Dünya’nın Manyetik Alanının Sesi Yayımlandı: Gerçekten Çok Korkutucu

Dünya’yı koruyucu bir kalkan gibi saran manyetik alan, atmosferin zamanla uzaya savrulmasını engellerken gezegen yüzeyini de Güneş’ten gelen radyasyondan koruyor. Manyetik alan yüzeyin yaklaşık 3 bin kilometre altındaki dış çekirdeği oluşturan aşırı ısınmış sıvı demir okyanusundaki akıntılar tarafından üretiliyor.

Danimarka Teknik Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Swarm uydu projesinde kaydedilen manyetik sinyalleri sese dönüştürdü. ESA’nın internet sitesinde yayımlanan ses kaydı, “korkunç” diye nitelendi.

ESA’nın 2013’te fırlatılan Swarm uyduları, Dünya’nın çekirdeği, mantosu ve yerkabuğundan gelen manyetik sinyalleri titizlikle kaydediyor. Bu veriler manyetik alanın nasıl oluştuğunun daha iyi anlaşılması için kullanılıyor.

Projeye katılan müzisyen Klaus Nielsen, “Ekip, ESA’nın Swarm uydularından ve diğer kaynaklardan gelen verileri ele aldı” diye konuştu: Bu manyetik sinyaller, çekirdek bölgesinin sesli bir temsilini sağlamada kullanıldı.

Nielsen projeyi “sanat ve bilimi bir araya getiren ödül gibi bir çalışma” diye niteledi.

Dünya’nın manyetik alanı Güneş rüzgarlarının taşıdığı radyoaktif parçacıkların yüzeye ulaşmasını engelliyor. Parçacıklar, gezegeni saran bu görünmez kalkanla çarpıştığında kutup ışıklarını (aurora borealis) meydana getiriyor.

Kutup ışıkları gezegenin üst enlemlerinde büyüleyici manzaralar sunarak görsel şölen yaratsa da Güneş rüzgarlarının manyetik alanla etkileşimini duymak çok daha zor.

Danimarka Teknik Üniversitesi’nden araştırmacılar yeni projeyle bunu mümkün kılmış oldu.

Nielsen “Dünya’nın manyetik alanının gümbürtüsüne 3 Kasım 2011’de meydana gelen bir Güneş patlamasının yarattığı rüzgarların sesi de eşlik ediyor” diye konuştu: Gerçekten de kulağa çok korkutucu geliyor.

Proje kapsamında araştırmacılar, başkent Kopenhag’daki Solbjerg Meydanı’nın zeminine 30’dan fazla hoparlör yerleştirdi.

Hoparlörler bu hafta boyunca ziyaretçilerin manyetik alan seslerini dinlemesine olanak tanıyor.

Nielsen, “Ziyaretçiler manyetik alanımızın inanılmaz gürültüsünü duyabilecek” ifadelerini kullandı: Kopenhag’daysanız gelin ve bu eşsiz fırsatı değerlendirin.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

En Hafif ‘Nötron Yıldızı’ Keşfedildi

Cüsseli bir yıldızın şiddetli bir süpernova patlamasıyla ölmesinin muhtemel sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan nötron yıldızları, bir kara delik kadar olmasa da, aklınıza gelebilecek herhangi bir cisimden çok daha yüksek yoğunluğa sahip olan, sıra dışı gök cisimleridir.

Patlamada kütlesinin çoğunu havaya uçurduktan sonra kalan yıldız çekirdeği, kendi üzerine çöküyor ve bir kara delik veya nötron yıldızı oluşturuyor. Nötron yıldızı genellikle Güneş’in yaklaşık 1,4 katı kütleye sahip ama sadece 9,65 kilometre çapındaki ultra yoğun bir yıldız.

Bilim insanları şimdiye kadarki en hafif nötron yıldızını keşfetti. Bu küçük, son derece yoğun gök cismi, aynı zamanda maddenin çok tuhaf bir halinin varlığını da doğrulayabilir.

Ancak bilim insanları HESS J1731-347 adlı geçmiş bir süpernovanın kalıntılarında bulunan nötron yıldızının kütlesini ölçtü ve pazartesi bilimsel dergi Nature Astronomy’de yayımlanan makalede bu yıldızın Güneş’in kütlesinin yüzde 77’sine sahip olduğunu aktardı. Makalenin yazarlarına göre bu yalnızca keşfedilmiş en hafif nötron yıldızı değil, aynı zamanda “tuhaf yıldız” diye bilinen, egzotik ve şimdiye kadar sadece varsayımsal olan bir yıldız nesnesinin de örneği olabilir.

Tuhaf yıldızlar hem konuşma dilinde hem de teoride isimlerinin hakkını veriyor.

Nötron yıldızlarının devasa ve ölmekte olan bir yıldızın çökmekteki çekirdeğinden oluştuğu sırada son derece sıkıştırıldıkları düşünülüyor. Öyle ki normalde yüklü olan madde bileşenleri (atom çekirdeklerindeki pozitif yüklü protonlar ve her bir atomun çekirdeğinin yörüngesinde dönen negatif yüklü elektronlar), birlikte ezilip negatif yüklü nötron parçacıklarına dönüşüyor.

Ancak teoriye göre, doğru koşullar altında nötron yıldızlarının iç yapıları daha da tuhaflaşabilir.

Bir nötron yıldızının derinliklerindeki maddenin, nötronlar gibi olağan atom altı parçacıklar artık var olmayana kadar sıkıştırılabileceği ve daha yaygın bilinen proton ve nötronları oluşturan, kuarklar diye adlandırılan daha küçük parçacıklara dönüşeceği teorisi mevcut. Kuarklar; yukarı, aşağı, üst, büyülü ve hatta “tuhaf” gibi garip sıfatlara sahip.

Tuhaf kuarklar içeren bir kuark maddesi çekirdeğine sahip nötron yıldızı, “tuhaf yıldız” olarak kabul edilebilir ve teoride tipik nötron yıldızlarından daha düşük kütleye sahip olabilir.

Gökbilimcilerin neyle uğraştığı henüz net değil ve ister tipik bir nötron yıldızı isterse “tuhaf yıldız” olsun, nesneyi incelerken ona dair muhtemelen çok şey öğrenebilirler.

Araştırmacılar, “Tahminimiz, bu nesnenin bilinen en hafif nötron yıldızı veya daha egzotik bir durum denklemine sahip bir ‘tuhaf yıldız’ olduğunu gösteriyor” diye yazdı: Nötron yıldızı maddesine dair standart bir hipotez benimsemek, maddenin hallerine yönelik uyumlu denklemlerin sınırlandırılmasını sağlar.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilgisayar Oyunları, Çocukların Beyinlerini Geliştirebilir Mi?

JAMA Network Open dergisinde yayınlanan yeni “Video Oyunları – Bilişsel Yardım mı Engel mi?” başlıklı araştırma, bilgisayar oyunlarının bilişsel (idrak, kavrama) faydalarının olabileceğini ortaya koydu.

ABD merkezli Vermont Üniversitesi’nden psikiyatri uzmanı ve araştırmanın başyazarı Bader Chaarani, nöro-görüntüleme alanındaki uzmanlığının yanı sıra ateşli bir bilgisayar oyuncusu olarak konuya bizzat ilgi duyduğunu söylüyor.

Daha önce bu alanda yapılan araştırmalar, oyun oynamayı depresyon ve artan saldırganlıkla ilişkilendirerek bu oyunların çocuklar üzerindeki zararlı etkilerine odaklanıyordu.

Ancak Charaani, söz konusu araştırmaların özellikle de beyin görüntülemesini içerenlerin, nispeten az sayıda katılımcıyla (denek) sınırlı kaldığını belirtiyor.

Yeni araştırmada Chaarani ve meslektaşları, ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından finanse edilen büyük çaplı Ergen Beyni Bilişsel Gelişim ( Adolescent Brain Cognitive Development/ABCD) Çalışması’ndan elde edilen verileri analiz etti.

Araştırma kapsamında ‘hiç oyun oynamayanlar’ ve ‘günde üç saat veya daha fazla oyun oynayanlar’ diye iki gruba ayrılan dokuz, on yaşlarındaki yaklaşık 2 bin çocuğun anket cevabı, bilişsel test sonuçları ve beyin görüntüleri incelendi.

Bu eşik, Amerikan Pediatri Akademisi’nin daha büyük çocuklar için bir ya da iki saatlik video oyunu ekran süresi uygulamasını aştığı için seçildi.

Dürtüler ve hafıza

Gruplar verilen iki görev kapsamında değerlendirildi.

İlki, sağı ya da solu gösteren okları görmeyi içeriyordu ki çocuklardan olabildiğince hızlı bir şekilde sol ya da sağa basmaları istendi.

Ayrıca, dürtülerini ne kadar iyi kontrol edebildiklerini ölçmek için de “dur” sinyali gördüklerinde herhangi bir şeye basmamaları telkin edildi.

İkincisinde ise, çalışma hafızalarını test etmek amacıyla insanların yüzleri gösterildi ve daha sonra gösterilen bir resmin (öncekiyle) eşleşip eşleşmediği soruldu.

Ebeveyn geliri, IQ (zeka seviyesi, zeka katsayısı) ve zihinsel sağlık semptomları gibi sonuçları etkileyebilecek değişkenleri kontrol etmek için istatistiksel yöntemler kullandıktan sonra ekip, video oyuncularının her iki görevde de tutarlı bir şekilde (devamlı olarak) daha iyi performans gösterdiği sonucuna ulaştı.

Görevleri yerine getirirken, çocukların beyinleri fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanılarak tarandı. Video oyunu oynayanların beyinlerinde dikkat ve hafıza ile ilişkili bölgelerde daha fazla hareketlilik görüldü.

Araştırmacılar, makalenin sonuç kısmında, “Sonuçlar, video oyunlarının ölçülebilir nörobilişsel etkilere sahip bilişsel bir eğitim deneyimi sağlayabileceği yönündeki ilgi çekici olasılığı artırıyor.” ifadelerine yer verdi.

Uzmanlar bununla birlikte uzun süre ekran karşısında kalmanın çocuklar için zararlı olduğunu belirtiyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Sars-CoV-2 Yüzde 99,9 Laboratuvar Kaynaklı

Almanya’da henüz yayınlanmamış bilimsel bir araştırma, dünya genelinde altı milyondan fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden olan Sars-CoV-2 virüsünün laboratuvarda üretilme ihtimalinin yüzde 99,99 olduğunu ileri sürdü.

Şubat ayında ABD’de yapılan iki bilimsel araştırma araştırma, Covid-19’un kaynağının Çin hükümetine bağlı bir laboratuvar değil, Vuhan’daki hayvan pazarı olduğuna işaret etmişti. Fakat bu araştırmadan sadece bir sene önce Dünya Sağlık Örgütü Covid-19’un laboratuvar sızıntısı olduğu teorisini yok saymak için henüz “erken” olduğunu işaret etmişti.

Üç Alman araştırmacının kısa süre önce çevrimiçi olarak yayınladıkları ve henüz bilimsel bir inceleme sürecinden geçmemiş olan ön yayında, Sars-CoV-2’nin kasıtlı olarak genetiği değiştirilmiş bir virüs olduğuna dair argümanlar sunuldu.

Araştırmanın yazarlarından Valentin Bruttel, 2021 yazının başlarında Sars-CoV-2’nin genomundaki ilk anormallikleri fark ettiğini söyledi.

Bruttel, “Diğer moleküler ipuçlarıyla birlikte, sonuçlarımız bu virüsün yüzde 99,9 oranında yapay, muhtemelen doğal bir virüsün manipüle edilmiş bir kopyası olduğunu gösteriyor. Muhtemelen bunun için kullanılan yöntemler, sentetik virüsler üretmek için bireysel viroloji laboratuvarları tarafından da çok benzer bir biçimde kullanılıyor” dedi.

Sars-CoV-2 koronavirüsü resmi rakamlara göre altı milyondan fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Bu rakamın gerçekte 18 milyon olabileceği tahmin ediliyor. Böylesine ölümcül bir virüsün kaynağı konusunda ise sis perdesi henüz resmi anlamda kalkmış değil.

“Covid-19 genomunda düzenli parmak izleri”

Sars-CoV-2 genomunda hedefe yönelik manipülasyon için bir tür “parmak izi” keşfettiklerini belirten Alman araştırmacılar, bunun virüsün genomunda düzenli olarak tekrar eden bir model olduğunu söylüyor. Bruttel, Sars-CoV-2 gibi RNA virüslerini genetik olarak değiştiren laboratuvarların, önce genetik materyali tek tek DNA yapı taşlarından bir araya getirdiğini açıklıyor. Bu yöntemde, genomda bu yapı taşlarının birleşme noktalarının yakınında görünür “tanıma bölgeleri” kaldığını işaret eden araştırmacı, bu bölgeler sayesinde birçok farklı yapay virüs varyantının kolayca oluşturulabildiğini de ifade ediyor.

Araştırmalarında bilinen yapay olarak yaratılmış virüslerin genomları ile doğal “model” virüsleri karşılaştıran Bruttel ve meslektaşları, doğal virüslerde tanıma bölgelerinin “tamamen rastgele dağıldığını” bununla birlikte genetik olarak bir araya getirilmiş virüslerde ise “her zaman belirli bir düzen” görüldüğünü söylüyor. Elde ettikleri ilk sonuçların ise doğal evrimin bu modeli tesadüfen üretmiş olma olasılığının “en fazla 100’de 1, muhtemelen çok daha düşük” olduğunu gösterdiğini sözlerine ekliyor.

Araştırmanın Sars-CoV-2’nin bir laboratuvarda sentetik olarak yaratıldığının bir kanıtı olmadığını ifade eden Alman araştırmacılar, virüsün desenini “bir cinayet silahı üzerindeki parmak izi”ne benzetiyor. “En az on başka sentetik RNA virüsünde de bulunan böyle bir modelin burada tamamen tesadüfen ortaya çıkmasının son derece düşük bir ihtimal olduğunu gösterdik” diyerek ihtimalin kuvvetli olduğunu vurguluyor.

“Saçma bir araştırma”

Araştırma dünyasının virüsün kaynağı konusunda ikiye bölünmüş olması nedeniyle araştırmaya bir kısım bilim insanı sert eleştiriler yöneltti. ABD’deki Scripps Araştırma Enstitüsü’nden immünolog Kristian Andersen Twitter’dan yaptığı paylaşımlarda çalışmayı “saçmalık” olarak nitelendirdi. Andersen, çalışmanın “bir moleküler biyoloji anaokulunda bile geçemeyecek kadar kusurlu” olduğunu yazdı.

Alman virolog Friedemann Weber de Andersen’in ön baskıya yönelik eleştirilerini Twitter üzerinden yineledi. Giessen Üniversitesi Viroloji Enstitüsü’nün başında bulunan Weber, mesajlarında Bruttel ve meslektaşlarının bahsettiği izler olmadan da virüsleri genetik olarak manipüle etmenin mümkün olduğunu savundu.

Bruttel, yapay virüsler tarafından kazara tetiklenen bir pandemi riskinin hala hafife alındığı uyarısında bulunuyor. “Yapay olarak üretilen pek çok virüs, Sars-CoV-2’den kat kat daha ölümcüldür.” Yaklaşık on yıl önce son derece tehlikeli kuş gribi üzerinde yaptığı genetik deneylerle infial yaratan virolog Ron Fouchier’i hatırlıyor. Bruttel şu uyarıda bulunuyor: “Bu şekilde değiştirilmiş bir virüs kaçarsa, karmaşık tedarik sistemlerimizin tamamen çökmesine yol açabilir.”

(Kaynak: Euronews Türkçe)

 

Paylaşın

Küresel Isınma: Buzulların Erimesi Salgınlara Neden Olabilir Mi?

Küresel ısınmanın sürdüğü ortamda bilim insanları, iklim değişikliğinin yeni virüsler ve dolayısıyla gelecekte patlak vermesi olası salgınlar üzerinde nasıl bir rol oynadığını anlamaya çalışıyor. Yeni yayınlanan bir araştırma, Arktik bölgesinde buzulların erimesinden etkilenen göllerde virüslerin farklı canlılara bulaşabildiğini ortaya koydu. Buna rağmen, Arktik bölgesinde salgın riski düşük.

Northumbria Üniversitesi’nde çevre mikrobiyolojisi alanında çalışan David Pearce, viral yayılma olaylarının pandemilere yol açması riskinin “gözden kaybolan derecede düşük” olduğunu vurguladı. Pearce, insanları etkileyebilecek bir virüs için ihtiyaç olan biyolojik koşulların Arktik bölgesinde mevcut olmadığını vurguladı.

Kutup ekosistemi alanında çalışmalar yürüten Pearce, “Ben derin buzulaltı göllerinden gelen suyu hiç tedirgin olmadan içiyorum çünkü buradaki herhangi bir şeyin daha önce insan vücudu ile karşılaşmış olması veya bir insan vücudunda yaşama adapte olabilme ihtimali son derece düşük” diye konuştu.

Son yirmi yılda yaşanan epidemilerin bir kısmı “viral yayılma”, yani bir virüsün yeni bir taşıyıcıya sürdürülebilir biçimde bulaşması sonucu meydana geldi. Koronavirüs pandemisinin yanı sıra SARS, MERS ve H1N1 salgınları, virüsün hayvanlardan insanlara geçmesi sonucu doğan kamu sağlığı krizlerine birkaç örnek.

Nature Communications adlı bir bilim dergisinde 2018 yılında yayınlanan bir araştırma, Arktik bölgesindeki en büyük göl olan Hazan Gölü yakınlarında, küresel ısınmanın buzulların kitlesel biçimde erimesine yol açtığını ortaya koymuş, bunun da “buzulların erimesi sonucu oluşan sular, çökelti, organik karbon ve atıklarda 10 kat artışa” yol açtığı belirlenmişti.

19 Ekim tarihinde yayımlanan başka bir bilimsel çalışmanın bulgularına göre ise bilim insanları, viral yayılma olaylarının Arktik bölgesinin yüksek kısımlarında halihazırda gerçekleşmeye başlamış olabileceğini gösterdi. Söz konusu bölge, dünya tarihinde buzulların en hızlı biçimde eridiği bölge olma özelliğini taşıyor.

Gölde kapsamlı araştırma

Araştırma kapsamında Kanada’daki Ottawa Üniversitesi’nden araştırmacılar, Kuzey Kutup dairesinin kuzey kısmında bulunan gölde, boşta salınan çökelti örnekleri ve gölün tabanından toprak numunesi topladı. Söz konusu numunelerden DNA ve RNA çıkarsaması yapan araştırmacılar, gölde ne tür virüs ve virüs taşıyıcıların mevcut olduğu sorusuna yanıt aradı. Daha sonra bu virüsler ve taşıyıcılar için “hayat ağaçları” yaratan bilim insanları, bunların ne tür spesifik genetik özellikler taşıdıklarını belgeledi.

Bu “hayat ağaçları” sayesinde gölün farklı kısımlarından topladıkları numuneler arasında genetik açıdan benzerlikler olup olmadığını belirleyen bilim insanları, bir yayılma olayının gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamaya çalıştı.

Buzul erimesinden etkilenen gölden topladıkları numuneler arasında büyük farklar olduğunu tespit eden araştırmacılar, bu çerçevede göldeki viral yayılma riskinin yüksek olduğu sonucuna vardı. Dolayısıyla araştırmanın bulguları, buzul erimesinin gerçekleştiği yerlerde viral yayılmanın, yani bir virüsün farklı organizmalara bulaşması olgusunun meydana gelmesi riskinin mevcut olduğunu ve hatta bunun halihazırda gerçekleşmeye başlamış olabileceğini ortaya koyuyor.

Pandemi riski düşük

Araştırmayı yürüten bilim insanları, viral yayılma riskinin doğrudan pandemi riskiyle aynı anlama gelmediğine dikkat çekti. Araştırmacılar, yüksek Arktik bölgesinde pandemi benzeri olguların meydana gelme riskinin, “virüsler ve ‘köprü vektörleri’ eş zamanlı olarak aynı yerde bulunmadığı için” düşük olduğuna vurgu yaptı. ‘Köprü vektörleri’, yeni virüslerin insanlara bulaşmasına neden olan organizmalara verilen ad.

Öte yandan araştırmacılar, iklim değişikliğinin türleri ve yaşam alanlarını etkilemeyi sürdüreceğini ve bunun sonucunda da viral yayılmaya vesile olabilecek yeni vektörlerin ortaya çıkabileceğine vurgu yaptı. Ancak bu tür bir olayın gerçekleşmekte olduğuna dair henüz bir ibare yok.

Northumbria Üniversitesi’nde çevre mikrobiyolojisi alanında çalışan David Pearce, viral yayılma olaylarının pandemilere yol açması riskinin “gözden kaybolan derecede düşük” olduğunu vurguladı. Pearce, insanları etkileyebilecek bir virüs için ihtiyaç olan biyolojik koşulların Arktik bölgesinde mevcut olmadığını vurguladı.

Kutup ekosistemi alanında çalışmalar yürüten Pearce, “Ben derin buzulaltı göllerinden gelen suyu hiç tedirgin olmadan içiyorum çünkü buradaki herhangi bir şeyin daha önce insan vücudu ile karşılaşmış olması veya bir insan vücudunda yaşama adapte olabilme ihtimali son derece düşük” diye konuştu.

“İklim değişikliği pandemi riskini artırıyor”

Sydney Üniversitesi’nde evrim biyolojisi ve viroloji alanında çalışan Edward Holmes, “İklim değişikliğinin pandemi riskini artırdığına yüzde yüz katılıyorum. Ancak bunun, eriyen buzulların pandemi riski doğurduğu anlamına geldiğini düşünmek saçmalık” değerlendirmesinde bulundu.

Holmes, “Araştırma kapsamında bulunan virüslerin hiçbiri, insanlara veya hatta memelilere bulaşabilecek türden değil. Bunların büyük çoğunluğu, bitki veya mantar virüsleri. Nitekim dünyanın her yerinde alacağınız her numune böyledir” diye konuştu.

Pearce, pandemilerin Arktik gibi bölgeler yerine nüfusun daha yoğun olduğu bölgelerde ortaya çıkma riskinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekti:

“Pandemiye yol açmaya yatkın virüsler, normalde yüksek biyoçeşitlilik ve insanlarla yakın etkileşim içerisindeki hayvan yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerden gelir. Yaşanan iklim değişikliğine rağmen, bunun Arktik’in yüksek kısımlarında gerçekleşme olasılığı çok düşük. Beni tropikal ve subtropikal bölgeler daha çok endişelendiriyor.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Marşmelov Yoğunluğuna Sahip Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları, Dünya’dan yaklaşık 580 ışık yılı uzaklıktaki bir soğuk, kırmızı cüce yıldızın yörüngesinde marşmelov yoğunluğuna sahip bir gezegen keşfetti. Gezegen çözmesi gereken birtakım gizemler barındırıyor.

Bunların en büyüğüyse gezegenin, özellikle de düşük yoğunluğuyla nasıl oluştuğu. Bir açıklama, gezegenin kayalık çekirdeğinde diğer gaz devlerine kıyasla daha az sayıda ağır element bulunması olabilir ki bu da belki gazın birikmesini geciktirmiş ve gezegenin yoğunluğunu azaltmıştır.

Arabacı takımyıldızında, Dünya’dan yaklaşık 580 ışık yılı uzaklıktaki bir soğuk, kırmızı cüce yıldızın yörüngesinde dönen ve TOI-3757 b olarak adlandırılan bu gezegen, şimdiye kadar bulunan en pofuduk gezegen.

150 bin kilometre çapındaki yıldız, Jüpiter’den biraz daha büyük ve her 3,5 günde bir ana yıldızının yörüngesinde dönüyor. Araştırma ekibi TOI-3757 b’nin ortalama yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun yaklaşık 4’te birine tekabül eden küp başına 0,27 gram olarak hesapladı. Bu gezegen, yeterince büyük bir küvete yerleştirilse batmazdı.

Kırmızı cüce yıldızlar, en küçük ve en loş “anakol” türüdür. Bu yıldızlar sabit bir oranla, hidrojeni çekirdeklerinde helyuma dönüştürür. Bu yıldızlar Güneş’e kıyasla daha soğuk olsa da güçlü alevlerle patlayabildiği için etraflarında nadiren gezegenler oluşur.

Carnegie Bilim Enstitüsü Earth and Planets Laboratory’den (Dünya ve Gezegenler Laboratuvarı) araştırmacı Shubham Kanodia, “Geleneksel olarak, dev gezegenlerin kızıl cüce yıldızların etrafında zor oluştuğu düşünülür” dedi ve ekledi:

“Bu şimdiye kadar, genelde bu kırmızı cüce yıldızlardan daha uzaktaki dev gezegenleri bulan Doppler incelemelerinden alınan küçük örneklerle incelendi. Bugüne dek yakın gaz gezegenlerini hatasız şekilde bulacak kadar büyük bir gezegen örneğine sahip değildik.”

TOI-3757 b’yle ilgili, bilim insanlarının hâlâ çözmesi gereken birtakım gizemler saklı. Bunların en büyüğüyse gezegenin, özellikle de düşük yoğunluğuyla nasıl oluştuğu. Bir açıklama, gezegenin kayalık çekirdeğinde diğer gaz devlerine kıyasla daha az sayıda ağır element bulunması olabilir ki bu da belki gazın birikmesini geciktirmiş ve gezegenin yoğunluğunu azaltmıştır.

İkinci faktörse gezegenin hafif eliptik yörüngesinin, yıldızına yaklaştığında aşırı derecede ısınmaya yol açması ve gezegenin atmosferini şişirmesi olabilir.

Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden doktora sonrası araştırmacı Jessica Libby-Roberts, “NASA’nın yeni James Webb Uzay Teleskobu’nu kullanarak bu gezegenin atmosferine yönelik yapılacak gelecekteki olası gözlemler, onun kabarık doğasına ışık tutmayı sağlayabilir” diyor. Araştırma, gökbilimcilerin gezegenlerin neyden ve nasıl oluştuklarını ve yaşanabilir olması muhtemel kayalık dünyaların yaşamı destekleyip destekleyemeyeceklerini anlamalarını sağlayabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb Teleskopu, ‘Bulması Güç’ Galaksi Düğümünü Keşfetti

Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nden bilim insanları, James Webb Uzay Teleskobu’nu son derece uzak ve parlak bir galaksiye doğrulttuğunda, hepsi de son derece yüksek bir hızla orijinal hedef galaksiye yakın daireler çizen en az üç yeni galaksi buldular.

Bunlar, 11,5 milyar yıl önce, yani büyük patlamanın sadece iki milyar yıldan biraz sonrasında var olan bir galaksi kümesinin kökeniydi: Şu anda bilinen çok az galaksi protokümesi var. Onları bulmak zor ve büyük patlamadan sonra çok azı oluşacak zaman buldu.

Bilim insanları, James Webb Uzay Teleskobu’nu son derece uzak ve parlak bir galaksiye doğrulttuğunda, bu parlak galaksinin tuhaf davranışını açıklamak için yanında gizli bir galaksi bulmayı bekliyordu.

Bunun yerine, hepsi de son derece yüksek bir hızla orijinal hedef galaksiye yakın daireler çizen en az üç yeni galaksi buldular. Bunlar, 11,5 milyar yıl önce, yani büyük patlamanın sadece iki milyar yıldan biraz sonrasında var olan bir galaksi kümesinin kökeniydi.

Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nden, araştırmaya öncülük eden gökbilimci Dominika Wylezalek “Şu anda bilinen çok az galaksi protokümesi var. Onları bulmak zor ve büyük patlamadan sonra çok azı oluşacak zaman buldu” dedi ve ekledi: Bu, nihayetinde yoğun ortamlardaki galaksilerin nasıl evrimleştiğini anlamamızı sağlayabilir. Heyecan verici bir sonuç.

Çalışmanın ilk hedefi, merkezindeki süper kütleli bir kara deliğin beslenmesinden dolayı çok aktif ve parlak bir çekirdeğe sahip olan SDSS J165202.64+172852.3 galaksisiydi. Kuasarlar olarak bilinen bu tür galaksilerin büyük miktarda maddeyi dışarı attığı düşünülüyor ve bilim insanlarının teorisine göre bu çıkışlar diğer yıldızların ve galaksilerin oluşumunu etkileyebilir.

Bilim insanları, SDSS J165202.64+172852.3 galaksisini Hubble Uzay Teleskobu ile gözlemlemişlerdi ancak kuasar o kadar uzaktı ki, ışığı son derece kırmızı dalga boylarına dönüşmüştü. Bu, ışık dalgalarının evreni boydan boya katettiği zaman süresince evrenin genişleyip dalga boylarını kızılötesi olana kadar germesidir. Hubble, kızılötesi ışık spektrumuna karşı biraz hassas olsa da Webb teleskobu sadece bu ışık dalga boylarına karşı hassasiyet için özel olarak üretildi. Bu hassasiyet, Webb’in 6,5 metre çapıyla rekor kıran aynasıyla birleştiğinde, Dr. Wylezalek ve meslektaşlarının Hubble’ın göremediğini görmesini sağladı.

Araştırmacılar, kuasarı çevreleyen galaksilerin hareketlerinin yanı sıra kuasardan materyal çıkışlarını haritalamak için Webb’in yakın kızılötesi spektrometre aletini kullandı.

Araştırmacılar, galaksilerin yakından etkileşime girdiğini tespit etti ve bu, hâlâ görünmeyen çok sayıda kütleçekimi üreten kütlenin varlığına işaret ediyor. Burasının erken evrendeki en büyük galaksi oluşum bölgelerinden biri olduğu ortaya çıkabilir.

Böylesine gizli bir devasa etkinin adayları, büyük ölçüde, yerçekimsel etkisi dışında, görünmez ve normal maddeyle reaksiyona girmeyen gizemli madde formu olan büyük miktarlarda karanlık maddeyle sınırlı. Karanlık madde halelerinin galaksileri ve galaksi kümelerini çevrelediğine ve bu nesnelerin erken evrendeki ilkel gaz bulutlarından yoğunlaşmasında rol oynadığına inanılıyor.

Dr. Wylezalek, “Yoğun bir karanlık madde düğümü bile bunu açıklamak için yeterli değil” dedi ve ekledi: İki devasa karanlık madde halkasının birleştiği bir bölge görebileceğimizi düşünüyoruz.

Ekibi, kuasarı, protogalaksi kümesini ve karanlık maddeyle ilişkilerini daha iyi anlamak için takip gözlemleri planlıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb Teleskobu’ndan Gözleri Kamaştıran Fotoğraf

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan James Webb, nefes kesici görüntüler kaydetmeye devam ediyor. James Webb, son olarak Yaratılış Sütunları’nı (Pillars of Creation) görüntüledi. 

Haber Merkezi / Yaratılış Sütunları, yıldızlar arası toz ile gazın etkileyici şekilde bir araya gelmesinden oluşuyor. Sütunlardan yansıyan ışığın Dünya’ya ulaşması 6 bin 500 ışık yılı sürdüğü için hala sütunların 6 bin 500 yıl önceki halini görebiliyoruz.

Üç boyutlu sütunlar, görkemli kaya oluşumlarına benziyor, ancak çok daha geçirgen. Bu sütunlar, yakın kızılötesi ışıkta bazen yarı saydam görünen soğuk yıldızlararası gaz ve tozdan oluşuyor.

Yeni görüntü, gaz miktarlarıyla birlikte yeni oluşan yıldızların çok daha kesin sayılarını belirleyerek araştırmacıların yıldız oluşum modellerini yenilemelerine yardımcı olacak.

Araştırmacılar zamanla, yıldızların nasıl oluştuğunu ve milyonlarca yıl boyunca bu tozlu bulutlardan nasıl çıktığını daha net bir şekilde anlamaya başlayabilirler.

Gaz ve toz sütunları içinde yeterli kütleye sahip düğümler oluştuğunda, kendi yerçekimi altında çökmeye, yavaş yavaş ısınmaya ve sonunda yeni yıldızlar oluşturmaya başlarlar.

Bazı sütunların kenarlarında lav gibi görünen dalgalı çizgiler ne anlama geliyor?

Bunlar, gaz ve toz içinde hala oluşmaya devam eden yıldızlardan kalıntıları temsil ediyor.

Genç yıldızlar periyodik olarak bu kalın sütunlar gibi malzeme bulutlarıyla çarpışan süpersonik jetler fırlatır. Bu bazen, suda hareket eden bir tekne gibi dalgalı desenler oluşturabilen pruva şoklarına da neden olur. Kızıl parıltı, jetler ve şoklardan kaynaklanan enerjik hidrojen moleküllerinden gelir.

Sütunlar Kartal Nebulası’nda yer alıyor. Burası, yıldızların oluşmaya devam ettiği aktif bir bölge.

Avrupa Uzay Ajansı Kıdemli Bilim Danışmanı Prof. Mark McCaughrean “Kartal Nebulası’nı 1990 ortasından beri inceliyorum, Hubble’ın gösterdiği o ışık yılları uzunluğundaki sütunların içindeki genç yıldızları görmeye çalışıyorum” diyor ve ekliyor: James Webb’ten gelecek fotoğrafların büyüleyici olacağını biliyordum. Öyle de oldu.

Kartal Nebulası’ndaki bu sütunlar, etraftaki dev yıldızların yoğun morötesi ışıklarıyla şekil alıyor ve aydınlanıyor. Fakat bu radyasyon aynı zamanda sütunları dağıtıcı bir etkiye sahip.

Paylaşın

Dişi Doğan Ama Sonradan Erkeğe Dönüşen Balık Türü Keşfedildi

Bilim insanları, hayata dişi olarak başlıyor, olgunlaşınca erkeğe dönüşen ve çok daha renkli hale gelen bir balık türü keşfetti. Bu türün erkekleri, muhtemelen dişileri etkilemek için çiftleşme mevsimi boyunca çarpıcı renklere bürünüyor.

Öte yandan bu olgu, deniz canlılarında ilk kez görülmüyor. Parlak renklere sahip olduğu için genelde “gökkuşağı balıkları” diye anılan çoğu balığın sonradan cinsiyet değiştirdiği biliniyor.

Maldivler’in çevresinde, Hint Okyanusu’nun derinliklerinde araştırma yapan bilim insanları, dişi doğan ama sonradan erkeğe dönüşen yeni bir balık türü keşfetti.

Latince Cirrhilabrus finifenmaa adı verilen parlak ve rengarek balık, Maldivli bir bilim insanı tarafından tanımlanan ilk tür oldu. Keşfin arkasında Maldivler Deniz Araştırmaları Enstitüsü’nden Ahmed Najeeb yer aldı.

Uzmanlara göre bu balıklar, yaşlandıkça görünüşlerini ve cinsiyetlerini değiştiriyor. Hayata dişi olarak başlıyor, olgunlaşınca erkeğe dönüşüyor ve çok daha renkli hale geliyor. Erkekler, muhtemelen dişileri etkilemek için çiftleşme mevsimi boyunca çarpıcı renklere bürünüyor.

Öte yandan bu olgu, deniz canlılarında ilk kez görülmüyor. Parlak renklere sahip olduğu için genelde “gökkuşağı balıkları” diye anılan çoğu balığın sonradan cinsiyet değiştirdiği biliniyor.

The Guardian’a göre parmak boyundaki Cirrhilabrus finifenmaa balıkları sürüler halinde yüzüyor ama yüzeye yakın mercan resiflerine çıkmaya cesaret edemiyor.

Yaklaşık 150 metre derinliğe kadar dağılan bu balıklar, güneşli sığ alanlar ve karanlık derinlikler arasında uzanan mezopotik (alacakaranlık) bölgede tespit edilen birçok türden biri.

Avustralya Müze Araştırma Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmacı Yi-Kai Tea, “Mezofotik bölge, mercan resiflerinde en az araştırılan bölgelerden biri” diye konuştu: Bu tuhaf bir derinlik. Denizaltılarla araştırma yapmak için yeterince derin değil, geleneksel tüplü tekniklerle dalış için de fazla derin.

Araştırma ekibi, mezopotik bölgeyi fotoğraflamak ve örnek toplamak için tüplü dalgıçların yaptığı gibi doğrudan suya baloncuklar üflemek yerine, solunan havayı yeniden dolaştıran özel dalış ekipmanları kullandı.

Bu teknikle dalgıçların 100 metreye kadar dalabilmesine olanak tanınıyor.

Hakemli bilimsel dergi Zoo Keys’te yayımlanan araştırmanın başyazarı Luiz Rocha, “Kimse bu suları Maldiv halkından daha iyi bilemez” ifadelerini kullandı: Yerli araştırmacılar ve dalgıçlarla işbirliği içinde daha güçlü olduk. Ada halkının resiflerini birlikte öğrenmek ve korumak için ilişkilerimizi sürdürmekten heyecan duyuyorum.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Bir Koronavirüs Varyantı Geliştirildi; Bilim Dünyasından Tepki

Boston Üniversitesi’nden bilim insanları, öldürücülük oranı yüzde 80 olan yeni bir koronavirüs varyant elde ettiklerini öne sürdüler. ABD’li araştırmacıların açıkladığı bu gelişme bilim dünyasında kızgınlık yarattı.

Araştırmayı yürüten ekip bu yeni mutant varyantın insanlarda daha az öldürücü olmasının muhtemel olduğunun da altını çizdi ama aynı zamanda sonuçlar laboratuvar ortamında geliştirilmiş akciğer hücrelerinde beş kat fazla virüs parçacığı bulunduğunu da ortaya koydu. Makale henüz hakem denetiminden geçmedi.

Sputnik Türkçe’de yer alan habere göre, ABD’de Boston Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, koronavirüsün Çin’in Vuhan kentinde çıktığı sanılan ilk hali ile Omicron varyantını laboratuvar ortamında bir araya getirip öldürücülük oranı yüzde 80 olan yeni bir varyant elde ettiklerini öne sürdü.

Virüsün 2020’deki yayılışının arkasında da bu tarz deneyler yattığına inanıldığı için ABD’li araştırmacıların açıkladığı bu gelişme bilim dünyasında kızgınlık yarattı.

Sonuçları geçen hafta makale olarak yayınlanan deneylerde, ‘bağışıklık sistemini atlatan ve ciddi bir hastalığa yol açan’ bu yeni koronavirüs varyantının verildiği farelerin yüzde 80’i deneyler sırasında öldü.

Araştırmayı yürüten ekip bu yeni mutant varyantın insanlarda daha az öldürücü olmasının muhtemel olduğunun da altını çizdi ama aynı zamanda sonuçlar laboratuvar ortamında geliştirilmiş akciğer hücrelerinde beş kat fazla virüs parçacığı bulunduğunu da ortaya koydu.

Makale henüz hakem denetiminden geçmedi.

Boston’daki bu deneylerle ilgili konuşan eski İsrail Biyolojik Araştırma Enstitüsü Başkanı Shmuel Shapira, “Yasaklanmalı, ateşle oynuyorlar” dedi.

Şu ana kadar dünya genelinde 625 milyonu aşkın kişi Kovid 19 salgınından etkilendi, 6,5 milyondan fazla kişi de bu salgında hayatını kaybetti. Türkiye’de ise yaklaşık 17 milyon kişi bu salgından etkilenirken, 101 bini aşkın kişi de yaşamını yitirdi.

Koronavirüs hastalığı (Kovid 19), SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Kovid 19’a yakalanan kişilerin çoğu, hafif ila orta düzeyde semptomlar göstermekte ve özel bir tedaviye ihtiyaç duymadan iyileşmektedir. Bazıları ise ciddi şekilde hastalanmakta ve tıbbi yardıma ihtiyaç duymaktadır. Bazıları ise hayatını kaybetmektedir.
Paylaşın