İmam Hatip Liselerinin Sayısı Arttı Öğrencisi Azaldı

İmam Hatip Liselerinin artmasına rağmen derslik başına düşen öğrenci sayısındaki düşüş dikkat çekti. İmam Hatip Liselerinde okuyan öğrenci sayısı 2015 – 2016 eğitim öğretim yılında en üst seviyeye çıkmıştı.

İstanbul Planlama Ajansı (İPA) “Eğitim Kurumlarında Özelleşme ve Dönüşümün Eğitim Hakkı Üzerinden Değerlendirilmesi” isimli raporunu kamuoyu ile paylaştı.

Temel bir insan hakkı olan eğitim hakkına erişimin okullaşma türleri bakımından mercek altına alındığı raporda, özel okul/devlet okulu tercih ve dağılımları değerlendirildi. Liseden üniversiteye geçişlerde, üniversiteye geçiş sınavında alınan puanların analizi yapildiginda, en az 450 puanla kapatan bölümlerin kontenjanlarının büyük bir oranının devlet liselerinden mezun öğrenciler tarafından doldurulması dikkat çekti.

Raporda bu durum, “Özel okulların eğitimde özel sektör payındaki artışın öğrencilerin başarısını etkilemediği görülmüştür. İstanbul’da eğitim sisteminde özel sektör payındaki artışın daha çok rant odaklı olduğu görülmekte ve eğitimde standart düşüşleri yaşanmaktadır. Sonuç olarak rant odaklı eğitim İstanbul’da nitelikli eğitim sorununu ortaya çıkarmaktadır” şeklinde değerlendirildi.

Rapora göre,on yıl içinde özel ilkokul oranı İstanbul’da iki kattan fazla bir yükseliş göstererek yüzde 17,93’ten yüzde 35,44’e çıktı. İstanbul’daki liselerin yüzde 68,10’unu özel liseler oluşturdu. Son 10 yıllık döneme bakıldığında, Türkiye’de de İstanbul’da da özel ilkokul sayıları önemli ölçüde arttı. 2012 – 2013 döneminde 992 olan Türkiye’deki özel ilkokul sayısı 2 bin 65’e, İstanbul özelinde ise 279’dan 583’e yükseldi.

Özel okullara olan yönelişin 4+4+4 sisteminin değişmesi ve dershanelerin kapanmasıyla arttığı, paralı eğitim şansı bulamayan öğrencilerin imam hatip ve meslek liselerine gittiği görülüyor.

İstanbul’daki devlet ilkokullarında derslik başına düşen öğrenci sayısı 2022-2023 eğitim öğretim yılında 31,91
iken, bu sayı Türkiye’deki devlet ilkokullarında 21,55 oldu. Bu veriler, İstanbul’daki öğrencilerin Türkiye ortalamasının üzerinde bir kalabalıkta ilkokul eğitimlerini geçirdiğini gösterdi.

Rapora göre Beylikdüzü, Ataşehir, Çekmeköy ve Üsküdar, İstanbul’da özel ilkokul sayısının devlet ilkokul sayısından daha fazla olduğu ilçeler olarak ön plana çıktı. Bu ilçelerden Beylikdüzü ve Ataşehir özel ilkokulların devlet ilkokullarından neredeyse onar tane fazla olmasıyla dikkat çekti.

Bu ilçelerin yanında, Beşiktaş, Bakırköy ve Başakşehir’de de özel ilkokulların sayısı devlet ilkokullarının sayısına yakın olarak kaydedildi. Raporda, bu ilçelerin sosyoekonomik olarak ön planda olduğu düşünüldüğünde özel okul sahiplerinin bu ilçeleri özellikle seçtiği yorumu yapıldı.

Özel ilkokulların ya hiç bulunmadığı ya da az sayıda bulunduğu ilçeler ise osyoekonomik olarak diğer ilçelerin gerisinde kalan Adalar, Şile, Güngören, Zeytinburnu, Bayrampaşa, Beyoğlu, Esenler, Sultanbeyli, Çatalca, Sultangazi, Silivri ve Arnavutköy oldu.

İlkokul kademesinden sonra ortaokul kademesine geçildiğinde, özel ilkokulların aksine özel ortaokulların sayısında pandemiye kadar artış ve pandemiden sonra ise azalış yaşandığı göze çarptı. Pandemi öncesinde Türkiye’de 2351, İstanbul’da 645 olan özel ortaokul sayısı 2022- 2023 eğitim öğretim döneminde Türkiye’de 2 bin 266’ya İstanbul’daysa 609’a düştü.

“Sermaye İstanbul’u tercih ediyor”

Türkiye ve İstanbul’daki özel ortaokulların tüm ortaokullar arasındaki oranına bakıldığında İstanbul’da Türkiye’ye göre üç kattan fazla özel ortaokul olduğu görüldü. Raporda verilere ilişkin, “Bu durum, okul öncesi ve ilkokullarda olduğu gibi İstanbul’un sermaye tarafından eğitim alanında bir yatırım bölgesi olarak tercih edildiği anlamına gelmektedir” yprumu yapıldı.

Türkiye’de ve İstanbul’daki özel ortaokullarda okuyan öğrenci sayıları değerlendirildiğinde ise, dershanelerin kapatılmasıyla ilgili olan yükseliş trendi devam etmekteyken pandemiden sonraki düşüş trendinin öğrenci sayısında sadece 1 yıl sürdüğü ve daha sonrasında yükselmeye başladığı görüldü.

Araştırmaya göre, dershanelerin kapanmasını takiben imam hatip liselerinde okuyan öğrenci sayısı hem Türkiye’de hem İstanbul’da 2015-2016 eğitim öğretim yılında en üst seviyeye çıktı.

Ancak bu yılın ardından öğrenci sayısı sadece bir sene arttı ve onun dışındaki tüm senelerde düştü. İmam hatip liselerinde okul sayılarının artmasına rağmen öğrenci sayılarındaki düşüş derslik başına düşen öğrenci sayısı azaldı.

Raporda, imamhatip okullarına ilişkin şu değerlendirmeler dikkat çekti: “2012-2013 eğitim öğretim yılında Türkiye’deki mesleki ve teknik liselerin sadece %0,79’u meslek ve teknik lisesi iken, oran 2022-2023 yılında %6,45’e çıkmıştır. İstanbul’da ise bu oranlar %1.25’ten %5.64’e çıkmıştır. Her ne kadar mesleki ve teknik liselerin büyük bir bölümü hala devlet lisesi konumunda olsa da, her geçen yıl artan özel sektör payının önümüzdeki yıllar içinde de devam edeceğini göstermektedir.

Bu durum lise seviyesinde mesleki ve teknik eğitim almak isteyen öğrencilerin özel liselerle devlet liseleri arasında seçim yapmasını gerektirecektir. Halihazırda ara eleman ihtiyacı bulunan Türkiye’de bu durum özel liseler için gerekli maddi gücü olmayan kesimlerin mesleki ve teknik liselerden uzaklaşması anlamına gelebilir. 4+4+4 şeklinde değişen eğitim sistemi neticesinde düz liselerin kapanması ve LGS’de sadece belirli okulların sınavla öğrenci alan okul durumuna getirilmesi ile öğrencilerin tercih edebilecekleri okullar azalmıştır.

LGS sonucunda Anadolu ve Fen Liselerine yerleşemeyen öğrenciler için seçenek olarak Mesleki ve Teknik Anadolu Liseleri, Anadolu İmam Hatip Liseleri kalmaktadır. Gelir durumu yüksek olan öğrenciler ise özel okullara gidebilmektedir. Bu sistem değişimi ile düz liselerin İmam Hatip Liselerine dönüşümü de hızlanmıştır. Bu nedenle İmam Hatip Lisesi sayısı artmıştır. Ortaöğretim kademesindeki imam hatip kurumlarına değinildiğinde, ortaokul kademesindeki gibi okul artışı dikkat çekmektedir.

Dershanelerin kapandığı yıl olan 2014’ten itibaren imam hatip liseleri sayısı artış göstermiştir. Hem Türkiye hem İstanbul’daki bu artış, dershanelerin kapatılmasının ardından oluşan açığın imam hatip liseleri tarafından tamamlanmaya çalıştığına dair soruları beraberinde getirmektedir. İmam hatip liselerinde okuyan öğrenci sayılarına bakıldığında ise, devlet liselerinde okuyan öğrencilerin içinde imam hatip lisesi öğrencilerinin oranının, imam hatip liselerinin devlet liseleri arasındaki oranından düşük olması dikkat çekmektedir.”

Araştırmada, devlet liselerinin ve devlet liselerinde okuyan öğrencilerin sayıca yoğunlukta olduğu ortaöğretim eğitiminin üniversite yerleşimlerine de yansıdı. Rapora göre, üniversiteye yerleşen öğrencilerin yüzde 80,37’si devlet üniversitelerine yerleşti. Bu oranlar lise türüne göre incelendiğinde devlet lisesinde okuyan öğrencilerin yüzde 86,61’i devlet üniversitelerini tercih ederken, yüzde 13,39’u ise vakıf üniversitelerini tercih etti.

Bu oranlar özel lise çıkışlı öğrencilerde devlet üniversiteleri için yüzde 58,35 vakıf üniversiteleri için ise yüzde 41,65 oldu. Özel liselerde okuyan öğrencilerin büyük bir bölümü vakıf üniversitelerinde okumayı tercih etti.

Liseden üniversiteye geçişlerde, üniversiteye geçiş sınavında alınan puanların analizi yapildiginda, en az 450 puanla kapatan bölümlerin kontenjanlarının büyük bir oranının devlet liselerinden mezun öğrenciler tarafından doldurulması dikkat çekti.

2023 yılında üniversiteye yerleşen öğrenciler incelendiğinde, dört farklı puan türünde de, devlet
liselerinden mezun öğrencilerin ağırlıkta olduğu görüldü. En az 450 puanla kapatan ve dil puanıyla tercih edilen bölümlerdeki 2023 girişli öğrencilerin oranı yüzde 57,86 iken, eşit ağırlık puan türünde yüzde 66,25, sayısal puan türünde yüzde 68,67 ve sözel puan türünde yüzde 64,69 oldu.

Raporun tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

CHP Lideri Özel: İktidarı Devralmaya Hazırlanıyoruz

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Geçtiğimiz günlerde tüzüğümüzü demokratikleştirerek, partiyi nasıl yöneteceğimizde tam bir mutabakat sağladık. Sekiz ay sonra ülkeyi nasıl yöneteceğimizde tam bir mutabakat sağlayıp, ondan sonra da seçimlere gitmeye ve iktidarı devralmaya hazırlanıyoruz” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Birinci Basamak ve Koruyucu Sağlık Hizmetleri Çalıştayının açılışında açıklamalarda bulundu.

BirGün’ün aktardığına göre; 31 Mart yerel seçimlerinden bu yana taşıdıkları sorumluluğun daha da arttığını belirten Özel, “Seçimlerde, bugüne kadar girdikleri tüm seçimlerden birinci parti olarak çıkmanın verdiği özgüvenle, bilhassa sağlık gibi hem eşit hem ayrımsız hem ücretsiz olması gereken bir alanın her geçen gün daha eşitsizleştiren, ayrımın olduğu ve ücretsiz sağlık hizmetlerinin neredeyse kimse için hiçbir vasfının kalmadığı bir süreçte bir dokunulmazlığı vardı hükümetin. Ve ‘Eğer vatandaş memnun olmasa bu kadar çok oy verir mi? Bizi birinci parti yapar mı?’ diyorlardı” ifadelerini kullandı.

Sağlık alanındaki sorunlardan bahseden Özel, şunları söyledi: “Bugün bolca konuşulacağını tahmin ettiğim, randevu sürelerinin uzadığı, randevuların alınamadığı, hastaların telefon başında sinir krizleri geçirdiği, hastaneye gidince tartıştıkları, kavga ettikleri ve boşu boşuna kaynakların, zamanın israf edildiği bir sürecin içindeyiz. Herkes her yere başvurabilecek diye bir övünçle başladı mesele. Bugün herkes her yere başvurabildiği için hiç kimse, hiçbir yerde, eğer yeteri kadar parası yoksa ya da hiç yoksa, tedaviye erişilmez bir hale geldi.”

“Ülke uzun zamandır ağır bir ekonomik krizin içinde” değerlendirmesinde bulunan Özel, şunları ifade etti: “Ancak bu krizi çözmekten aciz bir iktidarla ve bu krizi gerçek anlamda çözmek istemeyen, toplumun belli kısımlarını kayırmak, belli kısımlarını oyalamak, ihtiyaç olduğunda oy almak üzere belli alanları gevşeten, belli alanları sıkan ama sonuçta bir genele refah getirmek yerine tam aksini tercih eden iktidarla karşı karşıyayız. Artık eskinin orta direği yoksul. Eskinin yoksulu bugün derin bir yoksulluk girdabının içinde. Bu ekonomik kriz özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerine yansıyan sosyal krize dönüşmüş durumda.”

“Önümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarında gerçek anlamda halkın iktidarı kurulduğunda bu sorunlar kökünden çözülecektir” diyen Özel, şu ifadeleri kullandı: “Sekiz ay sonra bir belge çıkacak. Biz geçtiğimiz günlerde tüzüğümüzü demokratikleştirerek, partiyi nasıl yöneteceğimizde tam bir mutabakat sağladık. Sekiz ay sonra ülkeyi nasıl yöneteceğimizde tam bir mutabakat sağlayıp, ondan sonra da seçimlere gitmeye ve iktidarı devralmaya hazırlanıyoruz.

O mutabakatın sağlık kısmında bu salonun tam mutabakatı, benim en önemsediğim noktadır. Oraya biz A’dan Z’ye meseleye nasıl baktığımızı en doğru perspektifle tarif etmeli, bu salonun mutabakatını almalı ve temel taahhüdümüzü de o günden koymalıyız. İktidar olduğumuzda Türkiye’nin sağlık politikalarını bu salonun ortak aklı yönetecek. Ben bu ortak akla inanıyorum.”

Paylaşın

Köprü, Tünel Ve Otoyol Garanti Ödemelerine “Güncel Kur’ Ayarı

Yap İşlet Devret (YİD) modeliyle yapılan köprü, tünel ve otoyolları işleten şirketlere ödenen garanti tutarlarına 1 Ekim 2024 itibariyle güncel kur ayarlaması yapıldığı duyuruldu.

Osmangazi Köprüsü’nde; Geçen araç ücreti 555 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti bin 870 TL’ye çıkıyor. Hazinenin şirkete köprüden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı bin 315 TL’ye yükselecek.

Çanakkale Köprüsü’nde; Geçen araç ücreti 585 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti 760 TL’ye çıkıyor. Hazinenin şirkete köprüden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı 175 TL’ye yükselecek.

Avrasya Tüneli’nde; Geçen araç ücreti 156 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti 238 TL’ye çıkıyor. Hazinenin şirkete tünelden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı 82 TL’ye yükselecek.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde; Geçen araç ücreti 70 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti 204 TL’ye çıkıyor.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz , sosyal medya hesabı üzerinden, köprü, tünel ve otoyolları işleten şirketlere ödenen garanti tutarlara güncel kur ayarlaması yapıldığını açıkladı. Yavuzyılmaz, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“AK Parti, Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan köprü, tünel ve otoyolları işleten şirketlere ödenen garanti tutarlarına güncel kur ayarlaması yaptı!

1 Ekim 2024 itibariyle Osmangazi Köprüsü’nde; Geçen araç ücreti 555 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti bin 870 TL’ye çıkıyor. Hazinenin şirkete köprüden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı bin 315 TL’ye yükselecek.

Çanakkale Köprüsü’nde; Geçen araç ücreti 585 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti 760 TL’ye çıkıyor. Hazinenin şirkete köprüden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı 175 TL’ye yükselecek.

Avrasya Tüneli’nde; Geçen araç ücreti 156 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti 238 TL’ye çıkıyor. Hazinenin şirkete tünelden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı 82 TL’ye yükselecek. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde; Geçen araç ücreti 70 TL olarak kalacak ancak Hazinenin şirkete garanti ettiği araç geçiş ücreti 204 TL’ye çıkıyor.

Hazinenin şirkete köprüden geçen her araç için ödeyeceği fark tutarı 134 TL’ye yükselecek. Ayrıca bu projelerde garanti edilen günlük araç geçiş sayıları tutturulamazsa, Hazine şirketlere tutturulamayan sayıdaki her araç için Osmangazi Köprüsü’nde bin 870 TL Çanakkale Köprüsü’nde 760 TL Avrasya Tüneli’nde 238 TL YSS Köprüsü’nde 204 TL ödemek durumda!”

Paylaşın

Rusya, BRICS İçin Kapıyı Kapattı

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye’nin üye olmak istediği BRICS için “Şu aşamada tüm üye ülkeler yeni bir genişleme kararı almamayı uygun buluyor” dedi. Lavrov BRICS’in “ortak anlayışa” sahip üyelerden oluşan yapısına da vurgu yaptı.

BRICS, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ekonomilerini kastetmek için kullanılır. 2011 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin birliğe katılmasına kadar orijinal dört üye BRIC (ya da İngilizce “the BRICs”) olarak adlandırılmıştı.

Aynı yıl Çin’in Sanya kentinde düzenlenen zirveye Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma’nın da katılımı ile BRIC grubu adını BRICS olarak değiştirdi. BRICS ülkeleri, bulundukları bölgelerin bölgesel ilişkileri üzerindeki önemli nüfuz potansiyeliyle tanınırlar ve beş ülkenin hepsi G20 üyesidir.

30 ülkenin daha katılmaya hazır olduğu BRICS, küresel ekonomide önemli konuma sahip ve dünya düzeninde alternatif birlik olma yolunda ilerliyor. Ekonomi ağırlıklı BRICS, gelişmekte olan ve ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin hakimiyetine direnç gösteren devletlere uluslararası konularda daha fazla temsil ve söz hakkının verilmesi hedefini de güdüyor.

BRICS, Batı’nın hâkim olduğu kurumlara, özellikle Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlara alternatif olarak kendini konumlandırıyor. BRICS üyeliği, Türkiye’ye bu kuruluşlar aracılığıyla finansmana erişimini, siyasi ve ticari ilişkilerini genişletme fırsatları sunabilir.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Lavrov BM Genel Kuruluna katılmak üzere gittiği New York’ta gazetecilerin sorularını yanıtladı. Rus devletine ait haber ajansı Tass’ın aktardığına göre Lavrov, “Şu aşamada tüm üye ülkeler yeni bir genişleme kararı almamayı uygun buluyor” dedi.

Konuşmasının devamında “Beş üyeydik, şimdi 10 olduk” diyerek örgütün bu yıl başındaki genişlemesine dikkat çeken Lavrov, bunun yeni katılanlar için bir “uyum ve alışma süreci” gerektirdiğini ifade etti. Lavrov BRICS’in “ortak anlayışa” sahip üyelerden oluşan yapısına da vurgu yaptı.

Rusya Dışişleri Bakanı Eylül ayının ilk haftasında yaptığı bir konuşmada da “ortak anlayış” vurgusunu öne çıkarmış, BRICS üyeliği için özellikle Ukrayna konusunda Avrupa’nın sahip olduğundan farklı bir tutumun gerekli olduğunu belirtmişti.

NATO üyesi Türkiye, Rusya ile yakın ilişkilere sahip olsa da Ukrayna işgali karşısında Kiev’e açık destek veriyor. Öte yandan halihazırda 20’den fazla ülkenin örgüte katılmak istediğini söyleyen Lavrov kararın üye ülke liderlerine ait olduğunu belirtti.

Rusya’nın Kazan şehrinde 22-24 Ekim tarihlerinde düzenlenecek BRICS zirvesinde üyeliğe alternatif yeni bir “ortaklık” statüsünün açıklanması bekleniyor. Kazan’daki zirveye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılması öngörülüyor.

Paylaşın

Bakırhan: Tek Çözüm Bu İktidardan Kurtulmak

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Balıkesir’de düzenlenen “Balıkesir Ekoloji Konferansı”nda yaptığı konuşmada, “Balıkesir’i tamamen madene ve sermayeye açmaya çalışıyorlar. Bakın 155 şirket Balıkesir bölgesinde 279 ruhsat almış, 279 ruhsat. Bazı şirketler LİMAK gibi Siirt’te olduğu gibi Kürt coğrafyasını da tahrip ediyor. 155 şirket 279 ruhsat almış. 279 ruhsat 279 alanın videoda da gösterildiği tahrip edilmesi, yok edilmesidir, canlılardan arındırılmasıdır, köylülerin ve çiftçilerin aşına, ekmeğine el konulması demektir” dedi ve ekledi:

“Bir kadın arkadaş ne güzel söyledi ‘yahu biz hayvancılık yaparız, tarım yaparız, biz başka bir şey bilmeyiz, buraları enkaz haline getiriyorsunuz, insansızlaştırmaya çalışıyorsunuz, biz çöp mü karıştıralım, ne yapalım’ dedi. Ne yapsın gerçekten? Hayvancılık, tarım, meyve, sebze ile uğraşan bir ailemiz nereye gitsin, ne yapsın? Bu kimsenin umrunda değil, iktidarın hiç umrunda değil. O zaman bu iktidarın da bizim umurumuzda olmaması lazım. Umurumuzda olmayan, bizi uçuruma sürükleyen, Türkiye’yi yıkımın eşiğine getiren bu iktidardan kurtulalım.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Balıkesir’de düzenlenen “Balıkesir Ekoloji Konferansı”nda konuştu. Bakırhan şunları söyledi:

Merhaba hûn bi xêr hatin, ez we hemûyan bi rêzdarî silav dikim. Çok değerli arkadaşlar hepiniz hoş geldiniz. Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bir pazar sabahı bize zaman ayırdığınız için mutlu ve gururluyum. 24 yıl önce yine Burhaniye’ye bir çalışma için gelmiştim. Emin olun o zamanki sıcaklığın aynısı devam ediyor, çok yaşayın, varolun. Bu dayanışma, bir arada ve birlikte olma halimiz bir çok kötülüğü yenecektir. Buna emin olabilirsiniz. 31 Mart’ta Türkiye halkları, kadını ve genciyle ekokırıma karşı direnen, doğa ve yaşam savunucularıyla birlikte bir araya gelmenin sonuçlarını ortaya koydu. Bu bir araya gelme durumunu ekokırıma karşı mücadelede olduğu gibi il eş başkanımız Songül başkanın da dediği gibi diğer sorun alanlarının muhataplarıyla bir araya gelerek sorunların çözümünde bir noktaya taşıyacağımıza inanıyorum.

Başlarken Reşit Kibar arkadaşımızı saygı ve minnetle anıyorum. Artvin Hopa’da biraz önce buradaki kadın arkadaşlarımızın Balıkesir ve Ege bölgesindeki halklarımızın dile getirdiği taleplere sahip çıktığı için, toprağına, suyuna, ormanına, ağacına, orada yaşayan canlara sahip çıktığı için katledildi. Katledenler çok yabancı değil. Sermaye ve onun işbirlikçileri daha fazla rant elde etmek için, doğayı tahrip etmek için, elde ettiği rant sonrasında enkazda bizim yaşadığımızı, ne yaşayacağımızı bilmesine rağmen bu kadar ısrarlı olması ve onu destekleyenler, onun gibi düşünen, doğa düşmanı, halklar düşmanı, inançlar düşmanı, emekçi düşmanı bir iktidarla ittifak halinde olmak için Reşit’i katlettirdi. Reşit’i unutmayacağız, bir demokrasi şehididir. Ekokırım mücadelesinin artık bundan sonra unutulmaz ve sürekli anacağımız çok değerli bir birikimidir.

Mevzu rant olunca sermaye iktidardan farklı değil. İktidar nasıl ki yeri geldiği zaman zor kullanıyorsa, tankını, topunu, copunu kullanıyorsa ona bağlı, onunla aynı zihniyete sahip sermaye de rantının önüne geçen birey, kişi, kurum kim olursa olsun vahşice saldırıyor, katletmeye kadar götürüyor. Bir gün bu günler geçecek, doğamızın, ormanımızın, canlıların, bulunduğumuz atmosfer ve coğrafyada tertemiz soluduğumuz havada yaşayacağı, çocuklarımızın, gençlerimizin güven içinde yaşadıkları, her şeyin sermayeye, neoliberal politikaların, hegemonik güçlerin rantına peşkeş çekilmediği bir ülke yaratma sözümüzü yeniliyoruz. Bir kaç aydır Türkiye’nin birçok bölgesinde buluşmalar yapıyoruz, Ekmek ve Adalet Buluşmaları. Biraz önce izlediğim video beni çok etkiledi. Hakan hocam hazırlamış çok teşekkür ediyorum. Bu 10-15 dakikalık videoyu bence Türkiye’nin her yerinde gösterime sokmak gerekiyor. Sadece ekokırım karşısında halkımız böyle değil.

Mardin Nusaybin’deki buğday üreticileri, Tekirdağ’daki ayçiçek üreticileri, esnafımız, balıkçılar, kadınlar, gençler, KHK’liler, adalet ve hukuk arayanların tamamı biraz önce buradaki halklarımızın dile getirdiği iktidar gerçekliğini her yerde ortaya koyuyorlar. Çok önemli. Demokrasi arayışı konusunda Kürtlerin ve dostlarının verdiği mücadele ayrı bir şey ama bu ekokırım karşısında bence Ege’nin, Balıkesir’in, Kaz Dağları’ndaki direnişçilerin ortaya koyduğu mücadele çok önemli ve değerlidir. Sadece demokrasi mücadelesinde değil bu alanda da en az onun kadar kıymetli bir mücadele ortaya koyduklarını, örnek olduklarını, buradaki mücadelelerin aynı zamanda başta Kürt illeri olmak üzere de yakının takip edildiğini belirtmek isterim. Bu mücadeleyi veren bütün arkadaşlara emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum.

Evet toplum, halklarımız, emekçiler mutsuz ama bu ülkedeki büyük mutsuzluk içerisinde mutlu olanlar da var. Sermayedir, yandaş sermayedir. AKP sermayeyi bu mutsuzluktan azade tutmuş, onları muaf tutmuş. Sermaye dostu bir iktidar olduklarını zaten söylüyorduk. Herkes krizde, herkes geçim derdinde, öğrenciler okula aç gidip aç geliyorlar. Sabahları beslenme çantalarına ne koyacağını binlerce ailemiz düşünüyor. Emekliler kara kara günün ve ayın sonunu nasıl getireceğini tartıyorlar. Asgari ücretliler nasıl geçineceklerinin derdinde. Ekolojinin hali ortada. Memleket kriz içerisinde, mutsuzluk içerisinde ama maden şirketlerinin sahipleri çok mutlu.

Çünkü onlar gibi düşünen bir iktidar var. Biz de meclisteyiz, sürekli torba yasalar getiriliyor. Bu ekokırımı daha da kolaylaştırmak için sürekli o torba yasaların içerisinde birkaç madde geçiyor. İktidar sayısal çoğunluğuna güveniyor, kendisi gibi düşünen ortaklarına güveniyor. Güçlü ve ciddi olmayan muhalefete güveniyor. Onların işini kolaylaştıran bir muhalefetle karşı karşıya oldukları için herşeyi daha rahat yapabiliyorlar. Çok kibar bir muhalefetimiz olduğu için ekokırım da, demokrasi kırımı da, adalet kırımı da çok pervasızca devam ediyor. Bu aynı zamanda bizim de size bir özeleştirimiz olsun.

“AKP 22 yılda 32 kez orman yasasında değişiklik yaptı”

Yasaları değiştiriyolar, her gördükleri dağı maden sahası olarak kullanıyorlar. AKP dağı gördüğü zaman kime peşkeş çekeceğini, kime maden sahası olarak vereceğini düşünüyor. Nerede bir çay, dere, su görüyorlarsa bir baraj, nerede bir orman görüyorsa kesilmesi gereken, sermayeye dönüştürülmesi gereken bir rant aracı olarak görüyorlar. 22 yılda AKP 32 defa orman yasasında değişiklik yapmış. Neredeyse orman yasası yılda birkaç defa değişir hale gelmiş. Bu soruyu sormak gerekmiyor. Neden orman kanununda bu kadar sık sık değişiklik yapılıyor? Ormanlar yakılıyor -ki bazen doğal olarak da yanıyor ama o yakılan ormanların birilerine peşkeş çekilmesi gerekiyor.

Haydi o zaman meclisten bir yasa geçirelim, haydi meşrulaştıralım, ruhsatını da verelim, orayı da ranta açalım! Orman düşmanı, yeşil düşmanı, akarsu, nehir, dağ düşmanı, direnenin, Kürdün, kadının, Alevinin, kültürün düşmanı. İnsanlar iki kelime anadilinde konuşunca ona düşman bir iktidarla ve onun gibi düşünen pervasız, dünyanın hiçbir yerinde sermayeye benzemeyen bir sermaye ile mücadele ediyoruz. İşimiz zor ama Türkiye’nin yüzde 80’i biraz önce söylediğimiz konularda bizim gibi düşünüyor. Tek bir eksikliğimiz var. Onları örgütlemek, bir araya gelmek, bu vahşi sermayeye, saraya, savaşa çalışan ekokırımcı iktidar karşısında güçlü bir zemin örme gibi temel bir sorunumuz var. Bu sorunumuzu aşabilirsek bahsettiğimiz sorunları da ortadan kaldırabiliriz.

Bunu da ilk defa söylüyorum, bir kulis bilgi. Maden şirketleri için yeni bir yasa teklifi hazırlığı içindedirler. Maden şirketlerine bu yetmiyor, daha kolay ulaşmak, daha kolay ruhsat almak, daha fazla rant elde etmek için iktidara sürekli yasa teklifi vermeye çalışıyorlar. İstiyorlar ki önlerinde hiçbir idari engel kalmasın. Zaten kalanları bir biçimiyle aşıyorlar, engel yok ama onu da ortadan kaldırmak istiyorlar. Şimdiden hükümete sesleniyoruz. Daha bunca yaptıklarınızın hesabını vermediniz. Bunların hesabını vereceksiniz. Yerinizde durun. Bundan sonrasında da daha fazla doğamızı, nehirlerimizi katledecek, yok edecek, rantın ve sermayenin geleceğini düşünen yasa tasarılarını getirmeyin. İktidar madenciliğe kamu yararı kılıfını giydirmek istiyor.

Kamu yararı AKP ikitdarı ile birlikte değişti. Geçmişte toplumun yararına olarak kamu yararı deniliyordu. Hepiniz bizden daha iyi biliyorsunuz. Toplumun geleceğine, çocuklarımızın geleceğine katkı sunacak şeylere kamu yararı deniliyordu. Şimdi maden şirketlerinin çıkarına kamu yararı kılıfını uydurmaya çalışıyorlar. Buna uyanık olmak lazım. Buna karşı çıkmak lazım. Ruhsat vermeyi kolaylaştıracak bir yol ve yöntem bulmak istiyorlar. Buradan Erdoğan’a sesleniyorum. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan bari Murat Kurum’u da al, zaten bir şey yaptığını görmedik, duymadık. Onu al Bakanlığı Mehmet Cengiz’e ver, aradaki aracılar da kalksın, kendi kendine ruhsat alsın ruhsatını imzalasın. Biz de siz de kurtulalım, bu bürokrasi ortadan kalksın.

Biraz önce halkımızın feryat figanını duyduk. Diyorlar ki ÇED raporu alıyoruz, ÇED raporları da aynen TÜİK raporları gibidir, TÜİK sonuçları ne ise ÇED raporları da odur. ÇED raporlarını hazırlayanlar siz daha iyi biliyorsunuz bağımsız kurum ve kuruluşlar değildir. Bu ruhsatı alacak firmalarla ortak çalışan, onlardan biraz rant elde edecek özel şirketlerin aldığı raporlara ÇED raporları diyorlar. Hatta bazen öyle pervasız olabiliyorlar ki kimi yerlerde ÇED raporlarına da gerek yok diyorlar. Sadece geleceğimize, demokrasimize değil dilimize, kültürümüze, inancımıza değil aynı zamanda doğamıza da müthiş bir el koyma, göz koyma, orayı ranta peşkeş çekme gibi bir durum var. Asıl trajikomik olan TOBB’un madencilik meclisi başkanı varmış. Bakın nasıl örgütleniyorlar. İbrahim Halil Kırşan ne diyor biliyor musunuz? “ÇED raporları sürecinde birçok kurumdan görüş alınıyor ve süre uzuyor, tek elden bir sistem geliştirilmeli” diyor.

Yani “Mehmet Cengiz’i Çevre ve Şehircilik Bakanı yapın, onun önündeki idari engelleri kaldırın, Mehmet Cengiz’e gidip ruhsatımızı alalım, askeri ve polisi getirip köylüler ve emekçilerle, çiftçilerle aramıza koyun, güzel güzel rantımızı alalım, daha sonra onlara büyük bir enkaz bırakıp işimize gücümüze bakalım” diyor. Sadece bununla da yetinmiyor Kırşan. “Maden arama faaliyetlerini de kamu yararına yapılan bir faaliyet olarak değerlendirelim” diyor. Sermaye rant elde edecek, doğayı tahrip edecek, enkaz bırakacak, adına da kamu yararı diyeceğiz. Bir de “onları dokunulmaz kılalım. Sermayeyi koruyacak yasalar çıkaralım” diyor. Nerede bireylerin rantı kamu yararı olmuş? İşte böyle bir iktidarla karşı karşıyayız. İktidar böyle olursa TOBB Madencilik Meclisi Başkanı’nın söylemi de böyle olur. Zor bir süreçle karşı karşıyayız. Yani bunlar diyorlar ki “işimizi uzatmayın, kısa yoldan kısa sürede halledin, biz rantımıza bakalım”.

Balıkesir’e gelince anlatmaya gerek yok Madra Dağı bölgesi, Kaz Dağları, bütün ilçeler ve köyleri aynı durumdadır. Biraz önce Süheyla Doğan hocamızın burada dile getirdiği çok kıymetli düşünceleri vardı, ayrıca toplumu örgütlemek için böylesine fedakarca kendisini ortaya koyan, direnen, bu büyük büyük şirketlere ve onların hukuk kurumlarına karşı, bu iktidarın ekokırımcı anlayışına karşı bu bölgede insanları örgütleyen Süheyla Doğan hocamızı, buradaki aktivistleri selamlıyorum, başarılar diliyorum. Birlikte olacağız. Burayı gözlerine kestirmişler İzmir’i dünyanın çöp merkezi haline getirdiler. Aliağa nükleer atıkların merkezi haline getirildi. Dünyada hiçbir yerde parçalanmayan gemiler Bangladeş, Pakistan, Hindistan’dan Türkiye’ye geliyor. Orası nükleer atık çöplerin ayrıştırıldığı, çevrenin kirletildiği bir alan haline geldi.

O yetmiyor şimdi sıra Balıkesir’de. Balıkesir’i tamamen madene ve sermayeye açmaya çalışıyorlar. Bakın 155 şirket Balıkesir bölgesinde 279 ruhsat almış, 279 ruhsat. Bazı şirketler LİMAK gibi Siirt’te olduğu gibi Kürt coğrafyasını da tahrip ediyor. 155 şirket 279 ruhsat almış. 279 ruhsat 279 alanın videoda da gösterildiği tahrip edilmesi, yok edilmesidir, canlılardan arındırılmasıdır, köylülerin ve çiftçilerin aşına, ekmeğine el konulması demektir. Bir kadın arkadaş ne güzel söyledi ”yahu biz hayvancılık yaparız, tarım yaparız, biz başka bir şey bilmeyiz, buraları enkaz haline getiriyorsunuz, insansızlaştırmaya çalışıyorsunuz, biz çöp mü karıştıralım, ne yapalım” dedi. Ne yapsın gerçekten? Hayvancılık, tarım, meyve, sebze ile uğraşan bir ailemiz nereye gitsin, ne yapsın? Bu kimsenin umrunda değil, iktidarın hiç umrunda değil.

O zaman bu iktidarın da bizim umurumuzda olmaması lazım. Umurumuzda olmayan, bizi uçuruma sürükleyen, Türkiye’yi yıkımın eşiğine getiren bu iktidardan kurtulalım. İl eş başkanımız Songül başkan söyledi ekoloji mücadelesini demokrasi mücadelesinden, özgürlük mücadelesini adalet mücadelesinden bağımsız göremeyiz. Biz kendi cephemizde çok önemli örgütlenmeler, çabalar içerisinde olabiliriz ama tek başımıza, bir arada ve birlikte bir mücadele vermediğimiz müddetçe bir anlamı kalmıyor. Usta, gerçekten yol ve yöntemleriyle dünyayı şaşırtacak baskı politikalarıyla, Mussolini ve bilmem kimlere taş çıkaracak bir sistemle karşı karşıyayız.

Dolayısıyla bütün Balıkesir’in bütün ilçeleri aynı durumda, Kaz Dağları altın madenciliğin adeta merkezi haline getirildi. Birkaç yabancı ve yerli firma var. Yabancı yerli farketmez buradaki amaç ranttır. Bu firmalar o kadar pervasız ki, kapitalist sistemi tanımlarken söylüyorduk ya en az maliyetle, en düşük maliyetle en yüksek rantı elde etme, suyunu çıkarma diyorlar ya öyle çalışıyor. Kaz Dağları’ndaki altın madenciliği kesinlikle orta vadede burada doğayı ve yaşamı bitirecek, nefes almasını engelleyecek, bizim sağlığımızı etkileyecek bir noktada duruyor. Tahrip ediyorlar, zehir saçıyorlar, yüksek kar elde etmek için büyük enkazlar bırakıyorlar sonra çekip gidiyorlar.

Bakın bir maden ocağındaki bir işçi bir ara şöyle diyordu, yerin altında çalışan ve üreten biz, emek veren biz, sefasını süren sermaye. Şimdi doğa bizim, tarla bizim. Atalarımız yüzyıllardır o topraklarda yaşıyor, geçimini sağlıyor. Bir anda Ankara’da bir merkezden hiç tanımadığımız bir rantçı firmaya ruhsat veriliyor, geliyor burada suyun önünü kesip bilmem HES yapacam, JES yapacam, maden arayacağım diyor. Devlet zoruyla birlikte yapıyor da kimi yerlerde engelledik ama değerli arkadaşlar bizim olan, geleceğimiz olan, geçimimiz olan nefes aldığımız bu coğrafyayı bunlardan korumak gibi sorumluluğumuz var. Duyarlı olmamız, birikimli olmamız tek başına yetmiyor.

Cudi’de yanan ağaçla Kaz Dağları’nda maden için kesilen ağacı eşit gören, Gabar’da kesilen ormanlarla Madra Dağları’nda kesilen ormanı ya da ağacı kardeş gören, oraya da buraya da itiraz eden, itirazını sermaye ve sisteme karşı güçlü bir şekilde söyleyen bir mantıkla bunları önleyebiliriz. Kaz Dağları ve Madra bölgesinde bir direniş de var, biz de takip ediyoruz. Emin olun gıptayla sizlere bakıyoruz. Bu direniş büyümelidir. Bu direniş için bize düşen görev ve sorumlulukları yerine getireceğimizi belirtmek istiyorum. Bu kıymetli mücadeleyi veren arkadaşları selamlıyorum. Çok kolay değil buralarda direnmek, bu politikalara durmak.

Bu büyük firmalar karşısında ruhsatlarını iptal ettirmeye çalışmak ya da daha uygun koşullarda eğer önlenemiyorsa rant elde etmesi için mücadele etmek kıymetlidir. Emin olun sizin vermiş olduğunuz direniş olmasaydı Erzincan İliç’de yaşanan felaketlerin çoğu burada fazlasıyla yaşanabilirdi. Onun için kıymetli ve değerli bir mücadele yürütüyorsunuz. İzliyoruz, birlikteyiz. Yaptığınız her şeyi yakından takip ediyoruz. Elimizden geldikçe katkı sunuyoruz. Önümüzdeki günlerde de Ekmek ve Adalet Buluşmaları çerçevesinde sizlerle birlikte olacağız, birlikte mücadele edeceğiz. Şırnak’taki, Siirt’teki ormanla, ağaçla Kaz Dağları’ndaki, Hopa’daki nehri kardeşleştirmek, birlikte bir duyarlılık ortaya çıkarmak gibi siyasetin bir sorumluluğu var.

Siyaset, emekliler mitingi yapıp hadi eyvallah deyip New York’a  gidip rüşvetle yapılan bir konuk evinde konaklamak değildir. Siyaset başka bir şeydir. Siyasetin ilkeleri var. Siyasetin ilkesinde sermayenin sınırsız rantına karşı durmak var. New York’a binayı yapan iktidarla burada Limak’a, sermayeye, holdinglere alan açan akıl aynıdır, değişmiyor. Yurtdışına çıkınca bu iktidar gerçeği değişmiyor, aynı iktidardır. Yurtdışında övdüğümüz, lehine konuştuğumuz iktidarı burada eleştirirsek kimse bize inanmaz. İnsanların umutlarını boşa çıkarmış oluruz. Yerel seçimlerde kazanmış olduğumuz o havayı kaybederiz. İktidar iktidardır. Moskova’da da, Berlin’de de, Hewlêr’de de, Süleymaniye’de de olsak bu iktidar gerçekliği değişmez.

Onun için buna karşı durmak gibi bir sorumluluğumuz var.  Bu salon bu işleri benden çok daha iyi biliyor. Kirli bir oyun sahneleniyor ve bu kirliliğin farkındayız. Bize düşen yakınmak değil, mücadeleyi büyütmektir. Yakınırsak bir biçimiyle hallediyorlar. Birlikte durmak gerekiyor. Bizler bunları geçmişten beri yaşadık. Önce canımıza kıydılar ki hala kıymaya devam ediyorlar. Şimdi buralardaki doğa kıyımını artık sürekli hale getirdiler. Eskiden Kürt illerinden buraya her şey ihraç edilirdi. Şimdi bu doğa kırım buradan oraya ihraç ediliyor. Bu sefer tersten başladılar. Doğamıza kast edenlere karşı daha güçlü olmalıyız. Bu işi bilenler susmamalı, durmamalı. Bu kirliliğin farkında olanlar örgütlemeli, anlatmalıdır.

Biraz önce Burhaniye’de kaldığımız yerdeki sahili gördüm. İnsanlar girmekten çekiniyor. Bütün atıklar oraya akıyor. Bilenler büyük bir sorumluluk altındadır. Ya bilmeyecektik ya da öğrendiysek bunun gereklerini yerine getirmek lazım. En büyük acıyı, en büyük yükü, en büyük bedeli bilenler veriyor. Onun için bu salon bilenlerle dolu. Bu kırım karşısında sadece durmak değil, bunun farkında olmayanları uyarmak, karşı zemine çekmek, karşı zemini büyütmek gibi bir sorumluluğumuz var. Savaş sadece top ve tüfek değildir. Ağaç kırımı da bir kıyım değil mi?

Kaz Dağları’nın madenciliğe açılması, oksijen aldığımız havanın, nefes borularımızın madenciliğe açılması bir savaş değil mi? Buradaki çiftçi arkadaşlarımızın, kadın yoldaşlarımızın dile getirdiği sorunlar bir savaş değil mi? Dolayısıyla bize bir savaş açmışlar, bu savaşa karşı güçlü durmak lazım. En son Reşit yoldaşımıza yapılan saldırının bir benzeri yakın zamanda Diyarbakır’da yapıldı. Kulp’un Alpçetin köyü var, kollukla beraber oraya gittiler, bir maden şirketine verdiler, maden şirketi geldi. Başka yerlerde kolluk bulamıyorlar, kadınlar katledilirken kolluk yok, güvenlik yok, Narin cinayeti bir ayı geçti hakikat ortada yok, devletin örgütlü olduğu küçük bir yer ama Kulp Alpçetin köyüne bakıyoruz maşallah kolluk jandarma herkes orada.

Mesele sermayenin rantı olunca devletin bütün kolluk gücü, yer yer yargısı ordadır. Ama mesele kadınlar, çocuklar, istismar, ölüm, yolsuzluk, hırsızlık olunca maalesef kolluğunu, yargısını bulamıyoruz. Bu iktidarın aslında ne olduğu bu fotoğraflarla çok net bir şekilde ortaya çıkar. Reşit’i katledenler gibi Kulp’takilere de silah çektiler. Orada yapınca burada niye yapmasın, arkasında bir iktidar gücü var. Kim bilir belki Reşit yoldaşımız suçlu gösterilecek. Ekili alan olan her yerde şimdi GES yapıyorlar, GES verimli topraklara yapılmaz. Uygun bir mekan varsa yapılır ama bunlar hiçbir şeyin öncesini, arkasını, önünü düşünmezler o an orada elde edecekleri rantı düşünüyorlar.

Kusura bakmayın aslında sonuna kadar burada kalmayı düşünüyordum. O kadar hızlı gelişiyor ki her şey. Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklı hem DEM Parti hem de DBP milletvekili grubunu topladık. Meclis de açılıyor, yeni bir dönem başlıyor. Daha güçlü bir direniş ve mücadele ortaya koymanın hattını birlikte tartışacağız. Yoksa akşam buradan karayoluyla ayrılacaktım. Ama milletvekili toplantımız devam ettiği için belki bir bölümüne yetişirim diye biraz öne almak zorunda kaldım.

Ama sizinle aynı duyguları taşıyorum, hissettiğiniz her şeyi hissediyorum. Burada konuşan arkadaşların söylediği her şeye katılıyorum, çok değerli ve kıymetli bir görüş birliği içerisindeyiz. Başörtülü annelerin, kadın yoldaşlarımızın böylesine direnişçi, toprağına, doğasına sahip çıkması bunca kötülük karşısında bizlere umut veriyor. Bu çok önemlidir. Direniş en kırsalda, işin en kenarında durduğunu düşündüğünüz yerlerden geliyor. Demek ki artık mızrak çuvala sığmıyor, halklarımız uyandı, emekçiler uyandı. Tek bir eksikliğimiz var, o da bütün bunları bir araya getirip ortak bir mücadele yürütmektir. DEM Parti bunun için var. Ekmek ve Adalet Buluşmaları bunun için var.

Kürdün çığlığı ile Kaz Dağları’ndaki kardeşlerimizin çığlığını bir araya getirebilirsek daha yüksek bir ses çıkaracağımıza inanıyorum. Bu sesin de birçok kötülüğü değiştireceğine inanıyorum. Onlar doğanın nefesini kesmeye çalışıyorlar, Kürdün, Alevinin, emekçinin, direnen kadının nefesini kesmek istiyorlar. Mücadelemizle bu iktidarın zulüm politikalarının, rantın, sermayenin nefesini keseceğimize olan inançla tek tek hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Emeği geçen Balıkesir il örgütümüze, Burhaniye ilçe örgütümüze, komisyonda yer alan bütün arkadaşlarımıza bir kez daha huzurunuzda teşekkür ediyorum. Hepimize kolay gelsin, başaracağımıza olan inancımı koruyorum.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Erken Seçim” Açıklaması: Hazırız

Erken seçim tartışmalarına ilişkin değerlendirmede bulunan Tülay Hatimoğulları, “DEM Parti olası bir erken seçime en hazır olan partilerinden biridir. Çünkü bizim açımızdan siyaset seçimden seçime olan bir şey değil. Biz seçimler bittikten sonra eşbaşkanlarımız, merkez yönetim kurulumuz, parti meclisimiz, partimiz sürekli alanlardaydık.” dedi ve ekledi:

“‘Seçim bitti biraz da evimizde oturalım’ demedik. DEM Parti’nin temsil ettiği siyasal gelenek sürekli halkın içinde, işçilerle, emekçilerle, kadınlarla, Türkiye’de nerede sorun yaşanıyorsa orada her daim orada olan bir parti. Biz dolayısıyla seçimler konusunda idmanlı olduğumuzu söyleyebilirim. Yaz boyunca da ‘Ekmek ve Adalet’ kampanyası kapsamında sürekli halkımızla birlikteydik. Dolayısıyla biz gerek örgüt olarak, gerekse yerellerimiz, il-ilçe örgütlerimiz, genel merkezimizle birlikte bu konuda en hazırlıklı partiyiz.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Artı Gerçek’ten Sinan Şahin‘e gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Tülay Hatimoğulları, Emek ve Özgürlük İttifakı’na ilişkin yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “Seçimlerde biz çok önemli bir adım attık ve bir ittifak oluşumu sürecine girmiştik. Bu ittifaklardaki temel amacımız bir seçim ittifakı kurmak değildi. Tesadüfen seçimlerin öncesine denk geldi. Bizim amacımız bir mücadele ittifakı kurmak. Nerden kaynaklandı bu ihtiyaç? Türkiye’nin içinden geçtiği süreç, Türkiye’de özgürlüklere dönük saldırılar katlanarak arttı.

Şunu belirtmeliyim, AKP öncesi dönem güllük gülistanlık değildi. O dönem de çok büyük baskılar söz konusuydu. Ancak AKP iktidarı döneminde gerçekleşen rejimle birlikte rejim daha da otoriterleşti ve daha da faşistleşti. Bu rejime karşı bütün dünya deneyimlerine baktığımız zaman faşizme ve otoriter rejimlere karşı birleşik demokratik mücadelelerin kazandığını gördük. Toplum birleşik ve demokratik bir zeminde örgütlenirse bir başarı elde edebileceğini dünya deneyimlerine bakarak gördük. Bu nedenle bu ülkede artan bu otoriterleşen ve faşistleşen bu rejime karşı biz birleşik demokratik bir cephenin Türkiye’de kurulması gerektiğine canı gönülden inanan, bunun içinde çok emek veren bir partiyiz.”

“Erken seçim acildir, ihtiyaçtır, elzemdir”

Erken seçim tartışmalarına ilişkin de değinen Hatimoğulları, “DEM Parti olası bir erken seçime en hazır olan partilerinden biridir. Çünkü bizim açımızdan siyaset seçimden seçime olan bir şey değil. Biz seçimler bittikten sonra eşbaşkanlarımız, merkez yönetim kurulumuz, parti meclisimiz, partimiz sürekli alanlardaydık.” dedi ve ekledi:

“‘Seçim bitti biraz da evimizde oturalım’ demedik. DEM Parti’nin temsil ettiği siyasal gelenek sürekli halkın içinde, işçilerle, emekçilerle, kadınlarla, Türkiye’de nerede sorun yaşanıyorsa orada her daim orada olan bir parti. Biz dolayısıyla seçimler konusunda idmanlı olduğumuzu söyleyebilirim. Yaz boyunca da ‘Ekmek ve Adalet’ kampanyası kapsamında sürekli halkımızla birlikteydik. Dolayısıyla biz gerek örgüt olarak, gerekse yerellerimiz, il-ilçe örgütlerimiz, genel merkezimizle birlikte bu konuda en hazırlıklı partiyiz.

Erken seçim olmalıdır bu ülkede. Erken seçim acildir, ihtiyaçtır, elzemdir. Erken seçim talebinde bulunurken, detay gibi gözüken ama çok önemli olan şu noktaya dikkat çekmek istiyorum; 2023’te muhalefet, toplumsal isyanı ve demokratik zemindeki haykırışları, bir bakıma bastıran bir yöntem izledi. Neydi bu yöntem; ‘bütün çözüm sandıktadır’ gibi bir umut oluşturdu. Şunu söylemiş oldu işçiye, emekçiye, domatesini döken domates üreticisine, biber üreticisine, çay üreticisinin yaptığı eylemlere, itirazlara şöyle yanıt vermiş oldu: ‘Hele siz bir oturun evinizde. Biz bu iktidarı gönderelim ve her şey güzel olacak.’

Ama 2023 seçimleri bize bir kez daha böyle olmadığını gösterdi. Biz o zaman da söylüyorduk; bütün umutları sadece sandığa bağlamak bu ülkede bu ülkede bir değişim ve dönüşümü sağlamaz. O nedenle biz erken seçim talep ederken az önce söylediğim birleşik demokratik zeminlerin aynı anda güçlendirilmesi gerekiyor ve bu işlerin paralel yürütülmesi gerekiyor. Bütün umudu sandığa bağlarsak o sandıktan muhalefet başarılı çıkamaz.”

Tülay Hatimoğulları’nın açıklamalarının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

“Osman Kavala Dosyası”nda Yeni Gelişme: Adalet Bakanlığı’na Gidecek

“Gezi Parkı Davası” kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan iş insanı Osman Kavala’nın dosyasında yeni gelişme yaşandı. Kavala için yapılan ‘kanun yararına bozma’ başvurusunu reddeden mahkeme dosyanın Adalet Bakanlığı’na gönderilmesine karar verdi.

Gezi Davası hükümlüsü, iş insanı Osman Kavala avukatlarından Hilal Zengin, Kavala’nın yeniden yargılanma kararının reddedilmesine dair Adalet Bakanlığı’nın incelemesi amacıyla yaptığı ‘kanun yararına bozma’ talebi İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘karar verilmesine yer olmadığı’ gerekçesiyle reddedildi.

Avukat Zengin, kanun yararına bozma yetkisinin Adalet Bakanlığı’na ait olduğunu belirterek 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını 15 Eylül’de İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşıdı. İtiraz başvurusunu inceleyen üst mahkeme 25 Eylül’de kararını açıkladı. Başvuruyu haklı bulan 14. Ağır Ceza Mahkemesi son kararı Adalet Bakanlığı’nın vermesi gerektiğine işaret ederek söz konusu dosyanın, bakanlığa gönderilmesi talebiyle yeniden 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iletilmesine karar verdi.

Mahkemenin kararında şöyle denildi: “İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 12/08/2024 tarihli, karar verilmesine yer olmadığına dair kararıyla ilgili hükümlü müdafii tarafından yapılan 15/09/2024 tarihli itirazla ilgili karar verilmesine yer olmadığına, gereğinin takdir ve ifası için hükümlü müdafi tarafından verilen dilekçenin Adalet Bakanlığı’na gönderilmesi yönünde usulü işlem yapılmak üzere dosyanın ve kararın gereği için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine…”

Ne olmuştu?

Gezi Parkı Davası kapsamında tutuklu yargılanan iş insanı Osman Kavala 25 Nisan 2022 yılında “Türkiye Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi. Kavala’nın cezası 28 Eylül 2023’te Yargıtay 3. Ceza Dairesi, tarafından onandı.

Osman Kavala’nın avukatı Hilal Zengin, ‘olağanüstü temyiz’ olarak bilinen kanun yararına bozma talebinde bulundu. Bu talep, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilerek 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulunuldu. Avukat Zengin’in son olarak 30 Nisan’da mahkemeye sunduğu dilekçe kabul edilmiş ve dosyalar Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderildi. Bakanlık, yeniden yargılama yapılması için kanun yararına bozma yoluna gidilmediğine karar vererek, Osman Kavala’nın olağanüstü temyiz talebini reddetmişti.

Hilal Zengin, müvekkili için temmuz ayında üçüncü kez yeniden yargılama talebinde bulunarak Gezi yargılamasının karar heyetinde yer alan başkan ve üyelerin yeniden yargılama talebine bakacak mahkeme heyetinde yer almaması talebinde bulundu. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 9 Mayıs’ta bu talebi kabul etti ve yeni bir heyet oluşturulmasına karar verdi.

Bu karara göre ilk yargılamayı yapan ve ceza kararlarının altında imzası bulunan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin üyelerinden Mesut Özdemir ile daha önce AK Parti’den Samsun’dan milletvekili aday adayı olduğu ortaya çıkan Murat Bircan, yeni başvuruyu inceleyecek olan heyetten çıkartıldı. 24. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Şenol Kartal, başkan olarak görevlendirildi. Başvuruyu değerlendiren yeni heyet de ret kararı verdi.

Kavala’nın avukatı Adalet Bakanlığı’na gönderilmek üzere bir kez daha 8 Temmuz’da 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ‘kanun yararına bozma’ için başvuru yaptı. Ağustos ayında başvuruya yanıt veren mahkeme, itirazı reddederek kanun yararına bozma yoluna gidilmesine yer olmadığına karar verdi ve talebi Adalet Bakanlığı’na iletmedi.

Yılmaz Tunç ne dedi?

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Delegasyonu Başkanı ve AK Parti Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş’in, cezaevindeki Osman Kavala’yı ziyaret etmek istediği yönündeki Gazete Duvar’a yaptığı açıklamayla ilgili konuşmuştu.

Tunç, Osman Kavala’nın ‘yeniden yargılanma’ başvurusu sürecine dair, “Yeniden yargılamayla ilgili 13. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden yargılama talebini reddetmişti. 14. Ağır Ceza Mahkemesi de itirazı reddetti. Sonrasında kanun yararına bozma dilekçesiyle Adalet Bakanlığı’na başvuruldu. Tabii burada yeniden yargılamayla ilgili sebep olarak ‘hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçu bakımından, parlamenter sistem hükümet döneminde işlenen bir suç. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiştir. O nedenle suçun mağduru değişmiştir gibi bir gerekçe sunuldu” dedi.

Paylaşın

“Almanya Binlerce Türkiye Vatandaşını Sınır Dışı Edecek” İddiası

Almanya ile Türkiye arasında aylardır süren müzakerelerin ardından, Almanya’da kalma hakkı bulunmayan yüzlerce Türkiye vatandaşının kademeli olarak Türkiye’ye geri gönderilmesinde mutabık kalındığı iddia edildi.

Almanya ile Türkiye arasındaki anlaşmaya göre, Türkiye Almanya’dan her hafta 500 Türk vatandaşını geri kabul edecek.

Alman basınında, Almanya’daki yüzlerce Türk vatandaşının Türkiye’ye geri gönderilmesi konusunda Berlin ile Ankara arasında anlaşmaya varıldığı iddia edildi.

Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (FAZ) yer alan habere göre, iki ülke arasında aylardır süren müzakerelerin ardından, Almanya’da kalma hakkı bulunmayan yüzlerce Türk vatandaşının kademeli olarak Türkiye’ye geri gönderilmesinde mutabık kalındı. Varıldığı belirtilen anlaşmaya göre, Türkiye Almanya’dan her hafta 500 Türk vatandaşını geri kabul edecek.

Gazetenin Alman hükümet çevrelerinden edindiği bilgilere dayandırdığı haberine göre, ilk etapta 200 Türk vatandaşı, Almanya’nın çeşitli havalimanlarından tarifeli uçuşlarla Türkiye’ye gönderilecek. Gazeteye konuşan kaynaklar, bunun Almanya’da iltica başvurusu yapmış ve başvurusu reddedilmiş olan Türklerin sınır dışı edilmesi sürecinin başlangıcı olduğunu söyledi.

Hükümetler arasında geçen aylarda yapılan görüşmelerde Türkiye’nin, söz konuşu kişileri, özel bir uçağın kiralanıp işletilmesi anlamına gelen, tarifesiz “charter” uçuşlar ile geri kabul etmeyi reddettiği, ancak varılan anlaşmayla bu konuda bir formül üzerinde uzlaşıldığı belirtildi. Türkiye’nin, bir uçak dolusu sığınmacının geri gönderilmesini mümkün kılacak bu yöntemle olası bir imaj zedelenmesinden kaçınmak istediğini aktaran FAZ, Ankara’nın, söz konusu uçuşlara “charter” yerine “özel uçuş” adı verildiği takdirde gelecekte bu yöntemle de Türk vatandaşlarını kabul edebileceğini yazdı.

Resmi verilere göre, 2023 yılı sonu itibarıyla, Almanya’da oturma izni olmayan 13 bin 500’ü aşkın Türk vatandaşının ülkeyi terk etmesi gerekiyordu. Bunun karşısında 2023 yılında toplam 871 Türk vatandaşı sınır dışı edilmişti. 13 bin 500 kişinin yaklaşık 10 bin kişilik kısmının, “Müsamaha Belgesi” denilen, başvurusu reddedilen kişinin geçici olarak ülkede kalmasına olanak sağlayan belgeye sahip olduğu belirtiliyor. Bu kişilerin yüzde 25’lik kısmına Müsamaha Belgesi verilmesinin nedeni ise, kimlik ve seyahat belgesi eksikliğiydi.

FAZ’ın haberine göre, şimdi bu durum değişiyor. Almanya’nın kısa süre önce Türkiye’ye 200 isimden oluşan bir liste gönderdiğini yazan gazete, Türkiye’nin de bu kişileri geri kabul edeceğini teyit ettiğini iddia etti. Bunun ardından söz konusu listede adı geçen isimlerin belgelerinin, Almanya’nın çeşitli yerlerindeki yabancılar büroları ve Türk konsolosluklarının iş birliği içerisinde tamamlandığı veya yenilendiği belirtildi. Türkiye’nin Almanya’ya, konsolosluklarla Alman makamları arasındaki iş birliğinin “tamamen sorunsuz” biçimde sürdürüleceğini taahhüt ettiği öne sürüldü.

FAZ’ın haberinde, Türkiye’nin söz konusu kişileri geri kabul etmesi karşılığında, resmiyette “şaşırtıcı biçimde az” kazanım elde ettiği ifade edildi. Türk temsilcilerin, Alman temsilciler ile müzakerelerinde, nihai hedeflerinin vize serbestisi olduğunu ifade ettikleri belirtildi. Ancak Almanya, vize başvurularını değerlendirme sürecini hızlandırma konusunda çaba sarf edeceğini taahhüt etmekle yetindi.

Almanya’da iltica başvurusu yapan Türk vatandaşlarının sayısı, son yıllarda yükselişte. 2023 yılında başvuru yapanların sayısı, 2022 yılına göre yüzde 150 arttı. Türkiye, vatandaşları Almanya’da iltica başvurusu yapan ülkeler arasında Suriye’nin ardından ikinci sıraya yükselmişti. Son dönemde başvuru yapanların sayısının düşüşe geçmesiyle birlikte, Türkiye Afganistan’ın ardından üçüncü sıraya geriledi.

Ağustos ayı sonunda Solingen’de düzenlenen terör saldırısı ve aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif’in (AfD) ay başında Thüringen ve Saksonya ve geçen hafta sonunda Brandenburg eyalet seçimlerinde elde ettiği başarılarla birlikte, son dönemde Almanya’da göç tartışması kızışmış bulunuyor. Hükümet üzerindeki baskının artmasıyla, Almanya, 16 Eylül tarihinde sınır kontrollerine başlamıştı. İçişleri Bakanlığı, söz konusu tartışmalı uygulamayı, “düzensiz göçü sınırlandırmak” ve “iç güvenliği korumak” hedefleriyle gerekçelendiriyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan’dan BM Mesajı: Daimi Üye Olmanın Gayretindeyiz

Cuma namazının ardından açıklamalarda bulunan Erdoğan, “(BM) Türkiye olarak daimi üye olmanın gayretindeyiz ama şu ana kadar aldığımız bir netice yok. Daimi üyelerin de bizleri daimi üye yapma gibi hesapları yok” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Üsküdar’daki Hz. Ali Camisi’nde kıldığı cuma namazı sonrası açıklamalarda bulundu.

Erdoğan, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e daimi üye olma gayreti içinde olduğunu söyleyerek, “Ama şu ana kadar aldığımız bir netice yok ve daimi üyelerin de bizleri daimi üye yapma gibi bir hesapları yok” dedi.

BM Genel Kurulu’na katıldığı ABD temaslarını tamamlayarak dün Türkiye’ye dönen Erdoğan, İstanbul’da Cuma namazı sonrası yaptığı açıklamada Birleşmiş Milletler’in yapısını eleştirdi.

BM’ye üye 15 geçici üyenin karar alma mekanizmasının bir etkisinin olmadığını belirten Erdoğan şöyle konuştu:

“Beş daimi üye dünyayı adeta yöneten, idare eden ülkeler konumunda. Dolayısıyla şu anda Japonya, Türkiye, Almanya gibi üyeler her ne kadar daimi üye olma teşebbüsü varsa da şu an itibariyle daimi üye olamadıkları için herhangi bir tesirleri de söz konusu değil. Şu anda Türkiye olarak daimi üye olma gayreti içindeyiz. Ama şu ana kadar aldığımız bir netice yok ve daimi üyelerin de bizleri daimi üye yapma gibi bir hesapları yok.”

Erdoğan konuşmalarında, sıklıkla BM’nin yapısını eleştiriyor. Cumhurbaşkanı son olarak önceki gün New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun BM Genel Kurulu’na katılmasını “utanç vesilesi” olarak tanımlamıştı. Erdoğan daha önce de BM’nin beş daimi üyesine göndermede bulunarak “dünya beşten büyüktür” diye seslenmişti.

BM’nin beş daimi üyesi arasında Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD bulunuyor.

Erdoğan’a New York’ta Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’le görüşmesi ve iki ülke arasındaki Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey toplantısının ne zaman yapılacağı soruldu.

Toplantının gelecek yılın başında yapılmasının planlandığını ifade eden Erdoğan, hem toplantıyı hem de Ege’de son dönemde yaşanan sıkıntıları görüşmede ele aldıklarını kaydetti. Erdoğan, “Bu konuları Sayın Başbakan masaya yatıracağını, bu sorunu da çözeceğini bizlere ifade etti” dedi.

Yunan sahil güvenlik botlarının 20 Eylül’de Bodrum ve 23 Eylül’de Datça’da Türk karasularını ihlal ettiğine dair görüntüler kamuoyuna yansımıştı. Erdoğan ile Miçotakis’in bu haftaki görüşmesi öncesinde “karasularının ihlali” konusunda görüş beyan eden CHP’liler, gerek AK Parti hükümetinin gerekse İçişleri Bakanlığı’nın gereken tepkiyi vermediğini savunmuştu.

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’la görüşmesine ilişkin soru üzerine de Cumhurbaşkanı, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sıkıntıları görüştüklerini ifade etti. “Bu konularda Paşinyan’ın olumlu yaklaşım içerisinde olduğunu gördüm” diyen Erdoğan, benzer yaklaşımlarla Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunların çözülmesini umduğunu dile getirdi.

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme: Şam’dan “Kürtlere Saldırmak İstiyorlar” Açıklaması

Ankara – Şam hattındaki normalleşme sürecine ilişkin konuşan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın üst düzey danışmanlarından Buseyna Şaban, müzakerelerin, Türkiye’nin Suriye topraklarından çekilme ilkesini uygulanmasına bağlı olduğunu belirtti.

Şaban, Ankara’nın ‘normalleşme’ sürecinden bahsederken ‘yanıltıcı davrandığını’ dile getirerek, şu ifadeleri kullandı:

“Erdoğan, Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Suriye ile yakınlaşma arzusundan bahsettiği açıklamalarda bulunduğunda bu seçimi kazanma amaçlıydı, ancak sundukları hiçbir şey yoktu. Sahada yaptıklarını sürdürmek, topraklarımızı işgal etmek, ortalığı kasıp kavurmak, Kürtlere saldırmak istiyorlar.”

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın üst düzey danışmanlarından Buseyna Şaban, Ankara-Şam ilişkilerine yönelik açıklamalarda bulundu. Şaban’ın açıklamaları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 21 Eylül’de yaptığı konuşmanın ardından geldi.

Türkiye’deki yetkililerin, ‘Suriye ile yakınlaşma’ konusunu kendi çıkarları için kullanmaya çalıştığını dile getiren Şaban, “Bugün Türkiye, Suriye’nin kuzeybatısının kıymetli, değerli ve zengin bir parçası olan topraklarımızın bir kısmını işgal ediyor ve tehlikeli bir Türkleştirme süreci yürütüyor” dedi.

Türkiye ile müzakerelerin, Suriye topraklarından çekilme ilkesinin uygulanmasına bağlı olduğunu belirten Şaban, Ankara’nın ‘normalleşme’ sürecinden bahsederken ‘yanıltıcı davrandığını’ dile getirdi. El Arab’ın aktardığına göre Şaban, şu ifadeleri kullandı:

“Erdoğan, Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Suriye ile yakınlaşma arzusundan bahsettiği açıklamalarda bulunduğunda bu seçimi kazanma amaçlıydı, ancak sundukları hiçbir şey yoktu. Sahada yaptıklarını sürdürmek, topraklarımızı işgal etmek, ortalığı kasıp kavurmak, Kürtlere saldırmak istiyorlar.”

Suriye Devlet Başkanı Esad’ın sözlerini de hatırlatan Şaban, şöyle devam etti: “Türkiye’nin Suriye topraklarından çekilme şartını kabul etmesi gerektiğini bildirdik. Hemen çekilmeleri gerektiğini söylemedik ancak bu ilkeyi kabul etmek istemiyorlarsa masaya oturmayacağız.”

Suriye Devrim ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonu Başkanı Hadi el Bahra ise, “Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Suriyeli mevkidaşı ise görüşme çağrıları abartılı” dedi.

Erdoğan ne demişti?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’ye gitmeden önce yaptığı açıklamada, şu ifadeleri kullanmıştı: “Suriye’deki gerilimin artık sona ermesi gerektiğini, oradaki istikrarsızlığın başta terör örgütleri olmak üzere tabii İsrail’in bir devlet terörü estirdiğini çok açık, net ortaya koyacağız. Bu artık sıradan bir basit terör değil, devlet terörü. Bunu bugüne kadar çok kez tekrar ettik, söyledik.

Ama bazıları hala özellikle batılı ülkeler bunu anlamamakta ısrar ediyor. Biz de söylemekte ısrar edeceğiz ve bunu özellikle de inşallah Birleşmiş Milletlerdeki konuşmamda ifade edeceğim. Bu gerginliğin sona ermesi, Suriye topraklarının tamamında huzur ve istikrarın sağlanması için Türkiye ve Suriye’nin birlikte atabileceği adımlar Şam yönetimini, muhaliflerin bir süredir Suriye’de çatışmasızlığın sağladığını görüyoruz. Bu durum kalıcı çözüm için etkin bir kapı aralamak adına elverişli bir ortam sağlıyor.

Suriye dışında milyonlarca insan vatanlarına dönmek için bekliyor. Biz bu konuda çağrımızı yaptık ve Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için Beşar Esad ile görüşme irademizi de ortaya koyduk. Biz şimdi karşı taraftan cevap bekliyoruz. Biz buna hazırız. Halkı Müslüman iki ülke olarak artık bu birlikteliği, bu beraberliği bir an önce gerçekleştirelim istiyoruz. İki ülke ilişkilerinde yeni bir dönemde böylesi bir görüşme neticesinde inşallah başlar diye inanıyorum.”

Normalleşmede ilk adım 28 Aralık’ta atıldı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad, Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana dışişleri bakanları düzeyinde ilk kez resmi görüşme için Moskova’da bir araya gelmişti.

Toplantıda ilişkilerin normalleştirilmesinin yanı sıra Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3,7 milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunun da ele alınacağı kaydedilmişti.

Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde konuyla ilgili yer alan açıklamada “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hakkında görüş alışverişinde bulunulması, terörle mücadele, siyasi süreç, sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşleri de dahil olmak üzere insani konuların ele alınması planlanmaktadır” denilmişti.

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecinde Rusya’nın da girişimleriyle ilk somut adım bakanlar düzeyinde 28 Aralık’ta atılmıştı.

Moskova’da 28 Aralık 2022’de Türkiye, Rusya ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katılımıyla yapılan üçlü toplantıda Suriye krizi, mülteci sorunu ve Suriye topraklarında bulunan tüm terör örgütleri ile ortak mücadele çabaları ele alınmıştı.

İlk görüşmede Şam yönetiminin, Türkiye’den, topraklarından çekilmesini ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) “terörist” olarak tanınmasını istediği ancak bu taleplerin Türkiye tarafından geri çevrildiği bildirilmişti.

Nisan başında dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıya İran da katıldı. Türkiye, Suriye, Rusya ve İran savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katıldığı 25 Nisan’da yapılan toplantı, Ankara ile Şam arasında başlatılan normalleşme sürecinde yeni bir adım olmuştu.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye “Suriye topraklarında her şekliyle terör örgütleri ve tüm aşırılıkçı gruplarla mücadele, Suriyeli mültecilerin topraklarına dönmelerine yönelik çabaların yoğunlaştırılması”na vurgu yaptı ve tarafların “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını teyit” ettikleri belirtilmişti.

Suriye ise “Türk birliklerinin Suriye’den çekilmesi” talebini yinelemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Aralık toplantısı öncesinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerine yönelik olası kara operasyonuyla ilgili açıklamada bulunurken, “Biz şu an itibarıyla Suriye, Türkiye, Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz.

Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, ardından savunma bakanlarımız bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı. Böylece bir dizi görüşmeler zincirini başlatmış olacağız” şeklinde konuşmuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Rus medyasına yansıyan haberlerde, Moskova’nın Türkiye tarafından önerilen üçlü diplomasi mekanizması fikrine sıcak baktığı belirtilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kasım ayında Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşebileceğinin sinyalini vermiş ancak Esad, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekmeyi kabul etmediği müddetçe Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington’da yaptığı basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a Suriye ile normalleşme gündemi kapsamında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme talimatı verdiğini söylemişti.

Washington dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan yol haritasının muhataplarıyla birlikte Fidan’ın oluşturacağını bildirmişti. “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bizim de çıkarımıza olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Suriye’de inşa edilecek hakkaniyetli bir barış, en çok bize fayda sağlayacak” diyen Erdoğan, bu inşa sürecinin en önemli adımı da Suriye ile yeni bir dönem başlatmaktan geçtiğini söylemişti.

Şu ana kadar bu sürecin olumlu istikamette geliştiğini ve yakın zamanda somut adımlar atılmasını beklediklerini ifade eden Erdoğan, ABD ve İran’ın da bu süreci desteklemesi gerektiğine dikkat çekmişti. Bu süreci baltalamak isteyenlere karşı da “hazırlıklı oldukları” mesajını vermişti.

Erdoğan, “Suriye’nin bir ve bütün olarak yeni bir gelecek inşa etmesi için oluşacak iklimden kimsenin rahatsızlık duymaması temel beklentimizdir. Bu süreci terör örgütleri zehirlemek için elinden geleni yapacaklardır. Provokasyonlar tertipleyip oyunlar kuracaklardır. Tüm bunların farkındayız ve hazırlıklıyız” demişti.

16 Temmuz’da yapılan kabine toplantısının ardından açıklamalarda bulunan Erdoğan, Beşar Esad’a isim vermeden çağrıda bulunarak, “Karşılıklı saygı ve müşterek menfaatler temelinde daha önce karşımızda konumlanan ülkelerle dahi ilişkilerimizi güçlendirdik. Tüm bunları malum çevrelerin körüklediği eksen tartışmasına rağmen başardık” demiş ve eklemişti:

“Dostlarımızın sayısını çoğaltmaya büyük önem veriyoruz. Büyük güçler arasındaki paylaşım kavgasının hızlandığı bir dönemde dış siyasette yeni denklemler kurmamız Türkiye için tercihten öte ihtiyaçtır. Bu açılımlara komşularımızla birlikte diğer ülkelerin de muhtaç olduğunu görüyoruz. Bunun için sıkılı yumrukların açılmasında fayda olduğunu görüyoruz.”

Suriye Halk Meclisi’nde konuşan Devlet Başkanı Beşar Esad, “Egemenlik ve uluslararası hukuk, ilişkilerin onarılması konusunda ciddi olan tüm tarafların ilkeleriyle tutarlıdır ve terörle mücadele her iki tarafın da ortak çıkarıdır” demiş ve eklemişti:

“Komşu ülkenin topraklarını oradan çekilmek için işgal etmedik, teröre desteğimizi durdurmak için de destek vermedik … Çözüm açık sözlü olmak ve kibri değil hatayı tespit etmektir… Gerçek nedenlerini göremediğimiz bir sorunu nasıl çözebiliriz? İlişkiyi yeniden tesis etmek için öncelikle bu ilişkinin bozulmasına neden olan sebeplerin ortadan kaldırılması gerekir ve biz hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.”

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın