AK Parti’nin “Meclis A Takımı” Belli Oldu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Adalet Ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında AK Parti Meclis Grup Yönetimi’nde yer alacak isimler belirlendi.

Haber Merkezi / Buna göre; AK Parti TBMM Grup Başkanı’nın Abdullah Güler, Grup Başkanvekilleri’nin ise Abdulhamit Gül, Özlem Zengin, Muhammet Emin Akbaşoğlu, Leyla Şahin Usta ve Bahadır Yenişehirlioğlu seçildi.

Abdullah Güler kimdir?

28 Mart 1969’da Sivas’ta doğan Güler İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. İstanbul’da uzun yıllar serbest avukat olarak çalıştıktan sonra, TOKİ Başkan Danışmanı ve Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı.

2016-2018 yılları arasında Türkiye Okçuluk Federasyonu Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. 2003-2015 yılları arasında AK Parti İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyeliği ve İl Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu.

2009-2014 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyeliği ve Hukuk Komisyonu Başkanlığı yaptı. Okçular Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi olan Güler orta derecede İngilizce biliyor.

Muhammet Emin Akbaşoğlu kimdir?

Aslen Çankırılı olan M. Emin Akbaşoğlu 6 Ekim 1968’de İstanbul’da doğdu. Baba adı Bayram, anne adı Nevin’dir. Küçükköy İHL’den sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ayrıca Halkla İlişkiler Bölümünden mezun oldu.

Gaziosmanpaşa Millî Gençlik Vakfı İlçe Başkanlığı, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu.

Gaziosmanpaşa Belediyesi’nde Özel Kalem Müdürü ve Müfettiş olarak, Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nda Hukuk Müşaviri ve 1. Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı. Adli Tıp Kurumu Başkan Yardımcılığı’na atandı.

Avrupa ülkeleri ile birlikte gerçekleştirilen Geliştirilmiş Bilirkişilik Projesinde Yürütme Kurulu Üyesi olarak görev aldı. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yönetimlerinde bulundu. 25, 26 ve 27. Dönem Çankırı Milletvekili seçildi. İngilizce ve Arapça bilen Akbaşoğlu, evli ve 2 çocuk babasıdır.

Özlem Zengin kimdir?

1969 yılında Tokat’ta dünyaya gelen Özlem Zengin’in baba adı Salih, anne adı Nimet’tir. Özlem Zengin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisans yaptı.

Serbest avukat olarak çalıştı. Medya alanında çalışmalar ve televizyon programları yaptı. 25. Dönemde İstanbul Milletvekili seçildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı olarak görev aldı. İyi düzeyde İngilizce bilen Zengin, 3 çocuk annesidir.

Abdulhamit Gül kimdir?

12 Mart 1977’de Gaziantep Nizip’te dünyaya gelen Abdulhamit Gül’ün baba adı Cemil, anne adı Saliha’dır. Abdulhamit Gül, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.

Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının gençlik kollarında aktif olarak yer aldı. Milli Gençlik Vakfı Üniversitelerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) Üyesidir. Ankara’da serbest avukatlık yaptı.

Refah ve Fazilet Partisi Ankara İl Gençlik Kolları Yönetim Kurulu Üyeliği, Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyeliği görevlerini yürüttü. HAS Parti Genel İdare Kurulu Üyeliği ve Ankara İl Başkanlığı görevlerinde bulundu. AKP 4. Olağan Kongresinde MKYK Üyesi seçildi.

Seçim İşleri Başkan Yardımcılığı ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. AKP 5. Olağan Büyük Kongresinde yeniden MKYK Üyeliğine seçildi ve AKP Genel Sekreteri olarak görevlendirildi. Adalet Bakanlığı yaptı.

Leyla Şahin Usta kimdir?

8 Mart 1973 tarihinde dünyaya gelen Leyla Şahin Usta, Tıp eğitimini Viyana Medizinische Universität’de 2003 yılında tamamlamıştır.

25 ve 26. Dönemde Konya Milletvekili seçildi. AK PARTİ Genel Merkez İnsan Hakları Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türk Grubu Üyeliği, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Sözcülüğü, çeşitli Meclis araştırması komisyonları ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Üyeliği yaptı.

Çok iyi düzeyde Almanca ve orta düzeyde İngilizce bilen Usta, evli ve 2 çocuk annesidir.

Bahadır Yenişehirlioğlu kimdir?

Manisa’nın Akhisar ilçesinde dünyaya gelen Bahadır Yenişehirlioğlu’nun babası Ali Yenişehirlioğlu, annesi Namiye Yenişehirlioğlu’dur (Gürman Şahin, 2018). Dedesi Yenişehirlizâde Ahmet Efendi, İzmir belediyesinin ilk başkanıdır. Amcası Nahit Yenişehirlioğlu (TBMM) ise iki dönem Manisa milletvekilliği yapmıştır.

İlk, orta ve lise öğrenimini Akhisar’da tamamlayan Bahadır Yenişehirlioğlu, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi, Hukuk Fakültesini 1985’te bitirdi. Ağır ceza avukatı olarak çalıştı ve bu mesleği emekli oluncaya dek sürdürdü.

Çin, Fransa, İspanya, İsviçre, İtalya, Almanya, İngiltere, Bosna Hersek, Suudi Arabistan, Suriye, Filistin ve daha birçok ülkede halklar ve toplumlar üzerine araştırmalar yaptı.

Bahadır Yenişehirlioğlu, Canan Yenişehirlioğlu ile evli ve Neyir adında bir kızı, Talha adında bir oğlu vardır.

Paylaşın

HDP’li Garo Paylan’dan Türkiye İşçi Partisi’ne Sert Sözler

TİP’in ayrı bir liste olarak seçime girmesini hata olarak gördüğünü söyleyen HDP’li Garo Paylan, TİP’in ‘HDP’den ayrı girersek alabileceğimiz oylar var’ dediğini belirterek “Eğer siz o oyları ikna edemiyorsanız HDP’yle yürüme konusunda, o zaman başarınız nerede?” diye sordu.

HDP’nin ‘Kürt halkının da özgürlüğünü, eşitliğini talep eden bir parti’ olduğunu ifade eden Paylan, “Kürt’le mesafeli gibi durursam daha fazla oy alırım” bakışının yanlış olduğunu kaydetti.

HDP’li siyasetçi sözlerini şöyle sürdürdü: “Sonuçlarını da gördük… Belki TİP yüzde 1,7 oy aldı, dört milletvekili kazandı ama mesele 4, 5, 7 milletvekili kazanmak değildi; rüzgarı arkamıza almaktı… Barış, demokrasi ve emeğe inanan, emeğin haklarına inanan Emek ve Özgürlük Hareketi’nin bu mücadeleden başarılı çıkmasıydı. Başarı ölçütümüz yüzde 15 oydu toplam olarak ve 100 milletvekiliydi. 65 milletvekilinde kaldık. Bu da bir başarısızlıktı.”

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenlerinden Türkiye İşçi Partisi (TİP), 14 Mayıs’taki seçimde daha öncekinin aksine Halkların Demokratik Partisi (HDP) çatısında değil, kendi amblemiyle pusulada yer almıştı. Seçimde HDP 65, TİP ise dört vekil kazanmıştı. Seçim sürecinde TİP’in parti olarak pusulada yer alma konusu tartışma konusu olmuştu.

Halk TV yayınına katılan HDP’li Garo Paylan, TİP’in ayrı bir liste olarak seçime girmesini hata olarak gördüğünü kaydetti. Paylan, TİP’in ‘HDP’den ayrı girersek alabileceğimiz oylar var’ dediğini belirterek “Eğer siz o oyları ikna edemiyorsanız HDP’yle yürüme konusunda, o zaman başarınız nerede?” diye sordu.

HDP’nin ‘Kürt halkının da özgürlüğünü, eşitliğini talep eden bir parti’ olduğunu ifade eden Paylan, “Kürt’le mesafeli gibi durursam daha fazla oy alırım” bakışının yanlış olduğunu kaydetti.

HDP’li siyasetçi sözlerini şöyle sürdürdü: “Sonuçlarını da gördük… Belki TİP yüzde 1,7 oy aldı, dört milletvekili kazandı ama mesele 4, 5, 7 milletvekili kazanmak değildi; rüzgarı arkamıza almaktı… Barış, demokrasi ve emeğe inanan, emeğin haklarına inanan Emek ve Özgürlük Hareketi’nin bu mücadeleden başarılı çıkmasıydı. Başarı ölçütümüz yüzde 15 oydu toplam olarak ve 100 milletvekiliydi. 65 milletvekilinde kaldık. Bu da bir başarısızlıktı.”

Paylan, Kürt seçmende sol bileşenlere karşı bir ön yargı oluştuğunu aktararak, seçmenlerin “Neden biz bunlarla birlikteyiz? Bunlar bize kaybettiriyor” diye bir duyguyla karşı karşıya kaldığını aktardı.

“TİP konfor alanı yarattı”

HDP’li siyasetçi, bu düşüncenin yanlış olduğunu belirterek “Bizler yoldaşız. Türk sosyalistleri, Kürt sosyalistleri diye bir ayrım oldu, bu doğru değil. Sosyalizm enternasyoneldir” dedi. Paylan, HDP’nin sosyalistlerin, demokratların, ekolojistlerin ve feministlerin birlikte mücadelesi üzerine kurulduğunu aktararak şöyle devam etti:

“Halkların eşitliği iddiası üzerine kurduk partimizi. Burada bir ayrı gayrı söz konusu oldu, bu duygudan dolayı da kaybettik. Batıda bize stratejik veya duygusal olarak destek veren seçmenler için bir konfor alanı yarattı TİP. ‘Bak işte biz Kürtlerle, HDP’yle ayrıyız, bize daha rahat oy verebilirsiniz’ diye bir duygu yarattı. Bu da kötüydü. Sanki HDP kriminal bir vakaymış, biz daha legal bir partiyiz gibi’ algılandı. Bu da ciddi bir hata.”

Paylaşın

İYİ Parti’de “İttifak Partiye Oy Kaybettirdi” Görüşü

Millet İttifakı’nın teknik anlamda 28 Mayıs akşamı sona erdiği görüşünün hakim olduğu İYİ Parti’de ittifakın partiye oy kaybettirdiği görüşü öne çıkıyor. Parti’de CHP’nin seçim dönemi izlediği yanlış politikalar ve siyasi hatalar nedeniyle İYİ Parti’nin milliyetçi muhafazakâr seçmeni kucaklayamadığı da belirtiliyor.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, seçim sonuçlarını değerlendirmek için Başkanlık Divanı’nı, Genel İdare Kurulu’nu ve partisinin 28. dönem milletvekillerini topladı. Görüşmelerde partinin yol haritası, 24-25 Haziran’daki olağan kurultay ve Millet İttifakı’nın geleceği konuşuldu.

Cumhuriyet gazetesinden Merve Kılıç’ın haberine göre, partide genel olarak ittifakın teknik anlamda 28 Mayıs akşamı sona erdiği görüşü hakim. Bazı partililer, Akşener ile görüşmelerde “Millet İttifakı’nın İYİ Parti’ye oy kaybettirdiği görüşünü” savunarak “CHP’nin seçim dönemi izlediği yanlış politikalar ve siyasi hatalar nedeniyle İYİ Parti’nin milliyetçi muhafazakâr seçmeni kucaklayamadığını” belirtti.

CHP’de de Akşener’in masadan kalkıp dönmesinin ittifaka oy kaybettirdiği konuşulurken bazı partililer, ittifakın sağlıklı bir şekilde yürütülemeyeceğini savunuyor. Kurmaylar, ittifaka dahil olmayarak İYİ Parti’nin ‘ana muhalefet partisi olabileceğini’ belirtiyor.

Öte yandan DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen’in “İYİ Parti’nin belli illerde listesini ayrı çıkartmadaki ısrarının Millet İttifakı’na 15-20 milletvekiline mal olduğu tespit ediliyor” açıklaması tepki çekti.

İYİ Parti yöneticilerinden Metin Ergun, “Sözünüz kadar oyunuz olsaydı sonuç değişirdi” derken  İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Burak Akburak, “Seçmeni olmayan partilerin yöneticileri konuşmalarına dikkat etmeli” paylaşımı yaptı.

Millet İttifakı

Millet İttifakı, 5 Mayıs 2018 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi (SAADET) ve Demokrat Parti (DP) arasında kurulan seçim ittifakıdır. Daha sonrasında Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Gelecek Partisi ittifaka katılmıştır.

Türkiye’de 2023 genel seçimlerinde ana rakip olan Cumhur İttifakı’na karşı yarışmak üzere altı muhalefet partisinden oluşan bir seçim ve yönetim ittifakıdır. Aslen 2018 genel seçimlerinden önce kurulan ittifak, Türkiye’nin yeni kurulan cumhurbaşkanlığı sistemine direnme konusunda ortak payda bulan siyasi yelpazedeki dört muhalefet partisi tarafından resmen başlatıldı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve İYİ Parti, muhalefete yıllar sonra ilk büyük seçim başarısını kazandıran 2019 yerel seçimleri için ittifakı yeniden kurdu.

İttifak o zamandan beri genişledi ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisinden (AK Parti) ayrılan iki yeni partiyi bünyesine dahil etti: Gelecek Partisi ve Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA).Her iki parti de Millet İttifakı partileriyle birlikte ortak bir aday gösterme niyetlerini önceden açıklamıştı.

Genişlemeden kısa bir süre sonra Millet İttifakı gelecekteki hükûmet programlarını açıklayarak Türkiye’de seçimlerden önce bunu yapan ilk siyasi oluşum oldu. Millet İttifakı, 30 Ocak 2023 tarihinde Ortak Politikalar Mutabakat Metni’ni Ankara’da kamuoyu ile paylaştı.

Genel olarak ittifak, güçlendirilmiş bir parlamenter sistemin kurulmasına özellikle vurgu yapmaktadır. Ülkedeki mevcut demokratik gerileme eğilimini tersine çevirme, hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etme ve Türkiye’nin insan hakları sicilini iyileştirme ittifakın hükûmet programında değindiği konulardandır.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Olağan Kurultayımızı Yasalara Göre Yapacağız

Partisinin olağan kurultayını seçim nedeniyle ertelediklerini hatırlatan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Olağan kurultayımızı yasalara göre yapacağız. Ona da Parti Meclisimiz karar verecek. Bunun için hukukçu arkadaşlarımız bir tarihlendirme yapıyor. O tarihlendirme içerisinde belli aşamalarda ilçe, il kongreleri, sonra kurultay yapılacak. Belli bir süreç var ve o süreç içerisinde bunları tamamlayacağız” dedi ve ekledi:

“Şimdi, MYK’da konuşulan bir konuyu benim ayrıntılara girerek anlatmam doğru değil. O toplantıda ittifak da dahil olmak üzere her konu bütün ayrıntılarıyla sağduyu içerisinde, büyük bir sorumluluk içerisinde konuşuldu. Yüklendiğimiz sorumluluğun ağırlığı, o sorumluluğun gereklerinin yerine getirilmesi bütün bunların hepsi konuşuldu.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından gündeme dair açıklamalar yaptı.

Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’ün sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin ahlaki meşruiyet sorunu var. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan kişinin ahlaki meşruiyet sorunu var” diye konuştu.

Montaj videolara ilişkin Kılıçdaroğlu, “Siyasetçi ahlaklı olmak zorundadır. Siyasetçi elbette belli konuları abartabilir, bunda hiçbir mahsur yoktur. Abartırsınız, eksecere edersiniz ama yalan söylemezsiniz, iftira atmazsınız karalama yapmazsanız” ifadelerini kullandı.

Partisinin başında olup olmayacağına dair ise Kılıçdaroğlu, “Ona parti karar verir tabi doğal olarak” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

“Söyleyeceklerim şu: Bir seçim süreci yaşadık. Hayatım boyunca ilk kez bu kadar yalan üzerine inşa edilen, karalama üzerine inşa edilen bir seçim süreci yaşadık. Dolayısıyla bu karalama üzerine, yalan üzerine, montaj videolar üzerine seçim stratejisini oturtan bir kişi şu an cumhurbaşkanı oldu. Dolayısıyla burada bir ahlaki meşruiyet sorunu var. İki siyasal meşruiyet sorunu var. Siyasetçi ahlaklı olmak zorundadır.

Siyasetçi elbette belli konuları abartabilir, bunda hiçbir mahsur yoktur. Abartırsınız, eksecere edersiniz ama yalan söylemezsiniz, iftira atmazsınız karalama yapmazsanız. Eğer yalan söylüyorsanız, iftira atıyorsanız ve bunu da çıkıp kendiniz itiraf ediyorsanız o zaman siz cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturamazsanız. Çünkü sizin ahlaki meşruiyetiniz tartışılır. Şu an Türkiye’de ahlaki meşruiyet sorunu var.

Biz isteriz ahlaktan, erdemden dem vuran birisinin cumhurbaşkanlığı koltuğunda otursun. Rakip evet, herkes bir başka partiden siyasi rakibidir. Biz bunu da anlayışla karşılarız. Ama yalan üzerine, iftira üzerine, karalama üzerine, montajlar yaparak, yalan yanlış montajları da itiraf ettikten sonra hala kalkıp bunu sürdürmek, ahlak sorunu gündeme getirir.

Siyasetçi her şeyden önce ahlaklı olmak zorundadır, erdemli olmak zorundadır. Türkiye’nin böyle bir sorunu var. Türkiye’nin ahlaki meşruiyet sorunu var. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan kişinin ahlaki meşruiyet sorunu var. Dolayısıyla ahlaki olmayan, ahlakı savunmayan bir kişinin yalan üzerine, iftira üzerine kalkıp da belli bir koltuğa oturan kişinin ahlakı her zaman sorgulanır. Başka ne söyleyeyim.

CHP Parti Meclisi üyeleri her seçimden sonra olduğu gibi, bu seçim sonrası da doğal olarak kendileri istifa dilekçelerini verdiler. Daha önceki seçimlerde de veriyorlardı. Bu partimizde geleneksel bir durum. Parti Meclimiz de bugün (Cumartesi) toplanacak. Doğal olarak seçim sürecini konuşacağız. MYK da arkadaşlar görüşlerini ifade ettiler. Partimizin seçim süreci, yapılan harcamalar ve diğer konularla ilgili Merkez Yönetim Kurulu’ndaki arkadaşlara bilgi verildi. Her konu bütün ayrıntılarıyla ele alındı, konuşuldu.

Onların soruları, görüşleri alındı. Artılarımız eksilerimiz değerlendirildi. Şimdi bunu Parti Meclisi’ne bir rapor olarak sunacağız. Doğal olarak Parti Meclisi ile de görüşeceğiz. Biz, 100 yıllık bir partiyiz. Dolayısıyla böyle her şeyi inceden inceye araştıran, sorgulayan, eksiğimiz nerede, hatamız varsa hatamız nerede, bütün bunları bir şekilde masaya yatıran, gelenekleri, örfü, adeti olan bir partiyiz. O çerçeve içinde değerlendirme yapılacak.”

“Artılar, eksiler sorun varsa nasıl çözeriz konuşuyoruz”

Hakkındaki eleştiriler nedeniyle partinin başında kalıp kalmayacağı sorusuna Kılıçdaroğlu “Ona parti karar verir tabi doğal olarak. Partinin kendi gelenekleri vardır. O gelenekler içerisinde hareket edilir” karşılığını verdi.

Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile görüşmeleriyle ilgili soruyu da şöyle cevaplandırdı:

“Canan Hanım, İstanbul’daki gelişmeleri aktarmak için ayda bir gelirdi. Ekrem İmamoğlu da büyükşehir belediye başkanımız. O da geliyordu. Dolayısıyla o çerçevede zaman zaman Mansur Yavaş Bey’le de bir araya geliriz. Artılar, eksiler sorun varsa nasıl çözeriz konuşuyoruz.

Bunlar olağanüstü olay değil bildiğimiz rutin, sıradan olan gelişmeler bu olağan. Oturup, konuştuk. Ben İstanbul’a gittiğimde orada da beraber oluruz. Onlar belli aralıklarla Ankara’ya gelirler, Ankara’da beraber oluruz. Karşılaştıkları sorunlar varsa onları anlatırlar. Bu şekilde yolumuza devam ediyoruz.”

Partisinin olağan kurultayını seçim nedeniyle ertelediklerini hatırlatan Kılıçdaroğlu, bundan sonraki süreci ise şöyle anlattı:

“Olağan kurultayımızı yasalara göre yapacağız. Ona da Parti Meclisimiz karar verecek. Bunun için hukukçu arkadaşlarımız bir tarihlendirme yapıyor. O tarihlendirme içerisinde belli aşamalarda ilçe, il kongreleri, sonra kurultay yapılacak. Belli bir süreç var ve o süreç içerisinde bunları tamamlayacağız.”

Kılıçdaroğlu, MYK üyelerine seçim sonuçlarını nasıl değerlendirdiğine ilişkin soruya da “Şimdi, MYK’da konuşulan bir konuyu benim ayrıntılara girerek anlatmam doğru değil. O toplantıda ittifak da dahil olmak üzere her konu bütün ayrıntılarıyla sağduyu içerisinde, büyük bir sorumluluk içerisinde konuşuldu. Yüklendiğimiz sorumluluğun ağırlığı, o sorumluluğun gereklerinin yerine getirilmesi bütün bunların hepsi konuşuldu” yanıtı verdi.

Paylaşın

Cumartesi Anneleri, Bu Hafta Da Gözaltına Alındı

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Galatasaray Meydanı’ndaki eylemin yasaklanmasının hak ihlali olduğu yönündeki kararına rağmen Cumartesi Anneleri, bu hafta da gözaltına alındı. Gözaltına alınanlara ters kelepçe takılması tepkilere neden oldu.

Haber Merkezi / Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve sorumluların cezalandırılması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemi yapmak istedi. Cumartesi Anneleri, yine polis tarafından engellendi.

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Galatasaray Meydanı’ndaki eylemin yasaklanmasının hak ihlali olduğu yönündeki kararına rağmen Cumartesi Anneleri ters kelepçeyle gözaltına alındı.

Gözaltına alınanların isimleri şöyle: Hanife Yıldız, İrfan Bilgin, Besna Tosun, Ali Ocak, Ali Tosun, Eren Keskin, Gülseren Yoleri, Leman Yurtsever, Nazım Dikbaş, Cihan Kaplan, Aslı Takanay, Hünkar Hüdai Yurtsever, Taylan Bekin.

Gözaltına alınanlara ters kelepçe yapılmasına tepki gösteren Avukat Jiyan Tosun, “Müvekkilimle görüşeceğim, ters kelepçe yapamazsınız. Böyle bir şey mevzuatta yok” demesi üzerine polis, “Mevzuat falan yok artık, biz varız” dediği aktarıldı.

Cumartesi Anneleri

12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehaneye durdukları bir taksi şoförünü öldürerek aynı taksiyle kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar.

15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.

21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra Hasan Ocak ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu.

Ceset, Hasan gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti. Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü ve ilk kez 27 Mayıs’ta 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray önünde oturma eylemi yaptı.[1]

Nadire Mater’in de aralarında bulunduğu “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasını yürüten bir grup Hasan Ocak’ın cesedinin bulunmasıyla “Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım.” fikrini ortaya koydu.

Oturma eyleminde “örgüt pankartı olmayacaktı, slogan atılmayacaktı ve her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı.” Medya oturan insanlara “Cumartesi Anneleri” adını taktı.

Paylaşın

Ekonomist Daron Acemoğlu: Türkiye Ekonomisi Çok Kritik Bir Eşikte

Dünyaca ünlü ekonomist Prof. Dr. Daron Acemoğlu, Türkiye ekonomisinin “çok kritik” bir eşikte bulunduğuna dikkat çekerek “Durum bence hiç iyi değil” ifadelerini kullandı.

Türk ekonomisi için aslında parlak bir gelecek fırsatı bulunduğunu, ancak bunun için kapsamlı politika değişikliğine gidilmesi gerektiğini söyleyen Acemoğlu, “Şu anda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu yapmakla ilgilendiğinden ya da yapsa bile tam anlamıyla inandırıcı olacağından çok da emin değilim” dedi.

Mehmet Şimşek’in Türkiye ekonomisinde önemli bir rol üstlenmesinin çok iyi olacağını, ancak bunun tek başına yeterli olamayacağını vurgulayan Acemoğlu, “Erdoğan hâlâ arka planda ekonomiyle ilgili politikaları belirlerse, tabii ki o zaman sanki Mehmet Şimşek daha çok vitrinde duruyormuş gibi bir durum olur” dedi.

“Türk demokrasisinin ayakta kalacağı konusunda hâlâ umutluyum” diyen Acemoğlu, Erdoğan’ın inşa ettiği ve “emperyal başkanlık” olarak nitelendirdiği rejimin, Türkiye’de yol açtığı dönüşüme ilişkin de dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu, Deutsche Welle (DW) Türkçe’nin sorularını yanıtladı. Acemoğlu’nun yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidardaki ilk on yılına istikrarlı ekonomik büyüme damgasını vurdu. Hatta bu süreçte bir reformcu olarak nitelendirildi, övgü topladı. Bugün ise enflasyonun felç ettiği bir ekonomiyi yönetiyor ve oldukça otoriter bir lider imajına sahip. Nasıl bu noktaya gelindi?

Daron Acemoğlu: Bu çok çetrefil bir soru. Erdoğan iktidara ilk geldiğinde zayıf bir konumdaydı, Türkiye’de 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan ağır mali kriz nedeniyle zaten uygulanmış olan reformları devralmıştı ve bunları tamamıyla ortadan kaldırarak yerine yeni bir şey koyacak durumda da değildi. Ve o dönem zaten Türk ekonomisinde ve kurumlarında çok sağlıklı ve yüksek verimlilik performansına sahip bir iyileşme dönemiydi. Ama bu çok sürmedi, 10 yıl değil, belki 5 beş yıl kadar, kısa bir dönemdi.

Ama bence asıl yabancı basının Erdoğan sevdası daha uzun sürdü. Hatta bu sevda, Erdoğan iktidar üzerindeki kontrolünü iyiden iyiye artırdığında, partisi, Türk devleti ve ekonomi bürokrasisinde denetim sistemini inşa ettiğinde de sürdü, çünkü yabancı basın Müslüman bir demokrasi için rol model arayışındaydı. Ama artık günümüzde bu sürecin son aşamasındayız. Artık daha otoriter bir şahsiyet olarak ortaya çıkmış durumda. Özellikle medya, kısıtlamalar ve tehditler nedeniyle tamamen çöktü, artık yürütmeyi denetleme imkanı çok sınırlı. İcracı cumhurbaşkanlığını inşa etti, ya da buna aşırı miktarda gücü başkanın elinde toplayan emperyal başkanlık da, diyebiliriz.

Muhalefet hâlâ bölünmüş ve etkisiz kalıyor, bu kısmen de Erdoğan’ın sebep olduğu, adil olmayan oyun alanından kaynaklanıyor. Ama benim için yine de sürpriz oldu. Çünkü ekonomi çok kötü durumda, yıkıcı deprem gerçekten yüzyılda bir görülen bir olaydı ve çok iyi yönetilmedi, depremden belirli bölgelerin çok ağır şekilde etkilenmesinde yolsuzluk çok etkiliydi, bütün bunlara rağmen seçimleri bu kadar kolay kazanabilmiş olması benim için açıkçası sürpriz oldu. Bugüne kadar kazanması en zor seçimi yine bir şekilde kolayca kazandı.

Seçimlerden sonra yaptığınız sosyal medya paylaşımlarında, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili endişelerinizi paylaştınız. Bu endişelerinizi biraz açar mısınız?

Ben aslında çok, çok, çok karamsar değilim. Yani Türkiye’de, insan hakları ve demokrasi zaten geriye gitti. Bu, son 10 sene içinde yaşadığımız bir süreç. Demokrasi zayıfladı, yargı kurumları bağımsızlıklarını neredeyse tamamen kaybettiler ve basın çok büyük baskı altında. Neredeyse tüm televizyon ve gazeteler artık özgür bir şekilde haber ya da yorum yapamıyorlar… Bundan sonra ne olacak? Bu biraz parlamentoya bağlı olacak, biraz da başka konjonktürel olaylara bağlı olacak.

Demokrasinin bundan sonra daha da zayıflaması tabii ki mümkün, çünkü şu anki başkanlık sistemi gücü bir kişinin elinde çok yoğunlaştırıyor. Ama hâlâ Türkiye’deki demokratik sürecin tamamen çökmemesi, parlamento içinde de olsa muhalefet bir şekilde devam edebilsin diye umutlu olmaya çalışıyorum. Bundan sonraki seçimde bakalım ne olacak? Örneğin yerel seçimlerde demokrasinin nasıl çalıştığını göreceğiz.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu en önemli sınamalar sizce ne?

Şu anda Türkiye’nin iki büyük tehditle karşı karşıya bulunduğunu söylemek mümkün. Birincisi demokrasi ile ilgili bunu biraz önce konuştuk, ikincisi ekonomi. Ekonominin durumu bence hiç iyi değil. Ve kimin seçimi kazandığından bağımsız olarak bu zaten problem olacaktı. Yani Erdoğan seçildi ekonomi daha kötü diyebilir miyiz? Belki… Ama muhalefet gelseydi de ekonominin durumu bir anda iyileşmeyecekti ve hatta bence muhalefet de ekonominin bu baskısı altında, çok zor zamanlardan geçecekti. Şu anda Türkiye ekonomisinin hem yapısal sorunları hem de daha orta vadeli sorunları var. Ve ikisi de çok ciddi.

Bunları biraz açar mısınız?

Yapısal olarak Türkiye ekonomisi kurumsal bozukluklardan ötürü, bir açıdan da demokrasinin zayıflığından ötürü, üretkenliğini arttıramıyor, verimliliğini arttıramıyor, teknolojiyi güzel kullanamıyor. Ve bu, son 15 sene içinde artık çok net olarak görebildiğimiz bir şey. Ekonominin yeni sektörlere geçmesi, yatırım yapması, bunların hepsi çok yavaşladı. Aynı zamanda orta vadeli problemler de var…

Bunlar neler?

Bunlar cari açıkla ilgili, enflasyonla da ilgili ama daha da derin olarak şirketlerin ve bankaların bilançolarının zayıflığı ile ilgili. Bu nedenden dolayı Türkiye’nin çok daha derin reformlara ihtiyacı var, yeni kaynaklara ihtiyacı var. Problemler ciddi gibime geliyor, özellikle Türkiye yeterince ihracat yapamadığı ve yeterince dışarıdan yatırım alamadığı için sürekli Merkez Bankası’nın rezervlerini kullanmak zorunda kaldı. Bu rezervler bayağı azaldı. Aynı zamanda hükümet sürekli daha fazla harcamada bulunmaya başladı ve bu da bütçe dengesizliğini yarattı.

Bunların hepsi gelecek 6 ay içinde bence daha da baş ağrısı yaratacak şeyler ve ciddi reformlara, ciddi yeni kaynaklara ihtiyaç var ve bunların nereden geleceği belli değil… Erdoğan hükümetinin büyük bir reform paketini uygulayacağına inanmıyorum, belki yanılıyorum ama hani büyük bir değişim yapacaklar gibime gelmiyor ve böylece bu problemler devam edecek ve bu Türkiye’nin potansiyelinin altında büyümesi, yüksek genç nüfusunun potansiyelini gerçekleştirmemesi anlamına geliyor. Bu da bence çok maliyetli bir şey zaten…

Erdoğan Türk ekonomisini eski Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek ile kurtarmak istiyor. Sizce Mehmet Şimşek Türk ekonomisini kurtarabilir mi?

Birincisi, sayın Mehmet Şimşek çok yetenekli, bilgili, deneyimli bir kişi. Onun Türkiye ekonomisinde önemli bir rol oynaması tabii ki Türkiye için çok iyi olur. Ama eğer Mehmet Şimşek gelir ama Erdoğan hâlâ arka planda ekonomiyle ilgili politikaları belirlerse, tabii ki o zaman sanki Mehmet Şimşek daha çok vitrinde duruyormuş gibi bir durum olur.

Eğer Mehmet Şimşek’e gerçekten yetki verilir ve onun ekonomiyi değiştirmesine izin verilirse, o zaman da soru şu: Ne kadar yetki verilecek? Neler yapabilir, örneğin IMF’ye gidebilir mi? Yoksa başka yerden kaynak bulabilir mi? Bir diğer soru da yabancı sermayenin buna inanıp inanmayacağı. Tüm bunlar, tabii ki yanıtlarını bilemeyeceğimiz sorular. Şu anda Mehmet Şimşek ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki diyalogları ben bilmiyorum tabii ki ama yani Türkiye için şu anda kritik bir durumdayız.

Mehmet Şimşek gibi onun grubunda olan, onunla beraber çalışan yetenekli bilgili insanların katkıda bulunması Türkiye ekonomisi için iyi olur ama bunun tek başına Türkiye’yi, Türkiye ekonomisini birdenbire daha sağlıklı bir çizgiye getireceğine inanmıyorum, çok daha fazla şeylere ihtiyacımız var.

Yabancı yatırımcılar Türk ekonomisine güvenlerini kaybetti, Türkiye’den ayrıldı. Erdoğan’ın yeniden güveni tesis edebilmesi, gidişatı tersine çevirmesi için ne gerekli?

Bence yabancı yatırımcılar Erdoğan konusunda nispeten affedici ve iyimserdi. Ayrıca Avrupa ve ABD’deki uluslararası faiz oranları çok düşüktü, bu nedenle Türkiye’deki daha yüksek getirilere gitmek için bir nedenleri vardı. Bu durum değişti, dolayısıyla uluslararası yatırımcılar artık çok daha seçici ve onları Türkiye’ye geri dönmeye ikna etmek daha da zor olacak.

Bu imkansız değil, Türk ekonomisinin hâlâ güçlü temelleri var, ülkenin muazzam bir konumu var, çok iyi eğitimli insanları var. Dolayısıyla Türk ekonomisi için parlak bir gelecek var ancak bunun gerçekleşmesi için çok farklı bir politika ortamının yaratılması, çok farklı bir kurumsal ortamın oluşturulması gerekiyor. Şu anda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu yapmakla ilgilendiğinden ya da yapsa bile tam anlamıyla inandırıcı olacağından çok da emin değilim.

Öte yandan Türkiye, Rusya ile turizm gibi alanlarda ekonomik işbirliğini artırdı. Erdoğan, Putin ile birlikte Akkuyu nükleer santralinin açılışını yaptılar. Erdoğan, Rus enerjisine olan bağımlılığını artırmak için bilinçli bir tercih yapmış gibi görünüyor. Rus enerjisine olan bu artan bağımlılık sizce Türkiye’nin stratejik yönelimi hakkında ne anlama geliyor?

Erdoğan son 10 yılda, artan oranda otoriterleştikçe, Batı’dan uzaklaşmaya başladı. Bunun nedeni kısmen Batı basınından gelen eleştiriler ve kısmen de onun manevra alanını kısıtlayan, yabancı hükümetlerden gelen baskılar. Dolayısıyla ilkesel olarak Batı’ya, NATO’ya bağlı hissetmiyor. Ve ekonomik olarak gittikçe köşeye sıkıştıkça, içeride Batı karşıtı milliyetçi duyguları körüklüyor. Şu anda hem Batı, hem Rusya ile transaksiyonel, al-ver ilişkisi var. Erdoğan’ın Rusya’nın müttefiki olma taahhüdü yok.

Bazen Rusya’nın çıkarlarına karşı tutum sergiliyor, hatta Ukrayna-Rusya savaşında bile her iki tarafı da ustalıkla idare ettiğini görüyoruz. Bence tüm bunlar, jeopolitik bağlamda görülmeli, Erdoğan her iki güç merkeziyle ilişkilerini, transaksiyonel bir yaklaşımla idare edebileceğini düşünüyor. Ve onun ciddi bir kaynak ihtiyacı var. Bu nedenle Rus enerjisi, Rus turizmi ve Rusya ile daha yakın ilişkiler ona muazzam fırsatlar sağlıyor. Çünkü Batılı yabancı yatırımcılar, artık daha seçici ve daha az istekli.

Dolayısıyla Rusya’nın parası ve bazen Körfez ülkelerinin parası onun ihtiyaçlarını karşıladı. Bence Erdoğan bu transaksiyonel yaklaşımını sürdürecek. Putin’in müttefiki olacağını sanmıyorum. Hem Rusya hem de Ukrayna ile çalışmaya devam edecek, çünkü bunun kendisinin ve Türkiye’nin çıkarına olduğunu düşünüyor. Ama aynı zamanda, yine bunun kendi çıkarına olacağını düşünmesi halinde, ABD ile de yakınlaşma olacağı ihtimalini de dışlamıyorum.

Erdoğan’ın Türkiye’nin küresel sahnedeki rolünü hem ekonomik hem de jeopolitik olarak ne ölçüde geri dönülmez bir şekilde değiştirdiğini düşünüyorsunuz?

Bu harika bir soru ve ben bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Türk kurumlarını temelden dönüştürdü, demokrasiyi zayıflattı ama aynı zamanda daha önceki, daha laik rejimler altında, seslerini duyuramadıklarını düşünen daha taşralı, dindar, muhafazakâr ve daha az eğitimli bazı toplum kesimlerini güçlendirdi. Ülkedeki siyasi dinamikleri değiştirdi, zaten Türkiye’de askeri diktatörlükler ve laik hükümetler dönemlerinde de çok zayıf olan medya özgürlüğünün daha da kısıtlanmasına yol açtı.

Türkiye’deki güvenlik kurumlarında değişime yol açtı. Son 15 yılda yaratılan büyük zaafiyetler var ama ben hâlâ Türk demokrasisinin ayakta kalacağı konusunda umutluyum. Önümüzdeki beş yılın ne anlama geleceğini hepimiz göreceğiz. Türkiye’nin uluslararası alanda oynayacağı rol ise elbette demokratik yapısıyla bağlantı. Bu aynı zamanda, aslında Erdoğan’ın kendisinin cesurca başlattığı ancak sona ermesinin ardından takındığı daha milliyetçi duruşla da ilgili.

Türkiye son 10 yılda daha milliyetçi bir ülke oldu ve bu dış politikasını da etkileyecektir. Türkiye’de milliyetçilik duygusu ve yabancı güçlere, özellikle de Batı’ya karşı duyulan şüphe endemik hale geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesinde bununda  etkili olduğunu gördük. Tüm bunlar Türk dış politikasını ve Türkiye’nin bölgedeki rolünü etkileyecektir. Ne ölçüde geri dönülmez sonuçlar doğuracağını ise bekleyip göreceğiz.

Paylaşın

Erdoğan, Mehmet Şimşek’le Anlaştı: Tüm Ekonomi Politikalarından Sorumlu Olacak

Mehmet Şimşek’in yeni kabinede yer alıp almayacağı gündemin öne çıkan başlıkları arasındaki yerini koruyor. ABD’nin önde gelen medya kuruluşlarından Bloomberg, konuya ilişkin dikkat çeken bir habere yer verdi.

Şimşek ile Erdoğan’ın pazartesi günü görüştüğü ancak henüz bir anlaşma sağlanamadığı iddia edilirken Bloomberg, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’i Hazine ve Maliye Bakanı olarak atayacağını yazdı.

Gazeteye konuşan ve kimlikleri paylaşılmayan kaynaklar, bir süredir yürütülen görüşmelerde Erdoğan’ın Şimşek’le anlaştığını iddia etti.

Haberde, 28 Mayıs’taki ikinci tur seçimlerini kazanan Erdoğan’ın “piyasanın güvenini artırmak için geleneksel ekonominin savunucusu olan Şimşek’i tercih ettiği” öne sürdü.

Ayrıca Şimşek’in “yeni kabinede Türkiye’nin tüm ekonomi politikalarından sorumlu olacağı” da ileri sürüldü.

Haberde, Şimşek’in 2009 – 2015’te Hazine ve Maliye Bakanı olarak görev yaptığı, 2017’deki referandumla başkanlık sistemine geçilmesinin ardından 2018’de görevi bıraktığı da hatırlatıldı.

56 yaşındaki siyasetçi, 2007 – 2009’da Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak da görev yapmıştı.

Cumhurbaşkanlığı ofisi ve Şimşek’in sözcüsüyse Bloomberg’in yorum talebini reddetti.

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters da Erdoğan’ın yeni kabinesinde Şimşek’e yer vermesine neredeyse kesin gözüyle bakıldığını yazmıştı.

“Aktif siyaseti düşünmüyorum” demişti

Mart ayında Erdoğan’la görüşen Şimşek görüşme sonrası sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, kendi alanına giren her konuda istenen desteği vermeye hazır olduğunu, ancak yurt dışında finans kuruluşlarındaki işleri sebebiyle aktif siyasete girmeyi düşünmediğini belirtmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim akşamı balkon konuşmasında, “faiz indirildi, enflasyon da inecek” diyerek, “uluslararası itibara sahip finans yönetimi, yatırım ve istihdam odaklı bir üretim ekonomisi tasarladıklarını” dile getirmişti.

Erdoğan, seçimden önce yaptığı bir açıklamada, Şimşek koordinasyonunda bir ekibin ekonomi politikalarını daha da güçlendirmek için hazırlıklar yürüttüğünü söylemişti.

Paylaşın

CHP’li Cihaner: Seçim Kampanyalarına İndirgenmiş Siyaset Anlayışı Terk Edilmeli

Seçimler sonrası ortaya çıkan tabloyu değerlendiren CHP’li İlhan Cihaner, “Bugünkü parlamento, Türkiye tarihinin gördüğü belki de en gerici, en sağcı parlamento olarak ortaya çıktı” dedi ve ekledi:

“Orada yeni ittifaklar, yeni dinamikler nasıl oluşacak? Deneyimledik ki en büyük muhalif olarak görünen aktörler bile bir anda olgusal hiçbir karşılığı ya da bir gerekçesi olmadığı halde taraf değiştirebiliyor ya da işte kendi politik örgütlerinin çıkarları çerçevesinde -ki haklıdır da- farklı pozisyon alabiliyor.”

Cihaner, açıklamasının devamında, “2019’da kazanılan büyükşehirlerin ne şekilde kazanıldığının dinamiklerinin çok iyi ölçülmesi lazım. “X yerde bir başarı elde edildi, bu başarının mimarı şudur” gibi bir tutum içine girilmemeli. Baktığımız zaman 2019 yerel seçimlerin öncesindeki referandumda “Hayır” blokunun oyu neyse yerel seçimlerde elde edilen oy da o oldu.

Dolayısıyla burada kişiye indirgenmiş yaklaşımın da terk edilmesi lazım diye düşünüyorum. Ve elbette her şeyin şeffaf bir şekilde yürütülmesi lazım. Siyaset mühendisliğinin, işte partinin özellikle seçim kampanyalarına indirgenmiş bir siyaset anlayışının terk edilmesi lazım.” ifadelerini kullandı.

CHP’nin sol kanadında yer alan ve partinin ana hattının da bu doğrultuda olması gerektiğini savunan “Gelecek İçin Biz” grubu, seçimlerin ardından ortaya çıkan tabloyu “net bir yenilgi” olarak nitelendirerek parti içi değişim çağrısında bulundu.

Grubun kurucusu, aynı zamanda üç dönem CHP milletvekili ve Parti Meclisi üyesi olarak görev yapan, eski cumhuriyet başsavcısı İlhan Cihaner’le seçim sonuçlarını ve önümüzdeki süreçte nasıl bir sorumluluk alacaklarını bianet’ten Vecih Cuzdan’a değerlendirdi

14 ve 28 Mayıs seçimlerine iki büyük krizin gölgesinde gidildi: Ekonomik kriz ve 6 Şubat depremleri. Deprem sonrası CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “İktidarla hizalanmayı reddediyorum” çıkışı önemliydi. Ancak seçim sürecinde bu gündem öne çıkarılmadığı gibi, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışının da özellikle ittifak içerisinde sahiplenilmediği görüldü. Hatta seçim sonuçlarından doğru tersine hareket edildiğini bile söyleyebiliriz. Siz bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?

Deprem bölgesindeki özellikle ikinci tur sonuçlarına bakıldığı zaman tabii ki bu yenilginin depremzedelere kesilmesi kabul edilebilir bir şey değil. Sizin söylediğiniz yaklaşımın belki en uç noktası bu oluyor. Ama deprem sonrası “İktidarla hizalanmayacağız” denilmesine rağmen bu sürecin politikleştirilmediğini de görüyoruz.

Bu belki çok insancıl bir gerekçeyle, insanların acıları çok sıcakken anlaşılabilir bir şey. Ancak nihayetinde bir siyasi partiden söz ediyoruz ve siyasi partilerin attığı adımların, aynı zamanda kendilerini siyaseten güçlendirecek şekilde formüle edilmesi lazım. Bu ikisi birbirini dışlayan şeyler değil.

Hem yurttaşın ihtiyaçlarını karşılayıp, acılarını dindirmeye çalışıp dayanışmayı yükseltebilirsiniz hem de bu süreci politikleştirebilirdiniz. Bence bu süreçte de çok doğru bir hat izlenmedi.

Bakın deprem bölgesinde ikinci günden itibaren vardık. Dayanışma mekanizmalarına katkı vermeye çalıştık ve o sahada özellikle büyükşehir belediyelerinin insanüstü gayretleri vardı. Şimdi herkesin şapkayı önüne koyup niçin buradan bir politik sonuç, bir politik kitle elde edilmediğini düşünmeleri lazım.

İktidar uydurma temel atmalarla, gerçekleştirilmesi imkânsız vaatlerle oraya gitti ama hatırlayacak olursanız bakanların da arabaları tekmeleniyordu, yuhalanıyorlardı. Deprem, özellikle ortaya koyduğu sonuçlar itibariyle tabii ki politikti.

Nihayetinde depremin bir doğal afet olduğu kuşkusuz ama ortaya çıkardığı sonuçlar da bir o kadar politiktir. Dolayısıyla deprem gündeminin, seçim sürecine politikleştirerek taşınamadığını düşünüyorum.

Nitekim iktidar deprem bölgesinin önemini düşünerek ağırlıklı olarak o bölgede propagandasını yaptı, o bölgeye dair projeler üretti. Bunların gerçekçi olup olmaması önemli değil. Özellikle ikinci turda doğrudan doğruya oraya çalıştı AKP.

Ama ne olursa olsun burada temel mesele CHP’nin ideolojisizleştiği, siyasetsizleştiği gerçeğidir. Sonuçta attığınız tüm adımların büyük bir politik tutumun parçası, onu güçlendiren, onu taşıyan şeyler olması lazım. Birbirinden kopuk işler yapıldı. Sadece depreme özgü de değil bu.

Ben çok sık şu örneği veriyorum: Türkiye siyasi tarihinin bence en önemli iki olayı, Gezi Direnişi -ki işte tam da 10. yıl dönümündeyiz- ve bir diğeri de Adalet Yürüyüşü’dür. Bu iki olgu da ıskalandı. Oradaki dinamikler iyi okunarak politikleştirilemedi. Bu belki genel olarak sosyalist solu da ilgilendiren bir durum olabilir. Ama özellikle Cumhuriyet Halk Partisi gibi değişimin öncülüğünü yapmış, işte Adalet Yürüyüşü’nün ne kadar heyecan yarattığını düşünün, o orada kaldı.

Özet olarak tüm bu süreçler, sahip olduğumuz siyasi bakış açısına mal edilmedi. Rumuzsuz, sembolsüz bir siyaset tarzı izlendi. Bunların da büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.

CHP MYK üyelerinin istifasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir değişim, dönüşüm şart derken bu sadece birkaç istifa ya da MYK’nin bu şekilde değiştirilmesinden ziyade bunun bir özeleştiri sonrasında ve sorumluluk tarifiyle olması gerekiyor.

Dünkü istifalar aslında rutin, her seçim sonrası ya da parlamentonun yenilendiği zaman MYK üyelerinin Genel Başkan’ın elini rahatlatmak için verdikleri istifa olarak görülüyor. Mesela burada, “x” MYK üyesinin özeleştiri yaptığı, yenilenmenin ve dönüşümün önünü açarak attığı bir adım yok.

Öyle olsa bile burada yeni MYK üyeleri yine Parti Meclisi (PM) içerisinden seçilecek ve PM de aslından bu süreçte yaşanan hatalardan sorumludur. Birçok taktik ve stratejik hata yapılırken bir eleştiri yaptıklarını duymadık. Buna dair bir tartışma olmadı.

Çünkü nereden biliyoruz? PM toplantısı olmadığı halde söylemde ya da politikada radikal değişiklikler oldu. Anlaşılıyor ki bunların hiçbiri PM içerisinde tartışılarak alınmış kararlar değil.

Dolayısıyla partinin kurultaydan sonra en üst organı olan PM’nin de bypass edildiğini görüyoruz. Buna göz yuman, buna izin veren PM’den oluşturulacak yeni MYK’nin de bizim kastettiğimiz hem ideolojik ve siyaset anlamında hem de kadro anlamında bir yenilenmeye işaret edeceğini çok düşünmüyorum.

Son olarak, önümüzdeki süreçte “Gelecek İçin Biz” olarak nasıl bir sorumluluk alacaksınız?

Biz, CHP içerisinde büyümeye çalışıyoruz ve parti içerisinde siyaset yapıyoruz. Bu eleştirilerimizi dönem dönem dile getirdiğimizde “her şeyden memnuniyetsiz insanlar” ya da aday olup olmama üzerinden hedef alındık. Bunu kabul etmiyoruz. Parti Meclisi’ndeyken de milletvekiliyken de bu eleştirileri dillendiriyorduk.

Geldiğimiz noktada, parti tabanının ‘şimdi yeri ve zamanı değildir’ bakış açısının hâkim olmasına izin vermemesi gerekiyor. Bu tartışmaların tüketilmesi lazım ki yerel seçimlere güçlü bir şekilde gidilebilsin.

Ve yerel seçimler konusunu tekrar vurgulamak istiyorum: Yerel seçimlerin kazanılmasının dinamiği çok ama çok yanlış okunuyor. Biraz önce detaylandırdığım gibi, ana dinamik destekler ve ittifaklardır, isimler değildir. Orada izlenen, ortaya konulan çiçek, böcek politikaları değildir. Bu destek mekanizmaları ve dinamikleri aynı şekilde işleyecek mi? Bundan çok emin değilim. Çünkü artık başka bir siyasi tablo var önümüzde.

“Kişiye indirgenmiş yaklaşım terk edilmeli”

Bugünkü parlamento, Türkiye tarihinin gördüğü belki de en gerici, en sağcı parlamento olarak ortaya çıktı. Orada yeni ittifaklar, yeni dinamikler nasıl oluşacak? Deneyimledik ki en büyük muhalif olarak görünen aktörler bile bir anda olgusal hiçbir karşılığı ya da bir gerekçesi olmadığı halde taraf değiştirebiliyor ya da işte kendi politik örgütlerinin çıkarları çerçevesinde -ki haklıdır da- farklı pozisyon alabiliyor.

2019’da kazanılan büyükşehirlerin ne şekilde kazanıldığının dinamiklerinin çok iyi ölçülmesi lazım. “X yerde bir başarı elde edildi, bu başarının mimarı şudur” gibi bir tutum içine girilmemeli. Baktığımız zaman 2019 yerel seçimlerin öncesindeki referandumda “Hayır” blokunun oyu neyse yerel seçimlerde elde edilen oy da o oldu.

Dolayısıyla burada kişiye indirgenmiş yaklaşımın da terk edilmesi lazım diye düşünüyorum. Ve elbette her şeyin şeffaf bir şekilde yürütülmesi lazım. Siyaset mühendisliğinin, işte partinin özellikle seçim kampanyalarına indirgenmiş bir siyaset anlayışının terk edilmesi lazım.

Paylaşın

HDP’nin Meclis Grup Yönetimi Belli Oldu

HDP’nin TBMM Grup yönetiminde yer alacak isimler belirlendi. Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç’un grup başkanvekilliğine devamı yönünde karar verilirken, Meclis Başkanvekilliğini İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Meclis İdare Amirliği görevini ise Siirt Milletvekili Tuncer Bakırhan’ın yürütmesi kararlaştırıldı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Meclis Grubu, yaz aylarında siyasi perspektifi tartışacakları bir kamp gerçekleştirmeye de karar verdi.

Gazete Duvar’dan Ceren Baya’ın haberine göre, HDP, milletvekilleri ilk toplantısını gerçekleştirdi. Yeşil Sol Parti Eş Sözcüleri Çiğdem Kılıçgün Uçar ve İbrahim Akın ile HDP Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan’ın başkanlık ettiği tanışma ve yeni dönemi değerlendirme toplantısında partinin grup yönetimi de belirlendi.

Önceki dönem grup başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç’un grup başkanvekilliğine devamı yönünde karar verildi. Meclis İdare Amirliği görevini Siirt Milletvekili Tuncer Bakırhan, Meclis Başkanvekilliğini ise İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in yürütmesi kararlaştırıldı.

Meclis içtüzüğüne göre siyasi partiler milletvekili sayısına Meclis Başkanlık Divanı’na üye veriyor. Bu kapsamda HDP’nin Meclis Başkanvekili olarak belirlenen Sırrı Süreyya Önder üç haftada bir Meclis’i yönetecek vekillerden biri olacak.

HDP Meclis grubu yaz aylarında siyasi perspektifi tartışacakları bir kamp gerçekleştirmeye de karar verdi.

Meclis açılıyor

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 14 Mayıs milletvekili seçimlerinin kesin sonuçlarının açıklanmasının ardından açılıyor. Yeni oluşan Meclis’te sağ partilerin ağırlığının yanı sıra, eski bakanların varlığı ile muhalefet liderlerinin yokluğu dikkat çekiyor.

14 Mayıs’ta düzenlenen milletvekili seçiminin kesin sonuçlarına ilişkin Yüksek Seçim Kurulu kararı 30 Mayıs’ta Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanmıştı.

TBMM Genel Kurulu Meclis İçtüzüğüne göre kesin sonuçların resmen yayımlanmasının ardından üçüncü gün olan bugün saat 14.00’te çağrısız toplanacak. 28. yasama döneminin ilk oturumuna en yaşlı üye sıfatıyla 1948 doğumlu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli başkanlık edecek.

Bugünkü oturumda yeni dönemin milletvekilleri alfabetik sırayla, seçim çevresi ve isimlerine göre kürsüye gelerek yeminlerini edecek. İlk yemin edecek kişi Bahçeli olacak.

Milletvekilleri Anayasa’da yer alan “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim” şeklindeki yemini ederek görevlerine başlayacak.

Meclis’te bugün yapılacak yemin töreninin ardından sıra TBMM Başkanlık Divanı ve beş siyasi parti grubunun yönetimlerinin belirlenmesi için yapılacak seçimlere gelecek.

TBMM’nin yeni başkanının seçim süreci de yemin töreniyle başlayacak. 5 gün boyunca adaylık başvuruları alınacak ve son olarak gelecek hafta çarşamba günü seçim yapılacak.

Şu ana kadar adaylar arasında Fuat Oktay, Numan Kurtulmuş ve Bekir Bozdağ’ın isimleri geçiyor. Siyasi partilerin Meclis grupları da yeni yönetimlerini belirleyecek.

Sandalye dağılımı nasıl?

Meclis’te sağ partilerin ağırlığı hissedilirken, önümüzdeki dönemde yeni grupların oluşmasına ise kesin gözle bakılıyor.

Milletvekili seçimi kesin sonuçlarına göre Adalet ve Kalkınma Partisi 268, Cumhuriyet Halk Partisi 169, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 61, Milliyetçi Hareket Partisi 50, İYİ Parti 43, Yeniden Refah Partisi 5, Türkiye İşçi Partisi 4 milletvekili kazandı.

Ancak ittifaklar sistemi nedeniyle bazı küçük partilerin büyük partilerin listelerinden seçime girmeleri nedeniyle aslında Meclis’te 16 parti temsil edilecek. Bu partiler şöyle sıralanıyor:

Cumhur İttifakı çatısı altındaki AKP, MHP, DSP, Yeniden Refah Partisi (YRP), HÜDA-PAR; Millet İttifakı çatısı altındaki CHP, İYİ Parti, DEVA, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrat Parti; Emek ve Özgürlük İttifakı çatısı altındaki Yeşil Sol Parti, TİP, TÖP, EMEP; seçime CHP listesinden giren Mustafa Sarıgül’ün Türkiye Değişim Hareketi.

Meclis’te bu yasama döneminde kadın milletvekili sayısı her ne kadar Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıksa da ancak beşte bir oranında olacak.

Kesin sonuçlara göre toplam 600 milletvekilinin 121’ini kadınlar oluşturacak. Böylece kadın temsil oranı geçmiş dönemdeki yüzde 17’den yüzde 20’ye yükselmiş oluyor.

Seçimlerden önce kadın hakları ile ilgili söylemleri ve vaatleri nedeniyle eleştirilen HÜDA PAR ve Yeniden Refah Partisi’nin TBMM’ye girmesi ve Meclis’in sağ eğiliminin ağır basması toplumun bir kesimindeki endişeleri artırmış durumda.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kaldırılması tartışmaları da devam etmekte.

Paylaşın

“Mehmet Şimşek Faizi Yükseltmek İstiyor” İddiası

2015-2018 yıllarında Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı, 2009-2015 yıllarında ise Maliye Bakanlığı yapan Mehmet Şimşek’in yeni kabinede yer alıp almayacağı gündemin öne çıkan başlıkları arasındaki yerini koruyor.

Middle East Eye’den Ragıp Soylu’nun haberine göre, Mehmet Şimşek ile Erdoğan pazartesi günü görüştüğü ancak henüz bir anlaşma sağlanamadı.

Haberde görüşlerine yer verilen ve adı açıklanmayan “konuyu bilen bir kişi”, “Her konuda anlaşabilirler ama faiz oranlarının yükseltilmesi bir sorun olmaya devam ediyor” dedi.

“İşletmeler için çok maliyetli olmaması için faiz oranlarının kademeli olarak artırılmasını öneriyor” diyen bir kaynak, “Faiz oranını şu anki yüzde 8,5 seviyesinden zaman içinde yüzde 25’e kadar yükseltmek istiyor” ifadelerini kullandı.

Habere göre eğer Erdoğan ortodoks politikalara dönerse büyüme olumsuz etkilenecek. Mevcut politikayla devam ettiği takdirde ise giderek artan enflasyonla ve muhtemel bir ödemeler dengesi kriziyle başa çıkması gerekecek.

“Aktif siyaseti düşünmüyorum” demişti

Mart ayında Erdoğan’la görüşen Şimşek görüşme sonrası sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, kendi alanına giren her konuda istenen desteği vermeye hazır olduğunu, ancak yurt dışında finans kuruluşlarındaki işleri sebebiyle aktif siyasete girmeyi düşünmediğini belirtmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim akşamı balkon konuşmasında, “faiz indirildi, enflasyon da inecek” diyerek, “uluslararası itibara sahip finans yönetimi, yatırım ve istihdam odaklı bir üretim ekonomisi tasarladıklarını” dile getirmişti.

Erdoğan, seçimden önce yaptığı bir açıklamada, Şimşek koordinasyonunda bir ekibin ekonomi politikalarını daha da güçlendirmek için hazırlıklar yürüttüğünü söylemişti.

Kavcıoğlu yerine 3 isimden biri düşünülüyor

Öte yandan Haberler.com’un haberine göre; Mehmet Şimşek’in kendisine yapılan teklifi kabul ettiği ve ekonomiden sorumlu cumhurbaşkanı yardımcısı olarak görev yapacağı ifade ediliyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın ise ikiye ayrılması beklentisi güçlenirken, bu bakanlıklardan birisinin başına ise gelebilecek isim olarak Cevdet Yılmaz’ın adının geçtiği öğrenildi.

Öte yandan Şimşek’in Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Şahap Kavcıoğlu ile çalışmak istemediğini öne süren gazeteci İsmail Saymaz, yerine düşünülen isimlerin de Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan, Vakıfbank Genel Müdürü Abdi Serdar Üstünsalih ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar olduğunu ifade etti.

Paylaşın