Güzide Sabri Aygün Kimdir? Hayatı, Eserleri

1883 yılında İstanbul’un Fındıklı semtinde dünyaya gelen Güzide Sabri Aygün, 1946 yılında Bursa’da hayatını kaybetti. Güzide Sabri Aygün, Kadın romancılarımız içinde yaygın şöhrete sahip olanlardan ilkidir.

Güzide Sabri Aygün, Adliye Nezareti memuru Mustafa Efendizâde’lerden Salih Reşat Bey ile şair Koniçeli Kâzım Paşa’nın yeğeni Nigâr Hanım’ın kızıdır. İstibdâd Dönemi’nde Abdülhamit’in zulmüne uğrayan babası, İstanbul’dan Sivas’a sürüldüğü için annesi tarafından büyütüldü. Refah düzeyi yüksek bir ailenin kızı olarak Güzide Sabri, çocukluğunu Çamlıca’da bulunan Koşuyolu’nda “bağların, bahçelerin, koruların sakin kucağına sokulmuş gibi görünen” bir köşkte geçirdi.

Eğitimini özel derslerle tamamladı. Nazik, hassas, ince bir zât olarak tanımladığı edebiyat hocası Tahir Efendi’nin derslerinden etkilendi. Babası Sivas’tan Tokat’a nakledilince, Güzide Sabri’nin babasızlık acısıyla şiddetlenen hastalığından dolayı İstanbul’a döndüler. Doktorlar ada havası almasını tavsiye ettikleri için “Büyükada’nın çamları içinde küçük bir ev” tutuldu. Babasından ayrılmasıyla başlayan acının iyileşmesi mümkün olmadan Koşuyolu’ndaki köşke geri dönen genç kız, civardaki ufak bir köşkte oturan Münevver Hüsniye ile arkadaş olarak iyileşmeye başladı.

Bir süre sonra en yakın arkadaşı haline gelen kızın doğum yaptıktan sonra kan kusarak ölmesi, Güzide Sabri’nin hayatında en çok etkilendiği olay oldu. Beyoğlu Birinci Noteri Ahmet Sabri Aygün ile evlendi. Kocasının ölümüyle ikinci kez sarsıldı ve ölüm acısının tarifi ile ilgili yazılar yazdı.

Güzide Sabri’de yazmak hevesi, kendi ifadesiyle çok küçük yaşlarda ezeli bir hastalık şeklinde başlamıştır. Anılarında on yaşındayken küçük dimağında büyük hülyalar canlandığını, yalnızlıktan nihayetsiz bir haz duyduğunu, büyük bir alaka ile dinlediği masallar ve hikayelerin muhayyilesini gittikçe geliştirdiğini anlatan yazar, bazen günlerce hayallerine bağlanarak onlarla beraber yaşadığını, geceleri büyük bir iştiyakla bekleyerek duyguları ve yazılarıyla baş başa kalmak saadetine kavuşmak kadar hayatta kendisini sevindiren bir şey tasavvur edemediğini belirtmiştir.

On yaşında başlayan yazı yazma hevesi, babasının Abdülhamit’in emriyle Sivas’a sürülmesiyle ortaya çıkan ayrılık acısıyla daha da kuvvetlenir. Yazarın hayat hikayesine bakılırsa roman kahramanlarıyla kendisi arasında benzerlikler bulunabilir. Baştan sona aşk, ıstırap ve gözyaşı ile dolu olan romanlarının en önemli özelliği, kadınların asıl kahraman olarak seçilmesi ile duygusal yönlerin ağırlıkta olmasıdır. Kadın hislerini esas aldığı romanları aşk ekseni etrafında döner durur.

Daima hüzün veren bu aşk, çoğu zaman kahramanları vereme sürükler. “Bilhassa solgun, hassas ve veremli gençlerin hastalıkları kadar ince ve muzdarip hayatlarını hikaye eden bir nevi ‘verem edebiyatı”nın dikkate değer örneklerini yansıtmıştır. Genç kızların çoğu kendisi gibi veremlidir. Babası taşrada olduğu için onun hasretine dayanamayıp hasta olan, bir süre sonra yanına giden Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi’ndeki Fikret, yazardan başkası olmasa gerek. Romanlarda kızların babalarına olan yakınlıkları dikkati çeker. Mazinin Sesi romanındaki hem Feriha, hem de adaya hava değişikliğine gelen Nuran’da kendisinden izler vardır.

Romanların Yalova, Bursa gibi kendisinin gidip geldiği şehirlerde geçmesi de tesadüfi değildir. Hayatında mutlu olmayı başaramamış, ezici sıkıntıların esiri olmuş yazarın daima ıstırabı, hicran ve hüsranı anlatmış olması hayatın acılı taraflarını görüp göstermesini normal karşılamak gerekir.

Sanat hayatını, yazdığı roman ve hikayeler etrafında şekillendiren Güzide Sabri, hikaye yazarı olmasından çok romancılığıyla ün kazanır. Doğum yaptıktan sonra kan kusarak hayatını kaybeden en yakın arkadaşı Münevver Hüsniye için yazdığı, 1899’da Hanımlara Mahsus Gazete’de tefrika edilen Münevver, 1901’de kitap haline getirilen ilk romanıdır. Konusunu Münevver’in hazin aşk hikayesinden alan eser Sırpça’ya çevrilmiştir.

İkinci romanı olan Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi 1905’te yayımlanmış, 1958 yılında filme çekilmiş ve Ermenice’ye çevrilmiştir. İlk baskısı 1920’de yapılan Yaban Gülü romanı, okuyucudan gördüğü ilgi üzerine beş defa basılmış; 1961,1970 yıllarında iki defa filme alınmıştır. Ermenice’ye tercüme edilen Yaban Gülü’nde Leyla adındaki köylü kızının başından geçenler anlatılmıştır. Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi’nin devamı olan Nedret 1922’de basılmış, yazarın çok sevilen romanlarından bir diğeridir.

Romanda bu kez Fikret’in kızı Nedret’in başından geçenler hikaye edilir. Yazar anılarında yazılarının içinde en ziyade sevdiğinin Nedret olduğunu söyler. Beşinci romanı olan Hüsran 1928 yılında yayımlanmıştır. Ermenice’ye de çevrilen romanda genç, güzel ve iyi terbiye edilmiş bir kızın uğradığı hüsran anlatılmaktadır. Yazarın altıncı romanı olan Hicran Gecesi, haftalık olarak çıkarılan Perşembe mecmuasında kısmen tefrika edildikten sonra 1937 yılında kitap halinde basılmış, 1968 yılında ise filme çekilmiş ve Ermenice’ye çevrilmiştir.

Roman hırslı bir aşık olan Serap’ın başta Celal olmak üzere çevresindekilere yaşattığı ıstıraplı anların romanıdır. Yazarın 1941 yılında yayınlanan yedinci romanı Necla, muhtevası ile diğer romanlarından farklıdır. Bu romanda İstanbul’un yüksek tabakasına mensup insanların arasından kenar mahallelere inilmiş ve o insanların yaşayışları anlatılmıştır. Kadının çalışma hayatına girmesi, tek başına yaşama güçlüğü ve düşmüş kadın konusunun ele alındığı bu romandaki genç kız tipleri oldukça canlıdır.

Gerek Necla, gerekse kız kardeşi İrfan yaşam savaşı içinde çırpınışlarıyla, sadece aşk ve evliliği düşünen diğer romanlardaki genç kızlardan ayrılırlar. Necla şahıs kadrosunun en fazla olduğu roman olma özelliğini de taşır. Bazı araştırmacıların “Odacının Kızı” ve “Lüks Hayatın Kadını” olarak basılacağını haber verdikleri eser sonunda Necla adını almıştır. Mehmet Behçet Yazar Yedigün’de yayımladığı makalesinde “muharririn sekizinci eserini teşkil eden Odacının Kızı romanı da basılmak üzeredir” derken Murat Uraz ise “… son zamanlarda hazırlamakta olduğu (Lüks Hayatın Kadını) adındaki romanında evvelkilerden ayrı karakter sahibi insanlar ve sahneler vardır” ifadesini kullanmıştır.

Aslında her iki isim de romana uygundur; çünkü lüks hayatın kadını olan İrfan aynı zamanda bir odacının kızıdır. Selim İleri’nin değerlendirmesiyle “Necla bize mahalle sosyolojisinden beklenmedik bir görünüm çizer”. Gözlerini köşk ve yalı hayatlarından, birden bire İstanbul’un kenar mahallelerine çeviren yazarın bu romanı diğer romanlarından birçok bakımdan farklılık gösterir.

Kenar mahalle insanlarının yaşayışları, mücadeleleri, mahalle dedikoduları, kadının çalışması ve düşmüş kadın meselesinin yer aldığı bu romanla yazar alışılmışın dışına çıkmıştır. Daima aşkı, ıstırabı, hüsran ve hicranı anlatarak okuyucuyu gözyaşlarına boğan yazarın son romanı Mazinin Sesi, ölümünden iki yıl önce, 1944 yılında yayımlanmıştır. Günlük şeklinde yazılan romanda yalnızlık duygusu içinde olan Feriha’nın köşk komşuları baba-kızla olan macerası anlatılmıştır.

Romanları duygusal unsurlarla doludur. Genç kızların çoğu öksüzdür, yalnızdır. Yazar bu tiplerin karşısına sırdaş olabilecek iyi kişiler çıkarır. Roman kahramanları yüksek tabakadan seçilmiş (Leyla ve Necla dışında), iyi eğitim görmüş, aşk ve ıstırap ateşiyle yanmakta olan genç kızlardır. Köşk, konak ve yalılarda büyüyen bu kızlar özel eğitimle yetişmiştir. Piyano ve ut çalarlar. Aşk ateşiyle yanan, sevdikleriyle evlenmekten başka dertleri olmayan bu gençlerin devrin meseleleriyle ilgileri yoktur.

İstibdâd döneminde yaşayan ve eser veren yazarın bu tavrını tabii görmek gerekir. Yazar daha ilk romanının önsözünde devrin şartlarının kendisini böyle roman yazmaya mecbur ettiğini belirtmesine rağmen İstibdadın sona ermesinden sonra da Necla dışında çizgisini değiştirmemiştir. Romanların büyük bir kısmı yazarın, bazıları da günlük biçiminde yazıldığından birinci şahsın ağzından nakledilmiştir. Mekan olarak başta İstanbul olmak üzere Amasya, Bursa, Yalova ve Beyrut kullanılmıştır. Veremli gençlerin hava değişikliği için gittikleri Büyükada’nın romanlarda özel bir yeri vardır.

Güzide Sabri, konuları “birer hakikatten alınan” sekiz hikaye yazmıştır. Bu hikayeler başka nesirlerle beraber Gecenin Esrarı adlı kitapta toplanmıştır. Hikayeler sırasıyla şunlardır: Kamer Hanım, Maske, Salih Efendi’nin Karısı, Heybeliada Mezarlığında, İshak ile Bülbül, Darülbedai’ye Giderken, Hikaye, Zeliha. Klasik hikaye özelliği taşıyan hikayelerde mekan Zeliha hariç İstanbul’dur. Romanlarda olduğu gibi hikayelerde de asıl kahramanlar kadınlardır.

Gecenin Esrarı’nda ayrıca hikayelerden başka üç mektup, bir rüyasını anlattığı yazısı ile zevcinin arkasından yazdığı yazısı bulunmaktadır. Yazar, romancılık hayatına veda ettiği sırada bunları bir araya toplayıp küçük bir eser meydana getirmekle kendisini okuyuculara bir kez daha hatırlatmak istediğini eserin başında belirtmiştir. “Süs, Kadınlar Dünyası ve Firuze’de de ‘Güzide Osman’ müstear ismiyle şiir, mensur şiir hikaye ve makaleler yayımlamıştır”. Yazı hayatına II.Meşrutiyet’ten önce başlayan ve Cumhuriyet döneminde ilgiyle takip edilen Güzide Sabri popüler aşk romanlarının unutulmaz isimleri arasında yer alır. (Kaynak: yesevi.edu.tr)

Paylaşın

Güzin Dino Kimdir? Hayatı, Eserleri

1910 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Güzin Dino, 2013 yılında Fransa’nın Başkenti Paris’te hayatını kaybetti. Dilbilimci, Çevirmen, Yazar Güzin Dino, Osmanlı Bankası resmî işler müdürü Asım Bey ile Ferdiye Hanım çiftinin kızıdır. 

Gazeteci ve şair Kenanpaşazade Lastik Sait Bey (1848-1941)’in torunu olan Güzin Dino, 1942’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Roman Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümde Karşılaştırmalı Edebiyat’ın kurucuları Leo Spitzer ve Eric Auerbach’ın asistanlığını yaptı. 1943’te Adana’da sürgünde bulunan ressam Abidin Dino ile evlendi. 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi Bölümü’nün açtığı sınavı kazandı ve doçent olarak görev yaptı. 1954’te, Paris’e yerleşmiş olan eşi Abidin Dino’nun yanına gitti. Paris’te Ulusal Bilim Araştırmaları Merkezi’nde (CNRS) çalıştı.

“19. yy. Osmanlıcasının Cümle Kuruluşuna Fransızcanın Etkisi” konulu bir araştırma yaptı. 1968 yılında “Türk Romanının Doğuşu” adlı doktora çalışmasını bitirdi. 1975 yılına kadar Doğu Dilleri Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı. Burada Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi, Türk dili laboratuvarı kurdu ve çağdaş Türk şairlerinin sesli antolojisini hazırladı. Fransa’da roman ve şiir tercümeleri yaptı. Yunus Emre, Nâzım Hikmet ve Yaşar Kemal gibi isimleri Fransızcaya çevirdi. 1975-1990 yılları arasında Radio France Internationale’de Türkçe yayınlar bölümünün yöneticiliğini yaptı. Türkiye PEN Kadın Yazarlar Derneği üyesi olan Güzin Dino, eşinin ölümünden yirmi yıl sonra Paris’te 30 Mayıs 2013 tarihinde vefat etti.

Güzin Dino, Türk romanının doğuşu üzerine akademik incelemeler yapmıştır. Çevirileri, birçok büyük yayınevinde; denemeleri ise Fransız ve Amerikan dergilerinde yayımlanmıştır. Türk Romanının Doğuşu (1978) adlı eserinde “Türkiye’de roman türü hâlâ kesin bir eleştirel gözle incelenmemiştir; bunun nedeni, bu türün ilk dönemi ve özgül niteliklerinin anlaşılmamış olmasına bağlanır. Ayrıca Türk romanı hem geç doğmuştur, hem de aceleye gelmiştir. Roman türüne ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşılmıştır.

Dolayısıyla, Batı romanının çeşitli tarihsel süreçler içindeki yavaş oluşumu ile Türk romanının doğuş ortamı arasında hiçbir benzerlik yoktur. Ben de bu kitapta, çok genel düşüncelere dalmamak için, Namık Kemal’in İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey (1876) adlı tek gerçek romanını temel aldım. Bu roman üzerinde yaptığım incelemeler beni sistemli olarak o çağın önemli ya da önemsiz kaynaklarına, folklor ya da yazına bağlanan bütün romansal yapıtlara, hikâye ve masallara kadar götürdü.” diyerek izlediği yolu dile getirmiştir. Güzin Dino, doğaya ve eşyaya egemen ideolojinin getirdiği perspektiflerden bakma sorunsalına ilk kez dikkat çekmiştir.

Edebiyat dünyasında daha çok hatıra ve mektuplarıyla tanınan Güzin Dino, Gel Zaman Git Zaman (1991) adlı hatıratında çocukluk ve ilk gençlik yıllarını, eşi Abidin Dino ile başlayan mutluluklarla, acılarla, hüzünlerle dolu yeni dönemini, gerek Türkiye’de, gerekse sürgünde Fransa’da, güç koşullar altında geçen yıllarını tatlı bir söyleşi havası içinde anlatmıştır.

Sensiz Herşey Renksiz (2007) Abidin Dino ile Güzin Dino’nun mektuplarından oluşmaktadır. Ferit Edgü eser için “Abidin Dino, Güzin Dino’ya yazdığı bir mektupta, ‘Can, sensiz her şey renksiz,’ diyordu. Abidin’in bu aşk seslenişi, bu kitaba adını verdi. Sensiz Her Şey Renksiz, birbirini seven, birbirine âşık iki insanın, Abidin Dino ile Güzin Dino’nun 1952-1973 arasındaki mektuplarından oluşuyor. Her satırı aşkla yazılmış mektuplar. Ama bu mektuplarda Aragon ve Elsa Triolet’den Nâzım Hikmet ve Mehmet Ali Aybar’a, Sabahattin Eyuboğlu ve Azra Erhat’tan Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’a, Pertev Naili Boratav’dan İlhan Selçuk’a pek çok aydın ve yazar da anılıyor.

Güzin ve Abidin, bir aydın sorumluluğuyla, hem ülkenin dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmiş, hem gittikleri yere o sorunları da birlikte götürmüş, düşünmüş, ellerinden geldiğince çalışmış, üretmiş, yaratmış iki insan. Günümüz gençlerinin bu küçük kitapçıkta bir araya gelen bu özel mektuplardan alacakları önemlice iki ders olduğuna inanıyorum. Birincisi, doğru ve dürüst yaşamak. İkincisi de, aşk dersi. Sait Faik o ünlü sözünü (Bir insanı sevmekle başlar her şey), bu tür insanlardan esinlenerek söylemiş olmalı.” değerlendirmesini yapmıştır.

Paylaşın

Halide Edib Adıvar Kimdir? Hayatı, Eserleri

1882 yılında İstanbul’un Beşiktaş semtinde dünyaya gelen Halide Edib Adıvar, 9 Ocak 1964 yılında İstanbul’da vefat etti ve Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi. Yazar, eğitimci, aktivist Halide Edib Adıvar, Ceyb-i Humâyûn kâtiplerinden Mehmet Edib Bey ve Fatma Bedrifem Hanım’ın kızıdır.

Annesini çok küçük yaşta kaybeden Halide Edib çocukluğunu daha çok anneannesinin evinde geçirdi ve ilk terbiyesini orada aldı. Babasının evlenmesi üzerine onun yanına taşınan Halide Edib, orada Amerikan Koleji’ne gitti. Ayrıca devrin tanınmış şahsiyetleri olan Rıza Tevfik’ten Türk Edebiyatı ve felsefe, Salih Zeki’den matematik, Şükrü Efendi’den de Arapça dersleri aldı. Rıza Tevfik onun mistik temayüllerini geliştirirken Salih Zeki de ona pozitif ilim düşüncesini aşıladı.

1901 yılında koleji bitirdi ve aynı yıl hocası Salih Zeki ile evlendi. Bu evliliğinden iki oğlu oldu. 1908 yılında Meşrutiyetin ilanından sonra yazı hayatına başladı. İlk yazılarını “Halide Salih” imzasıyla yazdı. Yazdığı yazılar sebebiyle 31 Mart Vak’asını takiben çocuklarıyla birlikte Mısır’a kaçtı. Birkaç hafta Mısır’da kaldıktan sonra İngiltere’ye giden Halide Edib, 1909’da olayların yatışması sebebiyle yurda döndü ve Dârülmuallimât’ta pedagoji öğretmenliğine tayin edildi. 1911’de Salih Zeki’nin ikinci defa evlenmesi üzerine ondan ayrıldı. Bu tarihten itibaren yazılarında “Halide Edib” imzasını kullandı.

İlk dönemlerdeki yazılarında daha çok kadın ve çocuk eğitimi üzerinde duran Halide Edib, kadınların toplum hayatına katılması ve eğitilmesi için Teâli-i Nisvân Cemiyeti’ni kurdu. 1912’de faaliyete geçen Türk Ocağı’nda da görev aldı. Balkan Savaşı sırasında Teâli-i Nisvân Cemiyeti’nin kurduğu hastanede hemşirelik ve hastabakıcılık yaptı. Öğretmenlik ve müfettişlik çalışmalarına Cemal Paşa’nın kendisini davet ettiği Suriye’de de devam etti. 1917’de Suriye’deyken daha önce okuldan tanıdığı ve aile doktorluklarını da yapmış olan Doktor Adnan Adıvar ile evlendi. 1918’de Darülfünûn Edebiyat Fakültesi’ne Garp Edebiyatı hocası olarak girdi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk milletinin çektiği acılara rağmen ruhen ayakta olduğunu göstermesi için Wilson Prensipleri’ni savunanların teşkilatlanması gerektiğini ileri sürdü. 1918 yılında kuruculuğunu Halide Edib ve Ahmet Emin (Yalman) ve Yunus Nadi gibi aydınların öncülük  yaptığı, kısa ömürlü fakat etkisi fazla olan Wilson Prensipleri Cemiyeti kuruldu.

Halide Edip, 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal edilmesinin ardından düzenlenen Fatih, Kadıköy ve Sultanahmet mitinglerinde ateşli konuşmalar yaptı. Bu mitingler içerisinde Millî Mücadele ve Halide Edib açısından en önemlisi Sultanahmet Mitingi’dir. Sultanahmet Mitingi’ndeki konuşmasıyla Halide Edib, adeta efsaneleşti. 16 Mayıs 1919’da Anadolu’ya hareket eden Mustafa Kemal, Amasya Tamimi’ni yayımladıktan sonra bazı aydınlara, artık İstanbul’un Ankara’ya tabi olmasının gerektiğini bildiren ve yapılması gerekenleri anlatan bir mektup gönderdi. Mustafa Kemal’in mektup yazdığı kişilerden biri de Halide Edib’ti.

Bu yıllarda Anadolu’ya gizlice silah kaçırma işinde de görev alan Halide Edib, İstanbul’un işgalinden hemen sonra eşi ve birçok aydınla birlikte Ankara’ya gitti. Halide Edib ve ekibinin geldiği treni istasyonda karşılayanlar arasında Mustafa Kemal de vardı. Daha önce Mustafa Kemal’i asker üniformasıyla uzaktan bir kere gören Halide Edib, Mustafa Kemal’le orada tanıştı. Bu karşılaşmadan sonra Halide Edib Ankara’da bulunduğu süre içinde Mustafa Kemal’le görüşen onunla fikir alışverişi yapan aydınlar arasında yer aldı. Halide Edib’in Mustafa Kemal’le olan bu beraberliği, onun bundan sonraki eserlerinin ana konusunu oluşturdu.

Ankara’da gerekli haberleri temin edip Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol oynayan Halide Edib, Hâkimiyet-i Millîye gazetesi için de haber sağladı. O yıllarda Ankara’da İngilizce okuyan ve konuşan nadir insanlardan biri olduğu için Atatürk’ün yakınındaki bir kişi olarak Ankara’ya gelen her yabancı gazeteci ve siyasetçiye rehberlik edip çevirmenlik yaptı.

1921 yılının Mayıs ayı sonlarında Eskişehir’e hasta bakıcı olarak gitti. Savaş sürecinde cephelerde, Kızılay hastanelerinde görev yapan Halide Edib, Yunanlıların ülkeden çekilirken yaptıkları hasarı tespit için kurulan Tedkik-i Mezâlim komisyonunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Yusuf Akçura ile de çalıştı. Millî Mücadele sırasında ordudaki çalışmalarından dolayı kendisine önce onbaşılık sonrada çavuşluk rütbeleri verildi. Halide Edib hayatı boyunca “onbaşılık” rütbesiyle iftihar etmiştir.

1922’de savaşın sona ermesinden sonra Adnan Adıvar, İstanbul Hariciye Vekâleti Mümessili olarak görevlendirilince İstanbul’a döndüler. Halide Edib İstanbul’da Akşam, Vakit, İkdam gazetelerinde yazılar yazdı. Dr. Adnan Adıvar 1924’ten itibaren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın muhalefette yer alması Halide Edib hakkında basında aleyhte çeşitli yazılar yazılmasına neden oldu.  Millî Mücadele’den sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın İsmet Paşa (İnönü) hükümetince kapatılması ve Mustafa Kemal ile aralarında çıkan siyasi ihtilaflar üzerine 1924 yılı sonlarında Halide Edib, eşi ile birlikte Türkiye’den ayrıldı.

Halide Edib, 1924’ten 1939’a kadar -1935’teki kısa ziyareti dışında- yurt dışında kaldı. Eşiyle birlikte önce Paris’e sonra Londra’ya giden Halide Edib, demokrasi ve hürriyetin bulunduğu bir yer olarak gördüğü İngiltere’de verimli bir çalışma içine girdi. Orada konferanslar verip yazılar yazan Halide Edib, yurt dışında Türkiye’nin temsilcilerinden biri olarak görüldü.

1928 yılında Williamstown’da Political Institute’un düzenlediği konferansa davet edildiği için Amerika’ya gitti. Bu konferansta açılış konuşması yapan Halide Edib, Political Institute’ye davet edilen ilk kadındır. Halide Edib, Hindistan’da kurulacak olan bir Müslüman Üniversitesi’nin temellerini atacak bir kampanyaya katılmak üzere 1935 yılı başında, Hindistan’a gitti. Hindistan’daki konferansları ona geniş çaplı bir şöhret kazandırdı.

Halide Edip, yurt dışında olduğu süre içerisinde memlekette zaman zaman aleyhinde yazılar yazılmıştır. Bu yazılardan biri de Nutuk’un yayınlanmasından sonra onun Times gazetesine gönderdiği bir mektup üzerinedir. Bu mektubunda, Nutuk’ta Wilson Prensipleri Cemiyeti’ne atıf yapıldığını fakat bu cemiyetin çok kısa ömürlü olduğunu, Erzurum Kongresi’ndeki maddelerden birine göre Mustafa Kemal’in de mandacı olmasa bile mandacılığın karşısında olmadığını belirtir.

Ona göre Rauf Bey ve Refet Paşa’da mandacı olmadıkları halde Nutuk’ta mandacı gibi gösterilmişlerdir. Dr. Adnan Bey de, 1928 yılında The Daily Telegraph gazetesine gönderdiği bir yazıda, Mustafa Kemal’den “Türk diktatörü” olarak bahsetmiştir. Halide Edib’in kendisinin de bu dönemde yapılan inkılapları benimsemediği ve eleştiren yazılar yazdığı ve Mustafa Kemal Atatürk’ü diktatör olarak nitelendirdiği bilinmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın yanındaki arkadaşları Paşa’nın bu yazılara ehemmiyet vermediğini ifade ederler.

Halide Edib, Atatürk’ün ölümünden sonra 1939 yılında yurda döndü. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirildi. 1950’ye kadar bu kürsüde profesörlük yaptı. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti listesinden bağımsız İzmir milletvekili oldu. 1954’te siyasetten ayrılarak üniversitedeki görevine döndü. 1955’te eşi Adnan Adıvar’ı kaybetmesi onu çok sarstı.

Halide Edib Adıvar’ın eserleri:

Roman: Heyula (1908), Raik’in Annesi (1909), Seviye Talip (1910), Handan (1912), Yeni Turan (1912), Son Eseri (1913), Mev’ud Hüküm (1918), Ateşten Gömlek (1923), Vurun Kahpeye (1923), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno’nun Oğlu (1928), Sinekli Bakkal (1936), Yolpalas Cinayeti (1937), Tatarcık (1939), Sonsuz Panayır (1946), Döner Ayna (1954), Akile Hanım Sokağı (1958), Kerim Ustanın Oğlu (1958), Sevda Sokağı Komedyası (1959), Çaresaz (1961), Hayat Parçaları (1963)

Öykü: İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922), Harap Mabetler (1911), Dağa Çıkan Kurt (1922)

Tiyatro: Kenan Çobanları (1916), Maske ve Ruh (1945)

Anı: Türkün Ateşle İmtihanı (1962), Mor Salkımlı Ev (1963)

Paylaşın

Halide Nusret Zorlutuna Kimdir? Hayatı, Eserleri

1901 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Halide Nusret Zorlutuna, 10 Haziran 1984 yılında hayatını kaybetti. Halide Nusret Zorlutuna, gazeteci Avnullah Kâzımî Bey ile Ayşe Nazlı Zorlu Hanım’ın kızıdır.

II. Meşrutiyet’in getirdiği bayram havası içinde babasının Kerkük’e mutasarrıf olarak atanmasıyla eğitim hayatına burada başlayan sanatçı, Arapça ve Farsça öğrendi. Şairlik ve yazarlığının temelini oluşturan Kerkük’ten sonra 1919’da yeniden İstanbul’a gelen Halide Nusret’in yaşantısı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Türk edebiyatının görüntüsüne benzer.

Çünkü II. Meşrutiyet’le birlikte memlekete getirilen kısmi özgürlüğün bütün vatana yayılması amacıyla hürriyet kahramanlarının önce uzak şehirlere gitmesi ve ardından yeniden İstanbul’da toplanması yaygın bir durumdu. Dolayısıyla onun yaşantısına babası Avnullah el-Kâzımî’yi de dâhil etmek gerekir.

İstanbul’da eğitimine devam eden Halide Nusret, babasının ölümünden sonra geçim kaygısıyla öğretmenliğe başladı. Dindar bir ailenin ferdi olan sanatçının öğretmenlik mesleğini benimsemesi, onun tüm hayatının da bu yolda yürümesini sağladı. Binbaşı Aziz Vecihi Bey’le evlenmesi öğretmen olarak Anadolu’nun pek çok yerini gezmesine olanak sağladı.

Halide Nusret, İstanbul’un işgali sırasında İstanbul Kız Lisesi’nde öğretmendi. “Memleketin sıkışık, karanlık günleriydi. Milletçe mutsuzduk. Bir yanda güya öğrenimime devam etmeye çalışıyor, bir yandan da özel bir lisenin ilk kısmında öğretmenlik yapıyordum. O zor yılların karanlığı içinde tek mutlu hatıra o okuldan; o okulda geçen günlerdir.” ifadeleriyle başladığı anılarında Halide Nusret Zorlutuna, Anadolu’da geçen öğretmenlik yıllarında öğrencileriyle edindiği tecrübeleri Benim Küçük Dostlarım adını verdiği kitabında anlattı.

Kırklareli, Kars, Karaman, Urfa, Maraş, Sarıkamış, Ankara onun öğretmenlik yaptığı Anadolu şehirleridir. Şükûfe Nihal ve Adile Ayda yakın arkadaşlarındandı. 33 yıllık öğretmenlik yaşantısını 1957’de noktalayan Zorlutuna, geri kalan ömrünü çocukları Hüseyin Avnullah Ergün ve Emine Işınsu’ya olduğu gibi memleketin tüm çocuklarına ve annelerine analık yaparak geçirdi. “Anneler Birliği” derneği başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları ve yayın organlarına omuz verdi. 1976’da, 75 yaşını doldurması münasebetiyle onuruna jübile düzenlendi. Oturduğu sokağın adı “Şairler Sokağı” yapıldı.

Hayatının son yıllarıyla ilgili Adile Ayda şunları söyler: “O ince, o titrek maddi kabuk kırılıverecek diye her an korku duyuyor etrafındakiler. Fakat o maddi kabuğun içinde gepgenç, taptaze, dipdiri bir ruh yaşıyor. Bir kere tabiatın harikası denebilecek bir hafıza. İstediğiniz şairin istediğiniz şiirini ısmarlayabilirsiniz. Hepsi ezberinde. Politik olayları gazetelerden günü gününe dikkat ve ilgiyle takip etmekte… Düşünce ve muhakemesinde hiç yıpranmamış, kireçlenmemiş bir fikir çevikliği var. Bu ruhlaşmış, manalaşmış insanla konuştuğumuz zaman yaş kavramı tamamen silinmekte… Esasen, ellerindeki mafsal romatizması dışında ciddi bir rahatsızlığı da yok. Fakat devamlı olarak hâlsizlikten şikâyet etmekte? İstiyor ki otuzunda, kırkında olduğu gibi güçlü ve enerjik olsun, bir şeyler yapsın. Çünkü fikri, ruhi enerjisi yerinde.”

Sanatçının ilk romanı Küller, 1919’da Ümit Mecmuası’nda tefrika edildikten sonra kitap olarak 1921’de yayımlanmıştır. O zaman kadın yazarların azlığından dolayı beklenenden fazla ilgi uyandıran eser, Zorlutuna’nın özel yaşantısından izler taşıması ve mekân yönüyle ayrıntılı ve tatmin edici düzeyde olmamakla birlikte İstanbul dışına çıkmasıyla da dikkate değerdir. Teknik olarak mektup ve anıların çerçevelediği romanda mekân; Beyrut, İstanbul ve Avrupa (İsviçre, Roma)’dır.

İlki 12 Mart 1332-Beyrut (25 Mart 1916) ve sonuncusu 25 Haziran 1332-Roma (8 Temmuz 1916) tarihlerini taşıyan mektuplardan zamanın yaklaşık 3.5 ay olduğu anlaşılmaktadır. Romanı idare eden serüven, daha çok Ali Namık Bey’in kıskançlık krizleri etrafında gelişir. Başlangıcından beri Türk romanında olabildiğince seyrek görülen erdemli yaşantı, masumiyet ve insanla vatan sevgisinin birlikteliğiyle bu erdemleri canı pahasına muhafaza etme, romanın genel havasını oluşturur. Bu yönüyle Türk romanının başlangıç dönemi için son derece özel bir yerini işgal eden Küller’de roman unsurlarının zenginliğinden bahsetmek zordur.

Halide Nusret’in Bir Devrin Romanı isimli kitabı ise anı türündeki eseridir. “Otuz yıllık hayatımın hatırlayabildiğim yirmi beş senesini demet demet önünüze seriyorum…” (Zorlutuna 1986: 4) ifadesiyle yazar, çocukluk yıllarından başlayıp meslek hayatını da içine alan dönemi anlatmıştır. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde çocukluk yıllarının babasıyla ve babasız geçen günlerine, Kerkük hatıralarına, eğitim hayatına, kendisine gelen özel ve edebî mektuplara, siyasi olaylara ve edebî ortamda tanınma sürecine yer vermiştir.

İkinci bölümün büyük bir çoğunluğu ise Edirne’deki öğretmenlik hayatını anlatmaktadır. “Edirne hatıralarımdan, daha yazmak istediğim güzel, ilgi çekici sürü şey var. Düşünüyorum da ‘Edirne hatıralarımı’ keşke ayrı bir cilt yapsaydım, diyorum şimdi, ama artık geçti.” Ayrıca bu bölümde evliliğine, öğretmenlik yaptığı diğer şehirlere ve arkadaşı Şükûfe Nihal’e de yer vermektedir.

Halide Nusret’in bir romancı olarak kendisini bulduğu kitap Sisli Geceler’dir. İlk olarak 1922’de yayımlanan romanda vaka zamanı da Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Roman, Doktor Fikret ve Zehra’nın ilişkileri düzleminde ilerler. İstanbul’da yaşayan iki genç, birbirlerini severek evlenirler ve dönemin modasına uyup Anadolu’ya geçerler. Romanda bu durum “Yardım içinmiş… Şimdi gençlerde bu moda var!” ifadeleriyle anlatılır.

Gençler, birbirlerini çok sevdikleri gibi İstanbul’dan da çok sıkılmışlar ve büyük bir heyecanla Anadolu’ya gitmişlerdir. Her ikisi de Millî Mücadele içinde bulunmaktan büyük bir onur duymakta ve etrafa faydalı olmaya çalışmaktadırlar. Fikret, cepheye gidince ilk zamanlarda Zehra evde kalmış ve burada eşini özlemekle birlikte Anadolu insanını tanımaya ve onlardan yararlanmaya çalışmıştır. Zehra, eşinin ablası Sacide’ye yazdığı mektupta “Burada ne çok dul anne, ne çok yetim yavru ve ne çok hasta insan var! […] Bizim en fazla elimizden gelen sevmek, okşamak, teselli ve tedavi etmek.” diyerek Anadolu’nun panoramasını göstermiştir. Şair olarak Halide Nusret, bu durumu “Güneş Doğarken” adlı şiirinde de dile getirmiştir.

Halide Nusret’in şiir kitapları olan Geceden Taşan Dertler, Yayla Türküsü, Yurdumun Dört Bucağı, Ellerim Bomboş’la birlikte kitaplaşmamış şiirleri de Betül Coşkun tarafından tek kitapta toplanmıştır. Zorlutuna’nın şiirlerinin önemli bir boyutunu özellikle muhtaçlara olan duyguları oluşturmuştur. Bir öğretmen duyarlılığı ve sorumluluk hissiyle dolu yüreğinde şair bir ananın sesi her zaman en öndedir. Geceden Taşan Dertler adlı kitabındaki “Kış Levhaları” da bunlardan biridir.

Şair, “O meş’um mütareke baharında” vatanının zor günlerine kendisi ağladığı gibi baharın da ağlamasını “Ağla Bahar” adlı şiiriyle “Gülme bu sene bahar! Bağır, ağla bu sene!” diyerek istemektedir. Bunun yanında o, söylemlerinde iyimserliği de elden bırakmamıştır. “Bu da Bir Emel” ve Mustafa Kemal’i anlattığı “Güneş Doğarken” bunlara örnektir.

Memleket kaygısını her şeyin önünde tutan şair, kadın kimliğini gizleme gereği duymadığı gibi bunu ön plana geçirmek gibi bir tasarrufa da girmemiştir. O, her zaman bir anadır ve memleketi için çalışmak, özverili olmak durumundadır. Bunun dışındaki kadınlık özelliklerini göstermemiştir. “Git, Bahar” şiiri de buna örnektir. Şiirde şair, baharın gönlünde yerinin olmadığını dile getirmektedir.

Yine kadın olarak kimliğini sorumluluğun emrine veren şair; “Ev Kadını”, “Fikir Kadını” ve “İş Kadını” şiirlerinde toplumdaki saygın kadınları anlatırken; “Akşam Lâvhası İçinde Yuvasız Kadın” adlı şiirinde ise sokağa düşmüş kadını anlatarak onun kurtulmasını dilemiştir.

Halide Nusret’i en iyi tanımlayacak sıfatlardan biri de vatan sevgisidir. Tuna’dan Kerkük’e, Kıbrıs’tan Kars’a kadar pek çok vatan şehrini gezip görmüş şairin memleket sevgisi şiirlerinin de en önemli motiflerinden birini oluşturmuştur. O, âdeta her vatan toprağına, her ovaya, dağa, yaylaya karşı vefa duygusuyla minnet borcu ödercesine bir şiir, bir dize armağan etmek istemiştir. Yayla Türküsü’ndeki pek çok şiiri gibi Yurdumun Dört Bucağı da bu anlayıştaki şiirlerle doludur. (Kaynak: yesevi.edu.tr)

Paylaşın

Hülya Demir Kimdir? Hayatı, Eserleri

1966 yılında dünyaya gelen Hülya Demir, İstanbul Üniversitesi (İ.Ü.) Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü mezunudur. Hülya Demir, İnsan Hakları Derneği Azınlık Haklarını İzleme Komisyonu üyesidir.

Haber Merkezi / Yaşamını gazetecilik yaparak kazanan Hülya Demir’in, “İstanbul’un Son Sürgünleri”, “İslamcı Kadının Aynadaki Sureti” ve “Hüznün Buğusunda” adlı eserleri vardır.

Rıdvan Akar ile Hülya Demir, bir kaybedişin trajik hikâyesini anlatıyorlar İstanbul’un Son Sürgünleri’nde. Dönemin gazetelerinde çıkan haberler, Meclis konuşmaları ve o dönemin tanıklarıyla yapılan röportajlarla zenginleşen kitap, yazarlarının deyimiyle toplumsal hafızamızın yeniden tazelenmesini sağlayacak:

“1964 yılında Kıbrıs sorununda gerginliğin artması karşısında, kendini aslen İstanbullu hisseden bir azınlık topluluğu diplomatik koz olarak değerlendirildi ve İstanbul Rumlarının bakiyesi olan küçük cemaatin 40 bin ferdi bir çırpıda sınır dışı edildi. Türkiye ve Yunanistan arasında 1930 yılında imzalanan dostluk ve barış antlaşmasının feshedilmesiyle başlayan bu sürgünün sonucu İmroz ve Bozcaada’nın Türkleştirilmesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılması, bugün bile hâlâ tartışma konusu olan Rum malları olarak bilinen gayrimenkullerin el değiştirmesi oldu. İstanbul rengini, kokusunu, mozaiğinden bir parçayı kaybetti.”

İslamcı Kadının Aynadaki Sureti: Bu çalışma, bilinenin tekrarından öte, başka sorulara yanıt arıyor. Örneğin, bugün İslamcı kadın hareketi, siyasal İslam’dan bağımsız mı? Kadınlar bakış açılarını İslami görüş içinde ne kadar ve ne şekilde ifade ediyor? İslamcı kadın hareketi modernleşmeden ne ölçüde etkileniyor? Laik/modern bir toplum içinde, İslamcı kadınlar kendi kimliklerini nasıl koruyor? Bu hareket, kendi içinde ne kadar homojen? Yaşamı nasıl yeniden üretiyor? Kendini nereye koyuyor ve tanımlıyor? İşte bu sorular gündeme getiriliyor. İslamcı kadınların yaşamdaki duruşlarına ayna tutuluyor.

İslamcı kadın hareketinin modernleşmeye karşı uyum mekanizmalarını ve hem sistemle hem kendi ideolojisindeki egemen söylemle/erkeklerle hesaplaşması anlatılıyor. İslamcı Kadınların Aynadaki Sureti, İslamcı kadınları kendi söylemleriyle hapsetmekten çok onları tanımayı ve tanıtmayı amaçlıyor. İslamcı kadının aynadaki bu suretinden kimileri hoşlanmamış olabilir. Kimileri de aynanın sırının arkasını merak edebilir. Biz sureti önemseyenlerdeniz.

Hüznün Buğusunda: Sonra gittin / Çocukluğum da gitti / Elimdeki balon / Ayağımdaki rugan / ayakkabım / Çelimsiz saydam umutlarım / Dudağımın kenarındaki o ince kıvrım / Hepsi ama hepsi kırdılar zincirlerini / Radyoda çalan türkü de gitti / Sen gittin / Ben gittim / İnsan gelmeden hiç gider miydi?

Paylaşın

İnci Aral Kimdir? Hayatı, Eserleri

27 Kasım 1944 yılında Denizli’de dünyaya gelen İnci Aral, halen İstanbul’da Çengelköy’deki evinde eşi Ali Gür ile birlikte yaşamaktadır. Aslen Alanyalı olan İnci Aral, Orman mühendisi babası Şahabettin Bey’in görevi sebebiyle dokuz yaşına kadar Denizli, Bolu ve Manisa gibi şehirlerde yaşamıştır, İstanbul’da büyümüştür.

Henüz otuz beş yani oldukça genç sayılabilecek bir yaşta babası felç geçirince Aral’ın hayatı tamamıyla değişmiştir. Bu durum bir bakıma ailenin parçalanışının başlangıcı olmuştur. Kısmi felç geçiren babası, duruma katlanamayarak kızının gözleri önünde intihara teşebbüs etmiştir. Bu trajik olayın üstünden çok uzun bir zaman geçmeden henüz kırk yaşındaki babası ikinci kalq krizini geçirerek vefat edince aile, Aral’ın Bursa’daki halasının yanına taşınmıştır.

Bursa’ya yerleştikten sonra annesi Ayfer Hanım, Orman İdaresi’nde kâtibe olarak çalışmaya başlamış, İnci Aral da İpekçilik Yokuşu’ndaki Yirmi Üç Temmuz İlkokulu’nda dördüncü sınıf öğrencisi olarak eğitimine devam etmiştir. Çelebi Mehmet Ortaokulu’na yakın bir evde kiracı olarak oturmuşlar. Fakat ne yazık ki bu durum da uzun sürmeyerek Ayfer Hanım, hayatın bu ağır yüküne dayanamayıp eşi gibi beyin kanaması geçirmiştir. İnci Aral, bu acıyı şöyle anlatır: “Yüksek tansiyonu ve migreni vardı. Tansiyon o yıllarda tedavi edilemiyordu. Annem de otuzbeş yaşında beyin kanaması ve felç geçirdi. Babamdan iki yıl sonra aynı nedenle annemi de kaybettim. Evimiz, yuvamız dağıldı”.

İnci Aral, on bir yaşında annesini de kaybedince onu Bursa’daki halası, kız kardeşi Sevil’i ise Muğla’daki halası yanına almıştır. Ağabeyi ise yatılı okulda okumaktadır. Böylece aile tamamen parçalanmıştır. Yazarın çocukluğunun bu üzücü travmaları, ilerleyen yıllarda kaleme aldığı edebi eserlerine de yansımıştır. İnci Aral, daha sonra, parasız yatılı olarak öğrenimini sürdüreceği Manisa Kız Öğretmen Okulu’na başlamış, orada edebiyata olan ilgisi daha da artmıştır. O günlerini şöyle anlatır:

“Manisa Öğretmen Okulu’nda okurken kentte çıkan ‘Spil’ dergisinde şiirlerim ve onlara çizdiğim desenler yayımlandı. Gene okul duvar gazetelerinin başköşesindeydim kuşkusuz. Kültür Edebiyat, Kitaplık Kollarının değişmez başkanıydım. MEB klasikleriyle dolu okul kitaplığına kendimi kilitleyerek saatler geçirirdim. Sonra, mektup yazmayı çok seviyordum. Ağabeyime, sınıf arkadaşım Zühal’e uzun mektuplar yazıyordum o sıralar”. Okulu bitirdikten sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nde yüksek eğitimine devam etmiştir.

Okuldan mezun olduktan sonra Samsun Kız Öğretmen Okulu’nda yirmi yıl sürecek olan öğretmenlik hayatına atılmıştır. İlk evliliğini gerçekleştiren yazar, Manisa’ya yerleşmiş ve burada on yıl kadar kalmıştır. Ne yazık ki evliliği sürdüremeyince 1974’te boşanmıştır. Bu ilk evliliğinden iki oğlu olmuştur. 1978’de İzmir, Bornova’da yedi ay öğretmenlik yapmıştır. Yine 1978’de ikinci evliliğini Ali Gür ile gerçekleştirmiş ve Ankara’ya yerleşmiştir.

12 Eylül döneminden önce Gazi Eğitim’de çalışmış, 12 Eylül’den sonra Bağdat Orta Okulu’na sürülmüş, burada da fazla kalamayarak geçici görevle Talim Terbiye’de resim öğretmenleri için sanat eğitimi programı hazırlayan bir komisyonda görev almıştır. Bir buçuk yıl süren bu görevinden sonra kadrosunun olduğu Bağdat Orta Okulu’ndan emekliye ayrılmıştır. “Sol düşünce” içinde yer alan yazar, 1980’den sonra takibata uğramış, 1982’de Cumhurbaşkanı hakkında dilekçe veren Aziz Nesin gibi sanatçı ve aydınlar arasında yer almış, “Dilekçe” davası olarak adlandırılan bu hukuksal sorgulama yazarın 1984’teki beraatıyla sonuçlanmıştır. İnci Aral halen İstanbul’da Çengelköy’deki evinde eşi Ali Gür ile birlikte yaşamaktadır.

İnci Aral’ın Eserleri: 

Öykü: Ağda Zamanı (1979), Kıran Resimleri (1984), Uykusuzlar (1984), Sevginin Eşsiz Kışı (1986), Gölgede Kırk Derece (2000), Anlar İzler Tutkular (2003), Ruhumu Öpmeyi Unuttun (2006), Unutmak (2008).

Roman: Ölü Erkek Kuşlar (1991), Yeni Yalan Zamanlar (1994), Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1997), İçimden Kuşlar Göçüyor (1998), Mor (2003), Taş ve Ten (2005), Safran Sarı (2007), Unutmak (2009), Sadakat (2010), Şarkını Söylediğin Zaman (2011), Kendi Gecesinde (2014), Sevgili (2017), Aşkın Güzelliği (2019), Yukarlarda En Uzaklarda (2021).

Anlatı: Anılar İzler Tutkular.

Deneme: Kan Günleri ve Nar Ağrısı (2016, Yazma Büyüsü (2018).

Otobiyografi: Küçükken Ne Olmak İstiyordu? (2019).

Ödülleri: 1980 Akademi Kitabevi İlk Kitap Öykü Başarı Ödülü Ağda Zamanı ile, 1983 Nevzat Üstün Öykü Ödülü Kıran Resimleri ile, 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü Ölü Erkek Kuşlar ile.

Paylaşın

Cogan Reese Sendromu Nedir? Belirtileri, Nedenleri, Teşhisi, Tedavisi

Cogan Reese sendromu, irisin yüzeyinde keçeleşmiş veya lekeli bir görünüm ile karakterize edilen son derece nadir bir göz bozukluğudur; iris üzerinde küçük renkli topaklar oluşması (nodüler iris nevus); iris bölümlerinin korneaya bağlanması (periferik anterior sineşi); ve/veya gözde artan basınç (glokom). 

Haber Merkezi / İkincil glokom görme kaybına neden olabilir. Bu bozukluk en sık genç ve orta yaşlı kadınlarda görülür, genellikle yalnızca tek gözü etkiler (tek taraflı) ve zamanla yavaş yavaş gelişir.

Cogan Reese sendromu iridokorneal endotelyal (ICE) sendromlardan biridir ve hepsi genellikle genç ve orta yaşlı kadınların bir gözünü etkiler. ICE sendromları (esansiyel iris atrofisi, Chandler sendromu ve Cogan-Reese sendromu) birbirinden farklıdır. Ancak bu bozuklukların tümü gözü etkilediğinden ve bazı semptomları örtüştüğünden, aralarında ayrım yapmak zor olabilir. Bu varyantlar bir hastalığın farklı aşamalarını temsil edebilir.

Cogan Reese sendromunun başlıca özellikleri arasında iris yüzeyinde keçeleşmiş veya lekeli bir görünüm (nevüs), iris üzerinde sarı veya kahverengi topaklar veya nodüller (nodüler iris nevüsü), iris bölümlerinin korneaya bağlanması (periferik) yer alır. Cogan Reese sendromunun gelişimi aşamalıdır ve öncesinde esansiyel iris atrofisi ve/veya Chandler sendromu semptomları görülebilir. İrisin mat görünümü ve iris üzerinde nodüllerin gelişmesi Cogan Reese sendromunu diğer iridokorneal endotelyal sendromlardan ayırır.

Cogan Reese sendromunun diğer özellikleri, korneanın şişmesini (kornea ödemi) ve/veya korneayı kaplayan hücrelerdeki (kornea endoteli) anormallikleri içerebilir. Bu değişiklikler, bu bozukluğun özelliği olan glokomdan sorumlu olabilir. Glokom görme kaybına neden olabilir. Göz bebeğinin kenarı dışa doğru dönebilir (ektropion uveae) ve/veya iris yüzeyi boyunca şeffaf bir zar görünebilir.

Cogan Reese sendromunun nedeni bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar hastalığın nedeninin iltihaplanma veya kronik enfeksiyon olabileceğinden şüpheleniyor. Diğerleri, birincil bozukluğun korneayı (kornea endoteli) kaplayan hücreleri içerdiğini ve iris üzerindeki etkinin ikincil veya ilişkili bir bozukluk olduğunu öne sürüyor. Bazı bilim adamları, üç iridokorneal (ICE) sendromunun bir hastalık sürecinin farklı aşamalarını temsil edebileceğini öne sürüyor.

ICE sendromlarının endotel tabakasında lokalize olan in vitro herpes enfeksiyonundan kaynaklandığına dair bir hipotez vardır. Bu teoriye göre ilk önce bir göz enfekte oluyor ve ikinci göz etkilenmeden önce bağışıklık kazanıyor.

Glokom genel olarak dünyada körlüğün önde gelen nedenlerinden biridir. Glokom, göz içi basıncın artmasıyla karakterizedir. Tedavi edilmezse artan basınç optik siniri etkileyerek körlüğe neden olur. Glokomun etiyolojisi belirsizdir ve aktif bir araştırma alanı olmaya devam etmektedir. Amerikan Oftalmoloji Akademisi, yüksek risk altında olan kişiler için 40 yaş ve öncesinde tam bir göz muayenesi yapılmasını önermektedir.

Muayenenin önemli unsurları arasında görme keskinliği testi, göz içi basıncını ölçmek için tonometri, drenaj açısının açık veya kapalı olup olmadığını değerlendirmek için gonyoskopi, gözün ön segmentini değerlendirmek için yarık lamba muayenesi, optik siniri incelemek için özel lenslerin kullanılması ve Periferik veya merkezi görme kaybını değerlendirmek için gözün arka segmenti ve görme alanı testi.

Glokom, Cogan Reese sendromuna ikincil bir bozukluk olarak ortaya çıkabilir. ICE sendromundaki glokom mekanizmasının (üç varyantın tümü), anormal endotel hücreleri tarafından salgılanan bir hücresel membran ile ilişkili olduğuna inanılmaktadır. Bu membran drenaj açısının trabeküler ağını kaplar, böylece aköz çıkışını engeller ve göz içi basıncını yükseltir. Erken evrelerde açı, bu şeffaf zarla kaplı olmasına rağmen klinik olarak açık görünebilir. Zamanla bu zarın daralması periferik anterior sineşiye ve sekonder açı kapanması glokomuna yol açar.

Cogan Reese sendromunun tedavisi genellikle glokomu ve şişliği (ödem) kontrol altına almak için gözlere damla uygulanmasını içerir. Hafif vakalar veya kornea ödemi genellikle yumuşak kontakt lensler ve hipertonik salin solüsyonlarıyla tedavi edilir. İleri vakalarda penetran veya endotelyal keratoplasti gerekli olabilir, ancak tekrarlanan kornea greftlerine ihtiyaç duyulduğundan başarısızlık oranı yüksektir. 

Bazı bireylerde göz içi basıncının azaltılmasıyla kornea ödemi düzelebilir. Glokomun tıbbi tedavisi genellikle beta blokerler, alfa-2 agonistler ve karbonik anhidraz inhibitörleri dahil olmak üzere sulu baskılayıcılarla başlatılır. Prostaglandin analogları bazı durumlarda faydalı olabilir. ICE sendromlu hastaların büyük bir kısmında glokom için cerrahi müdahale eninde sonunda gerekli olacaktır. 

En sık uygulanan prosedür trabekülektomidir. değişken başarı oranlarına sahip. Glokom drenaj cihazları az sayıda hastada olumlu sonuçlar vermiştir, ancak bu sonuçların geniş bir seride doğrulanması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Lazer cerrahisi nadiren etkilidir.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Cohen Sendromu Nedir? Bilinmesi Gereken Her Şey

Cohen sendromu, azalmış kas tonusu (hipotoni), baş, yüz, eller ve ayaklarda anormallikler, göz anormallikleri ve ilerleyici olmayan zihinsel engellilik ile karakterize değişken bir genetik hastalıktır. Etkilenen bireylerde genellikle baş çevresinin bebeğin yaşı ve cinsiyetine göre beklenenden daha küçük olduğunu gösteren bir durum olan mikrosefali bulunur. 

Haber Merkezi / Birçok yaşlı hastada, özellikle gövde çevresinde obezite mevcuttur ve ince kollar ve bacaklarla ilişkilidir. Etkilenen bazı bireylerde doğumdan itibaren nötrofiller (nötropeni) olarak bilinen bazı beyaz kan hücrelerinin düşük seviyeleri mevcuttur. Cohen sendromu, VPS13B/COH1 genindeki değişikliklerin (varyantlar veya mutasyonlar) neden olduğu otozomal resesif genetik bir hastalıktır .

Cohen sendromunun belirti ve semptomları kişiden kişiye değişebilir. Her ne kadar araştırmacılar karakteristik veya “temel” özelliklere sahip net bir sendrom oluşturabilmiş olsalar da, bu bozukluğa ilişkin pek çok şey tam olarak anlaşılmamıştır. Tespit edilen vakaların az sayıda olması ve geniş klinik çalışmaların bulunmaması gibi çeşitli faktörler, doktorların ilişkili semptomlar ve prognoz hakkında tam bir tablo oluşturmasını engellemektedir. Bu nedenle, etkilenen bireylerin aşağıda tartışılan semptomların tümüne sahip olmayabileceğini unutmamak önemlidir. Ebeveynler çocuklarının doktoru ve sağlık ekibiyle kendilerine özgü vakalar, ilgili semptomlar ve genel prognoz hakkında konuşmalıdır.

Cohen sendromlu yeni doğanlarda genellikle kas tonusu azalmıştır (hipotoni). Hipotoniye bağlı beslenme ve nefes alma güçlükleri yaşamın ilk birkaç gününde mevcut olabilir. Bazı yeni doğan bebeklerin ağlaması zayıf veya tiz olabilir. Bazı bebekler, cinsiyete ve yaşa bağlı olarak beklendiği gibi kilo almada ve büyümede başarısızlık (gelişme başarısızlığı) sergileyebilir. Bir bebeğin eklemleri ‘gevşek’ olabilir, bu da anormal derecede geniş bir hareket aralığına sahip oldukları anlamına gelir (eklem hipermobilitesi). Hafif ila orta dereceli mikrosefali sıklıkla yaşamın ilk yılında gelişir ve yetişkinliğe kadar devam eder.

Bebekler büyüdükçe oturmak veya yuvarlanmak gibi normal gelişimsel dönüm noktalarına ulaşmada gecikmeler (gelişimsel gecikmeler) sergileyebilirler. Bu tür gecikmelerin derecesi aynı ailenin üyeleri arasında bile oldukça değişkendir. Yürüme sıklıkla 2-5 yaşına kadar gecikir. Konuşma gecikmeleri de yaygındır; Bir bebeğin veya çocuğun ilk kelimeleri veya cümle içinde konuşma becerisi sıklıkla gecikir.

Hafif ila orta dereceli zihinsel engellilik ilerleyici değildir ve etkilenen bireyler yeni kavramları öğrenme yeteneği gösterir. Çocukların çoğu, neşeli ve sosyal bir yapıya sahip olarak tanımlanır. Bazı durumlarda çocuklar otistik spektruma giren davranışsal sorunlar sergileyebilirler. Nadir de olsa, az sayıda bireyde nöbetler rapor edilmiştir.

Çocukluk döneminde, genellikle 5 yaş civarında, ayırt edici yüz özellikleri belirgin hale gelebilir. Bu tür özellikler arasında büyük kulaklar; burnun belirgin bir kökü (burnun gözler arasındaki kısmı); düşük bir saç çizgisi; oldukça kemerli veya dalga şeklindeki göz kapakları; uzun, kalın kirpikler; kalın kaşlar; ağzın yüksek, dar bir çatısı (damak); üst dudağın ortasında anormal derecede kısa bir oluk (philtrum); ve belirgin üst merkezi kesici dişler. Bazı kişilerde ağızda tekrarlayan, küçük, yuvarlak ülserler (aftöz ülserler) gelişebilir ve diş etlerinde iltihaplanma veya enfeksiyon (diş eti iltihabı) meydana gelebilir. Tıp literatüründe, ayırt edici yüz özelliklerinin çeşitliliği oldukça değişkendir ve belirli özelliklerin, belirli etnik kökene sahip bireylerde ortaya çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğu görülmektedir.

Etkilenen bireylerde sıklıkla gözleri etkileyen çeşitli anormallikler gelişir ve çocukluk döneminde erken görme sorunları yaşayabilirler. Bu tür anormallikler arasında görüş netliğinin azalması (görme keskinliği), yakın görüşlülük (miyopi) ve şaşılık (şaşılık) yer alır. Miyopi genellikle çocukluk döneminde giderek kötüleşir.

Etkilenen bireylerde ayrıca retina dejenerasyonu da dahil olmak üzere koroid ve retinayı etkileyen anormalliklerle karakterize edilen bir durum olan koryoretinal distrofi de bulunabilir. Koroid, retinaya kan sağlayan kan damarlarından oluşan gözün orta tabakasıdır. Retina, gözün arkasında bulunan, ışığı belirli sinir sinyallerine dönüştüren ve daha sonra görüntüler oluşturmak üzere beyne iletilen, ışığı algılayan hücrelerden oluşan membranöz bir tabakadır. Korioretinal distrofi ilerleyicidir ve loş ışıkta zayıf görüşe ve sonunda gece körlüğüne (nyctalopia) ve düz ileriye bakarken sola veya sağa görme yeteneğinin azalmasıyla birlikte görüş alanının azalmasına (periferik görüş alanının daralması; bazen) neden olabilir. tünel görüşü olarak anılır). Çevresel görüş kaybı bireylerin kolayca takılıp düşmesine neden olabilir.

Daha az sıklıkla, korneanın anormal eğriliği (astigmatizma), korneanın boyutunun küçültülmesi (mikrokornea), anormal derecede küçük gözbebekleri (mikroftalmi), merceklerin bulanıklaşması (opaklığı), göz merceğinin dejenerasyonu dahil olmak üzere gözlerdeki ek anormallikler Cohen sendromuyla ilişkilendirilir. iris (iris atrofisi), uyarıları gözlerden beyne taşıyan optik sinirin dejenerasyonu (optik atrofi) ve retina veya göz kapaklarında eksik doku yarığı (kolobomlar).

Bazı bireylerde çocukluk ortasında ortaya çıkan gövde veya gövde obezitesi gelişir. Kollar ve bacaklar ince veya ince kalabilir. Bireyler yaşlarına ve cinsiyetlerine göre ortalamanın altında boyda olabilirler (boy kısalığı). Bazı kişilerin elleri ve ayakları küçük, dar olabilir. Gecikmiş ergenlik de rapor edilmiştir ve bazı erkeklerde inmemiş testisler (kriptorşidizm) görülmektedir.

Omurganın anormal eğriliği yaygındır. Etkilenen bireylerde omurganın anormal önden arkaya eğriliği (kifoz) veya kifoz ile omurganın anormal yana doğru eğriliği (skolyoz) kombinasyonu gelişebilir.

Cohen sendromlu bireyler, nötrofil adı verilen bazı beyaz kan hücrelerinin anormal derecede düşük seviyelerde olduğu, nötropeni adı verilen bir duruma sahip olabilir. Nötrofiller, vücuda giren bakterileri çevreleyip yok ederek vücudun enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olmak için gereklidir. Nötropeni genellikle hafif veya orta şiddettedir. Bazı kişiler solunum yolu enfeksiyonları veya küçük cilt enfeksiyonları gibi tekrarlayan enfeksiyonlarla karşılaşabilir. Cohen sendromlu çocuklarda orta kulak enfeksiyonları (orta kulak iltihabı) gelişmeye yatkın olabilir. Aftöz ülserlerin ve diş eti iltihabının kronik gelişimi kısmen nötropeniye bağlı olabilir.

Cohen sendromlu bireylerin, başta diyabet olmak üzere otoimmün bozuklukların yanı sıra tiroid bozuklukları ve çölyak hastalığı geliştirme riskinin yüksek olduğu görülmektedir. Otoimmün bozukluklar, vücudun bağışıklık sistemi yanlışlıkla sağlıklı dokuya saldırdığında ortaya çıkar.

Cohen sendromuna COH1 genindeki değişiklikler (varyantlar veya mutasyonlar) neden olur . Bu gen aynı zamanda VPS13B geni olarak da bilinir . Genler, vücudun birçok işlevinde kritik bir rol oynayan proteinlerin oluşturulması için talimatlar sağlar. Bir gende değişiklik meydana geldiğinde protein ürünü hatalı, verimsiz olabilir veya mevcut olmayabilir. Proteinin işlevlerine bağlı olarak bu durum vücudun birçok organ sistemini etkileyebilir.

Araştırmacılar, COH1 geninin protein ürününün, şeker ‘ağaçlarının’ (glikanlar) oluşturulduğu, değiştirildiği ve belirli proteinlere veya yağlara (lipitler) kimyasal olarak bağlandığı süreç olan glikosilasyonda rol oynadığını belirlediler. Bu şeker molekülleri proteinlere bağlandığında glikoproteinleri oluştururlar; lipitlere bağlandıklarında glikolipitleri oluştururlar.

Glikoproteinler ve glikolipitler tüm doku ve organlarda çok sayıda önemli fonksiyona sahiptir. Glikosilasyon, enzimler gibi birçok farklı proteini kodlayan birçok farklı geni içerir. Bu enzimlerden birinin eksikliği veya eksikliği, birden fazla organ sistemini potansiyel olarak etkileyen çeşitli semptomlara yol açabilir ve neredeyse her zaman önemli bir nörolojik bileşen vardır. Semptomların şiddeti değişebilir.

Cohen sendromu otozomal resesif bir şekilde kalıtsaldır. Resesif genetik bozukluklar, bir birey her bir ebeveynden mutasyona uğramış bir geni miras aldığında ortaya çıkar. Bir kişi hastalık için bir normal gen ve bir de mutasyona uğramış gen alırsa, kişi hastalığın taşıyıcısı olacaktır, ancak genellikle semptom göstermeyecektir. Taşıyıcı iki ebeveynin mutasyona uğramış geni geçirme ve etkilenmiş bir çocuğa sahip olma riski her hamilelikte %25’tir. Anne-baba gibi taşıyıcı olan bir çocuğa sahip olma riski her gebelikte %50’dir. Çocuğun her iki ebeveynden de normal gen alma şansı %25’tir. Risk erkekler ve kadınlar için aynıdır.

Cohen sendromunun tedavisi her bireyde görülen spesifik semptomlara yöneliktir. Tedavi, uzmanlardan oluşan bir ekibin koordineli çabalarını gerektirebilir. Çocuk doktorları, pediatrik nörologlar, ortopedistler, göz doktorları, psikiyatristler, konuşma patologları ve diğer sağlık profesyonellerinin, etkilenen bir çocuğun tedavisini sistematik ve kapsamlı bir şekilde planlaması gerekebilir. Etkilenen bireyler ve aileleri için genetik danışmanlık önerilir.

Cohen sendromlu bireyleri tedavi etmek için kullanılabilecek tedavi seçenekleri karmaşık ve çeşitlidir. Spesifik tedavi planının oldukça bireyselleştirilmesi gerekecektir. Spesifik tedavilerin kullanılmasına ilişkin kararlar, doktorlar ve sağlık ekibinin diğer üyeleri tarafından, etkilenen çocuğun ebeveynleri veya yetişkin bir hastayla dikkatli bir şekilde istişarede bulunularak, hastanın durumunun özelliklerine göre alınmalıdır; olası yan etkiler ve uzun vadeli etkiler de dahil olmak üzere potansiyel faydalar ve risklerin kapsamlı bir şekilde tartışılması; hasta tercihi; ve diğer uygun faktörler.

Etkilenen çocukların potansiyellerine ulaşmasını sağlamak için erken gelişimsel müdahale önemlidir. Etkilenen çocukların çoğu mesleki, fiziksel ve konuşma terapisinden faydalanacaktır. Rehabilitatif ve davranışsal terapinin çeşitli yöntemleri faydalı olabilir. Özel iyileştirici eğitim de dahil olmak üzere ek tıbbi, sosyal ve/veya mesleki hizmetler gerekli olabilir. Tüm aile için psikososyal destek de önemlidir.

Cohen sendromuna yönelik spesifik tedaviler arasında görmeye yardımcı olacak gözlükler ve gözlükler yer alır. Daha sonraki yıllarda görme engelli bireylere de ihtiyaç duyuldukça az görme eğitimi verilecektir. Tekrarlayan enfeksiyonlar antibiyotikler dahil standart tedavilerle tedavi edilebilir.

Bazı durumlarda nötropeni, granülosit koloni uyarıcı faktörlerin (G-CSF) uygulanmasıyla tedavi edilebilir. G-CSF, kemik iliğini nötrofil üretmesi için uyaran doğal hormonların üretilmiş bir versiyonudur. G-CSF, kemik iliği tarafından üretilen nötrofillerin sayısını artırır ve bakteri öldürme yeteneklerinin etkinliğini artırır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Vejetaryen Ceviche, Malzemeleri, Hazırlanışı

Sağlıklı ve lezzetli bir meze veya hafif bir salata tarifimi arıyorsunuz, Vejetaryen Ceviche’yi deneyin. Yapımı o kadar zor olmayan tarifimiz ellerinizle buluştuğunda daha da lezzetlenecektir.

Haber Merkezi / Öyleyse hemen verilen adımları takip edin ve bu kolay tarifi sevdikleriniz için yapın! Ortalama 30 dakikada hazırlayacağınız bu tarifi denedikten sonra yorum bölümüne değerlendirebilirsiniz.

Malzemeleri;

1 su bardağı domates
1/8 su bardağı jalapeno taze veya konserve
1 diş sarımsak
1 su bardağı salatalık
1 avokado
1 dolmalık biber
½ fincan kişniş
½ su bardağı soğan
1 limon
1 portakal
2 yemek kaşığı zeytinyağı
½ çay kaşığı tuz

Hazırlanışı;

Tüm malzemelerinizi hazırlayın, başlayalım… Domatesi, jalapenoyu, sarımsağı, salatalığı, avokadoyu, dolmalık biberi ve kişnişi doğrayın, soğanları dilimleyin ve bu malzemeleri bir kasede karıştırın.

Ardından yaklaşık ½ fincan limon suyu ve yaklaşık ¼ bardak meyve suyu yapmak için portakalın yarısını sıkın. Portakalın kalan yarısını doğrayın, daha sonra salataya ekleyeceksiniz.

Ondan sonra sos için limon suyunu, portakal suyunu, zeytinyağını ve tuzu karıştırın. Sosu ve doğranmış portakalları salata karışımına ekleyin ekleyin. Tüm malzemeler sosla kaplanana kadar iyice karıştırın. Afiyet olsun…

Paylaşın

Yeşil Biberi 2 Aya Kadar Taze Tutmak İçin Basit İpuçları

Yemeklerin tadını artıran mükemmel bir sebze olan yeşil veya taze biberin kullanılmadığı hiçbir yemek tamamlanmış sayılmaz. Bu nedenle yeşil biber, mutfağın vazgeçilmez sebzeleri arasında yer alır.

Haber Merkezi / Oldukça sağlıklı olan yeşil biber için bir sorun var: Çok çabuk çürür ve bozulur. Biber buzdolabında saklansa bile bir haftadan fazla dayanmaz.

İşte yeşil biberi 2 aya kadar taze tutmak için bazı basit ipuçları.

Kağıt havlu: Yeşil biberleri daha uzun süre saklamak için kağıt havlu kullanabilirsiniz. Önce biberleri güzelce yıkayın, saplarını çıkarın ve kağıt mendile sarıp bir kaba veya keseye koyun.

Ardından buzdolabında saklayın. Bu yöntem, biberlerin olgunlaşmasını ve çürümesini önler.

Saklama poşeti: Bu yöntem biberleri daha uzun süre taze tutmak için en iyisidir. Öncelikle yeşil biberleri güzelce yıkayın ve kurulayın, saplarını ayırın ve saklama poşetine koyun, ardından buzdolabına kaldırın.

Saklama poşetini kapatmadan önce poşetin içinde hava kalmadığından emin olun. Yemek için bibere ne zaman ihtiyacınız varsa kullanın. Poşeti havasız olarak tekrar kapatın ve saklayın.

Bu yöntemi doğru uygularsanız 2 aya kadar biberleri bozulmadan muhafaza edebilirsiniz.

Kavanoz: Önce biberleri iyice yıkayın, saplarını çıkarın ve kurulayın. Ardından hava geçirmez kavanozun içine biberler koyun, iyice kapatın ve buzdolabına kaldırın. Bu yöntem ile yeşil biberleri 20-25 gün taze tutabilirsiniz.

Alüminyum folyo: Yeşil biberleri bozulmadan saklamanın bir başka yolu da alüminyum folyo ile kaplamaktır. Her zamanki gibi önce biberleri iyice yıkayın.

Ardından sapları çıkarın ve iyice kurulayın. Biberleri bir tabağa koyun ve alüminyum folyo ile kaplayın. Buzdolabına kaldırın. Bu yöntem ile yeşil biberleri 20-25 gün taze tutabilirsiniz.

Paylaşın