Akşener: Bu Ucube Sitemin Değişmesi Gerekiyor

İYİ Parti Lideri Akşener, katıldığı bir televizyon programında, “Hala başbakanlığa mı talipsiniz?” sorusuna, “Evet. Cumhurbaşkanlığı niyetim yok. Biz 6’lı masada cumhurbaşkanlığına dair bir şey konuşmadık. Partilerimizde de bunu konuşmama kararı aldık. O masada bir tek ben Eylül ayında yine sizin programınızda dedim ki “Cumhurbaşkanı adayı olmayacağım”. Bunun gerekçesi şu. Cumhurbaşkanı adayı üzerinden o kadar çok konuşuluyor ki… Bu ucube sistem unutuluyor. Bu ucube sistemin değişmesi gerekiyor.” dedi.

Akşener, soruya ilişkin açıklamasının devamında, “Bunu da ancak kendiyle ilgili bir talebi olmayan bir kişi yapabilir birincisi bu. İkincisi de 24 Haziran’da 3 partinin adayı oldu. Orada ikinci tura kalma önceliğimiz olduğu için bir heyecanımız oldu. Birbirimizi incitmedik ama bir heyecanımız oldu ve bu da seçmene yansıdı. Tek adayla gidilmesi hakkımın olduğunu düşünüyorum. O masadan bir aday çıkmalı. Ama o masada bir isim konuşulmadı. Öncelikle parlamenter sistem üzerinde uzlaştık. Bu sistemin nasıl uygulanacağı konuşuldu.” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Halk TV’de katıldığı canlı yayında Suat Toktaş’ın sorularını yanıtladı.

“Seçim güvenliği” ile ilgili tartışmalara değinen Akşener, iktidarı kastederek, “Yapmak isteseler de bu milletin iradesi buna izin vermez. Nitekim İstanbul seçimlerinde bunu denediler ama Osmanlı tokadını yediler hem de iki kere. Oyun bozanlık etmek isteyecekler, gitmemek için ellerindeki bütün devlet imkanını kullanacaklar, seçimi kazanmaya yönelik her türlü oyunbozanlığı abidik gubudik her türlü işleri yapmaya kalkışabilirler iktidardan gitmemek üzere” dedi.

“Bu ucube sitemin değişmesi gerekiyor”

“Hala başbakanlığa mı talipsiniz?” sorusuna ise Akşener şu yanıtı verdi:

Evet. Cumhurbaşkanlığı niyetim yok. Biz 6’lı masada cumhurbaşkanlığına dair bir şey konuşmadık. Partilerimizde de bunu konuşmama kararı aldık. O masada bir tek ben Eylül ayında yine sizin programınızda dedim ki “Cumhurbaşkanı adayı olmayacağım”. Bunun gerekçesi şu. Cumhurbaşkanı adayı üzerinden o kadar çok konuşuluyor ki… Bu ucube sistem unutuluyor. Bu ucube sistemin değişmesi gerekiyor. Bunu da ancak kendiyle ilgili bir talebi olmayan bir kişi yapabilir birincisi bu. İkincisi de 24 Haziran’da 3 partinin adayı oldu. Orada ikinci tura kalma önceliğimiz olduğu için bir heyecanımız oldu. Birbirimizi incitmedik ama bir heyecanımız oldu ve bu da seçmene yansıdı. Tek adayla gidilmesi hakkımın olduğunu düşünüyorum. O masadan bir aday çıkmalı. Ama o masada bir isim konuşulmadı. Öncelikle parlamenter sistem üzerinde uzlaştık. Bu sistemin nasıl uygulanacağı konuşuldu.

“Sivillere eğitim veriyorlardı”

“Sayın Kılıçdaroğlu seçim güvenliği endişe ile SADAT’a gitti sizin öyle bir endişeniz var mı?” sorusuna Akşener, “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ana muhalefet partisinin Genel Başkanı tabi kendisi bir takım bilgilere ulaşıyordur. Bu bilgilerin ne olduğunu kendisi ile konuşmadık. Fakat Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu söylemi başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere herkes tarafından ciddiye alınmalıdır” dedi.

Akşener, SADAT’ın eğitim kamplarının fotoğraflarının 2018’de kendisine geldiğini vurgulayarak şunları söyledi:

Ben bunu Saygı Öztürk üzerinden paylaştım. Savcı bu konu ile ilgili soruşturma açtı. Bunu biz kazandık. Savcılık bunlar hakkında SADAT’a soruşturma açtı. beni davet etti. Uzun uzun konuştuk. Ben o fotoğrafları gördüm ama almadım. Ama bu fotoğrafların gerçek olduğuna inandım, ifşa ettim.

Fotoğrafları sahibine bıraktım. SADAT, uzun bir süre kamuoyu gündeminden düştü. 2018 seçiminde SADAT iddiasıyla karşılaşmadık. Kemal Bey’in elindeki belge ne, bilmiyorum. Onun ününe gelen belge, çok önemli olmalı. Bu şirket, hangi işle uğraşıyor, kimse bilmiyor. Devletin güvenlik toplantılarından aldığı bilgileri paraya çevirip, çevirmediğini bilmiyoruz. Kılıçdaroğlu’nun söylediği dikkate alınmalı. Gördüğüm fotoğraflarda, erkeklere eğitim yaptırılıyordu. Benim gördüklerim muhtemelen sivillerdi. Saç baş dağınık. Bu kadar söyleyeyim. Epeyce bir fotoğraf gördü.

“İstanbul Havalimanı’nın adını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Havalimanı yapacağız”

Ataürk Havalimanı’na millet bahçesi yapılaması ile ilgili de yorumlarda bulunan Akşener, “Havalimanı tarifinden çıkarılmak üzere bir millet bahçesi konuluyor. AVM ve ranta açılıyor yani. Uyarıyorum. İYİ parti iktidarında buranın kırılmasında imza atan, buranın kırılması için görev alan, talimatı veren her kim varsa hesap sorulacak. 1 yıllık süreç içerisinde böyle hızlı bir iş yapılmaya karışılıyor, buraya dokunulmaması gerekiyor. İstanbul Havalimanı’nın adını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Havalimanı yapacağız” dedi.

Paylaşın

Demirtaş, En Zayıf Hissettiği Tek Anı Anlattı

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın uzun süre basın danışmanlığını üstlenen Zınar Karavil’in kaleme aldığı “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” Dipnot Yayınları’ndan çıktı.

Sinemacı ve eski HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in önsözünü, Demirtaş’ın sonsözünü yazdığı kitap, HDP’nin barajı aştığı 7 Haziran 2015 seçimlerinden tutuklanarak cezaevine konulduğu 4 Kasım 2016 aralığında yaşanan dönemi ve cezaevinde yaşadıklarını anlatıyor.

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın aktardığı kitapta, eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın evinden gözaltına alınıp götürülürken kızları Delal ve Dılda’ya sarıldığı anlara dair detaylar da yer aldı. Küçük kızı Dılda’nın tam kapıdan çıktığı esnada, “Baba gitme” dediğini söyleyen Demirtaş, “Kendimi en zayıf hissettiğim tek an o andı diyebilirim” dedi. Demirtaş, gitmeden kızına tekrar sarılarak “Döneceğim” dediğini aktardı.

Yüksekdağ cebindeki parayı Demirtaş’la bölüştü

Gözaltına alınmasının ardından hakkında tutuklama kararı verilen Demirtaş, cezaevine götürülmeden önceki bir anısını da kitapta anlattı. Diyarbakır Adliyesi’nden tutuklama kararı çıkınca dönemin HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ’ın cebinden iki tane 200 lira çıkarıp birini kendine verdiğini, üstünde hiç paranın olmadığını söyleyen Demirtaş, “Cezaevindeki ilk gün, kantinden acil ihtiyaçları alabilmek için para gerekiyormuş meğerse. Tabii kendisi deneyimli olduğu için bunu biliyor. Gerçekten de acil ihtiyaçlarımı o 200 lirayla alabildim kantinden” dedi.

Yazar Karavil bu anıya, “Eş başkanlar, paralarını da eşit bir şekilde bölüşmüşlerdi” notunu düştü.

Kitapta Demirtaş’ın Diyarbakır Adliyesi’nde verilen tutuklama kararı sonrası Edirne Cezaevi’ne götürülüş sürecinde yaşadıkları da yer aldı.

Edirne Cezaevi’ne götürüleceğinin son anda kararlaştırıldığını söyleyen Demirtaş yaşananları şöyle anlattı:

“Biz Diyarbakır Adliyesi’nden çıkana kadar, sevk yazımızda Kandıra Cezaevi yazıyordu. Tam adliyeden çıkmak üzereyken TEM Müdür Yardımcısı geldi ve benim yanımda, kâğıdın üzerindeki Kandıra yazısını çizip Edirne yazdı. ‘Ne oldu?’ diye sordum ‘Son anda emir değişti’ dedi. Edirne Cezaevi’nin önünde birkaç dakika, gardiyanların kapıyı açmasını bekledik. Bu arada polisler sürekli demir kapıyı çalıyorlardı. Bir ara ‘İçeride yoklar galiba. Gidelim’ diye espri yaptım. Tam o sırada kapıyı açtılar. Bir anda hayalet görmüş gibi oldular çünkü dediğim gibi, beni beklemiyorlardı. Son derece nazik davranarak işlemlerimi hızla bitirip kalacağım hücreye götürdüler beni. ‘Aç değilim’ dememe rağmen bolca yemek de bıraktılar. Çok yorgundum. On dakika sonra kıyafetlerim üzerimde uykuya daldım.”

2017 yılında 2. Süleymaniye Uluslararası Film Festivali’nde Demirtaş’a Ahmet Kaya Ödülü verilmişti. Cezaevinde bu ödüle değer görülen Demirtaş, Ahmet Kaya’yı kendine çok yakın hissettiğini, Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde yaşananlar karşısında sessizce gözyaşı döktüğünü belirterek, “Onu o kadar sahipsiz bırakmamalıydık” diyor. Henüz yayınlanmamış bestelerinin birçoğunu Ahmet Kaya’dan etkilenerek yaptığını söyleyen Demirtaş bir de hayalini anlattı:

“Çıktığımda şayet kendileri de isterlerse Ahmet Kaya’nın kızı Melis ile benim kızlarım Delal ve Dılda ile birlikte bir stüdyoya gitmek ve hep birlikte çalıp söyleyerek bir Ahmet Kaya şarkısı kaydetmek…”

Demirtaş: Cezaevinde çıplak arama yapılmak istendi

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme getirdiği cezaevlerinde ‘çıplak arama’ ile HDP eski Eş Genel Başkanı Demirtaş da karşılaştı. Sincan Cezaevi’ne götürüldüğünde çıplak arama yapılmak istendiğini söyleyen Demirtaş yaşadıklarını, “Sincan Cezaevi’ne götürüldüğümde çıplak arama yapılmak istendi. Şiddetle karşı çıktım. ‘Siz gidin Cumhurbaşkanınız Adalet Bakanınız gelsin. Eğer onlar ceketimi çıkarmayı başarırlarsa siz de çıplak arama yapabilirsiniz’ dedim. Bunun üzerine ceketimin çıkarılmasından bile vazgeçtiler. Böylece arama yapılmadan sadece x-ray cihazından geçerek cezaevine girdim” sözleriyle aktardı.

Demirtaş tutuklanmasının ardından yargılandığı bazı davalar için duruşmalara uçakla götürülürken de kelepçe zorlamasıyla karşılaştı. Her defasında 30 kadar rütbeli jandarma görevlisinin kendine eşlik ettiğini belirten Demirtaş, yaşadığı bir kelepçe dayatmasıyla ilgili ise şunları anlattı:

“Duruşmaya götürülürken Ankara Esenboğa Havalimanı’nda uçağın arka kapısından indirilmeden önce jandarma komutanı bileklerime kelepçe takmak istedi. Bir baktım aşağıda apronda Anadolu Ajansı ve polis kamerası bekliyor. Bunun üzerine sert tepki gösterdim, uçaktan inmeyeceğimi söyledim. ‘Ya beni yaka paça indirirsiniz kıyamet kopar ya da bırakın kelepçe takmayı koluma dahi girmeyeceksiniz, o şekilde ineceğim uçaktan’ dedim. Gittiler aşağıda epey uzun bir süre tartıştılar ve en son isteğimi kabul etmek zorunda kaldılar. Uçağın merdivenlerinden normal şekilde inip ring aracına bindim.”

”Kelepçe takmaktansa Covid’ten ölmeyi tercih ederiz”

Demirtaş kitapta kelepçe dayatması ile Covid-19 salgını olduğunda bir kez daha karşı karşıya kaldığını anlattı. Aşı için hastaneye götürülmek istendiğinde “Kelepçe takmaktansa Covid’ten ölmeyi tercih ederiz” dediğini ve cezaevine geri döndüğünü söyledi. Demirtaş 15-20 gün sonra kelepçesiz götürülerek aşısını olabildi.

Demirtaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kendisiyle ilgili aldığı karara ilişkin muhalefet partilerinin genel başkanlarına hitaben Şubat 2021’de bir mektup gönderdi. Demirtaş mektubunda muhalefete ‘barış ve huzur için birlikte mücadele’ çağrısı yaptı.

Demirtaş’ın mektup gönderdiği liderlerden biri de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. CHP lideri Kılıçdaroğlu sık sık ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’ vurgusu yaptığı Demirtaş’a mektubunu şu ifadelerle tamamladı:

“Şefkatinizden ve sıcaklığınızdan mahrum büyüyen ancak eminim ki sizinle gurur duyan kızlarınız Dılda ve Delal’e Kemal Amcaları olarak, aracılığınızla sevgilerimi iletiyorum.”

Paylaşın

‘NATO Üyeliği Krizi’nde Konu İsveç Değil Türkiye – ABD Meselesi

İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü kıdemli uzmanı Bitte Hammargren, NATO’daki genişleme krizinin Türkiye ile İsveç arasında değil, daha üst düzeyde Türkiye ile ABD arasında bir mesele olduğuna inandığını söyledi.

Türkiye ve güvenlik politikaları konularındaki araştırmalarıyla tanınan, aynı zamanda gazeteci olan Bitte Hammargren, krizin aşılması için ABD’nin atacağı adımların etkili olabileceğini belirterek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklentilerinden birinin de “Beyaz Saray’a davet edilmek” olduğu görüşünü dile getirdi.

ABD Başkanı Joe Biden’ın, Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine yönelik sert itirazlarına rağmen iki ülke liderlerini Beyaz Saray’da ağırlamış olmasının “Erdoğan’a verilmiş çok önemli ve güçlü bir mesaj” olduğunu belirten Hammargren, Erdoğan’ın “terör yuvası” suçlamasının İsveç’te nasıl yankı bulduğunu, Türkiye’nin YPG’nin terör örgütü olarak tanınması, iadeler, yaptırımların kaldırılması gibi taleplerinin başarı şansını DW Türkçe‘ye değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine onay vermeyeceklerini duyurması, NATO’da “tarihi” olarak nitelendirilen genişleme stratejisini alt üst etmiş görünüyor. Peki İsveç’te, Erdoğan’ın “tam bir terör yuvası” olarak gerekçelendirdiği itirazı nasıl yankı buldu? Öngörülen bir hamle miydi, yoksa sürpriz mi oldu?

Bitte Hammargren: Bizim gibi, Türkiye’yi yakından takip edenler için Türkiye’nin bu hamlesi çok da sürpriz olmadı. Çünkü Türkiye’nin, meseleleri sert müzakere süreçlerine sürüklemesine çok sık tanıklık ettik. Ama Türkiye’yi çok da yakından takip etmeyenler için kötü bir sürpriz oldu diyebiliriz. Ankara’nın, ittifakın güvenliği ve savunması için hayati öneme sahip, özellikle de Avrupa’nın kuzeyi ve doğusu için büyük bir önem taşıyan NATO genişlemesini bloke etmesini, beklemiyorlardı. Çünkü İsveçliler, Türkiye’nin AB üyeliğine çok güçlü destek vermişlerdi…

Resmi açıklamalardan anlayabildiğimiz kadarıyla Türk tarafının başlıca üç beklentisi var. Bunlar, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’ye desteğin kesilmesi, Türkiye’de hakkında “terör” suçlaması bulunan 21 kişinin İsveç tarafından iadesi ve silah satışlarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması. İsveç, Ankara’nın bu beklentilerine yanıt verecek adımlar atar mı?

Öncelikle “terör yuvası” suçlaması ile başlayalım. İsveç, diğer AB üyesi ülkeler gibi PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor. İsveç iltica kanunlarını, aralarında Kürt olanların da bulunduğu pek çok Türk vatandaşına uyguladı. Bunlar arasında PKK sempatizanlarının olduğu da doğrudur. Ancak meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için şunları gözardı etmemek gerekiyor: İsveç kanunlarında sırf ‘terör örgütü üyeliği’ diye bir suç bulunmamakta. Hükümet bu konuda bir yasa değişikliği önermeyi denedi ama bu öneri, anayasal konularda uzmanlaşmış hukukçular tarafından geri çevrildi. Terör saldırısının planlandığı, desteklendiği ya da gerçekleştirildiğinin hukuken ispatlanabilir olması gerekiyor. Ayrıca İsveç’teki gösterilerde PKK bayraklarının açıldığı, bu yolla da teröre destek verildiği iddiası da gündeme getiriliyor. Ancak bu da ifade özgürlüğünün kapsamının çok geniş olduğu İsveç’te bir suç teşkil etmiyor. Yakın tarihin gösterdiği gibi, bugünün küresel dünyasında, İsveç’in kendi ülkesindeki geniş ifade özgürlüğünü dışarıya anlatması artık çok zorlaşıyor.

Peki, Ankara’nın iade talepleri ve silah satışlarına uygulanan yaptırımların kaldırılması şeklindeki diğer iki beklentisinin karşılanması mümkün mü?

İade talepleri ile ilgili listeyi görmedim ama söylenen bu listede bulunan 21 kişi arasında aynı zamanda İsveç vatandaşı olanların, sürekli oturum hakkı bulunanların da olduğu. Ayrıca Türkiye’deki basında bu listede yer aldığı iddia edilen bir kişi, 2015’te hayatını kaybetti. İsveç bir mahkeme kararı olmadıkça, ne kendi vatandaşlarını ne de sürekli oturum hakkı olanları iade edebilir. Silah satışlarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması da kolay görünmüyor. Bu kısıtlamalar 2019’da, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın askerlerini çekmesi ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine tek taraflı askeri operasyonunu başlatması sonrasında uygulanmaya başlandı. Ve bu kısıtlamaları uygulayan tek ülke de İsveç değil. İsveç dışında, Almanya ve Hollanda gibi pek çok AB ve NATO üyesi ülke de Türkiye’ye savunma sanayi ihracatına kısıtlama uygulamaya başlamıştı. İsveç’in sadece Türkiye’nin baskısı sonucunda bu yaptırımları kaldırabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü silah satışlarını ince eleyip sık dokuyan bir hükümet ajansı var ve onlar bu yaptırımları uyguluyor. Ayrıca ben asıl meselenin tek başına İsveç olduğu görüşünde değilim. Bu konunun çözümü, meselelerin daha üst bir seviyede, ABD ile ele alınmasıyla mümkün. Çünkü İsveç’in, barut, patlayıcı, yazılım gibi Türkiye’ye sattığı savunma ürünleri, ABD ve diğer ülkelere kıyasla çok cüzi şeyler… Bence kamuoyu üzerinden İsveç’e yüklenen Türkiye’nin asıl hedefi, bu yolla ABD gibi diğer ülkelerin uyguladıkları yaptırımları kaldırmalarını sağlamak…

Sizce ABD’nin Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını kaldırması, en azından yeni F-16 satışına ve mevcut olanlarının modernizasyonuna yeşil ışık yakması mümkün mü?

Bu son derece zor görünüyor. Çünkü ABD yaptırımları, Kongre kararına dayanıyor. Gayet tabii ki Rus S-400’leri satın aldığı için F-35 programından çıkartılan Türkiye’nin şu anda F-16’lara ihtiyaç duyduğunu, hava savunmasını güçlendirmek zorunda olduğunu anlıyoruz. Ama dikkat çekmek istediğim, meselenin İsveç-Türkiye meselesi olmadığı, konunun daha üst seviyelerde, ABD düzeyinde ele alınması gerektiği. Kim bilir, belki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’a davet edilmesi, açılım sağlayacak bir yöntem olabilir…

Sizce Erdoğan Biden’dan bunu mu istiyor? Türkiye’nin blokajı nedeniyle çıkmaza giren genişleme düğümünü ABD mi çözer?

Beyaz Saray’a davet, Erdoğan’ın beklentilerinden sadece biri. Bu hafta bildiğiniz üzere Yunanistan Başbakanı Miçotakis Beyaz Saray’da ağırlandı,  yabancı liderler için büyük bir onur olarak görülen kongre konuşmasını da yaptı, Türkiye’ye F-16’ların verilmemesi gerektiğini savundu… Gayet tabii ki Erdoğan’ın Beyaz Saray’dan bir davete ihtiyacı var. Gerçi ABD Başkanı Biden bugüne kadar ona karşı soğuk bir tavır takındı ama İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği, ittifak için hayati öneme sahip. Bu nedenle düğümün çözümlenmesinde, ABD’nin ne yapacağı büyük önem taşıyor.

ABD Başkanı Biden’ın, Erdoğan’ın “evet diyemeyiz” açıklaması üzerine Fin ve İsveçli liderlerle Beyaz Saray’da görüşmesi ve ittifaka üyeliklerine çok güçlü destek açıklaması aynı zamanda Türkiye’ye verilmiş bir mesaj mıydı?

Gayet tabii ki. Bu Erdoğan’a verilmiş çok güçlü bir mesajdı. Üstelik Biden kendisi özellikle hiç Türkiye’den söz etmedi, bu işi Finlandiya ve İsveç liderlerine bıraktı. Biden aslında bu yolla Türkiye ile ilgili hayal kırıklığını da göstermiş oldu. Çünkü evet Türkiye’nin güvenlik endişeleri var ama Türkiye aynı zamanda çok önemli bir ittifakın üyesi. Ve bu ittifakın da şimdi çok büyük güvenlik endişeleri var. İttifak üyeleri de, böyle kritik dönemlerde bunu gözardı etmemeli.

Avrupa’nın kuzeyinde, Baltık Denizinde, Arktik bölgesinde, savunma yetkinliğinin güçlendirilmesi İttifak için ve gayet tabii ki Türkiye için de devasa bir öneme sahip… Şimdi sakin, aklı selim ve sabırlı hareket edilmesi gerekiyor.

Bu arada İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde Twitter’da yaptığı paylaşımda, ülkesinin PKK’ya ilişkin tutumu ile ilgili “çok yaygın bir dezenformasyon”u gidermek istediğine dikkat çekerek, “Olof Palme hükümeti, daha 1984 yılında, Türkiye’den hemen sonra PKK’yı terör örgütü olarak tanıyan ilk ülke oldu” hatırlatması yaptı ve ülkesinin bu tutumunda bir değişiklik olmadığının altını çizdi… İsveç, PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor ama aynı zamanda Kürt meselesinin İsveç iç politikasını da ilgilendiren bir boyutu olduğu belirtiliyor. Bunu açar mısınız?

Evet, İsveç PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor. İsveç, aynı zamanda Türkiye’den, askeri darbelerden sonra, aralarında Yaşar Kemal gibi çok ünlü muhalifleri de ağırlamış olan bir ülke. Gelenler arasında Kürtler de yer aldı, yıllar içinde İsveç vatandaşı oldular, İsveçli Kürtler oldular, çok sayıda Kürt kökenli İsveçli var artık. Siyasi partilerdeler, parlamentodalar, hükümet kuruluşlarında, şirketlerde görev alıyorlar, artık kamu hayatının bir parçası oldular. Bu nedenle konu İsveç iç politikasının da bir boyutunu oluşturuyor. Bu nedenle AKP’nin ilk yıllarında Kürt meselesinde çok ilerici adımlar atması, burada da alkışlanmış, çözüm sürecinin başlaması, gelecekle ilgili çok umutlu olunmasına yol açmıştı…

Ama çözüm süreci sonlandırıldı. Üstelik mesele Suriye’deki gelişmelerle birlikte çok farklı bir boyuta evrildi. ABD başta olmak üzere, tüm Batılı ülkeler için büyük bir çelişki oluşturan konu da Suriye’nin kuzeyinde ABD’li yetkililer dahil hemen hemen herkesin  PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu kabul ettiği YPG’nin IŞİD ile mücadelede “önemli müttefik” olarak görülmeye başlanması, bir terör örgütüne karşı bir diğer terör örgütünün araçsallaştırılması…Türkiye de bunu, ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğünü söylüyor. Türk uzmanlar, NATO genişlemesine blokajıyla birlikte aslında Türkiye’nin Batılı müttefiklerini bu konuyla ilgili “büyük bir yüzleşmeye” zorladığını söylüyorlar. Bu görüşlere katılıyor musunuz?

Eski ABD Başkanı Obama’nın IŞİD ile mücadelede YPG ile iş birliğine gitme kararından bu yana bunun Türkiye ile NATO müttefikleri arasında büyüyen bir gerilime yol açtığı doğru. Tabii ki hükümetler YPG’nin PKK’nın uzantısı olduğunu, ideolojik olarak da benzeştiğini biliyor. Ama anladığım kadarıyla YPG’nin bir terör örgütü olarak sınıflandırılmasının istenmemesi üç nedene dayanıyor.

Nedir bu nedenler?

Birincisi, IŞİD’in yenilgiye uğratılmasında rol oynadılar ve o dönem müttefiklerinde Türkiye’nin IŞİD ile mücadelede yeterli kararlılığı sergilemediği görüşü hakimdi. İkinci önemli neden de YPG’nin, binlerce IŞİD tutsağının tutulduğu kampları koruyor olması. Bu da aslında Türkiye dahil bölge için, Avrupa hükümetleri için hayati bir güvenlik meselesi. Batı, YPG’den desteğini çekerse onlar da yönlerini değiştirecek ve büyük bir ihtimalle de Esad rejimine yaklaşacaklar. Tutsaklar Esad rejiminin eline geçerse ne olur? Geçmiş bize neler olabileceğini gösterdi. İç savaş başladığında cihatçıları hapislerden çıkaran Esad rejimi değil miydi? Ayrıca 2003 yılında ABD Irak’ı işgal ettiğinde Suriye, Amerikalılara karşı savaşmak için cihatçılara alan tanımadı mı? Daha sonra bunlar Irak’ta El Kaide’ye ve IŞİD’e dönüşmedi mi? Ayırca Esad rejiminin korkunç insan hakları ihlallerini de unutmamak lazım. Dolayısıyla kampların Esad rejiminin eline geçmesi bir opsiyon değil. YPG’nin terör örgütü olarak tanınmaması için öne sürülen bir diğer argüman da, bunun aslında ne Türkiye ne de bölgede meselenin çözüme kavuşmasını sağlamış olması. PKK sorunu, ilk terör saldırılarına başladığı 80’lerden beri var…

YPG’nin terör örgütü olarak ilan edilmesinin Türkiye’nin güvenlik sorununa bir çözüm olmadığını mı söylüyorsunuz?

Çok korkunç trajediler yaşandı ve bir noktada bu soruna siyasi bir çözüm gerekecek. Erdoğan, kendisi denedi. Özal da denemişti… Bir daha denenir mi? Seçimleri beklemek gerekecek. Ama sonuç itibarıyla Kürt meselesi Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Bugüne kadar askeri yöntemin tek başına bunu sağlamadığı ortada. Ve bir noktada bu sorunu geride bırakmak üzere bir çıkış stratejisi izlemesi gerekecek.

Paylaşın

CHP, Yurt Dışında Yaşayan Seçmenler İçin Harekete Geçti

Yakın zamanda partisinin Almanya ve İsviçre’de çalışmalara katılan CHP’li Tezcan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere yeni CHP birlikleri kurmaya başladıklarını, var olan birlikleri de daha etkin hale getirmeye çalıştıklarını söyledi. Tezcan, çalışmalarının odağında ise seçmeni “sandıkla buluşturmak” olduğunu ifade etti.

Dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, 2012’de yapılan yasal düzenlemeyle, 2014 yılından bu yana bulundukları ülkelerde cumhurbaşkanlığı seçiminde ve genel seçimde oy kullanabiliyor. En fazla seçmenin yaşadığı ülke Almanya.

Siyasi partiler için yurt dışı oylar kritik önemde, zira milletvekili dağılımını değiştirebiliyor. 2018 seçimlerinde, yurt dışından gelen oylarla, bir milletvekilliği İYİ Parti’den CHP’ye, Hatay’da da yine bir milletvekilliği MHP’den AKP’ye geçmişti. 2018 seçimlerin sonuçlarına göre yurt dışı seçmen oylarının dağılımına göre AKP ve HDP’nin ardından üçüncü parti konumundaki CHP, oylarını artırmak için çalışma başlattı.

CHP’nin yurtdışı örgütlenmeden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, partisinin hazırlıklarını BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’a anlattı. Geçtiğimiz günlerde, Almanya ve İsviçre’de bizzat çalışmalara katılan Tezcan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere yeni CHP birlikleri kurmaya başladıklarını, var olan birlikleri de daha etkin hale getirmeye çalıştıklarını söyledi.

‘Temel problem, oy kullanma oranının düşük olması’

Tezcan, çalışmalarının odağında ise seçmeni “sandıkla buluşturmak” olduğunu söyledi:

“Yurt dışında temel problem oy kullanma oranının düşük olması. Yüzde 50 dolayında. Onun için ‘Seçmen ol’ kampanyası başlatıyoruz. Sandığa gitmeme nedeninin bir kısmı, Türkiye’deki gibi, yani umut olması lazım. Bir kısmı ise seçmen olmakta zorlanıyorlar.

Örneğin, Türkiye’de resmi işlem yaptıkları zaman, ikematgah kaydı yaptırmak zorunda. O zaman yurt içi kütüğünde seçmen kaydı çıkıyor. Yani sadece Türkiye’ye gelip oy kullanabilirler, bu gibi durumlarda gümrüklerde de oy kullanamıyorlar. Askı güncelleme dönemi yetersiz kalıyor. O nedenle biz, şimdiden ‘Seçmen ol’ kampanyası başlatarak, ikametlerini şimdiden yurt dışına taşımalarını teşvik etmek istiyoruz.”

‘Elbise artık dar geliyor’

Sandık güvenliğini sağlamaya dönük eğitim çalışmalarına da başladıklarını anlatan Tezcan, “sandık görevlisi havuzu” oluşturmaya başladıklarını ifade etti. Tezcan, önümüzdeki süreçte, Amerika’da ve bazı Ortadoğu ülkelerinde de “birlik” örgütlenmesine gideceğini belirtti:

“2011 de başladık ilk organizasyonlara. Şu anda artık elbise bize dar geliyor. Sayımız arttı, alan genişledi. Elbiseyi genişletiyoruz, yeni biçime sokuyoruz, onları merkezileştirmemiz gerekiyor. Federatif örgütlenmeye geçiyoruz. Yani şehirlerde bölge birlikleri, ülke genelinde de ülke birlikleri oluşturuyoruz.

‘Sandığa gitmeyenler, gittiklerinde bize oy verecek’

Yurt dışı seçmen profiline ilişkin de bilgi veren Tezcan, Almanya, Fransa, Belçika gibi Türk seçmenin yoğun yaşadığı yerlerde CHP’nin ikinci veya üçüncü parti konumunda olduğunu, İngiltere ve İskandinav ülkelerinde ise birinci olduğunu söyledi.

Önümüzdeki seçime ilişkin hedeflerinin, yurt dışı seçmenin yaşadığı tüm sandıklardan birinci parti çıkmak olduğunu ifade eden Tezcan, bunun için de “seçmeni sandıkla buluşturmak gerektiğine” dikkat çekti:

“Oy oranı söyleyebilecek durumda değiliz henüz. Ama birinci parti olma hedefimiz var. Bunun için katılımı yükseltmemiz lazım. Sandığa gitmeyenler, sandığa gittiğinde, bize oy verecekleri yönünde bir izlenimimiz var. Eğilim öyle. Birliklerimizden gelen veriler de öyle. Biz sandığa taşıyabilsek, o oylar bizim diyor arkadaşlarımız. Onun için ikna edip sandığa götürmemiz önemli, katılımı yükseltmek önemli. Katılım arttığında bizim oylarımız yükselecek.”

‘Seçim bildirgesinde çözüm önerilerimiz yer alacak’

Yurt dışı seçmeni sandığa taşımanın önemli bir yolunun da, yaşadıkları ülkelere ilişkin sorunlarının çözümünü sağlama güvencesi vermek olduğunu belirten Tezcan, bunun için partisinin seçim bildirgesinde yurtdışında yaşayan seçmenin sorunlarını çözmeye dönük somut önerilere de yer vereceklerini söyledi:

“Mesela yaşadıkları ülkelerin kurumlarıyla ilgili sorunlar yaşıyorlar. Bizim Dışişleri Bakanlığı’nın resmi mercilerin daha etkin çalışmasını sağlayacak bir siyaset geliştirmek zorundayız. Sınır kapılarında problem yaşıyorlar, gümrük girişlerinde birikmeler problemler oluyor, giriş kolaylığı sorunları tespit edip öneriler geliştirmemiz gerekiyor.

Emeklilik ve sosyal güvenlikle ilgili ciddi problemleri var. Orada yaşayanların Türkiye’ye geldiklerinde sağlık hizmeti almalarında sıkıntılar yaşıyorlar. Hem yasal düzenleme hem de uygulamada pratik düzenlemelere ihtiyaç var, biz bunları da bir yandan tespit ediyoruz.

Biz ilk seçimde iktidar olacağız. İktidar olduğumuzda, bu vatandaşlarımızın hükümetimiz nezdinde çözülmesi gereken problemlerine ilişkin hangi adımları atacağız? Bir de onların kendi yaşadıkları ülkelerdeki hükümetlerle ilişkilerimizde hangi konuları ön plana çıkaracağız? Bunlar üzerinde çalışıyoruz.”

Paylaşın

İYİ Partili Subaşı: Sorun Yok Biz Kardeşiz Diyerek Kürt Sorununu Çözemezsiniz

İYİ Parti Antalya Milletvekili Hasan Subaşı, Kürt sorununa ilişkin “Toplumun bir kesimi ‘sorunum var’ diyorsa, bu sorunun tartışılması, konuşulması gerekir. Ama biz konuşamıyoruz” dedi. Subaşı, “Cumhuriyet dönemi boyunca herkesin incelediği, rapor hazırlattığı bir meseleyle ilgili çıkıp ‘hiçbir sorun yok’ demenin bir anlamı yoktur” ifadelerini kullandı.

Serbestiyet’ten Onur Erkan’a açıklamalarda bulunan Hasan Subaşı, HDP’ye yönelik kapatma davasına ilişkin “HDP legal bir parti değilse kurulması ve meclis çatısı altında olması hatalıdır. Oysa devletin çeşitli kontrollerinden geçerek parlamento çatısı altında grup kurmuş bir partidir” ifadesini kullandı.

Subaşı’nın açıklamalarından bazıları şöyle:

“HDP legal bir partidir”

İki yıl kadar önce “İktidar HDP’yi şeytanlaştırarak İYİ Parti’nin milliyetçi, CHP’nin ulusalcı refleksini kışkırtmak istiyor” diye bir değerlendirme yapmıştınız. Sizce iktidar yaratmak istediği etkiye ulaşıyor mu?

“Etkisi kalmadı. Benim o çıkışım da bu etkiyi azaltmaya dönüktü. Çünkü bir dönem televizyonlarda her gün, HDP’yle ilgili hiçbir HDP’linin bulunmadığı tek taraflı programlar yapılıyordu. Bu programlarda sürekli olarak da CHP ile İYİ Parti, HDP’yle iş birliği içinde diye suçlamalar yapılıyordu.

HDP’nin içinde suçlular varsa onları tecrit etmek yargının görevidir. HDP legal bir parti değilse kurulması ve meclis çatısı altında olması hatalıdır. Oysa devletin çeşitli kontrollerinden geçerek parlamento çatısı altında grup kurmuş bir partidir.

Devlet “HDP’de suçlular var, onlarla kavga edin” diyorsa, bu bizim görevimiz değildir. Huzuru sağlamak, suçluları toplumdan tecrit etmek devletin görevidir.

Bu tartışmalarla HDP tabanındaki oyları, Millet İttifakı’na yar etmemek amaçlanıyor. Kaldı ki İYİ Parti olarak HDP ile bir iş birliği içinde olmadığımızı hem biz beyan ediyoruz hem HDP’liler beyan ediyor. O dönemki kadar olmasa da halen benzer çabalar görüyoruz ama diğer yandan hükümetin siyaset uğruna terör örgütü liderinin mesajlarını ilettiğine de şahit olmuştuk.

Geçtiğimiz şubat ayında Karar gazetesinden Figen Çalıkuşu, sizin HDP Milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığıyla ilgili toplanan Anayasa-Adalet Karma Komisyonu Toplantısı’ndaki konuşmanızdan bahseden bir yazı yazdı. Siz o konuşmanızda çözüm süreci döneminde 2014’te çıkarılan 6551 sayılı yasayı ve bu yasanın çözüm süreci döneminde PKK’lilerle görüşmeler için “bir nevi sorumsuzluk” getirdiğini hatırlatmışsınız. Biraz bunu açar mısınız?

Biz onu iki boyutuyla gördük. Bahsettiğiniz karma komisyon toplantısında önce partimizin görüşünü yansıttım. Partimizin görüşünün, “Ortaya çıkan görüntülerin, toplumda rahatsızlık yarattığını ve yaratmasının da normal olduğunu, dokunulmazlığın kaldırılarak konunun yargı kararıyla çözümlenmesi” olduğunu ifade etmiştim.

Ama Semra Güzel’in çözüm sürecindeki bir görüşmesinin yıllar sonra ortaya çıkmasının ciddiyetle bağdaşmadığını, bundan siyasi bir sonuç elde etme düşüncesinin olduğunu da açıklamıştım. Çünkü ortada bir terör suçu varsa bunu yıllar sonra ortaya çıkarmak terörü ciddiye almamaktır.

Bunları ifade ettikten sonra o günkü tartışmaları da belli bir sonuca bağlamak için çözüm sürecinde neler olduğunu da hatırlatmıştım.

2013-2015 arasında Türkiye bir çözüm süreci yaşadı. Çözüm sürecinde Kandil’e gitmek teşvik edildi. Otobüsler kaldırıldı, buluşmalar yapıldı.

Çözüm süreci olumlu ve sevinçle karşılanmıştı. Ama tabii zor bir süreçti. Hükümet tarafından belki de yeterince hazırlık yapılmamıştı, toplum yeterince hazırlanmamıştı.

Sonuçta çözüm sürecinde birçok kişi gidip orada görüntü vermişti. Hatta devlet, HDP’lileri bir nevi aracılık yapması için görevli kılmıştı. Bu buluşmalarda devlet görevlileri de teröristlerle yan yana gelmişlerdi. Görüşmeler olmuştu.

2014 yılında bunların suç teşkil edebileceği gündeme geldi ve tedbir almak gerekti. Bu amaçla 6551 sayılı yasa çıktı. Bu yasayla çözüm süreci dönemindeki bu görüşmelere bir nevi muafiyet tanındı, bir cezasızlık hususu getirildi.

Şimdi görüyoruz ki, devlet kendisini bu muafiyetin içine aldıktan sonra; görevlendirdiği birçok kişiyi suçlu diye takibe almıştır. Oysa 6551 sayılı yasa, hangi taraftan olursa olsun bir muafiyet sağlamıştı.

“Türkiye’de ‘Kürt sorunu yoktur’ demek…”

Yine aynı konuşmanızda “Türkiye’de ‘Kürt sorunu yoktur’ demek, terörün nasıl, nereden cereyan ettiğini bilmemek demek olur” diye bir cümle kullanıyorsunuz.

Biz sosyal sorunlarımızı çok kolay çözemiyoruz ve çok çabuk kamplaşıyoruz. Zaman zaman siyaset kurumları da bunları manipüle ediyor. Çözümsüz hale gelince bu sorunlar Türkiye sınırlarını da aşabiliyor. Dışarının da ilgi alanına girmeye başlıyor. Hatta zaman zaman manipülasyonlar da yapılıyor olabilir. Önemli olan bu tip sorunları kendi içinde çözebilmektir.

Gençlik yıllarımızda, Türkiye 25 yıl sağ sol çatışması yaşadı. Gençler birbirini öldürdü. İnsanlar sağ-sol meselesinde “o doktora gitmez, bu bakkala gitmez” hale geldi. Araya ihtilal girdi. Sonra rahmetli Demirel ile rahmetli İnönü’nün koalisyon kurmasıyla sağ-sol kavgası gündemden kalktı.

Bu defa başörtülü gençleri üniversitelere sokmamaya başladılar. Dönemin egemenleri, bazı yüksek yargı mensupları, bazı askerler “şu şekilde bağlanırsa olur” gibi tanımlamalar getirmeye başladılar.

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında hüküm fıkrasına değil ama metnin içine “Bu eylem cumhuriyete karşı kalkışma, siyasi amblem sayılabilir” gibi ibareler yazıldı. Mesele tam çözümsüz hale geldi.

Türkiye yine gençlerine 25 yıl eziyet etti. Eğitim hakkını elinden almaya kalktı. Kimse gençlere “neden başörtüsü takmak istiyorsun” diye sormadı. Onlarla konuşmadı. Konu, devlet egemenlerinin tanımına göre çözülmeye çalışıldı.

Bu da AK Parti’nin işine yaradı, AK Parti’yi büyüttü. Sonunda yine bir kanun değişikliği olmaksızın gündemden kaybolmaya başladı ama toplum yine yorgun düştü.

Kürt meselesinde de durum benzer. Toplumun bir kesimi “sorunum var” diyorsa, bu sorunun tartışılması, konuşulması gerekir. Ama biz konuşamıyoruz.

Yine Alevi yurttaşlar “cemevi bizim ibadetgâhımız” diyorsa bunun konuşulması, tartışılması gerekir.

Biz buna da çözüm bulamadığımız için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) “cemevleri ibadethanedir” diye bizi bağlayan bir karar verdi. Bu bağlayıcı karara rağmen biz bağlandık mı?

“‘Sorun yok biz kardeşiz’ diyerek her şeyi çözemezsiniz..”

Şimdi biz bu tür sorunlarımızı çözmekte zorlanıyoruz. Ben de bu meselelerde konuşamama alışkanlığımızı bir ölçüde esnetebilmek için düşüncelerimi aktarmaya çalışıyorum. Doğru görülen yanları olur, yanlış görülen yanları olur ama siyasetçilerin fikirlerini açıklıyor olması bu tür konuşulmayan konular üzerinde düşündürmeyi teşvik edebilir.

Ben de o gün karma komisyonda “Biz bu tür sorunları dışarıdan gelen sorunlar olarak görüyorsak bence yanılıyoruz” dedim. Dışarının bir tür manipülasyonları olabilir ama bunlar yakıcı ve çözmemiz gereken sorunlardır. Gelecek kuşaklara taşımamamız gereken sorunlardır.

Bunların bilimsel olarak her yönüyle incelenmesi gerekir. “Sorun yok biz kardeşiz” diyerek her şeyi çözemezsiniz. Önemli bir yurttaş kesimi “sorun var” diyorsa devletin görevi o soruna yaklaşmak, sorgulamaktır.

Atatürk döneminden beri ellinin üzerinde Kürt raporu hazırlandı. 1989’da SHP’nin önemli bir raporu var, Anavatan Partisi’nde Kahveci’nin raporu var, 1991 yılında Tayyip Erdoğan’ın il başkanı iken hazırlatıp Refah Partisi genel başkanlığına sunduğu bir rapor var.

Cumhuriyet dönemi boyunca herkesin incelediği, rapor hazırlattığı bir meseleyle ilgili çıkıp “hiçbir sorun yok” demenin bir anlamı yoktur.

Geçmişte Türk siyaseti bu konuların üzerinde çok gidemedi. Bu konular tamamen Genelkurmay’a havale edilmişti. Genelkurmay da zaten “bu mesele bende” diyordu. Siyaset kurumunun bu konuda yetkili olmasını kabul etmiyordu, siyaset kurumu da o alana giremiyordu.

Bugün de bu hükümet sistemi bırakın siyaset kurumunu, meclisi, yargıyı hatta yürütmeyi de vesayet altında tutuyor. Bugünün vesayeti de dünkü vesayet gibi temel sorunların çözümünü engelliyor.”

Paylaşın

Avrupa’daki Sağ Popülizm Türkiye’ye Mi Sıçradı?

Son yıllarda Fransa’dan Almanya’ya, Danimarka’dan İtalya’ya kadar Avrupa’nın pek çok ülkesinde “sağ popülist” ya da “aşırı sağ” olarak nitelendirilen siyasi partilerin mülteci ya da yabancı karşıtlığı üzerinden güçlendiği gözlemleniyor.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in haberine göre, siyaset bilimcilere göre benzer şekilde sığınmacı sorununu öne çıkaran Zafer Partisi’nin de tartışmaların sürmesi durumunda Avrupa’daki örneklere benzer şekilde büyüme potansiyeli var.

Zafer Partisi, daha önce MHP ve İYİ Parti’de siyaset yapan Ümit Özdağ tarafından 26 Ağustos 2021’de kurulan yeni bir parti. Ancak yeni olmasına karşılık, özellikle sığınmacılar meselesini ön plana çıkarması, sosyal medyadaki etkinliği ve girdiği polemikler üzerinden son günlerde iç siyasetin en çok tartışılan oluşumlarından biri oldu.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde son yıllarda göçmenleri, yabancı düşmanlığını odağına alarak gittikçe büyüyen bir popülist aşırı sağ akım bulunuyor. Almanya’da AfD, Fransa’da Ulusal Cephe, Avusturya’da FPÖ, Macaristan’da Fidesz, Yunanistan’da Altın Şafak bu tür partilerden sadece birkaç tanesi.

Türkiye’de aslında “uç sağ” olarak nitelendirilebilen partilerin hep olduğuna işaret eden siyasi analistlere göre, ancak Zafer Partisi Avrupa’da son dönemin popülist sağ partilere benzerlikleriyle ilk örnek olarak görülebilir.

Zafer Partisi siyasi yelpazenin neresinde?

Peki Zafer Partisi, Avrupa’da son dönemde güçlenen “sağ popülist” ya da “aşırı sağ” partilerle siyasi yelpazede benzer konumda mı?

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlker Aytürk Zafer Partisi’ni “radikal sağın Türkiye’deki yeni temsilcisi” olarak nitelendiren Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlker Aytürk, şunları söylüyor:

“Türkiye’de Avrupa’daki anlamıyla radikal sağ partiler görmüyorduk. Radikal sağ ile kastettiğimiz şu: 1970’li yılların sonundan itibaren bütün Avrupa’da, ama zamanla bu bütün Batı dünyasına yayıldı, doğan yeni sağ hareketler. Temel özellikleri bir şeye itiraz ediyor olmaları. İlginç olan şey ise Türkiye’de radikal bir sağ parti yakın bir zamana kadar yoktu.”

Aytürk’ün burada kast ettiği ise Avrupa’dakine benzer radikal sağ. Türkiye’de 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren “uç sağ” partilerin hep bulunduğunu, bunların milliyetçi ya da İslamcı olabileceğini ve genelde farklı bir Türkiye hayal ettiğini ifade eden Aytürk, Avrupa’dakine benzer “radikal sağ” partilerin Türkiye için yeni bir olgu olduğuna dikkat çekiyor.

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Somer’e göre de bu tür partilere “aşırı” ya da “radikal” denilmesi demokrasiye referansla alakalı. Somer, “Çünkü siyaset anlayışları ve toplumlara önerdikleri projeler demokratik ve özgürlükçü sistemlerle bağdaşan öneriler değil” diyor.

Neden hem popülist hem de uç sağ?

Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Berk Esen de Zafer Partisi’nin Batı ülkelerinde de örnekleri görülen tipik “popülist uç sağ hareket” olduğu görüşünde. Esen, Zafer Partisi’ni ve Ümit Özdağ’ınneden hem popülist hem de uç sağ olduğunu şöyle açıklıyor:

“Popülist olması söyleminden belli. Sadece göçmen karşıtı olması nedeniyle değil. İktidar ile muhalefet partilerini tek tip bir kategoriye koyup bir taraftı sessiz istilaya izin veren kötü elitler olarak yansıtıyor, geri kalan kesimi de kendisinin hitap etmeye çalıştığı halk olarak nitelendiriyor. Ve tabii ki bizi bu tehlikeden kurtaracak olan tek kişi de kendisi ve onun partisi! Bu zaten çok popülist bir strateji. Uç sağ olması da zaten göçmen karşıtlığı ve milliyetçiliğinden kaynaklı.”

Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Berk Esen sözlerini, “Türkiye’de uzun süredir milyonlarca göçmen yaşadığı için bu hareketin şimdiye kadar çıkmaması şaşırtıcıydı aslında” diye sürdürüyor. Özdağ’ın daha önce üye olduğu MHP’nin tipik bir “uç sağ popülist” parti olmadığını ve Avrupa’daki muadillerinden farkı bulunduğunu kaydeden Esen, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“MHP, çıkış noktası 60’lı yıllarda yükselen sol dalgayı durdurmak için biraz da devlet tarafından destekli olan, paramiliter ayağı güçlü, geleneksel milliyetçi bir partidir. Zafer Partisi’ne en yakın MHP’yi gösterebiliriz ama MHP’nin kullanmadığı strateji ve söylemleri gündeme getirmesi açısından da farklılar.”

Avrupa’daki partiler ile benzerlikleri neler?

Siyaset Bilimci Somer, Zafer Partisi’nin Avrupa’daki radikal sağ partilerle benzerliklerini şöyle sıralıyor:

“Birincisi bayraklaştırdıkları, kullandıkları konular ile ilgili benzerlikler var. Özellikle küresel bir sorun olan mülteci krizinin bu partiler tarafından bayraklaştırıldığını görüyoruz. İkinci olarak kullanılan metotlar ve söylemler. Bir tehdit ve korku duygusunun özellikle ön plana çıkartılması ve toplumun temel sorunlarının çözümü yerine insanların duyduğu endişenin nedeni olarak yabancıların gösterilmesi.”

Somer, partinin kullandığı sosyal medya yöntemleri ve üslup ile örgütlenme biçimlerinin de Avrupa’daki partiler ile benzeştiğini belirtiyor.

Milliyetçilik akımları üstüne çalışmaları ile bilinen Aytürk’ün tespitine göre ise radikal sağ partilerin itiraz ettikleri hususlar iki ana noktada toplanıyor: Birincisi ulus bilincini ortadan kaldırdığını düşündükleri AB gibi şemsiye örgütler, ikincisi de yabancılar ile göçmenler. Zafer Partisi de sığınmacılara yönelik açıklamaları ve itiraz noktaları ile bu açıdan Avrupa’daki radikal sağ partilere benziyor.

Zafer Partisi’nin ekibi ve programı yeterli mi?

Zafer Partisi’nin sadece sığınmacılara yönelik söylemleri öne çıkartırken, diğer taraftan ekonomi ya da özgürlükler gibi diğer köklü sorunlara etkili çözümler önermemesi de uzmanların dikkat çektiği bir başka husus.

Aytürk’e göre Zafer Partisi gibi radikal sağ partilerin programlarını geliştirmesi biraz da ne kadar süre devam edeceklerine bağlı.

“Şu an itibariyle evet tek meseleli bir parti bu. Onun ötesinde tek kişiden ibaret bir parti gibi de görünüyor” diyen Aytürk, Avrupa’da 20-30 yıl süren hareketlerde diğer konularda da politikalar geliştirildiğine işaret ederek bu nedenle Türkiye’de radikal sağın ne kadar süre ayakta kalacağı, nasıl kurumsallaşacağı, tek bir parti mi yoksa birkaç parti mi olacağı gibi unsurların görülmesi gerektiğini kaydediyor.

Esen de Zafer Partisi’nin şimdilik tek kişilik bir parti olduğuna ve Özdağ ile birlikte bir siyasi elit bulunmadığına dikkat çekerek tipik popülist bir parti olarak örgüt kurmak gibi zor bir oluşum içine girmektense sosyal medya üzerinden seçmenlere hitap eden söylem geliştirdiğini belirtiyor.

Zafer Partisi daha güçlenir mi?

Yeni bir parti olduğundan dolayı henüz anketlerle oy potansiyeli hakkında çok doğru sonuçlar çıkarılamayan Zafer Partisi’nin popülaritesinin giderek artıp artmayacağı da bir başka tartışılan konu.

Esen, partinin gerçek potansiyelini anlayabilmek ve kendisini tam olarak nasıl konumlandıracağını görmek için 1-2 sene beklemenin yararlı olacağı görüşünde. Esen, partinin oyları her partiden toplayabileceğini ancak oy oranının belli bir düzeyde kalacağı öngörüsünde bulunarak “Zafer Partisi gümbür gümbür geliyor geliyor diyenlerden değilim, biraz daha itidalli analiz yapıyorum” diyor.

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Some de Zafer Partisi’nin şu anda “boşluk doldurduğunu” söyleyerek bunu şöyle açıklıyor:

“Nedir bu boşluk? Bizim genelde ana akım, merkez gibi sıfatlarla adlandırdığımız daha büyük siyasal partiler dünyadaki iklim krizi, sosyal adaletsizlikler, eşitsizlikler, gelecek kaygılarına karşılık insanlara hitap eden ve işleyebilecek çözümler öneremiyorlar. Öneremedikleri zaman dolan bu boşluğu korku siyaseti üzerinden bu tür partiler doldurabiliyorlar.”

“Radikal sağ Türkiye’de kök salacak”

Aytürk, partinin popülaritesinin artacağını ve önümüzdeki aylar içinde kamuoyu yoklamalarında daha görünür hale geleceğini düşündüğünü belirtirken, bunun nedenini de sığınmacılar meselesinin uzun sürecek olmasını gösteriyor. Şu anda yaşanan göçlerin “devasa bir yer değiştirme” hareketi olduğunu, tarihte bunun örneklerinin görüldüğünü ve kısa vadede çözümlenmesinin zor olduğunu söyleyen Aytürk, bu konunun Zafer Partisi’nin oy oranına etkisini şöyle aktarıyor:

“Bu şartlar altında ben radikal sağın Türkiye’de kök salacağını düşünüyorum. Ama ne kadar büyüyeceği, Türkiye’deki merkez partilerin tutumuna ve bu sorunla baş etme yeteneklerine bağlı. Eğer başarılı politikalar geliştirirlerse radikal sağ küçük bir parti olarak kalır. Ama küçük de derken uzun vadede oy oranının yüzde 5’in üstüne çıkacağını kesinlikle düşünüyorum.”

Somer de Zafer Partisi’nin güçlenip güçlenmemesinin tamamen diğer muhalefet partilerinin politikalarına bağlı olduğunu ifade ederek “Eğer insanları ikna edici çözümler önerebilirlerse (bu parti) büyümeyecektir” öngörüsünde bulunuyor.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ise partisini nasıl konumlandırdıklarına ilişkin soruya yanıt vermedi.

Paylaşın

Erdoğan, İki İsim Hariç Bütün Bakanları Değiştiriyor!

Ankara kulislerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ hariç kabinede değişikliğe gideceği iddia edildi.

Kısadalga’dan Mahmut Aydın’ın haberine göre, Ankara kulislerinde Erdoğan’ın kabineye yeniden el atacağı konuşuluyor.

İddialara göre AK Partili milletvekilleri, 3600 ek gösterge, asgari ücret zammı, emekli maaşlarında artış ve öğrenci affı düzenlemeleri yapacak olan Erdoğan’ın ayrıca temmuz ayında büyük bir kabine değişikliği yapacağını söylüyor.

AK Partili milletvekilleri tarafından kasım ayında baskın seçim yapması beklenen Erdoğan’ın bu kabine değişikliğinin “seçim kabinesi olacağı” belirtiliyor. AK Partili bir milletvekili ”İçişleri ve Adalet Bakanı hariç kabinenin tamamı değişecek” yorumunda bulunuyor.

İktidar kulislerine göre, başta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca olmak üzere çok sayıda bakan ”affını” istiyor.

Atanacak yeni kabinenin AK Partinin kıdemli, daha önce bakanlık yapmış üyeleri arasından seçilmesi bekleniyor.

Eski bakanların yeniden atanmasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde seçmenlerin yeniden AK Parti’ye yönelmesi amaçlanıyor.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiyle açıklanan kabinede, şu ana kadar toplam 9 bakan değişti. Son olarak Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün yerine Bekir Bozdağ, Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yerine Vahit Kirişci getirildi.

Paylaşın

‘Yedili Masa’da Hedef Genişleme

HDP’nin ‘Geniş Demokrasi İttifakı’ oluşturma çağrısıyla bir araya gelen Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Halkevleri ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun oluşturduğu ‘7’li masa’ çalışmalarına devam ediyor.

İkinci toplantısının ardından her siyasi yapıdan temsilcilerin belirlenmesi kararı alarak ortak çalışmalar üreten 7’li masa geçen beş aylık süreçte 6’nın üzerinde toplantı yaptı. Edinilen bilgiye göre 7’li masada olan her siyasi yapının katkısıyla ortak deklarasyon hazırlanıyor. Masanın büyümesini hedefleyen ve Türkiye’nin yakın dönemine dair mesajlar içermesi beklenen ortak deklarasyonun birkaç ay içerisinde kamuoyuna açıklanması amaçlanıyor.

Serkan Akan’ın Gazete Duvar’da yer alan haberine göre, 7’li masa bugüne kadar sahada, “ortak mücadele” vurgusuyla çalışmalar üretti. Newroz, 8 Mart ve 1 Mayıs’ta alanlarda olan 7’li masanın ortak çalışmalarına bu çerçevede devam edeceği öğrenildi.

Edinilen bilgiye göre, 7’li koordinasyon haziran ayı içerisinde “Hafıza, Hakikat, Hesaplaşma” konulu iki gün sürecek bir konferans hazırlığını da tamamlamak üzere. Konferans kapsamında AK Parti iktidarının 21 yıllık döneminde gündeme gelen iş cinayetlerinden mafya ilişkilerine kadar birçok konu başlığı masaya yatırılacak.

 “İlkeler manzumesi” çalışmaları bir “deklarasyon” olarak duyurulacak

HDP, EMEP, TİP, EHP, TÖP, Sosyalist Meclisler Federasyonu ve Halkevleri’nden oluşan 7’li koordinasyon, bir süredir, “Siyasi bir ortak mücadele programı çalışmalarını” sürdürüyor. 7’li yapının ortaklığını kamuoyuna yansıtacak “ilkeler manzumesi” çalışmaları bir “deklarasyon” olarak duyurulacak.

HDP’nin de aralarında olduğu siyasi parti ve yapılar kendileri adına geçmişte açıkladıkları “tutum” belgelerini bu kapsamda ortaklaştırma kararı aldı. Edinilen bilgiye göre Türkiye’nin yakın geleceğine dair temel meseleler üzerine ortak çerçevede uzlaşılan bir metin kaleme alınacak ve kamuoyuna açıklanacak.

Aynı masada olan 7’li yapının “ortak kesişim” noktalarının açığa çıkacağı metinde, kadın, yoksulluk, barış, demokrasi, ekoloji, gibi temel başlıklar yer alacak. “Ortak yönelim, ortak tutum, Türkiye’nin yakın geleceğinin şekillenmesine hizmet edecek mücadele” çerçevesinde inşa edilen metin, 7’li masanın genişlemesine dair de “çağrı” niteliği taşıyacak.

7’li masanın hazırlayacağı ortak metnin birkaç ay içerisinde tamamlanması hedeflenirken, seçim sürecine dair de mesajlar yer alacak. Kuruldukları ilk günden bu yana “Seçim ittifakı için seçim tarihinin netleşmesi gerekli” vurgusu yapan 7’li masa, ortak metinde tam anlamıyla bir seçim ittifakı çerçevesi çizmeyecek fakat sandık ve seçim güvenliğine dair ortak çalışmanın yol haritasını belirleyecek.

Paylaşın

İsveç Ve Finlandiya: Türkiye’nin Endişelerini Gidermeye Hazırız

ABD Başkanı Joe Biden, Beyaz Saray’da Finlandiya ve İsveç liderleriyle düzenlediği ortak basın toplantısında, Washington’ın iki ülkenin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyeliğini kuvvetle desteklediğini söyledi.

Biden, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’nun tüm şartlarını karşıladığını belirtti. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinisto, Türkiye’nin vetosu bağlamında “NATO müttefiki olarak Türkiye’nin güvenliğine bağlı olacağız. Terörizmi çok ciddiye alıyoruz. Terörü her şekilde lanetliyoruz. Türkiye’nin tüm endişelerini açık ve yapıcı şekilde görüşmeye ve gidermeye hazırız” dedi.

Beyaz Saray’da İsveç Başbakanı Magdalena Andersson ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö ile bir araya gelen ABD Başkanı Joe Biden ortak basın toplantısında “Bugün, dünya tarihindeki en güçlü savunma ittifakına katılmak için, iki büyük demokrasinin son derece yetenekli iki ortağının başvuruları konusunda ABD’nin güçlü desteğini sunmaktan gurur duyuyorum” dedi.

“Finlandiya ve İsveç NATO’yu güçlendirecek”

Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmasının NATO’yu güçlendireceğini belirten Biden, “Kuzey Avrupa’da iki yeni NATO üyesine sahip olmak ittifakın güvenliğini artıracak” ifadelerini kullanarak, “Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik talebinde bulunma kararıyla NATO daha da güçlendi, daha da birleşti” dedi.

Biden, Finlandiya ve İsveç’in ittifaka katılma başvurularıyla ilgili olarak, “NATO’ya katılan yeni üyeler hiçbir ulus için bir tehdit değildir. NATO’nun amacı hiçbir zaman saldırganlık olmamıştır. Amacı savunmadır” dedi.

Niinisto: Türkiye’nin tüm endişelerini görüşmeye hazırız

Finlandiya Cumhurbaşkanı ise yaptığı konuşmada, Finlandiya’nın güçlü bir NATO müttefiki olacağına dair söz vererek, “Birlikte Kuzey Atlantik organizasyonuna katılmaya çalışarak tarihi bir adım atıyoruz. Güvenliğimizi ciddiye alıyoruz ve yeteneklerimizi sürekli geliştirmeye yönelik yatırım yapıyoruz. NATO’nun gerektirdiği her sorumluluğu yerine getirmeye hazırız” dedi.

ABD’nin yanı sıra tüm NATO müttefiklerinden güçlü destek almayı umduğunu söyleyen Niinistö, “Türkiye yakın zamanda üyelik başvurumuzla ilgili endişelerini dile getirdi. Bugün bu endişelere değinmek istiyorum.” dedi.

“Finlandiya, Türkiye ile her zaman gururlu ve iyi ikili ilişkilere sahip olmuştur. NATO müttefikleri olarak, Türkiye’nin güvenliğimizi taahhüt edeceği gibi, biz de Türkiye’nin güvenliğini taahhüt edeceğiz. Terörü ciddiye alıyoruz. Terörün her türlüsünü kınıyoruz ve onunla aktif olarak mücadele ediyoruz. Türkiye’nin üyeliğimizle ilgili tüm endişelerini açık ve yapıcı bir şekilde görüşmeye açığız. Bu görüşmeler zaten gerçekleşti ve önümüzdeki günlerde devam edecek.”

Andersson: Yeni bir yol seçtik

İsveç Başbakanı Andersson da “Rusya’nın Ukrayna’ya gerçekleştirdiği saldırı bizim için her şeyi değiştiren bir an oldu.” dedi.

“Bugün, Ukrayna’nın durumu bize Avrupa tarihinin en karanlık günlerini hatırlatıyor” diyen İsveç Başbakanı 200 yıllık askeri tarafsızlığın ardından bir dönüm noktasında olduklarını söyledi: “İsveç yeni bir yol seçti. İsveç ve Finlandiya, NATO’ya katılmak için taleplerini sundu.”

Andersson İsveç’in “NATO ile tüm görevler dahil olmak üzere kapsamlı bir askeri işbirliği geleneği” olduğuna değindi. “Şu anda savunma harcamalarımızı artırıyoruz. Türkiye dahil tüm NATO üyesi ülkelerle farklı düzeylerdeki sorunları çözmek için diyalog halindeyiz” dedi.

Hollanda Başbakanı Rutte: Bir yol bulunacak

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’la Hollanda’nın Lahey kentinde bir araya gelen Hollanda Başbakanı Mark Rutte, basın toplantısında Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto edeceğine ilişkin bir soruya, “Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasındaki görüşmeler neticesinde olumlu bir yol bulunacağını umuyorum” cevabını verdi.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Lahey’de Rusya saldırıları altında yıkıma uğrayan Ukrayna’nın yeniden inşası için bir araya geldiklerini açıkladılar.

Paylaşın

Babacan’dan Dikkat Çeken ‘Cumhurbaşkanı Adaylığı’ Açıklaması

Katıldığı bir televizyon programında gazetecilerin sorularını yanıtlayan DEVA Lideri Babacan, cumhurbaşkanı adaylığına ilişkin yaptığı değerlendirmede, “En son toplantımızda ortak adayın niteliklerini sıraladık. Henüz 6’lı masada telaffuz edilen tek bir isim yok. 6’lı masada isim bazında görüşme yapılmadı, sadece nitelikler sayıldı” dedi.

Babacan, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Öncelikle kucaklayıcı oluşu, kutuplaştırıcı olmaması. 6 genel başkandan birisi olabilir, dışarıdan da olabilir. 6’lı masada hiçbir zaman bir isim gündeme gelmedi. Bir anlaşma olmazsa partinin genel başkanı tabii ki cumhurbaşkanı adayıdır.” ifadelerini kullandı.

Partisinin kendi logosu ve adıyla seçimde yarışacağı kararıyla ilgili de Babacan, “Vatandaşlarımız seçim listesini açtıklarında DEVA Partisi’nin logosunu görecek. Bu ittifaka engel bir durum değil. Kapıyı kapatmıyoruz.” dedi ve ekledi:

“Herhangi bir ittifak ve işbirliği olmaz ise doğal olarak DEVA Başkanı Genel Başkanı Ali Babacan Cumhurbaşkanı adayıdır. 2018’de Millet İttifakı kuruldu ama her parti kendi cumhurbaşkanı adayını çıkardı. İttifak olmak ortak cumhurbaşkanı adayı anlamı gelmiyor.”

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Habertürk TV’de Mehmet Akif Ersoy’un moderatörlüğünü yaptığı canlı yayında gazeteciler Nihal Bengisu Karaca, Sevilay Yılman ve Abdurrahman Yıldırım’ın sorularını yanıtladı. Babacan’ın ‘Cumhurbaşkanı Adaylığı’ ve ‘Güçlendirilmiş Parlameter Sistem’ üzerine yaptığı değerlendirmeleri şöyle;

“Meclis’e yeni yasa getirdiler. 6’lı masa toplantılarının hemen arkasından. Ne dediler, şu partinin genel başkanı hangi partinin listesinden seçime girecek vs. Biz yeni kurulmuş iddialı bir siyasi partiyiz. Mevcut siyasi partilere katılma, içiçe durum olsa biz DEVA Partisi’ni niye kurduk ki. Giderdik başka partiye destek verirdik. Niye parti kurduk? Bayramdan önce kurullarımızı topladık, karar verdik, kendi adımızla, sanımızla, logomuzla, bayrağımızla seçimlere gireceğiz dedik. Vatandaşlarımız seçim listesini açtıklarında DEVA Partisi’nin logosunu görecek. Bu ittifaka engel bir durum değil. Kapıyı kapatmıyoruz. Biz herhangi bir ittifak ve işbirliği olmaz isek doğal olarak DEVA Başkanı Genel Başkanı Ali Babacan Cumhurbaşkanı adayıdır. 2018’de Millet İttifakı kuruldu ama her parti kendi cumhurbaşkanı adayını çıkardı. İttifak olmak ortak cumhurbaşkanı adayı anlamı gelmiyor. 6’lı masada ortak aday hedefi var. 6’lı masanın kuruluşu güçlendirilmiş parlamenter sistemine dönmek.

“Ortak aday olmazsa ben adayım”

Türkiye’de ilk defa iki parti parlamenter sistemiyle ilgili hazırlık yaptı. 28 Ocak’ta sayın Kılıçdaroğlu hemen arkasından sayın Akşener de ortak çalışma yapmaya karar verdi. Biz çalışmamızı 6’lı masaya koyduk, diğer partiler de çalıştı ve bir metin ortaya çıktı. 6’lı masa kurulduktan sonra farklı işbirliği alanları gelişmeye başladı. Şu anda seçim güvenliğiyle ilgili çalışmamız var. Seçim güvenliği çok önemli. 2019 yerel seçimlerine baktığımızda uç uca seçimlerin manipule edildiğini gördük. İstanbul seçimlerini hep beraber yaşadık. 10 bin farkla İstanbul’u mu vereceğiz? E ne oldu? Sandık güvenliğini çok önemsiyoruz. Ortak aday olmadığı anda DEVA Partisi’nin adayı Ali Babacan’dır. En son toplantımızda ortak adayın niteliklerini sıraladık. Henüz 6’lı masada telaffuz edilen tek bir isim yok. 6’lı masada isim bazında görüşme yapılmadı, sadece nitelikler sayıldı.

Teoride ortak aday 6 kişiden birisi olabilir. Dışarıdan birisi de olabilir. Öncelikle kucaklayıcı oluşu, kutuplaştırıcı olmaması. 6 genel başkandan birisi olabilir, dediğim gibi dışarıdan da olabilir. 6’lı masada hiçbir zaman bir isim gündeme gelmedi. Bu masada tam tersine isim konuşmayalım, seçim yaklaşınca isimleri değerlendirelim diye öneri vardı. Partimizin içerisinde dahi somut isim bazında bir değerlendirme yapmadık. Bir anlaşma olmazsa partinin genel başkanı tabii ki cumhurbaşanı adayıdır. İkili görüşmelerde bazen isimler gündeme geliyor. Diğer genel başkanların söylediği benim ifade etmem yanlış olur. Ama her gündeme geldiğinde daha çok erken, günü gelince bunları konuşuruz diyorum. Benim zikrettiğim herhangi bir isim yok.

“Parlamenter sistemde mutabık kalmamız çok önemlidir”

Bırakın 6’lı masayı, ikili görüşmelerde ve hatta partimizde bile isim zikretmedim. Herkesin değerlendirilmesi farklı olur. Günü gelince bunların hepsi konuşulur. Sayın Kılıçdaroğlu’nun kamuoyuna açıklamaları oldu. 6’lı mutabakat olursa aday olurum dedi. Sayın Akşener ben aday değilim dedi. Onun dışında konuşmamız yanlış olur. Şu anda önceliğimiz bir an önce sistem. Parlamenter sistemde mutabık kalmamız çok önemlidir. Seçimle parlamenter sisteme geçene kadar o ülke nasıl yönetilmeli? Bunu çalışıyoruz şu anda.

Bizim ekonomik politikalarımızı tek bir başlıkla nitelemek doğru değil. Biz sosyal politikalar eylem planımızı açıkladık. Sosyal yardımlar, destekler, yeni mekanizmalar, devlet örgütü, engelli vatandaşlarımız, kreşler, yaşlı bakımevleri her şey var. Tanımlandığı gibi neoliberal gibi bir şey yok. Tam bir sosyal devlet politikası. Sosyal demokrasinin daha ötesinde bir sosyal devlet politikamız var. Sosyal yardımların, destlerin çok iyi yapıldığı dönemler yaşadığı Türkiye. Şartlı destek programı yapıldı. Kız çocuklarına daha fazla destek verdik. Türkiye’de çocukların okula başlama oranında olağanüstü bir artış oldu. Biz o dönemde 20’den fazla ülkeye ekip gönderdik. Şartlı nakit desteği nasıl uygulanır, neden anneye ödenir? Bunları anlattık. İyi dönemlerin başarısını teslim etmek zorundayız, aksi halde adil olmaz.

Şu andaki müşterek tek noktamız güçlendirilmiş parlamenter sistem. Eğer 6’lı parti tek bir cumhurbaşkanı adayı çıkaracaksa ana başlıklarda söylem birliği, temel politikalarda ilke birliği sağlamak zorunda. Ortak aday belirlendiği gün herşeyi soracaklar. Özelleşme, Suriye, NATO’yu soracaklar. Ortak aday ne diyecek? Kendi fikrim yok mu diyecek? Eğer ortak aday olacaksa, daha belirlenmeden önce temel politikalarda ortak payda yakalamak zorundayız.

“Yaptığımız bütün çalışmayı 6’lı masaya koymaya hazırız”

Benim tutumum çok açıktı; temel konularda ilkeler ve hedefler konusunda ortak zemin bulamazsak ortak adayın işi çok zorlaşır. Hangi soruya nasıl cevap verecek? Aynı soruya 6 parti ayrı ayrı cevaplar verirse… Parlamenter sistem ortak çalışma haline gelmeden de ayrı ayrı parlamenter sistem farklılıkları vardı. Mesela Kürt sorunu bu ülkenin gerçeği diyoruz. Sorunun çözümü ile alakalı farklı yaklaşımlar olabilir ama Kürt sorunu yoktur diyen bildiğim kadarıyla sayın Erdoğan ve sayın Bahçeli var. 6’lı masada olup da Kürt sorunu yoktur diyeni duymadım. 6’lı masaya gereğinden fazla şey yüklersek bu aşamada haksızlık yaparız. Farklı projeler, farklı iddialar olabilir. Ama temel konuda ilke ve hedeflerle ilgili konuşma kararı almamız gerekiyor. Yaptığımız bütün çalışmayı 6’lı masaya koymaya hazırız DEVA Partisi olarak. Hazırladığımız 20 eylem planını masaya koymaya hazırız. Herhangi bir siyasi partiyle bunları detaylı olarak konuşmaya hazırız. Şu andaki hedefimiz ortak tek aday çıkarmak. Olmazsa alternatiflere bakarız.”

Paylaşın