James Webb, Bir Ötegezegenin Atmosferini Ayrıntılı Olarak Görüntüledi

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan James Webb, nefes kesici görüntüler kaydetmeye devam ediyor. James Webb Uzay Teleskobu sayesinde, 700 ışık yılı uzaklıktaki “WASP-39b” adlı ötegezegenin atmosferi incelendi.

NASA’nın internet sitesinde yer alan habere göre; James Webb Teleskobunun kaydettiği görüntüler yardımıyla söz konusu ötegezegenin atmosferik bileşenlerinin profili çıkarıldı ve sülfür dioksit de dahil olmak üzere çok sayıda bileşen tespit edildi.

Böylelikle NASA, bir ötegezegenin atmosferinin daha önce görülmemiş halini paylaşmış oldu.

26 Ağustos’ta, Güneş Sistemi’nin dışında yer alan “WASP-39b” ötegezegeninin atmosferinde, ilk kez karbondioksit olduğu belirlenmişti.

Satürn’e yakın büyüklükte kütleye sahip olduğu belirtilen WASP-39b, Jüpiter’in ise üçte biri büyüklüğünde.

NASA, 25 Aralık 2021’de dünyanın en büyük ve en gelişmiş uzay teleskobu James Webb’i uzaya fırlatmıştı.

NASA’nın Avrupa ve Kanada uzay ajanslarıyla ortak çalışmasının ürünü olan Webb, bugüne kadar yapılmış en büyük ve güçlü ancak 31 yaşında olan, çalışma ömrünün sonuna yaklaşan Hubble Uzay Teleskobu’nun halefi görülüyor.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

Paylaşın

Dünya’nın Kütlesi Yaklaşık ‘Altı Ronnagram’ Oldu

Dünya’nın kütlesi yaklaşık 6 ronnagram oldu. 6 ronnagram, 6’nın yanına 27 sıfır ekleneceği anlamına geliyor. Jüpiter ise yaklaşık iki quettagram ediyor. Bu da ikinin yanına 30 sıfır eklenmesi demek.

Dünyanın dört bir yanından bilim insanı, Fransa’da bir araya gelerek, en büyük ve en küçük sayıları daha kolay ifade edebilmek için yeni ölçü birimlerini belirledi.

Böylelikle küresel standart olarak kabul edilen Uluslararası Birimler Sistemi’ne 30 yılı aşkın süre sonra ilk kez yeni örnekler eklenmiş oldu.

Yeni karara göre en büyük sayılar için “ronna” ve “quetta”, en küçükler içinse “ronto” ve “quecto” kullanılacak. Bunlar gram ve metre gibi ölçü birimlerinin önüne ek olarak gelecek.

Değişiklikler, her 4 yılda bir Paris’in batısındaki Versay Sarayı’nda gerçekleşen 27. Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı’na katılan bilim insanları ve hükümet temsilcileri tarafından oylandı.

Yeni ön eklerin getirilmesi girişimine öncülük eden Birleşik Krallık Ulusal Fizik Laboratuvarı, kararın kabul edildiğini bir bildiriyle açıkladı.

Ön ekler, büyük miktarların ifade edilmesini kolaylaştırıyor. Örneğin, bir kilometre yerine 1000 metre, bir milimetre yerine ise metrenin binde biri ifadesini kullanmak, karmaşık hesaplamalarda işleri zorlaştırabilir.

Uluslararası Birimler Sistemi, 1960’ta ilk kurulduğundan beri, bilimsel ihtiyaçlar doğrultusunda ön eklerin sayısını artırıyor. En son 1991’de, büyük moleküler miktarları ifade etmek isteyen kimyagerler, “zetta” ve “yotta” birimlerini listeye ekletmişti.

Büyük ölçümlerde kullanılan yottametre, ilgili rakamın ardına 24 sıfır ekliyor.

Ancak Birleşik Krallık Ulusal Fizik Laboratuvarı’nın yöneticilerinden Richard Brown’a göre, yotta bile dünyanın “doymak bilmez veri iştahıyla” başa çıkmak için yeterli değildi.

Brown, “Şu anda verileri, en büyük ön ek olan yottabayt cinsinden ifade ediyoruz. Ama sınıra çok yakınız” ifadelerini kullandı.

Dünyanın yeni kütlesi

Yeni ön ekler, gezegenlerin ağırlığını ifade etmede de işlevli olabilir.

Brown, “Mesafe yerine kütleyi düşünelim. Dünya’nınki yaklaşık 6 ronnagram olur” dedi. 6 ronnagram, 6’nın yanına 27 sıfır ekleneceği anlamına geliyor.

Bilim insanı, “Jüpiter ise yaklaşık iki quettagram ediyor” diye ekledi. Bu da ikinin yanına 30 sıfır eklenmesi demek.

Öte yandan, Uluslararası Birimler Sistemi tarafından onaylanmamış ama halihazırda kullanılan ekler de mevcut. Veri büyüklüğünü ifade eden rontobayt ve hellabayt bunlardan ikisi.

Google, 2010’dan beri baytlar için bu ön ekleri kullanıyor.

Brown, “Bunlar gayri resmi şekilde dolaşımda olan terimlerdi, bu yüzden bir şeyler yapmamız gerektiği açıktı” diye konuştu.

Kararın arkasındaki uzmanlar, yeni öneklerin “sistemi geleceğe hazırlayacağını” ve en azından önümüzdeki 20 ila 25 yıl boyunca bilim dünyasının ihtiyacını karşılamaya yeteceğini düşünüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Samanyolu Galaksisi’nin ‘En Yaşlı’ Yıldızı Keşfedildi

Dünya’nın da içinde yer aldığı Güneş Sistemi’ni kapsayan Samanyolu Galaksisi’nin en eski yıldız sistemi keşfedildi. Warwick Üniversitesi öncülüğündeki gökbilimciler galaksimizde, yörüngesindeki gezegenlerden enkaz toplayan en eski yıldızı tespit etti ve bu yıldız, Samanyolu’nda keşfedilen en eski kayalık ve buzlu gezegen sistemlerinden biri oldu.

Bilim insanlarının ulaştığı bulgular 5 Kasım günü Royal Astronomical Society’nin aylık bülteninde yayınlandı. Araştırmada, Dünya’ya 90 ışıkyılı mesafedeki soluk bir beyaz cücenin ve yörüngedeki gezegen sisteminin kalıntılarının 10 milyar yıldan daha yaşlı olduğu sonucuna varıldı.

Güneşimize benzeyenler de dahil olmak üzere, yıldızların büyük kısmının yazgısı bir beyaz cüceye dönüşmek. Beyaz cüceler, yakıtının tamamını tüketip dış katmanlarını uzaya saçan ve artık bir küçülme ve soğuma sürecinden geçen yıldızlardır. Bu süreç esnasında, yörüngede dolanan gezegenler parçalarına ayrılır ve kimi durumlarda dağılan enkazlar beyaz cücenin yüzeyine çekilerek yok edilir.

Bu araştırma doğrultusunda, Warwick Üniversitesi öncülüğünde çalışan bir astronomi ekibi, Avrupa Uzay Ajansı’na ait GAIA adlı uzay gözlemevince saptanan iki olağandışı beyaz cüceyi modelledi. Araştırma ekibinin daha fazla analize tabi tuttuğu yıldızların her ikisi de gezegen enkazlarıyla kirlenmiş durumda; biri alışılmadık düzeyde mavi, diğeriyse yerel galaktik mahallemizde bugüne dek saptanan en soluk ve en kırmızı yıldız.

Gökbilimciler, “kırmızı” yıldız WDJ2147-4035’in ne kadar sürede soğuduğunu anlamak için GAIA, Karanlık Enerji Araştırması ve Avrupa Güney Gözlemevi’nde bulunan X-Shooter aracından elde edilen spektroskopik ve fotometrik verileri kullanarak, yıldızın yaklaşık 10,7 milyar yaşında olduğunu ve 10,2 milyar yılını bir beyaz cüceye dönüşerek geçirdiğini ortaya çıkardılar.

Spektroskopi, bir yıldızın atmosferinde bulunan elementlerin farklı renklerdeki ışığı ne kadar zaman boyunca emdiğini saptayabilen ve bunların hangi elementler olduğunu ve ne kadarının atmosferde mevcut olduğunu belirlemeye yardım eden, yıldızdan gelen ışığın farklı dalga boylarındaki analizini içerir. Araştırma ekibi, WDJ2147-4035’in spektrumunu inceleyerek, yıldızda biriken sodyum, lityum, potasyum ve geçici olarak tespit edilen karbon metallerinin mevcudiyetini ortaya çıkardı ve bulgular onu şu ana dek keşfedilen en eski metalle kirlenmiş beyaz cüce haline getirdi.

Gezegenlerin evrimine ilişkin yeni bilgilere ulaşıldı

Mavi olan ikinci yıldız WDJ1922+0233, WDJ2147-4035’ten yalnızca biraz daha genç ve Dünya’nın kıtasal kabuğunu andıran bir bileşime sahip olan gezegen kaynaklı enkazlarla kirlenmiş halde. Bilim ekibi, düşük ısıdaki yüzey sıcaklığına karşın WDJ1922+0233’ün mavi renginin, olağandışı helyum-hidrojen karşımı atmosferinden kaynaklandığı neticesine ulaştı.

Diğer yandan, kırmızı olan WDJ2147-4035 yıldızının barındırdığı neredeyse saf haldeki helyum ve yüksek yer çekimli atmosferinde var olan enkaz yıldızın bir beyaz cüceye dönüşümünden sağ kurtulan eski bir gezegen sisteminden geriye kalanlardan oluşuyordu ve gökbilimcilerin, bunun en eski gezegen sistemi olduğu sonucuna varmasına imkân tanıdı.

Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü’nde doktora öğrencisi olan araştırma başyazarı Abbigail Elms, şöyle konuştu: “Bu, metalle kirlenmiş haldeki yıldızlar, Dünya’nın eşsiz olmadığını, Dünya’ya benzer gezegensel yapılara sahip başka gezegen sistemleri olduğunu gözler önüne seriyor. Var olan bütün yıldızların yüzde 97’si beyaz cüce haline gelecek ve evrenin her yerinde o denli çoklar ki, özellikle de bu son derece havalı olanları anlamak büyük önem taşıyor. Galaksimizde var olan en eski yıldızlardan meydana gelen soğuk beyaz cüceler, Samanyolu’ndaki en eski yıldızların yörüngesinde dönen gezegen sistemlerinin oluşumu ve evrimine dair bilgi sağlıyor. Geçmişte Samanyolu’nda Dünya’ya benzeyen gezegenlerce kirletilen en eski yıldız kalıntılarını ortaya çıkardık. Bu olayın 10 milyar yıllık bir ölçekte meydana geldiğini ve bu gezegenlerin Dünya oluşmadan çok daha önceleri yok olduğunu düşünmek şaşkınlık verici.”

“Evrenin geçmişine ve geleceğine bakabileceğiz”

Bunun yanı sıra, gökbilimciler, bu metallerin yıldızın çekirdeğinde ne hızla battığını tespit etmek amacıyla yıldızın spektrumlarını da kullanabiliyorlar ve bu, zamanda geriye doğru bakmalarına ve bu metallerin her birinin orijinal gezegen gövdesinde ne oranda bulunduğunu belirlemelerine imkân sağlıyor. Bu materyal düzeylerini, kendi güneş sistemimizde var olan astronomik nesnelerle ve gezegen kaynaklı materyallerinkiyle karşılaştırarak, yıldız henüz ölmeden ve bir beyaz cüceye dönüşmeden önce bu gezegenlerin ne durumda olacağını öngörebiliriz; bununla birlikte, WDJ2147-4035’in durumunda, bunu yapmanın epey zor olduğu kanıtlandı.

Abbigail, “Kızıl yıldız WDJ2147-4035, yığılan gezegensel enkaz lityum ve potasyum açısından zengin olduğu ve kendi güneş sistemimizde bilinen hiçbir şeye benzemediği için hâlâ gizemini koruyor. O, aşırı soğuk yüzey sıcaklığı, onu kirleten metaller, ileri yaşı ve manyetik oluşu onu son derece ender bulunur hale getirdiği için, fazlasıyla ilgi çekici bir beyaz cüce” diyor.

Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Profesör Pier-Emmanuel Tremblay, şu ifadeleri kullanıyor: “Bu yaşlı yıldızlar günümüzden 10 milyar yıldan daha uzun bir süre önce ortaya çıktığında, metaller evrim geçiren yıldızlarda ve devasa yıldız patlamalarında meydana geldiği için, şimdikine kıyasla evren metal bakımından daha fakirdi. Gözlemlenen iki beyaz cüce, Güneş Sistemi’nin meydana geldiği koşullardan farklı, metaller bakımından fakir ve gazlar bakımından zengin olan bir ortamdaki gezegen oluşumuna dair heyecan verici bir bakış imkânı sunuyor.”

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

Kızıl Gezegen’e (Mars) Dair Yeni Bulgular Şaşırttı

Yeni yayımlanan bir araştırma, göktaşı çarpmalarından elde edilen kanıtlar doğrultusunda, Mars (Kızıl Gezegen) yüzeyinin altının göründüğü veya beklendiği kadar basit olmadığını öne sürüyor.

Mars’ın yüzeyi bazaltik kayaçtan, yani erimiş lav olarak ortaya çıkan materyalden oluşuyor. Ancak Iowa Üniversitesi Dünya ve Çevre Bilimleri’nde doktor öğretim üyesi ve çalışmanın yazışmadan sorumlu yazarı Valerie Payré’ye göre araştırmacılar, yüzeyin kilometrelerce altından meteor çarpmalarıyla çıkan materyalde daha yüksek yoğunlukta silikon buldu. Normalde bazaltik kayaçlarda bu miktarlarda silikon bulunmamalı.

Dünya’yla karşılaştırıldığında Mars jeolojik açıdan ölü bir gezegen. Mars, Dünya gibi manyetik alan oluşturan sıvı bir demir çekirdeğe sahip değil ve aktif levha tektoniği de yok. Dünya’nın aksine, Kızıl Gezegen’in kabuğu gezegenin dış yüzeyine doğru katlanmadı ve milyarlarca yıllık süren bir katlanma süreciyle tekrar tekrar sıkıştırılmadı.

Bu nedenle bilim insanları uzun zamandır Mars kabuğunun, yani gezegenin en dış katmanının basit bir yapı olduğunu ve kesinlikle Dünya’nın kabuğu kadar çeşitlilik göstermediğini düşünüyordu. Öte yandan, hakemli bilimsel dergi Geophysical Research Letters’ta cuma günü yayımlanan yeni bir araştırma, göktaşı çarpmalarından elde edilen kanıtlar doğrultusunda, Mars yüzeyinin altının göründüğü veya beklendiği kadar basit olmadığını öne sürüyor.

Mars’ın yüzeyi bazaltik kayaçtan, yani erimiş lav olarak ortaya çıkan materyalden oluşuyor. Ancak Iowa Üniversitesi Dünya ve Çevre Bilimleri’nde doktor öğretim üyesi ve çalışmanın yazışmadan sorumlu yazarı Valerie Payré’ye göre araştırmacılar, yüzeyin kilometrelerce altından meteor çarpmalarıyla çıkan materyalde daha yüksek yoğunlukta silikon buldu. Normalde bazaltik kayaçlarda bu miktarlarda silikon bulunmamalı.

Dr. Payré yaptığı açıklamada, “Bileşimde daha fazla çakmaktaşı var ve bu da kayaları bazalt değil, bileşim açısından daha gelişmiş dediğimiz hale getiriyor” dedi.

Bu bize Mars’ta oluşmuş kabuğun kesinlikle bildiğimizden daha karmaşık olduğunu söylüyor. Yani bu, daha çok bu süreci ve bunun özellikle de Dünya’nın kabuğunun ilk olarak oluşum biçimi açısından ne anlama geldiğini anlamakla ilgili.

Dr. Payré ve meslektaşları, NASA’nın Mars Keşif Yörünge Aracı’nın çektiği görüntüleri kullanarak Mars’ın güney yarım küresindeki 9 noktada (çarpma kraterleri ve yüzeydeki diğer çatlaklar veya kırıklar) yüksek silikon yoğunlaşmaları buldu.

Bilim insanları Mars’ın 4,5 milyar yıl önce, muhtemelen uzaydaki devasa kayalık cisimler arasındaki çarpışmanın bir parçası olarak oluştuğuna inanıyor. Böyle bir çarpışma, tüm gezegeni yapışkan, sıvı bir magma karmaşası, nihayetinde de üzerinde ince bir kabuğun donduğu bir “magma okyanusu” haline getirmiş olabilir.

Öte yandan, ilk başta Mars’ın bir kısmı böyle bir çarpışmadan sonra katı kalmışsa, yani magma okyanusu içindeki adalar olarak kalmışsa bu, kabuğun bazaltikten ziyade silikon olduğu alanları açıklayabilir. Araştırmacılar, bu 9 bölgedeki kabuğu 4,2 milyar yıla tarihlendirdi ki bu, şimdiye kadar Mars’ta tespit edilen en eski kabuk oldu.

Dr. Payré, “Yüzeydeki keşif araçları, bazaltikten ziyade silisyumlu kayalar gözlemledi” dedi ve ekledi: Bu yüzden, kabuğun daha silisyumlu olabileceğine dair fikirler vardı. Ancak erken kabuğun nasıl oluştuğunu veya kaç yaşında olduğunu hiç bilmiyorduk ve halen bilmiyoruz, bu yüzden bu halen bir tür gizem.

Mars’ın kabuğunu incelemek, bilim insanlarının Dünya’nın kadim geçmişinde nasıl oluştuğunu daha iyi anlamalarını sağlayabilir. Gezegenimiz jeolojik açıdan aktif olduğundan, en eski kabuğun büyük kısmı, tektonik plakaların birleştiği dalma bölgelerinde gezegenin iç kısımlarına geri dalarak sürece yeniden başlıyor.

Dr. Payré, “Gezegenimizin kabuğunu başlangıcından beri tanımıyoruz; yaşamın ilk ne zaman ortaya çıktığını bile bilmiyoruz” dedi ve ekledi: Pek çok kişi bu ikisinin bağlantılı olabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla, uzun zaman önce kabuğun neye benzediğini anlamak, gezegenimizin tüm evrimini anlamamızı sağlayabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Dünyaya En Yakın ‘Kara Deliği’ Tespit Etti

Bilim insanları, dünyaya şu ana kadar bilinen en yakın kara deliği keşfetti. 1.600 ışık yılı uzaklıkta yer alan kara delik güneşten 10 misli daha büyük ve yeryüzüne daha önce tespit edilenden 3 misli daha yakın.

Bilim insanları kara deliği ona eşlik eden yıldızı sayesinde tespit edebilidi. Yıldızın kara deliğin etrafında dünyanın güneş yörüngesi ile aynı mesafede bir yörüngede seyrettiği keşfedildi.

Astrofizik Merkezi’nde görevli Kareem El-Badry yaptığı açıklamada, Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA), Samanyolu Galaksisi’nin (Milky Way) doğru ve eksiksiz haritasını oluşturmak amacıyla Gaia misyonu kapsamında topladığı veriler değerlendirilirken, “kara deliğin” tespit edildiğini aktardı.

El-Badry ve ekibinin ABD’nin Hawaii eyaletindeki Gemini Uluslararası Rasathanesi’nden aldığı bilgileri de teyit ederek kaleme aldığı bilimsel makale, aylık çıkan Kraliyet Astronomi Derneği (Royal Astronomical Society) dergisinde yayımlandı.

Kara delik nedir?

Kara delik; uzayda bulunan ve ışığın dahi kaçamadığı çok çok güçlü bir çekim gücüne sahip olan kozmik gökcismidir. Einstein’ın genel görelilik kuramıyla tanımlanmış olan kara delikler ışık yaymadığı için kara olarak nitelendirilir.

Kara delikler ne kadar büyüktür?

Kara delikler çeşitli büyüklüklerde olabilirler, fakat temel olarak 3 çeşit kara delik vardır. Kara deliklerin Kütle si ve büyüklüğü onların türünü belirler.

En küçük kara delikler ilksel kara delikler olarak bilinir. Bilimciler, bu tür kara deliklerin bir atom kadar küçük olduklarını ancak büyük bir dağ kadar büyük bir kütleye sahip olduklarını düşünüyorlar.

En yaygın kara delik tipi ise yıldızsal olarak isimlendirilen orta-büyüklükteki kara deliklerdir. Bir yıldızsal kara deliğinin kütlesi Güneş’in kütlesinden yaklaşık 20 kat daha büyük olabilir ve yaklaşık olarak 16 km çapındaki bir topun içerisine yerleştirilebilir. Samanyolu Galaksi’sinde düzinelerce yıldızsal kara delik bulunabilir.

En büyük kara delikler ise “süper kütleli” olarak isimlendirilir. Bu kara delikler bir milyon tane Güneş’in bileşiminden daha büyük kütlelidirler ve çapı, yaklaşık olarak Güneş Sistemi büyüklüğünde olan bir topun içerisine yerleştirilebilir. Bilimsel deliller; büyük galaksilerin her birinin merkezinde bir tane süper kütleli kara delik bulunduğunu gösteriyor.

Samanyolu Galaksisi’nin merkezinde olduğu düşünülen süper kütleli kara deliğin ismi ise Sagittarius A’dır. Bu kara delik, yaklaşık 4 milyon tane Güneş’in kütlesine eşit bir kütleye sahiptir ve yaklaşık bir güneş büyüklüğünde çapı olan bir topun içerisine yerleştirilebilir.

Kara delikler nasıl oluşurlar?

İlksel kara deliklerin evrenin ilk zamanlarında, Büyük Patlama’dan (Big Bang) hemen sonra oluştuğu düşünülüyor.

Yıldızsal kara delikleri ise; çok büyük kütleli bir yıldızın kendi merkezine doğru patlaması (çöküşü) sonucu oluşurlar. Bu çöküş aynı zamanda bir süpernovaya ya da uzaya doğru patlayan yıldız patlamalarına sebep olur.

Süper kütleli kara delikler için ise; bilimciler bu kara deliklerin içerisinde bulundukları galaksiler ile aynı anda oluştuklarını düşünüyorlar. Bu kara deliklerin büyüklüğü içerisinde bulundukları galaksinin kütlesine ve büyüklüğüne bağlıdır.

Paylaşın

Doğanın Bir Gizemi Daha Çözüldü: Balıklar Yüzerken Neden Aşağı Bakıyor?

Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Northwestern Üniversitesi’nden bilim insanları, doğanın bir gizemini daha çözmenin mutluluğunu yaşıyor: Balıklar yüzerken neden aşağı bakar?

Northwestern Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar, bunun sebebinin balıkların akıntıya karşı yüzdüklerinde dengede durmalarını sağlaması olduğunu doğruladı.

Balıklar nehir yatağına bakarak, yüzdükleri yönü ve hızlarını daha iyi algılıyor. Çevredeki diğer balıklara, bitkilere veya döküntülere odaklanmak, onlara yanlış bir yön duygusu verebilir.

Araştırmanın başındaki Emma Alexander şunları söyledi:

“Bu, hareket etmeyen bir tren vagonunda oturmaya benziyor. Treninizin yanındaki trenin istasyondan uzaklaşmaya başlaması sizi de kandırarak hareket ettiğinizi düşünmenize yol açabilir.

Diğer trenin görsel işareti o kadar güçlüdür ki diğer tüm duyularınızın size hareketsiz oturduğunuzu söylediği gerçeğine baskın gelir. Bu, balıklarda çalıştığımız olgunun tamamen aynısı. Balıkların üstünde birçok yanıltıcı hareket işareti var fakat en bol ve güvenilir sinyaller nehrin dibinden geliyor.”

Çalışma, laboratuvarlar yerine Hindistan’daki kendi doğal çevrelerinde zebra balıklarına odaklandı.

Northwestern’deki McCormick Mühendislik Fakültesi’nden bilgisayar bilimleri yardımcı doçenti Alexander şunları söyledi:

“Balıkların altlarındaki harekete üstlerindeki harekete göre daha güçlü tepki verdiği kısa süre önce keşfedildi. Bu gizemi araştırmak ve nedenini anlamak istedik.

Çalıştığımız birçok zebra balığı laboratuvar tanklarında büyüyor fakat beyinlerinin ve davranışlarının gelişimini doğal yaşam alanları şekillendirdi. Bu nedenle organizmanın geliştiği bağlamı araştırmak için kaynağa geri dönmemiz gerekiyordu.”

Araştırmacılardan oluşan ekip, Hindistan genelinde zebra balıklarının yaşadığı sığ nehirlerin bulunduğu 7 bölgeyi ziyaret etti.

Uzaktan kumandalı robotik bir kola bağlı su geçirmez bir dalış çantasının içinde 360 derecelik bir kamera kullanan araştırmacılar, kamerayı suya daldırdı ve balıkları izledi.

Araştırmacılar bu davranışın, balıkların akıntıya karşı yüzerken kendilerini dengede tutabilmek için geliştirdiği bir adaptasyon davranışı olduğu sonucuna vardı.

Araştırma Current Biology adlı akademik dergide yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Mars’ta Astronotların Yaşayabileceği 9 Mağara Buldu

Bilim insanları, Mars’ta yeraltında kayda değer bir mesafeye kadar uzanan çukurlara odaklanıldı ve 9 mağara belirledi. Bilim insanları, bu boşlukların astronotların gelecekteki mürettebatlı görevlerde barınak inşa etmeleri için uygun olabileceğine inanıyor.

Araştırmacı Nicole Bardabelias, en büyüğü bir futbol sahasından daha büyük olan Mars’taki bu çukurların daha fazla incelenmeye değer olabileceğini söyledi.

Bilim insanları, gelecekteki Mars keşif görevleri için gezegendeki en uygun bölgeler olduğuna inandıkları 9 mağara buldu.

Geçen ay The Geological Society of America’s Connects 2022 (Amerika Jeoloji Topluluğunun Bağlantıları) konferansında sunulan araştırma, bu mağaraların Kızıl Gezegen’deki zorlu ortama karşı koruma sağlayabileceği için, gelecekteki astronotların barınaklarını inşa etmeye uygun olduğunu ortaya koydu.

ABD’deki Arizona Üniversitesi’nden araştırmacıların da dahil olduğu ekip, gelecekteki mürettebatlı görevlerin bu habitatlardaki doğal kaynaklardan da yararlanabileceğini söylüyor.

Mars’ın gündüz ve gece arasında aşırı derecede dalgalanan sıcaklıklara, sert radyasyona, ayrıca meteoritler ve uzay kayaları tarafından sık sık bombardımana maruz kalan zorlu bir ortama sahip olduğu biliniyor.

Bilim insanları uzun zamandır Mars’ta yüzey altı boşlukları olarak bilinen mağara benzeri yapıların, gelecekteki astronotlara bu zorlu koşullar karşısında biraz nefes aldırabileceğine inanıyor.

Mars’ta bu tür mağaraların ilk keşfinden bu yana NASA’nın robotik uzay aracı Mars Odyssey Orbiter, Kızıl Gezegen’de Mars Küresel Mağara Adayları Kataloğu’na (MGC3 olarak da biliniyor) konan 1000’den fazla olası boşluğun tanımlanmasına yardımcı oldu.

Yeni çalışmada, araştırmacılar ilk olarak uzay aracı için iniş sahası olmaya elverişli bölgeye yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki yerleri seçerek listeyi gelecekteki görevler için daha uygun mağaralara indirgedi.

Mars yüzeyine iniş için yükseltilerinin neden olduğu sınırlamalar veya giriş, alçalma ve iniş teknolojisinin kısıtlamaları nedeniyle bazı mağaraları gözden çıkaran bilim insanları, seçenekleri ilk etapta 214 olası odak noktasına indirebildi.

Araştırmacılar, uygun iniş alanına sahip bölgeleri yaklaşık 1000 metre yüksekliğin altındaki sahalar olarak tanımladı.

Bilim insanları bu tür alçak alanların daha uygun olduğunu söylüyor. Zira bu alanlar, geniş kesimlerce “7 dakikalık dehşet” diye adlandırılan zorlu bir görev olan Mars’a uzay aracı indirme sırasında avantaj sağlıyor.

Araştırmacılar bunun ardından listeyi daha da daralttı ve yüksek çözünürlüklü görüntüleri olan mağaraları seçti.

Bu adaylardan yeraltında kayda değer bir mesafeye kadar uzanan çukurlara odaklanıldı ve 9 mağara belirlendi.

Mars yüzeyindeki bu boşlukların astronotların gelecekteki mürettebatlı görevlerde barınak inşa etmeleri için uygun olabileceğine inanılıyor.

The New York Times’a konuşan, çalışmanın başyazarı Nicole Bardabelias, en büyüğü bir futbol sahasından daha büyük olan Mars’taki bu çukurların daha fazla incelenmeye değer olabileceğini söyledi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Neandertallerin Sonunu Çatışmalar Değil, Çiftleşme Getirdi

Britanyalı bilim insanları, yaklaşık 250 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış ve insanın ilk türü olarak kabul edilen Neandertallerin çatışmalar değil, çiftleşmeler yüzünden yok olduğunu öne sürdü. 

Hakemli bilimsel dergi PalaeoAnthropology’de yayımlanan yeni makaleye göre, Homo sapiens’le çiftleşmek, kendi aralarında üreyen Neandertallerin sayısını azaltmış ve nihayetinde nesillerinin tükenmesine yol açmış olabilir.

250 bin yıl önce ortaya çıkan ve 40 bin yıl önce yok olan bu eski insan türünün, Homo sapiens’le hem çiftleştiği hem de savaştığı biliniyor.

Öyle ki Afrika dışında yaşayan tüm insanların genomunun yaklaşık yüzde 2’si Neandertallerden geliyor.

Öte yandan bilim insanları şimdiye dek, Neandertallerin, bugünkü tek insan türü olan Homo sapiens’le savaştığı için yok olduğuna inanıyordu. Yeni makale tam tersini öne sürüyor.

Birleşik Krallık’taki Doğa Tarihi Müzesi’nde (Natural History Museum) İnsan Evrimi Araştırma Lideri ve yeni makalenin yazarlarından Profesör Chris Stringer, şu ifadeleri kullandı:

“Neandertaller düzenli olarak Homo sapiens’le ürediyse nüfusları aşınmış ve bu da sonunda neslinin tükenmesine yol açmış olabilir. Biz böyle düşünüyoruz.”

Stringer’a göre Homo sapiens ve Neandertaller arasındaki etkileşime dair bilgi dağarcığı son yıllarda epey arttı. Ancak halen yeterli değil: Gruplar arasındaki melezleşmenin gerçekte nasıl yaşandığına dair bilimsel tartışmaların sayısı çok az.

Bilim insanlarına göre, Neandertal ve Homo sapiens yaklaşık 600 bin yıl önce birbirlerinden ayrıldı ve dünyanın çok farklı bölgelerinde evrimleşti.

Neandertal fosilleri Avrupa ve Asya ve hatta Sibirya’nın güneyinde ortaya çıkıyor. Bu da Neandertallerin 400 bin yıl boyunca soğuk iklimlere adapte olmaya çalıştığı anlamına geliyor.

Homo sapiens’in ise Afrika’da evrimleştiği belirtiliyor. Fosil kayıtlarına göre, Homo sapiens yaklaşık 250 bin yıl önce Afrika’dan çıkmaya ve dünyanın farklı bölgelerine akın etmeye başladı. İki türün ilk kez bu akınlar sırasında karşılaştığı tahmin ediliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘Gezegen Katili’ Asteroidler Uyarısı: Dünya’yı Tehdit Ediyorlar

Gökbilimciler, şimdiye dek Dünya’ya yakın binlerce asteroit keşfettiler, ancak, gökbilimcilerinde göremediği bazı kör noktalar var. Şili’deki Karanlık Enerji Kamerası adlı teleskobu kullanan gökbilimciler, Güneş’ın parlak ışığının içine gizlenen üç asteroit tespit etti.

Bunlardan ikisi çapı yaklaşık bir kilometre olduğu için “gezegen katili” diye nitelendi. Bu asteroitler, bir gezegenle çarpışmaları durumunda felakete yol açabilecek kadar büyük.

ABD’deki Carnegie Bilim Enstitüsü’nde görev alan baş araştırmacı Scott Sheppard, “Dünya ve Venüs’ün yörüngeleri içindeki alanı araştırdık. Şimdiye kadar, yaklaşık 1 kilometre çapında, yani gezegen katili dediğimiz boyutta iki büyük asteroit bulduk” diye konuştu.

Araştırmacılar bu göktaşlarının Dünya için risk teşkil edip etmediğini anlamak için yörüngelerini de hesapladı.

Üç asteroitten ikisinin Dünya’ya çarpma riskinin olmadığı anlaşılırken, 2022 AP7 adı verilen 1,5 kilometrelik göktaşı “potansiyel tehlike” diye sınıflandırıldı.

Gezegen için küçük de olsa risk barındıran, yani gelecekte çarpma ihtimali olan asteoritler, potansiyel tehlike diye kategorize ediliyor.

Gizlenen asteroit tehlikesi

Gökbilimciler, şimdiye dek Dünya’ya yakın binlerce asteroit keşfetti. Ancak bazı kör noktalar var. Güneş’in ötesindeki asteroitleri tespit etmek, yıldız ve Dünya arasında yer alanları saptamaktan daha kolay.

2013’te Rusya üzerinde bir meteor patlamış, şok dalgası yüzünden patlayan pencerelerden dolayı 1500 kişi yaralanmış ve 4 bin 300’den fazla bina hasar görmüştü. Bilim insanları bu meteorun gelişini öngörememişti. Zira göktaşı kör noktadan gelen bilinmeyen bir cisimdi.

Bu yüzden aslında yeni asteroitlerin tespit edilmesi olumlu bir gelişme olarak görülüyor. Yakın çevredeki tehlikeler önceden fark edilebilirse gezegen savunma sistemleriyle olası bir felaket engellenebilir.

Örneğin NASA gezegen savunma denemesi için eylül ayında DART adı verilen bir uzay aracını fırlatmıştı. Araç Dünya’ya yakın konumda yer alan Dimorphos asteroidine kasten çarpmış ve cismin yörüngesini değiştirmeyi başarmıştı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Gizemli Bir Gök Cismi, Dünya’yı Radyasyon Yağmuruna Tutuyor

Proceedings of the Royal Society A adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, ne olduğu bir türlü anlaşılmayan bir gök cismi, Dünya’yı yaklaşık her 1000 bin yılda bir radyasyon yağmuruna tutuyor.

Bilim insanları eskiden, Dünya’nın yüzeyine ulaşan radyasyon seviyesindeki tarihsel artışların Güneş rüzgarlarından kaynaklandığını düşünüyordu. Yayımlanan çalışmaya göre, bu radyasyon akışı çok daha güçlü ve gizemli bir kaynaktan geliyor olabilir.

Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’nden astrofizikçi Benjamin Pope, “Anlamadığımız bir tür aşırı astrofiziksel olgu var ve bu aslında bizim için bir tehdit olabilir” diye konuştu.

Çalışmanın arkasındaki bilim insanları, ağaç halkalarındaki “karbon 14” diye bilinen radyoaktif izotopları inceledi. Bu elementler, gezegene tarih boyunca ulaşan radyasyon seviyelerindeki artışı gözler önüne seriyor.

Radyasyon seviyelerinde dönem dönem meydana gelen uzun erimli artışları ilk kez Japon fizikçi Fusa Miyake keşfetmişti. O yüzden bu artışlar “Miyake olayları” diye biliniyor.

Pope’a göre, son 10 bin yılda 6 Miyake olayı oldu. Bunlardan sonuncusu MS 993’te gerçekleşti.

Şimdiye kadar, bu artışların Güneş’teki aktivitenin arttığı “solar maksimum evrelerinde” meydana geldiğine inanılıyordu. Ancak ağaç halkaları, artışların maksimum evrenin dışında da meydana geldiğini ortaya koydu.

Bunun yanı sıra bazı ani artışların çok uzun sürmesi de soru işaretleri yarattı.

ABC News’e konuşan Pope, “Bu olaylardan en az ikisi ve belki de üçü, bir yıldan uzun sürmüş” dedi: Şaşırtıcı bir durum. Zira bu bir Güneş patlamasıysa artış bu kadar uzun süremez.

Güneş rüzgarlarından 100 kat güçlü

Güneş patlamalarının uzaya savurduğu radyoaktif parçacıklara Güneş rüzgarı adı veriliyor. Bu rüzgarlar bazen Dünya’ya ulaşıyor ve telekomünikasyonda aksamalara neden oluyor.

Gezegene ulaşan son son güçlü Güneş rüzgarı olayı 1859’da meydana gelmişti. Carrington Olayı diye bilinen hadise, iletişim altyapısına ciddi zarar vermişti.

Öte yandan, bilim insanları Miyake olaylarına yol açan kozmik olayın Carrington’dan 100 kat daha güçlü olduğunu ifade ediyor.

Gizemli kaynak ne olabilir?

Daha önce bu gizemli olayların gama ışını patlamaları, süpernovalar ve gezegenin yakınındaki nötron yıldızlarından kaynaklanabileceği öne sürülmüştü.

Pope, “Bu sorunu çözmemiz gerçekten önemli. Zira Carrington Olayı bile bu Miyake olaylarından 100 kat küçüktü” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Pope, Güneş seçeneğinin yine de ihtimal dışı olmadığını söylüyor. Hatta Güneş, bu radyasyon yağmurları açısından halen en olası kaynak.

Bilim insanına göre Güneş’te hızla art arda meydana gelen patlamalar bir çeşit yaylım ateşi yaratıyor olabilir.

Araştırma ekibinden fizikçi Andrew Smith, “Bu olayların ciddiyetini gerçekten anlamamız gerekiyor” dedi: Kısa ölçekte bile böyle bir olay yaşarsak kaosa sürükleniriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın