PYD’den Dikkat Çeken “Silah Bırakma” Açıklaması: Gündemimizde Yok

Rojava Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Eş Başkanı İlham Ahmed, “Silah bırakmak bizim için kesinlikle gündemde değil. Bu koşullarda silah bırakmak, ‘git öl’ demek olur” ifadesini kullandı.

İlham Ahmed, Rûdaw’a verdiği kapsamlı röportajda, Şam yönetimiyle yürüttükleri görüşmeler, Türkiye ile temaslar ve Öcalan’ın mesajları hakkındaki değerlendirmeleriyle dikkat çekti. Röportajda Ahmed’in, “silah bırakmanın şu an gündemlerinde olmadığını” vurgulaması ve Abdullah Öcalan’la doğrudan görüşüp görüşmediği yönündeki sorulara net cevap vermemesi, Ankara’da özellikle güvenlik politikaları açısından önemli bir tartışma başlığı haline geldi.

Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) Suriye ordusuna katılımına ilişkin sorulara cevap veren İlham Ahmed, 10 Mart’ta imzalanan mutabakata atıfla “entegrasyon” başlığının müzakere konusu olduğunu belirtirken, sürecin bir “teslimiyet” şeklinde olmayacağını söyledi. Ahmed, “Silah bırakmak bizim için kesinlikle gündemde değil. Bu koşullarda silah bırakmak, ‘git öl’ demek olur” ifadesini kullandı.

PKK’nın kurucu lideri Abdullah Öcalan’la doğrudan temas kurulup kurulmadığı yönündeki soruya ise Ahmed net bir cevap vermekten kaçındı. “Bilgi alıyoruz… Alışveriş var… Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir” sözleriyle yetinen Ahmed, Öcalan’ın barış sürecine dair mesajlarını ise “tarihi bir inisiyatif” olarak nitelendirdi.

İlham Ahmed’in açıklamaları, geçtiğimiz gün iktidar ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı yazılı açıklamanın hemen ardından geldi. Bahçeli, Türkiye’nin “terörsüz bir gelecek” hedefi doğrultusunda ilerlediğini belirterek, çözüm sürecine benzer şekilde işleyen mevcut yapıya ilişkin uyarılarda bulundu. “YPG/PYD’nin süreci ağırdan alması, gelişmeleri sakatlama arayışı kabul edilemez bir çirkefliktir” diyen Bahçeli, İmralı’dan gelen mesajlara da dikkat çekti.

Bahçeli, “Milliyetçi Hareket Partisi için dikkate alınması gereken asıl çağrı bahse konu İmralı çağrısıdır” ifadesiyle, Öcalan’ın rolüne dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Aynı açıklamada, TBMM’de kurulması planlanan “Milli Birlik ve Dayanışma Komisyonu”na dört isimle katılacaklarını da duyuran Bahçeli, “Artık terörizmle geçirilecek bir anımız kalmamıştır” dedi.

Röportajında Türkiye ile “açık bir kanal” üzerinden görüşmelerin sürdüğünü de teyit eden İlham Ahmed, “Silahlı çatışma yerine diyaloğu tercih ediyoruz. Bu konudaki engelleri aşmak için çalışıyoruz” dedi. Ancak, MİT’le doğrudan temas kurup kurmadığı sorusuna yine doğrudan bir cevap vermedi.

Ahmed, Suriye’de savundukları modelin ise federal ya da bağımsızlık değil, adem-i merkeziyetçi bir yönetim olduğunu yineledi. “Eğitim, sağlık, iç güvenlik gibi konular yerelden yönetilmeli; sınır, pasaport, dış politika gibi başlıklar ise merkezde kalabilir” görüşünü dile getirdi.

“Afrin halkı evine dönecek”

Efrin, Serekaniye ve Gire Spi gibi Türkiye’nin desteklediği silahlı grupların kontrolündeki bölgelerde hedeflerinin, yerinden edilen halkın geri dönüşünü sağlamak olduğunu belirten Ahmed, bu konuda hem Şam yönetimiyle hem de Türkiye ile temas kurduklarını söyledi. Afrin için “Geri dönecekler, buna inanıyorum” diyen Ahmed, bölgedeki demografik yapının da yeniden inşa edileceğini savundu.

Paylaşın

İmamoğlu’nun Yüksek Lisans Diploması Da İptal Edildi

Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tezli yüksek lisans diploması da iptal edildi.

Haber Merkezi / İstanbul Üniversitesi tarafından verilen kararın gerekçesinde, Ekrem İmamoğlu’nun lisans mezuniyetinin geçersiz sayılması ve yüksek lisans kaydında usule aykırılıklar bulunması gösterildi.

İktidara yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak, Ekrem İmamoğlu’nun yüksek lisans diplomasının iptal edileceğini yazmıştı.

İstanbul Üniversitesi ayrıca, Ekrem İmamoğlu’nun mezuniyet kaydının hem Akademik Kayıt Sistemi (AKSİS) hem de Yükseköğretim Bilgi Sistemi (YÖKSİS) üzerinden silinmesine karar verdi. Yüksek lisans tezinin YÖK Ulusal Tez Merkezi’nden kaldırılması da karara bağlandı.

Ekrem İmamoğlu hakkında, 2024 yılının Eylül ayında üniversite diplomasının sahte olduğu iddiasıyla soruşturma başlatılmıştı.

Soruşturma, İmamoğlu’nun 1990 yılında Girne Amerikan Üniversitesi’nden (GAÜ) İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İngilizce İşletme Bölümü’ne yatay geçiş sürecinde usulsüzlük yaptığı iddialarına dayanıyor.

İddialar, ilk olarak 2019 yerel seçimlerinden sonra sosyal medyada gündeme gelmiş, 2024’te Veryansın TV Genel Yayın Yönetmeni Erdem Atay tarafından yeniden dile getirilmişti. Atay, GAÜ’nün o dönemde YÖK tarafından tanınmadığını ve İmamoğlu’nun geçişinin imkansız olduğunu savunmuştu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ekrem İmamoğlu hakkında, 22 Şubat 2025’te “resmi belgede sahtecilik” suçlamasıyla soruşturma başlatmıştı. Soruşturmanın dayanağı ise, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Denetleme Kurulu’nun 17 Şubat 2025 tarihli raporu olmuştu.

Raporda, İmamoğlu’nun yatay geçiş yaptığı dönemde GAÜ’nün YÖK tarafından tanınmadığı ve sadece Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin tanındığı belirtilmişti. Ayrıca, İstanbul Üniversitesi’nin yatay geçiş işlemlerinin YÖK kararlarına uygun yürütülmediği de öne sürülmüştü.

İstanbul Üniversitesi, 18 Mart 2025’te İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 28 kişinin diplomalarını “yokluk” ve “açık hata” gerekçeleriyle iptal etmişti. Üniversite, İmamoğlu’nun yatay geçişinin usulsüz olduğunu ve GAÜ yerine Doğu Akdeniz Üniversitesi adıyla işlem yapıldığını iddia etmişti.

Savcılık, “zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik” suçlamasıyla Ekrem İmamoğlu hakkında, 2 yıl 6 aydan 8 yıl 9 aya kadar hapis cezası ve siyasi yasak talep ediyor.

Paylaşın

Dervişoğlu’ndan “Süreç” Çıkışı: İhanet Girişimine Karşıyım

İktidarın “Terörsüz Türkiye”, DEM Parti’nin ise “Barış ve Demokrasi” adını verdiği sürece ilişkin konuşan İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu, “Ben barış girişimlerine değil ihanet girişimlerine karşıyım” dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Fatih Altaylı Youtube kanalına katılarak açıklamalarda bulundu. İktidarın “Terörsüz Türkiye”, DEM Parti’nin ise “Barış ve Demokrasi” adını verdiği sürece ilişkin yorumlarda bulunan Dervişoğlu şunları kaydetti:

“Sürecin adı Terörsüz Türkiye değil. Süreç keşke adı Terörsüz Türkiye olsa. Sürece isim de veremediler. Terörsüz Türkiye yürütülen iletişim kampanyasının sloganı. Bu konuyu eleştirdiğinizde de siz barış karşılığı oluyorsunuz. Yani Terörsüz Türkiye’yi kim istemez? Ama ben şunu biliyorum, Terörsüz Türkiye terörist başının yol göstericileri yol göstericiliğiyle inşa edilemez. Ya biz neyi konuşuyoruz? Terörsüz Türkiye’yi mi konuşuyoruz?

Üniter yapımız tartışılıyor, onu konuşuyoruz. Vatandaşlık tanımımız tartışılıyor, onu konuşuyoruz. Terörsüz Türkiye ile ilgili ne olmuş yani? 30 tane eşkıya silahını bırakmış, Türkiye terörist aleme gelmiş. Yani Suriye’nin kuzeyinde ordulaşmış YPG, PYD’nin silah bırakma konusuyla ilgili açıklamalarını görmüyor mu bu millet? İşte Sayın Devlet Bahçeli sadece Alevi ve Kürt cumhurbaşkanı yardımcısı önermiyor ya. Bugün işte bir öneride daha bulunmuş.

PYD’nin silah bırakma sürecini ağırlaştırdığını ve savsakladığını, bunun siyasi çirkeflik olduğunu ifade etmiş. “Hepinizi Abdullah Öcalan kurdu, onun lafını niye dinlemiyorsunuz” diyor Sayın Devlet Bahçeli. Hem onlara lafını dinleyecek adamı gösteriyor hem de Türkiye’nin lafını dinleyecek kurucu önderi olarak o cani başını millete dayatmaya kalkışıyor.

Şimdi buna karşı da o konuştuğu için cevap verilmezmiş sanki gibi bir tepki oluşmasın arzuluyor. Ben barış girişimlerine değil ihanet girişimlerine karşıyım. Bana gelip de birisi Böyle bir soruyu yöneltemez bile. Ama işte ortada olan şey şudur, bakın ben açık ve net olarak söylüyorum. Bu milletin bir sigortaya ihtiyacı var. Doğru düşünen, doğru anlatan, onun bunun oyununa gelmeyen ve tuzağına düşmeyen insanların oluşturduğu bir birliğe ihtiyacı var.”

“İmamoğlu kaçsa Erdoğan Kurban Bayramı’nı beklemez adağa boğar ortalığı”

CHP’nin tutuklu belediye başkanları ile ilgili yorumlarda bulunan Dervişoğlu şunları söyledi: “Tutukluluk istisnai bir haldir. Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili de bir takım yargılama süreçleri geçmiş dönemlerde yaşanmıştır. Ama Recep Tayyip Erdoğan hüküm aldığı zaman tutuklanmış ve hükmünün icabı yerine gelsin diye cezaevine gönderilmiştir. Bunca belediye başkanına yakın diye gözaltına alınmış ve tutuklanmış insanın hak ve hukukunun çiğnenmesi benim adalet anlayışımla bağdaşmıyor. Öncelikle onu ifade etmek istiyorum. Ama bununla mücadelenin yol haritasının da doğru tanzim edilmesi gerekiyor. Burada zedelenen adalet duygusudur. Ben gittiğim her programda söylüyorum. Adalet duygusunun zedelendiği toplumlarda zedelenmemiş müessese kalmaz.

Türkiye’de bu duygu zedelenince hükümet adına ya da Sayın Erdoğan adına iddianame tanzim eden savcılar varmış ya da işte Türk milleti adına değil de Erdoğan adına karar veren hakimler varmış hissiyatının oluşması son derece tehlikeli bir durum. O sebeple genel başkan olduğum günden beri adalet peşinde olduğumu anlatıyorum. Adalet arayışının doğru bir hat üzerinde sürdürülmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Bu tutuklamaların hepsini haksız, hukuksuz tutuklamalar noktasında değerlendiriyor. Yani ihtiyaç yok. İstisnai bir durum çünkü.

Ekrem İmamoğlu kimde tutuklu? Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı olduğu için tutuklu. Daha önceden de söyledim, burada da söylemekte değiş görmüyorum. Kaçma şüphesiyle onu cezaevinde tutuyorsanız, bu son derece yanlış bir şey. Yani salın, kaçsın. Recep Tayyip Erdoğan zaten Kurban Bayramı’nı beklemez. Adağa boğar ortalığı. O sebeple bazı meseleleri doğru değerlendirmek lazım. Ve atılan adımların, içeride tutuklu bulunanlara fayda sağlayacak adımlar olmasını temin etmek. Onlara faydası olmayacak bir adımı atmanın bir anlamı yok.

Dolayısıyla elbette ki siyasi tansiyonu belli bir seviyede tutmak gerekiyor. Ama onların ilk ihtiyaç duydukları şeyin, yani hürriyetin onlarla buluşmasını temin etmek icap ediyor. O pencereden bakıyorum. İşte Fatih Bey de aynı durumda. Kendisini ziyaret ettim. Onun da kulağını çınlatalım kendi şeyinde. Ben ona moral vermeye gittim, o bana moral verdi. Yani son derece gerçeklerin farkında. Son derece verilmesi icap eden mücadelenin çerçevesini belirlemiş durumda. O sebeple ona da en yakın zamanda hürriyet temenni ediyorum ve çok yakın zamanda gerçekleşeceği kanaatini taşıyorum.

Yani şunu da söyleyeyim, Cumhurbaşkanı da tehditten yatıyor. Cumhurbaşkanı anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başkomutanı. Aynı zamanda kendisine yakın olan çevreler ve partisine mensup olanlar, onu bir dünya lideri olarak görüyor. Bir başkomutanın, bir dünya liderinin Fatih Altaylı gibi ilkesi, prensibi olan bir kişinin kalemiyle tehdit edilmeyeceğini herkesin görmesi ve bilmesi lazım. Eğer böyle bir şeyden bahsediliyorsa da bunun abeste iştigal olduğu gerçeğiyle buluşması lazım bunu yapanlar.”

Paylaşın

DEM Parti’den “Orman Yangınları” Açıklaması: Sorumlusu AKP

Orman yangınlarına ilişkin açıklama yapan DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Halk hep beraber ağlarken, halkın yüreği kavrulurken; ne yazık ki bu ülkenin iktidarı süreci seyretmekle, ya Cumhurbaşkanı Başdanışmanı gibi sosyal medya hesabından dua etmekle ya da olaya kayıtsız kalıp aslında hiçbir şey olmamış gibi kafasını kuma gömmekle meşgul” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında güncel gelişmeleri değerlendirdi. Özellikle orman yangınları ve ihmallere dikkat çeken Koçyiğit, şunları söyledi:

“Ülkenin dört bir yanında başlayan ve gün geçtikçe de yayılan orman yangınlarıyla ilgili açıklama yapacağız. Bununla ilgili partimizin görüş ve düşüncelerini sizlerle paylaşacağız. Sadece ülke değil, gerçek anlamda yüreğimiz de yanıyor; geleceğimiz, toprağımız yanıyor. Bununla beraber milyonlarca canlı da yanıp kül oluyor. Her yangının içimizi dağladığını, her yangında bu ülkede milyonlarca insanın sessiz gözyaşları döktüğünü de biliyoruz. Halk hep beraber ağlarken, halkın yüreği kavrulurken; ne yazık ki bu ülkenin iktidarı süreci seyretmekle, ya Cumhurbaşkanı Başdanışmanı gibi sosyal medya hesabından dua etmekle ya da olaya kayıtsız kalıp aslında hiçbir şey olmamış gibi kafasını kuma gömmekle meşgul.

“Bu yangınların en büyük sorumlusu önlem almayan AKP hükümetidir”

Yıllardır iklim krizinin artan etkilerinden bahsediyoruz. Bu konuda iktidar ve hükümete çağrı yapıyoruz ama ne yazık ki bütün bu çağrılarımızı duymayan, görmezden gelen bir akılla karşı karşıyayız. Ormanlar yanıyor, insanlar yaşamını yitiriyor, börtü böcek yok oluyor. Binlerce insan tahliye adı altında yaşam alanlarından bir nevi sürülüyor, başka bir yere gitmek zorunda bırakılıyor. Ülkenin milyonlarca liralık kaynağı yanıp kül oluyor. Bütün bunlara kader dememizi ve doğal karşılaşmamızı bekleyen bir anlayış, doğru dürüst bir açıklama yapmadan bunları normalleştirmeye çalışıyor. Öncelikle bir kez daha söyleyelim: Bu yangınların sorumluluğunu sadece iklim krizine ve artan hava sıcaklığına yüklemek en büyük haksızlıklardan biridir.

Bu yangınların en büyük sorumlusu önlem almayan AKP hükümetidir, önlem almayan kurumlardır ve bakanlığın bizzat kendisidir. Dün Bursa’da bir su tankerinin devrilmesi sonucu yaşamını yitiren 3 işçiyi, daha önce Seyitgazi’de yaşamını yitiren 5 AKUT gönüllüsünü ve 5 orman işçisini ve geçen yıl Diyarbakır’da meydana gelen yangınlarda yaşamını yitiren 15 insanımızı rahmetle anıyorum. Kendilerine Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyorum. Halklarımızın başı sağ olsun.

Bu ölümleri başsağlığı dileyerek geçiştirmeyi de kabul etmiyoruz, vicdanımız bunu kabul etmiyor. Bunlar kader değil önlenebilecek ölümlerdir. Ama Türkiye’de ne yazık ki bunlar önlenemediği için, insan yaşamı sudan ucuz olduğu için her gün yeni ölümlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bir hafta önce ameliyat olmasına rağmen yangın söndürmeye gönderilen ve bu sırada kalp krizi geçiren işçiden de bahsetmek istiyorum. Bir hafta önce ameliyat olan işçinin dinlenmesi gerekirken orman alanlarına gönderilmesi sağlık ve yaşam hakkının göz göre göre hiçe sayılmasıdır. Bütün bunlara dönüp bakanın olmadığını görüyoruz.

Sadece orman yangınları başladığında değil, geçtiğimiz bütün kış boyunca orman yangınlarına ve gelecek tehlikeye dikkat çekmeye çalıştık. Dilimiz döndüğünce önlem alınması gerektiğini ifade ettik, bu önlemleri de sıraladık. Yangın söndürme uçaklarının sayısının artırılması, her türlü ekipmanın yenilenmesi, özellikle de elektrik nakil hatlarının ve trafoların yenilenmesi ve bakımlarının yapılması gerektiğini ifade ettik. Bu konuda hızlı bir şekilde yol alınması gerektiğini ifade ettik.

Ancak ne yazık ki Türkiye’de her şeyi özelleştiren iktidar ve özele devrettikten sonra sırtını dönüp bakan anlayış, bugün hem yangınların çıkmasının hem de bu yangınların yayılmasının ve can kayıplarının birinci derecede sorumlusudur. Sadece biz yapmadık bu uyarıları, aynı zamanda ilgili kurumlar ve uzmanlar da birçok çağrı yaptı. Bu konuda alınması önemleri tek tek sıraladılar. Ne yazık ki onların da sesi duyulmadı, onların da yaptığı çağrılara hiç kimse kulak vermedi.

Sadece birkaç ille, bir bölgeyle sınırlı bir yangından bahsetmiyoruz. Bu yıl 18 ili kapsayan devasa bir yangından bahsediyoruz. Neredeyse ülkenin en büyük orman habitatları yok olmakla yüz yüze kalmış. Devasa ormanlar günlerce yanıyor. Geçmişte 24 saatte kontrol alınan yangınlar, şimdi günlerce devam ediyor ve kontrol altına alınamıyor. Eş zamanlı çıkan yangınlar işgücü ve ekipmanların bölünmesine neden oluyor ve bu da müdahaleyi zorlaştıran bir etken. Sadece İletişim Başkanlığının verilerine bakacak olursak; 1 Ocak- 6 Temmuz arasında 1351’i ormanlık alan ve 1830’u orman dışı alan olmak üzere toplam 3181 yangın çıktı. Sadece Haziran ve Temmuz 2025’te, yani bir aylık süreçte en az 650 yangın çıktı.

Bu yangınlar binlerce hektar alana tekabül ediyor. 23-24 Temmuz arasında, yani 2 günde 10 bin hektar alan yanmış. Bu 2-3 günde yanan orman alanı en az 15 bin futbol sahasına tekabül ediyor. Bu anlamıyla, burada devasa bir felaketle karşı karşıya olduğumuz ortada. Sıradan bir yangından bahsetmediğimizin, önümüzdeki onlarca yılı etkileyecek devasa bir felaketle karşı karşıya olduğumuzun altını çizmek gerekiyor. Bu yangınlar sadece can kayıplarına, orman örtüsünün yok olmasına, işçilerin yaşamlarını mal olmuyor; aynı zamanda büyük ekonomik kayıplara da neden oluyor. Sadece tek bir ilde yangın söndürme maliyeti, uçak ve helikopter gibi belli başlı kalemlerde bile en az 2-3 milyon arasında.

Sadece bir örnek vereceğim. Ezine’de 4 saatlik yangın söndürme müdahalesi 2 milyon 796 bin lira. Bu ne demek? Aslında zamanında önlem almayanların hem can kayıplarıyla hem ekonomik kayıplarla hem de orman örtüsü kayıplarıyla ülkeyi mahvettiğinin en açık göstergelerinden biri. Sadece Hatay’daki yangınlarda iki günde 1680 kişi, Bursa’da 1765 kişi -ki bu rakamları sürekli güncellemek gerekiyor- tahliye edilmek zorunda kalmış. Yani aslında yaz başından beri on binlerce insanın kendi yaşam alanlarını, evlerini ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını görüyoruz. Bunu hafifsemek, sıradanlaştırmak ve görmezden gelmek asla ama asla kabul edilebilir bir durum değildir.

Yine artan küresel ısınma ve iklim kriziyle beraber geçmiş yıllara göre de orman yangınlarının sayı ve oran olarak arttığını görüyoruz. 2025’in ilk 6 ayında çıkan yangınlar 2024’te çıkan yangın sayısının 3,4 katına tekabül ediyor. Yanan alan miktarı ise tam 25 kat artmış durumda. Son 2 günde 10 bin hektar alanın yanması geçmiş yıllara göre ne kadar büyük bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu da gösteriyor. Bu hem ülke ortalamasının geçmiş yıllara göre üstünde bir oran hem de dünya ortalamasının üstünde. Burada en temel sorun tedbirsizlik, önlem almamaktır.

Özellikle elektriğin özelleştirilmesiyle beraber özel şirketlerin bakım onarımı bir maliyet olarak görüp kaçınması, ekipman ve insan gücü eksikliği de en temel sorunlardan. Orman Genel Müdürlüğünün 80 bin olması gereken personel sayısı bugün yarısı kadar, yani 40 bin civarında. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Yine yangın söndürme için kadro sayısı normalde 25 bin olmalıyken, sadece 12 bin personel var ve bunların çoğunun kayıtlı olmadığını görüyoruz. Maliye personel almayın diyor, kemer sıkma politikası uyguluyor.

Ama bu kemer sıkma politikası şu ana kadar 14 insanın yaşamına mal oldu, bu yıl yaşanan yangınlarda milyonlarca doların kaybedilmesine neden oldu. En önemlisi de orman habitatının yok olmasına neden oldu. Umarım Maliye Bakanlığı bugüne kadar yaptığı bu yanlış uygulamayı gözden geçirir. Orman işçisi almanın bir maliyet olmadığını, orman işçisinden tasarrufun bütün geleceğimizi yok edecek bir uygulama olduğunu görür. Buna göre göre bir yaklaşımı ortaya koyar diye umuyoruz.

“İHA-SİHA teknolojisini niye yangınlarla mücadelede kullanmıyorsunuz?”

Bakanın geçen yılki bütçe konuşmasını hatırlayalım. Her şey güllük gülistanlıktı, teknik rakamları sıraladı bize. “Yangınlarda ilk müdahale süresini 11 dakikaya düşürdük” dedi. ‘İHA kullanımında Avrupa’da birinciyiz’ dedi. “Yangın havuzları yaptık, arazöz helikopter sayımız arttı” dedi. Söyledi de söyledi. Günün sonunda ülke yangınlarla baş başa kaldığında, iki gündür Bursa’da olduğu gibi, gece görüşlü helikopter olmadığı için yangına müdahale edilemediğini gördük. Gönüllülerin ve canı pahasına evini korumak isteyen insanların yangının kent merkezine ulaşmasını engellediğini, yeterli arazöz ve personel olmadığını, erken uyarı sistemlerinin işlemediğini, yerel yönetimlerle ortalama bir koordinasyonun bile sağlanmadığını, yerel yönetim ve yerel halkın sürecin paydaşı kılınmadığını gördük.

Orman köylüsünün her geçen gün tasfiye edildiğini ve yaşam alanlarından sürüldüğünü, bu nedenle de geleneksel bilgi birikimi ve yangınları erken görme ve bildirme gibi meselelerin de ortadan kalktığını tek tek görüyoruz. Ama bütün bunlara rağmen Orman Bakanı çıkıp muazzam bir açıklama yaptı. ‘En iyi, hiç maliyetsiz yangın söndürme yolu bu yangının çıkmamasını sağlamaktır’ dedi. Gerçekten hayret, inanılmaz bir şey! Ülke yanıyor ve yarısı kavrulmuş küle dönmüş halde, Orman Bakanı ise en iyi yangın söndürme yolunun yangının çıkmasını engellemek olduğunu söylüyor. O zaman soruyoruz: Niye engellemiyorsunuz? Niye bu ülkedeki İHA-SİHA teknolojisini, erken uyarı sistemini gerçek anlamda orman yangınlarını engellemek için kullanmıyorsunuz? Ama bütün bu sorularımızın da havada kaldığını biliyoruz.

Bu çıkan yasaların sermaye lehine olduğunun, en önemlisi de mevcut mevzuatı sermayenin ve maden şirketlerinin lehine esnetmek için çıkarılan ticari yasalar olduğunun altını çizmek istiyoruz. Onun için buradan bir kez daha şunu ifade etmek gerekiyor: AKP’nin en büyük düşmanlığı doğaya karşıdır, halka karşıdır. Çok açık ve net. Bugün bu ülkede bu kadar çok orman yangını çıkıyorsa, bütün yeşil alanlar imara açılıyorsa, kıyı hattı orada yaşayan halka değil de bazı turizm şirketlerine peşkeş çekiliyorsa, KHK’lerle bu ülkenin bütün zenginlikleri üç beş sermaye şirketine veriliyorsa; bunun sorumlusu sermayeden yana olan iktidarın bizzat kendisidir.

Bu anlamıyla, doğayı korumaya, halkları korumaya, yaşamı korumaya devam edeceğiz. Bir taraftan yangınları konuşuyoruz, bir taraftan da sellerle boğuşuyoruz. İklim krizi tam da böyle bir şey. Öngörülemeyen büyük fırtınalar, büyük yangınlar, büyük sel felaketleri; bunlar tam da içinde bulunduğumuz iklim krizinin sonuçlarını tarif ediyor. Geçmiş yıllarda da dünya kadar sel oldu. Dere yataklarının ıslah edilmesi gerektiğini, dere yataklarının imara açılmaması gerektiğini söylemiştik. İmar planlarının kentin dokusunu ve risk alanlarını gözeterek uzmanlarla birlikte yapılması gerektiğini söylemiştik. Ancak hiçbirini dikkate almadılar, almamaya da devam ediyorlar.

Vekili olduğum Kars’ın Kağızman ilçesinde yağış sonucu sel etkili oldu. 8 köyümüz çok ciddi tahribat yaşadı, evler ve hayvan barınakları çok ciddi zarar gördü. Tek tesellimiz can kaybının olmaması. Fakat artık bu can kayıplarını olmamasının ötesinde, yitip giden diğer canlıların da hesaba katılması gerekiyor. Duranlar, Keşkıran, Yağlıca, Kuruyayla ve Güngendi başta olmak üzere 8 köy zarar gördü. Bu zararı gidermek için yine köylünün seferber olduğunu, köylünün yardımlaşma ve dayanışmayla süreci aşmaya çalıştığını görüyoruz.

Yine AFAD yok, yine devlet yok. Büyük bir devletsizlik kriziyle karşı karşıyayız. Yetkili kurumlar kafasını kuma gömüyor, neredeyse ilk anda görünüyor ama sonrasını takip eden yok. Zarar ziyanı tazmin eden yok. Köylünün, halkın yanında olmak yok. Sadece ve sadece sosyal medyada dua ederek süreci kurtarmaya çalışan bir akılla karşı karşıyayız. Oysaki devletin sorumluluğu önlem almaktır, duayı halkımız zaten ediyor. Yetkili kurumları dua etmeye değil icracı olmaya, görevlerinin gereklerini yerine getirmeye çağırıyoruz.

Bütün bunları ne için yaşıyoruz? Bütün bunların temelinde, kapitalist modernitenin doğayı bir sömürü aracı olarak görme zihniyetinin yattığını görüyoruz. Azami kar peşinde koşan şirketler ve iktidarlar doğayı geri dönüşü olmayan yıkımlarla baş başa bırakıyor. Kapitalizmin doğaya tahakkümü ve saldırısı, kaynakları sonuna kadar sömürme isteği ekosistemde büyük tahribatlara neden oluyor. Bunların sonucunda da buzulların erimesinden canlı popülasyonlarının azalmasına, türlerin yok olmasından sulama düzenlerinin değişmesine ve kuraklığa, canlıların barınma ve beslenme sorunlarından zorunlu göçlere kadar büyük bir küresel krizle karşı karşıya kalıyoruz.

DEM Parti olarak ekolojik ve demokratik paradigmamızla, insanı doğanın efendisi değil bir parçası olarak görüyoruz; ormanın, suyun, doğanın ticarileştirilmesine ve piyasalaştırılmasına karşı, büyük küresel enerji politikalarına karşı mücadele etmeyi temel bir ilke olarak benimsiyoruz. Mücadelemiz iktidarın ve kapitalist modernitenin doğayı, doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine ve yaşam alanlarını yok etmesine karşı doğanın, insanın, hayvanların ve tüm canlıların yaşam hakkını korumayı esas alıyor.

Bizler özgürlükçü yerel yönetim anlayışımızla, yaşam alanlarının ve doğal varlıkların korunması için halkın söz ve karar sahibi olması gerektiğini düşünüyoruz. Yerel halkı, yerel yönetimi hiçe sayan ve her şeyi Ankara’dan planlamaya çalışan, her şeyi merkezileştirmeye çalışan akıl bugün ülkenin dört bir yanının yanması ve yanan yangınların söndürülmemesi gerçeğiyle bizleri yüz yüze bırakıyor. Bu akla karşı da demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, doğayı esas alan, doğayı koruyan, yaşam hakkını her bir canlı için koruyan bir anlayışın hızlı bir şekilde yayılması gerekiyor.

Burada topluma büyük bir sorumluluk düşüyor. Toplum güç olursa ve örgütlenirse, yaşamını ve doğasını savunursa, bütün bu felaketlerin önüne geçecek en büyük hattı kurmuş olur. En büyük kurumsallaşmayı kurmuş olur. Sadece devletten bekleyen değil; örgütlenen, sesini duyuran, yaşamını ve doğasını koruyan bir mücadele hattını birlikte örgütlememiz gerekiyor.”

Soru / Cevap

TBMM’de kurulacak olan komisyon için partinizde üyelerin kesinleştiği belirtiliyor. Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meral Danış Beştaş, Saruhan Oluç ve Cengiz Çiçek olduğu belirtiliyor. Bu isimler kesinleşti mi?

“Biz sürecin ‘Terörsüz Türkiye’ şeklinde isimlendirilmesine karşı çıkıyoruz. Kürt sorununun demokratik çözümünü sağlayacaksak artık bu meseleyi terör ve güvenlikçi politikalar üzerinden ifadelendirmek yerine, barışı ve demokratik toplumu esas alan bir nitelendirme daha doğru olur. Komisyon üyelerimiz belirlendi. Biz bunu daha önce belirlemiştik, basına da yansıdı. Ben ve Meral Danış Beştaş, Saruhan Oluç ve Cengiz Çiçek arkadaşlarımızla bu komisyonda çalışacağız. Henüz resmi bildirimi yapmadık, bu hafta içinde yapacağız.”

CHP’nin komisyon aşamasında demokratikleşme talepleri var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“Bu konuda aynı bakış açısına sahibiz. Aslında son toplantıda hem biz hem CHP hem de genel olarak muhalefet bunu ifade ettik. Bu komisyonun teknik bir komisyona indirgenmemesi gerekiyor. Sadece silah bırakma meselesine özgülenen bir komisyona indirgenmemesi gerekiyor. Kürt sorununun kök nedenleri var. Bu kök nedenler konuşulmadan ve Türkiye demokratikleşmeden en nihayetinde Kürt sorunu da çözülemez. Onun için mutlaka bu komisyonun demokratikleşme perspektifini içermesi ve sorunları kalıcı bir şekilde çözecek yaklaşımla çalışması gerektiğini biz de CHP de ifade ettik. Muhalefetin genel demokrasi konusunda bir mutabakatı olduğunu ifade etmek isterim.”

Paylaşın

Özel’den “Orman Yangınları” Tepkisi: Bu Devletsizlik Krizidir

Orman yangınlarına ilişkin açıklama yapan CHP Lideri Özgür Özel, “Milletini ve ormanlarını koruyamayan bu iktidarın yönettiği devlet, bir devletsizlik krizinin içindedir” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Türkiye’nin dört bir yanında çıkan orman yangınlarına ilişkin iktidarı hedef aldı. Özel, “Milletini ve ormanlarını koruyamayan bu iktidarın yönettiği devlet, bir devletsizlik krizinin içindedir” ifadelerini kullandı.

Yangınların sadece Türkiye’de değil, her ülkede yaşanabileceğini belirten Özel, önemli olanın önleyici tedbirler, etkili müdahale ve sonrası için iyileştirme çalışmaları olduğunu söyledi. Ancak mevcut yönetimin bu sorumlulukları yerine getiremediğini vurguladı.

Öte yandan Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 26 Haziran’dan bu yana Türkiye genelinde meydana gelen orman yangınlarıyla ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından başlatılan adli soruşturmaların titizlikle sürdürüldüğünü bildirdi.

Bakan Tunç, “Şu ana kadar gözaltına alınan şüphelilerden 21’i tutuklandı, 47’si hakkında ise adli kontrol kararı verildi” dedi.

Paylaşın

Erdoğan’dan “Orman Yangınları” Açıklaması: Teyakkuz Halindeyiz

Orman yangınlarına ilişkin açıklama yapan Erdoğan, “Yeşil Vatan’ımızı korumak için hâlihazırda 27 uçak, 105 helikopter, 6 bine yakın kara aracı, 25 bin kahraman orman çalışanımızla, 132 bin gönüllümüzle birlikte gece gündüz teyakkuz hâlindeyiz” dedi.

Haber Merkezi / AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’de devam eden orman yangınları hakkında sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Edoğan, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye, orman yangınlarına karşı havada ve karada büyük bir mücadele yürütmektedir. Yeşil Vatan’ımızı korumak için hâlihazırda 27 uçak, 105 helikopter, 6 bine yakın kara aracı, 25 bin kahraman orman çalışanımızla, 132 bin gönüllümüzle birlikte gece gündüz teyakkuz hâlindeyiz.

Tarım ve Orman Bakanlığımız başta olmak üzere ilgili tüm kurumlarımız AFAD’ın koordinasyonunda çalışmalarını aralıksız şekilde, büyük bir hassasiyetle, özveriyle ve fedakârlıkla sürdürmektedir. Yaz mevsiminin başından bu yana ülkemizde çıkan 3 bin 62 yangını tamamen söndürdük.

Yeşil Vatan’ımızın farklı bölgelerinde devam eden ve en kısa sürede hayırlı haberler almayı dilediğimiz yangın söndürme çalışmalarında yüreğini ortaya koyan, canla başla görev yapan kahramanlarımıza Allah’tan muvaffakiyetler diliyor, emekleri için her birine ayrı ayrı şükranlarımı ifade ediyorum. Yangınlarla mücadelede şehit olan tüm kardeşlerime bir kez daha Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Ruhları şad olsun.”

Öte yandan Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 26 Haziran’dan bu yana Türkiye genelinde meydana gelen orman yangınlarıyla ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından başlatılan adli soruşturmaların titizlikle sürdürüldüğünü bildirdi.

Bakan Tunç, “Şu ana kadar gözaltına alınan şüphelilerden 21’i tutuklandı, 47’si hakkında ise adli kontrol kararı verildi” dedi.

Paylaşın

Özgür Özel: Bu Devir Değişecek Hesaplar Sorulacak

Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin açılışında konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Bu ülkede, bu iktidarın getirdiği sistemde, rejimde hiç kimse güvende değil ama Boğaz’a nazır villada oturan keyif düşkünü savcılar güvende, AK Parti’nin suç işleyip yargılanmayan siyasetçileri, Ankara’yı parsel parsel satanlar güvende. Bozuk tohumlar güvende. Milletin kanını emen kırk haramiler güvende. Kıbrıs’ta her pisliğe karışan bakan evlatları güvende. Ancak bu devir değişecek. Hesaplar sorulacak. İmamoğlu Cumhurbaşkanı olacak. Bakan evlatlarının devri bitecek, vatan evlatlarının dönemi başlayacak” dedi.

Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu’nun Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin açılışını yaptı. Burada otobüs üzerinden vatandaşlara seslenen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, şunları söyledi:

“Bu bina, 1978’de Genel Başkanımız Bülent Ecevit tarafından açıldı. 6’ncı Genel Merkezimiz burası. Geçen hafta gözyaşları ile uğurladığımız Altan Öymen’in Genel Başkanlık yaptığı, biraz önce sevgiyle selamladığınız Hikmet Çetin’in Genel Başkanlık yaptığı, Türkiye’de, ‘sol bölündü’ umutsuzluğunu ortadan kaldıran SHP – CHP Genel Merkezlerinin bir araya geldiği, Sayın Murat Karayalçın ile Sayın Deniz Baykal’ın partilerimizi birleştirdiği birleşmenin Genel Merkezi burası. Önünde Bülent Ecevit’in, Karaoğlan’ın, Kıbrıs Fatihi’nin, partimizin yürütmede en yüksek noktaya gelmiş son siyasetçisinin heykelinin dimdik durduğu…

Bugün yeni bir başlangıçla, partimizin yeniden iktidara yürüyeceği ve bu ofisin açılmasıyla birlikte iktidar yürüyüşünde adımların sıklaşacağı, hızlanacağı, adımlara adımların katılacağı, omuzların omuzlara değeceği bir büyük yürüyüşü bu güzel mekandan başlatıyoruz. Bu yürüyüşe hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz. Bir darbenin izlerini taşıyan, darbecilerin elimizden aldığı, kapattığı, Devlet Güvenlik Mahkemesi yaptığı, DGM olarak çok sayıda yoldaşımızın sorgulandığı bu binayı yıllar sonra büyük mücadelelerle aldık. Bir darbeye yenilmeyen, ezilmeyen, oradan dimdik çıkan bu bina, şimdi bir başka darbeye, 19 Mart darbesine yenilmeyenlerin, yenilemeyenlerin, o darbeye teslim olmayanların, direnenlerin mücadelesinin simge mekanı olacaktır. Buraya sahip çıkmaya hoş geldiniz. Şeref verdiniz.

23 Mart günü ülkemiz için yeni bir yolculuk başladı. 19 Mart’taki darbe girişimine karşı çağrımızla Saraçhane’ye koşan, orada 7 gün, 7 gece direnen, bir büyük mücadeleyi orada ateşleyenlerin bütün Türkiye’ye yaydığı o direniş ruhuyla, her akşam sokaklara taşanlar, 23 Mart günü 2 milyonu parti üyemiz, 15,5 milyon kişinin sandıklara koşmasıyla, iki elinde iki bastonuyla ninemin merdivenleri tırmanmasıyla, karnında 3 aylık yavrusuyla, o yavrunun geleceğini o dayanışma sandığında arayanlarla, 23 Mart günü yeni bir yürüyüş başladı. O güne kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin Belediye Başkanı olan, bir evladı olan, önümüzdeki seçimlerde Cumhurbaşkanlığı adaylığı için yaptığımız ön seçimde aday adayı olan, o gün o sandıklardan 15,5 milyon kişinin desteğiyle, Cumhurbaşkanı adayımız olarak çıkan Ekrem İmamoğlu artık bir partinin değil, milletin adayıdır, Türkiye’nin adayıdır. O yüzden Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisimiz bir partiye ait değildir.

Elbette mekan Cumhuriyet Halk Partisi’nindir ama unutmayın ki mekanın adı da baba evidir. Herkes baba evine doğar, büyür ve sonra kimi daha ırağa gider, kimi yakında kalır, kimi içeride kalır. Kimi daha büyüğünü arar, kimi küçüğüyle yetinir. Ama herkes bilir ki ‘Başım sıkışırsa, dara düşersem baba evinde çay demlidir, çorba kaynamaktadır, baca tütmektedir.’ İşte gün o gündür. Türkiye’nin bütün demokratlarının, sosyal demokratların, muhafazakar demokratların, milliyetçi demokratların, liberal demokratların, Kürt demokratların, sosyalist demokratların hep birlikte birleştiği yerdir baba evi. Bu baba evi, bir partiye ait değildir. Evet, bizler baba evinin bacası tütsün diye odun çekenleriz ama baba evi Türkiye’nin tümüne aittir. Çünkü tapusunda ne Özgür Özel yazar, ne bir başkasının adı, ne önceki Genel Başkanların adı. Baba evinin tapusu bir kişiye kayıtlıdır, o da Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Anketlerde yüzde 95’lerde Atatürk sevgisi, ona hürmet, ona saygı, ona minnet varken, bina varsın Cumhuriyet Halk Partisi’nin olsun, ofisi Genel Merkezden ayırdık. Buranın kapısı ardına kadar herkese açık. Fikri olana açık. Derdi olana açık. Önerisi olana açık. Enerjisi olana açık. 100 yıl sonra Gazi’nin partisinin bir kez daha iktidara yürüyüşünün, iktidarı devralışının, bir kez daha mağdurların, mazlumların yüzünü güldürüşünün, açlığı bir daha yenmesinin, yoksulluğun sırtını yere getirmesinin, yeni istihdamların, fabrikalar, iş alanları kurmasının, işsizliği ortadan kaldırmasının, başı yere bakanların başını dik tutmasının, geleceğe umutla bakılmasının yolculuğu bugün burada, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisiyle birlikte başlıyor.

Bizim mitinglerin, eylemlerin bir özelliği var. Emeğe, emekçiye, emek verene sahip çıkmak. Covid’de kendi yaşamlarını hiçe sayıp bizi yaşatanlar, şimdi de koştular orada bir kötü olana sahip çıkıyorlar. Demişlerdi ki ‘Hakkınız ödenmez.’ Tayyip Bey hakikaten haklarını ödemedi. Ama biz hiç olmazsa kuvvetli alkışlarla sağlık emekçilerimize bir sahip çıkalım.

Biraz önce söylediğim gibi Cumhurbaşkanlığı adaylığı sadece bir kişinin iktidar yolculuğu değildir. Bir partinin iktidar hevesi değildir. Bir partinin kadrolarının kendilerine makam, mevki arayışı değildir. Aday ofisimiz, 86 milyonun geleceğini hep birlikte kurmanın, bunun umudunu taşımanın, bunun hayalinde ortaklaşmanın simgesel mekanıdır. İcra heyetimizin koordinasyonunda, partimizin tüm organlarının desteğiyle, emeğiyle, katkısıyla, sivil topluma açık olarak, diğer siyasi partilere açık olarak, her geçen gün kapsayıcılığı artacak, her geçen gün daha renkli, her geçen gün çok daha farklı kesimleri temsil eden ve ülkenin kalıcı sanılan ama çözülebilecek sorunlarına en somut önerileri oluşturacak, bunun üzerinden tüm ülkeye, 81 ile buradan dalga dalga umudu yayacak.

‘Evet, şartlar kötü ama nasıl çözeceksiniz’ sorusunun yanıtını üretecek, somutlaştıracak, sloganlaştıracak ve Anadolu’ya taşıyacak bir büyük mücadele merkezini hep birlikte açıyoruz. Hal böyleyken, büyük bir ekonomik çöküş içinde olduğumuzu, 7 yıldır bitmeyen bir krizle boğuştuğumuzu hepimiz biliyoruz. Artık birileri tıka basa karnını doyururken Türkiye’de doymayan karınlar, ağlayan çocuklar var. Artık birileri sürekli kemer sıkarken birilerinin bırakın kemeri gevşetmeyi yedi sülalesine 700 yıl yetecek servetine rağmen, doymayan gözleri, bitmeyen hırsları var.

Atatürk’ten emanet, Anayasada yazan ‘eşit yurttaşlığı’ sınıfsal bir ayrım yaratarak lekeleyenlerin, lekeletenlerin yönetimde olduğu bir dönemdeyiz. Türkiye’de zengin fakir, güçlü güçsüz, birileri tarafından kayrılan ya da şeytanlaştırılan toplum kademeleri oluştu. Maalesef bazı çocuklar, hayata kapatamayacakları kadar büyük bir farkla geriden başlıyor. Eğitimde böyle, sağlıkta böyle, maalesef beslenmede bile böyle. Hal böyle olunca artık kurdukları çarkın dişlileri hep zengine çalışıyor ama yoksulun etini kemiğini çiğniyor. Bu düzeni biz kurmadık ama biz bir başka bozuk düzenden sonra, bir başka büyük umutsuzluktan sonra, önce kurtuluşu, sonra kuruluşu gerçekleştirip bir hayali gerçekleştiren kadroların devamıyız. Kendimize, şahsımıza, eşimize ve dostumuza mevkinin, makamın peşinde değil bu ülkedeki mağdurların ve mazlumların yüzünü güldürmenin peşindeyiz. 100 yıl önce başardık. 100 yıl sonra yine başaracağız. Bu düzeni biz yıkacağız. Yerine adil bir düzeni, güçlü bir düzeni biz kuracağız.

Bugün asgari ücret 22 bin 104 lira. En düşük emekli maaşı 16 bin 881 lira. Diğer yandan açlık sınırı 26 bin lira, ortalama ev kirası 25 bin lira. Düzen, ‘evde oturursan aç kalırsın, karnını doyurursan sokakta kalırsın’ı dayatan bir düzen oldu. Geçmişte birkaç yıl çalışan bir çift memur kendisine önce araba ve sonra ev alabiliyorken şu anda düzen hiçbir maaşlının, eğer piyango isabet etmeyecekse bir yerlerden miras kalmayacaksa ev sahibi olmasını, araç sahibi olmasını olanaksız kılıyor. 13,5 milyon işsiz insanımızla, gençlerimizin yüzde 35’nin ne eğitimde, ne işte olmasıyla büyük bir umutsuzluk üzerimizde dolaşıyor. Avrupa yüzde 6’lık ‘ne işte, ne eğitimde’ dediği ev gençlerine tasalana dursun, yüzde 35’lik rakam kimsenin umurunda olmuyor.

Türkiye, Avrupa’nın maalesef en yoksul ülkesi. Gıda enflasyonunda birinci, maaşların aynı kaldığı ama fiyatların arttığı tek ülke. Dün Yenimahalle’de semt pazarındaydım. Daha önce pazaryerinde filesini doldurup, evine yüzü gülerek giden anneleri görürdük. Dün pazar yerinde filesi boş, gözleri dolu anneleri gördük. Pazarcı, ‘Buraya akşamüstü gelin. Bir armut için, bir çilek için, bir erik için ağlayan çocukları görürsünüz’ dedi. Bütün Türkiye’nin gözü önünde, bir babanın dört tane kayısı alıp ‘Çocuklar hiç olmazsa tadını bilmeden büyümesin’ dediğini anlattı.

Öyle bir süreçteyiz ki 20 yıldır pazara gitmeyen, halkın içine karışmayan bir iktidarın dayattığı eşitsizliğe artık sokakta, pazarda, meydanda, her yerde isyan var. Birileri atadıklarıyla doldurdukları serin salonlarda ahkam kese dursunlar, tenceresi kaynamayan millet artık seçimlerde kazan kaldıracak. Bunları gönderecek. Buna karar vermiş, bunu sokakta görüyorum. Bunu pazarda görüyorum. Bunu meydanlarda görüyorum. Bunun için Türkiye’nin dört bir yanından yaptığımız çağrıyı, bugün aday ofisimizin önünden Sayın Erdoğan’a, Ankara’dan tekrarlıyorum. Ofisimiz var. Her ne kadar içeri atsanız da adayımız var. Cesaretimiz var. Gençliğimiz var. Cesaretin varsa çık milletin karşısına, 2 Kasım’da seni sandığa davet ediyorum.

19 Mart darbesinin üzerinden tam 129 gün geçti. Tek bir iddialarını ispatlayamadılar. İstanbul’da lüks yatlarda gezen, lüks arabalara binen, lüks villalarda oturan, keyif düşkünü bir Başsavcı talimatlandırılmış ve Ekrem Başkan’ın adaylığına karşı kendisi en gözü dönmüş kararları alıyor. 31 yıllık diplomayı iptal ettirirken de… Ki hatırlayın yazıyı İstanbul Üniversitesi’ne yazdı ve dedi ki bir hafta sonra ‘Acele edin. Bu diploma resmi kurumlara -parantez içine- YSK dahil verilmektedir.’ YSK, üniversite diplomasını tek durumda; Cumhurbaşkanlığı adaylığında istemektedir. Yani Savcı kendine verilen talimatı utanmadan, sıkılmadan İstanbul Üniversitesi’ne yollarken ‘Bu diplomayı iptal et ki Cumhurbaşkanı adayı olamasın’ demektedir. O günden sonra, ertesi gün geliştiği bir ucu terör zırvası, bir ucu yolsuzluk iftirasıyla 129 gündür bizlerle uğraşmaktadır. O günden bugüne kadar atmadığı yalanlar kalmadı.

Delil var mı? (‘Yok’) İspat var mı? (‘Yok’) İddianame var mı? (‘Yok’) İnanan var mı? (‘Yok’) Millet şükürler olsun ki bu yalanlara inanmadı. Peki ne var? Şantaj var, tehdit var, iftira var. Tutuklulara ‘İftira at, suçu Ekrem Başkan’a at, hemen evine git. Bundan sonrası senin için rahat’ diyen savcılar var. Ama şunu bilsinler ki bu Başkent’ten ant içerek söylüyorum ki ‘Suçu Ekrem’e at, bundan sonrası senin için rahat’ deyip iftiracıları, daha önce AK Parti‘ye çalışanları ya da bir kuyruğundan yakaladıkları suçluları kullanarak güya ettikleri yemine, cübbelerine, üzerlerine bu millet, bu devlet tarafından verilen bu kutsal göreve rağmen sadece ve sadece bir kişinin korkularından, onun karşısındaki adayın adaylaşmasını engellemek için görev yapanlara söylüyorum.

56 milyonluk tadilat yaptırılmış villada oturana söylüyorum. 30 yıl görev yapan bir öğretmen 1 milyon TL emekli ikramiyesi alıyorken bir savcının oturacağı villaya 56 milyon TL, 56 emekli öğretmenin 30 yıllık emeğini kimse boşu boşuna vermez. Diğer savcılar normal katlarda, böyle mütevazi apartmanlarda, lojmanda oturuyorken; tadilatına 56 milyon TL verilen bir yerde duran kişi, 80 yıllık maaşıyla alamayacağı yatları geziyorsa, lüks araçlara biniyorsa, birileriyle tuhaf ilişkiler kuruyorsa andolsun ki buradan bütün savcıların, bütün hakimlerin; okuduğu derse, ettiği yemine sadık olan herkesin kulu kölesi olayım ama bunlardan hesap soracağım, hesap soracağım, hesap soracağım.

“Umutsuzluğa yer yoktur”

‘560 milyar yolsuzluk’ diye yayın yaptırdılar, İBB’nin altı yıllık bütün bütçesi 490 milyar TL çıktı. ‘Ekrem İmamoğlu‘nun lüks arabaları’ diye yayın yaptırdılar, MHP’li milletvekilinin çıktı. ‘Valizlerde para var’ dediler, kendi dönemlerinden kalan jammer’lar çıktı. ‘Kasa bulduk’ dediler, ‘Dolar çıkardık’ diye yalan görüntü sergilediler; belediyenin mührü çıktı. Mustafa Akın’ın, Ekrem Başkan’ın Korumasının yayla evinde ‘Kasalarca dolar bulduk’ dediler; görüntüler stok, yalan çıktı. Kasadan 48 tek mermi çıktı ruhsatlı silaha ait. Bu kadar yalan ve iftirayı atanları, her akşam televizyonlardan yayanları değil; meydan meydan koşan, meydanları dolduran sizinle birlikte gerçekleri anlatanları bu millet can kulağıyla dinliyorsa umutsuzluğa yer yoktur, umut vardır, umut Türk milletindedir, umut sizlerdedir.

Bir yandan beyaz Toros gösterip Tayyip Bey’e ayar verenler, bir yandan AK Toroslar’la geçmişin JİTEM’cileri gibi bize gözdağı vermeye kalkıyorlar. Yakalanınca önce ekranı değiştiriyorlar, biz meydan okuyunca hesaplarını kapatıp kaçıyorlar. Şu kadarını söyleyeyim. AK Toroslu Savcı, sen milleti 13 yaşındaki evladı ile tehdit ediyorsun ya, ‘Sen iftira at, çocuğuna kavuş’ deyip atmayanlara Afyonlara, Düzcelere, İzmirlere, 600 kilometre ileriye sürüyorsun ya, sen Mehmet Murat Çalık’ın anasının gözyaşlarını sel edip aktarıyorsun ya, and olsun ki o gözyaşlarında boğulacaksın.

Bu konunun en somut halidir. Hepiniz izlediniz, 19 Mart günü gittik Çağlayan Adliyesi’ne, Vatan Emniyet’e, Saraçhane’ye. Duruma baktık, haksızlık yapmasınlar diye takip ettik. Gördük ki tutukluların listesinde bir isim var: Serdar Haydarlı. Karşısına bütün arkadaşlarımızın isimleri var, ‘Evinden alındı.’ Biri, Serdar Haydarlı, ‘Şubeden serbest.’ Düştüm peşine. Kim bu adam? Bu adam 4,5G diye bir reklam firmasının sahibi. Kim bu adam? TeknoFestleri yapan reklamcı. Kim bu adam? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın Türkiye Yüzyılı kampanyasında yetkilendirdiği tek şirket. Kim bu adam? Devletten 1 milyar TL ihale almış şirket. İBB tedarikçilerinde adını görünce sıradan iftirada bunu da yazmışlar araya. Bunu da almışlar.

Saray’dan bir telefonla şubeden salmışlar. O gün Yeni Şafak, Sabah bunu ‘Ekrem İmamoğlu’nun şöyle reklamcısı…’ derken, iki saat içinde bütün haberleri çektiler. Adamı şubeden eve yolladılar. Çıktık açıkladık. İfadesi şu; ‘Naylon fatura kesiyor İBB’ye.’ Dediler ki, ‘Yalan, burada. Avukat yolladık bulamadı.’ Bir baktık, tabii takip ediyoruz, telefonunu takip ediyoruz. Diyorlar ki ‘Emniyette.’ WhatsApp’tan online görünüyor. Birileriyle yazışıyor. Emniyet müdür yardımcısının odasında beklettiler. Bunu açıklayınca mecburen onu da sevk ettiler, tutukladılar. Dakika dakika takip ettik. Geçen ay şubeden serbest bırakılan, ‘Yanlışlık oldu’ denilen adama bu sefer Ekrem Başkan’a iftira attırarak etkin pişmanlıktan yararlandırıp salmışlar.

Geçen hafta İletişim Başkanlığı belge yayınladı, önceki İletişim Başkanı’nın Avukatı. Bütün iddialarımızı doğruladı. Gazetelere konu oldu. Şimdi buradan açıkça ilan ediyoruz ki Serdar Haydarlı; AK Parti’nin ve bütün bakanlıkların işini yapan, bizimle alakası olmayan, suçüstü yakalanan bu kişi dönüp de Ekrem Başkan’a iftira attırılıp tekrar serbest bırakılıyor. Ama esas mesele; bu kişinin ailenin bu ilişkilerini sürdürdüğü kişi olmasıdır. Yeterince konuşma olmadığı için İletişim Başkanı’yla ilişkileri açığa çıktığında onu değil, İletişim Başkanı’nı feda etmişlerdir. Kara kaplı deftere yazmışızdır, bunun hesabı er ya da geç sorulacaktır.

Ekrem Başkan’ın ve benim en çok üstünde durduğumuz iki konu… Bir, Gazze, Filistin meselesi. O konuda bu hükümetin ataleti. ikincisi de Türkiye’nin güvenliği için olacak işlerin bizim yüzümüzden aksamaması. Geçtiğimiz hafta bütün televizyonlarda ‘Eurofighter’lar şöyle, Eurofighter’lar böyle…’ Sordular, dedim ki ‘İşin aslı biline. Erdoğan’ın bize teşekkür etmesi lazım. Ben olsam yapardım.’ Lafı eveledi, geveledi Sözcü ama bir şey demedi. Dün Alman hükümetinin Sözcüsü açıkladı. Ekrem Başkan 23 Mart’ta tutuklanınca beş ülkenin ortak olduğu Eurofighter’da Almanlar ‘Böyle iş olmaz, Türkiye’ye Eurofighter vermiyoruz’ dediler. Ben SPD’nin Başkanı Lars dostuma, Lars Klingbeil ile Alman Milli Savunma Bakanı’na, yeni bakana bunları söyledim. Ekrem Başkan da kendisine gelen heyetle konuştu. Almanlara soruyorlar, yeni kurulan hükümetin sözcüsüne; ‘Almanya vermiyordu, ne değişti?’ diyor. ‘Açıkça söyleyeyim ki Ekrem İmamoğlu’nun, partisinin onayı oldu da ondan verdik’ diye açıklama yapıyorlar.

Ey Tayyip Erdoğan biz senin gibi işine gelince Cumhuriyetçi, demokrat olup işine gelince otokrat olanlardan değil; geçmişte Türkiye’yi kapı kapı dünyaya şikayet edip şimdi caka satanlardan değil; canı burnunda da olsa, evladı delikte de olsa, siniri tepesinde de olsa bu ülkenin çıkarını senden fazla düşünenleriz. Bu partinin son Başbakan’ı, son yürütmenin başındaki dedi ki, ‘Biz milliyetçiliği onlardan öğrenecek değiliz. Biz milliyetçiliği Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları’na, Ege’nin afyon tarlalarına, Ege Denizi’ne kazımış bir partiyiz.’ O yüzden milletimizin içi rahat olsun. ‘Bizi yurtdışına şikayet ediyorlar.’ Darbeyi anlatırım, iki yüzlülüğü söylerim, her türlü eleştiriyi yaparım. Ama Türkiye’nin çıkarını Tayyip Erdoğan’dan 50 kat fazla savunurum. Bir yanda karşısındaki rakibinden korkup onu içeri atan biri. Karşısında hapishanede iken bile Türkiye’nin çıkarlarını düşünen biri. Yazıklar olsun Erdoğan’a, helal olsun Ekrem İmamoğlu’na.

“Pabucumun atanmışı”

Gazze’ye gelince 650 gündür 60 bin sivili çocuk, kadın demeden öldürdüler. Son üç günde 21 çocuk, söylemeye utanıyor insan, açlıktan öldü. Erdoğan ise Netanyahu ile kayıkçı kavgası yapıp, ‘Gazze’yi boşaltacağım’ diyen Trump‘a susmakla İsrail ile ticareti cayır cayır sürdürmekle meşgul. Son olarak Kolombiya‘da Lahey grubu ülkeleri Gazze için bir araya geldi, İsrail’i kınayan bir bildirinin ardından İsrail’e yaptırımlar uygulamaya karar verdi. Biz de oradaydı. Eylem planına göre İsrail ile ticaretin tamamen kesilmesi Filistin’de işlenen suçların diğer ülkelerde de yargılanabilmesi vardı. Bizim temsilci imzayı atmadan tabanları yağladı, oradan kaçtı. Biz de bunu eleştirdik. İki kez açıklama yaptılar. Meclis’te gündeme getirdik, Meclis’te savunamadılar.

Dün Hakan Fidan çıkmış açıklama yapıyor. Yok efendim orada bir sözleşmeye atıf varmış, UNCLOS sözleşmesine göre bizim çekincemiz varmış, o yüzden imza atmamış. Ufak at da civcivler yesin. Aynı sözleşmeye, Libya, Suriye şerh düşmüş altına. Şerh düşeydin, yok. O sözleşmeye göre Ege hariç Karadeniz’de bile uyuyorsun. Bu sözleşmeyi Ege dışında uyduğun için meşru kılıyorsun. Yok. ‘İsrail’le ticareti keselim’ deyince ‘Arızayı oradan çıkardık’ diyor, onu da bir hafta sonra aklına getiriyor. Buradan Hakan Fidan’ı uyarıyoruz. Netanyahu’ya tık yok. Trump’a tık yok. Millet, 12 ülke ne güzel eylem planı alıyor, tık yok. Ondan sonra orada, burada geziyor. İkide bir Tik Tok. Tik Tok’a video koyuyor, Kurtlar Vadisi koyuyor pabucumun kenarı. Kurtlar Vadisi’nden umut besleyen, Tik Tok’la gençleri kandıracak olan pabucumun atanmışı, Dışişleri Sözcüsü, Dışişleri bürokratı. Yazıklar olsun sana.

Dün akşam aklına gelmiş, efendim ‘Yoksa Yunan tezini mi destekliyorsun?’ Yunan tezini destekleyeni de işgal ordusuna halı sereni de onlara ‘Geldikleri gibi gidecekler’ diyeni de Yunan tezine karşı Kıbrıs’ı kurtaranı da bu millet biliyor. Sen kimsin Hakan Fidan? Sen kimsin? Bu yüzden bu Erdoğan’ın da Hakan Fidan’ın da tüm kadrolarının da Trump’ın karşısında suspus olduklarını, Filistin davasını sattıklarını cümle alem bilsin. Biz 74’te Erbakan ile nasıl Kıbrıs harekatında birlikte olduysak, o günlerde Yaser Arafat – Bülent Ecevit dostluğundan nasıl yıllardır bir adım geri atmadıysak bugünkü duruşumuz Ecevit’in duruşudur, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının duruşudur. Belli konularda çok farklı düşünebiliriz. Erbakan hocanın oğlunun partisiyle de Erbakan hocanın partisinden siz gömlekleri, ceketleri çıkarıp sıvıştığınızda Erbakan hocanın partisini bekleyenlerle de biz Filistin mücadelesinde aynı samimiyette yan yana duruyoruz. Trump’ı görünce karşımıza geçenleri, yanımızdan kaçanları, Filistin’i satanları bu millet affetmeyecek.

Maalesef bu ülkede bazıları güvende, bazıları değil. Bu iktidar birilerini güvende tutuyor, birilerini güvencesiz bırakıyor. Bu memlekette maalesef kadınlar güvende değil. Yılın ilk yarısında 250 kadın cinayete kurban gitti. Bu memlekette işçiler güvende değil, altı ayda üç Soma faciası yaşandı, 961 işçi hayatını kaybetti. Emekçiler güvende değil. Sıvasız evlerinden giden kınalı kuzular, Mehmetçikler güvende değil. 12’si metan gazından boğuldu, 2’si dün güneşin altında susuzluktan hayatını kaybetti. Mehmetçik güvende değil. Bu memlekette çocuğunu, torununu tatile götüren aileler güvende değil. Kartalkaya’da 36’sı çocuk, bebek, 78 vatandaşımız yanarak öldü.

Çocuklar sokakta güvende değil. Mattia Ahmet Minguzzi pazar yerine gitti, hunharca katledildi. Bu memlekette ormanlar güvende değil. Ormandaki börtü böcek, hayvanlar güvende değil. Yangını söndürmeye giden emekçiler, AKUT gönüllüleri güvende değil. Bu ülkede, bu iktidarın getirdiği sistemde, rejimde hiç kimse güvende değil ama Boğaz’a nazır villada oturan keyif düşkünü savcılar güvende, AK Parti’nin suç işleyip yargılanmayan siyasetçileri, Ankara’yı parsel parsel satanlar güvende. Bozuk tohumlar güvende. Milletin kanını emen kırk haramiler güvende. Kıbrıs’ta her pisliğe karışan bakan evlatları güvende. Ancak bu devir değişecek. Hesaplar sorulacak. İmamoğlu Cumhurbaşkanı olacak. Bakan evlatlarının devri bitecek, vatan evlatlarının dönemi başlayacak.

Bu ülke işgal gördü, umudunu kaybetmedi. Darbeler gördü, umudunu kaybetmedi. Dünya savaşları gördü, umudunu kaybetmedi. Dünyadan boykot, ambargo yedi umudunu kaybetmedi. Krizler oldu, depremler oldu umudunu kaybetmedi. Bugünkü duruma hiçbir zaman düşmedi. Bugün de yeniden umudu yükseltmenin zamanıdır. Biraz önce adını andığınız Cumhurbaşkanı adayımız, hani diyorlar ya ‘Bu ülkede hiçbir şey değişmez.’ Hiçbir şeyi değiştiremesek bu umutsuzluğu değiştireceğiz. Son yerel seçimlerde yerleşen o algı, ‘yenilmeyecekler, gitmeyecekler algısı, Mansur Başkanımla, Ekrem Başkanımla, Zeydan Başkanımla, bütün Ege’yi kazanan başkanlarımızla, Vahap Başkanla, Kastamonu’yla, Kilis’le, Kırıkkale’yle, bütün Trakya’yla yerle bir oldu. ‘Yüzde 25’lik cam tavanı yıkıp atacağız, parçalayacağız’ dedim. 31 Mart akşamı gerçek oldu. Atatürk’ün partisi, kurulduğu günkü gibi.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin birinci partisi oldu. O yüzden bu ülke değişecek. Bu ülke değişecek. Adaletle, demokrasiyle değişecek. Bizim Cumhurbaşkanımız bu ülkede yoksulluğu bitirecek, adaleti getirecek. Mahkemedeki adaleti de sosyal adaleti de getirecek. Köylüyü yeniden milletin efendisi yapacak. En düşük emekli maaşını asgari ücret yapacak. Asgari ücreti onurluca yaşanılacak iyi bir ücret yapacak. Atanmayan öğretmenleri atayacak. Polislere yapılan zulmü bitirecek. Astsubayın, uzman çavuşun, erbaşın sesini duyacak. Staj ve çıraklık mağdurlarının sorunlarını çözecek. Kimsenin hak ettiği emekliliğinin önünde engel bırakmayacak. Memuru ay sonunu düşünmeyecek. Kimse evladını pazara götürmekten çekinmeyecek. İşte bunların hepsini birden partinin yazılan, hazırlanan programıyla, Cumhurbaşkanı adayımızın hazırlanan iktidar programıyla, Cumhuriyet Halk Partisi’nin güçlü örgütleriyle, milletvekilleri, Parti Meclisi üyeleriyle birlikte yapacağız.

Meclis kapandı, programlar ortaya çıktı. İlk kez açıklıyorum siyasette kaç vites birden yükselteceğimizi. Bütün milletvekilleri, Parti Meclisi üyeleri, YDK üyelerinden oluşan dev bir ekip, iki ay boyunca, kendi illerinde yapacakları çalışmaları saymıyorum. Elbette yapacaklar. Ancak sadece ilk bir ay, ilk hafta, 22 ilde, 108 kişilik heyet, üç gün boyunca sahada, ikinci hafta 18 ilde 118 kişilik heyet dört gün boyunca sahada, bu ayın üçüncü haftası 22 ilde 130 kişilik heyet sahada. Dördüncü haftası 19 ilde, 103 kişilik heyet. Milletvekili, Parti Meclisi üyeleri sahada. Bu ay 81 ile 459 ayrı görevlendirme. İş günü olarak 1397 günlük çalışma. Bir ayda normal ortalamanın 36 katı fazla çalışma geliyor.

Milletvekili grubumuzu buradan Anadolu’ya uğurlarken Parti Meclisimizi, YDK’mızı uğurlarken önce onlara kuvvetli bir destek ve moral alkışı. Ama yetmez. Onlar çalışırlar ama yetmez. Örgütün çalışması lazım. Gönüllülerin çalışması lazım. Vatanseverlerin çalışması lazım. Bu meydanları dolduranların, İmamoğlu’nu sevenlerin, Cumhuriyet’i sevenlerin, ‘Bu zulüm bitsin’ diyenlerin çalışması lazım. Hazır mıyız? Var mıyız? Hep birlikte umudu ve emeği çoğaltmaya, hep birlikte koşmaya, çalışmaya başlıyoruz. Adalet ve demokrasi gelince ancak bu ülkeye huzur gelecek. Yatırım gelecek, para gelecek. Dertler bitecek. Sofralarımıza bolluk ve bereketi getireceğiz. Gençlerimize andolsun; Türkiye’yi en hızlı şekilde… Zaten 79 ülkeden 87 parti imza altına aldı, Türkiye’yi ışık hızıyla Avrupa Birliği’ne üye yapacağız.

Umutsuz gençlere, onlara üzülen ailelerimize söylüyorum. CHP iktidara geliyor, İmamoğlu Cumhurbaşkanı oluyor. Yasaksız Türkiye, vizesiz Avrupa geliyor. Biz gücümüzü milletimizden alıyoruz. Desteği millete vereceğiz. Bu yolu milletimizle birlikte yürüyeceğiz. Elbette Cumhuriyet Halk Partililer büyük güvencemiz. Ancak siyasetin neresinde durursa dursun, isterse AK Parti’nin üyesi olsun… Bilmeden üye olanlar, iyi olacak diye üye olanlar, yardım için üye olanlar, komşu hatırına ya da torununun sınavı kaygısına üye olanlar hiç korkmayın.

Cumhuriyet Halk Partisi hesaplaşmaya değil, kucaklaşmaya, ötekileşmeye değil ötekiyle sarılmaya, kutuplaşmaya değil kucaklaşma geliyor. Bizden sadece Ak Toroslu savcılar, yolsuzluk yapan bozuk tohumlar korksun. Milletimiz korkmasın. Ankara’nın güzel insanları, bu güzel şehrin Cumhuriyetinin kalesinin güzel insanları, iktidara, yüzyıl sonra bir kez daha iktidara yürümeye var mısınız? Birlikte yürüyecek miyiz? Yine menzile varacak mıyız? Bu ülkeyi kurtaracak mıyız? Cumhuriyeti, demokrasiyi yeniden kuracak mıyız? O zaman gelin yürüyelim arkadaşlar.”

Paylaşın

DEM Parti İmralı Heyeti’nden “Komisyon” Vurgusu

PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşen DEM Parti İmralı Heyeti, Öcalan’ın TBMM gündemindeki komisyon çalışmasının kapsamlı ve kapsayıcı bir yöntemle barış ve demokrasi adına önemli katkılar sunmasını beklediğini vurguladığı aktarıldı.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yaptıkları görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“DEM Parti İmralı Heyeti olarak 25 Temmuz 2025 tarihinde İmralı Cezaevi’nde Sayın Abdullah Öcalan ile üç buçuk saat süren bir görüşme gerçekleştirdik.

Geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Adalet Bakanı ve siyasi parti liderleriyle heyet olarak gerçekleştirdiğimiz görüşmeler hakkında fikir teatisinde bulunduk.

11 Temmuz’da gerçekleşen silahların imha edilme töreniyle ilgili izlenimler ve törenin yansımaları hakkında bilgi aktarıldı. Sayın Öcalan da törenin gerçekleştirilme biçimini, sergilenen irade, inanç ve barış kararlılığını çok değerli bulduğunu belirtti.

TBMM gündemindeki komisyon çalışmasının kapsamlı ve kapsayıcı bir yöntemle barış ve demokrasi adına önemli katkılar sunmasını beklediğini vurguladı. Halka ve tüm toplumsal kesimlere en içten selam ve iyi dileklerini iletti.”

Paylaşın

Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere’nin Ev Hapsi Kaldırıldı

İBB’ye yönelik “yolsuzluk” soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve ardından ev hapsi cezası verilen Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere’nin cezası kaldırıldı.

Haber Merkezi / Abdurrahman Tutdere’nin yurt dışı yasağı ise devam edecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik yürütülen “yolsuzluk” soruşturması kapsamında Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ile 5 Temmuz’da gözaltına alınan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere hakkında ev hapsi şeklinde adli kontrol kararı verilmişti. Tutdere, karar sonrası görevden uzaklaştırılmıştı.

İçişleri Bakanlığı uzaklaştırmaya ilişkin duyuruda şu ifadelere yer vermişti: “Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere, hakkında ‘İcbar Suretiyle İrtikap’ suçundan yürütülen soruşturma yürütüldüğü, bu soruşturma kapsamında İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliğinin 08.07.2025 tarih ve 2025/855 sorgu sayılı kararı ile konutunu terk etmemek suretiyle adli kontrol altına alınması üzerine, Anayasa’nın 127’nci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47’nci maddesi gereğince geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmıştır.”

Abdurrahman Tutdere kimdir?

1976 yılında Adıyaman’da dünyaya gelen Abdurrahman Tutdere, Atatürk Üniversitesi Erzincan Hukuk Fakültesi mezunudur. Tutdere, 2001’den itibaren Adıyaman Barosu’nda serbest avukatlık ve uzman arabuluculuk yapmıştır. 1998’de CHP Adıyaman İl Gençlik Kolları’nda siyasete başlamış, 2018 ve 2023’te CHP’den Adıyaman milletvekili seçilen Tutdere, 2024 yerel seçimlerinde CHP’den Adıyaman Belediye Başkanı olmuştur.

Zeydan Karalar’ın tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi

Öte yandan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın tutuklama kararına yapılan itiraz İstanbul 30. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.

Konuya ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yapan avukat Hüseyin Ersöz, “İtiraz dilekçemiz ekinde yer alan 3 ayrı bilimsel mütalaanın mahkeme tarafından gerektiği şekilde değerlendirildiğini düşünmüyoruz. Soruşturma sürecindeki işlemler ve itirazın reddi kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru gerçekleştireceğiz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

MHP’den “Üniter Devlet’ Vurgulu Mesaj

“Terörsüz Türkiye İçin Milli Birlik ve Dayanışma Buluşmaları” hakkında açıklama yapan MHP’li Semih Yalçın, buluşmalardaki amacın, üniter devletten geriye dönüşün imkansız olduğu fikrini yerleştirmek olduğunu söyledi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, partisinin düzenleyeceği “Terörsüz Türkiye İçin Milli Birlik ve Dayanışma Buluşmaları” hakkında açıklama yaptı.

Yalçın, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, söz konusu buluşmaların ilkinin 9 Ağustos 2025 Cumartesi günü Erzurum’da gerçekleştirileceğini ifade etti.

Semih Yalçın, “Toplantıya katılacak MHP Divan üyeleri, MYK ve MDK üyeleri, milletvekilleri, il ve ilçe teşkilatlarımızın görevlileri; bir gün öncesinden, merkez ittihaz edilen Erzurum başta olmak üzere, Ardahan, Artvin, Bayburt, Bingöl, Gümüşhane, Rize, Trabzon ve Tunceli illerine dağılarak bire bir temaslara başlayacaklardır” dedi.

Erzurum’dan sonraki ikinci toplantının 16 Ağustos 2025 Cumartesi günü İstanbul’da gerçekleştirileceğini bildiren Yalçın, “İstanbul merkezli toplantımızın katılımcı illeriyse Çanakkale, Düzce, Edirne, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya, Tekirdağ ve Zonguldak olacaktır” dedi.

Buluşmaların amaçları hakkında konuşan Yalçın, ‘üniter devlet’ vurgusu yaparak, “Üniter devletten geriye dönüşün imkânsız olduğu fikrini yerleştirmek” ifadelerini kullandı.

Semih Yalçın, buluşmaların amaçlarını şöyle özetledi:

“MHP’nin Terörsüz Türkiye tezinin haklılığına dair yaygın kabulün, daha geniş toplumsal katmanlara ve siyasi yelpazenin bütün dilimlerine yerleşmesine katkıda bulunmak, Terörsüz Türkiye hedefinin, siyasetler üstü bir mesele olduğunu izah etmek,

Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in, Terörsüz Türkiye ile Türk milletinin faydasını esas aldığı gerçeğini benimsetmek, MHP’nin, Terörsüz Türkiye ve Türkiye Yüzyılı hedeflerinin, gündelik siyasi kaygıların ötesinde olduğunun altını çizmek, Terörsüz Türkiye adımıyla asla siyasi taviz verilmediğini somut örneklerle anlatmak,

Üniter devletten geriye dönüşün imkânsız olduğu fikrini yerleştirmek, – Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilemez olduğu gerçeğini hafızalara kazımak, Türklüğe ve Türkçeye eş koşulması taleplerinin, kırmızı çizgimiz olduğunun hatırda tutulmasını sağlamak,

Milletimizin egemenliğine halel getirilmesinin asla mümkün olmadığını gerekçeleriyle anlatmak, toplumsal ve siyasi barışa duyulan konjonktürel ihtiyacı gerekçeleriyle anlatmak, Türkiye’nin sosyolojisinin, çatışma kültürüne değil; uzlaşma ve barış iklimine uygun olduğunu bilerek çalışmak,

Toplumsal uzlaşma ve barışın Türkiye’nin bekası bakımından taşıdığı önemi izah etmek, negatif imaj ve toplum mühendisliği çabalarını boşa çıkarmak, Genel Başkanımızın bilge liderliğinde MHP’nin eriştiği siyasi müessiriyet ve üretkenliğin güçlenmesine omuz vermek,

MHP’nin; çatışmacı değil, aksine -siyasi çatışmalara son verme kudretine sahip bir parti- olduğu kanaatini kuvvetlendirmek, MHP kadrolarının şiddet yanlısı olmadığını; bilakis toplumsal huzur, refah, barış ve esenliğe odaklandığını geniş kitlelere gerekçeleriyle izah etmek,

Toplumda giderek yerleşen, MHP’nin sorun üreten değil; sorun çözen parti olduğu inancına katkıda bulunmak, siyasi paradigma değişikliğini zaruri kılan bölgesel ve küresel gelişmeleri etraflıca izah etmek.”

Paylaşın