Türkiye’de Her Dört Kişiden Biri İcralık

2025’in ilk beş ayında 1 milyon 38 bin kişi borcunu ödeyemediği için icraya verilirken, icra dairelerinde 24 milyonun üzerinde dosya bekliyor. Başka bir ifadeyle, nüfusa oranla yaklaşık her 4 kişiden biri icralık.

Türkiye’de her geçen gün bireysel borçlu sayısı artıyor. Artık her dört kişiden birinin icralık olduğu bilgisini veren CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış, mahalle muhtarlıklarının bile icra tebligatlarıyla dolup taştığını kaydetti. İktidarın “Büyüyoruz” propagandasına tepki gösteren Kış, “İktidar ‘Büyüyoruz’ diyor. Evet, büyüyor ama halkın borcu, bankanın kârı büyüyor” ifadelerini kullandı.

Gülcan Kış’ın paylaştığı veriler ekonomik tabloyu da ortaya koydu:

İcra dairelerinde 24 milyonun üzerinde dosya bekliyor.
Türkiye nüfusuna oranla yaklaşık her 4 kişiden biri icralık.
2025’in ilk beş ayında 1 milyon 38 bin kişi borcunu ödeyemediği için icraya verildi.
Toplam bireysel kredi ve kredi kartı borcu 4,8 trilyon liraya dayandı.
Varlık yönetim şirketleri ve TOKİ dahil toplam borç neredeyse 5 trilyon liraya ulaştı.

Türkiye’de artık insanların borcunu çevirmeye çalıştığını belirten Kış, muhtarlıkların bile icra tebligatıyla dolduğu bilgisini verdi. “Sokakta artık geçim değil, icra konuşuluyor” diyen Kış, Türkiye’nin borç sarmalına sürüklenmesinin baş mimarının da iktidarın ekonomi politikaları ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olduğunu ifade etti. Kış, “Şimşek’in uyguladığı ekonomi programı halkı borçlandırıp bankalara kazandırma düzenidir. Faizi artır, kredi kartı faizlerini artır, vatandaşı icraya sürükle. Bankalar 660 milyar lira net kâr açıklıyor. Bu kâr, vatandaşın alın terinden, borcundan geliyor” dedi.

“Bu düzen bankaları yaşatıyor”

Gülcan Kış’ın paylaştığı verilere göre;

Bankaların batık kredi miktarı 432 milyar TL’ye çıktı.
Bireysel borçlar altı ayda yüzde 22 arttı.
Beş ayda 1 milyon kişi icraya verildi.
Cari açık ilk beş ayda 21 milyar doları geçti.
Yalnızca beş ayda faiz ödemesi 10,5 milyar dolara çıktı.
Son 1 yılda faiz ödemesi 24 milyar dolara dayandı.
Kur korumalı mevduat ve döviz hesaplarıyla birlikte dolarizasyon oranı yüzde 41’e ulaştı.

“Bu iktidar halkı değil, bankaları yaşatıyor” diyen Kış, emeklilerin kart faiziyle, esnafın borçla, işçinin icra tehdidiyle yaşadığını söyledi. “Ama bankalar rekor kâr açıklıyor. Bunun adı ekonomi değil, açıkça servet transferidir. Fakirin cebinden alıp faizcilere veriyorlar” diyen Kış, “Türkiye bir avuç sermaye grubunun, faiz çevrelerinin kâr düzenine teslim edilmiştir. Her dört kişiden birini icralık hale getiren bu iktidar, halktan hesap verecek. Bu düzen sandıkta değişecek. Halk borçla susturulamaz, halk bu adaletsizliğe teslim olmaz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Her Dört Gençten Biri Ne Eğitimde Ne İstihdamda!

Türkiye’de 15 – 29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 25,9’u ne bir eğitim kurumuna devam ediyor ne de bir işte çalışıyor. bu tablo, Türkiye’nin genç nüfus potansiyelini etkin şekilde değerlendiremediğini ortaya koyuyor.

Karar’dan Berfu Kargı‘nın Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) 2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15 – 29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 25,9’u ne bir eğitim kurumuna devam ediyor ne de bir işte çalışıyor. NEET (Not in Education, Employment or Training) olarak tanımlanan bu grup, ülkedeki genç nüfusun dörtte birini oluşturuyor.

Eurostat’ın verilerine göre Türkiye’de NEET oranı, 2015’te yüzde 27,9 seviyesindeydi. 2020 yılında pandeminin etkisiyle bu oran yüzde 32’ye çıkarak son 10 yılın zirvesine ulaştı. 2021’den itibaren hafif bir gerileme eğilimi gözlense de 2024 itibarıyla oran hâlâ yüzde 25,9 seviyesinde seyrediyor. Bu oran, Avrupa Birliği ortalaması olan yüzde 11’in çok üzerinde ve Türkiye’yi bu göstergede Avrupa’da ilk sıraya yerleştiriyor.

NEET oranındaki cinsiyet dağılımı, Türkiye’de toplumsal eşitsizliklerin de bir göstergesi niteliğinde. Özellikle 25 – 29 yaş grubunda genç kadınların NEET oranı, erkeklere göre belirgin şekilde daha yüksek. Eurostat, kadınların NEET grubunda erkeklerden ortalama 2 ila 3 kat fazla temsil edildiğini ortaya koyuyor. Ailevi yükümlülükler, çocuk bakımı, geleneksel cinsiyet rolleri ve eğitime erişimdeki engeller bu tabloyu besleyen başlıca etkenler arasında yer alıyor.

NEET oranları bölgesel düzeyde de dikkat çekici farklar gösteriyor. Kent merkezlerinde yaşayan gençlerde oran görece düşük seyrederken, kırsal bölgelerde bu oran artıyor. Eğitim altyapısının zayıf olduğu, istihdam olanaklarının sınırlı kaldığı taşra ve kırsal alanlar, gençlerin sistem dışına itilmesine daha yatkın bir ortam sunuyor.

Gençlerin eğitim seviyesi, NEET grubuna dahil olma riskini doğrudan etkiliyor. Eurostat’a göre ilkokul veya ortaokul düzeyinde kalan gençlerin NEET oranı yüzde 30’lara kadar çıkarken, üniversite mezunlarında bu oran yüzde 7 – 8 seviyelerine kadar iniyor. Eğitimde kalma süresi uzadıkça hem iş gücüyle bağ kuvvetleniyor hem de yeniden eğitim fırsatları çoğalıyor.

Avrupa Birliği, 2030 yılına kadar NEET oranını yüzde 9’un altına çekmeyi hedefliyor. Hollanda, İsveç, Almanya ve İrlanda gibi ülkeler bu hedefi şimdiden tutturmuş durumda. Türkiye ise hâlihazırda bu eşiğin neredeyse üç katı seviyesinde. Uzmanlara göre bu tablo, Türkiye’nin genç nüfus potansiyelini etkin şekilde değerlendiremediğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye, Milli Gelirin Yalnızca Yüzde 6,3’ünü Eğitim Ve Sağlığa Ayırıyor

Türkiye, GSYH’nin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) yalnızca yüzde 3,7’sini sağlık hizmetlerine, yüzde 2,6’sını ise eğitim hizmetlerine ayırıyor. Bu, sağlık  ve eğitim hizmetlerinde yaşanan yapısal sorunlara da ışık tutuyor.

NATO üyesi ülkelerin savunma, sağlık ve eğitim harcamalarına ilişkin güncel veriler, Türkiye’nin sağlık ve eğitim hizmetlerine ayırdığı kaynağın çarpıcı bir biçimde yetersiz kaldığını gözler önüne serdi. Karar’dan Berfu Kargı‘nın aktardığı Visual Capitalist tarafından yayınlanan grafiklere göre Türkiye, NATO üyeleri arasında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH) oranla sağlık ve eğitime en az kamu kaynağı ayıran ülke durumunda.

2022-2023 verilerine göre Türkiye, GSYH’sinin yalnızca yüzde 3,7’sini sağlık hizmetlerine, yüzde 2,6’sını ise eğitim hizmetlerine ayırıyor. Bu oranlar, NATO ortalamasının belirgin şekilde altında. Karşılaştırmak gerekirse, aynı ittifaka mensup çoğu ülke sağlığa yüzde 7 ila yüzde 12, eğitime ise yüzde 4 ila yüzde 6 aralığında pay ayırıyor. En yakın komşular arasında yer alan Yunanistan sağlığa yüzde 8,5, eğitime yüzde 4,4 oranında kaynak aktarırken; Almanya sağlığa yüzde 11,8, eğitime yüzde 4,7 harcama yapıyor.

Benzer bir durum eğitim alanında da kendini gösteriyor. Eğitime ayrılan kamu kaynağının düşüklüğü, velileri çocuklarını özel okullara yöneltmeye zorluyor. Devlet okullarında artan sınıf mevcutları, öğretmen eksiklikleri ve altyapı sorunları, eğitimde fırsat eşitsizliğini derinleştiriyor. Okulların temel temizlik hizmetlerinin bile yapılamaması durumu gözler önüne seriyor. Uluslararası öğrenci başarı sıralamalarından biri olan PISA testlerinde Türkiye’nin son yıllardaki sıralaması da bu durumu teyit ediyor. 2022 PISA sonuçlarında Türkiye, 37 OECD üyesi arasında matematikte 32’nci, fen bilimlerinde 29’uncu, okuma becerilerinde ise 30’uncu sırada yer aldı.

Paylaşın

FT’den Çarpıcı Türkiye Ekonomisi Analizi: Siyasi Baskılar Yatırımcıyı Endişelendiriyor

Financial Times’da Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı bir analizde, Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla Özgür Özel hakkında başlatılan soruşturmanın, yatırımcı güvenini zedeleyerek ekonomik programı tehdit ettiğini belirtti.

Birleşik Krallık’ın önde gelen finans yayınlarından Financial Times, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel hakkında AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla başlatılan soruşturmayı ve bunun piyasalarda yarattığı olumsuz etkiyi değerlendirdi.

Gazete, bu sürecin Türkiye’de muhalefete yönelik baskının yeni bir evresi olduğunu ve yatırımcı güvenini zedeleyerek ekonomik programın istikrarını tehdit ettiğini yazdı.

FT’ye göre, soruşturma, Özgür Özel’in milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılmasına kadar gidebilir. Soruşturma kararının, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Mart ayında tutuklanmasının ardından geldiğine dikkat çeken gazete, muhalefet üzerindeki baskıların kademeli olarak arttığını ve bu sürecin yatırımcılar açısından siyasi istikrarsızlık sinyali verdiğini vurguladı.

Haberde, savcılığın pazar gecesi başlattığı soruşturmanın ardından pazartesi sabahı Borsa İstanbul 100 endeksinin yüzde 1,2 değer kaybettiği, Türk Lirası’nın ise kısa süreliğine dolar karşısında 40 seviyesinin üzerine çıktığı aktarıldı. Türkiye’nin risk priminin yükseldiği ve borç temerrüdüne karşı sigorta maliyetlerinin arttığı da FT’nin analizinde yer aldı.

Geçen hafta faiz indirimi beklentisiyle yüzde 10’a yakın değer kazanan borsanın, soruşturma haberiyle bu kazanımlarını kısmen geri verdiği belirtildi.

Financial Times, Özgür Özel’in, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından ülke genelinde kitlesel mitinglerle Erdoğan’a yönelik eleştirilerini artırdığına dikkat çekti. Hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “kamu görevlilerine hakaret” suçlamaları yöneltilen Özel için Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamaya da yer verildi. Altun, “Özel, siyasi nezaket sınırlarını aşan tehditkâr ve kışkırtıcı açıklamalarda bulunmuştur” dedi.

CHP Sözcüsü Deniz Yücel ise soruşturmayı, “ifade özgürlüğü ve meşru demokratik siyaseti bastırmaya yönelik bir girişim” olarak tanımladı.

FT’nin analizine göre, Özgür Özel’e yönelik soruşturma, muhalefeti zayıflatmaya ve kamuoyundaki eleştirileri bastırmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçası. Geçtiğimiz hafta İzmir merkezli yolsuzluk soruşturması kapsamında 120’den fazla kişinin gözaltına alındığını, ardından üç CHP’li belediye başkanının tutuklandığını hatırlatan gazete, bu adımların CHP’nin son yerel seçimlerde elde ettiği kazanımları hedef aldığını belirtti.

Ayrıca LeMan dergisi çalışanlarının, Hz. Muhammed’e atıf yapıldığı iddia edilen bir karikatür nedeniyle tutuklandığı ve bu durumun basın özgürlüğü açısından kaygı uyandırdığına da değinildi.

Hükümet, yargı süreçlerinin bağımsız şekilde yürütüldüğünü savunsa da, Financial Times, muhalefet ve uluslararası gözlemcilerin bu süreci bir “yıpratma ve sindirme kampanyası” olarak gördüğünü belirtiyor. Gazeteye konuşan Middle East Institute uzmanı Gönül Tol, “CHP 2024 yerel seçimlerinde tarihi bir zafer kazandı. Şimdi Erdoğan, bu belediyeleri mahkeme kararları ve tutuklamalar yoluyla geri alıyor” dedi.

Ekonomik dengeler tehlikede

FT’ye göre, bu siyasi baskı ortamı, Türkiye’nin hâlihazırda kırılgan olan ekonomik toparlanma süreci üzerinde olumsuz bir etki yaratıyor. Aberdeen Investments’tan Kieran Curtis, hükümetin piyasaların tepkisini yakından izlediğini belirterek, “Yatırımcıların güveni zedelenirse, Merkez Bankası’nın faiz indirmesi zorlaşır ve bu da yaşam maliyeti krizini uzatabilir” dedi.

Sabancı Üniversitesi’nden siyaset bilimci Berk Esen ise hükümetin süreci anlık tepkilerle yönettiğini belirterek, “Bazı adımlar geri tepebilir. Zaten bunun etkilerini görüyoruz. Faizlerin hâlâ yüksek tutulmasının bir nedeni de bu” ifadelerini kullandı.

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı dönemde yaşanan finansal panik sonrası Merkez Bankası’nın yaklaşık 50 milyar dolarlık rezerv müdahalesi yaptığı, ancak buna rağmen brüt döviz rezervlerinin yılın zirvesinden hâlâ yaklaşık 25 milyar dolar aşağıda olduğu vurgulandı. Öte yandan, enflasyonun yüzde 35 seviyesinde seyrettiği, politika faizinin ise yüzde 46’ya çıkarılmasının reel sektör üzerinde baskı yarattığı belirtildi.

Paylaşın

Haziran Ayında En Çok “DİBS” Kazandırdı

Haziran ayında, aylık en yüksek reel getiri tüketici fiyat endeksi ile indirgendiğinde yüzde 2,82 ile DİBS’te gerçekleşti. Aynı dönemde, borsa 1,10 oranında yatırımcısına kaybettirdi.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getiri Oranları Haziran 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Aylık en yüksek reel getiri, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 1,73 , tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 2,82 oranlarıyla DİBS’te gerçekleşti.

Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; yatırım araçlarından euro yüzde 1,50, mevduat faizi (brüt) yüzde 0,98 ve külçe altın yüzde 0,62 oranlarında yatırımcısına reel getiri sağlarken; Amerikan Doları yüzde 0,70 ve BIST 100 endeksi %2,16 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi. TÜFE ile indirgendiğinde ise; Euro yüzde 2,59, mevduat faizi (brüt) yüzde 2,06, külçe altın yüzde 1,71 ve Amerikan Doları yüzde 0,36 oranlarında yatırımcısına reel getiri sağlarken; BIST 100 endeksi yüzde 1,10 oranında yatırımcısına kaybettirdi.

Külçe altın, üç aylık değerlendirmede; Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 10,35, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 12,33 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiri sağlayan yatırım aracı oldu. Aynı dönemde BIST 100 endeksi, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 14,03, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 12,49 oranlarında yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.

Altı aylık değerlendirmeye göre külçe altın; Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 22,37, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 21,37 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiri sağlayan yatırım aracı olurken; aynı dönemde BIST 100 endeksi, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 18,29, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 18,96 oranlarında yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.

Finansal yatırım araçları yıllık olarak değerlendirildiğinde külçe altın; Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 40,31, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 29,29 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiri sağlayan yatırım aracı oldu.

Yıllık değerlendirmede, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; yatırım araçlarından mevduat faizi (brüt) yüzde 14,41, euro yüzde 4,31 ve DİBS yüzde 0,16 oranlarında yatırımcısına reel getiri sağlarken; Amerikan Doları yüzde 2,62 ve BIST 100 endeksi yüzde 27,81 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi. TÜFE ile indirgendiğinde ise mevduat faizi (brüt) yüzde 5,43 oranında yatırımcısına reel getiri sağlarken; Euro yüzde 3,87, DİBS yüzde 7,70, Dolar yüzde 10,26 ve BIST 100 endeksi yüzde 33,48 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi.

Paylaşın

TL’nin Reel Değeri Tarihin En Düşük Seviyesinde

Sosyal medya hesabından dikkat çeken bir değerlendirmede bulunan Prof. Dr. Hakan Kara, 200 TL’lik banknotun dolar karşısındaki değerinin tarihsel olarak en düşük seviyeye gerilediğini belirtti.

Yüksek enflasyon ve Türk lirasındaki sert değer kaybının etkileri, banknot kullanımında da belirgin şekilde hissedilirken, eski Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, sosyal medya hesabından dikkat çeken bir değerlendirmede bulundu.

“En büyük banknotumuz 200 TL = 5 $. Tarihin en düşük seviyesi. Bu bir tercih.” ifadelerini kullanan Kara, bu durumun geçmişte yalnızca 2001 ekonomik krizinde yaşandığını hatırlatarak, “Bundan önceki en yakın dip değer 2001 krizinde yaşanmıştı (6,6 $).” dedi. Paylaşımında, doların kendi içindeki enflasyonu hesaba katmadığını da not düşen Kara, bu bağlamda mevcut değersizleşmenin daha da çarpıcı olduğunu ima etti.

Kara’nın yorumunda öne çıkan bir başka başlık ise, devletin para politikası tercihine dair olası bir niyet okumasıydı. “Bu bir tercih. Nakit kullanımı azaltılarak kayıt dışılığın önlenmesi amaçlanıyor.” diyen Kara, banknotların alım gücündeki düşüşün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yapısal ve yönetsel bir tercihin sonucu olabileceğini vurguladı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre Haziran 2025 itibarıyla 200 TL’lik banknotlar tedavüldeki toplam paranın yüzde 85’ini oluşturuyor. Ancak bu yüksek oran, TL’nin alım gücündeki erime nedeniyle artık günlük harcamalarda yetersiz kalabiliyor. 2015 yılında tek bir 200 TL’lik banknotla alınabilen bir ihtiyaç sepeti için bugün en az 2.400 TL’ye, yani 12 adet 200 TL’lik banknota ihtiyaç duyuluyor.

Kara’nın paylaşımına eşlik eden grafik, 200 TL’lik banknotun yıllara göre dolar karşısındaki değerini gözler önüne seriyor. Grafik, 200 TL’nin nominal değil reel olarak da ciddi oranda değer kaybettiğini ortaya koyuyor. Kara’nın bu değerlendirmesi, enflasyonla mücadele sürecinde izlenen para politikası tercihlerinin toplumun günlük yaşantısına etkileri açısından önemli bir uyarı niteliği taşıyor.

Paylaşın

Yasal Takibe Düşen Bireysel Borçlu Sayısı Bir Milyonu Aştı

2025 yılının ilk beş aylık döneminde bireysel kredi ya da kredi kartı borçları nedeniyle yasal takibe giren kişi sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 39 oranında artarak 1 milyon 39 bine yükseldi.

Yüksek enflasyon ve artan faiz oranlarının gölgesinde borçlanma eğilimindeki hız kesilmezken, bireylerin finansal yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlandığına işaret eden yeni veriler, hanehalkı borçluluğundaki kırılganlığı gözler önüne serdi. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi tarafından yayımlanan son istatistiklere göre, bireysel kredi veya kredi kartı borçları nedeniyle yasal takibe alınan kişi sayısında keskin bir artış yaşandı.

Dünya Gazetesi’nin haberine göre, Mayıs 2025’te bireysel kredi kartı borçları nedeniyle takibe düşen kişi sayısı 162 bin 617 olarak kayıtlara geçerken, bireysel kredilerden dolayı yasal takibe alınan kişi sayısı 171 bin 123’e ulaştı. Böylece yalnızca bir ayda toplamda 333 binden fazla kişi borçları nedeniyle yasal takip süreciyle karşı karşıya kaldı.

Yılın ilk beş aylık dönemine bakıldığında ise tablo daha da çarpıcı. Ocak-Mayıs 2025 döneminde bireysel kredi ya da kredi kartı borçları nedeniyle yasal takibe giren kişi sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 39 oranında artarak 1 milyon 39 bine yükseldi. Bu rakam, bireysel borçlulukta yaşanan yapısal sorunun derinleştiğini ve borç ödeme kapasitesinin giderek zayıfladığını gösteriyor.

Bireysel borçlulukta yalnızca kişi sayısı değil, takibe düşen alacak miktarı da dikkat çekici bir artış gösterdi. TBB Risk Merkezi’nin verilerine göre, Mayıs 2025 itibarıyla bireysel krediler (kredi kartları dahil) kapsamında tasfiye olunacak alacak tutarı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 177’lik artışla 199 milyar TL’ye yükseldi. Bu rakam, bankacılık sektörünün karşı karşıya olduğu riskin boyutuna da işaret ediyor.

Finans çevreleri, enflasyonla mücadele kapsamında sürdürülen sıkı para politikasının bireysel borç ödemelerinde baskı yarattığını, özellikle sabit gelirli kesimlerin kredi geri ödemelerini sürdürmekte zorlandığını belirtiyor. Ekonomistler ise mevcut gidişatın yılın geri kalanında da devam etmesi durumunda, borç yükünün daha geniş kesimlere yayılabileceği uyarısında bulunuyor.

Paylaşın

Satın Alma Gücü Sıralaması: Türkiye, 69 Ülke Arasında 64. Sırada

Türkiye satın alma gücü sıralamasında 69 ülke arasında 64. sırada yer alarak, yalnızca Arjantin, Mısır ve Venezuela gibi kriz yaşayan ülkelerin üzerinde konumlandı.

Almanya merkezli Deutsche Bank’ın “Dünyadaki Fiyatların Haritası 2025” raporu, Türkiye’nin küresel fiyatlar karşısındaki kırılgan pozisyonunu rakamlarla ortaya koydu. Satın alma gücündeki kayıplar, konut erişimindeki zorluklar ve elektronik ürünlerdeki yüksek fiyatlar Türkiye’yi listelerin son sıralarına itti.

Banka tarafından 69 finans merkezi şehirde yapılan karşılaştırmalı analiz, Türkiye ekonomisinin son yıllardaki dengesizliklerinin uluslararası yansımalarını göz önüne serdi. Yüksek enflasyon, gelir kayıpları ve kurdaki dalgalanmalar, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırıyor.

Karar‘ın aktardığı rapora göre, Türkiye satın alma gücü sıralamasında 69 ülke arasında 64. sırada yer alarak, yalnızca Arjantin, Mısır ve Venezuela gibi kriz yaşayan ülkelerin üzerinde konumlandı. 2010 yılından bu yana 20’den fazla sıra gerileyen Türkiye, en büyük düşüş yaşayan ülkeler arasında.

Deutsche Bank uzmanlarına göre bu gerilemenin başlıca nedenleri arasında yüksek ve kronikleşmiş enflasyon, TL’nin sürekli değer kaybı ve ücret artışlarının bu kayıpları telafi edememesi bulunuyor.

Konut erişimi zorlaştı

Raporda yer alan konut piyasası verileri de Türkiye’de barınmanın giderek daha maliyetli hale geldiğini gösterdi. İstanbul’da konut fiyatları son 5 yılda dolara göre yüzde 103 artış gösterdi. Aynı dönemde Türkiye’de gelirler yalnızca yüzde 18 arttı. Bu durum konut alım gücünün sert şekilde gerilemesine neden oldu.

Uzmanlara göre, Türkiye’de orta gelir grubundaki bir ailenin, şehir merkezinde bir daire satın alabilmesi için gelirinin yüzde 70’inden fazlasını konut kredisi ödemelerine ayırması gerekiyor.

Raporda en çarpıcı uyarılardan biri ise iPhone fiyatlarıyla ilgili olarak Türkiye özelindeyapıldı. iPhone 16 Pro (128 GB) modelinin ülkelere göre fiyat sıralamasında Türkiye, en pahalı ülke olarak ilk sırada yer aldı. Bu farkın nedeni olarak yüksek vergiler, kur etkisi ve düşük gelir seviyesi birlikte gösterildi.

Deutsche Bank raporunda şu dikkat çekici ifade yer aldı: “Türkiye, Brezilya, Mısır, İsveç ve Hindistan; iPhone’unuzu kaybetmemeniz gereken en kötü yerler. Türkiye, ABD’ye kıyasla yüzde 100 daha pahalı.”

ABD’de iPhone 16 Pro’nun fiyatı yaklaşık 1.100 dolar seviyesindeyken, Türkiye’de aynı modelin fiyatı 2.200 dolara kadar çıkabiliyor. Bu durum, özellikle orta ve alt gelir grubundaki tüketiciler için teknolojiye erişimi lüks haline getiriyor.

Net maaşlar sıralamasında Türkiye, 69 şehir arasında 57. sırada yer aldı. İstanbul’daortalama net maaş 934 dolar olarak kayda geçerken, İsviçre’nin Cenevre kentinde bu rakam 7.984 dolara ulaştı. Bu gelir farkı, başta teknoloji olmak üzere birçok tüketim malında oransız bir yük oluşturuyor.

Aynı şekilde temel ihtiyaçlar dışındaki birçok harcamada da Türkiye, dünya ortalamasına göre daha pahalı durumda. Örneğin bir restoran yemeği, sinema bileti ya da marka bir kot pantolon gibi harcamalarda Türkiye, hem mutlak fiyat hem de alım gücüne oranla yüksek listelerde yer aldı.

Paylaşın

Merkez Bankası’ndan Dört Yıl Sonra Bir İlk: 1,1 Milyar Dolarlık Satış

Merkez Bankası (TCMB), dört yıl sonra ilk kez piyasaya doğrudan satış yaptı. Banka, 24 ve 28 Mart tarihlerinde toplam 1,13 milyar dolarlık döviz satışı gerçekleştirdi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta gözaltına alınmasının ardından döviz piyasalarında yaşanan sert dalgalanmaya müdahalede bulundu.

Yaklaşık dört yıl aradan sonra ilk kez doğrudan satış yapan Merkez Bankası (TCMB), 24 ve 28 Mart tarihlerinde toplam 1 milyar 134 milyon dolarlık döviz satışı gerçekleştirdi.

Merkez Bankası’nın (TCMB) yayımladığı verilere göre, 24 Mart’taki ilk müdahalede 295 milyon dolar, 28 Mart’ta ise 839 milyon dolar satıldı. Bu iki işlem, Merkez Bankası’nın son yıllarda piyasaya yaptığı en büyük müdahaleler arasında yer aldı.

Ekonomim’in haberine göre, dalgalı kur rejimi çerçevesinde belirli dönemlerde doğrudan alım veya satım işlemleriyle piyasaya müdahale eden Merkez Bankası (TCMB), mart ayı öncesindeki son müdahalesini 17 Aralık 2021 tarihinde gerçekleştirmişti. Alım yönlü en son müdahale ise 15 Şubat 2006’da yapılmıştı.

Merkez Bankası (TCMB), doğrudan müdahale bilgilerini, müdahalenin gerçekleştiği tarihten itibaren üç ay sonra, ilgili ayın ilk iş gününde kamuoyuna açıklıyor. Mart ayı müdahaleleri de bu kapsamda temmuz ayı itibarıyla resmi kayıtlara yansıdı.

Bu gelişme, siyasi belirsizliklerin finansal piyasalarda yarattığı tedirginliğin Merkez Bankası nezdinde önemli bir karşılık bulduğuna işaret ederken, Merkez Bankası’nın (TCMB) kur istikrarını sağlama yönündeki reflekslerini de bir kez daha gözler önüne serdi.

Paylaşın

6 Ayda 2 Bin 776 Şirket Konkordato Başvurusu Yaptı

2025 yılının ilk altı ayında konkordato başvuru sayısı 2 bin 776’ya yükseldi. Konkordato, iflasa sürüklenen bir şirketin, alacaklıları ile anlaşarak mali yapısını düzenlemeye yönelik bir hukuki süreçtir.

Borçlu, konkordato talebiyle mahkemeye başvurur ve mahkeme tarafından verilecek kararla konkordato süreci başlar. Konkordato süreci 23 ay içinde tamamlanır ve bu süreç boyunca borçlar için faiz işlemez.

Ekonomik kriz ve finansman sorunları, şirketlerin konkordato başvurularını zirveye taşıdı. Prof. Dr. Şenol Babuşcu’nun sosyal medya hesabından aktardığı verilere göre, sadece Haziran 2025’te konkordatoya başvuran firma sayısı 541 oldu. Böylece yılın ilk 6 ayında toplam başvuru sayısı 2 bin 776’ya yükseldi.

Babuşcu, bu artışın önemine şu sözlerle dikkat çekti: “Konkordato son hız devam ediyor. Haziran 2025’te konkordatoya başvuran firma sayısı 541.” Bu sayı, aylık bazda son dönemlerin en yüksek seviyelerinden biri olarak kaydedildi.

Babuşcu’nun paylaşımına göre, “2025’in ilk 6 ayında konkordato talep eden firma sayısı 2024 yılının toplamının yüzde 79,4’ü seviyesinde.” 2024 yılında toplam 3 bin 497 firma konkordato başvurusunda bulunmuştu. Mevcut trendin yıl sonuna dek devam etmesi halinde, başvuru sayısının 2019’daki rekor olan 3 bin 691’e yaklaşması bekleniyor.

Prof. Dr. Babuşcu, konkordato süreçlerinin uzunluğuna da dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Konkordato süreleri özellikle alacaklı konumdaki firmalar için çok ciddi sorunlara yol açıyor.” Aktardığı verilere göre, iflas kararının ortalama sonuçlanma süresi 406 gün, red kararında bu süre 459 gün, tasdik kararında ise 696 güne kadar uzuyor.

Paylaşın