Şimdiye Kadar Görülen En Uç Örnek: ‘Yalpalayan’ Kara Delik

Çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, büyük kütleli gök cismi kara deliklere ilişkin yeni bir durum keşfedildi. Bilim insanları, “yalpalayan” bir kara deliğin şimdiye kadar görülen en uç örnek olduğunu söyledi.

Araştırmacılar, çarpışan iki kara deliğin bir bükülme hareketiyle kilitlenmesini izledi. Buna “presesyon” adı verilen bir etki neden oluyor. Söz konusu etki, bükülmeyi daha önce görülenden 10 milyar kat daha hızlı hale getiriyor.

Kara delik sistemi, ilk kez iki yıl önce kütleçekim dalgalarıyla tespit edilmişti. Sistem, gelişmiş LIGO ve Virgo dedektörleri tarafından 2020’nin başlarında saptanmıştı.

Sistemdekilerden biri, Güneşimizden 40 kat daha büyük ve muhtemelen şimdiye kadar bu şekilde bulunan en hızlı dönen kara delik. Bilim insanlarının keşfine göre, kara delik zaman ve uzayın dokusunu o kadar çok çekiyor ki, iki kara deliğin tüm yörüngesinin yalpalamasına neden oluyor.

Çalışma sırasında Cardiff Üniversitesi’nde araştırmacı olan ve şimdi Portsmouth Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Charlie Hoy, “Şimdiye kadar kütleçekim dalgalarıyla bulduğumuz kara deliklerin çoğu epey yavaş dönüyordu” dedi.

Bu ikili sistemin Güneş’ten yaklaşık 40 kat iri olan daha büyük kara deliği, neredeyse fiziksel açıdan mümkün olduğunca hızlı dönüyordu. İkililerin nasıl oluştuğuna dair mevcut modellerimiz, bunun son derece nadir, belki de binde bir görülen bir olay olduğunu gösteriyor. Ya da bu, modellerimizin değişmesi gerektiğinin bir işareti olabilir.

Bunu bulan araştırmacılar, teorinin yıllardır var olduğunu ama bu fenomenin ilk kez böyle kara deliklerde gözlemlendiğini söyledi.

Cardiff Üniversitesi Kütleçekim Keşif Enstitüsü’nden Profesör Mark Hannam, “Her zaman ikili kara deliklerin bunu yapabileceğini düşünmüştük” dedi.

İlk kütleçekim dalgası tespitlerinden bu yana bir örnek görmeyi umuyorduk. 80’den fazla ayrı tespit süresince 5 yıl beklemek zorunda kaldık ama sonunda bir tane bulduk!

Presesyon, Einstein’ın genel görelilik teorisinin bir parçası ve bu nedenle varlığı bir süredir biliniyor. Ancak kara deliklerde görülmesi, mümkün olan en uç koşullarda var olabileceği anlamına geliyor.

Daha önce bu tür presesyonların en iyi örneği, yörüngenin her 75 yılda bir presesyona uğradığı, birbiri etrafında yörüngelenen iki nötron yıldızıydı. Yeni örnekte ise bu presesyon, birkaç saniyede bir gerçekleşiyor.

Bulgular akademik dergi Nature’da yayımlanan “İkili kara delik sisteminde genel-relativistik presesyon” başlıklı yeni bir makalede aktarıldı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

2,5 Milyar Yıl Önce Bir Gün 17 Saatti

2,5 milyar yıl önce günlerin şimdikinden çok daha kısa olduğu bir günün 24 değil, yaklaşık 17 saat sürdüğü keşfedildi. Uluslararası bir araştırma ekibi, Ay’ın Dünya’dan giderek uzaklaşmasına dair yeni bilgilere ulaştı.

2,46 milyar yıl önce Dünya ve Ay arasındaki mesafeyi hesaplayan araştırmacılar o dönemde bir günün sadece 17 saat sürdüğünü ortaya çıkardı.

Ay’ın Dünya’dan zamanla uzaklaştığı uzun süredir biliniyor. 1969’da NASA, Apollo görevleriyle Ay’a yansıtıcı paneller yerleştirmişti. Bunlar, Ay’ın her yıl Dünya’dan 3,8 santimetre uzaklaştığını göstermişti.

Ancak bu uzaklaşmanın tam olarak ne zaman başladığı ve Ay’ın eskiden Dünya’ya ne kadar yakın olduğu detaylarıyla bilinmiyordu.

Hakemli bilimsel dergi PNAS’ta yayımlanan yeni araştırmada bilim insanları, Dünya’nın yerkabuğunu inceleyerek gizemlerden birini çözdü.

Araştırma ekibi, Avustralya’nın batısındaki Karijini Milli Parkı’nda, 2,5 milyar yıllık katmanlı tortul kayaçları inceledi.

Milankoviç döngüleri, Ay’ın sırlarını çözebilir

Joffre Şelaleleri’ndeki uçurumlarda beyaz, kırmızı ve mavimsi gri katmanların birbiri ardına dizilerek bir desen oluşturduğu biliniyor.

Bu desenlerin “Milankoviç döngüleri” adı verilen teorik bir olaydan kaynaklandığı ve iklimdeki uzun süreli değişimlerle ilişkili olabileceği düşünülüyor.

Gökbilimci Milutin Milankoviç’in I. Dünya Savaşı sırasında ortaya attığı teoriye göre gezegenin hareketlerindeki değişimler iklim üzerinde uzun vadeli etkiler yaratıyor.

Bu hareketler arasında Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinin değişimi, eksen eğikliği ve yalpalaması gibi olgular yer alıyor.

Milankoviç döngüleri her 400 bin, 100 bin, 41 bin ve 21 bin yılda bir değişiyor. Teoriye göre bu döngülerden bazıları iklimin daha soğuk olmasını, bazıları ise daha yağışlı veya kurak olmasını sağlıyor.

Bu döngülerden 21 bin yıllık olanı, Dünya’nın kendi etrafında dönerken bir topaç gibi yalpalamasıyla ortaya çıkıyor.

Bir gün 17 saatti

Öte yandan araştırmacılar, Ay’ın Dünya’ya yakın olduğu dönemlerde kütle çekim kuvveti nedeniyle bu yalpalama hareketinin daha farklı olduğunu, dolayısıyla döngünün 21 bin yıldan kısa sürmesi gerektiğini düşündü.

Avustralya’da incelenen mineral tabakalarında buna dair bir işaret arandı ve nihayetinde bulundu. Zira mineral tabakalarının analizi, yaklaşık 2,5 milyar yıl önce bu döngünün 11 bin yıl sürdüğünü gösterdi.

Daha sonra bu bulgular, Ay ve Dünya arasında o dönemde ne kadar mesafe olduğunu hesaplamak için kullanıldı.

Ekibin hesaplamaları, 2,5 milyar yıl önce Ay’ın Dünya’ya yaklaşık 60 bin kilometre daha yakın olduğunu ortaya koydu.

Kanada’daki Quebec Üniversitesi’nden Joshua Davies ve ABD’deki Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Margriet Lantink, The Conversation’da kaleme aldıkları yazıda şu ifadeleri kullandı:

Sonuçlar, bir günün uzunluğunun 2,5 milyar yıl önce şimdikinden çok daha kısa olduğu anlamına geliyor. Bir gün 24 değil, yaklaşık 17 saat sürüyordu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, Dimorphos Adlı Asteroidin Yönünü Değiştirmeyi Başardı

NASA, 160 metre genişliğinde yörüngesi olan Dimorphos adlı astroidin yönünün değiştiğini, uzay ve Dünya’da yer alan teleskoplar aracılığıyla yaptıkları ölçümlemeler sayesinde tespit edildiğini duyurdu.

NASA Başkanı Bill Nelson, “Bu görev, evrenin bize fırlatacağı herhangi bir şeye karşı NASA’nın hazır olmaya çalıştığını gösteriyor. NASA, gezegeni savunmakta ciddi” açıklamasında bulundu.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) bir asteroidin yönünü değiştirme girişiminin başarılı olduğunu duyurdu.

NASA’nın geçen ay Dart misyonu kapsamında fırlattığı uzay aracı, Dimorphos adlı bir asteroide tam isabetle çarpmıştı. Misyonun amacı büyük ölçekli bir asteroidin Dünya’ya çarpmasını engellemek için yönünün nasıl değiştirilebileceğini tespit etmeyi amaçlıyordu.

Kasım 2021’de fırlatılan uzay aracı, yolculuğunu tamamladığında asteroide çarptı ve hızıyla yörüngesini değiştirmeye çalıştı. NASA, dün yaptığı açıklamada bu denemenin başarılı olduğunu duyurdu.

Bilim insanları, 160 metre genişliğinde bir yörüngesi olan Dimorphos adlı astroidin yönünün değiştiğini, uzay ve Dünya’da yer alan teleskoplar aracılığıyla yaptıkları ölçümlemeler sayesinde tespit etti.

Bir futbol stadyumu büyüklüğünde olan Dimorphos, kendisinden beş kat daha büyük olan Didymos asteroidinin her 11 saat 55 dakikada yörüngesine giriyordu.

Yapılan deney sonucu Dimorphos, Didymos’a yaklaştı ve bu süre 11 saat 23 dakikaya indi.

 Dart’ın misyonunun başarısı, hedefin çok büyük olmaması ve önceden planlanlama yapılması halinde Dünya’ya yönelik tehditlerin savurulabileceğini gösterdi.

NASA Başkanı Bill Nelson, “Bu görev, evrenin bize fırlatacağı herhangi bir şeye karşı NASA’nın hazır olmaya çalıştığını gösteriyor. NASA, gezegeni savunmakta ciddi” açıklamasında bulundu.

“Bir film senaryosu gibiydi, ancak bu Hollywood değil” diyen Nelson, “Eğer yarın öbür gün, bir asteroidin Dünya’yı tehdit ettiğini öğrenirsek ve bu Dünya’ya zarar verecek bir büyüklükte olursa, Tanrı’ya şükürler olsun ki bu denemeyi başarıyla gerçekleştirdik” dedi.

NASA’nın bu misyonu, Netflix’in çok ses getiren “Don’t Look Up” ve 1998 yapımı “Armageddon” filmlerinin senaryosundaki gibi Dünya’ya tehlike arz edebilecek gök cisimlerine karşı kurumun hazırlandığının da bir kanıtı.

 Don’t Look Up adlı komedi filminde Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı iki astronom, Dünya’yı yok edecek bir kuyruklu yıldızın yaklaşmakta olduğu konusunda insanlığı uyarmak için basının ilgisini çekmeye çalışıyordu, ancak kimse tarafından umursanmıyorlardı.

İki astronumun kuyruklu yıldızın yönünün değiştirilmesi için kurguladığı planın hayata geçmesinde sürekli engeller ortaya çıkıyordu.

Projenin gelişmesi yedi yıl sürdü

330 milyon dolarlık proje yedi yılda geliştirildi.

NASA’nın Dart programından bilim insanı Dr. Tom Statler ise bir asteroidin davranışının bir diğerinden farklılaşabileceğini vurgulayarak bu deneyden çok fazla sonuç çıkarılmaması uyarısında bulundu.

Deneme Dünya’dan 11 milyon kilometre uzaklıktaki Dimorphos asteroidi üzerinde yapıldı.

Dart’ın navigasyon sistemi Dart, yolculuğunun son 50 dakikasında küçük astroit Dimorphos’u, büyük astreoit Didymos’tan ayırt edebildi.

NASA, Dimorphos’un Dünya için herhangi bir tehlike oluşturmadığını ve bu denemenin de asteroidi Dünya’ya doğru yönlendirmeyeceğini belirtmişti.

Dart’ın üzerindeki kamera, 160 metre genişliğindeki Dimorphos’a çarptığı ana kadar her saniye bir fotoğraf yolladı. Fotoğraflar çarpma anında uzay aracının da yok olmasıyla kesildi.

Uzmanlar gökyüzü araştırmaları ve istatistiksel analizler sayesinde Dünya’ya çarpması durumunda tüm yaşamı yok edebilecek asteroidlerin yüzde 95’inin tespit edildiğini ve bunların herhangi bir tehlike oluşturmadığını söylüyor.

Ancak insanlık üzerinde çok büyük etkileri olabilecek ve henüz tespit edilmemiş daha küçük asteroidler olabilir.

Dimorphos gibi bir asteroidin Dünya’ya çarpması durumunda 1 kilometre çapında ve yüzlerce metre derinliğinde bir krater oluşabilir ve bunun etkisi oldukça büyük olur.

Bundan dört yıl sonra Avrupa Uzay Ajansı’na ait üç uzay aracı, Hera adlı bir misyonla Didymos ve Dimorphos adlı asteroitlerde takip çalışmaları gerçekleştirecek.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Kedilerden Bulaşan Parazitin Siyasi Görüşleri Etkilediği Ortaya Çıktı

Latince ismi Toxoplasma gondii olan tek hücreli bir parazitin insanların siyasi tercihlerinin şekillenmesinde rol oynadığı ortaya çıktı. Genellikle aşısız kedilerin kumundan insanlara bulaştığı için “kedi paraziti” diye de anılan bu organizma, dünya nüfusunun en az üçte birini enfekte etmiş durumda.

Independent Türkçe’nin aktardığına göre, Parazit aynı zamanda daha önce bulaştığı kuzu, domuz veya geyiklerin etinin yenmesiyle de geçebiliyor.

Hakemli bilimsel dergi Evolutionary Psychology’de yayımlanan yeni araştırmada, parazitin bireylerin siyasi görüşlerinde ve benimsediği değerlerde değişikliklere yol açabileceği ifade edildi.

Makalede, “Toxoplasma gondii’yle enfekte olan insanlar belirli bir semptom göstermez” ifadeleri yer aldı: Ancak bu kişilerde birçok hastalık ve bozukluğun yanı sıra kişilik ve davranış farklılıkları daha yüksek oranda görülür.

Bu parazit sağlıklı kişilerde genellikle belirgin bir semptoma neden olmuyor. Ancak hamileler veya bağışıklık sistemi zayıf kişiler için tehlikeli olabiliyor.

Prag Üniversitesi’nde bu parazit üzerine uzun yıllardır çalışan Prof. Dr. Jaroslav Flegr, “Laboratuvarımız, gizli toksoplazma enfeksiyonun insan davranışı ve kişiliği üzerindeki etkilerini 1992’den beri araştırıyor” ifadelerini kullandı.

“Son 10 yılda ise bunu stresle başa çıkma hipotezi bağlamında inceliyoruz” diyen Flegr, yeni çalışmada, enfekte olan kişilerin hafif kronik stresten mustarip olduğunu keşfettiklerini aktardı: Stresli insanlar, daha hızlı bir yaşam öyküsü stratejisine geçer. Bu da siyasi tercihlerini etkileyebilir.

Ekip, 2 bin 315 kişinin siyasi görüşlerini bir anket aracılığıyla değerlendirdi. Katılımcılardan 477’si parazitle enfekte olmuştu.

Anket sonuçlarına göre bu kişilerin, bir gruba bağlılık gösterme ve o grubu üstün tutma eğilimi daha fazlaydı. Aynı zamanda özgürlükçü düşünceler ve otorite karşıtı fikirlere mesafeyle yaklaştıkları görüldü.

Öte yandan araştırmacılar, cinsiyetler arasında da olası farklılıklar tespit etti.

Paraziti taşıyan erkeklerin ekonomik eşitliği ve daha az rekabetçi bir toplumu tercih etme eğilimi fazlaydı. Bu da araştırmacıların hiç beklemediği bir sonuç oldu.

Enfekte kadınlarınsa özgürlükçü düşüncelere daha uzak olduğu anlaşıldı.

Ancak araştırmacılar cinsiyetler arasındaki bu farklılıkların henüz kesin bulgu olmadığını vurguladı.

Daha çok katılımcıyla gelecekte yapılacak araştırmalar, bu açıdan daha doğru sonuçlar verebilir. Çünkü bu araştırmaya katılan erkeklerin sayısı kadınlardan azdı.

Söz konusu parazit enfeksiyonunun dünyada çok yaygın görüldüğünü belirten araştırmacılar, bu nedenle patojenin politik iklimler üzerinde etkisi olabileceğini düşünüyor.

“Bu çok yaygın bir parazit” diyen Flegr, sözlerini şöyle sürdürüyor: Sadece farklı ülkelerdeki siyasi iklimi ve nüfusların farklı sosyal katmanlarını değil, aynı zamanda tarihi de etkileyebilir.

Paylaşın

Beyinciğin Yeni Bir İşlevi Keşfedildi

Beynin arka alt tarafında yer alan ve yaklaşık olarak 150 gram ağırlığında olan merkezi sinir sistemi organı olan beyinciğin yeni bir işlevi ortaya çıktı. Beyinciğin, duygusal deneyimleri hatırlamaya da yardımcı olduğu keşfedildi.

Bilim insanları yeni bir çalışmada, insan beyninin esas olarak kas kontrolünü ve vücut hareketini düzenlediği bilinen beyincik kısmının, duygusal deneyimleri hatırlamaya da yardımcı olduğunu keşfetti.

Önceki çalışmalar, beynin amigdala adı verilen başparmak ucu büyüklüğündeki bir kısmının duyguların işlenmesi için başlıca alan olduğunu göstermişti. Bu da tehlikeli durumları hatırlamamız gerektiğinden, hayatta kalmak için önemli bir olgu.

Akademik dergi PNAS’de geçen hafta yayımlanan yeni araştırmada, başın arka kısmında yer alan beyincik bölgesinin yoğun duygusal deneyimleri depolamadaki rolü değerlendirildi.

Bilim insanları önceden beyinciğin yürüme, ayakta durma ve diğer karmaşık vücut hareketleri için dengeyi düzenlemede hayati roller oynadığını biliyordu.

Yeni çalışmada bilim insanları, 1400’den fazla katılımcıya duygusal ve nötr görüntüler gösterip deneklerin beyin aktivitelerini kaydederek, beynin bu bölgesinin diğer işlevlerini inceledi.

Araştırmacılar daha sonra yapılan bir hafıza testiyle, katılımcıların pozitif ve negatif hisler uyandıran görüntüleri nötr görüntülerden çok daha iyi hatırladıklarını tespit etti.

Duygusal görüntülerin daha iyi depolanması genel olarak beyindeki serebrum adlı bölgenin aktivitesinin artmasıyla bağlantılı olsa da (ki zaten bu işlev biliniyor), bilim insanları beyincikte de daha yoğun faaliyet gözlemledi.

Araştırmacılar, duygusal görüntülerin giderek daha fazla depolandığı durumlarda, beyinciğin serebrumun bazı kısımlarıyla daha çok iletişim kurduğunu belirtiyor.

Ayrıca beynin arkasındaki bu bölgenin, duyguların işlenmesinde ve anı depolamasında rol oynadığı bilinen amigdala ve hipokampus da dahil olmak üzere, beynin diğer bölgelerine sinyaller gönderdiği keşfedildi.

Çalışmanın ortak yazarı Dominique de Quervain yaptığı açıklamada, “Bu sonuçlar, beyinciğin duygusal bilgilerin daha iyi depolanmasından sorumlu ağın ayrılmaz bir bileşeni olduğunu gösteriyor” dedi.

Duygu yüklü olayları daha çok hatırlamak gelecekte bunlardan kaçınarak hayatta kalmanızı sağlayabilirken, araştırmacılar çok olumsuz deneyimlerin tekrarlayan anksiyeteye yol açabileceğini belirtti.

Bilim insanları bu nedenle, yeni çalışmanın sonuçlarının travma sonrası stres bozukluğu gibi psikiyatrik durumlara daha fazla ışık tutabileceğini söylüyor.

Makalede, “Bu bulgular, beyinciğin karmaşık bilişsel ve duygusal süreçlerdeki rolüne dair bilgi birikimini genişletiyor. Ayrıca travma sonrası stres bozukluğu veya otizm spektrum bozukluğu gibi, anormal duygusal mekanizmalar içeren psikiyatrik bozuklukların anlaşılması için uygun olabilir” diye yazıldı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uzaylıların Varlığına İlişkin Yeni Bir İşaret Bulundu

ABD’deki Riverside Üniversitesi’nden bilim insanları, Dünya dışı yaşamın göstergesi olabilecek yeni bir işaret belirledi: Gülme gazı. Bilim insanları, ötegezegenlerde uzaylılara ait bir iz arayan projelerde bu gaza dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti.

Nitröz oksit (NO2) diye de bilinen gülme gazı, vücutta mutluluk hormonu diye adlandırılan dopamin molekülünün salınımına yol açtığı için güldürüyor. Tıpta ağrı kesici olarak da kullanılan gazın yanlış veya fazla kullanılması ise sağlık açısından ciddi sonuçlar doğurabiliyor.

Hakemli bilimsel dergi The Astrophysical Journal’da yayımlanan yeni araştırmanın başyazarı, “Oksijen ve metana biyolojik imza olarak çok fazla odaklanıldı” diye konuştu: Nitröz oksidi ciddi biçimde değerlendiren çok az sayıda araştırmacı oldu. Bu ihtimale az ilgi gösterilmesinin bir hata olduğunu düşünüyoruz.

Nitröz oksit, Dünya’da mikroorganizmalar tarafından üretiliyor. Ancak şu anda atmosferde çok yoğun değil. Bu da ötegezegenlerde yaşam ararken gülme gazının ihmal edilmesine yol açtı.

Ancak araştırmanın ardındaki ekip, Dünya tarihinin bazı dönemlerinde bu gazın yoğun olabileceğini belirtiyor.

Schwieterman, “Okyanuslardaki koşulların N2O’nin biyolojik olarak çok daha fazla salınmasına olanak tanıdığı bazı dönemleri hesaba katmıyorlar” dedi: O dönemlerdeki koşullar, bir ötegezegenin bugün geldiği noktayı yansıtabilir.

Schweiterman ve ekibi ekibi, canlı organizmaların başka gezegenlerde nasıl nitröz oksit üretebileceğini canlandırmak için bilgisayar simülasyonlarına başvurdu.

Simülasyonlar, bu gazın dikkate değer bir biyolojik imza olabileceği durumlar olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar buradan hareketle, Dünya dışı yaşama dair keşif görevlerinde bu gazın da aranması gerektiği sonucuna vardı.

Ekip, ötegezegenlerin atmosferlerini inceleyebilen James Webb Uzay Teleskobu gibi gelişkin cihazların nitröz oksit aramak için kullanılabileceğini savunuyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

En İyi Fikirlerin Neden Duşta Aklımıza Geldiğinin Sırrı Çözüldü

Virginia Üniversitesi’nden bilim insanları, neden birçok kişinin en iyi fikirlerinin duşta aklına geldiğinin cevabını bulduklarına inanıyor. Bilim insanları: başıboş bir zihnin görünüşte dikkat gerektirmeyen bir işe giriştiğinde neden yaratıcı çözümler ürettiğini açıkladı.

Felsefe dalında doktor öğretim üyesi Zac Irving, Psychology of Aesthetics, Creativity, and the Arts hakemli dergisinde yayımlanan “duş etkisi” makalesinde, “Diyelim bir soruna takılıp kaldınız” diyor.

Ne yaparsınız? Muhtemelen boyanın kurumasını izlemek gibi usandırıcı sıkıcılıkta bir şey yapmazsınız.

Bunun yerine yürüyüşe çıkmak, bahçeyle uğraşmak veya duş almak gibi kendinizi meşgul edecek bir şey yaparsınız. Tüm bu faaliyetler kısmen ilgi çekicidir.

Irving önceki çalışmaların, işin dikkatsizce yapılması gerektiğini varsaydıkları için “duş etkisi”nin temeline inme girişimlerinde başarısız olduğunu, aslında gerekli olan şeyin kısmen ilgi çekiciliğe sahip, özgür ve odaklanmış düşünme arasındaki ince bir denge olduğunu düşünüyor.

Irving “Önceki çalışmalar gerçekten zihnin dalıp gitmesini ölçmüyorlardı” dedi.

Katılımcıların dikkatlerinin ne kadar dağıldığını ölçüyorlardı.

Irving, Minnesota Üniversitesi psikoloji profesörü Caitlin Mills ve başkalarıyla birlikte 222 ve 118 kişilik iki gruptan oluşan iki deney tasarladı.

İki görev katılımcılar arasında rastgele paylaştırıldı. İlk grup 1980’ler filmi Harry ile Sally Tanışınca’dan (When Harry Met Sally) ilgi çekici, üç dakikalık bir sahne izlerken ikinci grup erkeklerin çamaşır katladığı üç dakikalık bir film izledi.

Video arasının ardından, tüm katılımcılara asıl görevleri üzerine daha fazla fikir yürütmeleri için beklemedikleri bir 45 saniye daha verildi.

Araştırmacılar, katılımcıların yanıtlarının yaratıcılığını, üretilen fikirlerin sayısı ve özgünlüğüne göre puanladı.

İşin sonunda katılımcılar, görevlerini yaparken zihinlerinin ne kadar dalıp gittiğini bildirdi.

Bilim insanları, zihnin dalıp gitmesinin daha ilgi çekici film sırasında daha yaratıcı yanıtlarla olumlu yönde ilişkili olduğunu buldu.

Bunun aksine, çamaşırhane filmini izleyen katılımcıların diğer gruba göre daha az fikir ürettikleri tespit edildi.

Yazarlar, “Bu sonuçlar beraber gösteriyor ki ilgi çekici ve sıkıcı işler esnasında farklı düşünme türleri, yaratıcılığın gelişmesini tetikliyor” sonucuna vardı.

İlgi çekici işler zihnin üretken bir şekilde dalıp gitmesine yol açarken, sıkıcı işler kişinin odaklanmış ve sınırsız düşünce dönemleri arasında salınmasına olanak verdiği için faydalı olabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA’nın Vurduğu Asteroidin Artık Bir Kuyruğu Var

ABD Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) geçen hafta uzay aracıyla “vurduğu” Dimorphos asteroidinin çarpmanın etkisiyle 10 kilometre uzunluğunda bir toz bulutu oluşturduğu kaydedildi.

NASA bu deneyi Dünya’yı tehdit edebilecek asteroitlerin yörüngesinin değiştirilip değiştirilemeyeceğini belirlemek için yapmıştı.

DART (Çift Asteroit Yönlendirme Testi) misyonu kapsamında bir buzdolabı büyüklüğündeki uzay aracı, 306 gün süren yolculuğunun sonunda, Dünya’dan 11 milyon kilometre uzaklıkta bulunan 160 metre çapındaki asteroide saatte 20 bin kilometre hızla çarpmıştı.

SOAR teleskobunun çarpmadan iki gün sonra çektiği fotoğrafta asteroitten yükselen toz bulutu bir kuyruklu yıldızı andırıyor. Gökbilimciler, bu toz bulutunun zamanla daha da büyüyeceğini söylüyor.

NASA Donanma Araştırma Laboratuvarı’ndan Michael Knight, toz bulutunu aylar boyunca izlemeye devam edeceklerini söyledi.

Bilim insanları hâlâ 25 milyon dolara mal olan denemenin başarılı olup olmadığını ve çarpmadan sonra asteroidin yörüngesinin değişip değişmediğini belirlemeye çalışıyor.

Bununla birlikte NASA gezegen bilimi birimi direktörü Dr. Lori Glaze, DART misyonuyla olağanüstü bir iş başardıklarını söyledi.

Dr. Glaze, “İnsanlık tarihinde yeni bir döneme giriyoruz. Kendimizi asteroit çarpmasından koruma kabiliyetimizin olacağı yeni bir dönem bu” dedi.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Ay’ın Oluşumuna İlişkin Çarpıcı Teori

Ay’ın 4,5 milyar yıl önce Dünya’nın Theia adlı Mars büyüklüğündeki bir cisimle çarpışmasından sonra oluştuğu. Ancak yeni simülasyonlar, çarpışma sonrasında daha önce düşünülmemiş bir şeyin yaşandığını iddia ediyor.

Yeni bir oluşum teorisine göre Ay, onu Dünya’nın yörüngesine sokan dev bir çarpışmadan “hemen” sonra oluşmuş olabilir.

Teori, Ay’ın Dünya’ya bir şey çarptıktan hemen sonra ortaya çıkmış olabileceğini öne süren güçlü süper bilgisayarların ayrıntılı simülasyonlarına dayanıyor.

Genellikle kabul gören düşünce, Ay’ın 4,5 milyar yıl önce Dünya’nın Theia adlı Mars büyüklüğündeki bir cisimle çarpışmasından sonra oluştuğu. Ancak yeni simülasyonlar, çarpışma sonrasında daha önce düşünülmemiş bir şeyin yaşandığını iddia ediyor.

Önceki simülasyonlar Ay’ın Dünya’nın yörüngesine daha yakın bir enkaz diskinin içinde yavaş yavaş büyümüş olabileceğine dair teorilere yol açmıştı. Yeni teoriye göreyse Ay, Dünya’dan koparak neredeyse anında oluştu.

Bu iki teori test edilebilir çünkü Ay’ın iç yapısıyla ilgili farklı varsayımları olması gerekiyor. Bu, Ay taşı ve kendi gezegenimiz hakkında daha fazla şey öğrenmemize yardımcı olabilir.

En güçlü süper bilgisayar simülasyonlarının sağladığı ekstra detaylar, araştırmacıların Ay’ın bazı olağandışı özelliklerini açıklayabilecek beklenmedik ayrıntıları bulmasını sağladı. Ayrıca geçmişte kullanılan “düşük çözünürlüklü” simülasyonların bilim insanlarını gezegenimizin tarihi hakkında yanıltmış olabileceğini öne sürüyor.

Durham Üniversitesi’nden Vincent Eke, “Bu oluşum süreci, Apollo astronotları tarafından getirilen Ay taşlarıyla Dünya’nın mantosu arasındaki izotopik bileşimdeki benzerliği açıklamaya yardımcı olabilir” dedi ve ekledi:

“Ay kabuğunun kalınlığı için de gözlemlenebilir sonuçlar ortaya çıkabilir, bu da gerçekleşen çarpışmanın türünü daha isabetli saptamamızı sağlar.”

Bulguları açıklayan Immediate origin of the Moon as a post-impact satellite (Darbe sonrası Ay’ın uydu olarak hemen ortaya çıkışı) adlı araştırma, Astrophysical Journal Letters’ta yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Çarpıcı Keşif: 4 Milyar Yıllık Kimyasal Gizem Çözüldü

Bilim insanları, yaşamın kökenine ışık tutacak çarpıcı bir keşfe imza attı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Purdue Üniversitesi’nden bilim insanları, yaşamın kökenine dair önemli bir bilmeceyi çözdü.

Uzmanlar uzun süredir Dünya’da yaşamın cansız (abiyotik) kimyasallardan ortaya çıktığını düşünüyor. Ancak bunun nasıl mümkün olabileceği çözülemeyen bir gizemdi.

Yeni araştırma ise peptitlerin (yaşamın yapı taşları olan amino asit dizileri) suyun atmosferle buluşmasıyla meydana gelen hızlı reaksiyonlar sırasında su damlacıkları içinde kendiliğinden oluşabildiğini gösterdi.

Bulgulara göre bu hızlı reaksiyonun, yaklaşık 4 milyar yıl önce, Dünya’da yaşamın ilk ortaya çıktığı koşullarda da gerçekleşmesi mümkün.

Hakemli bilimsel dergi PNAS’ta yayımlanan araştırmanın arkasındaki ekip, keşfin, hızlı kimyasal reaksiyonları teşvik etmek için gereken ortama dair önemli bilgiler verdiğini ifade etti.

Bu da aslında yeni ilaçların geliştirilmesini hızlandırarak tıp teknolojilerinde rol oynayabilir.

Araştırmanın yazarlarından, analitik kimya profesörü Graham Cooks, “Aslında yaşamın kökeninin arkasındaki kimya bu” diye konuştu.

Bilim insanları, onlarca yıldır Dünya’daki yaşamın okyanuslarda başladığını düşünüyor. Ancak, bunun arkasındaki kimyasal sürece dair cevaplanamayan sorular vardı.

Peptitlerin oluşabilmesi için suya ama aynı zamanda sudan uzak bir alana ihtiyaç var. Zira bunları meydana getiren kimyasal süreçte bir su molekülünün eksilmesi gerekiyor.

Cooks ve ekibi yeni çalışmada bu bilmecenin cevabını bulmuş oldu: Su her yerde o kadar ıslak olmayabilir.

Bulgulara göre dalgaların kayalara çarpmasıyla savrulan su kütleleri, suyun atmosferle buluşmasına olanak tanıyarak, abiyotik amino asitleri yaşamın yapı taşlarına dönüştüren son derece hızlı reaksiyonlar gerçekleştirebiliyor.

Cooks, keşifle ilgili, “Bu, ilkel moleküllerin, yani basit amino asitlerin, kendiliğinden saf su damlacıklarında yaşamın yapı taşları olan peptitleri oluşturduğunun ilk kanıtı” ifadelerini kullandı: Çarpıcı bir keşif.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın