınca hayal kırıklığına uğradığını” söyledi.

Bu kişilerin o gün bugündür bu ayrışma yüzünden seçim barajına takılabilecekleri ve onlara verilen oyların boşa gidebileceği endişesiyle “Bari partileriniz mevcut ittifaklardan ayrı bir ittifak kursun” dediğini söyleyen Albayrak özetle şunları yazdı:

Madem altılı masaya oturduktan sonra DEVA Partisi artık tek başına DEVA Partisi değil ve DEVA Partisi’nin organları buna tek başına karar veremez, öyleyse seçimlerde nasıl bir yöntemin izleneceğine dair o masada henüz mutabakata varılmamışken ‘Demokrasi ve Atılım Partisi önümüzdeki seçimlere kendi adıyla, kendi şanıyla, kendi logosuyla girme kararını almıştır’ demek de olacak şey değildi; nasıl oldu bu?

Ve DEVA Partisi’nde ‘toplumun çok değişik kesimlerinden isimler varsa’ Gelecek Partisi’nde de var; buna ‘yepyeni bir siyasi kültür’ denecekse o kültür Gelecek Partisi’nin de kültürü değil mi?

Ve altılı masada güçlendirilmiş parlamenter sistem yahut siyasi şeffaflık yasası gibi konularda varılan mutabakat, ‘üçüncü ittifak’ın kurulmasına niye mâni teşkil etsin ki?

Millet İttifakı’nde yer alan ve belki de oradaki halinden memnun olup bu halin ötesine geçmeye heves etmeyen Saadet Partisi bir yana; Millet İttifakı’nda -henüz- yer almayan ve yer alacaklarına söz vermiş de olmayan Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nin oy potansiyelleri siyasette ve belki devlet yönetiminde yeni bir çığır açmaya yetebilecekken, Davutoğlu’nun uzattığı elin Babacan ve arkadaşları tarafından -altılı masanın hatırına ve o büyük oy potansiyellerinin hebası pahasına- ısrarla havada bırakılması anlaşılır şey değil.

Paylaşın

AYM Başkanı Arslan’dan Dikkat Çeken ‘KHK’ Açıklaması

AYM Başkanı Arslan, “Modern anayasalarda temel hak ve özgürlüklerin mutlak olmadığı hüküm altına alınmıştır. Kamu düzeni, kamu yararı ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması adına temel hak ve özgürlükler sınırlandırılabilir. Anayasa’nın 15. maddesinde belirtilen haklar dışındaki tüm haklar sınırlandırılabilir” dedi.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, Ankara’daki Hacı Bayram Veli Üniversitesi 100. Yıl Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Hak ve Özgürlüklerin Sınırlandırılması Rejimi Sempozyumu”nda konuştu.

“Tüm haklar sınırlandırılabilir”

Temel hak ve özgürlüklerin, kamu gücünü kullanan makamlara karşı, kamu gücü tarafından korunması gerektiğini söyleyen Arslan’ın konuşmasından öne çıkan satırbaşları şöyle:

Modern anayasalarda temel hak ve özgürlüklerin mutlak olmadığı hüküm altına alınmıştır. Kamu düzeni, kamu yararı ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması adına temel hak ve özgürlükler sınırlandırılabilir. Anayasa’nın 15. maddesinde belirtilen haklar dışındaki tüm haklar sınırlandırılabilir.

Anayasa Madde 15; Savaş, seferberlik (…) 10 veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir. Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler (…) 11 dışında, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

OHAL dönemi KHK’ları

Modern ve demokratik anayasalar, olağanüstü dönemde dahi işlemlerin hukuka uygun olması gerektiğini ifade eder.

Mahkemeye [AYM], ‘Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin norm denetiminin yapılamadığı’ yönünde eleştiriler geliyor, bunlar haklı değil.

Anayasa Mahkemesi sınırsız güç kullanan bir organ değil, kendisine çizilen sınırlar çerçevesinde yetkilerini kullanıyor. OHAL’de çıkarılan KHK’lar şekil ve esas bakımından Anayasa Mahkemesine taşınamaz.

“Romantik ve sınırsız bir özgürlükçülük değil”

Anayasa Mahkemesi, bazılarının zannettiği gibi, toplumsal gerçeklikten kopuk, fildişi kulede kararlar vermemektedir. Mahkeme, temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaları yorumlarken, kamu düzeni ve özgürlükler arasındaki hassas ilişkiyi gözetmektedir.

Bu anlamda mahkemenin benimsediği hak eksenli yaklaşım, romantik ve sınırsız bir özgürlükçülük değildir.

Anayasa Mahkemesinin hak eksenli paradigması, anayasal sınırlarını aşan bir yargısal aktivizmden de yetkilerini kullanmaktan çekinen bir yargısal kendini sınırlamadan da aynı ölçüde uzak durmayı gerektirmektedir.

Mahkememiz hürriyetin, ötekilerin hürriyetiyle bir arada korunması gerektiği düşüncesiyle kararlarını vermektedir.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: SADAT, Suriye Konusunda Erdoğan’ın Talimatıyla Farklı Roller Üstlendi

SADAT’ın Suriye konusunda “farklı roller üstlendiğini” söyleyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Buna ilişkin açıklamalar, duyumlar, görseller hepsi var. Yasadışı bir işlem yasal görünümlü bir dernek aracılığıyla yapılıyor” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “uluslararası savunma danışmanlığı” yaptığını söyleyen SADAT’a gerçekleştirdiği ziyaret hakkında Cumhuriyet gazetesinden Orhan Bursalı’ya açıklamalarda bulundu.

CHP liderinin ifadeleri şöyle:

Sayın Kılıçdaroğlu, aniden SADAT örgütünün kapısına dayandınız milletvekillerinizle beraber, gündemde yokken.. Ciddi bir duyum almadan hareket etmezsiniz. Size gelen mesajda ne deniyordu?

“SADAT gibi bir kuruluş demokratik bir ülkede dernek adı altında örgütlenemez. Gayri nizami harp, sabotaj, terör gibi konularda insanları alıp eğitmek bir derneğin işi değil. Eğer bunu bir dernek üstlenmişse ve bu bağlamda iktidardan da destek alıyorsa, Türkiye sağlıklı bir demokratik sistem oluşturamaz. Bu durumu eleştirmek lazım ama insanlar korkuyor, çünkü bu kuruluşun ne yapacağı belli değil. Ayrıca, daha garip olan, bu derneğin başkanının daha düne kadar Erdoğan’ın başdanışmanlığını üstlenmiş olması. TSK var, Emniyet, MİT var, bunları bir tarafa bırakıyorsunuz, gayri nizami harp konusunda, sabotaj, suikast nasıl düzenlenir gibi konularda insanları eğiten bir derneğin başkanlığını yapan eski askeri, başdanışmanlığınıza getiriyorsunuz. Özellikle Suriye konusunda bu derneğin Erdoğan’ın talimatıyla farklı roller üstlendiği kanısındayım. Buna ilişkin açıklamalar, duyumlar, görseller hepsi var. Yasadışı bir işlem yasal görünümlü bir dernek aracılığıyla yapılıyor.”

Bu örgütün iç siyasete de benzer müdahaleleri olabileceğini mi söylüyorsunuz?..

“Evet, Saray’ın talimatıyla yasadışı bir işleme girenler, aynı talimatla yurtiçinde de bu işleri yapabilir. Aslında iki taraf da yasadışı işlem yapıyor. Geçmişte biz suikastlarla ortalığın karıştırılacağı duyumları aldık, bunları ben de başka liderler de dillendirdi. Bu konuya toplumun dikkatini çekmek istiyoruz, seçimler var, seçim güvenliği söz konusu. Demokratik bir ülkede seçim güvenliği elbette ki Emniyet güçleri, valisi, kaymakamı, sandık kurulu yöneticileri, siyasi partilerin temsilcileri görevlerini yasal çerçevede yaptıkları bir ortamda alınır.Eğer siz bu yasal ortamı yok etmek ve daha farklı bir ortamda seçime gitmek istiyorsanız, o zaman ciddi sorunlar var demektir. Buna toplumun dikkatini çekmek istedim.”

Size ulaştırılan belge-duyumda ne söyleniyordu?

“Bu konuya girmek istemem… Kamuoyunun dikkatini bunların üzerine çekmemiz lazım; bunlar, toplumu sarsacak olaylar yapmasınlar.

Anketler iktidarın kaybedeceğini gösteriyor. Ama toplumda şöyle bir inanç da var: Cumhurbaşkanı iktidarı öyle kolay kolay teslim etmez. Buna katılıyor musunuz?

Seçimler olacak ve biz demokratik yollardan Erdoğan’ı göndereceğiz buna inanıyorum. Elbette ki Erdoğan gitmemek için toplumu tahrik edebilir, ama bu tahriklerden toplum özenle kaçınmalı, demokratik yollardan onu göndermek gibi bir güzellik var…”

SADAT örgütünün toplumu sarsacak eylemlere girişmesi konusunda endişeniz ne ölçüde?

“SADAT ve benzer kuruluşların hepsine meydan okuyoruz, herkes korkusuzca gitmeli ve oyunu kullanmalı, bu süreç bu tür olayları düşünenleri planlayanları hayal kırıklığına uğratacak… İnsanlarda “Yahu sandığa gitsem de bir şey değişmeyecek, nasıl olsa bunlar gitmeyecek” algısını beslemek istiyorlar. Bu algıdan toplumun kesinlikle kurtulması lazım… Evet biz sandığa gideceğiz ve bu ülkeye demokrasiyi demokratik yollarla getireceğiz, bu inançla sandığa gitmeli.”

Paylaşın

AK Parti, Seçim İçin Kendine İki Rakip Belirledi

AK Partili siyasetçilere göre ülkenin temel sorunlarına somut çözüm önerileri sunamayan muhalefetin şansı yok. Kulislerde “AK Parti’nin iki rakibi var. AK Parti’nin rakibi AK Parti’dir. AK Parti’nin rakibi ekonomidir” deniliyor. Bu söylemin anlamı ise AK Parti’ye rakip olacak unsur, AK Parti tarafından hayata geçirilemeyenler.

Son seçim anketlerinde AK Parti’deki oy kaybı göze çarpıyordu. Daha önceki anketlerde 40-45 bandında çıkan AK Parti, yüzde 35’lere kadar geriledi. Ancak AK Parti MYK üyesi Mustafa Şen, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada oy kayıplarını telafi ettiklerini ve şu anda partilerinin oy oranının yeniden yüzde 40’lara ulaştığını belirtti. Şen ayrıca, yüzde 45 ve 46’ya da hızla çıkacaklarını dile getirdi.

Oy kaybı var ama kayma yok

Gazete Duvar’da yer alan habere göre parti kulislerinde konuyla ilgili dikkat çeken bir görüş hakim. Partililer oy kaybı olduğunu görüyor ancak bu oyların başka yere gittiğini düşünmüyorlar.

Ak Parti’nin iki rakibi var

Hala birinci parti olduklarını belirten AK Partili siyasetçilere göre ülkenin temel sorunlarına somut çözüm önerileri sunamayan muhalefetin şansı yok. Kulislerde “AK Parti’nin iki rakibi var. AK Parti’nin rakibi AK Parti’dir. AK Parti’nin rakibi ekonomidir” deniliyor. Bu söylemin anlamı ise AK Parti’ye rakip olacak unsur, AK Parti tarafından hayata geçirilemeyenler.

“Erdoğan bitti demeden bitmez”

Ekonominin düzelmesi ve parti teşkilatının canlanması, yeniden organizasyonuyla sorunların üstesinden gelinip seçimlerin kazanılacağına inanılıyor. AK Partili bir siyasetçinin bir de dikkat çeken sloganı var. “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başarılı liderliğine güveni ifade ettiğini” söylediği slogan şöyle: “Tayyip Erdoğan bitti demeden bitmez.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu, SADAT Hamlesiyle İktidara Bir Mesaj Verdi

“Seçime doğru, suikast-provokasyon-terör duyumu alan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, SADAT hamlesiyle, iktidara bir mesaj verdi. Testi kırılmadan ‘Aklınıza bile getirmeyin’ dedi. Geçmişten öğrenen insan, geleceğe de yön verir. Yeter ki izleyici olmak yerine müdahaleyi seçsin.”

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, seçime doğru gidilirken, suikast-provokasyon-terör duyumu aldığını belirttiği CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun SADAT “hamlesi” ile iktidara bir mesaj verdiğini söyledi.

“SADAT bir günde doğmadı. Kumpas davalarıyla eşzamanlı büyüdü” diyen Terkoğlu, “Adnan Tanrıverdi’nin anlattığına göre, kumpas davalarının propagandasını yapan ASDER de şeriat anayasasıyla gündeme gelen ASSAM da SADAT’ın öncülüydü. Bunun ötesinde 28 Şubat davasının hazırlayıcısı onlardı. Davadaki 387 asker müştekiden 128’i, ASDER’in hazırladığı basmakalıp dilekçeleri verdi. Siviller arasında da sekiz kişi SADAT danışmanıydı” hatırlatması yaptı. Terkoğlu, devamında şunları kaydetti:

“TSK’de, Atatürkçüleri tasfiye eden kumpasları destekleyen SADAT’ın öncülü ASDER. Şeriat anayasası yazan SADAT’ın ağabeyi ASSAM. TSK’ye personel seçen mülakatlara giren, TSK’den ayrılan genç personeli bünyesine alıp gayri nizami harp eğitimi verdiren SADAT. Suikast, sabotaj, tedhiş-terör kabiliyeti kazandıran kurslar…

Öyle anlaşılıyor ki seçime doğru, suikast-provokasyon-terör duyumu alan Kılıçdaroğlu, SADAT hamlesiyle, iktidara bir mesaj verdi. Testi kırılmadan ‘Aklınıza bile getirmeyin’ dedi. Geçmişten öğrenen insan, geleceğe de yön verir. Yeter ki izleyici olmak yerine müdahaleyi seçsin.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Avrupa Konseyi’nden Osman Kavala Hamlesi: Raportör Gönderiyor

Avrupa Konseyi’nin yasama organı Parlamenter Meclisi (AKPM), 18-20 Mayıs günlerinde İstanbul ve Ankara’da temas ve incelemelerde bulunmak üzere iki raportörünü gönderiyor. Raportörlerin, AKPM’nin Türkiye hakkında yürüttüğü denetim süreci ve Osman Kavala davasına ilişkin görüşmeler yapması öngörülüyor.

Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesinin ardından gerçekleşecek temaslar, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nce başlatılan ihlal süreci açısından da önem taşıyor. İngiliz parlamenter John Howell ve Letonyalı parlamenter Boris Cilevis, 18-20 Mayıs günlerinde İstanbul ve Ankara’da olacak.

AKPM’nin Türkiye’nin denetim sürecini yürütmek için atadığı iki raportör, 25 Nisan’da sonuçlanan Gezi Davası kapsamında iş insanı Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet ve diğer yedi sanığa 18’er yıl hapis cezasının verilmesinin ardından ilk kez Türkiye’de temaslarda bulunacak.

AKPM tarafından araştırma ve bilgi toplama amaçlı (fact-finding mission) kapsamında Türkiye’ye gönderilen raportörlerin, Adalet Bakanlığı temsilcileri, adli merciler ve cezaevleri ile ilgili birimler, baro ve avukatlar, sivil toplum temsilcileri ile bir araya gelmesi öngörülüyor. Bu incelemelere ilişkin ilk gözlemlerini 24 Mayıs’ta ilgili komisyona aktaracak olan gözlemciler, daha sonraki dönemde AKPM’ye raporlarını sunacak.

Raportörlerin ziyareti, Ankara ile Strasburg merkezli Avrupa Konseyi arasındaki ilişkilerin çok zorlu bir süreçten geçtiği bir dönemde olması açısından önemli.

Strasbourg’la iki ayrı süreç

Türkiye, kurucu üyeleri arasında olduğu Avrupa Konseyi ile iki ayrı sıkıntılı süreçten geçiyor. Birincisi AKPM tarafından 2017’den bu yana sürdürülen siyasi denetim süreci.

Diğeri de Türkiye’nin iş insanı Osman Kavala ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını uygulamaması nedeniyle konseyin siyasi organı Bakanlar Komitesi tarafından Şubat 2022’de başlatılan “ihlal prosedürü.”

Her iki süreci birbirine bağlayan temel unsur, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi ile ilgili olarak Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklanan zorunluluk ve taahhütleri onurlandırmaması olarak görülüyor.

AKPM, Nisan 2017’de yaptığı bir oylama sonucunda Türkiye’ye karşı denetim prosedürünü başlatmıştı. Avrupalı milletvekillerinin büyük çoğunluğunun oyuyla başlatılan prosedürün nedeni olarak Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları konusunda ciddi gerileme içinde olması ve özellikle uygulanan olağanüstü hal kapsamında ciddi insan hakları ihlallerini saptanması olarak gösterilmişti.

Türkiye’nin siyasi denetimden çıkması için yerine getirmesi gereken sekiz koşul bulunuyor. Koşullar arasında OHAL’in kaldırılması, Meclis iradesini by-pass edecek OHAL kararnamelerinin yayımlanmaması, kamu görevlilerin kitlesel işten çıkarılmalarının sona erdirilmesi, tutuklu siyasetçi ve belediye başkanları ile gazetecilerin serbest bırakılması, medyanın ifade özgürlüğünün güvence altına alınması ve anayasal değişikliklerle ilgili olarak Venedik Komisyonu’nun tavsiyelerinin uygulanması yer alıyordu.

OHAL’in sona erdirilmesiyle bu koşullardan bazıları ortadan kalktı ancak geri kalan taleplerle ilgili somut ve anlamlı adım atılamaması, Türkiye’nin siyasi denetim sürecindeki süresini uzatan bir unsur olarak görülüyor.

Resmi ziyaret iptal edilmişti

AKPM’nin atadığı iki raportör, düzenli aralıklarla Ankara’ya yaptıkları temaslarla denetim sürecine ilişkin atılan ve atılacak adımları ele alıyor. Aslında Howell ve Cilevis, aynı görev kapsamında 24-25 Mayıs günlerinde Ankara’da resmi temaslarda bulunacaktı ancak Kavala kararının açıklanması üzerine bu ziyaret iptal edildi. Böylece AKPM, Türkiye’nin siyasi denetimden çıkmasına ilişkin diyalog sürecini devam ettirmeyeceği mesajını vermiş oldu.

Bunun yerine raportörleri daha çok Kavala davasını incelemek üzere Türkiye’ye gönderen AKPM Başkanı Tiny Cox, iş insanına verilen cezayı “şok edici” olarak nitelerken Bakanlar Komitesi’nin ihlal prosedürünün işlediği uyarısında bulunmuştu.

En son CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen yaklaşık 5 yıl hapis cezasına en çok tepki veren kurumlardan biri de AKPM oldu. Türkiye raportörleri Howell ve Cilevis, Kaftancıoğlu ile ilgili kararın açıklanmasından sonra yaptıkları ortak açıklamada, “Canan Kaftancıoğlu’nun yeri siyasi arenadır, cezaevi değil. Türk yetkilileri anti-demokratik uygulamalara son vermeleri için uyarıyoruz,” ifadelerini kullandı.

Raportörler, yargıyı kötüye kullanarak muhalif seslerin kesilmeye çalışıldığını kaydederken bu durumun Türk demokrasisi için ciddi bir tehlike oluşturduğunu da kaydetti. Bu gelişmeleri gelecek rapora yansıtacak olan raportörlerin görüşlerinin, hem denetim süreci hem de Kavala davası ile ilgili başlatılan ihlal prosedürünü yakından ilgilendireceği öngörülüyor.

Bakanlar Komitesi AİHM kararını bekliyor

Türkiye ile Avrupa Konseyi arasındaki en ciddi konu ise Bakanlar Komitesi tarafından başlatılan “ihlal prosedürü.” Konseyin siyasi organı konumundaki Bakanlar Komitesi, 2 Şubat 2022’de oy çokluğuyla aldığı karar sonrası Osman Kavala davasında AİHM’in aldığı kararı uygulamayan Türkiye’ye yaptırım yolunu açacak olan ihlal prosedürünü başlattı.

AİHM, Ekim 2017’de anayasal düzeni ve hükümeti ortadan kaldırmak suçlarından dolayı hapse atılan Kavala’nın başvurusunu kabul etmiş ve Kavala’nın tutukluğunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5.1, 5.4 ve 18. Maddelerine aykırı olduğunu saptamıştı. Mahkeme, Mayıs 2020’de kesinleştirdiği karar kapsamında Türkiye’den Osman Kavala’yı derhal serbest bırakma çağrısında bulunmuş ancak bu çağrılar karşılık bulmamıştı.

Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürü uyarınca Türkiye’nin söz konusu davayla ilgili kararları uygulayıp uygulamadığını AİHM’e sorma kararı almıştı. Diplomatik kaynaklar, AİHM’in son gelişmeler kapsamında değerlendirmesini 6 aylık bir süre içinde tamamlaması ve kararı Bakanlar Komitesi’ne iletmesini beklediklerini kaydediyor.

Bakanlar Komitesi, AİHM’in “ihlal” olduğuna ilişkin değerlendirmesi ışığında Türkiye’ye uygulanacak yaptırımı kararlaştıracak. Daha önce ihlal prosedürü Azerbaycan aleyhine işletilmiş ancak Bakü yönetimi, yaptırım aşamasına gelmeden AİHM kararını uygulamıştı. Türkiye, Kavala’yı serbest bırakıp AİHM kararını uygulamazsa ihlal prosedürü kapsamında yaptırıma uygulayacak ilk üye olacak.

Gelişmeler Türkiye’nin aleyhine

Avrupalı diplomatik kaynaklara göre, Türkiye’nin Kavala davasındaki tutumu Batı ile son dönemdeki normalleşme çabalarına ve özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi kapsamında oluşturduğu imaja ters bir adım. Kaynaklar, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oylamalarında ihlal prosedürü için gerekli üçte iki çoğunluğun sağlandığı; aynı çoğunluğun yaptırım kararında da görülmesinin sürpriz olmayacağı değerlendirmesini yapıyor.

Ukrayna’nın işgal girişimi nedeniyle Avrupa Konseyi’nden gelen tepkiler üzerine kendisi birlikten ayrılan Rusya’nın ardından Türkiye’nin de ihlal prosedürü sonucunda üyeliğinin askıya alınması gibi durumun ortaya çıkmasının Ankara’nın imajı açısından büyük bir olumsuzluk yaratacağı da diplomatik kaynaklarca yapılan değerlendirmeler arasında.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan, Giderek Artan Tepkileri Yatıştırma Arayışında

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR), Türkiye’de sığınmacı karşıtı siyasi iklimin oluşturduğu “riskler” konusunda Avrupalı siyasetçileri uyardı. ECFR’nin yayımladığı “Türkiye’nin açık kapısı kapanıyor” başlıklı yeni analizde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 milyon Suriyeli sığınmacıyı ülkelerine geri gönderme projesi ve bunun gerisinde yatan nedenler mercek altına alınırken, çarpıcı tespitlere yer verildi.

Düşünce kuruluşu ECFR’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Program Koordinatörü Kelly Petillo tarafından kaleme alınan analizde, Erdoğan’ın projesinin uygulanmasının önünde hem hukuki hem siyasi engeller bulunduğu belirtildi.

Yazıda, Türkiye’de siyasi yelpazenin her kanadında, ekonomik krizin sorumluluğunu Suriyelilere yükleyen siyasetçiler bulunduğu, siyasetçilerin sığınmacı karşıtı söylemlerinin de nefret suçları ve şiddete yol açtığı aktarıldı.

Avrupalı siyasi karar alıcılara, “Türkiye’deki dinamikleri dikkate alma” ve “Erdoğan’ın geri gönderme planına proaktif tepki gösterme” çağrısı yapılan analizde, sığınmacıların geri gönderilmeye zorlanması halinde bunun hem Suriyelilerin ülkelerine güvenli, gönüllü ve onurlu geri dönüşlerini sağlama hedefine zarar vereceği, hem de Avrupa’ya yeni bir sığınmacı akınını tetikleyebileceği aktarıldı.

ECFR uzmanı Kelly Petillo, analizinde yer verdiği tespit, uyarı ve çağrılarla ilgili olarak DW Türkçe’den Değer Akal’ın sorularını yanıtladı.

Analizinizde, Türkiye iç siyasetinde tırmanan “Suriyeli sığınmacıları geri gönderme” tartışmalarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 milyon sığınmacıyı geri gönderme projesini, mercek altına alıyorsunuz. Bu projenin, yaklaşan seçimler öncesinde Erdoğan üzerinde artan baskının bir göstergesi olduğunu belirtiyorsunuz. Sizce son gelişmeler, AKP hükümetinin Suriye ve Suriyeli sığınmacılara yönelik tutumunda, “açık kapı” politikasında, değişikliğe gittiğinin bir göstergesi mi?

Ben Türkiye’nin Suriye politikasının genelinde bir değişikliğe gittiğini düşünmüyorum, bu hamlelerin daha çok içerideki baskıya bir yanıt vermenin bir gereği olarak görüldüğü kanaatindeyim. Erdoğan, bir yandan sığınmacıları geri göndererek Esad’a destek anlamına gelecek bir adım atmak istemiyor ama aynı zamanda, Türkiye’de önümüzdeki sene yapılacak seçimler öncesinde sığınmacılar konusunda giderek artan tepkileri yatıştırma arayışında. Erdoğan’ın, Türkiye’nin kuzey Suriye’de kontrolü altında bulundurduğu bölgelere Suriyelilerin dönmesi için destek sağlanacağı yönündeki duyurusu, işte bu iki akımı dengeleme arayışını yansıtıyor. Mevcut Türk hükümeti, Suriye politikasında kapsamlı değişime gitmemiş olsa da, 2023 seçimlerini göz önünde bulundurarak, güçlü bir mesaj vermek istedi. Ayrıca, 1 milyon Suriyeliyi kendi himayesi altındaki bölgelere göndermek aslında aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin diğer iki kilit hedefleriyle de örtüşüyor…

Nedir bu hedefler?

Türk hükümeti, Suriye’de güvenli bölge inşa etme politikasını aynı zamanda ‘sığınmacı derdine deva’ olarak sunmaya çalışıyor. 2016 yılında oluşturulan güvenli bölgeler, Türkiye’nin Suriye politikaları ile ilgili iki ana hedefine yanıt niteliği de taşıyor: Suriyeli Kürtlerle Türkiye arasında bir tampon bölge oluşturmak ve Suriyeli sığınmacıları bu bölgelere geri göndermek, ki Türkiye son beş yılda bunu belirli aralıklarla yaptı da.

Peki, 1 milyon Suriyelinin Türkiye’nin kontrolü altındaki bu bölgelere gönderilmesi planını hem hukuki hem siyasi bakımdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hukuka uygunluğu sorgulanması gerekiyor. Türkiye’nin, Suriyelilerin kitlesel geri dönüşlerini hayata geçirmesi, zorla geri gönderme kapsamına girer. Çünkü Suriye’deki mevcut koşullar, geri dönüşler için uygun değil.

“Zorla geri gönderme kapsamına girer” diyorsunuz… Size göre bu proje, uluslararası insan hakları hukukundaki “Geri göndermeme” ilkesinin ihlali, yani kimsenin işkence, insanlık dışı aşağılayıcı ceza ve muameleye maruz kalabilecekleri, telafi edilemeyecek zarar görebilecekleri ülkelere geri gönderilmemesini düzenleyen ilkenin ihlali anlamına mı gelir?

Suriye’nin kuzeyindeki ekonomik durum, ülkenin geri kalanından daha iyi olmasına rağmen koşullar geri dönüşlere uygun değil. İdlib Eyaleti’nde yaşayan 4 milyon kişinin dörtte üçü zaten yerinden edilmiş insanlardan oluşuyor. Bu ortama yeni bir sığınmacı dalgası, hem istikrarsızlığa, hem de insani sorunlara yol açar. Temel hizmetlerin eksikliği nedeniyle zaten bölge halkının büyük acılar çektiği İdlib’de ciddi güvenlik riski de var. Ayrıca Ukrayna savaşının bu bölgeye de Rusya kaynaklı olumsuz yansımaları olabilir, Rusya bu bölgeye insani yardım geçişlerini durdurabilir… Öte yandan bölgedeki başat güç, AB ve ABD tarafından halen terör örgütü olarak tanınan Heyet Tahrir el-Şam… Üstelik Suriye’nin farklı bölgelerinden Türkiye’ye sığınmış Suriyelileri, Suriye’nin kuzeyine göndermek, siyasi olarak da uygulanabilir değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın projesini neden siyasi olarak uygulanabilir bulmadığınızı açar mısınız?

Türkiye’deki Suriyelilerin bir bölümü kuzeyden değil. İzin verildiğinde, şartlar elverişli olduğunda, geldikleri bölgelere, ülkenin diğer bölgelerine dönmek isteyebilirler. Suriye’de uzun vadeli demografik değişikliklere de yol açabilecek bu proje kusurlu ve siyasi olarak da sürdürülebilir değil. Pek çok farklı lojistik sorun da var. Örneğin bu bölgelerde verilecek dokümanlar Suriye’nin başka bölgelerinde de geçerli olabilecek mi? Ayrıca Suriyeliler bu konutlar ve Türkiye tarafından sunulacak diğer hizmetler için nasıl ödeme yapacak? Bayramda Suriye’nin kuzeyine gidenler bile milisler tarafından kaçırılma riskiyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenlerden ötürü Suriyelilerin bu bölgelerde nasıl yaşayabilecekleriyle ilgili çok önemli, ciddi tereddüt söz konusu.

Türk yetkililer, bölgede inşa edilen “briket evlerin”, Suriyelileri gönüllü geri dönüş konusunda ikna edebileceği görüşünde…

Suriyelilerin gerçek endişesi yeni bir ev değil, onlar için asıl önemli olan güvenlik ve iş bulmak, eğitime ve temel ihtiyaçlara erişim. Defolu, baştan kusurlu olan bu proje, Suriyelileri geri dönmeye teşvik etmeyecektir. Çünkü koşullar, güvenli ve onurlu bir yaşamı karşılamıyor.

Türk basınında, Erdoğan’ın Esad ile yeniden bir diyalog sürecini başlatmak istediği yönünde haberler yayımlandı. Hatta muhalefet de iktidara geldiğinde bu konuyu Esad ile çözebileceği iddiasında… Bu gerçekten de bir çözüm sağlayabilir mi?

Esad da Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini istemiyor ki. Kitlesel geri dönüşlerle başa çıkamayacağı için bundan da bir sonuç çıkmayacaktır…

Peki, Suriyelilerin geri dönüşü için gerekli koşullar neler?

Suriyelilerin uluslararası tartışmalara katılmaları, geri dönmek için talep ettikleri koşulları açıkça dile getirmeleri kilit öneme sahip. Güvenlik, her şeyden önemli. Suriyeli erkeklerin büyük bir bölümü askere alınmaktan, hatta tutuklanmaktan korkuyor. Büyük bir bölümü mülklerine, topraklarına verilen zararın tazmin edilmesini ya da bir ödeme yapılmasını istiyor. Ayrıca gıda, elektrik, eğitim ve iş gibi temel hizmetlere erişim sorunu var… Suriye’deki ekonomik durum o kadar endişe verici ki, böyle bir dönemde kitlesel geri dönüş olabileceğini düşünebilmek bile saçma… Bazı olumlu gelişmeler olsa bile, herkes dönmek istemeyecektir, dolayısıyla sadece Suriye’de uygun koşulların yaratılmasına odaklanmamak gerek. Aynı zamanda, yeni bir ülkeye yerleşimlerini sağlamak, Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’ta yaşam koşullarının iyileştirilmesi gibi ilave çözüm yolları aranmalı.

Türkiye’de, Suriyelilerin kalıcı olmadıkları, ülkelerine dönecekleri düşüncesi hakim. Siyasi iletişim de bu şekilde yapılıyor. Oysa uzmanlar, uzun yıllardır bunun gerçekçi bir beklenti olmadığı, kamuoyuna bunun anlatılması ve uyum politikalarına odaklanılması gerektiği konusunda uyarılar yapıyorlar…

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar geçici koruma kapsamında “misafir” olarak nitelendiriliyor, büyük çoğunluğa uzun dönemli oturma izni alabilecekleri süreçleri kullanma fırsatı tanınmıyor. Suriye’deki ihtilafın uzun süreli doğasına rağmen, yıllardır geçici statüde, hatta turist vizesi ile yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Onların geçici süreyle kalacakları konusunda ısrar eden mevcut politikaların risk ve sonuçlarını, Türkiye’de artan sığınmacı karşıtı iklimde açıkça görülebiliyor. Ve bu pek çok vesileyle trajedilere yol açabiliyor, bu aynı zamanda sığınmacılar için de belirsizliği artırıyor…

Türkiye ekonomisindeki kötü gidişat aynı zamanda sığınmacı karşıtlığını da artırıyor. Siz de analizinizde, siyasetçilerin sığınmacı karşıtı söylemlerinin, nefret suçları ve şiddete yol açmakta olduğuna dikkat çekiyorsunuz…

Suriyelilere ev sahipliği yapan ülkelerde sığınmacılara yönelik şiddet ve nefret suçlarının artması riski kesinlikle mevcut. Bunu sadece Türkiye’de değil, siyasetçiler ve ana akım medyanın, dezenformasyon kampanyalarıyla ülkedeki ekonominin çöküşünün sorumlusu olarak Suriyeliler ve diğer göçmenlere işaret ettikleri Lübnan’da da görüyoruz. Ürdün’de durum biraz farklı, Türkiye ve Lübnan’a kıyasla Suriyelilere yaklaşım daha olumlu…

Yazınızda, Ukrayna’ya odaklanmış durumda olan Avrupalı siyasi karar alıcılarının Türkiye’deki dinamikleri gözden kaçırmamaları, gelişmeleri büyük bir dikkatle izlemeleri gerektiğini vurguluyor, Avrupa Birliği’nin (AB) yeni bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya gelebileceği uyarısını yapıyorsunuz. Türkiye’deki bu gelişmeler, AB için de bir güvenlik sorunu oluşturur mu?

Gayet tabii ki. Yapılan araştırmalar şunu ortaya koyuyor: Suriyeliler bugün onlara ev sahipliği yapan bölge ülkelerinden ayrılmak durumunda kalmaları halinde ülkelerine dönmeyecek, Avrupa’ya ulaşmak için çabalayacaklar. Ve göç, Avrupa için önemli bir güvenlik sorunudur.

Sizce AB’nin atması gereken adımlar neler?

Türkiye gibi Suriyeli sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkeler, mali ve siyasi bakımdan zaten sınırları zorlamış durumda. Biz Avrupa olarak bu sorumluluğu bu ülkelere yüklemeye, sorunu taşeronlaştırmaya devam edemeyeceğimizi kabul etmek zorundayız. Ayrıca Avrupa’dan daha tutarlı mesajlar göndermemiz gerekiyor. Şayet, Suriyelilerin ancak güvenli, onurlu ve gönüllü bir şekilde ülkelerine dönebilecekleri bizim gerçekten resmi politikamız ise ve Suriye şu anda güvenli değilse, o zaman Almanya’nın yaptığı gibi, Suriyelilerin oturumlarını iptal etme ya da Suriyeli sığınmacıların ülkelerine sınır dışı edilmelerini engelleyen yasaları askıya alma gibi baskı kurma taktiklerine girişmemeliyiz. Çünkü Suriyelilere ev sahipliği yapan ülkeler bizim ne yaptığımızı dikkatle izliyor ve “Şayet Avrupa yapıyorsa, o zaman biz neden yapmayalım?” diyorlar.

Türkiye’de AB karşıtlığı artıyor. AB’nin Mülteci Mutabakatı ile Türkiye’yi mültecilerin Avrupa’ya geçişini önleyen “tampon ülke” konumuna düşürdüğü belirtilerek sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu tepki ve eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa’nın Suriye sığınmacı krizinin yükünü dışsallaştırdığı, yükü ev sahibi ülkelerin omuzlarına yüklediği kesinlikle doğru. Türkiye de, AB’den ciddi ölçüde para alacağı için bu mutabakatı kabul etti. Her iki taraf da hesaplarını, kısa vadeli kazanım için, uzun vadeli etkileri büyük ölçüde göz ardı ederek yaptı. Ve bunu Suriye halkının sırtından yaptılar…

Makalenizde AB’nin bu konuda daha uzun vadeli ve sürdürülebilir bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Nedir Avrupalı siyasi karar alıcılarından beklentiniz?

Avrupalılar sığınmacılara yönelik yeni bir siyasi çerçeve geliştirmeli ve Türkiye gibi ev sahibi ülkeleri desteklemeli. Bunu salt kısa vadeli bir hedefe, sığınmacıları Avrupa dışında tutmaya indirgememeli. “Sürdürülebilir çözümlere” vurgu yapılmalı. Bu, uzun vadeli planlama ve Suriyelilerin yaşadıkları bölge halklarının, sivil toplum ve yerel hükümet dışı örgütler ile yardım kuruluşlarının desteklenmesi gibi yerel yaklaşımlar içermeli. Bu aynı zamanda, sığınmacıların başka ülkelere yerleştirilmesine imkan sağlayan fırsatları da kapsamalı. Suriyeliler ülkelerine daha yakın bir yerde yaşamak isteyebilecekleri için bu tercihen bölge ülkeleri olmalı. Sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkelerle daha fazla dayanışma içerisinde olunmalı. Gelecekte üzerinde anlaşılacak yeni bir mülteci mutabakatı, sığınmacıların Avrupa dışında tutulmaları üzerine inşa edilmemeli. Yeni bir mülteci mutabakatı, Suriyelilerin onlara ev sahipliği yapan ülkelerde onurlu bir yaşam sürdürmeleri, istedikleri zaman, koşullar da uygun olduğu takdirde, ülkelerine dönebilmelerine imkan sağlamalı.

Paylaşın