‘Altılı Masa’da Görüşme Trafiği Hızlanıyor

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa’da görüşme trafik hızlanıyor. Kılıçdaroğlu, CHP ev sahipliğinde gerçekleşecek olan zirveye davet ve gündem maddelerinin belirlenmesi için lider ziyaretlerine başlıyor.  

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’in “HDP’ye bakanlık verilebilir” sözlerinin ardından başlayan gerilim gözleri Altılı Masa’ya çevirdi.

Milli Gazete’den Bünyamin Güler’in haberine göre; Altılı Masa, 2’nci tur ilk görüşmesi için yoğun bir hazırlık yapılıyor. 2 Ekim’de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde toplanacak olan masa için hummalı bir çalışma başlatıldı.

Önümüzdeki hafta liderler ziyaretine başlayacak olan Kılıçdaroğlu, masadaki genel başkanlarla toplantının ana gündem maddelerini belirleyecek. Toplantıya kadar bütün komisyonların çalışmalarını tamamlaması talimatı verilirken, 2’nci tur ilk toplantısında ‘6’lı Masa dağılıyor’ algılarına karşı net ve somut mesajların verileceği öğrenildi.

Liderleri ziyaret edecek

Altılı Masa 2’nci tur ilk toplantısı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ev sahipliğinde 2 Ekim’de toplanıyor. Zirve öncesi yoğun bir çalışma başlatılırken, CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun ise masadaki liderleri hem davet etmek hem de gündem maddelerini belirlemek için önümüzdeki hafta ziyaret edeceği öğrenildi. Ziyarette masanın ana gündem maddelerinin belirleneceği belirtilirken, komisyonların da çalışmalarını 2 Ekim’e yetiştirmesi talimatı verildiği öğrenildi.

İlk turdaki kararlar somutlaştırılacak

Ciddi çalışmaların yapıldığı zirve öncesi ilk turda kararlaştırılan maddelerin artık somutlaştırılacağı öğrenildi. Son dönemlerde yapılan “6’lı Masa dağılıyor” algılarına karşı da ciddi hazırlıkların yapıldığı belirtilirken, zirvenin ardından ilk tur görüşmelerinden farklı bir deklarasyon açıklanacağı bekleniyor.

Toplantıda hem anayasa çalışmaları hem de Cumhurbaşkanı adayının ne zaman belli olacağıyla ilgili de bir yol haritası paylaşılacağı ifade ediliyor.

Paylaşın

‘Akşener, Mansur Yavaş’ın Adaylığını Öne Sürebilir’ İddiası

Cumhur İttifakı ortakları AK Parti ve MHP tarafından ısrarla Haziran 2023’te yapılacağı belirtilen seçimlere bir yıldan az bir süre kalmışken, kamuoyunda gözler muhalefetin Recep Tayyip Erdoğan karşısında kimi aday çıkaracağına çevrildi.

Gazeteci Fehmi Koru, kendi adını taşıyan internet sitesinde konuyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Bir önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in kendisinden farklı düşünen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikna etmeye çalışmasına rağmen aday olmakta direndiğini söyleyen Koru, şöyle devam etti:

“Yine ve daha büyük bir ısrarla vaktiyle aynı parti -MHP- içerisinde bulundukları Mansur Yavaş’ın adaylığını öne sürebilir. Üstelik ‘MHP’den de oy alabileceği’ gibi bir gerekçe de var.

Mansur Yavaş’a MHP lideri Devlet Bahçeli’nin karşı çıkacağını sanmam; MHP tabanı da ‘Aday belli, karar net’ denmesine rağmen, Yavaş olursa karşı cephe adayına pekala oy verebilir.

HDP’liler oy vermezmiş, vermesinler; MHP’den gelecek oylar onların eksiğini tamamlar.

Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ, ring kenarından, ‘Siz aday göstermezseniz ben imza toplayarak Mansur Yavaş’ın aday olmasını sağlarım’ demekte.

Hatta, adayını Mansur Yavaş olarak belirlemiş muhalefet cephesi, seçim kampanyası sırasında, iktidarın kendisine oy vermemeyi düşünenleri yanına çekmek için açıkladığı ‘konut+arsa+işyeri’ projesini belediye kökenli adaylarının daha güvenli bir biçimde yerine getirebileceği propagandası bile yapabilir.

Ülkemiz halkı, sonunda, sandıkların açıldığının ertesi günü, geçmişte ve yakın zamanlara kadar %10 barajını ancak aşabilmiş bir partinin yıllar boyunca tek başına temsil ettiği ideolojinin, birkaç partiye bölünmüş -MHP, İYİ Parti ve Zafer Partisi- görüntüsüyle girdiği seçimden sandık zaferiyle çıktığı gerçeğine uyanabilir.

Evet, ben, ‘6’lı masa’da elini en iyi oynayan parti liderinin Meral Akşener ve onun adayının da Mansur Yavaş olduğunu düşünüyorum. (…)”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

‘E-sigara Yeni Bir Kanser Dalgasına Neden Olabilir’ Uyarısı

Sigara tiryakileri tarafından, sigarayı bırakmak için yoğun şekilde kullanılan e-sigara’nın 10 yıl içinde yeni bir kanser dalgasına neden olabileceği uyarısı geldi. Sigara içmenin DNA’da kanserle sonuçlanabilecek doğrudan bir mutasyonu tetiklediği düşünülüyor.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, Bilim insanlarına göre, e-sigara kullanımı 10 yıl içinde yeni bir kanser dalgasına neden olabilir.

Francis Crick Enstitüsü’nden (FCI) araştırmacılar, e-sigara içmenin sigara içmekten daha güvenli olduğunu fakat uzun vadeli sağlık risklerinin belirsizliğini koruduğunu söylüyor.

Britanya’da yaklaşık 3,6 milyon kişinin içtiği e-sigara, eski sigara içiciler tarafından sigarayı bırakmak için yaygın biçimde kullanılıyor.

FCI’da klinik araştırmacı ve Birleşik Krallık Kanser Araştırmaları’nda baş klinik uzmanı olan Profesör Charles Swanton, e-sigara içmenin insanların sağlığı için muhtemel tehdit oluşturduğunu söyledi ve ekledi;

“E-sigara içmenin sigarayı bırakmak için kesinlikle güvenli bir seçenek olduğunu söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Daha güvenli olabilir ama bu güvenli demek değil.

E-sigara kullanımının 10 yıl sonra akciğer kanserine yol açmayacağından emin değiliz.”

FCI’daki araştırmacılar, sigaranın hastalığın önde gelen nedenlerinden biri olmasına rağmen, Birleşik Krallık’ta akciğer kanseri teşhisi konanlardan bazılarının (yaklaşık 8 hastadan biri) neden sigara içmeyenlerden oluştuğunu anlamak için çalışmalar yürüttü.

İnsanlar ve fareler üzerinde, akciğerlerdeki kanserli hücrelerin büyümesine neden olabilecek, havadaki isli kirlilik parçacıklarına maruz kalmayı ölçen çalışmalar kullandılar.

Kanıtları, sigara içmeyenlerde tümörlere neden olan sürecin, sigara içmekten kaynaklanandan farklı olduğuna işaret ediyor. Sigara içmenin DNA’da kanserle sonuçlanabilecek doğrudan bir mutasyonu tetiklediği düşünülüyor.

Araştırmanın bulguları, hava kirliliği gibi tahriş edicilerin iltihaplanmaya neden olduğunu, ardından kanserli mutasyonlara yol açabilen, uykudaki hücreleri “uyandıran” bir iyileşme süreci geldiğini gösteriyor ve araştırmacılar, e-sigara içmenin de aynı süreci tetikleyebileceğinden endişeleniyor.

Bilim insanları iltihap önleyici ilaçların kansere neden olabilecek süreci durdurmayı sağlayabileceğine inanırken, bunu hayata geçirmenin yıllar alabileceği uyarısını yapıyor.

Profesör Swanton şunları söyledi: Tespit ettiğimiz mekanizma, hiç sigara içmeyenlerde akciğer kanserini önlemenin ve tedavi etmenin daha iyi yollarını bulmamıza yardımcı olabilir. Hücrelerin hava kirliliğinden kaynaklı büyümesini durdurabilirsek, akciğer kanseri riskini azaltabiliriz.

FCI’dan başka bir araştırmacı olan Dr. William Hill şunları söyledi: Hava kirliliğinin neden olduğu iltihabı engellemenin veya azaltmanın yollarını bulmak, hiç sigara içmemiş kişilerde akciğer kanseri riskini azaltmaya yardımcı olacaktır.

Paylaşın

Türkiye Ve Suriye’yi Birbirlerine Kim Ve Ne Yaklaştırıyor?

Suriye parlamentosu Uluslararası Komitesi başkanı Butrus Marjan İzvesitiya’ya Ankara’nın “kuzey Suriye’deki kontrol ettiği bölgelerden geri çekilmesi ve Suriye Arap Cumhuriyeti (SAR) topraklarındaki terörist gruplara destek vermemesi” koşuluyla Suriye’nin Türkiye’yle ilişkileri yeniden kurmaya hazır olduğunu açıkladı.

Önceki günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın işbaşından uzaklaştırılması niyetinde olmadığını belirtmiş, Dışişleri Bakanı da, komşu ülkeyle diyaloğu sürdürme konusunda herhangi bir ön koşulları bulunmadığını belirtmişti.

Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun üst kurulu Federasyon Konseyi’nden İzvestiya’ya, Rusya Federasyonu’nun Şam ile Ankara arasındaki yakınlaşmaya olumlu baktığı söylendi. Uzmanlar, iki ülke arasındaki ilişkilerin çözüm yoluna girmesinin Türkiye’de yaklaşan seçimler ve [Ankara’nın] Suriyeli mülteciler sorununu çözme ihtiyacından kaynaklandığı kanısında.

180 derece dönüş

6 Ağustos’ta Soçi’de Vladimir Putin ile görüşmeden dönüş yolunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye ve Suriye istihbarat servislerinin “terör örgütleri”yle mücadele konusunda diyalog yürüttüğünü söylemişti.

Genel olarak yeni bir şey içermeyen bu açıklama  -Türkiye ile Suriye arasındaki güvenlik alanında diyalog Suriye’deki 10 yıllık iç savaş boyunca sürdürülmüştü- Şam’la yakınlaşmaya yönelik bir dizi ek adım öncesinde gelmişti.

11 Ağustos’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu rotayı biraz daha net bir şekilde özetledi. Bakan, “Ankara, Suriye muhalefeti ile Esad rejimi arasındaki siyasi uzlaşmayı destekliyor” dedi.

Çavuşoğlu, Ekim 2021’de Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad ile bir araya geldiğini de belirtti -bu, 2011’de Suriye’de iç savaşın patlak vermesi öncesinden bu yana iki ülke politikacıları arasındaki en üst düzey buluşmaydı.

Daha yakın zamanlarda ifadeler daha da belirginleşti. 19 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şam ile “diplomasinin asla kesilmemesi gerektiğini” ve Ankara’nın “Suriye ile [ilişkilerde] daha fazla adım atması gerektiğini”, Türkiye’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmeyi amaçlamadığını söyledi.

Bakan Çavuşoğlu, Erdoğan’ın sözlerinin ardından, Ankara’nın Şam’la diyaloğun yeniden kurulması için ön koşul belirlemediğini de sözlerine ekledi.

Bu, Türk liderliğinin gidişatında köklü bir değişikliğe işaret ediyor. Ankara, Mart 2012’de Suriye’yle diplomatik ilişkilerini koparmış ve büyükelçiliğini kapatmıştı. Aynı yıl Ağustos’ta Erdoğan, Esad hükümetini “terörist” olarak nitelendirerek, savaşta ölen Suriyelilerin hayatları için “rejimin bir bedel ödeyeceğini” kaydetmişti.

Sıcaklaşan söylem ikliminde medya, Türkiye ve Suriye liderlerinin 15-16 Eylül’de Semerkant’ta yapılacak ŞİÖ zirvesinin oturum aralarında bir araya gelebileceğini ileri sürse de Türkiye Dışişleri Bakanlığı başkanı bu olasılığı yalanladı.

Butrus Marjan: Türkiye işgalci olduğunu ve terörist çeteleri barındırdığını kabul etmeli 

Suriye parlamentosunun uluslararası komitesi başkanı Butrus Marjan, İzvestiya’ya verdiği demeçte, Şam’ın Ankara ile ilişkileri geliştirmeye hazır olduğunu söyledi -ancak bir dizi koşulla.

Marjan “Her şeyden önce Türkiye, yabancı toprakları işgal ettiğini, BM Güvenlik Konseyi kararıyla bu şekilde sınıflandırılan terör çetelerini barındırdığını kabul etmelidir. Ayrıca Türkiye’nin işgal altındaki Suriye topraklarından çekilmeye hazır olması gerekiyor ve o zaman evet, Suriye ilişkileri geliştirmeye hazır olacak” dedi.

Suriyeli siyasetçi ülkeler arasındaki ilişkilerin, her iki devletin ortak çıkarları dikkate alınarak, iyi komşuluk ilişkileri temelinde inşa edilmesi gerektiğini belirtti.

Marjan, “Türkiye önce söylediklerim[i yerine getirmeye] hazırsa, Suriye de Ankara ile ilişkilerini geliştirmeye hazırdır. Ama şimdilik, bahsettiğim engeller hala devam ediyor ve bunlar temel,” diye ekledi. Marjan, Suriye ve Türkiye istihbarat teşkilatlarının başkanlarının görüşmesini doğrulamadı, ancak yalanlamadı da: “Ülkeler arasında güvenlik alanında temaslar var.”

“[Bu ilişkiler], terörle mücadelede kullanılabilir çünkü Türkiye de bundan zarar görüyor. Ve bu temaslar, Türkiye’de barınmakta olan kimi terörist çetelere karşı savaşmakta ortak çıkarımız olduğu anlamında gelebilir” dedi.

Dışişleri İzvestiya’ya yanıt vermedi

Dışişleri Bakanlığı, İzvestiya’nın görüş talebine yanıt vermedi. Ancak daha önce, hükümet yanlısı Türkiye gazetesi, Türkiye’nin Beşar Esad hükümetine, Kürt YPG’nin Suriye topraklarından “tamamen çıkarılması” ve Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşü de dahil olmak üzere beş talepte bulunduğunu bildirmişti.

Gazete’nin iddiasına göre Suriye de buna karşılık “İdlib, Reyhanlı-Cilvegözü ve Kesep kontrol noktaları ile Cilvegözü ve Şam arasındaki ticaret koridorunun, Deyrizor ve Haseke arasındaki M-4 otoyolunun kontrolününün Şam’a devrini” ve “Ankara’nın Suriye’ye yönelik ABD ve AB yaptırımlarının kaldırılmasını desteklemesi”ni istemişti.

Seçim süreci

Federasyon Konseyi Uluslararası İşler Komitesi Birinci Başkan Vekili Vladimir Jabarov, İzvestiya’ya Rusya’nın Türkiye ve Suriye arasındaki yakınlaşmanın iki ülke ilişkileri açısından olumlu bir adım olarak gördüğünü söyledi.

Jabarov, “Türk liderliğinin daha önce Beşar el-Esad’ı Suriye’nin meşru lideri olarak tanımayı reddetmiş olduğu göz önünde tutulursa müzakereler her halü karda olumlu bir adımdır.” dedi. “Müzakerelerin olması bile çok iyi arkasından ne gelir bakalım görelim”

Türkiye Gündemi Telegram kanalı yazarı Yaşar Niyazbayev de Ankara-Şam ilişkilerinde olumlu gelişmeler gerçekleştiği ve bunların hakiki olduğu kanısında.

Yorumcu, İzvestiya’ya verdiği demeçte “Yakınlaşma, Erdoğan’ın Ağustos başlarında Soçi’ye yaptığı ziyaretin ardından uçakta gazetecilere, Vladimir Putin’in kendisine kuzey Suriye’de askeri operasyon yürütmemesi, ve Beşar Esad ile müzakere yürütme tavsiyesinde bulunduğunu söylemesiyle başladı. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ndan ve Erdoğan’a yakın sosyalist Vatan Partisi liderliğinden olumlu sinyaller geldi. Hatta ilişkileri 2011’den öncesi düzeye döndürmek üzere çağrılar bile yapıldı” dedi.

Arap ayaklanması ve Suriye’deki iç savaş başlamadan önce Şam ve Ankara arasında çok yakın ilişkiler kurulmuştu. 2010’da iki ülke arasındaki ticaret cirosu 1.8 milyar doları aşmış, Türkiye Suriye’nin en büyük ticaret ortağı olmuştu.

2012’de ilişki en düşük noktasıya geriledi: Türkiye’nin 2010’daki 1.4 milyar dolara olan Suriye’ye ihracatı 501 milyon dolara düştü.

Ancak 2017-2018’de Türkiye’nin Suriye’ye ihracatı savaş öncesi seviyelere döndü: 2017’de neredeyse 1,4 milyar dolara ulaşmıştı.

Yaşar Niyazbayev, Erdoğan’ın şu anda Suriye ile yakınlaşmasının iki ana nedeni olduğunu vurguluyor. Suriyeli mülteciler ve Kürt ayrılıkçılar.

“Erdoğan ve muhalefet mülteciler ve ayrılıkçılar konusunda hemfikir”

“Türkiye’de zaten Suriye’den 3,6 milyon mülteci var, bu iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin itibarını olumsuz etkiliyor. Bu arka plana üzerinde muhalefet, Erdoğan’ı ve göç politikasını aktif bir biçimde eleştiriyor. Açıkça yabancı düşmanı açıklamalar yapan kendi güçlü seçmen kitlesine sahip bir milliyetçi parti bile kuruldu,” diyor

Kürt sorununda, Yaşar Niyazbayev’in açıkça ortaya koyduğu gibi, Erdoğan’ın karşısına koyduğu ana hedef, savaşçıları kuzey Suriye’de barınan, Türkiye’de yasaklı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) Türkiye’nin güney sınırlarını yönelik topçu atışlarından korunmak.

Türkiye’nin Suriye’nin Tel Rıfat kenti bölgesinde gerçekleştirmek istediği askeri operasyonun ilk hedefi, tüm Suriye-Türkiye sınırı boyunca 30 kilometrelik bir “güvenlik kuşağı” oluşturmak, yani Suriye’nin kuzeyinde “Fırat Kalkanı” (2016), “Zeytin Dalı” (2018) ve “Barış Pınarı” (2019) operasyonları sırasında başlayan kontrollü bir “koridor” inşaatını tamamlamaktı.

Yaşar Niyazbayev, “Bu bağlamda, hem Erdoğan hem de muhalefet, güney sınırlarını güvence altına almanın en iyi yolunun askeri işgal değil, Şam ile müzakereler olduğu konusunda hemfikir oldular” diyor.

Şam ve YPG arasındaki temaslar artarken

Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin ısındığına ilişkin haberler, Şam’ın Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt gruplarla yakınlaşmaya başladığı haberleriyle aynı zamana denk geliyor. Özellikle yaz aylarında Suriye ordusu ve Kürt Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) ortak devriyelerine ilişkin açıklamalar yapıldı. Ancak Kürt hareketi liderlerinin de açıkça dile getirdiği gibi, Şam ve Suriye Arap Cumhuriyeti’ndeki Kürtler’e özerklik tanınması konusundaki müzakerelerde ilerleme yok.

Ankara ve Şam arasındaki yakınlaşma, Suriye ve Türkiye arasında halihazırda yürürlükte olan 1998 Adana anlaşmalarıyla tutarlı. İki ülkenin güvenlik alanında pekiştirdiği işbirliği sonrasında Şam PKK’nın kendi topraklarında faaliyet göstermesine izin vermeyeceğini kabul etti. Ancak Ankara’nın, Suriye muhalefetini ve Suriye’deki Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) açıkça desteklemesine Şam, Suriye’nin kuzeyinde PKK ve diğer Kürt gruplarla temaslar kurarak karşılık verdi.

Ocak 2019’da Rusya Federasyonu ve Türkiye cumhurbaşkanları arasındaki bir toplantıda her iki lider de yeniden Adana anlaşmalarına değindi Vladimir Putin, Ankara ile Şam arasındaki 20 yıllık anlaşmanın hala bağlayıcı olduğunu vurgularken, Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nin bunu gündeminde tutacağını belirtti.

“Çözüm” Erdoğan’ın imajı için 

Siyaset bilimci Kerim Has’a göre, seçimler öncesi imaj açısından Şam ile yakınlaşma Cumhurbaşkanı Erdoğan için gerekli olabilir.

Yorumcu İzvestiya’ya verdiği söyleşide Erdoğan’ın yakın gelecekte -Suriye ile ilişkilerin tamamen yeniden kurulmasına değil- ama Türkiye’deki mülteci sorununu Şam ile ilişkilerin yeniden kurulması yoluyla çözebileceğini göstereceği bir sonuç elde etmek istediğini söyledi.

Siyaset bilimci Has, Türk liderin sözlerini yerine getirmek için zamanı olamayacağı için fazla telaş etmeyeceği görüşünde

Türkiye’deki seçimlerde Suriye kartı ilk kez kullanılmayacak. Mart 2011’de, Suriye’deki çatışma başladığında, o zaman Başbakan olan Erdoğan (Türkiye, Temmuz 2018’deki rejim değişikliğine kadar 95 yıl boyunca parlamenter bir cumhuriyetti) Suriye muhalefetinin eylemlerini açıkça destekledi -bu, Haziran 2018 seçimlerinde Erdoğan’ın iktidarını pekiştirdi. Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) rekor yüzde 49,9 oy alırken, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 29’da kalmıştı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Erdoğan Putin’den ‘Gaz İndirimi’ Bekliyor

Semerkant’ta Çarşamba günü başlayacak olan Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi, Türkiye’nin Ukrayna savaşının ardından takip etmeye çalıştığı denge politikası için olduğu kadar, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yapacağı ikili görüşmenin gündemi açısından da önem taşıyor.

Çin, Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan tarafından üye ülkeler arasında güvenin arttırılması ve bölgesel işbirliği amacıyla “Şangay Beşlisi” adıyla 1996 yılında kurulan örgüt daha sonra genişleyerek 2001 yılında bölgesel bir örgüte dönüşmüştü. Türkiye, 2012 Pekin zirvesinde örgüte “diyalog ortağı” olarak kabul edilirken bu konum “gözlemci ülke” statüsünün altında, “misafir katılımcı” statüsünün ise üzerinde yer alıyor.

Ukrayna savaşının başlamasıyla denge politikası takip ettiğini belirten Türkiye’nin bu yılki ŞİÖ zirvesine katılımı hem Batı ile ilişkileri hem de Putin ile Erdoğan arasında gerçekleşecek ikili görüşmenin sonuçları açısından yakından takip ediliyor.

Eski diplomat, dış politika analisti Gülru Gezer, Türkiye’nin ŞİÖ’yle ilişkilerine konjonktürel değil daha geniş bir perspektiften ve uzun vadeli bakmanın faydalı olacağını belirterek “Türkiye coğrafi konumu nedeniyle Avrupa’nın, Balkanların, Ortadoğu’nun, Kafkasların ve Orta Asya’nın bir parçası. Türkiye’nin kuruluşundan bu yana yönelimi Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmek. Bölgesel başka örgütlerde yer almak ise bu yönelimine bir alternatif değil” diyor.

Gezer, Şangay örgütünün ne NATO gibi bir ortak savunma paktı ne de AB gibi devletler üstü bir ekonomik ve siyasi birlik olduğuna da dikkat çekerek Asya’nın yükselen güç olduğunu hatırlatıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“21. yüzyılın değişen paradigmalarına Türkiye’nin kendisini adapte etmesi gerek. Son dönemde ŞİÖ’ye ilgi de artmakta. Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Ermenistan, Azerbaycan da diyalog ortakları arasında. Türkiye’nin bu oluşumda yer alması stratejik olarak önemli.”

Erdoğan’a Putin üzerinden davet gelmesi

Erdoğan, Semerkant zirvesine katılımını Ağustos başında Putin ile Soçi’deki görüşmesinin ardından açıklamış ve “Sayın Putin de rica etti; nasip olursa biz de inşallah oradaki toplantıya katılacağız” demişti.

Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serhat Güvenç’e göre de ŞİÖ Türkiye için eskiden beri önemli bir oluşum ancak bu kez Putin’in inisiyatifiyle Semerkant’a davet gelmesi zirveyi daha ilginç kılıyor. ŞİÖ’nün başat gücünün Çin olduğunu hatırlatan Güvenç, Türkiye’nin bir ara gözlemci üye olmak istediğini ancak Pekin’in hem Uygur meselesi hem de Batı ile olası komplikasyonlar nedeniyle buna sıcak bakmadığını belirtiyor.

Ukrayna savaşıyla birlikte dünyada yeni bir “saflaşma” ortaya çıktığına da işaret eden Güvenç, “Kimileri yeni soğuk savaş, kimileri ikinci soğuk savaş diyor. Saflar netleşirken belki bu sefer Türkiye’yi batı karşısında kendi saflarına çekmek için bir çaba olabilir” öngörüsünde bulunuyor.

Erdoğan’ın son dönemde aslında kategorik bir doğu ya da batı tercihi bulunmadığını ifade eden Güvenç “İçeride iktidarını sürdürmesine hangi taraf daha fazla katkı sağlayacaksa o tarafla yakınlaşmayı tercih ediyor. Denge politikası deniliyor ama bu dış politikadaki bir denge arayışından çok içerideki iktidar konumuna ilişkin bir denge arayışı” diye konuşuyor.

Putin’le görüşmenin gündeminde neler var?

Erdoğan’ın zirve marjında Putin’le yapacağı ikili görüşmenin gündemi ise yoğun. Ele alınacak konular arasında tahıl koridorunun geleceği, Suriye’ye yapılmak istenen operasyon ve yaklaşan kış öncesi Türkiye için doğalgazda bir indirimin olup olmayacağı bulunuyor.

Güvenç’e göre Erdoğan ile Putin’in gündemlerindeki konular şu an için aslında birbirini tamamlayıcı nitelikte. Erdoğan’a seçim öncesinde ekonomik olarak en azından geçici bir rahatlama için dışarıdan kaynak gerektiğini, Putin’in de yaptırımlar nedeniyle başının dertte olduğunu belirten Güvenç, Ukrayna savaşında sahadaki son gelişmelere dayanarak şöyle konuşuyor:

“Ancak şu ihtiyat payını da koymak lazım. Ukrayna’nın başlattığı taarruz savaşın kaderinin değişebileceğini ortaya koyuyor. Yani Rusya’nın elinde hala birtakım stratejik kozlar, imkanlar var ama rüzgâr terse dönüyormuş gibi. Dolayısıyla Ukrayna macerasından çok zayıflamış, hatta yenik olarak çıkma ihtimali olan bir Rusya’yla saflaşmak orta ve uzun vadede hem Türkiye’nin hem de Erdoğan’ın çok aleyhine olabilir.”

Tahıl koridoru anlaşmasının İstanbul’da 22 Temmuz’da imzalanmasının üzerinden yaklaşık 1,5 aylık bir süre geçerken 120 günlük sürenin ardından devam edip etmeyeceği dünya pazarları için önem taşıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov son yaptığı açıklamada Moskova’nın anlaşmayla ilgili rahatsızlığını dile getirmişti. Lavrov “Batılı meslektaşlarımız, BM Genel Sekreterliği üzerinden bize vaat edilen hususları yerine getirmiyor, yani tahıl ve gübrelerin küresel pazarlara sorunsuzca erişimini engelleyen lojistik yaptırımlarının kaldırılmasına dair karar almıyor” demişti.

Erdoğan ise Rusya’nın tezlerine hak verdiğini söyleyerek “Gelen tahıllar maalesef zengin ülkelere gidiyor, fakir ülkelere değil. Yaptırımları yapan ülkelere tahıl sevkiyatının olması sayın Putin’i de rahatsız etmekte. Biz de Rusya’dan da tahıl sevkiyatı başlasın istiyoruz. Burada gecikme var” demiş ve Semerkant’ta Putin’le bu konuyu ele alacaklarını belirtmişti.

Gezer, Türkiye’nin bugüne kadar izlediği denge politikasının tahıl anlaşmasının imzalanmasına imkan tanıdığına işaret ederek bu nedenle anlaşmanın devam edebilmesi için Ankara’nın önümüzdeki dönemde de Ukrayna ve Rusya arasındaki denge politikasını yürütmesi ve tarafgir gözükmemesi gerektiğini vurguluyor. Gezer, Erdoğan’ın Putin ile görüşmesinin ABD Başkanı Joe Biden’la BM Genel Kurulu için hedeflenen görüşme öncesine denk gelmesi açısından da önemli olduğunu belirtiyor.

Gazda indirim olur mu?

Erdoğan ile Putin’in Semerkant’ta gaz indirimi konusunu de ele alması bekleniyor.

Balkan gezisi sonrası uçakta yaptığı açıklamada Erdoğan, Rusya’nın Avrupa’nın aksine Türkiye’ye enerjide bir yaptırım uygulamadığını ve fiyat konusunda Putin’le daha önce bir görüşmesi olduğunu anımsatarak “O konudaki yaklaşımını da bize müspet olarak gerçekleştirirse o zaman zaten ‘nurun ala nur’ olur” demişti.

Enerji Uzmanı, BOTAŞ Eski Genel Müdürü Gökhan Yardım, DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e Türkiye’nin gaz ithali ile ilgili son durumunu ve indirimin neden istendiğini şöyle anlatıyor:

“Geçen sene 8 milyar metreküp civarında Rusya’nın, batıdan aldığımız daha sonra Türk Akımı’na devredilen kontratı bitti. Biz bu kontratın uzatılmasını 5 milyar 750 milyon metreküp için yaptık, yani 8 milyarın hepsini uzatmadık. Uzatırken TTF (Hollanda sanal doğal gaz piyasası) oranlarını da yüzde 70 oranında dahil ettik.”

Yardım, 30 Aralık’ta Ukrayna savaşının öncesinde yapılan bu uzatmanın ardından Nisan ayından itibaren Mavi Akım’ın içine de TTF fiyatlarının girdiğinin ifade edildiğini ve bu durumda Türkiye’nin yıl içerisindeki ithal ettiği doğal gaz miktarları içinde TTF oranlarının yüzde 50’ye ulaştığına işaret ederek “Böyle olunca Türkiye’nin doğal gaz ithal faturası çok büyüdü. Dolar kurunun da artmasıyla yılın ilk altı ayında benim hesaplarıma göre 157 milyar liralık bir zarar oluştu doğal gaz alımından” diyor.

Yardım, bu hesaplamanın yıl sonuna kadarki dönem için yapılması durumunda zararın 450 milyar TL’yi geçerek 500-600 milyarı bulabileceğini söylüyor.

Rusya’nın kontratları kısa vadeli uzatmak yerine uzun vadeli uzatmayı her zaman için tercih edeceğini belirten Yardım, komünizm döneminden gelme planlama geleneğiyle uzun vadeli gaz satmak isteyebileceklerini kaydediyor.

“Bu sonuçta şimdi siyasi bir karar olacak. Putin indirim verir mi, vermez mi? Kredi açar mı açmaz mı?” sorusunu yönelten ve aslında bu tür teknik konulara siyasetin genel çerçeve dışında karışmaması gerektiğini söyleyen Yardım, milli paraların kullanılmasının da karşılıklı olması gerektiğine işaret ediyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan’ın ‘Kutuplaştırma’ Politikasına En Uygun Aday Kılıçaroğlu

Metropoll Araştırma kuruluşunun yöneticisi Özer Sencar, “Erdoğan’ın en önemli silah devlet imkanlarının dışında para, güç, yargı vesaire vesaire devlet imkanlarının dışında. Erdoğan’ın bir kampanya dili ve yöntemi var. Yirmi senedir çalışan kutuplaştırıcı etkisi.” dedi.

Özer Sencar, “Erdoğan’ın konuşmalarının kutuplaştırıcı etkisi, seçimde kazanmak için muhalefetin kazanmak için Erdoğan’ın bu kutuplaştırıcı söylem ve politikasını etkisiz hale getirmesi lazım. Yani toplumu kutuplaştıran olmaması lazım Erdoğan. Bunu ben muhalefetin şu anda gördüğü kanaatinde değilim ama Erdoğan’ın kutuplaştırma politikasına en uygun aday Kılıçdaroğlu” ifadelerini kullandı.

Metropoll Araştırma kuruluşunun yöneticisi Özer Sencar, Medyaskop’ta Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide Ağustos “Türkiye’nin Nabzı” anketinde ortaya koydukları verileri değerlendirdi. Sencar’ın açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle;

“İlk turda seçimin bitmesi […]muhalefetin kazanması için […] dört şart var.

Birincisi doğru adayla çıkması muhalefetin.  “Doğru aday” dediğimiz şey kazanabilecek aday. Peki kimdir? O, nasıl birisidir? Toplumun hiçbir kesiminden ambargo yemeyen kişidir. Yani Alevi, Sünni, Türk, Kürt, sağcı, solcu, dinci, dinsiz, vesaire hiçbir kesimin ambargo koymadığı veya tüm kesimlerin yeterince desteklediği birisidir, bana göre doğru aday.

İkinci husus. HDP’nin, özellikle Kürtlerin HDP kısmının desteklemediği bir adayın ben ne birinci turda ne de ikinci turda kazanma şansının yeterli olmadığını düşünüyorum. Birileri […] İYİ Parti’ye yakın olanlar falan diyor ki, “HDP olmasa da kazanıyoruz.” Hiçbir şansları yok hayal görmesinler. Bu kadar net.

İYİ Partililerin, Meral hanım’ın “Biz HDP ile masaya oturmayız, şunu, bunu yapmayız [demeleri]”, bu siyasi bir faciadır. HDP’yle herkes oturmak mecburiyetinde. Ben anlamıyorum.  Meclisi yönetiyor bir HDP’li Başkan Yardımcısı. Ben şimdiye kadar İYİ Partililerin salonu terk ettiğini görmedim. Meclise oturuyorsunuz, komisyonlarda oturuyorsunuz. Siyasi ortamda “biz HDP ile bir araya gelmeyiz.” Bunu niye yaptıklarını tam anlamıyorum.

İYİ Parti merkeze yürüyüşünü durdurdu 

Meral hanım böyle bir hedefi koydu ama son altı ayda ben İYİ Parti’nin merkeze yürüyüşü durduğunu durdurduğunu,  bloke olduğunu düşünüyorum. Burada iki faktör var. Bir, Meral hanım kendi arkasındaki ekibi kendisi gibi taşıyamıyor. Merkeze gitmek istemeyen, direnen bir bagajı var İYİ parti’nin.

İkinci husus: Meral hanımın son beş altı ayda yaptığı çok ciddi bir hata var. Siyaset sahnesinden kendini çekti. “Ben başkan adayı değilim” diyerek siyaset sahnesinden kendisini tamamen ayırdı. Köyleri, kasabaları, ilçeleri, şehirlerde esnafı filan ziyaret ederek siyaset sahnesinde olunamaz. Siyaset sahnesi Ankara siyasetidir. Hem Ankara’da olacaksınız, merkezde, hem de taşrada olacaksınız. Meral hanım son iki senedir taşrayı çok iyi yönetti ama altı aydır merkezi siyaseti terk etti.

Meral Akşener oyun değiştirici rolü Kılıçdaroğlu’na terk etti

Türkiye’de siyaset yapmadan kimse siyasete barınamaz. Var olunamaz. Meral hanım’ın en kısa zamanda mümkün olan en kısa zamanda bugünden yarına tekrar merkezi siyasete dönmesi lazım. “Ben Cumhurbaşkanı adayı değilim ve olmayacağım, Başbakan olacağım” dedi. Burada iki tane büyük yanlış var. Birincisi merkezi siyasetteki rolünü, “game changer”, rol belirleyici rolünü Kemal Bey’e teslim etti. Kemal Bey, meydanlarda başkan adayı olarak dolaşıyor. Meral Hanım da onu seyrediyor uzunca bir süredir. Bunun hem Meral Hanım da hem de çevresindeki kurmayların da ciddi rahatsızlığa yol açtığını düşünüyorum. Ama bir şey yapıyor muyuz? Altılı masada diyorlar ki “biz adayı belirleyeceğiz”. Ya, siz kimsiniz? O altılı masanın dört tanesinin oyu yüzde altı bile değil. Yani binde bir oy olmayan adam çıkacak. Cumhurbaşkanını belirleyecek. Ben de onu seyredeceğim. Bunun neresinde demokrasi, neresinde insan hakları, neresinde hukuk var? Bir an önce çıkın, ne yapacaksanız söyleyin ve kamuoyunun yaptığınız işe desteği varsa [ortaya çıksın.]

Kemal Kılıçdaroğlu sürekli yükseliyor

Hayır yaptıkları şey şöyle bir hata, kendileri için hata, eğer kafalarında Kemal Bey’in dışında bir aday varsa onu öldürüyorlar. Kemal Bey’e alanı teslim ettiler. Bakın, Kemal bey son dört ayda hem Erdoğan karşısındaki potansiyelini ve gücünü hem de bizim sürekli sorduğumuz popülarite sorusunda, yavaş yavaş ve düzenli olarak yükseldi. Erdoğan karşısında şu anda Kılıçdaroğlu da yüzde 47’ye çıktı. “Beğeniyor musunuz?” diye sorduğumuzda, kişileri tek tek sorduğumuzda Meral Hanım’ı geçti, yüzde 30’lardan yüzde 40’lara çıktı ve cumhurbaşkanlığındaki bu yükseliş çok önemli.

Meral. Hanım’da düşüş Kemal Bey’de yükselişin tek sebebi var. Siyasi sahnesini Meral hanım bir hata sonucu bana göre büyük bir siyasi hatadır Kemal bey’e teslim etti.

Muhalefetin adayı “adil ve serbest” bir biçimde belirlenmiyor

Bu sonucun çıkmasında iki önemli faktör var. Birincisi, Altılı Masayı Kemal bey yöneterek yeni bir aday isminin çıkmasını engelliyor. Ve kendisi de kamuoyunda Cumhurbaşkanı adayı olarak yapması gereken, yapabileceği her şeyi yapıyor dolayısıyla. Türkiye uzun yıllardan beri adil ve serbest seçime hasrettir. Yok öyle bir şey. Peki ben size soruyorum, şimdi cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda adil ve serbest bir ortam var mı? Kemal Bey dedi ki “Ben adayım başka kimsenin de çıkmasını istemiyorum, izin vermiyorum.” Meral Hanım ve diğerleri susuyorlar. Meral Hanım “ben çekildim” dedi. Zaten baştan elini yok etti, susuyorlar ama kamuoyunun serbest oluşması için kamuoyunda gerçekten Erdoğan karşısında kazanabilecek adayın çıkması için rakiplerin serbest bir şekilde kamuoyuyla akiplerin serbest bir şekilde kamuoyuyla yüzleşmesi lazım. Mesela adları geçen Mansur Yavaş ve Ekrem imamoğlu var. Meral Akşener imtina etti diyoruz. Onlar çıkıp desinler ki  -şu ana kadar duymadık- “Neden olmasın, ben de olabilirim” demediler.

Hiç kimse Başkanlığı reddedemez, Yavaş da İmamoğlu da ister

Ben Ekrem Bey’in de, Mansur Bey’in de böyle bir şeyi reddedebileceğine, milyonda bir ihtimal vermem. Demirel’in bir sözü var: “Mezardan çıkar adam başkan olmak için.” Kim reddedebilir Başkanlığı? Hele hele Türkiye’deki şu anda başkanlık sistemi Allah gibi bir şey ya. İstediği adamı zengin eder, istediği adamın fakir eder, istediği adamı serbest bırakır, istediği adamı içeriye alır, yani rab gibidir.

Seksen yaşında bir ihtiyar teyzeyle bile teklif etsen kabul eder ve üç ay sonra bir canavar olur. Bu kadar yetki insanları şeye fırlatır. Ben hiç kimsenin bunu reddedebileceğini düşünmüyorum ama birilerinin önünü özellikle tıkarsanız ve onlar da cesaret gösterip “dur arkadaş benim önümü niye tıkıyorsun? Ben aday olabilirim” demiyorsa o zaman şöyle bir şey çıkar ortaya: Adil olmayan bir adaylık yarışması.Sonunda birileri öne çıkar ama bu öne çıkma olayında siz birilerini susturarak kamuoyunu susturamazsınız.

Desteği olmayan adayı Erdoğan sulu dereden susuz getirir

Kamuoyunda yeter destek almayacak birisi kamuoyunun önüne çıkarsa -Erdoğan’ı küçümsüyor insanlar. Erdoğan şapkasından bir günde kırk tane tavşan çıkaracak adamdır. Bu mevcut liderleri bakın gözümde büyütüyorum, sözünde büyütüyorum diye düşünmeyin- sulu dereye gönderir susuz getirir hepsini. Son günlerde Erdoğan’ın yaptığı girişimlere bakın. Ekonomik olarak birçok kesimi aynı anda rahatlatacak işler yapıyor.

Kılıçadaroğlu’nun helaleşme isteyeceği Roboskililer değil…

Hesap sorma duygusu da halkta çok büyük karşılığı olan bir şeydir. Çünkü adamlar aldı götürdü her şeyi. Ve birisi diyor ki, “ben bunlara hesap soracağım”, halkın buna bigane kalması mümkün değil. Ikincisi helalleşme meselesinin muhatapları fakir fukara değil. Bu belirli bir siyasal ve inanç kesimidir. Orada ben helalleşmenin çok fazla etkili olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Kemal bey Roboski’ye gitti. Hem helalleşme hem geçmiş olsun demek için. Roboski’de eğer bir kusur varsa bir günah varsa o Erdoğan’a aittir. Erdoğan’ın ekibine aittir. Orada sen kiminle helalleşiyorsun? Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin Roboski’de hiçbir günahı yok, hiçbir sorumluluğu yok. Atatürk’ün veya İnönü’nün geçmişte yaptıklarıyla veya doksanlı yıllarda Atatürkçülerin, askerin, yargı mensuplarının, üniversite hocalarının dindarlara karşı giriştiği akıl almaz, anlamsız şeylerle CHP’nin ilişkisi olabilir. Ama bugünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nun hiçbir günahı yok, onlar için özür dilemek, onlar için helalleşme istemek karşılık bulacak şeyler değil.

Kemal Bey 7 Haziran sonrası ve “dokunulmazlıklar” için helalleşme istemeli 

Kemal Bey kendi dönemini de kapsayacak şekilde belki de kendinden önceki Genel Başkanı için ve kendisi için helalleşme isteyebilir. Deniz Baykal, tarihte yani Erdoğan’ın tarihinde iki defa siyaseten yok olmak üzere olan bir adama can simidi attı. Birincisi 2004’te, ikincisi 7 Haziran 2015’te. Eğer orada Erdoğan’a kendisini kullandırtmasaydı Deniz Baykal, ve Kemal Bey buna yeterince karşı çıksaydı, Meclis Başkanlığını Erdoğan’a kaptırmasalardı, biz 7 Haziran ile 1 Kasım [2015] arasında yaşanan olayları yaşamayabilirdik ve oyu 41,5’ten yüzde 50’ye yükselmezdi AK Parti’nin. Burada hem Deniz Baykal’ın hem de Kılıçdaroğlu’nun ölümcül hataları var. Bir siyasi lider için ölümcül hatadır bunlar. Şimdi konuşulmuyor. İnsanlar bunu niye konuşmuyor bilmiyorum.

Kılıçdaroğlu’nun ölümcül hataları I: “İstişkâfi görüşmeler”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir beyanatında hatırlıyorum CHP heyetiyle AK Parti heyeti arasında yirmi yedi gün yirmi sekiz gün mü Istikşafi görüşmeler yaptılar. Sonunda Kemal bey ne dedi? “Ya, 28 gündür gidiyoruz hiç koalisyonu veya hükümeti konuşmadık!”

Ne yapmaya gittiniz? Orada 28 gün ne yaptınız. Orada adam sizi kullandı, döndürdü durdu. Eğer orada Kemal bey “Arkadaş hükümeti kuramıyor. Ak parti’nin Başbakan adayı Davutoğlu. Bize verin yetkiyi biz kuralı kurabilecek miyiz?” [demedi]. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na vermesi gereken yetkiyi vermedi. Peki kılıçdaroğlu’nun siz ciddiye alınacak bir tepki gösterdiğini gördünüz mü? Insanları parlamentonun önüne yığdı mı? Yahut “parlamentodan çekilirim” diye tehdit etti mi? Bir şey yaptı mı? Yapmadı.

Kılıçdaroğlu’nun ölümcül hataları II: HDP’lilerin dokunulmazlıkları

Ikinci bana göre ölümcül hata siyaseten bunlar ölümcül hatadır ama kamuoyunda konuşulmuyor. 2017’deki, rejim değişikliğinin son perdesi olan Bu başkanlık referandumunda Erdoğan resmen Kemal bey’i kullandı. Bir anayasa değişikliği getirdi, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının topluca ve bir defada kaldırılmasını [sağlamak üzwere] geçici madde ilave etmek için.  Ben Kemal bey iki defa gittim. “Buna evet demeyin. Bu önümüzdeki referandum için yapılan bir özel operasyondur karşı çıkın” dedim. İki defa gittim Kemal bey isterse söylesin çıksın. “Kullanıyor, sizi iktidar” dedim. Kemal bey hiç sesini çıkarmadı, sadece dinledi beni.

Kemal Bey’in özür diyeceği, Demirtaş’ın eşi ve çocuklarıdır

O anda Kemal bey’e hatırını kıramayacağı bir yerden veya gücünün yetmediği bir yerden bir rica veya bir baskı geldiği kanaatine vardım. Ve o gün işte o anayasa değişikliği geldi. HDP’nin on, on bir mi, kaç tane milletvekilinin [gerçek sayı 54] dokunulmazlığı bir defada düştü? O insanlar hâlâ muhtemelen içeridedir. Selahattin Demirtaş o zaman girdi içeriye. Referandumdan iki ay önce girdi, hâlâ içeride. Bana göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun özür dileyeceği bir kişi varsa o da Selahattin Demirtaş’ın eşi ve çocuklarıdır.

Mansur Yavaş’ın şansı ve yeteneği

Mansur Yavaş eğer sahneye çıkar, siyaset meydanına çıkar, gazetecilerin, televizyoncularun ,vatandaşın karşısına çıkarsa bu halini kaç hafta koruyabilir bilmiyorum. Nitekim hatırlarsanız Doğu’da bir şeye katıldı, “İnşallah” dedi. Sonra geri aldı. “Inşallah” dedi ve özür diledi. Söylediği şeyde hiçbir yanlış bir şey yoktur. İnşallah diyebilir, yani insan böyle ağzından da çıkabilir. Perişan ettiler onu.

Bir siyasinin bir siyasi aktörün gücü meydana çıkıp meydanda bir süre kaldıktan sonra. anlaşılır. Şu anda Mansur Yavaş benim kanaatim yaptığımız bütün ölçümlerde Erdoğan’dan 15-17 puan önde. Mansur yavaş Belediye Başkanı olarak son derece dürüst ve çalışkan bir adam. Ben Ankara’da yaşıyorum Mansur Yavaş’la ilgili hiçbir dedikodu duymadım Ben onun dürüst bir insan olduğunu her yerde ve her zaman söylüyorum. Ama Mansur Yavaş Erdoğan’ın karşısına çıkarsa Erdoğan onu çok kısa sürede perişan eder. Devletin bütün arşivleri Erdoğan’ın emrinde, bir. İkincisi şu anda Mansur Yavaş iktidarın ve muhalefetin koruması altında korunaklı bir köşede duruyor. Ona ne hükümet ne Erdoğan ne başkaları saldırıyor. Ona bir şey yapmıyorlar. Onu birileri bir gün belki cumhurbaşkanı yapabiliriz diye düşünüyor olabilir.

Seçimden bir ay önce veya yirmi gün önce CHP’nin istediği bir araştırma yaptık Ankara Büyükşehir Belediye seçimiyle ilgili. Bir ara Mansur Yavaş karşısındaki Kayserili’den 15 puan öndeydi, seçim günü 3 puan önde çıktı. Erdoğan bana göre çok ciddi bir hata yaptı. En olmaması gereken adayı Mansur yavaş’ın karşısına çıkardı ki, Mansur Yavaş kazansın diye muhtemelen. Yahut da Erdoğan’a birileri Mansur yavaş’ı çıkarması için empoze de bulundu. Şu Mansur yavaşı ileride bir yer için birileri düşünüyor, olabilir.

Mevcut sayılarla Kılıçdaroğlu kazanamaz ama altı ay sonra ne olacağını da kimse bilemez

Ağustos ayı rakamları Erdoğan karşısında Kemal Bey’in kazanma şansı olmadığını gösteriyor. Ama altı ay önceye göre Kemal Bey’in Erdoğan karşısındaki reytingi 30’lu, 37, 38’li rakamlardan 47’ye yükseldi.  Altı ay sonra ne olacağını hiç kimse bilemez. Çünkü bana sorsalardı işte Kılıçdaroğlu’nun 37-38 Erdoğan’ın 47-48 olduğu dönemde “Kılıçdaroğlu bu mesafeyi kapatabilir mi” diye, bir şey söyleyemezdim.

Erdoğan’ın “kutuplaştırma” politikasına en uygun aday Kılıçaroğlu 

Yalnız henüz kampanyaya girmedik. Erdoğan’ın en önemli silah devlet imkanlarının dışında para, güç, yargı vesaire vesaire devlet imkanlarının dışında. Erdoğan’ın bir kampanya dili ve yöntemi var. Yirmi senedir çalışan kutuplaştırıcı etkisi. Erdoğan’ın konuşmalarının kutuplaştırıcı etkisi, seçimde kazanmak için muhalefetin kazanmak için Erdoğan’ın bu kutuplaştırıcı söylem ve politikasını etkisiz hale getirmesi lazım. Yani toplumu kutuplaştıran olmaması lazım Erdoğan. Bunu ben muhalefetin şu anda gördüğü kanaatinde değilim ama Erdoğan’ın kutuplaştırma politikasına en uygun aday Kılıçdaroğlu.

Kararsızlar nereye gitti?

Bu senenin başında, yani Ocak Şubat ayında kararsızlar yüzde 23-25 civarındaydı bugün yüzde 13’e düştü. Ağustos ayında 13,7 filan,  14 diyelim yani. Yaklaşık 9-10 puan kararsızlarda azalma var. 25’ten 14’e inen neredeyse düz bir çizgi gibi azalma var. Ben buradan şunu çıkarıyorum: Bir, seçmen seçim atmosferine girdi. Kararsızların azalması demek. Bütün literatürde bu vardır. Seçime doğru kararsızlar azalır, insanlar tercih eder. Ikinci husus,z kararsızlar ile ilgili yaptığımız analizlerde bugüne kadar kararsızların yarısı AKP ve MHP kökenli yani 24 Haziran seçiminde AKP ve MHP’ye oy vermiş olan kararsızlar kararsızların yarısını oluşturuyordu. Bugün kararsızların içerisinde 4,5 puan AK Partili var eskiden 19’a kadar çıkmıştı. 1,5-2 iki puan da MHP’li var; yani 6 puan AKP kökenli kararsız var. AKP kökenli kararsızlardan net bir şekilde 4 puan azalma var ve AK Parti’de 4 puan artış var.  Kararsızlar da yaklaşık 9 puanlık bir azalma var yılbaşından bu yana. Bakıyoruz bu kararsızlar nereye gitmiş? CHP ve İYİ Parti’ye giden kararsız yok. Sene başında CHP neyse bugün de o. İYİ Partiyse 4 puan-3 üç puan aşağıda.

Yani bu ayın en ilginç olayı bir, AK parti’nin yükselmesi, ikincisi İYİ Parti’nin düşmesi. Sadece İYİ Parti’nin oyu düşmedi. Meral Hanım’ın cumhurbaşkanlığı yarışındaki oyu düştü. Kemal Bey’in altına indi. Yine Meral hanımın popülaritesi düştü ve Kemal Bey yükseldi. Bu Kemal bey Meral hanım rekabeti bütün verilerde bunu görüyoruz. Bu hem Kemal bey için hem Meral Hanım için çok önemli.

“Meral hanım” torunlarıyla vakit geçirmek istemiyorsa… 

Meral hanım hayatında iki ölümcül hata yaptı, birincisi unutuldu: Bir gün önce Abdullah Gül’e “evet” dedi. Ertesi sabah karşı çıktı ve bunu izah edemedi. Niye böyle yaptığını izah edemedi, sebebinin ne olduğunu bilmiyorum. Sebebin ne olduğunu bilmiyorum. İkincisi, Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesi oldu. Umarım bundan sonra bir ölümcül hata daha yapıp siyaset sahnesinden silinmez. Yani bu kadar büyük hataları bir siyasetçi arka arkaya yaparsa artık siyaset sahnesinden emekli olup gidip torunlarıyla oynaması gerekir.”

Paylaşın

Modern Kölelik: Zorla Çalıştırılan Veya Evlendirilenlerin Sayısı 50 Milyona Yükseldi

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun tahminine göre şu anda dünyada her 150 kişiden biri ya zorla çalıştırılıyor ya da zorla evlendirildi. Örgüt, bu sayının son beş yıl içinde 10 milyon artarak toplam 50 milyona ulaştığını söylüyor.

ILO kölelik konusunda olumlu ilerleme sağlanması bir yana, durumun daha da kötüleşmesini “şoke edici” diye niteliyor.

“Hiç bir şey insan haklarının bu temelden ihlalinin devam etmesini haklı kılamaz” diyen ILO genel başkanı Guy Ryder sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Herkesin birlikte harekete geçmesi gerekiyor. Sendikalar, işveren örgütleri, sivil toplum ve sıradan insanlar. Hepsine düşen hayati roller var.”

BM’nin çalışma örgütü, modern köleliğin Batı dünyasının uzağındaki, yoksul ülkelerle sınırlı olmadığını, zorla çalıştırılanların yarıdan fazlasının orta ve yüksek gelirli ülkeler grubunda yaşadığını vurgulamaya özen gösteriyor.

Zorla çalıştırma ve zorla evlendirme

Modern kölelik kavramı hem zorla çalıştırılan hem de zorla evlendirilenleri kapsıyor çünkü her iki durumda da insanlar “tehdit, şiddet, kandırma, suistimal ve diğer boyun eğdirme yöntemleri kullanılarak” istemedikleri ama içinden çıkamadıkları durumlara hapsoluyorlar.

ILO raporunda, “Zorla çalıştırma tuzakları yıllar sürebilirken, zorla evlendirme çoğunlukla hayat boyu devam ediyor” ifadesi kullanılıyor.

Örgüt şu anda dünyada 27 milyon 600 bin insanın zorla çalıştırıldığını, bunların 3 milyon 300 bininin çocuk olduğunu söylüyor. Bu çocukların yarıdan fazlası ticari cinsel istismara zorlanıyor.

22 milyon kişi ise zorlandıkları evliliklere mahkum olmuş bulunuyor. Bunların üçte ikisi kadın ve bir çoğu da 15 yaşın altındayken evliliğe zorlanıyor.

ILO son yıllarda yoksulluğun, dolayısıyla köleleşme riskini artıran bir dizi krizin biraraya gelişiyle birlikte durumun daha da kötüleştiğini bildiriyor.

Örneğin Covid-19 salgını insanların gelirlerinde kesinti ya da azalmaya ve borçlarında büyük artışlara yol açtığı için, zorla çalıştırmaya uygun koşullar yaratmış olabilir.

Uluslararası Çalışma Örgütü pandeminin son yirmi yıl içinde ilk kez “aşırı küresel fakirlik” düzeyinde artışa yol açtığını söylüyor.

Savaş ve silahlı çatışmalar da benzer bir şekilde yoksulluğu ve sıkıntıları artırıyor, çocukları zorla çalıştırılması ya da silah altına alınmasının koşullarını hazırlıyor.

Diğer yandın iklim değişikliği nedeniyle evlerini, köylerini terketmek zorunda kalanlar göçe zorlanıyor ve kölelik şebekelerine düşmeleri riski hemen artıyor.

ILO raporunda sorunun çözümü için uluslararası eşgüdümlü bir çabayla kaynak oluşturulması, ve gerçek bir çözüm iradesi gösteriylesi çağrısı yapılıyor ve “Vaadler ve iyi niyet açıklamaları yeterli değil” deniyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

HDP’den Çarpıcı ‘Altılı Masa’ Yorumu

HDP PM’nin düzenlediği son toplantının yayınlanan sonuç bildirgesinde, “Türkiye Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı ikilemi arasına sıkıştırılamaz. Demokrasi ve milliyetçilik ikileminde demokrasiyi dışlayanlarla, kendi küçük siyasi ikballerini halkların ikbalinin önüne koyanlarla HDP’nin aynı masada olması beklenemez. HDP emek, özgürlük, demokrasi, adalet ve eşitlik ayakları üzerinde inşa edilen bir zeminin ittifak ve öncü gücüdür” ifadelerine yer verildi.

Haber Merkezi / Bildirgenin devamında, “Millet İttifakının kapsayıcılıktan uzak ve ürkek tavrı, AKP-MHP ittifakının siyasi tuzağına düşme anlamına gelmektedir. Çünkü bu yaklaşım, iktidarın kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı siyasetine hizmet etmektedir” denildi.

Bildirge, “Oysa 7, Haziran, 24 Haziran ve 31 Mart seçimleri iki kutuplu siyaset tarzının nasıl mahkûm edilebileceğini net olarak göstermiştir. HDP’nin bu seçimlerdeki çoğulculuğu esas alan ve demokrasiyi örgütleyen politika tercihleri bir yandan AKP-MHP ittifakının baskıcı iktidarını zayıflatmış, rant kaynaklarını elinden almış diğer yandan ise iktidarı desteklemeyen tüm kesimlere başarmanın hangi yöntemlerle ve cesaretle olabileceğini göstermiştir” cümleleriyle devam etti.

Bildirgenin sonunda, “Bu kapsamda 2019 yılında yapılan seçimler ve dahası Türkiye’nin yakın siyasi geçmişi, HDP’nin kilit parti olduğu gerçekliğini kanıtlamaktadır. Parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tarihi önemde olduğu mevcut süreçte, parti olarak siyasi ve örgütsel tahkimatımızı büyüterek kilit parti konumumuzu güçlendireceğiz” ifadelerine yer verildi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), 11-12 Eylül’de yeni mücadele hatlarına ilişkin Parti Meclisi (PM) üyeleri ile Balgat binalarında yaptıkları toplantının sonuç bildirgesini yayınladı. Bildirgede öne çıkan bölümler şöyle;

“Rusya ve Ukrayna savaşının Suriye, Irak ve Libya’da  emperyalist güçlerin, dünyayı nükleer saldırılarla tehdit etme düzeyine geldiğine işaret edilen bildirgede, özetle şöyle denildi:

AKP-MHP ittifakı dış siyasette hala Kürt düşmanlığı ve yayılmacı politikaları sürdürmekte ısrar etmektedir. Ortadoğu siyasetini tamamen bunun üzerine kurmuş bu şer ittifakı, iç siyaseti dizayn etmek ve eriyen gücünü tahkim etmek için Güney Kürdistan’a saldırılarını sürdürmektedir.

Suriye ile görüşmenin kapılarını aralamaya çalışırken, Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldıracak pazarlıklar da yapmaktadır. Çatışmacı dış politikasını sürdüren AKP-MHP, Libya’nın içişlerine de karışmaya devam etmektedir. Ortadoğu siyasetini, ‘ülkenin bekası’ ve ‘ulusal güvenlik’ aldatması üzerine oturtan AKP-MHP iktidarının temel hedefi Kürt ve Arap halklarının devrimci demokratik değerlerini tasfiye etmektir. Türkiye askeri güçleri müdahale ettiği sınır ötesi tüm topraklardan geri çekilmelidir.”

Son zamanlarda AİHM tarafından Sayın Öcalan’la ilgili verilen ‘umut hakkı’ kararı; Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve evrensel hukuk ilkelerine göre uygulanmalıdır.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki temel sorunlardan biri olan Kürt sorununun çözümü, demokrasi mücadelesi veren herkesin yüzünü dönmesi ve onurlu bir barış için çalışması çok önemlidir.

HDP bu konuda çalışmalarını sonuna kadar devam ettirecektir. Savaş, yalnızca halkların hayatını geri dönülmez bir biçimde etkilememekte bir bütün olarak doğa talanının da önünü açmaktadır. 17 Eylül’de savaş yıkımına ve doğa talanına karşı Türkiye’nin çeşitli yerlerinden ekoloji hareketlerinin öznelerinin ve demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla Cudi’ye yürüyoruz.

Kadın mücadelesinden vazgeçmeyeceğiz’

Savaşın, çatışmaların, sömürünün, yoksulluğun arttığı bu dönemde erkek egemen anlayış hayatın her alanında daha da derinleşerek kendini sürdürmektedir.

Savaş ve çatışmaların sonucundan en çok etkilenen kadınlardır. Savaşları ve çatışmaları durdurabilecek en önemli güç kadınların evrensel barış mücadelesidir. AKP-MHP ittifakı döneminde kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, yaşam biçimine ve kılık kıyafetine müdahale ve tarihsel kazanımlarına el koyma had safhadadır.

AKP-MHP zihniyetine karşı direnen siyasetçisiyle, sanatçısıyla bütün kadınlar susturulmak ve tutsak alınmak istenmektedir. Bir kadın partisi olan HDP,  İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere kadınların yüzyıllardır elde ettiği kazanımlardan da kadın mücadelesinden de vazgeçmeyecek.

“Darbeci zihniyet devam etmektedir”

AKP-MHP iktidarı işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, engellilerin, doğa ve insan hakları savunucularının bütün kazanımlarına darbe vurarak toplumun nefes borularını kesmeye çalışmaktadır.

2 Eylül askeri darbesinin 42. yıldönümünde yaşamın her alanında aynı darbeci zihniyet devam etmektedir. İktidar kayyım atamalarıyla, yargı ve siyaset üzerindeki vesayetiyle, topluma yönelik saldırı ve baskılarıyla aynı darbeci zihniyetle varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.

Ancak şiddet ve zor yöntemiyle toplumu teslim almaya çalışan hiçbir yönetim ve darbe pratiği başarılı olmamıştır AKP ve MHP’nin darbeci zihniyeti de 12 Eylül’ün lanetlenen darbe pratiği ile birlikte alınacaktır. Demokratik gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmak isteyen öğretmenlere kolluk kuvveti sokak ortasında işkence etmekte. İşçilerin, kadınların, gençlerin, ekolojistlerin demokratik hak taleplerine yine işkenceyle yanıt verilmektedir. Konserler yasaklanmakta, özgür basının haber yapma, yurttaşın da haber alma hakkı engellenmektedir.

Dışarıda artan baskının daha fazlası ve ağırı cezaevlerinde uygulanmaktadır. Sudan bahanelerle infazlar yakılmakta, mahpuslar aç-susuz bırakılmakta, hasta tutsaklar ölüme terk edilmektedir.

Her gün onlarca tutsak ailesinden bu konularda başvurular alıyoruz. Sessiz kalmayacağız. Ailelerin adalet nöbetlerinin sesi olmaya devam edeceğiz. Her türlü yalanı, dolanı, yolsuzluğu, beceriksizliği açığa çıkan iktidar; toplumu baskı ve zor aygıtlarıyla susturacağını zannediyor ama yanılıyor. Yıllardır rahat nefes alamaz hale getirilen toplumla birlikte bütün toplumsal yaşamın, kadınların, doğanın, emeğin eşitlik, adalet ve demokrasi umudunu güçlendireceğiz.

“AKP-MHP ittifakının siyasi tuzağına düşme”

Türkiye Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı ikilemi arasına sıkıştırılamaz. Demokrasi ve milliyetçilik ikileminde demokrasiyi dışlayanlarla, kendi küçük siyasi ikballerini halkların ikbalinin önüne koyanlarla HDP’nin aynı masada olması beklenemez. HDP emek, özgürlük, demokrasi, adalet ve eşitlik ayakları üzerinde inşa edilen bir zeminin ittifak ve öncü gücüdür.

Millet İttifakının kapsayıcılıktan uzak ve ürkek tavrı, AKP-MHP ittifakının siyasi tuzağına düşme anlamına gelmektedir. Çünkü bu yaklaşım, iktidarın kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı siyasetine hizmet etmektedir.

Oysa 7, Haziran, 24 Haziran ve 31 Mart seçimleri iki kutuplu siyaset tarzının nasıl mahkûm edilebileceğini net olarak göstermiştir. HDP’nin bu seçimlerdeki çoğulculuğu esas alan ve demokrasiyi örgütleyen politika tercihleri bir yandan AKP-MHP ittifakının baskıcı iktidarını zayıflatmış, rant kaynaklarını elinden almış diğer yandan ise iktidarı desteklemeyen tüm kesimlere başarmanın hangi yöntemlerle ve cesaretle olabileceğini göstermiştir.

Bu kapsamda 2019 yılında yapılan seçimler ve dahası Türkiye’nin yakın siyasi geçmişi, HDP’nin kilit parti olduğu gerçekliğini kanıtlamaktadır. Parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tarihi önemde olduğu mevcut süreçte, parti olarak siyasi ve örgütsel tahkimatımızı büyüterek kilit parti konumumuzu güçlendireceğiz.”

Paylaşın

Kamuda İstihdam Edilenlerin Sadece Yüzde 25’i Kadın

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Genel-İş’in Emek Araştırma Dairesi (EMAR) her yıl düzenli olarak hazırladığı “Kamuda ve Genel İşler İşkolunda İstihdam” raporunun bir yenisini yayımladı.

Kamuda ve genel işler işkolunda istihdam verileri ile kamu harcamalarının, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle karşılaştırıldığı rapora göre Türkiye’de kamu harcamalarının oranı, OECD ortalamasının çok altında ve Avrupa ülkeleri içinde ise son sıralarda.

OECD ortalamasına göre GSYH içinde genel kamu harcamalarının oranı yüzde 48,47. Fransa’da yüzde 59,4, Yunanistan’da yüzde 56,8, İtalya’da yüzde 55,5, Almanya’da yüzde 51,4 ve İspanya’da yüzde 50,6 kadar. Türkiye’de ise bu oran yüzde 35,88.

Kamuda sosyal harcamalara yeterli pay ayrılmıyor

Rapora göre eğitim, sağlık ve sosyal korumalardan oluşan kamu kesimi sosyal harcamalarına GSYH’den ayrılan payın düşmüş durumda. 2021’da kamu kesimi sosyal harcamalarına GSYH’dan ayrılan pay yüzde 15,9 oldu ve 2017 seviyesine düştü.

2018’de yüzde 16,3, 2019’da yüzde 17,1 oranındaydı. 2020’de ise pandeminin de etkisiyle kamunun sosyal harcamaları biraz daha artış eğiliminde olsa da, 2021’de yaklaşık 2 puan düştü ve yüzde 15,9’a geriledi.

Kamu istihdamı OECD ortalamasının 4 puan altında

Yine rapora göre Türkiye’de toplam istihdam içinde kamu istihdamının oranı, OECD ortalamasının 4 puan altında.

OECD üye ülkelerin ortalamasında toplam istihdam içinde kamu istihdamının oranı yüzde 18,45 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 14,5.

Fransa (yüzde 21,5) ve Macaristan’da (yüzde 21,5) toplam istihdam içinde kamu istihdamı oranı OECD ortalamasının üstünde, diğer Avrupa ülkelerinde ise altında.

Kamuda istihdamın sadece yüzde 25’i kadın

OECD’ye üye ülkelerin ortalamasında kadınların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 45,40 oranında. Kamu sektöründe istihdam oranı ise yüzde 57,8.

Birçok ülkede de kamuda kadın istihdamı, toplam istihdamdan fazla. İngiltere, Fransa, Macaristan ve Portekiz’de toplam istihdam içinde kadın istihdam oranı yüzde 40 iken kamuda kadın istihdam oranı yüzde 60’ın üzerinde.

Ancak Türkiye’de kadınların istihdama katılımı, OECD ve Avrupa ülkelerinin çoğundan az. Türkiye’de kadınların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 26,6 iken kamu istihdamında kadın oranı yüzde 25.

Her 10 kişiden 8’i özel sektörde, 2’si kamuda çalışıyor

Rapora göre Türkiye’de kamu istihdamının artış eğiliminde. Ancak buna karşın toplam istihdamın yalnızca yüzde 16,8’ini oluşturuyor. Özel sektör istihdamı ise yüzde 83,2.

Kamu istihdamında en fazla artış “sözleşmeli personelde”

Öte yandan kamuda en güvenceli istihdam biçimi olan “memurluğun” yerini “sürekli işçilik” ve “sözleşmeli personel” alıyor.

2015’te kamu istihdamının yüzde 82’sini memurluk, yüzde 4,2’sini sözleşmeli personel istihdamı oluştururken; 2021’de kamu istihdamında memur oranı yüzde 61,5’e geriledi, sözleşmeli personel istihdam oranı ise 6,6 puan artarak yüzde 10,8’e yükseldi.

2022’nin ilk çeyreğinde ise memurluk yüzde 61’e düşerken sözleşmeli personel istihdamı 11,5’e çıktı.

Sürekli işçilikte ise yüzde 9,3’ten yüzde 24,4’e yükselmiş durumda. Raporda kamu istihdamında sürekli işçiliğin artışının en önemli nedeni olarak 2017’de çıkarılan 696 sayılı KHK düzenlemesi gösterildi.

Bu düzenlemeyle personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım ihaleleri ve taşeron firmalarda çalışan işçiler, merkezi idarelerde sürekli işçi kadrosuna; belediyelerde çalışan taşeron işçiler ise, belediye şirketlerine geçirildi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Konut kullanımındaki Doğalgaza 18 Ayda Yüzde 216 Zam!

Boru Hatları İle Petrol Taşıma Anonim Şirketi’nin (BOTAŞ) dağıtım şirketlerine sattığı doğal gaza son 18 ayda yüzde bini aşan zam geldi. BOTAŞ’ın doğal gaz toptan satış fiyatı elektrik üretim tarifesinde yüzde bin 330; sanayi kullanımında ise yüzde 997 arttı.

Mart 2021’de elektrik üretimi ve sanayi tarifesinde 1,44 TL olan doğal gazın Standart metreküp (Sm3) fiyatı, Eylül 2022’de elektrik üretiminde 20,6 liraya; sanayi kullanımında ise 15,8 liraya yükseldi. Aynı dönemde konut kullanımındaki fiyat artışı ise yüzde 216 oldu. Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeleri içinde son bir yılda enerji fiyatlarının en çok yükseldiği ülke.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası Avrupa ülkelerinde başta doğal gaz fiyatları olmak üzere enerji fiyatları hızla yükseliyor. Rusya’nın gaz sevkiyatını yavaşlatması veya durdurması Avrupa’da kışın zor geçeceğini gösteriyor. Avrupa ülkeleri şimdiden tasarruf tedbirleri almaya başladı. Doğal gaz fiyatlarının artması Türkiye’yi de etkilerken son bir yılda Türk lirasının da hızla değer kaybetmesi halkı derinden etkiliyor. Peki, BOTAŞ’ın toptan satış fiyatı son dönemde nasıl değişti? Doğal gaz tüketici enflasyonu ne durumda?

BOTAŞ’ın dağıtım şirketlerine toptan satış fiyatı son aylara kadar istikrarlı seyretti. Eylül 2019’da konutlar için doğal gazın Standart metreküp fiyatı 1,25 TL idi. Bir sene sonra Eylül 2020’de aynı fiyat geçerliydi. Mart 2021’de 1,29 TL olan fiyat Eylül 2021’de 1,49 liraya çıktı. Mart 2022’de 1,86 lira olan Standart metreküp doğal gaz fiyatına ardı ardına zamlar geldi. Son olarak Eylül 2022’de 4,08 TL oldu.

Elektrik ve sanayi kullanımında ise fiyatlar son aylarda katlanarak arttı. Elektrik üretiminde kullanılan doğal gazın Standart metreküp fiyatı Eylül 2021’de 2,37 TL Eylül 2022’de 20,63 liraya kadar çıktı. Serbest tüketim olan ve sanayiyi de içeren kullanımın ikinci kademesinde ise Eylül 2021’de 2,05 TL olan fiyat Eylül 2022’de 15,83 TL’ye yükselmiş durumda.

Doğal gazın toptan satış fiyatına son 1 yılda ve son 18 ayda bakınca şu sonuç ortaya çıkıyor: Eylül 2021-2022 arasını kapsayan son 1 yılda BOTAŞ’ın toptan satış fiyatı konutlarda yüzde 174; elektrik üretiminde yüzde 771; sanayi ikinci kademede ise yüzde 672 arttı.

Fiyatlara Mart 2021-Eylül 2022 arasındaki son 1,5 yılda baktığımızda ise artış oranları şöyle: Konutlarda yüzde 2016, elektrik santrallerinde yüzde 1330 ve sanayide yüzde 997.

Avrupa’da toptan doğal gaz fiyatları ne kadar arttı?

BOTAŞ 31 Ağustos 2022’de yaptığı açıklamada yer alan grafiğe göre “Avrupa ortalama HUB fiyatları” Aralık 2022 ile Ağustos 2022 arasında yüzde 879 arttı. Aralık 2022’de bin Standart küp doğal gaz fiyatı 210 Amerikan doları iken Ağustos 2022’de 2 bin 60 Dolara yükseldi.

Doğal gazda tüketici enflasyonu kaç?

Peki, doğal gaz zamları Türkiye’de tüketicilere nasıl yansıdı? Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) şehir gazı ve doğal gaz tüketici fiyat endeksindeki değişime baktığımızda ise Ağustos 2022 itibariyle fiyatlar yıllık yüzde 116 arttı. Haziran ayındaki artış ise yüzde 133 olmuştu. Oysa Haziran 2021’de yıllık artış oranı sadece yüzde 9 idi.

BOTAŞ özel şirket mi mi kamu kuruluşu mu?

BOTAŞ bir kamu kuruluşu. BOTAŞ, 233 Sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye tabi, özel hukuk hükümlerine göre kurulmuş, anonim şirket statüsünde bir Kamu İktisadi Teşebbüsü. BOTAŞ Türkiye’nin ithal ettiği doğalgazı dağıtım şirketlerine açıklanan fiyat üzerinden satıyor. Dağıtım şirketleri bu fiyat üzerine dağıtım bedeli ve kâr ekleyerek hane ve işyerlerine satış yapıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın