AK Parti Son Siyasi Gelişmeleri Halka Sormaya Hazırlanıyor

AK Parti son siyasi gelişmeleri vatandaşa sormaya hazırlanıyor. Edinilen bilgiye göre AK Parti, Bahçeli’nin DEM Partili yöneticilerle tokalaşması ile başlayan ve Erdoğan’ın Kürt seçmene çağrısı ile devam eden süreci vatandaşa soracak.

Seçmenin hem gelişmelere nasıl baktığı ölçülecek hem de açık uçlu sorularla düşünce ve önerileri alınacak. Araştırmanın kasım ayı ortasında sonuçlanması bekleniyor.

Yerel seçimde birinci parti koltuğuna oturan CHP, son haftalarda yayınlanan birkaç anket dışında birinciliğini koruyor. Gazete Duvar’ın aktardığına göre; AK Parti’li yöneticiler kendi yaptıkları anketlerin de bunu doğruladığını söylüyor, ancak ufak kıpırdanmalara dikkat çekiliyor. AK Parti’deki son anketlere göre AK Parti’deki kıpırdanma yukarı, CHP’deki kıpırdanma aşağı yönlü.

Ekonomik verilerin düzelmeye başladığını, daha da önemlisi AK Parti’nin ekonomiyi düzelteceğine olan inancın yerleşmeye başladığını söyleyen partililer, “Bu süreçte CHP’de pozitif bir şey olmadı. Oyunu koruyacak ya da artıracak bir şey yapmadı. Bizim seçmenimizin ise AK Parti’nin toparlanacağına inancı yükselmeye başladı. Seçmen tüm bunları test ederek bir karara varacak” diyor.

Çeşitli aralıklarla ekonomiden siyasi tartışmalara birçok konuda seçmenin tutumunu ölçen AK Parti son siyasi gelişmeleri de vatandaşa sormaya hazırlanıyor.

Edinilen bilgiye göre AK Parti, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Partili yöneticilerle tokalaşması ile başlayan geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt seçmene çağrısı ile devam eden süreci vatandaşa soracak. Seçmenin hem gelişmelere nasıl baktığı ölçülecek hem de açık uçlu sorularla düşünce ve önerileri alınacak. Araştırmanın kasım ayı ortasında sonuçlanması bekleniyor.

Paylaşın

Bakırhan: Türkiye’nin Toplumsal Barışını Sağlaması Gerekiyor

Halkların Demokratik Kongresi’nde (HDK) konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Ortadoğu’da sistemin ciddi bir kriz içinde olduğunu söyledi. Bakırhan, Türkiye’nin bundan ne kadar etkileneceğini hep birlikte tartışmak gerektiğini ifade etti.

Haber Merkezi / Tuncer Bakırhan, “Mevcut durum fırsatlar da riskler de ortaya çıkarabilir. Ortadoğu’daki bu girdaba kapılmamak için öteden beri savunduğumuz gibi Türkiye’nin toplumsal barışını sağlaması gerekiyor. En başta Kürt meselesini diyalogla, müzakereyle, demokratik yöntemlerle çözmesi gerekiyor” dedi.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) 13’üncü Genel Kurulu İstanbul Sancaktepe’deki Dr. Kadir Topbaş Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleştildi.

Genel Kurul’a, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır da dahil siyasi parti temsilcileri ile HDK bileşenleri katıldı.

Genel kurulda konuşan Bakırhan, şunları söyledi: “Merheba hevalino hûn bi xêr hatin, ez we hemûyan bi rêzdarî silav dikim. Min îro li vê salonê pir dostên xwe yê berê dît û ez gelek kêfxweş bûm. Înşelah em ê bi ser bikevin.

Değerli arkadaşlar hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Yıllardır mücadele eden, emek veren, bedel ödeyen birçok dostumu, arkadaşımı, yoldaşımı bugün burada görmekten büyük mutluluk duydum. Mücadele devam ediyor,  birlikteyiz, başarıya ulaşacağımıza inanıyorum. Bu dileklerimle HDK’nin 13. Olağan Kongresi’ni kutluyorum, başarılar diliyorum. Cengiz ve Esengül başkan ve yönetiminin emeklerine sağlık. Birlikte önemli bir süreç ürettik. Zorlu bir süreçte çalışmalar yaptık, eksiği ve fazlasıyla kendi partisi olan DEM Parti’ye büyük katkılar ve emekler sundular. Bundan sonra seçilecek yeni yönetimin de daha da büyüterek ve güçlendirerek bu sürece katkı sunacağına eminim.

Değerli arkadaşlar, HDK nedir diye sorarsanız, HDK mücadele ederek öğrenmektir. Gerçekten dünyada HDK’ye benzer başka bir örgütlenme var mı çok emin değilim ama hem mücadale ediyorsun hem de öğreniyorsun. Bundan dolayı HDK’yi kutluyorum mücadele içerisinde öğrettiği için, değiştirdiği için. Cengiz başkan söyledi hem burada oturan yoldaşlarımız hem bugün mücadelenin en aktif olanları HDK’nin suyunu içtiler, benim de içinde olduğum binlerce arkadaşlarımızı değiştirdi dönüştürdü. Değiştirip dönüştürmeye devam edecek. Değiştirip dönüştürerek daha güçlü bir mücadele yaratacağına eminim.

HDK toplumun yok sayılanlarını örgütlüyor, toplumun ötekilerini özne olarak ortaya koyuyor. Bildiğimiz formların dışında öznenin kendisini en tabandan yukarı doğru örgütlüyor. Bildiğimiz yukarıdan aşağı doğru bir örgütlenme değil. Bunun için çok kıymetli ve değerlidir. Bugüne kadar yaratılan pratikler içerisinde en kıymetli pratiklerden birisi budur. Farklı olan herkesin temsilini sağlayan, farklı olanın kendi dilini, kimliğini, inancını, sınıfını özgürce yaşayabileceği, kendisini ifade edebileceği bir zemindir.

Bu zemini yeterince değerlendirebildik mi, bu kıymetli fikriyatı yeterince örgütleyebildik mi? Bu kıymetli fikriyat bahsettiğimiz bütün alanlara yeterince ulaşabildi mi? Tabii ki bu sorunun cevabını Cengiz başkan verdi, özeleştiri de verdi. Bundan sonra HDK’nin yaptıkları ve mücadeleye kattıkları olumlulukları alacağız ama Cengiz başkanın dile getirdiği eksiklerimizi, yetmezliklerimizi gidererek HDK fikriyatını toplumda örgütleme gibi bir zorumluluğumuz var. Umut burasıdır. Gerekli olan noktada olmayabilir, şu anda fikriyata uygun bir kapsayıcılıkta olmayabilir ama bu HDK’nin önümüzdeki dönem güçlenerek fikriyatına uygun bir noktaya gelmeyeceği anlamına gelmiyor.

Ben HDK’nin büyüyeceğine, umut olmaya devam edeceğine, sorun alanlarındaki bütün zeminlerde ciddi örgütlenerek onların taleplerini temsil edeceğine, demokratik bir Türkiye, demokratik bir ulus, eşit yurttaşlar olarak yaşadığımız ülke mücadelesine büyük katkılar sunacağına inanıyorum. Bugün HDK’nin meclis tipi örgütlenmesine ne kadar büyük ihtiyaç olduğunu hep birlikte gördük. Türkiye’de ciddi bir ekokırım, kadın kırım var, ciddi bir göçmen karşıtı anlayış var, ciddi bir kriz var.

HDK eğer gerçekten kendisini bu alanlarda meclis şeklinde yeterince örgütleyebilseydi, bu sistemin böylesine pervasızca kadını, çevreyi, göçmeni, ötekiyi yok sayarak ezmesine, zulüm etmesine izin vermeyebilirdik. HDK’yi önemsiyorum, HDK’yi büyütmemiz lazım. HDK’nin önemli bir ayağı olan DEM Parti adına bunları söylüyorum. Önümüzdeki dönem HDK’nin hak ettiği yere gelmesi için, bugüne kadar yaptığımız çalışmalardan daha olumlu, daha büyük bir mücadele ortaya koymamız lazım.

Son günlerde ciddi tartışmalar var. Ortadoğu’yu anlatmayacağım arkadaşlar biraz önce anlatılar. Ortadoğu aslında kapitalist emperyalist krizin yaşandığı, kendisini gösterdiği önemli bir merkezdir. Sadece Ortadoğu’da sistem kriz yaşamıyor dünyanın her tarafında kriz yaşanıyor. Ama yanı başımızda durduğu için Ortadoğu merkezli değerlendirmeler yapıyoruz. Sistem bir türlü doymak bilmiyor, kana, cana, sermayeye, doğal kaynaklara, artı değere… Dolayısıyla sömürdükçe de geldiği noktada kendisini devam ettiremiyor.

Kendisini devam ettiremediği için savaş, şiddet ve çatışmayı örgütlüyor. Savaşla, şiddetle, çatışmayla kendisini ayakta tutmaya çalışıyor. Bunun en önemli göstergesi Ortadoğu’dur. Sistem ciddi bir kriz içerisinde, ciddi bir kaos içerisinde. Türkiye’yi ne kadar ve nasıl etkiler, Türkiye halkları bunlardan nasıl etkilenir hep birlikte tartışmalı ve bunun yanıtını vermeliyiz. Çünkü biz de Ortadoğu’daki girdabın yanı başında duruyoruz. Yarının ne olacağını herkes gibi bizler de merak ediyoruz. Mevcut durum fırsatlar da riskler de ortaya çıkarabilir.

Mevcut durumu takip etmek, ona uygun bir duruş ve örgütlenme ortaya koymak en başta HDK’nin görevidir, DEM Parti’nin görevidir, bileşenlerinin ve Emek Özgürlük İttifakı dostlarının görevidir. Çok olumsuz tablolarla karşılaşabiliriz. Ortadoğu’daki bu girdaba kapılmamak için bizim öteden savunduğumuz Türkiye’nin toplumsal barışını sağlaması gerekiyor. En başta Kürt meselesini barışla, diyalogla, müzakereyle, toplumsal uzlaşıyla çözmesi gerekiyor. En başta Sayın Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılarak Sayın Öcalan’ın düşüncelerinin, fikirlerinin Türkiye halklarıyla, Türkiye emekçileriyle, kendi arkadaşları ve yoldaşlarıyla buluşmasını sağlamak gerekiyor.

Belli ki egemenler ve yönetenler de bu durumu kendilerine göre okuyorlar. Son günlerde bir tartışma sürecini hep birlikte izliyoruz. Bu tartışmalar nereye evrilir, bu tartışmalardan ne çıkar, bu tartışmalar halklara bir şeyler kazandırır mı, yoksa daha güçlü bir tasfiye sürecini mi başlatır buna da bakmak gerekiyor. Olası olumlu ve olumsuz sonuçları karşısında en başta HDK örgütlü ve duyarlı olarak kendi tavrını ortaya koyabilecek bir örgütlülüğe ve güce sahip olmalı.

Türkiye de kritik bir süreçten geçiyor. Sanki yeni bir süreç başlamış gibi bir algı oluşturulmaya başlanıyor. Süreçler taraflar arasında başlar, bir süreç varsa bu sürecin tarafları vardır. Bir süreç devam ettirilecekse sadece tek taraflı yorumlar ve açıklamalarla bu süreç yürümez. Sürecin diğer taraflarının da meseleye ilişkin ne dediklerini, ne düşündüklerini, nasıl gördüklerini, ne önerdiklerini Türkiye toplumu halkları ve emekçileri bilmek durumundadır. Ama işte herşey Türk tipi olduğu için bu tartışmalar da Türk tipi yürüyor.

İktidara mensup siyasi partiler açıklamalar yapıyor, yorumlar yapıyor, bir şeyler konuşuyor ama bu sorunun en önemli tarafları bu meselenin içerisinde değil. Dolayısıyla bu tartışmaların bir süreç olmadığını görüyoruz ama bir sürece evriltebiliriz. Bu tartışmaların bir sürece evrilmesini önemsiyoruz. Bu tartışmaların müzakere ile, diyalog ile yaşadığımız en önemli meselelerden biri olan Kürt meselesini çözmesini istiyoruz. Biz bunun için varız, HDK bunun için var.

“Şimdiye kadar kullanılan dil terk edilmelidir”

Bizler bir taraftan mücadele ederken öte yandan başta Kürt meselesi olmak üzere Türkiye’deki diğer meselelerin müzakere ve diyalogla tartışılarak bir çözüme kavuşturulmasının mücadelesini de yürütüyoruz. Ama bu süreç o süreç mi maalesef bu konuda açık net bir şey diyemiyorum. Ama bildiğim net bir şey var hükümetler, iktidarlar hiçbir zaman hak mücadelesi ve hakikat mücadelesi yürüten, alınteri mücadelesi yürüten taraflarla doğrudan bir temas içine girmiyor, onun mücadelesini kabul etmiyor.

Dolayısıyla tek taraflı konuşarak bu süreci yürütüyor. İşte bu tartışmaların bir süreç olabilmesi için sürecin taraflarının da bu tartışmaların bir tarafında oturarak düşüncelerini halklarla buluşturması en fazla bizim görev ve sorumluluklarımızdır. Biz bunun için varız, onun için tekrar ediyorum. Bir Sayın Öcalan’ın fikirlerinin halklarla, emekçilerle buluşmasını sağlayacak koşulların oluşturulması gerekiyor.

İki bugüne kadar kullanılan dilin terk edilmesi gerekiyor, çünkü yine üstenci, tehdit eden bir dille karşı karşıyayız. Bu dil kesinlikle bu tartışmalara katkı sunmuyor. Bu dilin en başta da iktidar mensupları tarafından terk edilmesi  toplumu zehirleyen bu dil yerine daha siyasi, daha olgun, daha kapsayıcı, daha karşıdakini dikkate alan, saygın bir dile dönüşmesi gerekiyor, aksi  halde bu tartışmalar süreç olmadan bitmek durumunda kalabilir.

Evet değerli arkadaşlar Türkiye barışı diyorlar, bir süreçten bahsediyorlar ama diğer taraftan da dolu dizgin bir şekilde baskılar, zulüm politikaları devam ediyor. Çok ciddi çelişkiler var. Tartışmaların yürüdüğü bir süreçte halkın iradesiyle seçilen Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanması bu ne perhiz ne lahana turşusu dedirtiyor. Gerçekten bunlar bu tartışmaları yöneteceklerse bundan bir şey çıkmaz.

Esenyurt’ta ne oluyor sorusunu bu tartışmaları yapan iktidara bizler bugün bu kongre salonundan sormak istiyoruz. Böyle mi tartışacaksınız, bu süreci böyle mi yöneteceksiniz? Halkın iradesini cezaevine atarak, tutsak ederek, iradesine bir kayyım atayarak mı bu süreci yürüteceksiniz? Bu politikalarla kesinlikle bu tartışmaları bir yere evriltemezsiniz, bu toplum artık sözlere kanacak bir toplum değil.

En başta da Kürtler ve onun dostlarının yürüttüğü mücadele asla ve kata sözlere kanacak, bu kandırmaca politikalarına inanacak bir noktada değil. Burada oturan her bir arkadaşımız büyük bedeller ödeyerek, büyük mücadele ederek buralara geldiler. Dolayısıyla hükümeti bir kez daha uyarmak istiyoruz. Bu tartışmaları neden başlattınız, bu zulüm politikaları neden yürüyor, Esenyurt’a neden kayyım atadınız? Halkın iradesini yok sayacaksanız bu tartışmaların bir yere evrilmeyeceğini şimdiden belirtmek istiyorum.

Evet değerli arkadaşlar biz de HDK’nin, bir kongrenin partisiyiz. Kongreyle birlikte önümüzdeki dönem daha güçlü bir mücadele yürütmemiz gerektiğini benden önce konuşan arkadaşlarımız söylediler. Zorlu bir süreçteyiz, ya büyük kazanımlarla bu süreçten çıkacağız ki bunun zemini hiçbir dönem olmadığı kadar güçlü. Hiçbir dönem olmadığı kadar insanlar şu anki iktidarın uygulamalarından rahatsız. Hiçbir dönem olmadığı kadar emekçiler, işçiler, çalışanlar bu sistem karşısında direniyor, greve gidiyor, hakkını arıyor, Ankara’ya yürüyor, çekinmeden kendi taleplerini ortaya koyuyorlar.

Hiçbir dönem olmadığı kadar büyük bir zemin bizleri bekliyor. Şimdi bu zemini, bu itirazları örgütlemek ve bir sonuca ulaştırmak, bu itirazlarla birlikte mevcut kötü gidişatı halklar, emekçiler ve Kürtler lehine, Aleviler, kadınlar lehine çevirmek bizim elimizdedir. Daha fazla örgütleneceğiz, daha fazla büyüyeceğiz, daha fazla ittifaklarımızı geliştireceğiz, sokakta olacağız, daha fazla mücadele edeceğiz, daha fazla bu süreci yakinen takip edip süreç için yapılması gerekenleri, adımları çekinmeden cesurca ortaya koyarak bir sonuca ulaşacağımızı düşünüyoruz.

Bu duygularla kongreye başarılar diliyorum. Yeni seçilecek yönetimin de önümüzdeki dönem bu çalışmalarımıza, mücadelemize büyük katkılar vereceğine, şu ana kadar varolan eleştiri ve eksikleri gidereceğine, var olanın üzerine büyük katkılar sunarak HDK’yi hak ettiği örgütlülüğe ve güce ulaştıracağına inanıyorum. Hepinize selam ve saygılarımı sunuyorum.”

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü’den Türkiye’ye Osman Kavala Çağrısı: Adaletsizliğe Son Verin

Osman Kavala’nın tutukluluğunun yedinci yıldönümü nedeniyle açıklama yapan Af Örgütü Genel Sekreteri Agnes Callamard, “Osman Kavala, AİHM kararına rağmen yedi yıldır haksız yere cezaevinde tutuluyor” dedi ve ekledi:

“Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’yi, bu adaletsizliğe son vermeye ve düşünce mahkumları olan Osman Kavala ile diğer dört Gezi tutuklusunu serbest bırakmaya çağırmaktan vazgeçmeyecek.”

Yargıtay’ın Osman Kavala’ya yönelik ömür boyu hapis cezası ile Çiğdem Mater, Can Atalay, Mine Özerden ve Tayfun Kahraman hakkındaki 18’er yıl hapis cezalarını onayan kararının üzerinden bir yıldan uzun bir süre, Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden ise tam yedi yıl geçti.

Uluslararası Af Örgütü, Osman Kavala’nın tutukluluğunun yedinci yıldönümü nedeniyle açıklama yaptı.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, “Osman Kavala, serbest bırakılmasına hükmeden bağlayıcı AİHM kararına rağmen yedi yıldır haksız yere cezaevinde tutuluyor. Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’yi, bu adaletsizliğe son vermeye ve düşünce mahkumları olan Osman Kavala ile diğer dört Gezi tutuklusunu serbest bırakmaya çağırmaktan vazgeçmeyecek” dedi.

Uluslararası Af Örgütü, Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Tayfun Kahraman’ın serbest bırakılması için imza toplamayı sürdürüyor.

Paylaşın

Özgür Özel: Gülen’in Geçmişine Baksak Grup Kuramazlar

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in görevden alınıp yerine kayyım atanmasına ilişkin konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Fethullah Gülen hayatta olsa gelir omzunuzdan öper. ‘Biz bile bu kadarını yapmadık’ der. AKP’nin Gülen geçmişine baksak, 2016’dan önce telefon görüşmelerine baksak grup kuracak sayıyı bulamazlar” dedi ve ekledi:

“Ahmet Özer’e kayyum atadıklarını bildirdikleri yazının ilk paragrafında ‘PKK terör örgütü üyesi olması suçundan tutuklanan’ yazmışlar. Yahu iddiasıyla diyeceksin, iddia ile tutuklandı bu adam. Ne olup olmadığını da göreceğiz iddianameyi bekliyoruz. Bir de İçişleri Bakanısın. Hepimizin canı buna emanet. Ve bir kumpasın parçası olabiliyorlar. Biz böyle konuşunca da dava açıyorlar, açsın!”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, “TBMM Grubu Çalışma ve Değerlendirme Toplantısı”nda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. “Esenyurt’ta yapılan, İstanbul’daki seçmenin iradesine uzanan eli çekmek konusunda sonuna kadar kararlıyız” diyen Özel’in açıklamalarından öne çıkanlar ise şöyle:

“Türkiye’nin en büyük ilçesinin belediye başkanı, bundan 7-8 ay önce devlete başvurdu ve dedi ki, Esenyurt’ta partimden aday olmak istiyorum. Adaylığa uygun muyum? Devlet de ona temiz kartı verdi. Devlet Esenyurt’a da dedi ki, ‘Bu adaylardan birini seçebilirsin. Bunların terörist olmadığına ben kefilim.’ Esenyurt’ta her iki kişiden biri de Ahmet Özer’i seçti.

Bizden önce yapılanlara bakalım. Esenyurt’ta gezdiğimizde görüyorduk ki bir açık hava suç müzesiydi burası. Binalar üst üste, sayısız kent suçu… Esenyurtlular da artık ‘yeter’ deyip CHP’ye verdi ilçeyi. İstanbullular önce 2019’da sonra da 2024 seçimlerinde CHP’yi seçtiler. Artık burada AK Parti’nin bir kez bile karşısında seçim kazanamadığı Ekrem İmamoğlu ve CHP var.

Esenyurt 1 milyon kişi yapılırken, bir de umutları çalınmışların ilçesi var. O ilçede oturanların tapusu yok, evi yok, başvurduğunda muhatap bulabildiği devlet yok. ‘Burada kaç kat var’ı sorgulayamayan vatandaşlar var. 30 bin konut mağduru var. AKP’nin getirdiği hal budur. Milletin derdini anlatamadığı yerde 150 bin kişinin oturamadığı kayıp bir kent vardır. Esenyurt’un üstünde gelecekleri çalınmış insanlar vardır.

Bu Esenyurt’u bir daha alamadılar ve alamayacaklar. İstanbul’u da bir daha alamadılar ve alamayacaklar. O nedenle bunları yapıyorlar. Milletten alamadıkları yetkiyi kayyumla, haksız hukuksuz anayasaya aykırı şekilde ele geçirmeye çalışıyorlar. Bükemedikleri bilekleri devlet imkanlarıyla kırmaya çalışıyorlar.

Erdoğan okuduğu bir şiir nedeniyle siyasi yasak aldığında, birilerini kışkırtmak için ‘muhtar bile olamaz’ denilen kişiye bu yapıldığında CHP buna karşı durmuştur. Erdoğan’a alan açmak için Siirt’teki milletvekilleri istifa ettirilip ne tesadüftür ki o şiirin okunduğu seçimlerde Erdoğan milletvekili ve ardından başbakan olmuştur. AKP, kendisine yapılan yasaktan güç alan ama şimdi de kendisi aynı muameleyi gösteren bir anlayıştır.

Daha mahkeme kararını vermeden basın yazıyor ‘Oraya buraya kayyum atıyoruz’ diye. Daha karar olmadan sen kayyum kişiyi belirliyorsun. Bunun hukuk devleti olduğunu savunan İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, siz kötücül bir oyunun içinde seçilmiş rolü üstlenenlersiniz.

Ahmet Özer’in evine gittiklerinde öyle bir tavır var ki, sabah 5’te adamın eşiyle kaldığı odaya dalıp kadını ittiriyorlar biz uyandırırız diye. Bu tavır sadece canlı bomba olması durumunda yapılır, sordum öğrendim. Böyle bir tacizi yapamazsınız. Çağırsan adamı, evi belli kim olduğu belli… Sabah gitsen avukatlarla arama yapsan, suçlamana ilişkin bir kanıt ele geçirsen… Ama yok. Fethullah Gülen hayatta olsa gelir omzunuzdan öper. ‘Biz bile bu kadarını yapmadık’ der. AKP’nin Gülen geçmişine baksak, 2016’dan önce telefon görüşmelerine baksak grup kuracak sayıyı bulamazlar.

Ahmet Özer’e kayyum atadıklarını bildirdikleri yazının ilk paragrafında ‘PKK terör örgütü üyesi olması suçundan tutuklanan’ yazmışlar. Yahu iddiasıyla diyeceksin, iddia ile tutuklandı bu adam. Ne olup olmadığını da göreceğiz iddianameyi bekliyoruz. Bir de İçişleri Bakanısın. Hepimizin canı buna emanet. Ve bir kumpasın parçası olabiliyorlar. Biz böyle konuşunca da dava açıyorlar, açsın!

“Akın Gürlek, adaletin boyun kesenidir”

Erdoğan, sen oraya daha önce Barış Pehlivan’ı, Barış Terkoğlu’nu, Murat Ağırel’i, Merdan Yanardağ’ı koydun. Orada şimdi Can Atalay’ı, Osman Kavala’yı, Tayfun Kahraman’ı haksız yere hukuksuz yere tutuyorsun. Şimdi bunu yapınca millet bunlar ‘terörist’ mi diyecek. Sen İlker Başbuğ’a terör örgütü başı demiş adamsın. Şimdi de başka Zekeriya Öz bulmuşsun, aynı oyunu çeviriyorsun. Akın Gürlek, seyyar giyotin, adaletin boynunu kesendir. Canan Kaftancıoğlu’na yasak getiren Akın Gürlek, Hrant Dink davası Akın Gürlek, Sırrı Süreyya davası Akın Gürlek. Hepsi başka mahkemede davalar. Hepsinde bunu koşturuyorlar. Hadi Ankara’da yasak getir Akın, İstanbul’a koş katliam yapacaksın Akın.

Anayasa tartışmalarında da böyle, kişiye uygun anayasa yapılmaz dedik. Gündem hep değiştiriliyor. Numan Bey gidiyordu mayıs sonunda yine geliyordu. Grup başkan vekilliğinden gelen bir başkan olarak bu tartışmaların neden yaratıldığını biliyorum. İsrail bize saldıracak diye Mecliste algı yaratıyor. Ekonomik kriz konuşulmasın diye, millet aç yoksul bu duyulmasın diye neler anlatıyor. Bebekler katlediliyor, çocuklar aç yatıyor bunlar konuşulmasın istiyor. ‘Bırakın şimdi bunları konuşmayın’ diyor.

Bizim asıl vazifemiz hiçbir gündemi ıskalamadan konuşmak, milletin gerçek gündemini kaçırmadan konuşmaya and olsun. Bunu yapacağız ancak ‘başkanlarına kayyum atanmış bir şey demiyorlar’ denmesine de izin vermeyeceğiz, denge kuracağız. Şeffaf olacağız, samimi olacağız, toplumsal mutabakat oluşturacağız. Burada en önemli kısımlardan biri şehit ve gazi ailelerine karşı bir yerde durmamak olacak. Onların teminatı biziz. Kürt sorunu hakkında görüşmelerimizde de tüm partileri dahil ederek hareket edeceğiz, bizin kapalı kapılar arkasında konuşmalarımız yok.

Tüm bu gündem değiştirme çabaları çok anlaşılabilir çünkü seçmen kulağını açtığında zaten bizi seçiyor. Biz seçmenin karşısına Ekrem İmamoğlu’nu, onlar Murat Kurum’u çıkarıyor. Biz Mansur Yavaş’ı, onlar şu anda adını bile hatırlamadığımız birini çıkarıyor. Biz onlara değil ama seçmenlerine saygı duyuyoruz ve kendimizi anlatmaya çalışıyoruz. ‘Kardeşim düne kadar ‘bebek katili’ dediğiniz kişiyi iki al-verle Meclis getirmeye çalışmak değil mesele’ diyebiliyoruz. CHP Alevilerin de Sünnilerin de Türklerin de Kürtlerin de tek umudu ve çaresidir.

CHP, tüm Türkiye’ye Esenyurt’tan sesleniyor. Bundan sonraki ilk 15 günde Esenyurt’tayız. Vekillerimizle genel başkan yardımcılarımızla buradayız. Her sabah güne ilçe binamızda başlayacağız. Bir önceki gündeki arkadaşlarımızın ne yaptığını, kayyumun ne yapamadığını konuşacağız. Hangi arsayı kime peşkeş çektiklerini ve hangi kaçak yapıya onay verdiklerini, bir gün önce ziyaret ettikleri Ahmet Özer’in mesajıyla birlikte konuşacağız. Elimizi Esenyurt’tan çekmeyeceğiz, hep burada olacağız.”

Paylaşın

İmamoğlu’ndan “Kayyım” Açıklaması: Partimizin Dengesini Bozmak İstiyorlar

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in görevden alınıp yerine kayyım atanmasına ilişkin konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Bu siyasi kumpasın çok sebebi var ama en temel hedefi partimizin dengesini bozmak olduğunu unutmayın” dedi ve ekledi:

“Bizi kudretsiz göstermek, iç çekişmelerimizin büyümesini sağlamak olduğunu unutmayın” diye devam eden İmamoğlu “Bizi bölerek, parçalayarak, korkutarak, savurarak, savrulmamızı sağlama çabasıyla yolumuzdan etmeye çalıştıklarını unutmayın. Odağımızı şaşırmamızı, iktidar hedefimizden vazgeçmemizi, müzmin bir muhalefet partisi olmamızı, kendi rejimlerini ve sistemlerini bu ülkeye yerleştirerek neredeyse daimi bir iktidar kurma çabası içinde olduklarını unutmayın.”

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, “TBMM Grubu Çalışma ve Değerlendirme Toplantısı”nda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. İmamoğlu, konuşmasına şu sözlere başladı:

“Nereye gitsem ekonomiden sağlığa, adaletten eğitime her alanda bir çöküş tablosuyla karşı karşıyayız. Herkes sorunlarını ifade ederken, sorunlarının sebebini de çok iyi biliyor. Kimin, hangi uygulamaların ülkemizi böylesi bir sürece taşıdığını çok net ifade ediyorlar. CHP’liler olarak bize sorumluluğumuzu hatırlatıyorlar.

Halkımız bir kez daha topluma ilham olan, kurucu irade gibi bir irade göstermemizi, tekrar ayağa kalkarak itibarlı bir devlet, her bireyini eşit bir birey olarak seven, kucaklayan, kucaklanan bir ortamın varlığını, sürecin hayata geçirilmesini bekliyorlar. Nereye gitsem, avaz avaz millet bizi çağırıyor ve bizden bu söylediğim sorumluluğumuzu taşımamızı bekliyor. Adaletsizliklerle kuşatılsa da yerel seçimde bu iktidara karşı durma bilincini gösteren, bizi birinci parti yapan milletimizin bizi çağırdığını hissetmenizi istiyorum. Bu kahredici tabloyu değiştirebilecek tek güç olarak CHP’yi görüyorlar.”

Erdoğan’ın, kendisine ve Özgür Özel’e Esenyurt’ta yaptıkları konuşma nedeniyle açtığı 1 milyon TL’lik tazminat davasına ilişkin de konuşan İmamoğlu, şu tepkiyi gösterdi: “Yeni bir yargı tacizini de taze taze bize yaşattılar. Esenyurt Meydanı’ndaki haklı sözlerimiz, ifadelerimiz ve hatırlatmalarımıza sayın Cumhurbaşkanı kızmış. Hemen avukatına talimat vermiş bana ve Sayın Genel Başkanımıza 1’er milyon liralık tazminat davası açmış. 65 yaşına gelmiş, 40 yılını yaklaşık Türkiye’nin bilim dünyasına ayırmış, Esenyurt Belediye Başkanımız Ahmet Özer’in kişilik haklarını ayaklar altına alırlarken, bizim onlara sorduğumuz gerçek ve kanıtlı sorularımızı kişilik haklarını saldırı olarak görmüşler.

Neymiş kamuoyu önünde küçük düşmüş. Bizim ne kişilerle ne de kişilikleriyle meselemiz olmaz. Ta ki kişilikleri memlekete zarar verir hale gelene kadar. Bizi, cumhuriyetin var oluş sebeplerini yerle bir ederek, milletimizi ülkemizi devletimizi dünyaya sefil ve rezil ederlerken, bunları yaptıkları an tam da bu noktada gereken sözü söylemeyi, gereken soruyu sormayı asla geride bırakmayız. Açıkçası benim konuşmam tam da bu eksendeydi.”

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın, 2 gün önce tutuklanan ve yerine kayyum atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’i kastederek kullandığı “Şehrin emini terör yandaşı olamaz” ifadelerine de yanıt veren İmamoğlu, şöyle konuştu:

“Ne kadar uydurma safsata bir kısım cümleleri içerin iddianameyi okuduğumda ben o iddianameyi yere fırlattım. Utanç duydum. 10 yıl önceki telefon görüşmesiyle birini terörist ilan eden anlayış, o itham açıkçası dün o sözü söyleyen İçişleri Bakanına döner bumerang gibi vurur. Şimdi buradan hatırlatma yapmak isterim. 10 yıl önce Fethullah Gülen’e nasıl övgüler düzdüğünü hatırlatayım. 10 yıl önce Türkiye’de ‘Türkçe Olimpiyatları geldiği aşamayla maşallahı hak ediyor’ diyen sensin. Organizasyonu düzenleyen sensin, İçişleri Bakanı olan zat sensin. Sponsor katkısı sağlayan da sensin. 10 yıl önce terör örgütüyle kol kola olan sensin.

Ne diyelim şimdi? Dönüp senin söylediğin sözleri sana mı ifade edelim? Tam olarak senin cümlelerini de o döneme dair seçersen şöyle mi diyelim? “Sureti aktan görünüp, diğer taraftan fikriyle zikriyle terör örgütüyle bir olunmaz” deyip sana mı hatırlatalım. İçişleri Bakanı terör yandaşı olamaz mı diyelim? Nasıl, hoşunuza gitti mi sayın İçişleri Bakanı? Siz önce bakanlığınızı kim yönetiyor ona bakın. Ben İçişleri Bakanı’na seslenmek istiyorum. Sana bile haksızlık yapılsa, ona bile karşı duracak insanlar var bu salonda.”

Paylaşın

Bakırhan: DEM Parti Olarak Çözümden Yanayız Çözüme Hazırız

Yeni çözüm süreci tartışmalarına ilişkin konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Henüz bir süreç yok. Kimi kanalları açtığımızda, maşallah, her şeyi konuşuyorlar, çözülüyorlar. Bizim olmadığımız ortamlarda yapıyorlar. Türkiye’de böyle bir gelenek de var. Muhatabının dahil olmadığı tartışmalarla sorunlar tartışılıyor. Muhatabın kendisi orada yok, muhatabın ne dediği orada yok ama birileri onun üzerine defalarca yorum yapıyor. Henüz bir tartışma düzeyindedir. Bir sürece evrilir mi evrilmez mi bu konuda çok emin değiliz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Karşımızda iktidar ve ortakları var. Ne kadar tutarlılar, samimiler, Ortadoğu’daki bu girdaba kapılmamak için samimi bir şekilde meseleyi masaya yatırıp diyalog ve müzakereyle çözmeye çalışacaklar mı bilmiyoruz. Basında yazıldığı gibi kapalı kapılar arkasında bir diplomasi yok, bir görüşme yok. Basın üzerinden iktidar ve ona bağlı aktörlerin sözleriyle değerlendirmeye çalışıyoruz. Biz nerede miyiz? Biz bu tartışmaların bir sürece evrilmesini canı gönülden istiyoruz. Biz müzakere için varız. DEM Parti diyalog için var, müzakere zeminini büyütmek için var. DEM Parti çözüme dair toplu iğne ucu kadar bir ışığı görse dahi bunu değerlendirmek için bütün örgütleri ve seçmenleriyle birlikte çalışır. İşte bunun için bu tartışmaları yakinen takip etmemiz gerekiyor.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı “Çand Amed Kongre Merkezi”nde halk buluşması düzenledi. Toplantıya çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi de katıldı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, burada yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Çok önemli bir süreçte önemli bileşenimizle bir arada olmaktan mutluluk duydum. Bu tür süreçler başta olmak üzere biz çalışanlarımızla, örgütümüzle, mücadele eden arkadaşlarımızla birlikte oturur, uzun uzun değerlendirmeler yaparız. Nasıl yol alacağımıza hep birlikte karar veririz. Yaptığımız tartışmalar sonucunda da birlikte kararlaştırdığımız düşünceleri hayata geçirmeye çalışırız. DEM Parti ve geleneğinden gelen bütün siyasi partiler böyle çalışır. Bugüne kadar zulüm ve baskıya rağmen hala Türkiye’nin en önemli siyasi zemininin sahibi olmamızın bir sebebi de birlikte tartışıp karar almamız ve birlikte hayata geçirmemizdir. Bu kıymetli ve değerli geleneği bugün de önümüzdeki günlerde de hayata geçireceğiz.

Çok önemli gelişmeler oluyor. Dünya kapitalist emperyalist sistemi büyük bir bunalım içinde, ciddi bir kriz yaşıyor. Ciddi bir belirsizlik var. Uzun uzadıya sistemin yaşadığı krizlerin üzerinde durmayacağım ama bu krizlerin en önemli göstergelerinden biri de gelir dağılımı. Dünya hiç olmadığı kadar çok adaletsiz bir anlayışla karşı karşıya. Birkaç büyük şirketin elde etmiş olduğu kar bile bir kıtada yaşayan insanların bütün gıda ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeydedir. Birkaç insan, birkaç yüz milyon insanın tüketeceği gıda kadar kar edebiliyor. Bu kardan da taviz vermeden, daha da fazlasını elde etmeye çalışıyor. Bu da ciddi bir krize sebebiyet veriyor. Kapitalizmin krizi aşmak için yıllardır başvurduğu bir tek yöntem var. Krizi şiddetle ve çatışmalarla ötelemeye çalışıyorlar.

Rusya’daki devrimden sonra, kendi içlerindeki krizlere ilişkin ittifak sağladılar ama Sovyet sistemi çözüldükten sonra kapitalizm daha büyük bir bunalım içine girdi. Çünkü artık pay edecekleri yerler kalmadı. Vekalet savaşlarıyla ve doğrudan savaşlarla, elde edecekleri rantı ve karı düşünerek pervasızca bir yönelim içine giriyorlar. Bu krizin, bu çatışmaların merkezinde de Ortadoğu ve Kürdistan coğrafyası bulunuyor. Türkiye bu krizin hemen yanı başında, göbeğinde bulunuyor. Ortadoğu’ya baktığımız zaman bir savaş alanına benziyor. Sadece İsrail-Filistin arasında bir çatışma yok; Suriye’nin durumu ortada, Irak ortada, İran’ın durumu ortada, Türkiye’nin son 40 yılda yaşadıkları ortada. Savaşın neredeyse her yere sıçrama ihtimali var. Biz de hem Kürdistan coğrafyası olarak hem de Türkiye olarak bu savaş girdabının tam merkezinde yaşıyoruz.

Kaos, kriz ve ciddi bir girdap var. Bulaşanı içine alan, değiştirip dönüştüren; bulaşanın yıkıldığı, yakıldığı bu süreçte Türkiye bu girdabı atlatabilir mi? Biraz son süreçte yaşanan tartışmalar bunun üzerinedir. Evet, tehlikeli bir girdap var ve bu girdaptan kurtulmanın tek yolu- hangi ülke olursa olsun- kendi toplumsal barışını sağlamaktır. Kendi toplumsal barışını sağlamayan, kendi içindeki farklılıkları yok sayan, klasik inkar anlayışıyla devam eden ülkeler bu girdaba kapılabilir.

Sonuçları da bütün ülkelerde yaşayan halkları, emekçileri etkileyeceği için bu mesele hepimizi, en başta da yönetenleri ilgilendirmektedir. Bir noktada karar vermek lazım: Ya bu çatışmalı sürecin içinde yer alınacak ya da bu çatışmalı süreçte en güvenli olan seçenek tercih edilecek. Güvenli olan toplumsal barışı sağlamaktır, Kürtlerle barış sağlamaktır. Rejimin bugüne kadar reddettiği, yok saydığı, yok etmeye çalıştığı halklarla ve inançlarla toplumsal barışı sağlamaktır. Daha adil olmaktır, ekonomik adaleti sağlamaktır. Daha fazla demokrasi ve özgürlüğü hayata geçirmektir.

Dolayısıyla Ortadoğu’daki bu gelişmeleri yakından takip etmek gerekiyor. Bizlere de büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Maalesef iktidarlar bu konuda çok gözü kara, güçlü gözüküyor. Yarını hesaplamadan, bunun ülkesini ne kadar etkileyeceğini bilmeden ya da bilse dahi iktidar koltuğunu korumak için bu süreçlere kendi ülkesinin halkını sürüklüyorlar. Biz hem Ortadoğu’daki bu çatışma ve kaosa hem de Türkiye’deki iktidar ve muhalefet arasındaki kutuplaşmaya Üçüncü Yol fikriyatını öneriyoruz. Ortadoğu’daki bu çatışmalara ne kapitalist-emperyalist sistemin enerji ve ticaret yollarını denetime alması ne de kendi ülkelerindeki halkları, inançları ve emekçileri yok sayan tekçi otoriter sistemler çözüm getirir. Ortadoğu’da halklar ve inançlar özgürce kendilerini yaşatmalılar, kendilerini yaşatacakları zeminlerin güvencesi verilmelidir.

Türkiye’de de öten beri DEM Parti’nin tutumu bellidir. Biz bu ülkenin en temel meselelerinden birinin Kürt sorunu olduğunu defalarca dile getirdik. Bu salonda oturan bütün arkadaşlarımız çok büyük bedeller ödedi, emek verdi. Bütün yönelimlere rağmen, hala burada olmanın, bu meseleyi sahiplenmenin, çözümü için mücadele etmenin ne kadar kıymetli olduğunu anlatmaya gerek yok ama bu salonun savunduğu düşüncelerin bugün hayata geçme sürecidir. Biz diyoruz ki Türkiye’de yüz yıldır yok sayılan en başta Kürtler olmak üzere halklar ve inançlarla toplumsal barış sağlanmalıdır. En büyük güvenlik SİHA’lar, İHA’lar, sınırlardaki yüz binlerce elinde tüfekle bulunan kolluk kuvvetleri değildir; bir ülkenin en büyük güvenliği kendi içinde sağlamış olduğu barışıdır.

Şimdi yönetenlere soruyoruz: Gerçekten böyle bir ülke güvenli bir ülke midir? Oturup bunun üzerine tartışmak gerekiyor. Kendi sorununu çözen hiçbir ülke ne girdaba girer ne de uluslararası hegemonik güçlerin hayata geçireceği oyunlara gelir. İç barışını, toplumsal barışını sağlayan hiçbir ülkenin güvenlik sorunu olmaz. Güvenlik sorunu olan ülkeler kendi içinde sorun yaşayan ülkelerdir. Güvenlik kaygısı duyan ülkeler kendi içindeki sorunları çözemeyen ülkelerdir. Onun için Türkiye’nin önünde tarihsel fırsatlar bulunuyor. Tarihsel fırsat demişken de Türk-Kürt ilişkileri Türklerin Anadolu’ya geldiği günden bu yana yeniden mercek altına alınmalıdır.

Türklerin Kürtlerle kurmuş olduğu doğru temeldeki ilişkiler, her zaman tarihte yeni atılımlara ve yeni süreçlerin başlangıçlarına sebebiyet vermiştir. Malazgirt’ten Kurtuluş Savaşına kadar tarihe iyi bakarsak Kürtlerle doğru temelde kurulan saygın ilişkiler her zaman Türkiye’de yaşayan halkların ve inançların lehine sonuçlar yaratmıştır. Ama birileri bunu görmemiştir, görmek istememiştir. Kürt-Türk tarihsel ilişkilerini kendi iktidarı için araçsallaştırmışlardır bugüne kadar. Ancak önümüzdeki günlerde artık ya bu ilişkileri reddedecekler ya da demokratik bir temelde Kürt-Türk ilişkilerini yeniden bir zemine oturtacaklar.

“DEM Parti olarak çözümden yanayız, çözüme hazırız”

Biz nerede miyiz? Biz buradayız ve bu konudaki düşüncelerimiz hiçbir zaman değişmedi. Kürt-Türk ilişkilerinin demokratik bir zemine oturmasını savunuyoruz, destekliyoruz. Yakın zamanda bunun için çok önemli bir fırsat da ortaya çıktı. 43 aydır ailesi ve avukatlarıyla hukuksuzca görüştürülmeyen Sayın Öcalan’ın Milletvekilimiz Ömer Öcalan’la görüşmesi hem bizlerde hem de emekçilerde, tarım ve hayvancılıkla uğraşanlarda, geçimini sağlayamayan esnafta büyük bir umut yarattı. En son Bursa’da bir etkinliğe katılmıştım. Görüşmeden sonra, Kürtlere negatif bakan insanlar dahi ‘Artık bu mesele bir biçimiyle çözülsün, önemli bir zemin var’ dediler. Evet, Sayın Öcalan çok net bir şey söyledi. ‘Bu çatışma ve şiddet zemininden çıkılması için elimden gelen bütün katkıyı sunmaya hazırım. Bu konuda kendime güveniyorum’ dedi. Ne büyük bir şans ortaya çıktı.

Sayın Öcalan bu meselenin diyalog ve müzakere ile çözülmesini istiyor. Onun kurmuş olduğu parti olan KCK de üst düzeyde açıklamalar yaparak Sayın Öcalan’ı işaret etti. Kürtler, emekçiler, bileşenlerimiz, ittifaklarımız işaret ediyor. Bu zeminin doğru değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini hep birlikte göreceğiz. Bu toplantıları da tam da Türkiye’de yapılan son tartışmalar için yapıyoruz. Sizden bir şey kaçırdığımız yok. Halkımıza her zaman açığız, açık olmaya devam edeceğiz. Bu bizim için büyük görev ve sorumluluktur. Onun için bu tartışmaları birlikte yapacağız.

Henüz bir süreç yok. Kimi kanalları açtığımızda, maşallah, her şeyi konuşuyorlar, çözülüyorlar. Bizim olmadığımız ortamlarda yapıyorlar. Türkiye’de böyle bir gelenek de var. Muhatabının dahil olmadığı tartışmalarla sorunlar tartışılıyor. Muhatabın kendisi orada yok, muhatabın ne dediği orada yok ama birileri onun üzerine defalarca yorum yapıyor. Henüz bir tartışma düzeyindedir. Bir sürece evrilir mi evrilmez mi bu konuda çok emin değiliz. Karşımızda iktidar ve ortakları var. Ne kadar tutarlılar, samimiler, Ortadoğu’daki bu girdaba kapılmamak için samimi bir şekilde meseleyi masaya yatırıp diyalog ve müzakereyle çözmeye çalışacaklar mı bilmiyoruz.

Basında yazıldığı gibi kapalı kapılar arkasında bir diplomasi yok, bir görüşme yok. Basın üzerinden iktidar ve ona bağlı aktörlerin sözleriyle değerlendirmeye çalışıyoruz. Biz nerede miyiz? Biz bu tartışmaların bir sürece evrilmesini canı gönülden istiyoruz. Biz müzakere için varız. DEM Parti diyalog için var, müzakere zeminini büyütmek için var. DEM Parti çözüme dair toplu iğne ucu kadar bir ışığı görse dahi bunu değerlendirmek için bütün örgütleri ve seçmenleriyle birlikte çalışır. İşte bunun için bu tartışmaları yakinen takip etmemiz gerekiyor.

Bizim bugün burada sizinle paylaşacağımız şeyleri sizin de halkımızla, halklarımızla kendi yerelinizde paylaşmanız gerekiyor. İnsanlar yalan yanlış bilgi almamalıdır. Hem Saray medyasında hem de onun dışındaki ulusalcı ve ırkçı tartışmalardan etkilenerek yanlış düşünceye sevk edilmemelidir. Gidip halklarla, emekçilerle konuşacağız. Siirt’teki Araplarla, Kars’taki Terekemelerle, Azerilerle konuşacağız. Türkiye emekçileriyle konuşacağız. Bu toplantıları Türkiye’nin dört bir yanına yayarak da aslında partimizin duruşunu hep birlikte ortaya koyacağız.

“Bu tartışmaların bir sürece evrilmesi kıymetlidir ama ortada bir süreç yoktur”

Büyük bir potansiyelimiz var. Eğer bu potansiyeli doğru örgütleyebilir ve doğru harekete geçirebilirsek, bugün bu tartışmaları yürütenlerin meseleye nasıl baktıklarının bir anlamı olmaz. Eğer gerçekten halkları, emekçileri, bu gidişattan memnun olmayanları ve bu sorunun müzakere ve diyalogla çözülmesini isteyenleri örgütleyebilirsek hiçbir sistem istesin istemesin bu talebin karşısında duramaz. Bu barışı toplumsallaştırmak gerekiyor. Asıl barışı yapacak olanlar Türkiye halklarıdır. Asıl barışı getirecek olanlar bu salonda oturanlar ve bu salonda oturanların ulaşacağı milyonlardır. Basınç oluşturmadan, kendi taleplerimizi duru bir şekilde ortaya koymadan kendi partimize ve bu müzakere konusunda rol oynayacak aktörlere güçlü bir destek veremezsek, iktidarın iki yetkilisinin ağzından çıkanlarla yetinmek durumunda kalırız.

Onun için bir sürece evrilmesi değerlidir, kıymetlidir ama bir süreç yoktur. Bu süreci yaratacak olan bizim kendi gücümüz ve örgütlülüğümüzdür. Gücünüz, sözünüz ve örgütünüz kadardır. Eğer örgütünüz güçlü değilse sözünüzün de bir kıymeti harbiyesi yoktur. Sözünüz ne kadar doğru olursa olsun, maalesef günümüzde ve dünyada siyaset böyledir. Gücün örgütün kadardır, sözün örgütün kadar dikkate alınır. Dolayısıyla örgütümüzü büyütüp güçlendireceğiz. İttifaklarımızı geliştireceğiz. Yerelde barış isteyen partilimiz olsun olmasın bütün çevrelerle bir araya gelerek bu tartışmaları yapmamız gerekiyor.

Barış Türkiye halkının aleyhine bir durum değil. Barış sadece Kürtlerin lehine bir sonuç oluşturmuyor. Kars’ta hayvan yetiştiren Terekemeleri de ilgilendiriyor. Siirt’teki Arapları da Karadenizlileri de ilgilendiriyor. Amed’de ve Mardin’de yaşayan Süryani’yi, Ermeni’yi de ilgilendiriyor. Barış en çok da kadınları ve gençleri ilgilendiriyor. Barış hepimizi ilgilendiriyor, hepimizin lehine bir sonuç ortaya çıkarıyorsa demek ki bizim örgütlenme sahamız biraz önce saydığım Türkiye’nin yüzde 80’ine tekabül ediyor. Emekçidir, büyük çoğunluğu yoksuldur, ötekidir. Alın terinin hakkını alamıyor, dilini konuşamıyor. Memleket demokratik değil, özgürlükler yok. Dolayısıyla tam da bu meseleyi anlatabileceğimiz büyük bir kesim var. Onun için bizlere büyük sorumluluk düşüyor.

‘Barış herkese kazandırır’ sözünü en ücra köye ve köşeye ulaştırmak ve barışı herkesin ortak talebi haline getirmek bizim en temel meselemizdir. Bugün de toplanma gerekçemizin en önemli ayaklarından biri budur. Siz buna dahil olacaksınız, siz götüreceksiniz, siz örgütleyeceksiniz. Siz Türkiye’nin dört bir yanında, “Bu böyle gitmez. 3 trilyon dolar Kürtler demokratik haklarını kullanmasın diye harcanmasın, emekçiye ve çiftçiye harcansın” diyebilirseniz bu tartışmalar bir sürece evrilebilir. Aksine rehavete kapılırsak, bir süreç varmış da arka kapılar arkasında trafik yürüyormuş gibi davranırsak 2013-15 tarihindeki Çözüm Süreci gibi yine devletin jopuyla ve mahkemeleriyle karşı karşıya kalabiliriz. Sistemler hiçbir zaman kendileri istediği için çözüme gelmemiştir. Kurumlar, topluluklar ve halklar istediği için bir çözümü benimsemek zorunda kalmıştır.

Bütün örgütsel yapımız bu salondadır. Biz zorlayacağız. İyi niyetli olsalar da olmasalar da biz zorlayacağız. Sayın Öcalan çok net söyledi. Bundan daha kıymetli bir şey olmaz. ‘Buyurun, hukuki ve siyasi zemini oluşturun, ben varım’ dedi. O zaman buyurun o zemini oluşturun, oluşturalım. Devlet aklı ve iktidar burada nerede duruyor, ne kadar samimidir emin olun onu bilmiyoruz ama hep birlikte önümüzdeki günlerde öğreneceğiz.

Bu tartışmalar bir taraftan yürüyor. Ancak bir taraftan zulüm, ekonomik kriz, eko-kırım, kadın kırımı, gençlerin yaşadığı sorunlar devam ediyor. Gün yok ki gençler uyuşturucu batağına batmasın, kadınlar katledilmesin. Gün yok ki eko-kırım olmasın. Buraya gelmeden önce okuduğumuz haberlerde, yine iktidara yakın firmaya ağaçları keserek 5 yıldızlı oteller yapma izni verdiklerini gördük. Bir taraftan tartışmaların bir sürece evrilmesi için yoğun çalışmalar yürüteceğiz ama öbür taraftan da bugüne kadar yürüttüğümüz mücadeleyi ve direnişi büyüterek devam edeceğiz.

Nerede bir fabrikada grev varsa orada olacağız, nerede bir haksızlık varsa orada iktidarın politikalarını eleştireceğiz. Nerede bir insanımızın haksız ve hukuksuz yere hakkı gasp ediliyorsa onun yanında duracağız. Tekirdağ’da işçinin yanında duracağız. Karadeniz Hopa’da ovasını, suyunu, toprağını savunan Reşit’in yanında olacağız. Haksızlık hukuksuzluk karşısında geçmişten daha çok duracağız. Yani ‘bir tartışma var oturup izleyelim’ demek en başından halkın aleyhine çevirebilir. Onun için rehavete kapılmadan, bu tartışmaların bir sürece ve toplumsal barışa evrilmesi için anahtarın halklarımız olduğu bilinciyle hareket edeceğimiz önemli bir döneme girdik.

“Çözüme evet ama eğer onurlu bir barış olacaksa”

Bu konuda belki daha sonra konuşacağız. Yetkili organlarımızın bu konuda tartışmaları var. Orada dile getirilen düşüncelerimizi izlemenizi öneririm. Çünkü bu süreç hassas bir süreçtir. Bu süreçte daha çok yetkili kurullarımızın ne dediği, hangi açıklamaları yaptığı çok önemlidir. Çünkü yerellerimiz de bu yapılan tartışmaları kendi yerellerinde yapmak ve oradaki bütün kesimlere ulaşmak durumundadır. Kısaca şunu söylemek istiyorum: Çözüme biz varız, elimiz çözüm ve müzakere için her zaman açıktır ama kimse bu süreci iktidarı için, koltuğu için araçsallaştırmasın. Çözüme evet ama tasfiyeye hayır. Çözüme evet ama eğer onurlu bir barış olacaksa. Çözüme evet ama gerçekten demokratik bir Türkiye olacaksa, demokratik bir cumhuriyet olacaksa. Çözüme evet ama ezilen-ezen ilişkisinin pervasızca ezilenin aleyhine işlediği, ekonomik adaletin olmadığı bir Türkiye olsun istemiyoruz.

Umutlu olun; güçlüyüz, diz çökmedik ve mücadelemizi bugüne getirdik. Herhalde bu salonda devletin sillesini yemeyen, hücresini görmeyen tek bir arkadaşımız yok. Sanırım bu 40 yıllık süren çatışmalarda bedel ödemeyen tek bir insanımız yok. Bunu bir sonuca ulaştırmanın önemli bir arifesindeyiz. Sonuca ulaştıracak olanlar bu bedeli ödeyenlerdir, emek verenlerdir. İşinden ve aşından fedakarlık yaparak gece gündüz halkın içinde olan, halkını örgütleyen, vazgeçmeyen sizlersiniz. Bu vazgeçmez tutumunuzun bizi olumlu bir noktaya götüreceğine olan inançla hepinizi tek tek saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın

Bakırhan’dan “Esenyurt” Açıklaması: Kayyım Darbesini Tanımıyoruz

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in görevden alınıp yerine kayyım atanmasına tepki gösteren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Türkiye halkları 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde sandıklara giderek kayyım uygulamasının iflas ettiğini ilan etmişti” dedi ve ekledi:

“Buna rağmen AKP-MHP iktidarı tarafından İstanbul’un en büyük ilçesi Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanarak darbeci anlayış bir kez daha hayata geçirilmiştir. Bu apaçık bir darbe ve halklara karşı komplodur. Biz bu darbeci ve gaspçı zihniyeti Hakkari’den, Diyarbakır’dan, Van’dan ve Kürt halkının iradesine atanan tüm kayyım pratiklerinden biliyor, tanıyoruz.”

Tuncer Bakırhan, “Cumhuriyet herkesindir diyenler, kent uzlaşısıyla kazanılan Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atayarak halk iradesini tanımadıklarını göstermiştir. Demokrasinin ve hukukun asgari gerekliliklerini dahi ortadan kaldıran kayyım darbesini tanımıyoruz. Bu darbeci zihniyete karşı bütün demokratik kamuoyunu halk iradesine sahip çıkmaya davet ediyoruz. Bugün Esenyurt Belediyesi’ne sahip çıkmak, halk iradesine, ortak yaşam idealine sahip çıkmaktır” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, gündeme ilişkin Yeni Yaşam Gazetesi’nden Selman Çiçek‘e değerlendirdi. Tuncer Bakırhan’ın açıklamaları şöyle:

Devlet Bahçeli’nin ilk olarak Meclis’te vekillerinizin elini sıkması ardından grup toplantısında ‘Öcalan Dem Parti grubunda konuşsun’ çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahçeli ve partisi, Kürt meselesine yaklaşım konusunda geçmişten bu yana hep en uçta yer aldı ve yok saydı. Böylesi bir ismin baş müzakereci olarak Sayın Öcalan’ı işaret etmesini ve muhataplığını kabul etmesini önemli görüyorum.

Bahçeli’nin Kürt meselesini çözme yaklaşımı ve yöntemi konusunda aramızda uçurumlar var. Bu yüz yıllık köklü meselenin çözümü konusunda yıllarca Sayın Öcalan’ın tarihsel ve toplumsal rolüne hep dikkat çekiyorduk. Bu nedenle hep siyasi linçlere maruz kaldık, hakkımızda davalar açıldı, birçok arkadaşımız tutuklandı. Ama tarih bizi haklı çıkardı. Bir meseleyi ancak muhataplarıyla çözebilirsiniz. Bahçeli’nin de niyetini tam bilmemekle beraber bu noktaya gelmesi kayda değerdir.

İktidarı ve Bahçeli’yi bu açıklamaya iten nedir?

Türkiye Ortadoğu’da artan gerilimlerle ilgili ciddi bir riskle karşı karşıya. İsrail’in Gazze ve Lübnan’a saldırılarının İran ve Suriye ile devam edeceğini düşündüğümüzde, önümüzdeki dönem Ortadoğu’da köklü değişimlerin olabileceğini öngörmek zor değildir. Yüz yıl önce kurulan Sykes-Picot düzeni değişerek, yeni bir siyasal, idari düzen kendisini dayatacak. Dışarıdaki bu gelişmeler Türkiye için hesap-kitap yapma zorunluluğu doğuruyor. Ortadoğu kaynaklı risklere ve tehditlere karşı Türkiye içeride ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel boyutları olan çoklu krizlerle boğuşuyor.

Ortadoğu’da değişim için çanlar çalarken, Türkiye çoklu krizler içerisinde. Dolayısıyla devlet rasyonalitesi gereği bu duruma dair hesap-kitap yapmak gerekirdi. Türk devlet geleneği her bölgesel ve küresel dönüşüm döneminde, hamle yapıp konum almıştır. Bu bağlamda iktidarın ve Bahçeli’nin açıklamalarını bölgesel riskler ve tehditlere karşı içerinin çok boyutlu durumu arasındaki denge üzerinden okumak gerekir.

DEM Parti uzun bir süredir ‘Muhatap Öcalan’dır’ söylemini kullanıyor. İktidar, uzun yıllar bu gerçekliğe gözünü kapatırken Bahçeli’nin sözleri ile değerlendirirsek Öcalan’ın rolü ve misyonunu nasıl değerlendirmek lazım. Partinizin bu konudaki tutumu nedir?

Muhataplık meselesine dair şunu hatırlamakta fayda var. Bu yeni bir tartışma değildir. 1994 yılında Öcalan’ın çözüm tartışmalarına dair ‘Bir Muhatap Arıyorum’ kitabı dahi bulunuyor. Tarihsel ve toplumsal gerçeklikleri kendimize göre eğip bükemeyiz. Bu açıdan ‘Muhatap Öcalan’ derken bizim değil, 93’ten bu yana somut olarak başlayan bir süreçten bahsediyoruz. Geçtiğimiz hafta kendisinden alınan mesajda da ifade ettiği üzere şartlar oluşursa sorunu çözecek teorik ve pratik güce sahibim dedi. Muhataplık budur. Çözüm yoluna sahip olan, siyasal ve ideolojik çerçevede kabul gören, irade ortaya koyan tarafı tarif eder. Öcalan yine Özal dönemindeki ilk ateşkes sürecinde karşı tarafta muhatap bulamıyorum demişti.

Parti olarak kısa vadede iki yüz yılı, uzun vadede daha uzun bir süreyi kaplayan Kürt sorununun gelip dönüştüğü Gordion düğümünde bizler demokratik siyaset ayağında elimizden geleni yapmak istiyor ve buradan çözüm tartışmalarına güç vermek istiyoruz.

Sorun sadece siyasi değil bugün, birçok veçhesi var ama en önemli veçhesi Öcalan’ın dahil olduğu çerçevedir. Öcalan’ın Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme konularında oyun kurucu bir aktör olduğunu hepimiz biliyoruz. Ayrıca Ortadoğu’daki somut etkisi ve fikri gücünün Türkiye halkları için ön açıcı olduğunu yakından takip eden herkes biliyor. Bunu devletin kendisi de kabul ediyor.

Geçmiş deneyimlerimizden de hareketle, barış talebini toplumsallaştırmak, iktidarı ve devleti çözüme zorlamak için mücadele edeceğiz. Sorunun çatışma ve şiddetten hukuk ve siyasi zemine geçmesi olarak formülize edilen durum, bizim tam da rolümüzü tarifliyor.

43 aydır ağır bir tecrit var, devlet kurumları ‘tecrit’ kelimesini asla kullanmazken Bahçeli’nin ‘tecrit’ kavramını kullanması bu politikanın itirafı olarak mı okumak gerekiyor?

Bu çok aleni bir itiraftır. Yıllarca tecrit kavramının kendisine dair tecrit uygulandı. Ana akım siyasi çevre ve medyada hiçbir şekilde Sayın Öcalan üzerindeki tecridin konuşulmasına izin verilmedi, yok sayıldı.

Bütün hukuki hakları elinden alınan, ailesi ve avukatlarıyla görüşülmesine izin verilmeyen Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkate çeken herkes AKP-MHP iktidarının polis ve yargı eliyle hışmına uğradı. Kürtler başta olmak üzere partimiz ve demokratik kamuoyu ısrarla tecridin kalkması için eylem ve etkinlikler düzenledi. Hakkari’den, Van’dan, Amed’ten, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok kentten insanlar tecridi duyurmak ve kırmak için Gemlik’e aktı. Milyonların ‘tecrit kalksın’ talebi görmezden gelindi. Bu itiraf, hukukun iktidar eliyle nasıl araçsallaştırıldığını da çok iyi gösteriyor.

Tüm bu gelişmeler karşısında partinizin tutumu ve mesajı nedir?

Partimizin tutumu nettir. Biz sorunların muhatapları esas alınarak demokratik müzakereyle çözümünden yanayız. Konjonktürel ve taktiksel yaklaşımların Türkiye’yi bir süre sonra daha riskli denklemlerin içerisine sokacağı hususunda netiz. Mesajımız şudur: Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Kürt meselesinin demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi iktidarı ve siyasi kişileri aşan tarihsel bir zorunluluktur. Bu zorunluluğu ne kadar erken yerine getirirsek, Türkiye halklarına o kadar iyilik yapmış oluruz. Biz müzakereye de mücadeleye de hazırız.

Yine Bahçeli konuşmasında ‘umut hakkının’ pazarlık konusu yapılabileceğini söyledi. Oysaki ‘umut hakkı’ temel bir haktır. ‘Umut hakkı’ konuda düşünceleriniz nelerdir?

Amasız fakatsız, umut hakkı pazarlık konusu edilemez diyoruz. Umut hakkı temel bir haktır ve hukuk buna imkân vermektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2014 yılında Abdullah Öcalan’ın umut hakkına dair “ihlal” kararı verdi. Türkiye hukukunda da bunun uygulanması gerekiyor. Çünkü uluslararası anlaşmalara taraftır ve uygulamakla yükümlüdür.

İktidar cephesinde bu gelişmeler konuşulurken CHP Lideri Özgür Özel, önce Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etti, ardından 6 Kürt ilini dolaşmaya çıktı. Ancak gezi kesintiye uğradı. CHP’nin bu adımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt meselesinin çözümünü tek başına iktidarın insafına bırakmamalıyız. Bu konuda CHP başta olmak üzere bütün toplumsal muhalefetin, emek ve meslek odalarının, demokrasi güçlerinin, aydın, yazar ve sanatçıların daha fazla sorumluluk alması gerektiğini düşünüyoruz. Çözüm ve barış yanlıları müştereklerini daha da arttırmalı.

Özgür Özel’in ve CHP’nin  insiyatif alması Kürt sorununun demokratik çözümünde katalizör etkisi yaratabilir. Sayın Özgür Özel’in son günlerde Kürt meselesinin çözümüne dönük olumlu yaklaşımları ve açıklamalarını önemli görüyoruz. CHP’nin Kürt sorununun demokratik çözümü ve onurlu barış konusunda güçlü bir programla kamuoyunun önüne çıkması iktidarı ve devleti çözüm konusunda ileri bir noktaya götürebilir. Cumhuriyetin kurucu partisi CHP’nin sembolik ve siyasi önemi Türkiye’nin tarihsel ve siyasal sorunu olan Kürt sorununda demokratik çözüme katkı sağlayacaktır.

Türkiye’de demokrasiye gidecek yol Kürt kavşağından geçer. Yıllarca bu tarihi ve toplumsal kavşağı görmezden gelenler, inkar edenler çözüldü, görenler ise büyüdü, kritik eşikleri aştı. Tarihte de yakın dönemde de bu gerçekliğe şahitlik ettik. CHP’nin Türk-Kürt ilişkilerinin demokratik bir karaktere kavuşması konusunda daha cesur adımlar atmasına ihtiyaç var.

İktidarın söylemleri ile eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yandan ‘Barış’ söylemleri telaffuz edilirken Amed mitingi yasaklandı, cezaevlerinde tutsaklar ağır şartlarda kalıyor ve tecrit devam ediyor. Söylemlerin samimi olması için hükümetin acil olarak ilk yapması gereken nedir?

AKP-MHP iktidarını bir araya getiren Çöktürme Planı’nın çöktüğü apaçık ortada. Peki yerine ne konacak? Bu konuda iktidarın kafası karışık görünüyor. Bu sebeple biz defalarca hem muhalefet partilerinin hem de toplumsal kesimlerin toplumsal barış konusunda insiyatif alması, iktidarı barışa zorlaması gerektiğini söyledik. İktidarın önünde iki yol var. Ya demokratik çözümün gereğini yapacaklar ya da 31 Mart 2024 seçimlerinde aldıkları yenilginin katmerli halini bir hezimet olarak yaşayacaklar. Kendilerinden öncekiler gibi tarihin kaybedenler sayfalarında yer alacaklar. Bu kapsamda, eğer demokratik çözüm niyeti varsa iktidarın ilk yapması gereken şey, Sayın Öcalan üzerindeki mutlak tecridin kaldırılması ve Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağı koşulların oluşturulmasıdır.

Parçası olduğunuz demokrasi güçlerinden, toplumsal kesimlerden, sol güçlerden beklentiniz nedir, bu süreçte nasıl bir rol oynamalı?

Bugün küresel siyasetteki gelişmeler uluslararası sistemde fırtınalara yakalanmış durumda. Dünyanın her yerinde hâkim ruh hali ‘belirsizlik’ olarak karşımıza çıkıyor. Çatışma ve savaşlar gün geçtikçe geniş bir alana yayılıyor. Böyle bir tablo içinde düzen sarsılıyor, kutuplaşmalar artıyor. Başta ekonomi olmak üzere her şey türbülansa yakalanıyor. İstikrarsızlık ve kaos derinleştikçe geleneksel yapılar, ortaklıklar dağılıyor; yerini daha esnek ve stratejik ittifaklara bırakıyor. Herkes bu iklimden en az zararla çıkmak için alternatif politikalar üretmek, en iyi birlikteliği sağlamak istiyor. Çaresiz ve örgütsüz kalmak istemeyen halklar, demokratik bir çatı aramaya devam ediyorlar.

Tam da böylesi bir tablodan bakında Türkiye’de mücadele eksenin ne olması gerektiği de beliriyor. Türkiye’de derin bir kriz vardır ve krizin vardığı boyut, tüm toplumu her yönden kuşatmakla kalmayıp, yaşamın irili ufaklı tüm alanlarında somut olarak görülmektedir. Bu kriz ekonomik, sosyal, siyasal, ideolojik, askeri, kısaca yaşamın her alanında büyüyerek sürüyor.

DEM Parti’nin gövdesini oluşturan Kürt demokratik hareketi ile Türkiye’nin devrimci, sosyalist güçleri, Kürdistanî siyasal güçleriyle yapılan seçim ittifakları hep olageldi ve bundan sonra da olacaktır. Ancak asıl olan seçim süreçleriyle sınırlı olmayan, uzun vadeli bir mücadele birliğidir. Bu ittifakın esas güçleri ise iktidar ve kurulu sömürü ve baskı düzeni karşısında konumlanmayı benimseyen güçlerdir.

İnanarak ifade ediyorum. Tam da bugün sol sosyalist siyaset çok daha fazla kenetlenmelidir. Daha kapsamlı birliklerin, ittifakların bugün her zamankinden daha zorunluluk haline geldiği ve aynı zamanda daha elverişli koşullara sahip olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya bulunduğumuzun bilinciyle hareket etmek durumundayız. Bu bakımdan az olsun benim olsun anlayışı veya bir alanla sınırlı kalma, hedefi yüksek tutmama hepimize kaybettiren bir sürece dönüşür. İktidarı yeni hamleler yaparken devrimci, demokratik muhalefet yetersiz kalmamalıdır. Sürecin ve dönemin ruhuna denk daha kapsamlı bir demokrasi çatısına ihtiyaç var. Tarihsel sorumluluğumuz var, herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

Ömer Öcalan Abdullah Öcalan ile görüştü. Bu görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz. Öcalan ne gibi mesaj verdi?

Yıllar sonra Sayın Öcalan ile bir görüşme yapılması barış ve çözümden yana herkeste bir umut ve heyecan uyandırdı. Çünkü, İmralı’dan çıkan her ses durgun suya atılan taş gibidir. Bir anda siyaset hareketleniyor, çözüm ve barış imkânı konuşuluyor. Bu sadece Türkiye’de değil, Ortadoğu ve dünyada birçok devlet ve kesim Sayın Öcalan’ın ne dediğini merak ediyor.

Sayın Öcalan, tarihi Kürt ve Türk ilişkilerinin demokratik bir zemine kavuşması için yoğun bir çaba içerisinde olduğunu belirtmiş. Türkiye’de sağlanacak olası bir çözümün Ortadoğu’daki kaosun da önüne geçilebileceğini paylaşmış. Hem Ortadoğu sahasını çok iyi bilmesi ve teorik yetkinliği birçok çevrenin görmediği riskleri ve imkanları görmesini sağlıyor. Gelişmeleri yakından takip ediyor. Demokratik siyasette kuru kavga yerine müzakere ruhunun büyütülmesi ve siyasetin ciddi bir uğraş olduğu, buna göre davranılması gerektiğini aktarmış.

2 saate yakın yapılan değerlendirmenin özeti, Ömer vekilimizin kamuoyu ile paylaştığı mesajdır. Bu mesajın başta devlet olmak üzere herkese tarafından doğru okunması ve anlaşılması gerekiyor.

Ahmet Özer tutuklandı ve Esenyurt’a kayyım atandı. Bu konudaki görüşleriniz nedir?

Türkiye halkları 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde sandıklara giderek kayyım uygulamasının iflas ettiğini ilan etmişti. Buna rağmen AKP-MHP iktidarı tarafından İstanbul’un en büyük ilçesi Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanarak darbeci anlayış bir kez daha hayata geçirilmiştir. Bu apaçık bir darbe ve halklara karşı komplodur.

Biz bu darbeci ve gaspçı zihniyeti Hakkari’den, Diyarbakır’dan, Van’dan ve Kürt halkının iradesine atanan tüm kayyım pratiklerinden biliyor, tanıyoruz. Cumhuriyet herkesindir diyenler, kent uzlaşısıyla kazanılan Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atayarak halk iradesini tanımadıklarını göstermiştir. Demokrasinin ve hukukun asgari gerekliliklerini dahi ortadan kaldıran kayyım darbesini tanımıyoruz.

Bu darbeci zihniyete karşı bütün demokratik kamuoyunu halk iradesine sahip çıkmaya davet ediyoruz. Bugün Esenyurt Belediyesi’ne sahip çıkmak, halk iradesine, ortak yaşam idealine sahip çıkmaktır.

1 Ekim’den bu yana yürüyen tartışmalarda sessizliğini koruyan Erdoğan, çarşamba günü grup toplantısında konuştu. Bu grupta “Kürt kardeşlerime sesleniyorum” dedi. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Konuşmayı dinledik. Kendi grup toplantısı konuşmamızda da kısmen fikir belirttik. Erdoğan’ın konuşmasını iki eksende değerlendirebiliriz. Birincisi Cumhuriyet’e dair söylediklerinde önemli vurgular vardı. 2015 sonrası ilk defa farklı şeyler ifade etti. Cumhuriyet’e dair söylemleri teorik düzeyde önemliydi. Cumhuriyetin tek bir etnik grubun değil, azın değil çoğun cumhuriyeti olmalıdır sözleri önemli. Fakat söylem ve tutarlılık aynı değil. Cumhuriyet’e dair dediklerinin gecesinde Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atandı. Bu pratiğe bile bakıldığında halen azın çoğunluk üzerinde tahakküm kurmaya devam ettiğini görüyoruz. Böyle olunca sözün pek bir önemi kalmıyor.

İkinci ekseninde Kürt meselesi vardı. Adını koymadığı, muhatabını belirsiz hale getirdiği bir tanım ve niyet beyanında bulundu. “Rabbim ömür ve fırsat verirse bu meseleyi ülkemizin gündeminden tamamen çıkartarak, millete hizmetle geçen 40 yıllık siyasi hayatımızı taçlandırmak niyetindeyiz” dedikten sonra Kürt meselesinin adını ve muhataplarını ifade etmekten kaçan bir anlayış çözümü nasıl getirecek? Muhatapları ayrıştıran, sorunu tanımlamaktan kaçan bir yaklaşım yüz yıllık sorunu nasıl çözecek? Geçmiş deneyimlerden biliyoruz ki, bu yöntem denendi. Başarısız oldu. Halihazırda yüz yıllık mesele orta yerde durmaya devam ediyor.

Paylaşın

Özel’den “Aday” Açıklaması: Bizim Sorunumuz Yok, AK Parti’nin Adayı Kim?

Partisinin cumhurbaşkanı adayı ile ilgili tartışmaları sorulan CHP Lideri Özgür Özel, “CHP’nin aday sorunu yok, esas AK Parti’nin adayı kim? Erken seçim istemiyorlarsa Erdoğan aday olamıyor. Biz geç karşımıza diyoruz, hodri meydan diyoruz. Gelmeyip kaçıyorsa, kendisi aday olamayacak demektir” dedi.

Kayyım atanan Esenyurt Belediyesi’ne ilişkin açıklamada bulunan Özel, “”Bugün tüm milletvekillerimizle sıcak gündemi konuşacağız. Bir gözümüz Silivri’de, kulağımız, elimiz Esenyurt’ta. Milletvekili arkadaşlarımız Esenyurt’u hiç boş bırakmayacak” dedi.

“Esenyurt, CHP belediyesi tarafından yönetilirken 2004 yılında AKP tarafından kazanıldı” diyen Özel, şu ifadeleri kullandı: “100 binin altında teslim ettiğimiz Esenyurt’tu 1 milyon nüfusla geri aldık. Esenyurt, kent suçları müzesi gibidir. Esenyurt’un canına tak etti de Esenyurt’u alıp bize verdiler. Yalanla, dolanla, 10 yıldır parti üyemiz olan bir kanaat önderini ‘bölücü örgüt üyesi’ diye yaftalayıp, suç işletebilecekleri birisini buraya kayyım diye atadılar. .. Rantı yönetmek istiyorlar”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin milletvekilleriyle Basına Kapalı Grup Toplantısı öncesi basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Özel’in açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:

“Esenyurt, CHP belediyesi tarafından yönetilirken 2004 yılında AKP tarafından kazanıldı. 100 binin altında teslim ettiğimiz Esenyurt’tu 1 milyon nüfusla geri aldık. Esenyurt, kent suçları müzesi gibidir. Esenyurt’un canına tak etti de Esenyurt’u alıp bize verdiler.

Yalanla, dolanla, 10 yıldır parti üyemiz olan bir kanaat önderini ‘bölücü örgüt üyesi’ diye yaftalayıp, suç işletebilecekleri birisini buraya kayyum diye atadılar.

Resmi olarak Adalet Bakanlığı’na görüşme talebimizi ilettik. Mesai bitimine kadar tamamlanmadığı için Adalet Bakanlığı’nın gerekli prosedürü tamamlamasını bekliyoruz. Dünün yoğunluğu içinde onu yetiştiremediler. Pazartesi günü ziyaretle ilgili bir talebimiz var. Pazartesi günü Silivri’ye gidip sevgili başkanımızı ziyaret etmek istiyoruz.

Hepsi gerekçelerini bize bildirdiler. Mansur Bey, daha sonra başka bir etkinliğe katıldılar. Belediye başkanlarına ‘bir gün sonra şurada olun’ dediğinizde orada olma imkanları yok. Sadece 3 belediye başkanı değil, daha fazla belediye başkanı gelemedi. Çağrıya uymadıkları için değil, kamu görevlerini aksatmamak için.

Fezleke gelecekse gelir, ona benim diyecek bir şeyim yok. Akın Gürlek üzerinden incinmişler anlaşılan. Elindeki adam bumerang gibi. Atıyoruz atıyoruz geri geliyor. Seyyar giyotin. Yeni kumpaslara ihtiyaç var? yaparsa Akın yapar, demişler. Bakan yardımcısıydı, başsavcı yaptılar.

Sosyal medyada çok popüler tartışmalardır. MYK toplantımız bitti, otobüsün üstünde konuştuk. Ben Kemal Bey’in o değerlendirmelere iştirak ettiğini bilmiyordum. Ben bütün muhalefete uyarı yaptım. Sine-i millet demek, istifa ettim demek. Biz 140 milletvekili istifa ettik, Anayasa ‘ara seçim yapacaksın’ diyor sadece boşalan yerler için. Biz erken seçim istiyoruz, ara seçim yapılıyor. Seçime giremeyeceksin. AKP-MHP milletvekillerini alacak, 400 vekilin üzerine çıkacak ve referanduma gitmeden anayasayı değiştirecek.

Sine-i milleti savunmak tuzağa düşmektir. Maalesef sosyal medya odaklı birtakım arkadaşlar var sayın Genel Başkanı’nın iletişimine katkı sağlayan. Onlar sosyal medyaki tansiyon üzerinden böyle bir paylaşım yaptılar herhalde. Daha sonra sayın Genel Başkanımızın, Fikret Bila’ya bir düzeltmesini gördüm, ‘Benim dediğim sine-i millet ile erken seçim istesinler demek istiyorum’ demek istemiş. O doğru.

CHP, seçime bugünden hazır durumda. Aday belirleme noktasında da en geniş mutabakatı sağlayacağız. Bizim 1,5 milyonu aşan üyemiz var. Ben kendim aday olmayacağım. Tek başıma aday olmayacağım gibi tek başıma aday da belirlemeyeceğim. Partinin yetkili organları var ama biz bunu en geniş mutabakatla yapacağız. CHP’nin aday sorunu yok, esas AK Parti’nin adayı kim? Erken seçim istemiyorlarsa Erdoğan aday olamıyor. Biz geç karşımıza diyoruz, hodri meydan diyoruz. Gelmeyip kaçıyorsa, kendisi aday olamayacak demektir.”

Esenyurt’a atanan kayyumun ardından sıranın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde (İBB) olduğuna yönelik yorumlar da sorulan Özel, “Bu operasyondan sonra hedefte İBB mi var? Kafaları hiç karışmasın, alınlarını karışlarız” cevabını verdi.

Paylaşın

Kavala’dan Cezaevinde Yedi Yıl Açıklaması: Yargı Siyasetin Etkisi Altında

“Gezi Parkı Davası” kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan iş insanı Osman Kavala, cezaevindeki yedinci yılı için yaptığı açıklamada, “AİHM kararları hiçe sayıldı, yargı üzerinde siyasetin etkisi arttı” ifadelerini kullandı.

Osman Kavala, “Bu süre boyunca masumiyet karinesinin çiğnendiği, temelsiz iddiaların, yalan beyanların kullanıldığı bir yargılama süreci yaşadım” dedi.

Osman Kavala, cezaevinde yedinci yılı doldurdu. Kavala, tutukluluğunun yedinci yılında yazılı açıklama yaptı. Bu süre boyunca masumiyet karinesinin çiğnendiği, temelsiz iddiaların, yalan beyanların kullanıldığı bir yargılama süreci yaşadığını söyleyen Osman Kavala’nın açıklaması şu ifadelerle sürdü:

“AİHM 2019 yılında suç sayılan bir faaliyette bulunduğuma işaret eden bir delil olmadığına hükmetmişti. Gezi davası aynı nedenle beraatle sonuçlandıktan sonra yargı üzerinde siyasetin etkisi arttı. AİHM kararını uygulamamak ve beraat kararlarını bozmak için aleni biçimde yasalarla oynandı. Yasalardaki tanımlara aykırı biçimde bir casusluk suçlaması kurgulandı.

Bu suçlama siyaseten de kullanıldı, insan haklarını ve “öteki” sayılanların hayatlarını değersiz gören düşman hukuku uygulamaları teşvik gördü. Böylece, hiçbir şiddet eylemiyle ilişkim olmadığı bilinmesine rağmen en ağır cezaya çarptırıldım, dört Gezi tutuklusu da aynı yaklaşımla 18 yıla mahkûm edildi. Cezalar Yargıtay tarafından onanınca, şunu anladım ki yargı mensupları sakıncalı buldukları insanlara ceza verme yetkisine sahip olduklarına inanıyor. Bu insanların suç işlemediklerini biliyor olmalarına rağmen.

Yargıda insan hayatına değer vermeyen anlayışın yaygınlaşmasının, kamuoyunda infial yaratan birçok olayda olduğu gibi, temel etik değerlerle ilgili bir aşınmayı da yansıttığı düşüncesindeyim.

60 yaşımdan sonra aktif biçimde yaşayabileceğim hayat diliminin büyük bölümünü cezaevinde geçirmiş oldum. Eşimle hayatı paylaşamadım, annemle, sevdiklerimle birlikte yaşayamadım. Yıllardır yürüttüğümüz, barış ve uzlaşma kültürüne katkı sağladığına inandığım sivil toplum çalışmalarını sürdürmem engellenmiş oldu.

Cezaevinde kendimi bir yurttaş olarak hissetmeyi sürdürebilmek için, maruz kaldığım, şahit olduğum hukuksuzlukları kamuoyu ile paylaştım, uyarıcılık sorumluluğumu yerine getirmeye çalıştım.

Hayatımın hatırlayabildiğim en erken döneminden itibaren ağaçları tanımama imkân veren, kamu mekânını başkalarıyla paylaşmayı öğrenmemi sağlayan Gezi Parkı’nın her yaştan ve sınıftan yurttaşlarımız tarafından kullanılan bir park olarak kalması benim için bir teselli kaynağı.

Ancak, bana asıl teselli verecek olan, ülkemde hukuk devleti yönünde gelişmeleri görmek olacak. Bunun olacağına ve gerçekten özgürlüğü teneffüs edebileceğime inanıyorum.”

Paylaşın

Üç Ayda En Az 142 Hayvan Katledildi

Hayvan hakları savunucuları tarafından “Katliam Yasası” olarak adlandırılan yasanın kabul edilmesinden bugüne kadar geçen 3 aylık sürede en az 142 hayvan katledildi.

Verilere göre, Ağustos ayında en az 43, Eylül ayında 46, Ekim ayında ise 52 hayvan katliamı yaşandı.

AK Parti’nin sokak hayvanlarının katledilmesine dair hazırladığı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Cumhur İttifakı oylarıyla 30 Temmuz’da Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Hayvan hakları savunucuları tarafından “Katliam Yasası” olarak adlandırılan yasanın kabul edilmesinin ardından hayvanlara yönelik katliamlar artarak devam ediyor.

Komşunum Nöbetteyim topluluğunun hazırladığı verilere göre, yasanın geçtiği günden bugüne geçen 3 aylık sürede en az 142 hayvan katledildi. Hayvanlara yönelik kötü muamele ve işkencelerin sayısında da artış yaşandı.

Verilere göre, Ağustos ayında en az 43, Eylül ayında 46, Ekim ayında ise 52 hayvan katliamı yaşandı. Barınaklardan sokaklara birçok yaşam alanında hayvanlara yönelik saldırı, işkence ve katliamların arttığı da verilere yansıdı.

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın