James Webb’den Yıldızların Ve Galaksilerin Başlangıcına Eşsiz Bakış

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST) gökbilimcilere yıldızların ve galaksilerin başlangıcına eşsiz bir bakış sundu.

James Webb Uzay Teleskobu tarafından yakalanan yeni görüntüler yakındaki uçsuz bucaksız galaksilerin karmaşık yapısını gösteriyor. Uzay teleskobundan gelen bir başka muhteşem görüntü olmasının yanı sıra, bu fotoğraf bilim insanlarının yeni yıldızların nasıl oluştuğunu ve içine doğdukları galaksileri nasıl etkilediklerini anlamalarını sağlayabilir.

Yeni görüntüler, yakın galaksilerdeki bu süreçleri kızılötesi dalga boylarında ilk kez bu kadar detaylı gösterdi.

Bilim insanları, yıldızların başlangıcından geniş galaksilere her şeyi ele alarak çok küçükten çok büyüğe evrenimizin süreçlerine ışık tutan 21 araştırma makalesinde bu yeni verileri halihazırda kullandı.

Çalışma, dünyanın dört bir yanından 100’den fazla araştırmacının yer aldığı Yakın Galaksilerde Yüksek Açısal Çözünürlükte Fizik (PHANGS) işbirliği tarafından yürütülüyor. Bu araştırmacılar Webb’i, yakındaki 19 galaksiye yönelik devasa araştırmanın bir parçası olarak kullanıyor.

Şimdiye kadar gökbilimciler bu hedeflerden 5’ini, M74, NGC 7496, IC 5332, NGC 1365 ve NGC 1433 olarak bilinen galaksileri gözlemleyebildi.

ABD’nin Maryland eyaletinin Baltimore şehrindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nden, araştırma ekibinin üyesi David Thilker, “İncelikli yapıyı gördüğümüz netlik bizi kesinlikle şaşırttı” diyor.

Kanada’daki Alberta Üniversitesi’nden araştırma ekibinin üyesi Erik Rosolowsky ise şu ifadeleri kullanıyor: Genç yıldızların oluşumundan gelen enerjinin çevrelerindeki gazı nasıl etkilediğini doğrudan görüyoruz ve bu kesinlikle olağanüstü.

James Webb Uzay Teleskobu’nun incelikli detayı, daha önce karanlık olan alanların şimdi aydınlatıldığı ve bilim insanlarının bir zamanlar görünmez olan bölgeleri inceleyebileceği anlamına geliyor. Araştırmacılar artık yıldızlar arasındaki tozun ışığı nasıl emdiğini ve kızılötesi olarak nasıl geri gönderdiğini inceleyebiliyor ki bu da girdaplı gaz ve toz ağlarını aydınlatıyor.

Ulusal Bilim Vakfı’nın NOIRLab’ına bağlı Gemini Gözlemevi’nin baş bilim insanı ve Tucson’daki Arziona Üniversitesi’nde üye gökbilimci olan, çalışmayı yürüten Janice Lee “Teleskobun çözünürlüğü sayesinde, ilk kez yıldız oluşumunun tam bir sayımını yapabilir ve Yerel Grubun ötesinde yakındaki galaksilerdeki yıldızlararası orta kabarcık yapılarının envanterlerini çıkarabiliriz” diyor.

Bu sayım, yıldız oluşumunun ve geri beslemesinin kendilerini yıldızlararası ortama nasıl işlediğini, daha sonra yeni nesil yıldızları nasıl meydana getirdiğini ya da yeni nesil yıldızların oluşumuna aslında nasıl ket vurduğunu anlamamıza yardımcı olacak.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Hayvanlar Büyük Depremleri Önceden Hissedebilir Mi?

Türkiye’nin güney bölümünde yer alan 10 ilde ve Suriye’nin kuzey bölümünde büyük yıkıma neden olan Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremler, hayvanların büyük depremleri insanlardan önce hissedebildikleri fikrini yeniden tartışmaya açtı.

VOA Türkçe’nin Washington Post gazetesinden aktardığı Leo Sands imzalı haber, hayvanların depremleri önceden hissedip hissedemeyeceğini ele alıyor.

Hayvanların büyük depremleri hissedebildikleri teorisini destekleyebilecek bilimsel araştırmalar mevcut. Uzmanlar, tıpkı sismoloji cihazlarının insan bedeninin hissedemediği sarsıntıları algılayabildiği gibi hayvanların da büyük depremlerden saniyeler önce yayılan çok küçük öncü şokları hissedebilecek donanıma sahip olduğunu söylüyor. Hatta bazı araştırmacılar, hayvanların öncü şoklardan bile önce sarsıntıları hissedebileceği görüşünde.

ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’ne (USGS) göre depremden hemen önce hayvanların anormal davranışlar sergilemesi, iki tür sismik dalga arasındaki farkla açıklanabilir. P dalgası olarak adlandırılan birincil dalgalar, bir depremin yaydığı ilk dalgalar olarak biliniyor. USGS, merkez üssünden saniyede birkaç kilometre hızla yayılan bu dalgaların hayvanlar tarafından daha kolay algılandığını kaydediyor. P dalgalarını S dalgası olarak adlandırılan ikincil dalgalar izliyor. S dalgaları, yeryüzünü sarsıyor.

USGS’e göre ”Çok az sayıda insan, depremin merkez üssünden en hızlı hareket eden, daha küçük olan ve daha büyük S dalgalarından önce gelen P dalgalarını hisseder. Ancak daha hassas duyulara sahip birçok hayvan, S dalgaları çarpmadan saniyeler önce P dalgalarını hissedebilir.”

Sismoloji cihazlarının tespit ve analiz ettiği ilk sarsıntılar, depremleri önceden tahmin etmek için erken uyarı sistemleri tarafından kullanılıyor. Bu sistemler, depreme sadece bir dakikadan az süre kala bildiriyor. Peki hayvanlar, depremleri daha önce haber verebilir mi? Bu konuda bilimsel veriler daha belirsiz.

Bir araştırmacı, hayvanların öncü şoklardan bile önce depremleri hissedebileceği görüşünde. Max Planck Hayvan Davranışı Enstitüsü Direktörü Martin Wikelski, ”Hayvanların depremlerin ön işaretlerini gerçekten hissettiklerine ilişkin çok iyi gösterge var” dedi.

Wikelski’nin 2020’de yayınladığı ve bağımsız uzmanlar tarafından değerlendirilen araştırmasında İtalya’da bir çiftlikte inek, köpek ve koyunlara elektronik fiş takıldı. Amaç, bölge yakınında depremler tespit edildiği dönemde birkaç ay boyunca hayvanların davranışlarını gözlemlemekti. Uzmanlar, hayvanların olağandışı şekilde ”aşırı hareketli” olduğunu gördü. Aşırı hareketlilik, bölgedeki sekiz büyük depremin yedisinden önce hayvanların 45 dakikadan uzun süre hareketlilik içinde olması şekilde tanımlandı. Wikelski’nin ”hayvanlar için küçük cep telefonları” olarak tarif ettiği cihazlarla yapılan araştırma, hayvanların depremleri insanlara kıyasla 12 saat ya da daha uzun süre önce hissedebileceği, bu sürenin öncü şoklardan da önce olduğuna işaret ediyor.

Hayvanların neden olağandışı tepki gösterdiğinin netlik kazanmadığını kaydeden Wikelski, hayvanların tehlike algılama becerisinin birbirleriyle iletişim kurma becerisiyle bağlantılı olabileceğine inanıyor.

Uzman, ”İnekler ilk önce dondu kaldı, hiç hareket etmediler. Bu durum köpekleri huzursuz etti ve havlamaya başladılar. Sonra da koyunlar delirdi. Hep beraber de inekleri delirttiler” diye konuştu.

Ancak 2018 yılında, depremlerden önce hayvanların anormal davranışlar sergiledikleriyle ilgili 700 kayıtlı iddianın değerlendirildiği çalışma, bazı sonuçlara varmadan önce daha fazla kanıt gerektiğine işaret ediyor.

Uzmanlar hayvanların tuhaf davranışlarının çoğu zaman büyük deprem dalgalarından birkaç saniye önce gelen sismik öncü şoklarla açıklanabileceğini kaydediyor. Uzmanlar ayrıca mevcut kanıtların çoğunu, geriye dönük ve anekdot nitelikli olduğu için güvenilmez olarak kabul ediyor.

Paylaşın

Dünya Genelinde 15 Milyon İnsan Buzul Erimesi Tehdidi Altında

Yapılan yeni araştırma dünya genelinde 15 milyona yakın insanın buzul erimesi sonucu oluşacak ani ve ölümcül taşkın tehdidi altında yaşadığını ortaya koydu. Tehdit altındaki 15 milyona yakın kişinin yarıdan fazlasının Hindistan, Pakistan, Peru ve Çin’de yaşıyor.

1941 yılında buzulların yol açtığı seller, Peru’da 1800 ila 6000 arasında kişinin yaşamını yitirmesine yol açmıştı. 2020’de Kanada’nın British Columbia bölgesindeki buzulların yarattığı taşkın yüz metre yüksekliğinde tsunamiye yol açarken, can kaybı olmamıştı. Nepal’de 2017 yılında buzulların yarattığı taşkın ise geniş çaplı heyelana yol açmıştı.

Bilim insanlarının yaptığı son araştırma, buzullar eriyip yakınlarındaki göllere büyük miktarlarda su bırakması ihtimali yüzünden dünya genelinde 15 milyona yakın insanın ani ve ölümcül taşkın tehdidi altında yaşadığını ortaya koydu.

Bu tehlikenin en fazla tehdit ettiği ülkeler içinde Hindistan, Pakistan, Peru ve Çin gösterildi.

“Nature Communications” dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, tehdit altındaki 15 milyona yakın kişinin yarısından fazlası bu ülkelerde yaşıyor.

Hakemli bir dergide yayınlanmayı bekleyen ikinci bir araştırma ise tarihte ve yakın zamanlarda 150’den fazla buzul taşkını patlamasının en ince ayrıntılarına kadar detaylarını ortaya koyuyor.

Bu tehdidi Amerikalıların ve Avrupalıların çok az düşündükleri kaydedilen araştırmada, bununla birlikte bu iki kıtada da 1 milyon insanın potansiyel olarak dengesiz buzullarla beslenen göllerin ortalama yaklaşık sadece 10 kilometre yakınında yaşadığı uyarısında bulunuldu.

1941 yılında buzulların yol açtığı seller, Peru’da 1800 ila 6000 arasında kişinin yaşamını yitirmesine yol açmıştı.

2020’de Kanada’nın British Columbia bölgesindeki buzulların yarattığı taşkın yüz metre yüksekliğinde tsunamiye yol açarken, can kaybı olmamıştı. Nepal’de 2017 yılında buzulların yarattığı taşkın ise geniş çaplı heyelana yol açmıştı.

Araştırmayı kaleme alan ekibin yöneticisi İngiltere’deki Newcastle Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Caroline Taylor, Alaska’nın Mendenhall buzulunun, 2011’den bu yana Ulusal Hava Durumu Servisi’nin “intihar havzası” olarak adlandırdığı yerde yıllık küçük buzul patlaması sellerine yol açtığını bildirdi.

Aşırı yağış ve buzulların erimesinin yol açtığı seller

Hindistan’da aşırı yağış ve buzulların erimesinin 2013 yılında yol açtığı sel binlerce kişinin ölümüne yol açmıştı.

Bilim insanları daha önce sadece iklim değişikliği yüzünden ellerin daha sık gerçekleşmediği görüşünü dile getiriyordu.

Ancak, buzullar ısındıkça küçüldükçe göllerdeki su miktarının artması ve barajların taşmasının sel tehlikesinin de artırdığı gerçeği herkes tarafından kabul görür oldu.

En tehlikeli bölgeler neresi?

New Zealand Canterbury Üniversitesi’nde görevli, araştırmayı yapan ekibin diğer yöneticisi Tom Robinson, “Geçmişte, tek bir feci sel olayında binlerce insanı öldüren buzul gölü taşkınları yaşadık. Şimdi iklim değişikliğiyle birlikte buzullar eriyor, dolayısıyla bu göller büyüyor ve potansiyel olarak daha dengesiz hale geliyor.” diyerek buzulların erimesinden doğan tehlikeye işaret etti.

Yaptıkları çalışmada özellikle 1.089 buzul havzasının tamamı içinde “dünyanın en tehlikeli yerlerinin neresi olduğuna dair iyi bir veriye sahip olmak istediklerini kaydeden Robinson, bunun için iklim, coğrafya, nüfus, savunmasızlık gibi tüm bu faktörleri de mercek altına aldıklarını bildirdi.

Robinson, bunlar içinde Pakistan’daki Khyber Pakhtunkhwa havzasını en tehlikeli bölge olarak gösterdi.

Bu araştırmada bilim insanları, Pakistan, Hindistan, Çin ve Himalaya Dağları, ardından Peru’daki Santa havzasıyla, Bolivya’daki Beni havzasını en fazla tehlike arz eden bölgeler içinde gösterdi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Yeni Bir Buz Türü Keşfedildi: Suya Bakışımızı Değiştirebilir

University College London (UCL) ve Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanları, su hakkındaki düşüncelerimize ışık tutabilecek yeni bir buz formu keşfetti: Dış Güneş Sistemi’ndeki buzlu uyduların içinde bulunabilir.

Bu buz amorf, yani molekülleri sıradan, kristal buzda olduğu gibi düzgün bir şekilde sıralanmak yerine düzensiz bir forma sahip.

Yeni isimlendirilen MDA (orta yoğunluklu amorf buz), diğer buz formlarından daha çok sıvı suya benziyor ve bilim insanlarının H2O’yu daha iyi anlamasını sağlayabilir.

University College London (UCL) ve Cambridge Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bu beklenmedik keşfi, “cuma öğleden sonra yaptığınız ve ne olacak diye izlediğiniz deneylerden biri” sırasında yaptı.

Ekip, eksi 200 santigrat dereceye kadar soğutulmuş bir kavanozda, çelik toplarla birlikte sıradan buzları çalkaladı. İşlem küçük sıradan buz parçaları üretmedi ve bunun yerine bilim insanları sıvı suyla aynı yoğunluğa sahip bir buz formu buldu.

Soğuk ortamından dolayı kristal oluşturacak yeterli termal enerjiye sahip olmadığından amorf buz, bilhassa uzayda bulunan ana buz türüdür. Dünya’daysa nadirdir.

İnce beyaz bir toz gibi görünen MDA, Dış Güneş Sistemi’ndeki buzlu uyduların içinde var olabilir.

Jüpiter ve Satürn’den gelen gelgit kuvvetleri de sıradan buz üzerinde topla yapılan deneyde meydana gelenlere benzer kuvvetler sergileyebilir.

Çalışmada buzun, ısınıp yeniden kristalleştiğinde Jüpiter’in Ganymede’si gibi buzla kaplı uydularda tektonik hareketleri ve “buz depremlerini” tetikleme potansiyeline sahip büyük miktarda ısı açığa çıkardığı da bulundu. Bu buz birkaç kilometre kalınlığında olabilir.

University College London’dan Profesör Christoph Salzmann, “Su tüm yaşamın temelidir” diyor ve ekliyor:

“Varlığımız suya bağlı, onu aramak için uzay görevleri düzenlesek de bilimsel açıdan çok az anlaşılmış durumda.

20 kristal buz formunu biliyoruz fakat bugüne kadar yüksek yoğunluklu ve düşük yoğunluklu amorf buzlar diye bilinen sadece iki ana amorf buz türü keşfedilmişti.

Bu bulgu, sıvı su ve onun birçok anormalliğini anlamamız açısından geniş kapsamlı sonuçlar verebilir.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Heyecan Yaratan Keşif: Yaşanabilir Bölgede Yeni Bir Gezegen Bulundu

Gökbilimciler sadece 31 ışık yılı uzakta Dünya benzeri bir ötegezegen keşfetti. Gezegenin Dünya’nın kütlesinin 1,36 katına sahip olduğu belirtiliyor. Bilim insanları yüzeyinde sıvı halde su bulundurabilecek koşullara sahip gezegenlerin yaşanabilir bölgede yer aldığını ifade ediyor.

Zira bu gezegenler yıldıza daha yakın olduklarında sıcaklık arttığı için su buharlaşıyor, daha uzak olduğunda ise donmuş halde olabilir.

Ancak bir gezegenin yaşanabilir bölgede yer alması, yüzeyinde mutlaka su olduğu anlamına gelmiyor. Gezegenin organik bileşikleri içerip içermediği, bir atmosfere sahip olup olmadığı gibi ayrıntılar ancak ileri gözlemlerle ortaya çıkarılabilir.

Almanya’daki Max Planck Astronomi Enstitüsü’nden Diana Kossakowski liderliğindeki bir astronom ekibinin keşfettiği gezegen, yıldızının yaşanabilir bölgesinde yer alıyor.

Kossakowski ve ekibinin keşfettiği Wolf 1069b adlı gezegen de yörüngesinde döndüğü yıldızın yaşanabilir bölgesinde yer alıyor. Ekip bu yıldıza da Wolf 1069 adını verdi.

Gezegenin Dünya’nın kütlesinin 1,36 katına sahip olduğu belirtiliyor. Wolf 1069b, aynı zamanda Dünya’ya benzemesiyle de heyecan yaratıyor.

Kossakowski, “Wolf 1069 yıldızının verilerini analiz ettiğimizde, kabaca Dünya kütlesine sahip bir gezegenden geldiği görülen net, düşük genlikli bir sinyal keşfettik” diye konuştu.

Hakemli bilimdel dergi Astronomy & Astrophysics’te yayımlanan bulgular, Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerde yaşanabilirlik belirtilerini aramaya yönelik çalışmalara bilgi sağlayabilir.

Öte yandan gökbilimci Wolf 1069 yıldızının bir kırmızı cüce olduğunu vurguladı. Nispeten küçük ve soğuk olan kırmızı cüceler, genelde Güneş’in yarısından daha az kütleye sahip oluyor.

Kossakowski yeni keşfedilen gezegenin yıldızın etrafında Dünya’ya kıyasla çok daha hızlı döndüğünü belirtiyor:

Yıldızın yörüngesinde dönüşü 15,6 gün içinde tamamlanıyor. Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin sadece 15’te 1’ine denk gelen bir mesafede dönüyor.

Diğer bir deyişle Dünya’nın Güneş’e uzaklığı, Wolf 1069b’nin kendi yıldızına uzaklığından 15 kat fazla. Ayrıca Wolf 1069b’de bir yıl sadece 15,6 gün sürüyor.

Max Planck Enstitüsü’nün keşifle ilgili açıklamasına göre, Wolf 1069b’nin daima bir tarafı yıldızına dönük. Bu da Ay’ın sürekli aynı yüzünün Dünya’ya bakmasına benziyor. Yani Wolf 1069b’nin bir yüzünde sürekli gündüz diğer yüzünde sürekli gece yaşanıyor.

Ancak bu durum, yaşanabilir koşulların oluşmasına engel değil. Açıklamada, “Ekip, gezegenin gündüz tarafının geniş bir alanında yaşanabilir koşulların olabileceğini düşünüyor. Bu konuda iyimserler” ifadeleri yer alıyor:

Yıldızda görünürde (şiddetli patlamalar gibi) herhangi bir aktivite olmaması, Wolf 1069b’nin atmosferinin önemli bir kısmını muhafaza etmiş olma ihtimalini de artırıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Jüpiter’in Etrafında 12 Yeni Uydu Keşfedildi; Uydu Sayısı 92’ye Çıktı

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni Jüpiter’in etrafında 12 yeni uydu keşfedildi. Jüpiter’in uydularından biri olan Europa, 1610’da İtalyan gökbilimci Galileo Galilei tarafından keşfedilmişti.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Voyager 2 uzay aracı 1979’da Europa’ya yakın geçiş yaparak uydunun ilk yörünge fotoğraflarını çekmişti.

Gökbilimciler, Jüpiter’in etrafında 12 yeni uydu keşfetti. Böylece Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeninin çevresindeki uyduların sayısı 92’ye yükseldi.

Bu sayı, güneş sistemindeki diğer tüm gezegenlerden daha fazla. Daha önce ilk sırada 83 teyit edilmiş uydusuyla Satürn bulunuyordu.

Yeni keşiflerin ardından Satürn ikinci sıraya yerleşti.

Keşfi gerçekleştiren ekipten bir isim olan Carnegie Enstitüsü’nden bilim insanı Scott Sheppard, Jüpiter’in uydularının Uluslararası Astronomi Birliği’ne bağlı Küçük Gezegen Merkezi’nce listeye eklendiğini dile getirdi.

Uydular 2021 ve 2022 yıllarında Hawaii ve Şili’deki teleskoplar kullanılarak keşfedildi ve yörüngeleri de takip gözlemleriyle teyit edildi.

Sheppard’a göre yeni uyduların boyutları 1 kilometre ile 3 kilometre arasında değişiyor.

Bilim insanı Scott Sheppard, “Umarım yakın gelecekte bu dış uydulardan birini yakından görüntüleyerek kökenlerini daha iyi tespit edebiliriz.” ifadesini kullandı.

Avrupa Uzay Ajansı nisan ayında Jüpiter’e bir uzay aracı göndererek gezegenin kendisini ve en büyük, buzlu uydularından bazılarını inceleyecek.

NASA da gelecek yıl Jüpiter’le aynı ismi taşıyan uydusunu keşfetmek için “Europa Clipper”ı fırlatacak. Zira donmuş kabuğunun altında bir okyanus barındırıyor olabilir.

NASA, Europa Clipper uzay aracını, 2024’te yaşam için uygun koşullara sahip olup olmadığını araştırmak için Europa’ya fırlatmayı planlıyor.

ABD Havacılık ve Uzay Ajansının (NASA) Jüpiter keşif aracı Juno, gezegenin buzullarla kaplı uydusu Europa’yı yakın geçişi sırasında fotoğraflamıştı.

Europa’nın ekvatoruna yakın bir alana odaklanan ilk görüntüde, Europa’nın buzlu kabuğuna işaret eden çıkıntı ve çukurlar göze çarpmıştı.

Sheppard, Jüpiter ve Satürn’ün, bir zamanlar birbirleriyle ya da kuyruklu yıldızlarla veya asteroitlerle çarpışan daha büyük uyduların parçaları olduğuna inanılan küçük uydularla dolu olduğunu belirtiyor.

Aynı durum Uranüs ve Neptün için de geçerli, ancak mesafenin çok uzak olması uydu tespitini oldukça zorlaştırıyor.

Jüpiter’in 92’ye çıkan uydusundan biri olan Europa, 1610’da İtalyan gökbilimci Galileo Galilei tarafından keşfedilmişti.

NASA’nın Voyager 2 uzay aracı 1979’da Europa’ya yakın geçiş yaparak uydunun ilk yörünge fotoğraflarını çekmişti.

(Kaynak: Eurnews Türkçe)

Paylaşın

Yeni Keşfedilen Bir Çift Yıldızlı Sistem Çok Tuhaf Davranışlar Sergiliyor

Gökbilimci André-Nicolas Chené, “Samanyolu’nun en az 100 milyar yıldız ve muhtemelen 100 milyarlarca yıldız daha içerdiğini biliyoruz. Bu olağanüstü çift yıldızlı sistem esasen 10 milyarda bir görülür” diyor ve ekliyor:

“Çalışmamızdan önce, Samanyolu gibi sarmal bir galakside bu türden sadece bir veya iki sistemin bulunabileceği tahmin ediliyordu.”

Yeni keşfedilen ve çok nadir olan bir çift yıldızlı sistem, onu bulan araştırmacılara göre çok tuhaf davranışlar sergiliyor.

Sistem o kadar alışılmadık ki muazzam büyüklükteki Samanyolu galaksimizde ondan sadece yaklaşık 10 tane bulunduğu düşünülüyor.

Bu sistem bir kilonovayı, yani nötron yıldızları çarpıştığında meydana gelen patlamayı tetikleyerek evren boyunca tespit edilebilecek ultra güçlü bir patlamayı harekete geçirmek için tüm koşullara sahip.

NOIRLab’de gökbilimci olan, yeni çalışmanın ortak yazarı André-Nicolas Chené, “Samanyolu’nun en az 100 milyar yıldız ve muhtemelen 100 milyarlarca yıldız daha içerdiğini biliyoruz. Bu olağanüstü çift yıldızlı sistem esasen 10 milyarda bir görülür” diyor:

“Çalışmamızdan önce, Samanyolu gibi sarmal bir galakside bu tüden sadece bir veya iki sistemin bulunabileceği tahmin ediliyordu.”

Bu ikiz yıldızları bulan gökbilimciler, sistemin X-ışınlarıyla parladığını ve kütlesinin büyük olduğunu söylüyor. Fakat bu özellikle olağandışı çünkü gökbilimciler, iki yıldızın birbirlerinin etrafındaki yörüngede “tuhaf bir dairesel” rotada döndüğünü söylüyor.

Sözkonusu sistem olağan ve etkileyici bir patlamadan ziyade, bir yıldız patlamasının yani süpernovanın sönmesiyle oluşmuş gibi görünüyor.

Yıdızların tuhaf yörüngesi sayesinde araştırmacılar, iki yıldızdan birinin “tükenmiş” bir süpernova olduğunu buldu. Bu, yakıtı tükenip çekirdeği çöktüğünde yıldızın nispeten zayıf bir patlama geçirdiği anlamına geliyor.

Bu patlama yıldızları genellikle uzun bir eliptik yörüngeye sokar. Ancak bu yıldızda böyle bir patlama meydana getirmek için bile yeterli enerji kalmadığından iki yıldız bunun yerine dairesel bir yörüngede yakınca hizalanmış.

Zamanla bu iki yıldız, kozmos boyunca güçlü kütleçekimsel dalgalar gönderip gümüş ve altın gibi ağır elementleri arkasında bırakarak birleşecek.

Bu yıldız çifti kendi başına bile yeterince tuhaf. Ancak bilim insanları bunun gibi sistemleri bulmanın kilonovaları daha iyi anlamaya yardımcı olabileceğini umuyor. Bu etkileyici patlamaların evrendeki altının kaynağı olduğu da düşünülüyor.

Chené, “Uzunca bir süre, gökbilimciler nihayetinde bir kilonovaya yol açabilecek kesin koşullar hakkında tahminler yürüttü” diyor:

“Bu yeni sonuçlar en azından bazı durumlarda iki kardeş nötron yıldızının, biri klasik bir süpernova patlaması olmadan meydana gelse bile birleşebileceğini gösteriyor.”

CPD-29 2176 diye bilinen bu çift yıldızlı sistem, Dünya’dan yaklaşık 11 bin 400 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. İlk olarak NASA’nın Neil Gehrels Swift Gözlemevi’nin tespit ettiği sistemin olağandışı doğası, daha sonra Şili’deki 1,5 metre çaplı SMARTS teleskobu kullanılarak yapılan gözlemlerle doğrulandı.

Bulgular, Nature adlı bilimsel dergide dün yayımlanan “A high-mass X-ray binary descended from an ultra-stripped supernova” (Çok düşük maddeli bir süpernovadan türeyen yüksek kütleli bir X-ışını ikilisi) başlıklı yeni bir makalede açıklanıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uzayda Tekrarlayan 25 Sinyal Tespit Edildi

Uzayda tekrarlayan 25 sinyal tespit edildi. Kısa süre öncede, her 18 dakikada bir tekrar eden gizemli bir radyo sinyali tespit edilmiş ve bu sinyalin nereden geldiği bilim camiasında tartışmalara neden olmuştu.

Bazı uzmanlar bu sinyallerin nötron yıldızları ve karadeliklerden geldiğine inanılıyor. Ancak bilim dünyası ‘hızlı radyo dalgası patlamaları’nın kaynağı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.

Kanadalı bilim insanları, uzayda tekrarlayan 25 sinyal tespit etti.

Bu sinyallerin “hızlı radyo dalgası patlamaları” (FRB) adı verilen gizemli bir fenomene ait olduğu düşünülüyor.

FRB’ler, Güneş’in üç günde ürettiğinden daha fazla enerjiyi bir milisaniyede açığa çıkaran patlamalardan oluşuyor.

Çoğu patlama yalnızca milisaniyeler sürse de bunların tekrar ettiği nadir vakalar da tespit edilmişti.

Örneğin kısa süre önce gökbilimciler, her 18 dakikada bir tekrar eden gizemli bir radyo sinyali tespit etmiş ve bu sinyalin nereden geldiği bilim camiasında tartışmalara neden olmuştu.

Yeni araştırmada ise Kanada’nın British Columbia bölgesindeki Dominion Radyo Astrofizik Gözlemevi’nde 25 FRB’ye dair kanıt bulundu.

Gözlemevindeki yenilikçi bir teleskop olan Kanada Hidrojen Yoğunluğu Haritalama Deneyi’nden verileri inceleyen bilim insanları, 2019 ve 2021 arasında tespit edilen sinyalleri inceledi.

Daha sonra bu sinyaller arasındaki tekrarlayan FRB’leri ayıklamak için bir yapay zeka algoritması kullanıldı.

Geniş görüş alanı ve frekans aralığı nedeniyle bu teleskop FRB’leri tespit etmek için vazgeçilmez bir araç.

Gökbilimciler bu teleskobu kullanarak bugüne kadar 1000’den fazla kaynak tespit etti.

Bazı uzmanlar bu sinyallerin nötron yıldızları ve karadeliklerden geldiğine inanılıyor.

Ancak bilim dünyası FRB’lerin kaynağı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.

Zira bu sinyallerin pulsar veya magnetarlardan geldiğini düşünenler olduğu gibi, FRB’leri Dünya dışı yaşamla ilişkilendirmeye çalışanlar da var.

Uzmanlara göre Kanada’daki gibi güçlü teleskoplarla yapılan deneyler yakın gelecekte bu gizemli fenomenin açıklığa kavuşmasını sağlayabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarından Çarpıcı Keşif: Bilinen En Uzak Galakside Oksijen Tespit Edildi

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın gelmiş geçmiş en güçlü uzay teleskobu diye nitelenen James Webb Uzay Teleskobu tarafından temmuz ayında gözlemlenen ve bilinen en uzak galakside oksijen tespit edildi.

Araştırmanın ortak yazarı Jorge Zavala, “James Webb’in çalışmaları daha yeni başladı, ancak şimdiden erken evrende galaksi oluşumuna dair teorilerimizi onun gözlemlerine uygun olacak şekilde ayarlamaya başladık” dedi ve ekledi:

“James Webb ve ALMA’nın güçlerini birleştirmesi, ufkumuzu evrenin şafağına kadar genişletiyor.”

Bilim insanları şimdiye kadar keşfedilmiş en uzak galakside oksijen belirtileri saptadı.

Yaşam için son derece gerekli olan bu elementin uzayın derinliklerinde keşfedilmesi, eski galaksilerin yapısına dair önemli ipuçları sunuyor.

Keşfe konu olan GHZ2/GLASS-z12 adlı galaksi, evreni oluşturduğu varsayılan Büyük Patlama’dan sadece 367 milyon yıl sonra oluştu.

Astrofizikçilere göre bu tarih, 13,8 milyar yıl önce ortaya çıkan “evrendeki ilk ışıkların açıldığı” dönemdi.

Dolayısıyla bu galaksiyi gözlemlemek, zamanda milyarlarca yıl öncesine bakmak anlamına geliyor. Çünkü galaksiden gelen ışık, teleskoplara yakalanmadan önce 13,5 milyar ışık yılı mesafe kat etti.

Söz konusu galaksi, NASA’nın gelmiş geçmiş en güçlü uzay teleskobu diye nitelenen James Webb Uzay Teleskobu tarafından temmuz ayında gözlemlenmişti.

James Webb’den gelen görüntülerin ardından bilim insanları, galaksiyi bir de yer tabanlı teleskopla gözlemlemek istedi. Bunun için de Şili’deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi (ALMA) kullanıldı.

Araştırma ekibine liderlik eden, Japonya’daki Nagoya Üniversitesi’nden Tom Bakx, “James Webb Uzay Teleskobu’nun ilk görüntüleri o kadar çok eski galaksiyi ortaya çıkardı ki bulgularını Dünya’daki en iyi gözlemevini kullanarak test etmek zorunda hissettik” diye konuştu.

ALMA’yı GHZ2/GLASS-z12 yönüne çeviren ekip, oksijen gibi elementlerle bağlantılı radyo spektrumunda emisyonlar aramaya başladı.

ALMA’yı oluşturan 66 adet 12 metrelik radyo anteninin her biri çalıştırıldı ve sonunda GHZ2/GLASS-z12 konumuna yakın bir oksijen emisyon hattı tespit edildi.

Bunu takip eden analizler ve istatistiksel testler, sinyalin gerçek olduğunu ve galaksiden geldiğini ortaya koydu.

Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırma, evrendeki ilk galaksilere dair önemli bilgiler veriyor.

Emisyonun parlaklığı, galaksinin hidrojen ve helyumdan daha ağır elementleri nispeten hızlı bir şekilde oluşturduğu sonucuna götürüyor.

Araştırmacılara göre bu bulgu özellikle ilginç. Zira yıldızlar ortaya çıkmadan önce evren, helyum ve hidrojenden oluşuyordu.

Yıldızlar ortaya çıktıktan sonra sıcak, yoğun çekirdeklerinde atomları parçalayarak daha ağır elementler oluşturmaya başladı.

Ancak bu elementler yıldızların içinde “kilitliydi”. Yani daha ağır elementlerin yıldızlararası uzayda yayılabilmesi, yıldızların patlayarak ölmesine kadar mümkün olmadı.

Araştırmanın ortak yazarı Jorge Zavala, “James Webb’in çalışmaları daha yeni başladı, ancak şimdiden erken evrende galaksi oluşumuna dair teorilerimizi onun gözlemlerine uygun olacak şekilde ayarlamaya başladık” dedi:

James Webb ve ALMA’nın güçlerini birleştirmesi, ufkumuzu evrenin şafağına kadar genişletiyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarından Tarihi Değiştiren Keşif!

Yeni bir araştırma, obsidyen aletlerin bilinenden 500 bin yıl önce kullanıldığı ortaya koydu. Araştırmada “Kıvrımlı bir nehir kenarında obsidyen taşlarının birikmesinin ardından homininler, keskin kenarlara sahip büyük aletler üreterek bunları yeni şekillerde kullanmaya başladı” ifadelerine yer verildi.

Araştırmacılar ise, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandılar: Homininlerin çevresel değişimlere basit bir şekilde tepki vermekten çok daha fazlasını yaptığını iddia ediyoruz. Yeni fırsatları değerlendiriyor, onlara göre yeni teknikler ve yeni beceriler geliştiriyorlardı.

Etiyopya’daki Melka Kunture adlı arkeolojik alanda obsidyen nesne tarihini değiştiren bir keşif yapıldı.

Arkeolog ekibi 1,2 milyon yıllık obsidyen el baltası atölyesi ortaya çıkarıldı. Bölgede ayrıca 575 obsidyen balta bulundu. Bulguyla obsidyen aletlerin daha önce bilinenden 500 bin yıl önce kullanıldığı ortaya kondu.

Volkanik arazilerde yaygın şekilde bulunan obsidyen, lavın hızla soğumasıyla oluşuyor. Bu cam kenarlarının keskin olması ve kırılganlığıyla biliniyor. Volkanik cam alet ve silah yapımında kullanılıyor. Kenya’da daha önce yapılan keşifte 700 bin yıllık obsidyen baltalar bulunmuştu.

İtalya’daki Sapienza Üniversitesi’nden Margherita Mussi’nin yönettiği uzmanlarsa, Etiyopya’daki Awash Nehri’nin çevresinde yaşayan homininlerin (insansı maymun) yaptığı 578 baltayı keşfetti. Bunların üçü hariç hepsinin obsidyen olduğu tespit edildi.

19 Ocak’ta Nature Ecology & Evolution adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırmada “Kıvrımlı bir nehir kenarında obsidyen taşlarının birikmesinin ardından homininler, keskin kenarlara sahip büyük aletler üreterek bunları yeni şekillerde kullanmaya başladı” ifadesine yer verildi.

Araştırmacılar sözlerine şöyle devam etti:

Homininlerin çevresel değişimlere basit bir şekilde tepki vermekten çok daha fazlasını yaptığını iddia ediyoruz. Yeni fırsatları değerlendiriyor, onlara göre yeni teknikler ve yeni beceriler geliştiriyorlardı.

Yaklaşık 2,5 milyon ila 11 bin 700 yıl öncesini kapsayan Pleistosen çağında bir hominin olan Homo sapiensin yakın akrabaları da yaşıyordu. Bunlardan bazıları 3,3 milyon yıl önce basit taş aletler yontuyordu. Ancak alet yapımı için kullanılan “atölyelerin” çok daha sonra kurulduğu varsayılıyordu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın