NATO Üyeliği: İsveç, Türkiye İle Görüşmeye Hazır Olduğunu Duyurdu

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, tıkanan müzakereleri Türkiye’nin talebi üzerine yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirterek, “Onlar (görüşmelere) hazır olur olmaz biz de hazırız” ifadesini kullandı.

İsveç Başbakanı Kristersson, “Yapmamız gereken ilk iş, durumu sakinleştirmek. Etrafınızda adeta alevler varken iyi görüşmeler yapmak zor olur” dedi.

Tıkanan müzakereleri Ankara’nın talebi üzerine yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirten Kristersson, “Onlar (görüşmelere) hazır olur olmaz biz de hazırız” ifadesini kullandı.

Türkiye’de Mayıs ayında yapılması planlanan seçimleri hatırlatan İsveç Başbakanı, “görüşmelerin yeniden başlaması için ön koşulları “iyi” olarak nitelendirdi; Ankara’nın seçimden dolayı iç politikaya odaklanmasının da anlaşılabilir olduğunu kaydetti.

Krissterson, Türkiye’de meydana gelen depremlerden sonra destek için hazır oldukları mesajını paylaştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a başsağlığı mesajı gönderen Kristersson, “AB dönem başkanı olarak yardıma hazırız” dedi.

Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde aşırı sağcı Rasmus Paludan’ın Ocak ayı sonunda Kur’an-ı Kerim yakma eyleminin ardından NATO’ya üyelik görüşmeleri askıya alınmıştı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz Cumartesi günü yaptığı açıklamada ayrıca İsveç’in terörle mücadele politikasını eleştirdi. Çavuşoğlu, “Terör örgütleri özellikle İsveç’in NATO üyeliğinin yoluna mayınlar döşüyor. İsveç bu mayınlara bilerek basıyor. İstese temizler” dedi.

Paylaşın

Ege Denizi’nde Göçmen Faciası: Bir Kadın Ve Dört Çocuk Hayatını Kaybetti

Yunanistan’ın Güney Ege Bölgesi’nde bulunan İleryoz Adası açıklarında bir sığınmacı botunun batması sonucu bir kadın ve dört çocuk hayatını kaybetti. Kazadan sağ kurtulan 41 kişiden 6’sı çocuk toplam 8 kişi ise tedavi amacıyla hastaneye sevk edildi.

Ege Denizi’nde sığınmacıları taşıyan bir botun batması nedeniyle biri kadın, dördü çocuk beş kişi hayatını kaybetti. Yunan yetkililer botta bulunan 36 kişiden bazılarının denizden kurtarıldığını, bazılarının ise kendi çabaları ile yüzerek İleryoz Adası’na ulaştıklarını bildirdi.

Olay sırasında bölgede 6 ila 7 kuvvetinde rüzgar estiği aktarılırken, Türkiye’nin Ege kıyılarından yola çıktıklarını ifade eden sığınmacıların büyük bölümünün Afrika kökenli olduğu belirtiliyor.

Sığınmacılar ve göçmenler uzun süredir Yunanistan’a ve hatta bazen doğrudan İtalya’ya ulaşmak üzere Türkiye kıyılarından, genellikle kapasitesinin çok üstünde insan taşıyan botlar ve teknelerle denize açılıyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre, 2022 yılında söz konusu rotada yaşanan kazalar neticesinde 326 kişi ya yaşamını yitirdi ya da kayboldu. Bu da 2021 için 115 olarak açıklanan kayıp ve ölü sayısının geçen sene neredeyse üç katına çıktığını ortaya koyuyor.

Paylaşın

İran’da On Binlerce Tutuklu Ve Hükümlü İçin Af

İran’da ‘tesettüre uygun olmayan’ giyimi gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan protestolarla bağlantılı olanlar dahil on binlerce tutuklu ve hükümlü için af ve ceza indirimi kararı alındı.

Aftan faydalanacak kişi sayısı yargı makamlarının yapacağı değerlendirme sonrası netleşecek.

İran’nin resmi haber ajansı IRNA’ya göre, İran dini lideri Ali Hamaney, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsin Ejei’inin devrimin 44. yıl dönümü dolayısıyla af ve ceza indirimi çıkarılmasına ilişkin teklifini kabul etti.

Hamaney’in kabul ettiği af teklifi uyarınca, sonuncusu 22 Şubat 2019’da olmak üzere daha önce çıkarılan geniş çaplı aflardan farklı olarak ilk defa yargılama aşamasındaki sanıklar da af ve ceza indiriminden faydalanacak.

Mahsa Amini gösterileri nedeniyle yargılanan ya da hüküm giyenlerin de faydalanacağı af kapsamında, çeşitli suçlardan mahkum olan on binlerce kişi yattıkları cezalar göz önünde bulundurularak serbest bırakılacak ya da cezalarında indirime gidilecek.

Hamaney aleyhine slogan atan, yazı yazan veya sosyal medyada bu tür paylaşımlarda bulunanlar da af kapsamına girecek.

Söz konusu aftan, “yabancılar için casusluk, yabancı istihbarat servisleriyle doğrudan temasta bulunma, muharebe suçu işleme, kasten adam öldürme veya yaralama, askeri veya kamu tesislerini tahrip ve kundaklama, yıkıcı gruplara mensubiyet” gibi suçlardan hüküm giyenler ile ikiden fazla sabıka kaydı bulunanlar faydalanamayacak.

İran’da kadınlara nasıl muamele yapılıyor?

İran, Afganistan’daki Taliban rejimi dışında kamusal alanda başörtüsü takmayı zorlayan tek ülke.

İranlı kadınların eğitime tam erişimi var, ev dışında çalışıyor ve kamu görevlerinde bulunuyorlar. Ancak, başörtüsü takmanın yanı sıra uzun, bol elbiseler de dahil olmak üzere halka açık yerlerde “mütevazı” giyinmeleri gerekiyor. Evli olmayan erkek ve kadınların birbirine yakın durması ve teması yasak.

1979 İslam Devrimi’nden sonraki günlere dayanan kurallar, “devletin her kademesinde yolsuzluk ve rüşvet gibi durumların aleniyet kazandığı ülkede” ahlak polisi tarafından uygulanıyor.

Resmi olarak Rehberlik Devriyesi olarak bilinen bu birimler, halka açık alanlarda geziyor ve hem erkeklerden hem de kadınlardan oluşuyor.

Uygulama, bir noktada ahlak polisini aşırı saldırgan olmakla suçlayan ve nispeten ılımlı olan eski Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani döneminde yumuşatıldı. 2017 yılında kadınların kıyafet kurallarını ihlal ettikleri için tutuklanmayacağı sadece uyarılacağı açıklandı.

Ancak geçen yıl seçilen sert görüşlü Reisi yönetiminde, ahlak polisinin ajanları farklı bir uygulamaya geçti.

BM insan hakları ofisi, son aylarda genç kadınların yüzlerine tokat atıldığını, coplarla dövüldüklerini ve polis araçlarına alındıklarını söylüyor.

Ne olmuştu?

İran’ın Sakız kentinden başkent Tahran’a akrabalarını ziyarete gelen Mahsa Amini erkek kardeşinin kullandığı aracı durduran ahlak polisince gözaltına alınmıştı. Kardeşine, nasihat edilip serbest bırakılacağı söylenerek götürülen genç kadının, gözaltına alındıktan iki saat sonra komaya girdiği ve kaldırıldığı hastanede öldüğü ortaya çıktı.

Devlet televizyonu Amini’nin dövüldüğü iddialarını yalanlayarak, polisin genç kadını “nasihat etmek ve eğitmek” üzere karakola götürdüğünü ve orada kalp krizi geçirdiğini söyledi. Akrabaları, kadının herhangi bir kalp rahatsızlığı olduğunu yalanladı.

Devlet televizyonu bir polis karakolunda Amini olduğu söylenen bir kadının oturduğu koltuktan bir yetkiliyle konuşmak üzere kalktıktan sonra yere düştüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları yayınladı. Ancak görüntülerden kadının Amini olduğu doğrulanamadı.

Amini’nin dövülerek öldürüldüğü yolunda sosyal medyada yayılan iddialarını reddeden Tahran emniyeti açıklamasında, “Ayrıntılı araştırmalara göre, Amini’nin araca alınması sonrasında ve tutulduğu karakolda fiziksel bir temas olduğunu” reddetti.

Ancak, İran’ın yarı resmi Fars haber ajansı, Mahsa Amini’nin ahlak polisince dövülmesi nedeniyle komaya girdiğini duyurdu.

Şu ana kadar Tahran, Senendec, Kerec, Tebriz, Meşhed, Kiş, Kirman, Yezd, Reşt, Bender Abbas, Abadan, Kirmanşah, Erdebil, İsfahan, Urumiye, Kazvin, Zencan, İlam, Mazenderan, Hemedan başta olmak üzere birçok şehirde gösteriler düzenlendi. Birçok noktada eylemciler ile güvenlik güçleri arasında şiddetli arbede yaşandı.

Paylaşın

ABD, Çin’in ‘Casus’ Balonunu Okyanus Üzerinde Vurdu

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Başkan Joe Biden’in emri ile Çin’den yola çıkan, Pekin’e ait keşif/gözetleme balonunun, Güney Carolina açıklarında, Atlas Okyanusu üzerinde savaş uçakları tarafından vurularak düşürüldüğünü bildirdi.

Haber Merkezi / ABD Başkanı Joe Biden ise, gazetecilere yaptığı açıklamada, Amerikan hava sahasına giren Çin’e ait balonun düşürülmesi emrini günler önce verdiğini belirtti. Balonun varlığı konusunda geçen Çarşamba günü bilgilendirildiğini aktaran Biden, mümkün olan en kısa sürede düşürülmesi yönünde emir verdiğini vurguladı.

Pekin yönetimi ise insansız ve sivil misyona sahip olduğunu belirttiği balonun düşürülmesi karşısında rahatsızlığını dile getirirken, “yaşanan olayın uluslararası teamüllerin ciddi biçimde ihlali olduğu” değerlendirmesinde bulundu.

Balonun vurulması operasyonu sırasında Güney Carolina bölgesinde uçuşlar durduruldu. Olayın ardından Çin ve ABD arasındaki ilişkiler gerilirken, Pentagon yaşananların Amerikan egemenliğinin “kabul edilemez bir ihlali” olduğunu ifade etti.

Pentagon henüz operasyona ilişkin bir açıklama yapmazken Çin’in casus balonunun düşürülmesi gerektiği konusunda çok sayıda Kongre üyesinden açıklamalar gelmişti. Konunun ABD’nin egemenlik meselesi haline geldiği tartışmaları yapıldı.

Reuters haber ajansı fotoğrafçısı bir jetin balona yaklaşarak onu vurduğunu vurulma anında bir patlama görüntüsünün ortaya çıkmadığını ardından balonun düşmeye başladığını söyledi.

Balonun vurulduğu an ve düşüşünün Myrtle sahili bölgesinden görülebildiği belirtiliyor. Reuters fotoğrafçısı balonun vurulması esnasında iki askeri jetin olduğunu belirtti.

Çin yönetimi balonun casusluk amacı taşımadığını meteorolojik ölçümler yapmak amacıyla kullanıldığını ve kazara ABD’ye yöneldiğini iddia etti. Ancak bu gelişme üzerine ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Çin’e yapacağı ziyareti erteleme kararı aldı. Konu ABD ve Çin arasında yeni bir gerilim konusu haline geldi.

ABD Savunma Bakanlığı, bir başka Çin casus balonunun da Latin Amerika üzerinde görüldüğünü söyledi ancak tam konum hakkında bilgi vermedi.

Düşürülen balonun enkazı çıkartılıyor

ABD Savunma Bakanlığı, deniz üzerinde düşürülen balonun enkazının çıkarılmasına başlandığını da açıkladı. Bunun ne kadar zaman alacağının bilinmediğini de belirten Bakanlık, enkazın suların sakin olduğu bir bölgede bulunduğunu ve çıkarılmasının kolay olacağını tahmin ettiklerini bildirdi.

ABD’li makamların verdiği bilgiye göre balon ilk olarak 28 Ocak’ta Alaska üzerinde görüldü ve o zamandan bu yana da gözetleniyor. 30 Ocak’ta Kanada, 31 Ocak’ta da ABD’nin Idaho eyaletinde gözlemlenen balonun, ilk olarak tespit edildiği andan itibaren, Çin adına faydalı olabilecek bilgileri toplamasının da engellemeye çalışıldığı aktarıldı.

Balon, ABD’li yetkililere göre hiçbir zaman sivil uçuş sahası için de tehlike arzetmedi. Enkazının çıkarılmasıyla Çin’e ait balonun hangi misyonla uçtuğunun tespit edilmesinin amaçlandığı da kaydediliyor.

Pentagon, geçen Perşembe günü ilk olarak balonun tespit edildiğine dair bilgiyi kamuoyu ile paylaşmış, balonun Montana eyaleti sınırlarında bulunan nükleer başlıklı kıtalararası balistik füzelerin muhafaza edildiği hava üssü yakınlarında da görüldüğünü bildirmişti.

Kolombiya da balon tespit etti

Bu arada Kolombiya da benzer bir balonun kendi hava sahasında tespit edildiğini duyurdu.Kolombiya Hava Kuvvetleri’nden yapılan açıklamada, 17 bin metre yükseklikte, ülkenin kuzeyinde görülen balonun ulusal güvenlik açısından tehlike arzetmediği de bildirildi.

Diğer ülkelerle tespit edilen cismin aydınlatılması meselesinde iş birliği yapıldığı da aktarılırken, Pentagon Sözcüsü Pat Ryder de ikinci bir balonun Latin Amerika hava sahasında görüldüğünü bildirdi. Pekin ise ABD’de görülen dışında bir balonun varlığına dair açıklama yapmadı.

Balonlar genellikle gözetleme amaçlı kullanılan araçlar ve kulanımları yeni değil. Uydulardan farklı olarak balonlar normalde tek bir noktada kalıp, incelenmesi hedeflenen noktaları çok daha yakından büyüteç altına alabiliyorlar ve radarlar tarafından tespit edilmeleri de zor.

Telekomünikasyon kanallarına dair bilgi toplayabilme imkanına sahip balonların rotası ve izleyeceği yol konusundaki teknik imkanları günümüzde oldukça iyi ve rüzgar veya başka hava muhalefeti nedeniyle yörüngesinden çıkma ihtimali de düşük olarak görülüyor.

Paylaşın

Dünya Genelinde İnsanların Yüzde 36’sı Başka Bir Ülkede Yaşamak İstiyor

Gerçekleştirdikleri uluslararası ankete katılan kişilerin üçte birinin bir ülkede yaşamayı tercih ettiklerini söylediklerini belirten Gallup International Derneği Kancho Stoychev, “İnsanlar birçok farklı nedenden göç eder. Aslında göç, belli bir dereceye kadar normal, çoğu durumda da olumludur. Bizim çalışmamız, dünya üzerindeki yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin göç etmeye gönüllü olduğunu ortaya çıkardı” dedi ve ekledi:

“Mevcut küresel koşullarda bu da normal herhalde. Ancak bir kez daha vurgulamak isterim ki bizimkisi çok genel bir gösterge. Buna rağmen bir insanın yaşadığı yer ve beklediği ya da arzuladığı hayat kalitesi arasındaki ilişkiye dair kişisel algısını yansıtması açısından iyi bir gösterge.

Geçmişteki çalışmalarımızla karşılaştırdığımızda, göç potansiyelinde küçük bir artış kaydettik. Aslında belki bu çok da şaşırtıcı değil. Avrupa’da yaşayanlar dâhil, daha genç jenerasyonlar artık daha mobil.

Dünyanın birçok bölgesindeki kentli fakir kesim, özellikle de gelişmekte olanlar ülkeler diye tabir edilen bölgelerdekiler, daha iyi bir yerde yaşamaya can atıyor. Küçük ülkelerdeki çok başarılı insanlar çoğu zaman küçük bir piyasada yeteneklerini geliştirme potansiyeli bulamıyorlar.

Doğal olarak savaş ve küresel ekonomik kriz dönemlerinde belirsizlikler artıyor ve çoğu zaman göç daha çekici bir hâl alıyor. Açıkçası bunda şaşırtıcı bir şey görmüyorum. Daha genç ve daha fakir insan, daha yüksek göç olasılığı demek.”

Deutsche Welle, 1979 yılından beri dünya genelinde umut, mutluluk ve ekonomik beklentilere dair ölçümler gerçekleştiren İsviçre merkezli Gallup International Derneği’nin başkanı Kancho Stoychev ile yaptığı söyleşide, kuruluşun göçle ilgili son anketinde ulaşılan bulguları ele aldı.

Gallup International son anketlerinde birinde, 57 ülkedeki insanlara başka bir ülkede yaşamayı tercih edip etmeyeceklerini sordu. Üçte biri “Yurt dışına göç etmek isterdim” yanıtını verdi. Bu veriyi aynı konuda geçmişte yapılan anketlerdeki sonuçlarla karşılaştırdığınızda nasıl bir yorumda bulunursunuz?

Kancho Stoychev: Öncelikle, bizim sorumuz sadece yasal bir engel olmadığı takdirde ülke değiştirmeye yönelik genel potansiyel istekliliği ölçmeyi amaçlıyordu. Bir başka deyişle, yaşanılan ülkeyi hemen terk etme doğrultusundaki bir kararı tespit etmekten ziyade, oradaki yaşamdan duyulan genel memnuniyet ya da memnuniyetsizliği belirlemeyi hedefliyordu. Standart istatistikler zaten tüm ülkelere ilişkin gerçek göç verilerini ortaya koyuyor. Bu yüzden o boyut üzerine bir anket yapılmasına gerek yok.

İnsanlar birçok farklı nedenden göç eder. Aslında göç, belli bir dereceye kadar normal, çoğu durumda da olumludur. Bizim çalışmamız, dünya üzerindeki yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin göç etmeye gönüllü olduğunu ortaya çıkardı. Mevcut küresel koşullarda bu da normal herhalde. Ancak bir kez daha vurgulamak isterim ki bizimkisi çok genel bir gösterge. Buna rağmen bir insanın yaşadığı yer ve beklediği ya da arzuladığı hayat kalitesi arasındaki ilişkiye dair kişisel algısını yansıtması açısından iyi bir gösterge.

Geçmişteki çalışmalarımızla karşılaştırdığımızda, göç potansiyelinde küçük bir artış kaydettik. Aslında belki bu çok da şaşırtıcı değil. Avrupa’da yaşayanlar dâhil, daha genç jenerasyonlar artık daha mobil.

Dünyanın birçok bölgesindeki kentli fakir kesim, özellikle de gelişmekte olanlar ülkeler diye tabir edilen bölgelerdekiler, daha iyi bir yerde yaşamaya can atıyor. Küçük ülkelerdeki çok başarılı insanlar çoğu zaman küçük bir piyasada yeteneklerini geliştirme potansiyeli bulamıyorlar.

Doğal olarak savaş ve küresel ekonomik kriz dönemlerinde belirsizlikler artıyor ve çoğu zaman göç daha çekici bir hâl alıyor. Açıkçası bunda şaşırtıcı bir şey görmüyorum. Daha genç ve daha fakir insan, daha yüksek göç olasılığı demek.

Verileriniz düşük gelirli ülkelerden katılımcıların göç etmeye daha istekli olduğunu gösteriyor. Analiziniz aynı zamanda, bir katılımcının göç etme isteği ya da motivasyonunda kendi geliri, eğitimi ya da mesleğinin çok az etkisi olduğunu, buna karşın ülkelerdeki genel gelir seviyelerinin daha ciddi bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bundan hangi sonuçlar çıkarılabilir?

Ulusal bazda, düşük gelirli ülkelerdeki insanların, yaşam standardının daha yüksek olduğu bir yere göç etmek istemesi şaşırtıcı değil. Daha iyi imkânlar, daha iyi şartlar, onaylanma için daha fazla seçenek, hatta daha fazla para kazanma şansı sunan bir ülkeye göç etmek gayet anlaşılabilir ve normal.

Göç konusu, şu günlerde yaşam standardı gibi geleneksel faktörlerin yanı sıra aynı zamanda bir görünebilirlik, karşılaştırılabilirlik ve tercih meselesi. Göç şu an bir gereklilikten ziyade bir hareketlilik meselesi. Bu da elbette küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu.

Anket şaşırtıcı şekilde AB ülkelerindeki insanların AB dışındaki ülkelerdekilere kıyasla göç etmeye daha istekli olduğunu gösteriyor? Bunun nedeni ne olabilir?

Bu soruyu cevaplarken ilk olarak hangi AB ülkelerinde ve hangi AB dışı ülkelerde anket yapıldığına bakmak zorundayız. AB içindeki göç tutarlı: AB ülkelerindeki birçok insan, “Göç ederdik” diyor. Çünkü bunu yapabilirler. Ama bu durumlarda göç genellikle bir AB ülkesinden diğerine şeklinde oluyor. AB içindeki hareketlilik dinamik. Bu aynı zamanda AB vatandaşı olmanın hak ve özgürlüklerinden biri.

Bizim anketimizin kapsadığı AB dışı ülkeler ise Ermenistan, Bosna Hersek, Gürcistan, Kazakistan, Kosova, Moldova, Kuzey Makedonya, Rusya Federasyonu ve Sırbistan. Bu ülkelerdeki hareketlilik ve jeopolitik oryantasyon farklı. Göç etme ihtimaliği var mı? Varsa, nereye?

Çalışmanızda Ukrayna’yla ilgili veri yok. Ukrayna’yı savaş yüzünden mi dışarıda tuttunuz?

Maalesef savaş Ukrayna’da anket gerçekleştirmeyi güçleştiriyor. Ayrıca Ukrayna’nın nüfusunun yaklaşık üçte biri zaten ülkeyi terk etmiş olduğu için anketle elde edilen verinin anlamlılığı konusunda bir soru işareti olacaktı. Kaç kişinin Ukrayna’da kalmaya devam edeceği ve kaç kişinin bu ülkeye geri döneceğini ortaya çıkarmak daha bilgilendirici olabilirdi. Ancak bu da Ukrayna’ya konsantre olmak anlamına gelirdi, oysa bizim anketimizin amacı küresel bir kıyaslama yapmaktı.

Moldova, hem Güneydoğu Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri hem de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı nedeniyle en fazla tehdit altında bulunan devletler arasında. Buna rağmen, verilerinize göre nüfusunun sadece yüzde 23’ü göç etmek istiyor. Bu, Bosna Hersek’teki yüzde 48’lik ve Kuzey Makedonya’daki yüzde 42’lik orana kıyasla bir hayli düşük kalıyor. Nedeni ne olabilir?

Göç etmek isteyenlerin çoğu zaten göç etmiş. Ayrıca savaş bazı insanları kalıp ülkelerini korumaya motive ediyor. Belki herhangi bir sebepten olumlu bir şeyler olmasını bekleyen insanlar da olabilir. Ve günün sonunda, bir röportajda doğduğun ülkeye zor zamanlarda sırtını dönmeye istekli olduğunu belirtmek de çok makbul bir şey değil.

Bosna Hersek ve Kuzey Makedonya’da ise durum tamamen farklı. Her iki ülkenin AB üyeliği de çok uzaklarda ve insanlar artık daha fazla beklemek istemiyor. Yaşadığın yerdeki durumun uzun süredir daha da kötüye gittiğini fark edersen, kilit soru “Neden gitmeliyim?” değil de “Neden kalmalıyım?” hâlini alıyor. Bu iki ülkede göç etmeye istekli olanların oranı, AB ortalamasından yaklaşık yüzde 50 daha fazla.

Ukrayna’daki savaş başladığından beri birçok Avrupa ülkesi Rusya’dan da ciddi sayıda göçmen aldı. Bunların arasında askere alınmaktan kaçanlar, savaşa karşı çıkanlar ya da daha demokratik ve açık bir toplumda yaşama arzusunda olanlar vardı. Buna karşın sizin anketiniz Rusya’daki katılımcıların sadece yüzde 15’inin göç etmek istediğine işaret ediyor. Neden?

Bu da şaşırtıcı değil. Birçok çalışma, Rusya’da vatanseverliğin ne kadar yüksek olduğunu ve bizim AB’de şiddetle reddettiğimiz şeylere ciddi oranda destek çıkıldığını ortaya koydu. Tarihsel olarak Rusya zor zamanlarda ulusal bütünleşme seviyesinin yüksek olduğunu birçok kez gösterdi. Ayrıca orada anlatılanların Batı’dakinden tamamen farklı olduğunu ve şu an olanları onaylamayan milyonlarca Rus’un da çoktan ülkeden ayrılmış olduğunu unutmayalım.

Vietnam ya da Hindistan gibi ülkelerdeki düşük oranlar ise daha da kafa karıştırıcı…

Her iki ülke de son 10 yılda ekonomik olarak büyüme kaydetti. Başarılı bir ekibi bırakma isteği hiçbir zaman çok yüksek olmaz. Kültürel ya da dini boyutlar, ulusal kimlik gücü ve gelenekler gibi faktörleri de hesaba katmak lazım. Batı’da biz hâlâ aşırı derecede Avrupa odaklıyız. Hâlâ dünyanın merkezinin biz olduğumuza inanıyoruz. Oysa tarihsel gerçek şu ki bizim hâkimiyetimiz, Hindistan ve Çin gibi ülkelere ya da Pers, Babil ve Bizans’a kıyasla daha kısa sürdü.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

İran’da “Tesettürü” Kameralarla Kontrol Etme Hazırlığı

İran’da ‘tesettüre uygun olmayan’ giyimi gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan protestolar sonrası ahlak polisini lağveden hükümetin, kadınların tesettürünü kameralarla kontrol etmeye hazırlandığı bildirildi.

Muhalif çevreler, ahlak polisinin lağvedilmesi sonrası, bunun göstermelik bir adım olduğunu, rejimin kontroller için başka yollara başvuracağı yönündeki endişelerini dile getirmişti.

Ahlak polisi devriyelerinin kaldırılması sonrasında özellikle metropollerde başörtüsü takan kadınların sayısı büyük ölçüde azalmıştı.

Reformculara yakınlığıyla bilinen İtimad gazetesinin haberine göre, meclis adalet komisyonu, trafik kontrolü için kullanılan kameraların kamusal alanda da devreye sokulmasını ve tesettür kontrolü için devreye sokulmasını planlıyor.

Haberde, kurallara uygun örtünmeyen kadınların ilk etapta cep telefonlarına gönderilecek kısa mesajlarla uyarılmasının planlandığı, ihlallerin devamı durumunda ceza uygulanacağı kaydedildi.

22 yaşındaki Mahsa Amini’nin yeterince örtünmediği gerekçesiyle Eylül ayında ahlâk polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmesi, ülke çapında aylar süren protestolara yol açmış, İran hükümeti Aralık ayında ahlak polisi devriyelerini sona erdirmişti.

İtimad gazetesi, Ocak ayı başında da tesettür kurallarına yönelik ihlaller için yeni cezalar üzerinde çalışıldığını, bunların arasında “belirli saatlerde sosyal işlerde çalışma zorunluluğu”, “terbiye edindirme kursları”, yurt dışına çıkış yasağı, istihdam kısıtlamaları ve para cezaları gibi önlemler üzerinde durulduğunu bildirmişti.

İran’da kadınlara nasıl muamele yapılıyor?

İran, Afganistan’daki Taliban rejimi dışında kamusal alanda başörtüsü takmayı zorlayan tek ülke.

İranlı kadınların eğitime tam erişimi var, ev dışında çalışıyor ve kamu görevlerinde bulunuyorlar. Ancak, başörtüsü takmanın yanı sıra uzun, bol elbiseler de dahil olmak üzere halka açık yerlerde “mütevazı” giyinmeleri gerekiyor. Evli olmayan erkek ve kadınların birbirine yakın durması ve teması yasak.

1979 İslam Devrimi’nden sonraki günlere dayanan kurallar, “devletin her kademesinde yolsuzluk ve rüşvet gibi durumların aleniyet kazandığı ülkede” ahlak polisi tarafından uygulanıyor.

Resmi olarak Rehberlik Devriyesi olarak bilinen bu birimler, halka açık alanlarda geziyor ve hem erkeklerden hem de kadınlardan oluşuyor.

Uygulama, bir noktada ahlak polisini aşırı saldırgan olmakla suçlayan ve nispeten ılımlı olan eski Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani döneminde yumuşatıldı. 2017 yılında kadınların kıyafet kurallarını ihlal ettikleri için tutuklanmayacağı sadece uyarılacağı açıklandı.

Ancak geçen yıl seçilen sert görüşlü Reisi yönetiminde, ahlak polisinin ajanları farklı bir uygulamaya geçti.

BM insan hakları ofisi, son aylarda genç kadınların yüzlerine tokat atıldığını, coplarla dövüldüklerini ve polis araçlarına alındıklarını söylüyor.

Ne olmuştu?

İran’ın Sakız kentinden başkent Tahran’a akrabalarını ziyarete gelen Mahsa Amini erkek kardeşinin kullandığı aracı durduran ahlak polisince gözaltına alınmıştı. Kardeşine, nasihat edilip serbest bırakılacağı söylenerek götürülen genç kadının, gözaltına alındıktan iki saat sonra komaya girdiği ve kaldırıldığı hastanede öldüğü ortaya çıktı.

Devlet televizyonu Amini’nin dövüldüğü iddialarını yalanlayarak, polisin genç kadını “nasihat etmek ve eğitmek” üzere karakola götürdüğünü ve orada kalp krizi geçirdiğini söyledi. Akrabaları, kadının herhangi bir kalp rahatsızlığı olduğunu yalanladı.

Devlet televizyonu bir polis karakolunda Amini olduğu söylenen bir kadının oturduğu koltuktan bir yetkiliyle konuşmak üzere kalktıktan sonra yere düştüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları yayınladı. Ancak görüntülerden kadının Amini olduğu doğrulanamadı.

Amini’nin dövülerek öldürüldüğü yolunda sosyal medyada yayılan iddialarını reddeden Tahran emniyeti açıklamasında, “Ayrıntılı araştırmalara göre, Amini’nin araca alınması sonrasında ve tutulduğu karakolda fiziksel bir temas olduğunu” reddetti.

Ancak, İran’ın yarı resmi Fars haber ajansı, Mahsa Amini’nin ahlak polisince dövülmesi nedeniyle komaya girdiğini duyurdu.

Şu ana kadar Tahran, Senendec, Kerec, Tebriz, Meşhed, Kiş, Kirman, Yezd, Reşt, Bender Abbas, Abadan, Kirmanşah, Erdebil, İsfahan, Urumiye, Kazvin, Zencan, İlam, Mazenderan, Hemedan başta olmak üzere birçok şehirde gösteriler düzenlendi. Birçok noktada eylemciler ile güvenlik güçleri arasında şiddetli arbede yaşandı.

Paylaşın

Nobel Barış Ödülü Şirin Ebadi: İran’da Rejim Çökecek

İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi insan hakları savunucusu Şirin Ebadi, ‘tesettüre uygun olmayan’ giyimi gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan protestoları “geri dönüşü olmayan bir devrimci süreci” olarak nitelendirdi ve ekledi: Rejim çökecek.

İranlı insan hakları savunucusu Şirin Ebadi, 22 yaşındaki Kürt kadın Mahsa Jîna Amini’nin polis gözaltısında ölümünün “rejimin çöküşüne yol açacak, geri dönüşü olmayan bir devrimci süreci” tetiklediğini söyledi.

İnsan hakları alanındaki faaliyetlerinden ötürü 2003 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazanan ve 2009’dan bu yana Londra’da sürgünde yaşayan Ebadi, “Devrim süreci, nihai hedefine ulaşıncaya kadar durmayacak bir tren gibi” ifadesini kullandı.

Euronews’in Reuters’tan aktadığına göre Ebadi, devletin ölümcül şiddet kullanmasının sıradan İranlıların din adamlarına karşı duyduğu öfkeyi daha da derinleştireceğini zira taleplerinin giderilmediğini söyledi.

Ebadi, “Protestolar farklı bir şekil aldı ama sona ermedi” değerlendirmesinde bulundu.

‘Batı, Tahran’daki büyükelçilerini geri çekmeli’

Mevcut yönetimin “iktidardan uzaklaştırılması” için Batı’nın Tahran’daki büyükelçilerini geri çekerek İran’la siyasi bağlarını azaltmak gibi “pratik adımlar” atması gerektiğini belirten yazar, avukat ve hak savunucusu Ebadi, ilaveten nükleer anlaşma dahil yönetimle herhangi bir anlaşmaya varmaktan kaçınılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Ülkede 1979’da gerçekleştirilen İslam Devrimi’nden bu yana ülkeyi yöneten din adamlarını sert bir dille eleştiren Ebadi, hükümet karşıtı gösterilerin en güçlü ve açık sözlü destekçilerinden biri olarak öne çıktı.

Ayrıca Ebadi, “Mevcut protesto dalgasının müesses nizamın meşruiyetine karşı şimdiye kadarki en cesur meydan okuma olduğuna inandığını” dile getirdi.

Paylaşın

Taliban, Kadınlara Eğitim Yasağını Eleştiren Profesörü Tutukladı

Ağustos 2021’de Afganistan’da yönetimi yeniden ele geçiren Taliban, kadınlara getirdiği eğitim yasağını açıkça eleştiren Prof. İsmail Mashal’ı tutukladı. 37 yaşındaki Mashal, Taliban tarafından “kışkırtıcı eylemler” yapmakla suçlandı.

Haber Merkezi / Prof. İsmail Mashal’ın tutuklandığı sırada Taliban güçlerince tokatlandığı ve yumruklandı iddia edildi.

Eski bir gazeteci olan Prof. Mashal, Kabil’de, gazetecilik, mühendislik ve bilgisayar mühendisliği gibi alanlarda eğitim veren özel bir üniversiteyi yönetiyordu. Üniversitenin öğrencilerinden 450’si de kadındı.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

NATO Üyelik Süreci: İsveç Terörle Mücadele Yasasını Sertleştiriyor

İsveç Adalet Bakanı Gunnar Strommer, 2017 yılında kendisini IŞİD mensubu olarak tanımlayan bir saldırganın başkent Stockholm’de çalıntı bir kamyonu yayaların üzerine sürerek beş kişinin ölümüne yol açtığı terör saldırısına atıfta bulunarak bu saldırı sonrasında terörle mücadele yasalarının sertleştirilmesi gerekliliği doğduğunu söyledi.

Stockholm’de aşırı sağcı bir politikacının Kur’an yakma eylemiyle tırmanan gerilime de işaret eden Strommer, söylemin giderek sertleşmeye başladığını, İsveç’e yönelik tehditlerin büyüdüğünü kaydetti.

İsveç Adalet Bakanı Gunnar Strommer, ülkenin terörle mücadele yasalarında yapılması planlanan değişikliklerle ilgili açıklamalarda bulundu.

Terörle mücadele yasalarının sertleştirilmesiyle suç tanımının genişleyeceğini kaydeden Strommer, terör örgütü olarak sınıflandırılan örgütleri destekleyen kişilere karşı İsveç makamlarının daha kolay bir şekilde harekete geçebileceğini vurguladı. Strommer şimdiye kadar zanlıların, sadece eylemlerinin belirli bir terör olayıyla bağlantılı olması durumunda cezai takibata uğradığını, yeni yasanın her tür bağlantıyı kapsayacağını belirtti.

Yeni terörle mücadele yasasının Haziran ayında yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Türkiye’nin talepleri arasındaydı

İsveç hükümeti, NATO üyeliğine onay karşılığı Türkiye’nin terörle mücadele alanında talep ettiği koşulları yerine getirebilmek için yasal değişikliklere gideceğini açıklamıştı. Türkiye, başta PKK ve Gülen yapılanması olmak üzere terörist olarak sınıflandırdığı kişilerin iadesini ve “terör örgütlerine desteğin” kesilmesini talep ediyor.

PKK İsveç’te terör örgütü olarak sınıflandırılmasına rağmen Suriye’de faaliyet gösteren YPGya da Türkiye’nin “Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)” olarak tanımladığı Gülen yapılanması terör örgütleri listesinde yer almıyor.

“İsveç’e yönelik tehditler büyüyor”

İsveç Adalet Bakanı Gunnar Strommer, 2017 yılında kendisini IŞİD mensubu olarak tanımlayan bir saldırganın başkent Stockholm’de çalıntı bir kamyonu yayaların üzerine sürerek beş kişinin ölümüne yol açtığı terör saldırısına atıfta bulunarak bu saldırı sonrasında terörle mücadele yasalarının sertleştirilmesi gerekliliği doğduğunu söyledi.

Stockholm’de aşırı sağcı bir politikacının Kur’an yakma eylemiyle tırmanan gerilime de işaret eden Strommer, söylemin giderek sertleşmeye başladığını, İsveç’e yönelik tehditlerin büyüdüğünü kaydetti.

Paylaşın

ABD Kongresi’nden Başkan Biden’a Türkiye Ve F-16 Çağrısı

ABD’de 29 Demokrat ve Cumhuriyetçi senatör Başkan Joe Biden’a yazdıkları mektupta, iki İskandinav ülkesinin İsveç ve Finlandiya’nın Türkiye’nin öne sürdüğü şartları yerine getirmek için “tam ve iyi niyetli çaba” içinde olduklarını yazdı.

Senatörler, “NATO’ya katılım protokolleri Türkiye tarafından onaylandıktan sonra Kongre, F-16 savaş uçaklarının satışını değerlendirebilir. Ancak bunu yapmada başarısızlık, bekleyen bu satışın sorgulanmasına neden olur” dediler.

Kongre bu mektupla ilk kez Türkiye’ye F-16 satışını iki İskandinav ülkesinin NATO’ya katılımıyla doğrudan ve açıkça ilişkilendirmiş oldu.

ABD’de her iki siyasi partiden senatörler, Başkan Biden’a mektup yazarak Türkiye’ye F-16 satışının, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokolleri onaylanana kadar geciktirilmesi çağrısında bulundu.

Türkiye ile karşılıklı fayda sağlayan güvenlik ilişkisinin, ABD’nin çıkarına olduğunu belirten senatörler, “Protokollerin onaylanmaması ya da onay için bir takvim sunulmaması, Rusya’nın Ukrayna işgalini sürdürdüğü sırada İttifak’ın birliğini tehdit etmektedir.” ifadelerini kullandı.

ABD Senatosu NATO Gözlemci Grubu’nun Eş Başkanları olan Demokrat Senatör Jeanne Shaheen ve Cumhuriyetçi Thom Tillis, Başkan Biden’a gönderdikleri mektupta, Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik protokollerini onaylamakta gecikmesine ilişkin endişelerini ifade etti.

“İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üye olmaları ittifakı daha da güçlendirecek”

Senatörler mektupta, NATO protokolleri onaylanana kadar Kongre’nin, Türkiye’ye F-16 savaş uçağı satışının değerlendirmeye başlamaması gerektiği görüşünü dile getirdi. Senatörler, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üye olmalarının Rusya’nın Ukrayna işgalini sürdürdüğü sırada ittifakı daha da güçlendireceğini vurguladı.

ABD’li senatörler “Türkiye ile verimli ve karşılıklı fayda sağlayan bir güvenlik ilişkisi ABD’nin çıkarınadır. Hükümetin İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım protokollerini onaylamasını bekliyoruz. Protokollerin onaylanmaması ya da onay için bir takvim sunulmaması, Rusya’nın Ukrayna işgalini sürdürdüğü sırada İttifak’ın birliğini tehdit etmektedir.” ifadelerini kullandı.

Ukrayna’nın işgali karşısında NATO’nun güçlü bir tavır gösterdiğinin altını çizen senatörler, “Putin Ukrayna’yı işgal ettiğinde transatlantik ittifakın parçalanmasını umuyordu ancak ABD ve müttefikleri daha önce benzeri görülmemiş bir birlik ve güç sergiledi” diye yazdı.

ABD’li senatörler Başkan Biden’a ABD’nin Türkiye Büyükelçisi, ABD’nin NATO temsilciliği, İsveç ve Finlandiya dahil olmak üzere müttefiklerle diyalogu sürdürmesi ve Türkiye’nin de transatlantik birliğin desteklenmesi için hızla harekete geçmeye teşvik edilmesi çağrısında bulundu.

“İsveç ve Finlandiya iyi niyetle çaba gösterdi”

Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dile getirmesi üzerine Madrid’de düzenlenen NATO Zirvesi sırasında, üçlü mutabakat zaptı imzalandığını hatırlatan senatörler, “O zamandan bu yana İsveç ve Finlandiya, uluslararası terörizm ve İsveç ve Finlandiya’nın yanı sıra ABD ile AB’nin terör örgütü listesinde bulunan PKK ile mücadeleye yönelik çabaların artırılması dahil, anlaşmada gündeme getirilen kaygıları gidermek üzere çalıştı” diye yazdı.

İsveç ve Finlandiya’nın silah ihracatına ilişkin düzenlemeleri gözden geçirmek üzere süreç başlattığını belirten senatörler, İsveç’in son dönemde savunma endüstrisinden Türkiye’ye askeri ekipman gönderilmesi için ilk ihracat lisanslarından birini verdiğine de dikkat çekti. Finlandiya’nın da benzer şekilde ihracat lisansı vermeyi değerlendirdiği belirtildi.

Senatörler İsveç ve Finlandiya’nın Türkiye’nin talep ettiği koşulları yerine getirmek için iyi niyetli çaba göstermesine ve sağlanan ilerlemeye rağmen, Türkiye’nin protokolleri onaylamadığını ve protokollerin onayının değerlendirilmesi konusunda bir takvim vermeye yanaşmadığını belirtti.

Mektupta Türkiye’nin Rusya’nın Ukrayna işgali devam ederken değerli bir NATO müttefiki olduğunu gösterdiği; ancak Türkiye’nin bu iki ülkenin NATO üyeliklerini onaylamamasının ilişkilere gölge düşürdüğü ifade edildi.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO protokollerinin onaylanmamasının, “İttifak’ın güvenliğinin yanı sıra Avrupa ve Vladimir Putin’in tehdit etmeye devam ettiği uluslararası dünya düzeni açısından bir risk oluşturduğu” vurgulandı.

“Türkiye protokolleri onayladığında Kongre F-16 satışını değerlendirebilir”

Biden yönetiminin Türkiye’ye F-16 satışına destek vermesinin ve iki ülkenin işbirliği yaptığı güvenlik önceliklerinin desteklenmesinin, demokratik müttefiklere destek konusunda ortak bir anlayışa dayandığı dile getirildi.

Mektupta, “NATO katılım protokolleri Türkiye tarafından onaylandığında, Kongre F-16 satışını değerlendirebilir. Ancak protokollerin onaylanmaması satışın sorgulanmasına yol açacaktır” ifadeleri yer aldı.

Başkan Biden’a gönderilen mektupta her iki siyasi partiden toplam 29 senatörün imzası bulunuyor. Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Demokrat Senatör Bob Menendez’in Türkiye’ye F-16 satışına ısrarla karşı çıktığı biliniyor.

Senato Dış İlişkiler Komisyonu üyelerinden Demokrat Senatör Chris Van Hollen da Çarşamba günü Politico haber sitesine verdiği bir söyleşide, özellikle Türkiye’nin NATO’nun genişlemesi konusundaki tavrını gündeme getirerek, Türkiye’ye F-16 satılmaması gerektiği görüşünü dile getirmiş, “Bu benim şahsi görüşüm ancak Senato’da çoğunluğun hissiyatını yansıttığını düşünüyorum” demişti.

Paylaşın